Ana Sayfa Blog Sayfa 1530

Nadir birincilikler

Ülke olarak birinci olduğumuz alanların sayısı oldukça azınlıkta. Ne yazık ki bu, kanıksanmış bir durum da aynı zamanda. Eğitimde, refah düzeyinde, mutlulukta, ekonomik gelişmişlikte, çevre sağlığında, basın özgürlüğünde, akademik başarıda ve daha bir sürü alanda listenin ya ortalarında ya da sonlarında yer alıyoruz. Bunun iyileşecek gibi olduğu zamanlarda bile iyileşme küresel olarak gerçekleşiyor olduğu için aslında sıralamalar yukarı yönlü pek değişmemiyor.

Aşağı yönlü değişim ise oldukça kolay. Yasaları uygulamaz, boş verir, liyakate uymaz ve yozlaşmaya yol verirseniz bir anda listenin dibini görürsünüz. Buna rağmen bazı alanlarda listenin dibi her zaman kötü anlama gelmez. Listenin dibindeyseniz aslında listenin başındasınızdır. Haliyle listenin başındaysanız da listenin dibindesinizdir anlamı çıkar. İşte ülkemiz ne yazık ki bazı alanlarda bu konumda. Bunlardan bir tanesi de çöp. Ne yazık ki son yıllarda sahip olduğumuz ender birinciliklerden biri de Avrupa’nın çöpünün ithal edilmesi alanında gerçekleşiyor. EUROSTAT tarafından yayınlanan istatistiklere göre Türkiye 13.7 milyon ton ile AB üyesi 27 ülkeden en fazla çöp ithal eden ülke konumunda. Bu 13.7 milyon tonun önemli bir kısmı demir çelik sınıfında.

Plastiğin miktarı ise 700 bin ton civarında. Bir önceki yıldan oldukça fazla. Demir çelik kısmı da ciddi anlamda tartışmayı hak ediyor. İnsan sormadan edemiyor acaba bu Aliağa’ya gelen asbestli gemiler de bu ithalata dâhil mi?  Konumuz bu olmadığı için şimdilik bunu bir kenara bırakıp plastik atıklara dönelim.

İstatistikler incelendiğinde tekstil atığı adı altında bir sınıfın da olduğu anlaşılıyor. Bu adla ithal edilen çöp miktarı da 65 bin ton. Tekstil atıklarının ekserisinin plastik olduğunu düşünürsek aslında yaklaşık 765 bin ton plastik çöp ithal ettiğimiz söylenebilir. Bu verilere İngiltere’den ithal edilenler dahil değil. İngiltere’den ithal edilen plastik çöp miktarının da 200 bin ton civarında olduğu geçtiğimiz ay açıklanmıştı. Buna bir de ABD, Kanada, Japonya ve diğer ülkelerden ithal edilen çöpleri eklersek sayının 1 milyon tonu bulduğu anlaşılıyor. Yani 2020 yılında toplam 1 milyon ton plastik çöp ithal etmişiz.

Alanların neden bu çöpleri aldığını az çok biliyoruz ki bu köşeden de defalarca bunun para hırsı için yapıldığından bahsetmiştik. Ya gönderenler ne için gönderiyor? Geri dönüştürülsün diye kendi vatandaşlarına ayrıştırttıkları plastik çöpleri değerlendirmek yerine neden Türkiye gibi kendi çöpünü ayrı toplamamak için elinden geleni yapan ülkelere gönderiyorlar?

Plastiğin geri dönüşümü aldatmacadan ibaret

Cevabı aslında basit. Çünkü plastiğin geri dönüşümü meselesinin çöp yönetiminin en önemli ayağı olduğu iddiası bir aldatmacadan ibaret. Öyle olmasaydı her yıl milyonlarca plastik çöp ülkeler arası hareketliliğe sahip olur muydu? Üstelik bu hareketliliğin son durağı çoğunlukla geri dönüşüm tesisleri bile değilken… Tunus, Malezya, Türkiye, Endonezya ve daha birçok ülkede bunun öyle olmadığına dair sürüyle kanıt mevcut. Bu faaliyetlerin çevre suçları kapsamında birçok ulusal ve uluslararası soruşturmaya konu olduğunu da hatırlatalım. INTERPOL bu konuda oldukça çarpıcı bir rapor yayınlamış ve suç örgütlerinin bu ticareti ciddi anlamda kontrol ettiğini ortaya koymuştu. Hollanda hükümetinin de gerçekleştirdiği bir soruşturmada plastik çöplerin ihraç edildikleri varış ülkelerindeki akıbetinin izlenmesinin neredeyse imkânsız olduğu ve bu ticaretin en yoğun gerçekleştiği Anvers limanının ciddi usulsüzlüklere konu olduğu ortaya çıkmıştı. Hakeza birçok bağımsız kuruluş da çöp ticaretinin doğasının suç faaliyetine elverişli olduğunu belirtiyor.

Nadir kazanılan birinciliklerimizin gerçekleştiği alanlar gönül isterdi ki hep olumlu olsun. Ancak ne yazık ki bu nadir birinciliklerimizden birisi çöp ithalatında gerçekleşmiş durumda.  İthal edilen bu çöplerle de ekonomiye para kazandırma maskesiyle dağ, taş, nehir ve denizlerimiz de kirletilmiştir. Nitekim bunun böyle olduğunu Adana özelinde yaptığımız çalışmalarla ortaya koyduğumuz sonuçlardan hareketle AKP sözcüsü Ömer Çelik de dile getirdi.

Artık kral çıplak ve bu sorunun çözümü için tümden çöp ithalatı yasağının özellikle plastik için getirilmesinden başka çare yok. Eğer öyle yapılmazsa, çöp ithalat birinciliğimiz artarak devam edecektir.

Paris Komünü ve Elisee Reclus’nün izinde

Bizi biz kılan en önemli şey, statükocu politikaların belirlediği gündelik hayatın akışında sürüklenmek değil, düşlerimizin ve ütopyalarımızın iflah olmaz eylemcileri olmaktır. Hele ki gezegenimizin ve yaşamlarımızın distopik bir ortama hızla sürükletildiğini düşünüyorsak. Her dönemin insanının kendine göre zorluk derecesi olan ekolojik, ekonomik ve sosyal sorunları vardır.

1871 yılı Fransa’sının sosyal yaşamı da bütün bu sorunların yanında savaş yüküyle doluydu . Prusya işgalindeki Fransa’da Enternasyonal üyeleri, Alman ve İspanyol işçilerinin de açıklamaları ve desteğiyle ülkelerin paylaşım savaşını reddederek ütopyalarını hayata geçirmek için hem Versay’a çekilen kendi hükümetlerine hem de Prusya’ya karşı mücadele etmeye başladılar. Paris’i kontrolünde tutan komünarların üzerine Versay’dan gönderilen ordunun yenilmesiyle 18 Mart 1871’de komün fiilen başladı ve tam 72 gün sürdü. Komün ancak Fransız burjuva hükümetinin anlaşma imzaladığı Prusya’dan destek almasıyla yenilgiye uğratıldı. Komünün kendi ezilen sınıflarına umut verecek bir örnek olacağını gören Prusya Hükümeti, Paris kuşatmasını sürdürerek esir aldığı Fransız askerlerini dahi komüne karşı savaşsınlar diye serbest bıraktı.

Komünün mirası

Günümüz muhalif düşünce dünyasına halen yön veren birçok anarşist ve sosyalist filozof 19.yüzyılda boy gösterdi ve Paris Komünü’nü hem teorik hem de pratik anlamda oldukça besledi. Bu katkı ve tüm komünarların coşkusuyla, 72 gün gibi kısa bir sürede mülkiyetin büyük oranda ortaklaştırılması, sanatın toplumsallaşması, ekoloji, kadın hakları, çocuk hakları, hayvan hakları ve daha birçok konuda büyük ilerleme sağlandı. Klasik sol bakışla komünü tarihte olmuş bitmiş ve yenilgisinden “ders alınacak” bir olay olarak görmek büyük hata olur. Komün, hazırlık süreci, hayat buluşu ve sonrasında yarattığı etkiyle bugün üstesinden gelmek zorunda olduğumuz sorunlar için büyük bir kaynak suyudur. Komün hep var olup gelişerek yayılacak bir kültürdür.

Komünün bize bıraktığı en değerli miraslardan birisi de sosyal coğrafyanın dünyadaki öncüsü ve kurucularından olan anarşist filozof Elisee Reclus’dur. Reclus şu sıralar hem akademik çevrelerde hem de muhalif siyasal oluşumlarda yeniden büyük bir ilgiye mazhar olmaktadır.  Reclus’yü hem teorik hem de pratik yönüyle ele aldığımızda bu ilgiyi fazlasıyla hakkettiğini rahatlıkla görebiliriz. Reclus’yü geniş bir şekilde ele almak neredeyse kitap hacminde olacağı için düşüncelerini ana hatlarıyla aktarmaya çalışacağım.

Reclus’nün günümüze ışık tutan düşünce ve eylem dünyası

Paris Komünü’nün üzerinden 150 yıl geçtikten sonra Reclus’nün adeta yeniden keşfedilmesinin çok anlamlı bir karşılığı var. Ekolojik krizin, sosyal meselelerin ve hayvan sömürüsünün “akıl tutulması “ boyutlarına ulaştığı günümüz dünyasından Reclus’nun uyarılarına bakınca onun özgünlüğü ve şimdiki zaman için de yakıcı önemi ortaya çıkmaktadır.

Reclus kendisinden önce ve yaşadığı dönemdeki sosyalist, anarşist filozofların hepsinden çok daha holistik bir ideoloji ortaya koydu. 1830 – 1905 yılları arasında yaşayan Reclus, bunca birikim ve deneyime rağmen bugün bile aşmakta zorlandığımız insanmerkezci davranışa radikal ancak tutarlı bir eleştiri getirmiştir. Bu minvalde onu öne çıktığı tek konuyla anlatmak çok zordur. Çünkü insanı doğayla organik ve diyalektik bir ilişki içerisinde gören Reclus, insana dair her sorunu ekolojik bir bütünsellik temelinde ele almıştır. Bu yanıyla sosyal ekoloji siyasetinin öncüsüdür. Bunun için teorik ve pratik olarak uğraştığı şu konuları saymamız bile yeterlidir: Ekoloji, kadın hakları, çocuk hakları ve eğitim, ekonomik adaletsizlik, ırkçılık, sosyal coğrafya bağlamında köylülerin ve çiftliklerde çalışan işçilerin entelektüel gelişimi, estetik, tüketim kültürü, kentsel dönüşüm, sanatın toplumsal işlevi ve hatta özellikle de kadınların çok desteklediği özgür giysi hareketi. Çünkü o dönemde kadınlar daracık ve sıkıştırılmış kıyafetler giymek durumundaydı.

Elisee Reclus.

Söylem ve eylem birliği

Reclus tahakküm ilişkilerinin her türlüsüne hem teorik hem de pratik duruşuyla karşı çıkmıştır. Ömrü en büyük tahakküm aracı olarak gördüğü devlete karşı savaşmakla geçmiş, komün yenildikten sonra da yıllarca tutsak kalmıştır. Reclus düşündüğünü doğrudan eyleme geçirmek konusunda en küçük bir tereddüt göstermez. O, toplumsal devrimi savunduğu gibi örgütlülükte bireyin özgürlüğü ve kişinin kendi öz-gerçekleştirmesine de çok önem verir. Reclus, öz-gerçekleştirme kavramını insanın kendisini  tüm yetenek ve potansiyellerini kullanabilecek şekilde yetiştirmesi anlamında kullanır. Bu bağlamda onun öznesi, klasik hümanist-modernist bireyden çok farklıdır. Reclus’nün öznesi, insan, hayvan ve doğanın uyumlu beraberliği için çaba gösteren bir konumdadır. Reclus’nün şu sözleri bu bütünselliği anlatma açısından tam bir sosyal ekolojik manifesto niteliğindedir:

İnsanın doğayla ilişkisinde temel bir değişiklik olacaksa, değerlerimizin mutlaka bir devrim geçirmesi gerekecektir. Fakat ‘saygı’ ve ‘duyarlılığın’ üstün geleceği ideolojik dönüşüm ancak bir sosyal dönüşüm sürecinin yardımıyla, ‘sanayi ve ticari çıkarların’ baskın rolünün alaşağı edilmesiyle mümkündür. İnsan ve doğanın tam birliği, halklar arasında olduğu kadar kastlar arasındaki sınırların da yıkılmasıyla gerçekleşebilir. Bunun anlamı kapitalizmin bünyesindeki ekonomik eşitsizlik ve sömürü sisteminin, modern devletin bünyesindeki siyasi baskı sisteminin, ataerkil ailenin kökenindeki cinsel hiyerarşi sisteminin ve ırksal hiyerarşideki etnik baskı sisteminin yıkılmasıdır. Kısacası, insanlık çok geniş bir yelpazedeki sosyal baskı sistemlerini aşmadıkça doğanın üzerindeki baskı da devam edecektir.” [1]

Aşk ve beraberlik

Reclus, insanların kurduğu birliktelikleri nasıl yaşayacaklarına devletin karışmasını sert bir dille eleştirir. O karşılıklı sevgi, saygı ve diğerinin haysiyetini temel alan serbest birlikteliği savunur. Aileye sıkıştırılmış kişiler arası ilişkinin her detayını önemseyerek devletin bile yapamayacağını bireylerin birbirine yapabileceğini söyler. Bu noktada kadınların haklarını, gerek bireysel gerek toplumsal alanda doğrudan eylemle kazanabileceğine vurgu yaparak çağdaşı Emma Goldman’la aynı fikirleri paylaşmış olur. Ve neredeyse 100 yıl sonra gelişecek olan 1968 hareketindeki “gündelik hayatın özgürleştirilmesi” fikrini öncellemiştir. Kendi ilişkisini de mutlu ve saygın bir beraberlik kurduğu Fanny L’ Herminez ile bu hassasiyetlerle yaşamıştır. Reclus’de kendisinden önceki anarşist filozoflardan Godwin’deki aile ilişkileri tutarsızlığını ve Prudhon’daki patriyark anlayışı hiç görmeyiz.

Hayvan sömürüsüne karşı bir yaşam

Reclus’yü çağdaşlarından ayıran en önemli özelliklerden birisi de hayvan hakları konusundaki ısrarı ve ölene kadar vejetaryen olarak kalmasıdır. O, endüstrinin hayvanlar üzerindeki acımasız sömürüsünü ve ekolojik yıkımdaki etkisini çok erken görüp, özellikle de sonradan gittiği ABD’deki devasa çiftlikler üzerinden etkili bir eleştirisini yapmıştır.

Günümüzde hayvan endüstrisinin ekoyıkımdaki payının fosil yakıtlarla eşit düzeyde olduğunu düşündüğümüzde, neredeyse 140 yıl öncede gelen bu uyarı büyük bir önem kazanmaktadır. Reclus’nün insanın doğayla kurduğu ilişki meselesinde kendisine en yakın hissettiği filozof, çağdaşı ve toplumsal anarşist Kropotkin’dir. İkisinin de sosyal coğrafyanın öncüleri olmaları birbirleriyle daha güçlü bir bağ kurmalarında etkili olmuştur diyebiliriz. Kropotkin’in Ekmeğin Fethi kitabının ismini de Reclus vermiştir.

Reclus’nün, komün anlayışı ve pratiğinin hem kentte hem de kırda hayat bulması için ödünsüz çabası bugün bizim için büyük bir ilham kaynağı olmalıdır. Çünkü günümüz muhalif toplumsal hareketleri, geleneksel hiyerarşik parti yapılarını ve karizmatik liderlere dayalı siyaseti reddetmektedir. Temsili demokrasi anlayışı çok sert eleştiriye maruz kalıp, doğrudan demokratik anlayış boy göstermektedir. Klasik sol siyasetin ise komün ve meclis kavramlarını iyice unuttuğunu düşündüğümüzde önemli bir dönüşüme uğramadığı sürece yaya kalacağı çok açıktır. Reclus bu anlamıyla sosyal ekoloji siyasetinin kurucusu Murray Bookchin’in 20’inci yüzyılın ikinci yarısında geleneksel sola yönelttiği hiyerarşik anlayış eleştirisini çoktan yerine getirmiştir.

Reclus’nün kısa bir süre için de olsa hayata geçirdiği sosyal ekolojik ütopyası Bookchin’in deyişiyle bugünün olmazsa olmazıdır. Yani ütopya olarak görülen bu ideoloji şimdi hayata geçirilmesi gereken bir zorunluluktur. Çünkü insanın flora ve fauna üzerindeki tahakkümünün temelini insanın insan üzerindeki tahakkümü oluşturur. Ve bu yıkıcı sistem ancak yeni ve hiyerarşik olmayan bir toplumsal örgütlenmeyle çözülebilir. Geldiğimiz aşamada ya bu kapitalist barbarlık kendisiyle birlikte yeryüzündeki yaşamın çoğunun sonunu getirecek ya da biz onu tarihin çöplüğüne gömeceğiz.

*

[1] John Clark – Camille Martin, Anarşi, Coğrafya, Modernite, Elisee Reclus’nün Seçilmiş Yazıları, Can Yayınları 2016, syf.56

 

‘Dünyayı kadınlar kurtarmayacak’

Özellikle İstanbul Sözleşmesi’nden çekilme haberlerinden sonra giderek daha çok dillendirilen bir deyiş var: “Dünyayı Kadınlar Kurtaracak!”  Kadın hareketine destek amaçlı benzer bir deyiş de şöyle:  “Kadınlar yönetseydi dünya daha iyi bir yer olurdu.”

Kadınlar olarak, eril toplumun tahakkümüne karşı bazı kavramları öne çıkarmak elbette hakkımız. Ancak patriyarkanın taşlarını yerinden oynatmak ‘kadın değerleri’ni mi yoksa olması gereken insani değerleri mi hayata geçirmekle mümkün? Geniş bir düşünce ağı oluşturabilecek bu konuya, bu yazı bir girizgâh niteliğinde olacaktır.

Dünyayı kadınlar yönetseydi…

Kadınlara yakıştırılan “korkak”, “çekingen”, “risk alamayan” gibi olumsuz ifadelerin yanında; “barışçıl”, “çevresini gözeten”, “bağlantıları kuran” gibi olumlu değerler de var. Toplumsal konulara kafa yoran kadınlar, olumlu kavramları yaşamlarına oturtmaktan yanadır. Hatta politikada da bu değerlere sahip feminen bir kültür geliştirmeye çalışırlar. Dünyada “siyaseti feminize etmek” kavramı da buradan gelir. Peki bu değerlere sahip feminen bir kültür nasıl geliştirilebilir?

Kadın liderlerin ihtimam etiği (care ethics) dediğimiz değerleri içselleştirip olumlu politikalar geliştirdiğine dünyada tanık oluyoruz. Örneğin, koronavirüs sağlık krizini en iyi yöneten, kadınların liderliğindeki hükümetler oldu. Ülkemizde eş başkanlık prensibini getiren siyasal partilerdeki erkeklerin, bu durumun kendilerine çekidüzen vermeye yardımcı olduğunu belirtmeleri gibi, antropolojist ekofeminist akademisyen Yayo Herrera da aynı şeyi ekolojik çatı ve ihtiyaçlar zemini üzerinden açıklar. Herrera’ya göre ihtimam etiği, çevredekilerin ihtiyaçlarını önceden görmek, empatik davranmak gibi özellikleri barındırır. Ancak bu davranış biçimlerini bir cinse mal ederek kadınlardan dünyayı kurtarmalarını beklemek  sorumluluktan  kaçmaktır.

Güç ilişkilerine dayanan cinsiyet rolleriyle dünyayı kurtarmak

Ülkemizde de, gerek kadınların gerekse feminist harekete destek vermek isteyenlerin ‘Dünyayı kadınlar kurtaracak’ deyişi, ancak biyolojik determinizmi desteklemeye götürür ki; bu yaklaşımın faydasından çok zararı olduğu görülmüştür. Öyleyse, sırf kadın olduğu için doğuştan bazı değerleri kadına yüklemek ne derece doğru değilse, yine sırf kadın olduğu için doğru değer yargılarına sahip olmasını beklemek de aynı derecede yanılgıya götürmez mi? Örneğin, neo-liberal politikaların çıkışına ön ayak olan önemli şahsiyetlerden biri eski İngiltere başbakanı Margaret Thatcher idi. Yazar Louise DoughtyGuardian’ da çıkan makalesinde Thatcher’ın, bulunduğu ortamlarda tek kadın olmak isteyişiyle ve diğer kadınları desteklemeyişiyle ün saldığını yazar. 1980’lerde Thatcher’ın Falkland Adaları savaş krizi yaratması da bilinen bir gerçekliktir. Thatcher’ın yaptıklarından en önemlisi ise günümüzdeki derin yoksulluk, eşitsizlik ve ekolojik yıkıma yol açan küreselleşmenin temellerinin atılmasında da büyük vebali bulunmasıdır.

Biyolojik determinizmi söylemlerde de aşmak

Biyolojik determinizm; kadınların biyolojilerinden dolayı farklı psikolojik özelliklere sahip olduğunu öngörür. Ancak bu durum duygusal ve fiziksel eşitsizlik zemini yaratmaz.  Onların, hormonlarından dolayı psikolojilerinin de farklı olması beklenir. Oysa bireylerin çevrelerinin etkisiyle toplumsal olarak şekillendikleri fikri daha ikna edici değil midir?

Bakım emeği  görünmez emeklerin başındadır. Kadın yalnızca evin çocukların, yaşlıların ve engellilerin bakımını üstlenmez.Örneğin, kırsal kesimdeki kadınlar, tarladaki işten hayvanların ve bostanların bakımına kadar her işi yüklenmiş durumdadır ve bunların hepsi görünmez emektir. Kadınlar, doğaları gereği, çevrelerindeki kişilerin ve mekânın ihtiyaçlarını daha iyi gören ve onun düzeni için çaba sarf eden cins midir?

Bu tür öğretilmiş alışkanlıkların dahil olduğu davranışların toplumsal olarak şekillenegeldiğine dair kültürümüzden de sayısız örnek verebiliriz. Örneğin, kız çocukları genelde babalarını model alır. Neden? Çünkü analarında tanık oldukları gibi, özel alanda ezilmek istemezler. Buna karşın, babalarının kamusal alanda kendilerini ifade ederken saygın işler yapmış sayıldıklarını görmüşlerdir. Burada cinsiyet rolleriyle özel ve kamusal alanda sürekli üretilen eşitsizlikler olağanlaştırılmaktadır.

‘Kadınsı değerlerin’ toplumda ve politikada vücut bulmasını beklemek yerine, cinsiyet eşitliğine dayanan bir yapı oluşturmak hedef olmalı. Böylece hem kadınların omuzlarına dünyayı kurtarma sorumluluğu yüklenmemiş olur, hem de eşitlikçi toplum gerçekleştirme yönünde yol alınabilir. Burada elbette ezilmişlerin tarihini göz ardı edemeyiz. Buna ek olarak  iyileşmenin kuşaktan kuşağa süreceğini de göz önünde bulundurmalıyız.

Sonuç yerine 

Bir ekofeminist olarak, kapitalist militarist patriarkinin yıkıcılığına karşı doğru politika oluşturabilmek için doğru söylemler geliştirmek durumunda olduğumuzu  düşünüyorum. Nasıl feminist hareket ırk, dil, inanç, ekonomik statü, cinsel yönelim vb. konuların keşisimselliğini gerektiriyorsa, dünyayı da tek bir cinsin kurtaramayacağı aşikâr değil midir?

(Bu yazı ilk kez Sivil Sayfalar’da yayımlanmıştır.)

[Çocuklar için Yeşil Kitaplar] Mecburi sükunet: Büyük Sözcük Fabrikası

Dil en önemli iletişim araçlarımızdan biridir. Dil üzerinden iletişim kurar, dünyayı kavrar, onu anlamlandırır ve yine dil üzerinden hayatı yorumlarız. Bunun tersi olarak dilsizlik ise çaresizliği, yersiz yurtsuzluğu ve esareti imler. Konuşamayan, kendini, düşüncelerini açıkça ifade edemeyen biri görünmez bir esaret yaşamaktadır dersek aşırı yorum yapmış olmayız sanırım.

Büyük Sözcük Fabrikası işte tam da bu konu etrafında gelişen bir sevgi hikâyesi. Kitapta bir ülke var. Ülkeye Büyük Sözcük Fabrikası’nın ülkesi deniliyor.  Fabrikaya ait bir ülke!!!  Bu ülkede insanlar çok az konuşuyorlar. Az konuşmalarının nedeni gürültü kirliliğine engel olmak değil. Çünkü fabrika gece gündüz gürül gürül çalışıyor. “Söz gümüş ise sükût altındır” felsefesini benimsemiş olmaları da değil. Öyle bir iddiaları yok. Sükûnetten huzur buluyor olmaları hiç değil! Bu ülkede insanlar sözcüklere verecek paraları olmadığı için az konuşuyorlar.

Parayla satılan sözcükler

En önemli iletişimiz aracımız olan dil elimizden alınsa ve sözcükler bize tek tek ve para karşılığında satılsa, “ancak bu sözcüklerle iletişim kurabilirsin” dense ne yapardık acaba? Oksijenin elektrik, su gibi parayla satılan bir şeye dönüşmesi birçok insanın aklına gelmiştir.  Fakat sözcüklerin parayla alınıp satılan bir şeye dönüşmesi, konuşmanın ya da susmanın buna bağlı olması sık karşılaştığımız bir şey olmasa gerek.

Tekrar kitaba dönersek bu ülkede biri, örneğin Özgür, birini  seviyor ve ona güzel sözler söylemek istiyor olsa ne yapar? İsim yapmış şarkıların sözlerini ya da ünlü bir şairin dizelerini okuyamaz bu durumda. Hâlbuki o şarkılar şiirler ne de güzel ifade ederler bizim ifade edemediklerimizi. Sözcük satın alamamakla, duygularını çok istediğin halde ifade edememek benzer çaresizlikler midir? Şu an kendi ülkemizde sözcük satın almak durumunda olmadığımız için ‘belki’ diye yanıtlayabiliriz bu soruyu.

Aylak Kitap’tan çıkan Büyük Sözcük Fabrikası, Agnes de Lestrade tarafından yazılmış ve çizimleri de Valeria Docampo‘ya ait.

Agnes de Lestrade.

Büyük Sözcük Fabrikası’nda sözünü ettiğimiz ‘sözcüksüz kalma’ konusu çizgilerle daha da bir desteklenmiş ve güçlendirilmiş. Kocaman koyu renk bacasından kocaman dumanların çıktığı kocaman bir fabrika ve gölgesinde bir ülke. Kitabın sayfalarında fabrika ve ülkeye koyu renkler hâkimken sevginin işlendiği sayfalarda kırmızı hâkim. Puntolar bazen küçük bazen ise büyük harflerle vurgulanmış. Resimlerde çorbanın içinde sözcükler var. Ülke, fabrika, sokaklar ve şık kıyafetleri içinde pahalı sözcükler satın alan insanlar koyu renklerle resmedilmiş, sevginin ifade edildiği sayfalar ise güzel bir kımızıyla.

İnsan zihninin ürünü olan dilin hayattaki birçok şey gibi ticari bir araca dönüştürmesi ve ticaretin onu kendi içine alarak parçalaması küçük  okurlar için yazılmış bir kitabın onların anlam evrenine uygun olarak ne büyük şeyler söyleyebileceğini Büyük Sözcük Fabrikası’nda bir kez daha görüyoruz. kitap bir taraftan sevginin bir çok olanaksızlığın üstesinden gelebileceğini gösterirken diğer taraftan dil konusunda küçük okurlara düşünme fırsatı sağlıyor.

UNDP Türkiye’den 23 Nisan için özel sayfa: Küresel amaçlar ve Çocuk

Birleşmiş Milletler Kalkınma Programı (UNDP) Türkiye,  23 Nisan Milli Egemenlik ve Çocuk Bayramı’nda, daha iyi bir dünya kurma yolunda yol gösteren Sürdürülebilir Kalkınma Amaçları’nı çocuklara anlatabilmek amacıyla “Küresel Amaçlar – Çocuk” sayfası oluşturdu.

Oyunlar ve videolarla sürdürülebilir kalkınma

Sayfada sürdürülebilir kalkınmanın ne olduğu ve nasıl yapılacağıyla ilişkili bilgilerin yanı sıra, nitelikli eğitim, eşitsizliklerin azaltılması, iklim eylemi gibi bölümler de bulunuyor. Ayrıca çözüm odaklı ve eğlenceli oyunlar ve videolarla, açık kaynaklı eğitim platformlarına da yer verilmiş.

Buradan ulaşabileceğiniz sayfada, Birleşmiş Milletler tarafından yayımlanan ve çizimlerini YAK‘ın (Yacine Aït Kaci) yaptığı, çocuklara yönelik Sürdürülebilir Kalkınma Amaçları kitapçığının Türkçe çevirisini de yayımlandı.

Kitapçığa da şuradan ücretsiz olarak ulaşılabiliyor.

[İklim Liderleri Zirvesi] Greta Thunberg: Krizi daha ne kadar görmezden geleceksiniz?

Amerika Birleşik Devletleri (ABD) Başkanı Joe Biden‘ın ev sahipliğinde düzenlenen çevrimiçi İklim Liderleri Zirvesi‘nde İsveçli iklim aktivisti Greta Thunberg konuşma yaptı.

Fosil yakıt sübvansiyonlarının sona ermesini talep eden genç aktivist,  liderlerin ‘krizi görmezden geldiklerini’ söyledi ve dünya liderlerini şu sözlerle eleştirdi:

Sizin gibi iktidardaki kişiler, bu gerçekten daha ne kadar uzaklaşabileceğinizi düşünüyorsunuz? İklim krizini, eşitliğin küresel boyutunu ve tarihi emisyonları görmezden gelmeye ne kadar devam edebileceğinizi düşünüyorsunuz? Şimdilik bu işten sıyrılıyorsunuz ama insanlar elbet bir gün bu zamana kadar neler yaptığınızı farkına varacak.”

‘Emisyon azaltma taahhütleriniz yetersiz’

Liderlerin verdiği emisyon azaltma taahütlerinin olması gerekenden çok daha geride kaldığını belirten Greta Thunberg, “Yıl olmuş 2021. Hala bu tartışmayı yapıyor olmamız ve daha da kötüsü fosil yakıtları vergi mükelleflerinin parasını kullanarak doğrudan veya dolaylı olarak sübvanse ediyor olmamız bir rezalet. Bu, iklim acil durumunu hiç anlamadığımızın kanıtı” diye konuştu.

ABD’ye eleştiri

Dünya liderlerini ve mevcut jenerasyonu küresel iklim için atılabilecek adımları ‘demeden vazgeçmekle’ suçlayan Thunberg, “Sizin aksinize, benim neslim mücadele etmeden asla vazgeçmeyecek” ifadelerini kullandı.

Thunberg ayrıca, ABD’nin 2009’da fosil yakıt kullanımını sona erdirmeyi taahhüt etmesine rağmen hala kullanmaya devam etmesini de eleştirdi. Çevre alt komitesine başkanlık eden Kongre Üyesi Ro Khanna ise kendisinin ve diğer Demokratların, Kongre’de incelenen bir sonraki altyapı paketinde milyarlarca dolarlık sübvansiyonların sona ermesini desteklediğini söyledi.

Zirvede neler konuşuldu?

22-23 Nisan tarihlerinde çevrimiçi olarak düzenlenen İklim Liderleri Zirvesi, Biden ve Başkan Yardımcısı Kamala Harris‘in açılış konuşmalarıyla başladı.

ABD sera gazı emisyonlarını 2030 yılına kadar 2005 yılına kıyasla yüzde 50 ile yüzde 52 oranları arasında azaltma taahhüdünü açıkladı. “ABD’nin yeniden oyuna döndüğü” mesajının paylaşıldığı konuşmalarda diğer ülkelerle işbirliği kuracakları belirtildi.

Liderler iklim hedeflerini açıkladı

“İklim Hırsını Artırmak” isimli oturumda birçok dünya lideri canlı yayınla bağlanarak ülkelerinin iklim hedeflerini açıkladı. Japonya Başbakanı Yoshihide Suga, Japonya’nın sera gazı emisyonlarını 2030 yılına kadar 2013 seviyelerine kıyasla yüzde 46 azaltacağını duyurdu.

Çin Başkanı Xi Jinping herhangi yeni bir taahhütte bulunmazken daha önce belirttikleri 2030 yılında emisyonları zirveye çıkararak 2060 yılında da net sıfır emisyona ulaşma sözünü yineledi.

Kanada Başbakanı Justin Trudeau yaptığı açıklamada Kanada’nın sera gazı emisyonlarını 2030 yılına kadar 2005 seviyesine kıyasla yüzde 40 ile yüzde 45 arasında azaltacağını söyledi. Kanada’nın daha önceki hedefi yüzde 30 olarak belirlenmişti.

Rusya Devlet Başkanı Vladimir Putin,hedeflerinin 2030’da Avrupa’dan daha az emisyon salmak olduğunu söyledi. Ancak hali hazırda Avrupa’dan daha az emisyona sahip Rusya’nın bu hedef için azaltım yapmasına gerek yok.

Güney Kore başkanı Moon Jae-in 2030 yılı için geliştirilmiş bir iklim hedefi sunacaklarını söyledi ancak detayları paylaşmadı. Ayrıca Güney Kore’nin deniz aşırı kömür finansmanına son vereceğini duyurdu.

Brezilya Devlet Başkanı Jair Bolsonaro konuşmasında iki taahhütte bulundu. İlk olarak daha önce 2060 yılında sera gazı emisyonlarını net sıfıra indirme hedeflerini 2050’ye çektiklerini söyledi. İkinci olarak da 2030 yılına kadar Amazonlar’dan yasadışı ormansızlaştırmayı durduracakları vaadinde bulundu.

Türkiye Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan ise diğer dünya liderlerinin aksine herhangi yeni bir iklim taahhüdünde bulunmadı. Aksine 2015 yılında sunulan hedefleri yinelemek ile yetindi. İklim konusundaki çalışmalarının ise ağaç dikmek ve Millet Bahçesi yapmak olduğunu söyledi.

BM tutuklu akademisyen Cihan Erdal’ın başvurusunu ‘acil kodla’ kabul etti

Birleşmiş Milletler (BM) Keyfi Tutuklamalar Çalışma Grubu Kanada’daki Carleton Üniversitesi’nde doktora öğrencisi olan ve tez saha çalışmasını sürdürmek üzere İstanbul’da bulunduğu sırada, gözaltına alınan ve yedi aydır tutuklu yargılanan Cihan Erdal‘ın başvurusunu acil kodla kabul etti.

Tutuklamaların ve gözaltılıların keyfi olup olmadığını, uluslararası hukuka uygun olup olmadığını denetleyen uluslararası bir kuruluş olan BM Keyfi Tutuklamalar Çalışma Grubu Türkiye’den savunma istedi.

Neler yaşandı?

Ankara Cumhuriyet Başsavcılığı’nın talimatıyla başlatılan Kobani olaylarına ilişkin yedi ilde gerçekleştirilen operasyon kapsamında HDP’li isimlerle birlikte akademisyenler; Cihan Erdal, Prof. Dr. Beyza Üstün ve Can Memiş de 25 Eylül Cuma günü gözaltına alındı.

Kanada’da doktora öğrencisi olan Erdal, tez araştırması kapsamında İstanbul’daydı. Erdal, 2 Ekim Cuma günü tutuklandı. Erdal, yedi aydır hukuksuz bir şekilde Ankara’daki Sincan Cezaevi‘nde tutuluyor.

Toplamda 108 kişi hakkında açılan ve 28 kişinin tutuklu yargılandığı Kobane Davası’nda tutukluluk incelemelerinin yapılacağı ara duruşma Ankara 22’nci Ağır Ceza Mahkemesi’nde görülmüştü. Davada Cihan Erdal’ın tutukluluğunun devam etmesi karar çıktı.

Kobanê Davası’nın ilk duruşması 26 Nisan’da görülecek.

2 bin 500 akademisyenden çağrı

Kanada, Avrupa ve ABD’den çok sayıda akademisyen, öğrenci ve sivil toplum örgütü, Kobani operasyonu sırasında tutuklanan sosyolog akademisyen Cihan Erdal için büyük bir kampanya başlatmıştı. İki haftalık sürede kampanyaya 2 bin 500 kişi imza atmıştı.

Kampanyaya destek verenler arasında Enzo Traverso, Judith Butler, Etienne Balibar, Noam Chomsky, Silvia Federici, Toni Negri ve Wendy Brown gibi dünyaca ünlü birçok akademisyen bulunuyordu.

İkizköylülerin mücadelesi orman kesimini bugün de durdurdu

Muğla İkizköy ilçesinde yer alan ve kömür madeni genişletmek için kesilmek istenen Akbelen Omanı‘ndaki ağaçları bugün de İkizköylülerin mücadelesi kurtardı.

Limak Enerji ve IC İÇTAŞ ortaklığındaki YK Enerji uzun yıllardır işlettiği linyit kömürü madenini genişletmek için çalışmalara başlamış, bölge halkı çalışanlara engel olmuştu.

Şantiye kurmak için geldiler

İkizköylüler, dün akşam saatlerinde orman kesim işçilerinin şantiye kurmak için yeniden ormana giriş yaptığını fark etti. Bir kamyon, iki özel araba ve bir su tankeri ile birlikte gelen işçilerle görüşen İkizköylüler, işçilerin özel mülkiyet olan tarlalarına eşyalarını indirmelerine ve şantiye kurmalarına izin vermedi.

Orman Genel Müdürlüğü adına ağaç kesimi yaptıklarını belirten işçiler, herhangi bir izin belgesi veya kimlik gösteremezken, Akbelen Ormanı’nda kesimin 10-15 gün sonra başlayacağını, başka bir ormanlık alandaki kesim bitince burada çalışmaya başlayacaklarını söyledi. İkizköylüler sabah saatlerinde de çalışmaları engellemek için alana geldi ve oturma eylemi başlattı.

Belge isteği bekletiliyor

İkizköylüler ise, alanla ilgili kesimin durdurulmasına dair Milas Orman İşletme Müdürlüğü’ne avukatları Arif Ali Cangı aracılığıyla bir dilekçe ile başvuru yaptıklarını belirtiyor. Ayrıca bir dilekçe ile orman alanı için maden işletme izni verildiğini belgeleyen Tarım ve Orman Bakanlığı olur yazısını da Bilgi Edinme Hakkı Kanunu çerçevesinde Orman İşletmesi’nden talep ettiklerini söylüyorlar.

Belge görmek isteyen köylülerin itirazı üzerine kesim ekibi tüm araç gereçleri, şantiye eşyalarını da alıp sahayı terk etti.

İkizköylüler tarafından yapılan açıklamada pazartesi günü tekrar Milas Orman Müdürlüğü’ne gidilerek, şu ana kadar dava açılmasını engellemek için cevaplanmayan dilekçelerinin akıbetininin sorulacağı aktarıldı. Bölge halkı orada halkın bilgi edinme hakkını ve adalete erişim hakkını engellenmesini protesto edecek.

İstanbul Devlet Opera ve Balesi’nden 23 Nisan konseri

İstanbul Devlet Opera ve Balesi (İDOB), dünyada çocuklara armağan edilmiş ilk milli bayram olan 23 Nisan’ı, Wolfgang Amadeus Mozart‘ın (1756-1791) besteleriyle TRT 2 ekranından kutluyor.

İDOB’un çocuklar özelinde tüm sanatseverler için gerçekleştireceği Ulusal Egemenlik ve Çocuk Bayramı Konseri, TRT 2 ekranlarından, bu akşam saat 19.00’da canlı yayınla Türkiye’nin dört bir yanına ulaşacak.

Kimler yer alacak?

Şef Murat Cem Orhan yönetimindeki konserin solistleri; şancılar Gülbin K. Günay, Nazlı Deniz Süren, Nesrin Gönüldağ, Ufuk Toker, Caner Akgün, Nejat Işık Belen, Sevan Şencan, piyanist Hüseyin Kaya ve Anıl Murat Erginol, Bora Gökay, Verda Gül ve Burak Ayrancı‘dan oluşan yaylı sazlar dörtlüsü.

İDOB, Mozart’ın “Türk Marşı”, Yaylı dörtlüsü için bestelediği “Küçük Bir Gece Müziği” ile ünlü operaları “Saraydan Kız Kaçırma”, “Don Giovanni”; “Sihirli Flüt” ve “Figaro’nun Düğünü”nden aryalar seslendirecek.

Programda, İDOB’un 23 Nisan etkinliği kapsamında düzenlediği “Opera ya da bale denince aklına ne geliyor” konulu, 7-11 yaş arası çocuklara yönelik resim yarışmasının da sonuçları açıklanacak.

İşkencedere’de polis ve jandarma eşliğinde katliam başladı, halk ağaçlara çıktı

Haber: Gençağa Karafazlı

*

Rize‘nin İkizdere ilçesinde yer alan İşkencedere Vadisi‘nde AKP ile yakın ilişkileriyle tanına Cengiz İnşaat‘ın İyidere Lojistik inşaatına taş temini  için açılacak taş ocağı için çalışmalar başladı.

Yaklaşık bir aydır projeye karşı çadır nöbeti tutan vatandaşların itirazına rağmen şirket çalışanları sabah saatlerinde jandarma ve polis eşliğinde iş makinelerini getirdi.

‘Savaş alanına döndü’

Makinelerin çalışmasını durdurma isteyen yurttaşlar “Hiçbir para insan yaşamından değerli değildir. Vadimizi terk edin” çağrısında bulundu. Bölge halkı alanın adeta bir savaş alanına döndüğünü onlarca polis ve askerin getirildiğini söyledi.

Jandarmanın giriş çıkışları kapattığı İşkencedere Vadisi’ne yurttaşlar dağlardan yürüyerek vadiye inmeyi başardı.  Rize Nabız editörlerine ulaşan bilgilere göre çalışma yapan kepçeyi durdurmak için üzerine çıkan Musa Yılmaz ile jandarma arasında tartışmalar yaşandı.

Direnen yurttaşların yanında bulunan aslen İkizdere’li olan HDP İzmir milletvekili Murat Çepni de yurttaşlara destek vererek “tarih bunları yazacak bu halk hesap soracak” dedi

‘Sokağa çıkma yasağından faydalandılar’

İşkencedere Vadisi’nden görüntülerin paylaşıldığı videoda “Dün yurttaşlar buradan alkışlarla gönderdikleri iş makinesini bugün burada sokağa çıkma yasaklarından da faydalanarak Jandarma eşliğinde gelen şirket çalışanları katliama başladılar. Yurttaşlar vadiye sokulmuyor. Vadiye giremeyen  bir çok yurttaş dağlardan yürüyerek şu an itibari ile vadiye gelmiş ve direnişe başlamış durumda” denildi.

‘Dün direndik bugün de direneceğiz’

Açıklamada “Tablo ortada böyle bir vicdansızlık böyle bir acımasızlık olamaz. Böyle bir doğa ve halk düşmanlığı olamaz. Bunları tarih yazdı ve yazacaktır. Bir müteahhit kar etsin diye bunca halk ve köy yok edilmeye ekosistemi doğa yaşam alanları yok edilmeye çalışılıyor” denildi ve şu ifadeler kullanıldı

Bu yapılanların hesabı mutlaka sorulacaktır bu böyle kalmayacaktır. Bu halk bunun hesabını mutlaka sorar. Bu katliama izin vermeyeceğiz bu süreç kolay bir süreç olmayacak. Dün direndik bugünde direneceğiz yarında direneceğiz”

Ağaçlara çıktılar

Vadide direnen yurttaşlardan Musa Yılmaz  katledilmek istenilen bir ağaca çıktı. Yılmaz’ın şu sözleri vadide yankılandı:

Bir müteahhit şuradaki derede yüzen balıklarımızdan ,suyumuzdan daha değerli değildir. Hiç bir para insanımızdan daha değerli değildir. Yaşam alanlarımıza dokunmayın. Yaşam alanlarımız terk edin yaşam alanlarımıza dokunmayın.”