Hafta SonuKöşe YazılarıManşetYazarlar

Yangın ekonomisi değil, yangın ekolojisi

Ağustos ayında birbirinin peşi sıra gelen yangınlar bölge insanını perişan etti. Gelecek yıllara hazırlanmak için tüm bunlardan hem doğa hem de canlılar adına ne dersler çıkarmalıyız, şimdi ona bakalım.

2019 yılında bir türlü söndürülemeyen ve tüm Avustralya kıtasını etkileyen yangınlarda oradaydım. Bazı günler adeta adanın tümü yanıyoruz, son dileklerimi yakınlarıma iletebilir miyim korkusu yaşadığım günler olmuştu… Bu yaz Türkiye’de yaşadığımız yangınlar onunla kıyaslanır ölçüde değildi. Fakat her yangın başlı başına korkunçtur. Marmaris tarafında, yaşadığım yere yakın olan yangınlarda benzeri bir korku ve çaresizliği hissettim. Özellikle geceleri yanan canlıların et kokusunu duymak en kötüsüydü.

Bu yıl yalnızca Türkiye değil, Yunanistan, İspanya, Kuzey Amerika ve hatta tüm bunların yüzölçümünden daha büyük alanı etkilediği öne sürülen Sibirya yangınını dikkate alalım. Artık dünyamız her yıl bir öncekinden daha da kurak geçiyor. Sıcaklıklar beklenenin üstünde seyrediyor. Konuya duyarlı gibi görünen gelişmiş ülkeler dahi karbon emisyonlarını nötralize etmekte, 2030 hedeflerini 2050ye çekme düşüncesinde. Ancak ısınma devam ettikçe yeryüzündeki  canlı hayatı fazlasıyla etkilenecek. Durum  acil olarak alınacak önlemlere bağlı! Yurttaş olarak hepimize iş düşüyor.

Afetin ihalesi olur mu?

Yangına karşı önlemler bu işten nasıl kâr ederiz mantığıyla hareket edenleri umarım utandırmıştır. Bunu duymak dahi utandırıcı değil mi? Oysa ekosistemin geleceği düşünülerek atılacak adımlar için bugünlere yatırım yapılması gerekirdi. Ortak geleceğimiz buna bağlı. Ülkemizde her şeyin özelleştirilmesi nedeniyle, var olan kaynakların atıllaşması, yangınların yurt dışından kiralanacak uçak ve helikopterlere ihale edilmiş olması ne kadar utanç verici bir durum.

Afetin ihalesi olur mu? Kapitalizmin gölgesini satamayacağı ağacı dahi yaşatmayacağını biliyorduk. Demek ki bu durumda tüm canlıların yaşam alanı yok olurken bu işten para kazanılmaya odaklananlar bizden değildir. Bu durum ayrı bir kültür de yarattı. Yangın manzarasına karşı restoranlarda ve eğlence yerlerinde keyfine bakan insanlar olduğu gibi. Başka bir resim karesi de geçmiş yıllardan; sığınmacılar şişme botları patlamış yarı ölü yarı diri karaya çıkarken orada yoga yapmaya devam eden bir grup… Bu tür merhametsiz insanlar nasıl çoğalıyor? Filistinde İsrail tankları önünde yatan ABD’li barış aktivitsti Rachel Cory, “Zulüm bizdense ben onlardan değilim” demişti.

Her şey, etik değerleri koruyan, kendi yaşamı hakkında özne olabilen dayanışmacı yurttaş bilincine bağlı.

Birleşmiş Milletler örgütü olan Ülkelerarası İklim Değişimi Platformu (The Intergovernmental Panel on Climate Change IPPCC) 2021 raporuna göre artık çağımız ateş çağı. Yangınlardan kaçınamayacağız. Öyleyse bununla başa çıkmanın yollarını yangın ekolojisi adı altında öğrenelim.

Nasıl bu duruma geldik?

Türkiye’de son 40-50 yılda madencilik, konut (özellikle TOKİ), yol, baraj, savaş, turizm ve bunların sektörel bağlantıları ormanlık alanlarda yapılan kıyım, tarım ve hayvancılığın etkilerinden kat kat fazla. Sadece Muğla bölgesinin % 60-70’i maden ruhsatına tabi olduğu göre, durum gelecek yıllarda daha da vahim olabilir. Var olan termik santrallerin (Yatağan, Yeniköy ve Kemer) çoğunun ömrünü tamamladığı da dillendiriliyor. Onları kaldırmak yerine ömürlerini uzatmak için yenileme yatırımları yapıldığını duymak ise insanı öfkelendiriyor. Dünyada karbon emisyonları nedeniyle kömür santralleri hızla kapatılırken böylesi bir mantığı anlamak mümkün mü?

Milas’ın İkizköy yöresinde bulunan Akbelen ormanında kalan bir avuç olgun kızılçam ormanı da böylesi bir projeye kurban edilmek isteniyor.

Akbelen’de 740 dönümlük ormanı kesimden korumak için tutulan nöbete ben de birkaç kez katıldım. Gece boyunca ve sabahın erken saatlerinde o yüzyıllık ağaçların sesini dinlemeyi bilirseniz, dönüp dönüp oraya gitmek istersiniz.  Benim kalbim orada kaldı. Bazı günler seyirci kalan çevre köylere gittik köylülerle konuştuk. Apaçık söyleyebileni de vardı, söylemekten çekineni de…  Ancak şu bir gerçek ki hepsi, termik santrallerin bulunduğu taraftaki zeytin ağaçlarından ve tarlalarında yetiştirmeye çalıştıkları sebze ve meyvelerden verim alamadıkları söyleminde birleşiyorlardı.

Milas yöresi sulak gibi görünse de termik santrallerin soğutma ihtiyacı nedeniyle köylerin yeraltı suları çekilmiş. Bazı köyler susuzlukla yüz yüze. Çevredeki köylerden, madende çalışan bir erkek kendi elleriyle satmış tarlalarını. Sonra da köyü susuz kalmış. Şimdi, onun gibi olmamak için, İkizköy halkı kadınlarının liderliğinde ayağa kalkmış durumda.

Hele Kemerköyün kömür için yıllardır yok ettiği 15 kilometre uzunluğundaki, hiçbir canlılık taşımayan, ay yüzeyi gibi alanı görünce, termik santrallerin sonunun gelmesi gerektiğinin ve Akbelen ormanını korumanın hepimizin boynunun borcu olduğunu anladık.

Akbelen ormanındaki ağaçların yangınlar bahane edilerek, ağustos ayı içinde kesilmeye çalışılması ise diğer bir utanç kaynağı. Orada gece gündüz nöbette olan dostlara selam olsun!

Acil olarak yapılması gerekenler

Yere düşen her damla yağmur suyu korunmalı, yeraltına enjekte olması sağlanmalı. Çünkü vahşi yangınların, mercek vazifesi gören parlak yüzeyler, pet şişede bırakılmış su vb’den olduğu kadar, yeryüzünün kuruması sonucu oluştuğunu Avustralya yangınlarında da gördük. Bu konuda yazdığım bir yazıda yerel halkla yerlilerin, yangını kontrol altında tutma ve söndürme tekniklerinin terk edilmiş olması da rol oynuyordu. Avustralyada bu tekniklere dönülmesi için önlemler alındı, iş sahaları yeniden yaratıldı.

Kısacası bölgesel stratejilerin yanında yöreye özgü yangın stratejilerini de geliştirmek gerekli. Anadolu coğrafyası gibi dağlık, tepelik, ovalık bölünmelerle, değişik mikro iklim cepleri bulunan bir alanda alınacak önlemler hakkında yerel halkla birlikte çalışılmalı. Çünkü onlar geçmişten bugüne oranın tarihini bilir. Ağaçlarını, iklimi, hakim rüzgârını tanır.

Yağmur suyu

Yağmur mevsimlerinde yere düşen her damla  su korunmalı. Kent gibi yapılı çevrelerde betonlar sökülüp geçirgen yüzeyler yaratılmalı. Kırsalda organik madde miktarını artırarak suyu emdirme metotları uygulanmalı. ABD’de okul hastane vb. kamusal yerlerdeki betonların sökülerek geçirgen yüzeyler yapılmaya başlanması neredeyse 20 yıla dayanıyor.

Anadoluda yeraltındaki akifer suyunun her yıl onlarca metre düştüğünü biliyoruz. Bu seviye bazı yerlerde 300 metre derinliği geçmiş durumda. Hazır olan akifer suyunun çekilmesi durdurulmalı. Yağmur suyu hasadı yöntemleri hızla uygulanmalı. Her bölgenin ayrı ayrı su hasadı ve farklı yerlerde suyu biriktirme yöntemi var. Örneğin, Akdeniz bölgesindeki yöntem, buharlaşmadan ayı, yeraltı sarnıçlarıdır. Nasıl eski İstanbul’da var idiyse, bugün de kamu binaları dahil, yeraltı sarnıçları zorunlu olmalı.

Elbette gelişen teknoloji sayesinde, küresel ısınma nedeniyle seviyesi yükselen deniz suyunu da kullanmak mümkün olabilir. Ancak  bunun halen pahalı bir yöntem olduğu belirtiliyor. Üstelik  uzun mesafeden borularla su taşınmasının ne kadar maliyetli olduğunu biliyoruz. Yerelde alınacak her türlü önlem yerel yangını daha iyi söndürür.

Acilen her mahallede, yangın dahil, acil afet birimleri oluşturulmalı. Böylece zaten belediyelerde sözde var olan kent meclisleri aktif kılınabilir. Son yangınlar nedeniyle, Datçada biz böyle bir yurttaş inisiyatifi  başlattık. Umarım her mevsim canlılığını koruyarak örnek oluşturur, böylece bölgenin başka sorunlarına da yardımcı olur. Çünkü bu süreçte ancak dayanışma yaşatır.

Yangına dayanıklı vejetasyon

Ormanda yangının sıçramadan söndürülmesi için tampon bölgeler yaratıldığı gibi, aynı zamanda yangın kırma özelliği taşıyan vejetasyona bağlı olarak belli bir sönümlenme etkisine sahiptir. Hakim rüzgârın yönüne göre, çevrede yangına dayanıklı ağaç ve çalılıklardan yangın bariyerleri oluşturulabilir. Hatta evlerimizin, okul ve hastane gibi yapıların çevresinde yangına dayanıklı türlerden zonlar oluşturmak hızla teşvik edilmeli. Zaten kadim bilgilere ve yerel iklime dikkatlice bakarsak birçok şey görebiliriz. Örneğin, begonvil ve zakkum gibi su istemeyen bitkilerin Akdeniz ve Ege coğrafyasında daha iyi yetiştiğini görüyoruz. Bunların yangına karşı dirençli olduğunu da anımsatalım.

Yer örtücü olarak, etli kaktüsümsü sedum türü bitkiler yangının yatay yayılmasını önleyebilir. Zeytin çok yararlı endüstriyel bir bitkidir. Ancak her yere zeytin ağacı yapmak monokültür yaratır. Zeytinin de yağlı olması itibariyle kolay yanabildiğini unutmayalım. Doğal tarımcı Yunanlı dostumuz Panos Manikis, zeytinliklerin polikültüre geçmesi gerektiğini yıllar önce anımsatmıştı.

Kıızlçamın Akdeniz’e özgü bir ağaç olarak korunması gerekiyor. Akbelende en az 150 yaşındaki kızılçamlara sarıldım. Onların enerjileri bambaşka… Kızılçamdan beslenen arıların yaptığı çam balının kıymetli olduğunu ben de yurt dışında yaşarken öğrendim. Yurdumuz gerçekten bu konuda dünyada az sayıdaki yerlerden biri hatta başı çekiyor.

Kızılçam vejetasyonlarının restorasyonu hızla yapılmalı. Kızılçamın da monokültür olması önlenebilir. Yıllardır Toroslar’da yaşayan mühendis kökenli arkadaşım ki kendisi aynı zamanda iyi bir yaban hayatı gözlemcisidir. Yazıyaban bloğunda kızılçama kardeş bitki olabilecekleri, yangınlar sırasında yayınladığı bir yazısında şöyle sıralıyor: Sumak, akçakesme, meşe türleri, sandal, alıç, çıtlık, menengiç, defne, katran ardıcı, boz ardıç, tek tük de olsa erguvan, keçiboğan, karaçalı, mersin, katır tırnağı, tüylü laden, yabani yasemin, patlangaç çalısı, boyacı sumağı, gevrecik.. Bunlar bu bölgede kızılçamla birlikte büyüyen ağaçlardan/çalılardan bazıları. Kısacası doğayı iyi gözleyip kayıtlar tutmalıyız ki yanıp yok olanı, aldığımız örneklerden yola çıkarak geri getirelim.

Akdenizdeki yangınlarda, yalnızca arılar değil tozlaşmayı sağlayacak meyve sinekleri dahi yandı. Yerel biyoçeşitliliği geri getirmek için merkezi olana değil, yerel seslere kulak vermeliyiz. Örneğin arıcıların seslerine… Restorasyonda yerelin sesi ve ihtiyaçları dikkatlice dinlenmeli ve kayda geçirilmeli. Elbette merkezi ve yerel yönetimlerin yanan yerleri turizme açmamaları için de uyanık olmalıyız. Onların görevleri ısrarla anımsatılmalı!

Kısacasıgelecekteki olası felaketler için mahalle bazında yurttaş inisiyatifleri oluşturmayı önemsemeliyiz.  Dayanışma yaşatır!

(Bu yazı Sivil Sayfalar’da da yayımlanmıştır.)

Kategori: Hafta Sonu

Hafta SonuKöşe YazılarıManşetYazarlar

Nereden geliyor bu insan sevmezlik?

Son yıllarda dünyanın çevre felaketleriyle altüst olması nedeniyle insan merkezli yaşama Antroposen adı kondu. Ancak çoğu insanın ağzına pelesenk olmuş bir deyiş var: “Dünyayı bu duruma insanlar getirdi.” Her insanı aynı kefeye koyarak tüm insanlık dünyayı bu hale getirdi demek ne derece doğru? Bu durumda insanlı doğanın hepsi suçlu duruma düşmüyor mu? İnsansız olan doğa ise vahşi doğaydı.

Oysa bu işin iki yüzü var: Bir yanda bilinçli olarak doğayı maddi kaynak deposu olarak gören kapitalist zihniyet, diğer tarafta (azınlık da olsa) dünyayı tüm canlılar için yaşanılır kılmaya çalışan sorumluluk sahibi insanlar. Özellikle son yirmi yıldır, çevre avukatları, ekosid denilen doğa kıyımlarının uluslararası suç kapsamına alınması için çalışmalarını hızlandırdılar. Yaşayan ekosistemleri gerek toksik atıklarla gerek orman katliamlarıyla yaşanmaz kılan eylemlere ekosid adı veriliyor.

Hangi insan?

İnsan merkezli yaşamı eleştirirken sizin bu mücadelelerin neresinden, ne oranda tuttuğunuz önemli değil mi? Çözümün parçası mısınız gerçekten? İnsanı her şeyin suçlusu görüp şikayet ederken hangi kesime bir tuğla koyuyorsunuz? Yoksa insanları  ve doğal ortamları karamsarlıklarınızla karartmaya hizmet etmiş mi oluyorsunuz? Ekolojik politikalardan dahi kaçıp ‘tarafsızım’ demek insanlı doğanın tahribatına hizmet etmiyor mu? Ya da masa başı teorisyenlerden biriyseniz, çöküş senaryolarına bir diğerini daha mı ekleme çabasındasınız? Örneğin, savaştan kaçan Suriyeli sığınmacılarla komşu olmamak, onlara kiralık ev vermemek için mi çaba gösteriyorsunuz? Siz hangi tür insanları seversiniz? Bir avuç hijyenik beyaz orta sınıf versek sizi tatmin eder mi? Yurttaş olma dersini aldınız mı? Yurttaş olmanın sorumluluklarına kafa yordunuz mu? Üreten bir insanın dahi ürettiğinin dört katını tükettiğini biliyor musunuz? Sorumluluk almayıp, ‘topyekün insanlık suçlu’ demek sizi ne derece rahat kılıyor?

Evet, belki bu karşılaşılan musibetin sorumlusu insan. Ama hangi insan sorusu önemli değil mi sizce? Güney yarımküreyi sıcaklık dalgalarının kavurduğu şu yaz aylarında küresel iklim değişiminin suçlusu Küresel Güney’in alım gücü olmayan fakirleri mi? Yoksa hijyenikliğiyle doğayı pis gören, kendisi beyaz olduğu için ötekini kendinden görmeyen kolonyalist insan mı? Başkalarını karşısına alıp düşman yaratan insan mı? Benzeri zihniyetlere bilinçli ya da bilinçsiz şekilde hizmet etmek istemiyorsanız, doğanın parçası olan yönünüzle durumu bir sorgulayın. Çünkü kafanızdan kolunuza hatta ayak parmaklarınızın ucuna kadar, siz de doğal döngünün bir parçasısınız. İçinizde insan kalmış öğelerinize bir sorun. Hâlâ ses yoksa, içinizdeki ırkçılık ve gericilik dalgasına ışık bulamıyorsanız yoksa siz Mizantropik misiniz?

Mizantropi 

Mizantropi, Yunanca felsefi bir kavramdır. İnsanın yanlış evrim geçirdiğini öne süren bir düşünce akımıdır. Mīsos, sevmemek/nefret etmek, ānthropos ise insan anlamındadır. Elbette mizantropiyi insan doğasına dayandıranlar da mevcut. Buna göre; insanın doğasında acımasızlık, yarış, açgözlülük, bencillik, kaynakları boşa harcama, dogmatizm, kendi toprağından ve kanından olmayanı düşman görme gibi negatif öğeler içerir. Buna karşın, insanı düşünce üreten politik bir hayvan olarak düşünürsek, özü toplumsallığa ve karşılıklı dayanışmaya dayanır. Topluluk halinde yaşama eğiliminde olan, yardımlaşmacı bir öz taşır. Ancak, yaşayan bir organizma olarak, içinde bulunduğu çevre koşulları, ekonomik durum vb. durumlarla şekillenebilir. Dolayısıyla kendine adaletli sosyal sistemler ve kurumlar geliştirmeye çalışmıştır. İnsan merkezli düşünceye eleştiri çabalarından biri de Yeni Zelanda’daki Wanganui nehriyle başlayıp dünyaya yayılan bir nehrin, bir ormanın da insan kadar hakkı olması gerektiğidir.

Covid-19 sürecinde insanlık

Covid-19 sürecinde doğal çevrenin insanlar olmadan ne kadar temiz kalabildiğini, paylaştıkları görüntülerle kanıtlamaya çalışanlar oldu. İnsan ve canlı özgürlüğünü birlikte savunmak yerine, doğa insanlar olmadan kendi başının çaresine bakıyor düşüncesini desteklediler. Oysa, daha önceki bir yazımda bahsettiğim gibi, doğa artık insan olmadan kendini yenileyemeyecek kadar yorgun. Pandemi döneminde dört duvar arasında biriktirilen toksik tıbbi atıklar dahil, tonlarca petrokimya ve temizlik atıklarının nereye gittiğini düşünüyorsunuz? Yoksa o insan saymadığınız üçüncü dünya ülkelerine satılan çöplerden olduğunu mu savunacaksınız? Aynı gökyüzü altında yaşadığımızı pandemi süreci göstermedi mi?

Özellikle Türkiye’de, insan sevmezlik noktasına gelenlerden, ‘artık insan yerine hayvana yatırım yapıyorum’ sözünü de sıkça duyar olduk. Elbette hayvanlar da duyguları olan yaratıklar ve bize en yakın canlılar. Çünkü biz de birer hayvanız. Hayvanlarla insanlar hatta bitkilerle insanlar (hatta görünmeyen mikroorganizmalarla da) arasında yakın bir bağ yok mu?

Dolayısıyla insan merkezlilik -ki eril kişinin merkeze alındığı anlamında, İngilizcedeki ‘mankind’ olarak kullanılır. Burada elbette tarihsel olarak ekonomi, teknoloji, politika gibi konularda eril tahakkümün olageldiğini de göz önünde bulundurmalıyız. Dolayısıyla mankind sözcüğü yerine oturuyor. Bunun yerine, nötr bir dil olarak, insanlık anlamına gelen, humankind sözcüğünü kullananlar da mevcut. Yaşayan tüm organizmaları kapsaması anlamında livingkind de var.

Yeni bir bakış açısı için bu sözcüğün daha iyi oturduğu kanaatindeyim. Eğer ekosistemde insan-hayvan-bitki-mikroorganizma birlikteliğinden söz ediyorsak, insan merkezlilik yerine, tüm yaşayan organizmaları dikkate almamız gerekiyor. Ekosid dahil tüm bu dil arayışlarında yerli (indigenous) kültürler imdadımıza yetişiyor. Her yerli topluluk, gelişimleri püri pak olmasa da, yeryüzündeki ekosistemler onların yaşattığı kültürler sayesinde varlığını sürdürüyor. Üstelik yerlilerin yarattığı kültür yaşayan ve yaşamayan çevrenin de birbiriyle bağlantısı var.

Örneğin, Çernobil nükleer kazası yüzünden kurumakta olan geniş çaptaki  kızıllaşan orman, kurtların da içinde olduğu değişik restorasyon biçimleriyle, tekrar yaşayan bir alan haline getirilmeye çalışılıyor. Kısacası, yok edilmiş ekosistemlere dahi bir canlı organizma mayası gerekiyor. Öyleyse tüm insanlığı suçlayıp,  yerimizden dua ederek, tüm canlılar için meditasyon yapmayı bırakalım. Yeniden yaşayan ortamlar yaratmak için acil çaba bekleniyor. Eğer hâlâ ikna olmadınızsa ve “Doğanın bir parçası olduğumu kabul ediyorum ama ahhh şu insanlar olmasa,’ diyorsanız, ABD’li siyah feminist Bell Hooks’un bir deyişini anımsatalım: ‘Sevgi harekete geçmeyi gerektirir’. Sevgi  zerresini içimizde yaşatmakta yarar var. Zaten asıl problem insanın doğayla kurduğu ilişkiye bağlı değil mi?

Kısacası, üretim ve tüketim ilişkilerinde hangi ağlara hizmet ettiğimiz… Nasıl yönetildiğimiz ve hangi sosyal sitemlerle organize olmayı tercih ettiğimiz… Belki her insanı sevmek zorunda değiliz. Belki onlar da içlerindeki utanç duygusuyla baş başa kalıp uyanacaklardır. Ancak çağımızın onarma/ restorasyon çağı olması gerektiğini aklımızdan çıkarmayalım. Bu restorasyonu da insanlar yapacak!

(Bu yazı Sivil Sayfalar’da da yayımlanmıştır.) 

Kategori: Hafta Sonu

Hafta SonuKöşe YazılarıManşetYazarlar

Mülteciler Günü’nde müsilajı düşünmek

Ekolojik krizin çeşitli çöküşlere yol açtığı zamanları yaşamaya başladık. Belki de Marmara’daki müsilaj bu çöküşlerin yerel bir belirtisi. İnsanı merkeze alan ekonomik büyüme mantığı, şimdi de kirliliğin teknolojiyle temizlenebileceği umudunu yaratmaya çalışıyor.

Artık doğa insanları silkeleyip başının çaresine de bakamayacak kadar yorgun.

Bilimsel veriler yeryüzünün karasal alanındaki oksijenin % 50-80 oranında deniz ve okyanuslarda üretildiğine işaret ediyor. Su döngüsü verilerine göre ise, yeryüzünün % 90’na yakın kaynağı okyanus kökenli. Buna elbette karasal ortamda yağmur sağlamasını da ekleyelim. Bir başka deyişle, deniz ve okyanuslardan esen rüzgârlar karasal alana yağmur getiriyor.

Tüm bunlar düşünüldüğünde, gelinen noktada da Marmara’da ‘kaldırılması gereken bir ceset’ olduğuna işaret eden Levent Artüz gibi bağımsız bilim insanlarına inanmak gerekir. Çünkü sorunun kaynağı yüzeysel değil derinde. Örneğin gerçekçi ve kalıcı çözümlerden biri olarak yıllardır konu edilen Trakya’daki Ergene Nehri’nin kirlilikten arınması için Marmara Denizi’ne deşarjının bir an önce durdurulmasına dikkat çekiliyor.

Her denizin farklı ekosistem özelliği olduğu açık. Ancak Marmara’daki müsilaj kitlesine benzer Ege, Akdeniz ve Karadeniz’de de şimdiden emareler görüldüğü dikkate alınırsa herkese, hepimize görev düşüyor. Çünkü yediğimizin, içtiğimizin nereden geldiğini, ekosisteme etkisinin ne olduğunu ve atığımızın nereye gittiğini bilmeyen bir toplumuz. Oysa yurttaş olarak her birimizin tüm bunları bilip, çözümün parçası olmamız ve yapılacaklar hakkında otoritelere baskı yapmamız gerek.  

Antroposen mi ve Kapitalosen mi? 

Yeni bir toplum yaratmak için gelecek öngörülerine bakarken geçmişi iyi görmek gerekiyor. Afrikalı aktivist bir arkadaşım kendi kültürlerindeki  Sankofa  mitini anlatmıştı çizerek. Öne yürürken arkasına bakan renkli bir kuştur Sankofa. Ayakları öne giderken arkasını iyi görüp düşünen bir kuş. Altıncı yok oluş süreci olarak tanımlanan  antroposen çağında bunu yapabiliyor muyuz?

Kapitalizm doğaya kaynak deposu olarak baktığı için bu hale geldik. Evet, hangi sistemle nasıl yönetildiğimiz önemli. Ancak insan denilen, düşünen yaratıcı hayvanın potansiyelini de objektif olarak görmek lazım. İnsanın hem yapıcı hem de yıkıcı potansiyel taşıyor. Kendim de antroposen kavramına kafa yorduğumdan, köklerinin  16. yy’a kadar uzadığını biliyorum. Avcı derleyiciler de kabile toplumları da doğaya zarar vermiş. Dolayısıyla, insan potansiyeli ve insan doğası gelinen noktada yeniden düşünülmeli diyen araştırmacılara katılıyorum.

İnsanın doğanın karşısına kültürü, bir başka deyişle, tohumun ve hayvanların evcilleştirilmesiyle yarattığı kültür birikimini koyması yeniden ele alınmalı. Bu bağlamda antroposenin yıkıcı etkileri, kapitalizm dediğimiz tüketim toplumu tarihe karışsa da süreceğe benziyor.

Yaratıcı yıkım

İnsanlar, belki de Vandana Shiva’nın sıkça dile getirdiği ve ekofeminizmde geleceğin ekonomisi olarak önemli bir yeri olan geçimlik ekonomiye geçmek durumunda. Böylece insan biriktirme ve merkezileşmeden uzaklaşılabilir. Adım adım küçük üretime geçilebilir. Hatta kendini yenileyen tarım yöntemleriyle, gıdamızın çoğunu doğayı her yıl sürüp çapalamak ve devasa traktörler kullanmak suretiyle ardıllığı bozarak yapılan tarım yöntemleri terk edilebilir. Bu durum, aynı zamanda, bir dizi hiyerarşik yapıyı ve tahakküm yöntemlerini çözmeye dönük agroekolojik yöntemlerle yapılabilir.

İnsanlı doğanın insansız doğayı gözlemleyerek öğreneceği çok şey olduğuna inanıyorum. Böylece yukarıda bahsettiğim, atığından gıdasına, doğanın döngülerinin bir parçası olmayı yeniden başarabilir. Elbette bu hem sistem hem de yurttaşlık bilinci sorunu. Kısacası, insan evriminde kendisinin nesne değil de özne olduğunu idrak etmesiyle bu durum mümkün olabilir. Buna belki de yaratıcı yıkım demek gerekir. Çünkü insan, kurduğu sosyal sistemlerle yaratıcılığını seferber ettiğinde çok geniş alanları restore edebiliyor.

Örneğin Sarı Nehir deltasında tarihte İpek Yolu’nun merkez bölgesi olan Loess Plato iyi örneklerden biridir. Hükümet politikasıyla ele alınan restorasyon projesi neredeyse Doğu Avrupa büyüklüğünde adeta çöl kumuna dönüşmüş bir alanı 1994’te başlayan ve 10 yıl süren bir çabayla teraslar yaparak rehabilite ettiler. Böylece ölü toprağın yeniden canlanması sağlanabilmiş durumda. Üstelik bu durum yüksek teknolojiyle değil, her aileden en az bir kişinin kazma kürekle çalıştığı bir çabayla gerçekleşti. Elbette hükümet bu kişilere emeğinin karşılığını ödemiş. Geçim ekonomisi yürürlüğe konmuş bir nevi. Böylece yerel insan kendi emeğiyle oluşturduğu bir projeye elbette sahip çıkmış olmalı ki Loess Plato, bugün her gıdanın yetişebildiği bir cennete dönüştürülmüş durumda.

Sonuç

Ana sütünde, rahimdeki bebekte dahi mikroplastiklerin görüldüğü bir dönemdeyiz. Marmara’daki müsilaj, bana karasal ve sulak ekosistemlerde insanın tüketim ve üretim döngülerine sahip çıkması ve sorumluluk duyması gerektiğini düşündürdü. Kısacası, kaybettiğimiz tehdit altında olan yaşam alanları bizim içimizde! Politikadan kendini istisna tutanlar çok yakında çevre sığınmacısı olabilir. Üstelik korona sağlık krizi gibi küresel krizler peşimizi bırakmazken ve gidecek yerimiz kalmamışken.

(Bu yazı Sivil Sayfalar’da da yayımlanmıştır.) 

Kategori: Hafta Sonu

Hafta SonuKöşe YazılarıManşetYazarlar

‘Dünyayı kadınlar kurtarmayacak’

Özellikle İstanbul Sözleşmesi’nden çekilme haberlerinden sonra giderek daha çok dillendirilen bir deyiş var: “Dünyayı Kadınlar Kurtaracak!”  Kadın hareketine destek amaçlı benzer bir deyiş de şöyle:  “Kadınlar yönetseydi dünya daha iyi bir yer olurdu.”

Kadınlar olarak, eril toplumun tahakkümüne karşı bazı kavramları öne çıkarmak elbette hakkımız. Ancak patriyarkanın taşlarını yerinden oynatmak ‘kadın değerleri’ni mi yoksa olması gereken insani değerleri mi hayata geçirmekle mümkün? Geniş bir düşünce ağı oluşturabilecek bu konuya, bu yazı bir girizgâh niteliğinde olacaktır.

Dünyayı kadınlar yönetseydi…

Kadınlara yakıştırılan “korkak”, “çekingen”, “risk alamayan” gibi olumsuz ifadelerin yanında; “barışçıl”, “çevresini gözeten”, “bağlantıları kuran” gibi olumlu değerler de var. Toplumsal konulara kafa yoran kadınlar, olumlu kavramları yaşamlarına oturtmaktan yanadır. Hatta politikada da bu değerlere sahip feminen bir kültür geliştirmeye çalışırlar. Dünyada “siyaseti feminize etmek” kavramı da buradan gelir. Peki bu değerlere sahip feminen bir kültür nasıl geliştirilebilir?

Kadın liderlerin ihtimam etiği (care ethics) dediğimiz değerleri içselleştirip olumlu politikalar geliştirdiğine dünyada tanık oluyoruz. Örneğin, koronavirüs sağlık krizini en iyi yöneten, kadınların liderliğindeki hükümetler oldu. Ülkemizde eş başkanlık prensibini getiren siyasal partilerdeki erkeklerin, bu durumun kendilerine çekidüzen vermeye yardımcı olduğunu belirtmeleri gibi, antropolojist ekofeminist akademisyen Yayo Herrera da aynı şeyi ekolojik çatı ve ihtiyaçlar zemini üzerinden açıklar. Herrera’ya göre ihtimam etiği, çevredekilerin ihtiyaçlarını önceden görmek, empatik davranmak gibi özellikleri barındırır. Ancak bu davranış biçimlerini bir cinse mal ederek kadınlardan dünyayı kurtarmalarını beklemek  sorumluluktan  kaçmaktır.

Güç ilişkilerine dayanan cinsiyet rolleriyle dünyayı kurtarmak

Ülkemizde de, gerek kadınların gerekse feminist harekete destek vermek isteyenlerin ‘Dünyayı kadınlar kurtaracak’ deyişi, ancak biyolojik determinizmi desteklemeye götürür ki; bu yaklaşımın faydasından çok zararı olduğu görülmüştür. Öyleyse, sırf kadın olduğu için doğuştan bazı değerleri kadına yüklemek ne derece doğru değilse, yine sırf kadın olduğu için doğru değer yargılarına sahip olmasını beklemek de aynı derecede yanılgıya götürmez mi? Örneğin, neo-liberal politikaların çıkışına ön ayak olan önemli şahsiyetlerden biri eski İngiltere başbakanı Margaret Thatcher idi. Yazar Louise DoughtyGuardian’ da çıkan makalesinde Thatcher’ın, bulunduğu ortamlarda tek kadın olmak isteyişiyle ve diğer kadınları desteklemeyişiyle ün saldığını yazar. 1980’lerde Thatcher’ın Falkland Adaları savaş krizi yaratması da bilinen bir gerçekliktir. Thatcher’ın yaptıklarından en önemlisi ise günümüzdeki derin yoksulluk, eşitsizlik ve ekolojik yıkıma yol açan küreselleşmenin temellerinin atılmasında da büyük vebali bulunmasıdır.

Biyolojik determinizmi söylemlerde de aşmak

Biyolojik determinizm; kadınların biyolojilerinden dolayı farklı psikolojik özelliklere sahip olduğunu öngörür. Ancak bu durum duygusal ve fiziksel eşitsizlik zemini yaratmaz.  Onların, hormonlarından dolayı psikolojilerinin de farklı olması beklenir. Oysa bireylerin çevrelerinin etkisiyle toplumsal olarak şekillendikleri fikri daha ikna edici değil midir?

Bakım emeği  görünmez emeklerin başındadır. Kadın yalnızca evin çocukların, yaşlıların ve engellilerin bakımını üstlenmez.Örneğin, kırsal kesimdeki kadınlar, tarladaki işten hayvanların ve bostanların bakımına kadar her işi yüklenmiş durumdadır ve bunların hepsi görünmez emektir. Kadınlar, doğaları gereği, çevrelerindeki kişilerin ve mekânın ihtiyaçlarını daha iyi gören ve onun düzeni için çaba sarf eden cins midir?

Bu tür öğretilmiş alışkanlıkların dahil olduğu davranışların toplumsal olarak şekillenegeldiğine dair kültürümüzden de sayısız örnek verebiliriz. Örneğin, kız çocukları genelde babalarını model alır. Neden? Çünkü analarında tanık oldukları gibi, özel alanda ezilmek istemezler. Buna karşın, babalarının kamusal alanda kendilerini ifade ederken saygın işler yapmış sayıldıklarını görmüşlerdir. Burada cinsiyet rolleriyle özel ve kamusal alanda sürekli üretilen eşitsizlikler olağanlaştırılmaktadır.

‘Kadınsı değerlerin’ toplumda ve politikada vücut bulmasını beklemek yerine, cinsiyet eşitliğine dayanan bir yapı oluşturmak hedef olmalı. Böylece hem kadınların omuzlarına dünyayı kurtarma sorumluluğu yüklenmemiş olur, hem de eşitlikçi toplum gerçekleştirme yönünde yol alınabilir. Burada elbette ezilmişlerin tarihini göz ardı edemeyiz. Buna ek olarak  iyileşmenin kuşaktan kuşağa süreceğini de göz önünde bulundurmalıyız.

Sonuç yerine 

Bir ekofeminist olarak, kapitalist militarist patriarkinin yıkıcılığına karşı doğru politika oluşturabilmek için doğru söylemler geliştirmek durumunda olduğumuzu  düşünüyorum. Nasıl feminist hareket ırk, dil, inanç, ekonomik statü, cinsel yönelim vb. konuların keşisimselliğini gerektiriyorsa, dünyayı da tek bir cinsin kurtaramayacağı aşikâr değil midir?

(Bu yazı ilk kez Sivil Sayfalar’da yayımlanmıştır.)

Kategori: Hafta Sonu

Hafta SonuKöşe YazılarıManşetYazarlar

Ataerki mi erkek egemenliği mi?

8 Mart Dünya Emekçi Kadınlar Günü’nü henüz geride bırakmışken, sözcük olarak ataerki‘nin kültürümüzde erkek egemenliği anlamına gelip gelmediği hakkında birlikte düşünelim istiyorum. Gerek feminist mücadelenin erkek egemenliğe karşı belli kazanımlar elde etmesi gerekse dilimizdeki ‘ata’ sözcüğü’ ile ‘biz kadınları da kastediyoruz’ söylemi neyi ifade ediyor? Ancak erkek egemenliğini (patriyarka) gerontokrasiden ayrı ele almak mümkün mü?

Dil kültürün yansıması olduğuna göre; toplumsal normların da yansımasıdır. Patriarki sözcüğünün Türkçe karşılığı erkek egemenliğidir. Çeşitli kaynaklarda bu kavram eski Yunanca da pater sözcüğünden türediği ve baba soylulukta aile kurumunu yöneten anlamını taşıdığı belirtiliyor. Elbette din kurumunun erkeğe yüklediği koşulsuz saygı ve liderlik, erkeğin sözünün dinlenme otoritesinin normal görülmesi de anlamı perçinliyor. Çünkü yaratılış hikayesinde dahi kadın erkeğin kaburga kemiğinden yaratıldığı şeklindedir. Benzer şekilde sosyolog ve feminist Christine Delphy Patriarki sözcüğünün Sankristçeden türediğini ve babanın yönetimi anlamına geldiğinin altını çizerek aile kurumuna işaret eder.

Roma Hukuku’ndan bu yana bir arpa boyu yol

Ülkemizde hala aile hukuku konusu kadınların hakkından erkek kardeşleri için hakkından vazgeçmesi gibi geleneksel normlara dayanan “kadını kocası doyurur” anlayışı hakimdir. Bu, aile hukuku uygulamalarında, hakim kararlarında hala görülebilmektedir.  O bir kaşık yemek için dahi  “kaşık düşmanı” görüldüğümüz ortadadır.

Kısacası mülk ve mülkü yönetme hakkında da yeryüzündeki toprakların ancak % 5-15’i kadınlara ait olduğuna göre Roma Hukuku’ndan bu yana pek de yol kat edildiği söylenemez. Mülkün erkek üzerinden tanınması kültürümüzde o kadar yer etmiş ki; daha geçen hafta  genç bir çiftin mülk edindiği bir arazi için ‘hayırlı olsun’a gittiğimizde dikkat ettim, 10 kişiden sadece biri kadına da da ‘hayırlı olsun’ dedi. Diğer hepsi erkeği esas aldı. Sanki kadın orada yoktu, hiç emek koymamıştı… Kadın çay yapıp getirip götürme işlerini yapmaktaydı ziyaretimiz boyunca. Oysa grupta herkes yüksek tahsil yapmış dünyayı gezmiş kadın ve erkeklerden oluşuyordu.

Marksist ekonomi ailenin politikleşmesi ve özel mülkiyetin kökenini analiz etse de kadınlara erkekler tarafından tahakküm edildiğini açıkça belirtmez. 1960’larda gelişen ikinci dalga feminizmiyle özellikle radikal feministler öncülüğünde erkek egemenliği sarsıldı. Kadınlar kamusal alana çıkma yönünde doğum kontrol hakkı, kreş hakkı, çalışma ve mülk edinme hakkı gibi özellikle ekonomik alanda çeşitli kazanımlar elde ettiler. Bu durum yalnızca babaerke değil, aynı zamanda koca erke, erkek kardeş erkine vb kısacası erkek egemenliğine net bir karşı çıkıştı. Örneğin Virginia Woolf’un Tree guınas ve Kendine Ait Bir Oda kitapları da genel anlamda erkek egemenliğine bir isyandır aslında. Çünkü Woolf kapitalizmin babaerkiye yaslandığını ilk görenlerdendir.

Erkek egemenliğinin oluşumu

Tarih araştırmacısı Gerda Lerner’in 1986’da yayımlanan tarihsel bir klasik olan Patriarkinin Yaratılması (The Creation of Patriarchy) kadınların 5000 yıldan fazla erkek egemenliği altında olduğunu belirtir. Bunun kültür, gelenek görenek, kurumlar (başlıcası din) vasıtasıyla kuşaktan kuşağa taşlaşarak aktarıldığının altını çizer.  Lerner aynı zamanda erkek egemenliğinin yerleşmesi için kadınların da desteğini aldığını belirtir. Bugün Anadolu’da geleneksel aile yapısında hala kadının yargılanmasında ataerkil çembere kadınlar da dahildir. Hatta çok uzağa gitmeye gerek yok kentte işlenen kadın cinayetlerine “O kadın da öyle giyinmeseymiş. O saatte sokakta ne işi varmış” söylemine kadınlar da ortak olmaktadır. Bu durum da ataerkinin o taşlaşmış yapısına bir taş daha koymaya devam etmekte olduklarının farkında değiller.

Jean Jacques Rousseau 1762’de Toplum Sözleşmesi’nde, erkeğe ayrıcalıklı bir statü düşünürken kadını pasif bir aile öznesi olarak yansıtmıştır. Sürekli vurgulama ihtiyacı duyduğum bir sözümü yineleyeyim. Ayrıcalıklı grup ayrıcalıklarının sürekli çevresinde dolaşıp onu korumaya çalışır. Paris Komünü’nde de erkek egemenliği kadınların tüm bu talepleri görmezden gelmeye çalışmadı mı? Hatta İspanya İç Savaşı’nda kadınlar cephe gerisine dikiş nakış bakım emeği için gönderilmeye çalışılmadı mı? 

Ataerkinin gerontokrasi ile bağı 

Toplumsal ekoloji felsefesinin kurucusu Murray Bookchin hiyerarşileri antropolojik açıdan ele aldığı Özgürlüğün Ekolojisi kitabında erkeğin kadın üzerindeki tahakkümünün ilk ortaya çıkan hiyerarşik ilişki olduğunun altını çizer. Sonra da gerontokrasi gelmektedir. Ataerki tarihsel ve antropolojik araştırmalara göre geç Neolitik çağdan bu yana erkeklerin kadın beden ve emekleri üzerinde tahakküm kurması demektir. Oysa insanın toplumsal bir varlık olması nedeniyle her şeyin toplumsal olarak şekillendiğini düşünürsek erkeklik ve kadınlık halleri de toplumsal değer yargıları ve toplumsal iş bölümüyle şekillenmektedir.

Çeşitli kaynakların da belirttiği gibi şu bir gerçek ki dünyada erkek egemenliğinin en güçlü olduğu bölgelerden biri Ortadoğu‘dur. Aile meclislerinde kızının cezalandırması hatta öldürülmesiyle namusunun temizlenmesi onayını sağduyusu onaylamasa da diliyle kadınlar da onaylamaktadır. Gerontokrasi yaşı ve hayat deneyimi fazla olanın genç birey/ler üzerinde kurduğu tahakküm olduğuna göre, yaşı büyük kadının genç kadın üzerindeki tahakkümü de göz ardı edilemez. 

Ataerki soy erkek kökenli olduğu için erkeği çağrıştırsa da gerontokrasiyle yakın bağı vardır ki atanın kadın da olabileceğine inandıran bir Anadolu kültürü vardır. Örneğin atalık tohum, atalarımız kurtuluş savaşında şöyle savaştı vb. Bu örtük adı bile olmayan ata sözcüğü içinde var mıyız gerçekten? Sanki partner (eş, sevgili, flört), erkek kardeş, amca, dayı, hatta erkek çocuğumuz dahi erkek egemen söylemden cesaret alıp üstümüze gelmiyor mu? Annesini kız kardeşini ‘namus’ temizlemek için ya da başka nedenle öldüren erkekler nereden güç alıyorlar?

Sonuç yerine

Gelişmiş kapitalist ülkelerde kadınlar haklarını elde ettikçe erkek egemenliğinin geçmişte kaldığı söylenir. Ancak oralarda dahi hala ücret eşitsizliği, özel ve kamusal alanda erkek egemen sistem hüküm sürmekte. Ataerki sözcüğü feminist anlamda eşitsiz cinsiyet ilişkisini vurgulasa da erkek otoritesi ve erkek egemenliği demektir. Fakat topraklarımızda ataterkiyi bilinçsiz olarak destekleyen kadınların sayısı da fazla. Burada öğretilmiş kadınlık devreye giriyor. Çünkü kendi gerçekliklerinin farkında olma cesaretleri yok.  Dolayısıyla öğretilen kadınlık rollerinin gereği bir dizi kararı onaylar görünebiliyorlar.

Toplumsal tahakkümle birlikte ortaya çıkan hiyerarşiler, tarihsel iş bölümüyle kemikleşti. Nasıl buğdayın evcilleştirilmesi ‘Mezopotamya’da bir kadının çevresine saçmasıyla dünyaya yayıldı’ söylemi kadına herhangi bir özgürlük alanı açmıyorsa  ‘Atalarımız yoğurdu dünyaya armağan etmiş’ denilince kime paye biçiliyor? Kadınların bedenleri ve emek birikimleri üzerinden vücut bulan patriyarkal modern kapitalizmdeki toplumsal normlar içinde dilin önemi büyük rol oynuyor. Partiyarka-ataerki farkı bu yüzden önemli!

Kategori: Hafta Sonu

ManşetHafta SonuKöşe YazılarıYazarlar

Su politiktir

Yaklaşan Sevgililer Günü’nde elinizdeki gülle susuzluğu düşünün!

Yeni yılın ilk günlerinde susuzluk haberlerini ciddiye almamız gerektiğini anladık. Türkiye’nin en büyük buzullarından Hakkari Cilo dağlarında bulunan 2 milyon yıllık buzul da küresel ısınmadan nasibini almaya başladı.  NASA iklim verileri, Türkiye’nin bu yaz ciddi bir kuraklıkla yüz yüze olduğu haberini veriyor.

Konuyu yerel olduğu kadar küresel gerçeklikle de ele almamız gerekiyor. Geçenlerde çıkan Serap Çakalır‘ın Başka Dünya Mümkün Mü? kitabındaki Kenya’da yetiştirilen gül ve yaklaşan Sevgililer Günü metaforlarını birleştirmek istedim. Sevgililer günü  küresel düzeyde ticari günlerden biri. Ancak sevginin ifadesi olarak görülen gülün değişik anlamları mevcut. Sapının uzun ya da kısa olması, rengi ve sunuş biçimi vb anlamları kültürden kültüre değişebiliyor. Örneğin Ekmek ve Gül emeği ve işçi sınıfı odaklı bir mücadeleyi çağrıştırırken, dikenli kırmızı gül fransız devrimini anımsatıyor. Şimdi biz gülümüzün suyu nereden geliyor derdindeyiz.

Kenya’nın gülü ve suyu

Kenya’dan Türkiye’ye çiçek  ithalatı olduğunu biliyor muydunuz? Kenya tarımsal ürün olarak bahçe bitkileri üretimine önem vermiş. Bu bitkilerin sulanması özellikle yazın ülkenin en önemli içme suyu ihtiyacı karşılanan bir gölden sağlanıyormuş. Kısacası sevgilinizin size aldığı gülün nereden geldiğini ve nasıl yetiştirildiğini soruverin bakalım. Burada yalnızca eril kişiye değil sorum, hepimize.

‘Başka Dünya Mümkün Mü?’ kitabının girişinden bir alıntıyla devam edersek, Süs Bitkileri İhracatçılar Birliği Başkanı Osman Bağdatlıoğlu, Türkiye’deki çiçek üretimini Kenya’nınkiyle karşılaştırarak, “Türkiye’nin çiçek ihracatında rakibi Kenya ile beş yıl önce aynı seviyede idik. Kenya’nın şimdi 1 milyar dolarlık çiçek ihracatı var. Kenya devleti gerekli teşvikleri vermiş. Süs bitkileri sektörü az yatırımla çok işçi çalıştırabiliyor” diyor.

Bu demektir ki bize göre daha ucuz iş gücü ve hammadde kaynağı olan Kenya’ya gitmeyi tercih etmiş hükümetimiz. Peki biz o gülün kokusunu içimize çekerken ve estetiğini seyrederken Kenyalı kaç kişinin  içme suyunu çalmalarına alet olduğumuzu fark ediyor muyuz?

Kısacası bir mamul maddenin/ bitkinin elimize ulaşana kadarki çabanın (ki buna gömülü enerji diyoruz) etiği, ekolojik ayak izinde en önemli noktayı teşkil etmelidir. Ekolojik ayak izi genel anlamıyla belirli bir nüfusun üretim ve tüketim faaliyetleri sonucu doğa üzerinde bıraktığı yükü hesaplamak ve ekosisteme ne kadar geri kazandırması gerektiğini belirleyebilmek için geliştirilmiş bir yöntemdir. Ancak yukarıda belirttiğimiz Kenyalı çocuğun içme suyunu neden çaldığımızı sorgulatmaz. Her şey bir enerji ve su mamülü olduğuna göre kullandıklarımızı ve yediğimiz içtiğimizin etik olması yurttaşlık bilinci gereği sorumluluğumuzdur.

Suyu kullanmak varlığımızın yansıması

Su konusu 20 yılı aşan ekolojik uğraşlarımın odak noktasını oluşturuyor diyebilirim. Yaşadığım başka ülkelerde de özellikle yapılı alanlara su gözüyle bakmaya çalıştım. Kurak alan bitki ve ağaçlarına tutkum olduğu kadar, arazi bazlı su tutma ve yağmur suyu hasadı uygulamalarına da tutkuluyum. Çünkü suyu nasıl kullandığımız ona nasıl davrandığımız varlığımızın yansımasıdır… Suyun hafızası olduğuna inanıyorum. O hafıza da insanların yaşadığı alanlara yansıyor zaten… Bu gidişle dünyada öngördüğümüz ‘su savaşları’ çok daha erken başlayabilir. Sizi yeraltı su tabakasının akiferi nasıl besleyebileceğimizi olabildiğince detaylı kafa yormaya davet ediyorum. Çünkü hayat orada.

Akiferi beslemek

NASA’nın uzaydan aldığı verilere göre, akiferin sadece seviyesinin düşmesi önem taşımıyor. Aynı zamanda yerçekimi nedeniyle üstteki tabakaların kuruluğuna da dikkat çekiliyor [Gravity Recovery and Climate Experiment Follow On (GRACE-FO)].  2019 yılında Avustralya’da aylarca söndürülemeyen yangınları anımsayalım. O sırada Avustralya’da yangınların ortasında idim diyebilirim. Bir dizi korku hikayeleri duydum ve yaşadım. Ekonomisi madenciliğe dayalı ‘gelişmiş’ bir ülkenin vahametini aylarca yaşadık. İklim değişimine uygun stratejiler geliştirmeyen hükümet politikalarını eleştirdiğim bir yazı da kaleme almıştım. 

Ağustos 2020’de yayımlanan bir BBC Türkçe haberine göre, sondaj yaparak yeraltı sularına yönelinmesi sonucu toplam alanı Van Gölü’nün üç katı büyüklüğünde 60 göl kurutuldu. Diğer kalan göller de kuruma tehlikesi altında. Madencilik ise yeraltı suyunu en fazla çeken endüstri olarak biliniyor. Türkiye’de alınan binlerce ruhsata ek olarak korona dönemindeki şeffaf olmayan yapılar ve belirsizlik döneminde daha kaç yeni madene izin verildi tam olarak biliyor muyuz?

Yapılı çevre dediğimiz insan yerleşimlerinin olacağı yerlerde ilk olarak su konusu göz önünde bulundurulmalı. Oysa Türkiye’de karayollarının  geçtiği her yer yapılaşmaya, bir başka deyişle betonlaşmaya açılmış görünüyor.  Betonların suyu çekip akifere ulaştıramadığı ortada. Tam aksine toprağın kirliliği filtre etmesi  sağlanmadığından kimyasal ve zehirleri içeren su denizlere ve okyanuslara ulaşıyor. Bu da denizlerdeki asit oranının artması ve biyoçeşitliliğin katli demek anlamına geliyor. Elbette bu noktada endüstri kirliliği yanında tarım ve hayvancılıkta kullanılan kimyasallar ve zehirleri de göz önünde bulundurmalıyız. İşte Avustralya’da dünyanın sekizinci harikası olarak bilinen Great Barrier Rif böyle can çekişir hale getirildi. Bizde ise Tuz gölü, Beyşehir gölü vb…

Dünyanın en güzel su depoları dağlardır. Yalnızca ormanlık alanlar olarak yağmuru daha çok çekmesi itibariyle değil. Aynı zamanda biriken kar yavaş yavaş erir. Bitkilerin kökleri vasıtasıyla yerin değişik katmanlarında su depolanır. Akıllıca yerel  uygulamalarla ekosistemin onarımını sağlamak mümkün. Bunlardan biri beton yüzeyleri olabildiğince azaltıp geçirimli yüzeyler yapmak. ABD’nin bir dizi eyaletinde yağmur suyu hasadı yapana teşvik olduğu gibi kamusal alanlardaki betonlar sökülerek geçirimli yüzeyler yapılmaya 2009’dan itibaren başlandı.

İklim değişimiyle artan kuraklık ve su kıtlığı nedeniyle dünyanın en kurak çöllerinde dahi çiğ hasadı yapılabilen geleneksel yöntemler var. Biyomimikri dediğimiz doğal canlı yapıların ilmeyiş biçimlerinden esinlenilerek su hasadı yapma ve suyu sistemde birkaç kez döndürmek de mümkün.

Yağmur suyu hasadı ve yerel yönetimler

Yağmur suyu hasadı hakkında Çaycuma ve Ankara belediyelerin ciddi adım attığı haberlerini aldık. Ancak bu durum tarım ve hayvancılıkta ve en önemlisi endüstride ciddi tedbir olarak göz önüne alındığında etkili olabilir. Hatta endüstrinin kirletici ve zehirleriyle toprağın tuzlanmasını da önleyecek yöntemlere hemen başlanmalı.

Olası bir yerleşim yeri planlarken ilk kriterin su gözüyle bakmak olduğunu bir kez daha tekrarlayalım. Çünkü su olmadan hayat olmuyor. Ancak eski uygarlıkların doğa şekillerine göre havza modeliyle su ve gıda gereksinimlerini karşıladıklarını görüyoruz. Kariya, Likya Mezopotamya medeniyetlerini göz önüne alalım…  100km ötedeki suya göz dikenler oluş mu? O zaman teknoloji bu denli gelişmiş olsaydı yine de göz dikerler miydi orası elbette insan merkezli mantık çerçevesinde tartışılabilir. Ancak şu bir gerçek ki yereli canlandırabildiğimiz sürece var olabileceğiz ortada.  Kaliforniya’nın Santa Kuruz kasabası neredeyse çöl iklimine sahiptir. Ancak su  konusuna kafa yoran ekolojistler yerel yönetimle birlikte çalışarak yağmur suyu hasadıyla suyu alanda emdirip gezdirerek suya doygun hale getiren bir örnek yarattılar. Brad Lancester bu konunun liderlerinden.

Hasankeyf ve Nil nehri kenarında kurulan  uygarlıklar o nehrin o dağ ve vadilerin şekline göre şekillendirilmiş… Kısacası insanı doğaya uydurmaya çalışmışlar. Doğayı insana göre şekillendirmemişler. Ancak günümüzün doğaya nesne gözüyle bakan insan merkezli yaşamı böyle değil. Örneğin Bodrum’daki yarı kurak Akdeniz ikliminde golf sahasının ne işi var?  O golf sahasının yanındaki köyler, yeraltı sularının seviyesinin hızla azalmaya başladığını belirtiyor.  Sonra Datça gibi en kuru bir yarımadada akiferi besleyen dere yatakları, vadiler sulak alanlar gibi su yutaklarının yapılaşmaya kesinlikle izin verilmemesi lazım. Çünkü oralar aynı zaman da biyoçeşitliliğin habitatlarıdır. Ekolojistler korona virüs gibi hastalıkların en temelde biyoçeşitlilik azaltılmasından kaynaklandığı üzerinde durmakta iken, bu gerçeği görmemek aptallık olacaktır.

Sonuç yerine…

Temiz suya ulaşma her canlının hakkıdır. Suyu metalaştıran kapitalist sistem neredeyse  havayı da tüplerde satma pazarlarını hazırlamış durumda. Derelere vadilere sulak alanlara yapılan evlerin pazarlanmasıyla manzara değil ekosistem hırsızlığı pazarlanıyor. O ev sahiplerine de yaramayacak bir hırsızlık bu. Oysa su en önemli müşterektir.

Öyleyse konuya yerel olduğu kadar küresel etik çerçevesinde bakmamız gerektiği açıktır. Çünkü küresel iklim değişimi gerçeği aynı gökyüzü  altında olduğumuzu kuraklığıyla, sel baskınlarıyla, kıtlıkla tekrar tekrar anımsatıyor. İnsan merkezli düşünce ve sosyal sistemler, ekosistem yıkımlarının ve dolayısıyla biyoçeşitlilik kaybının sorumlusudur. Ekosistemde her canlının geleceği birbirine bağlı olduğuna göre yerel ve küresel su politikaları da birbirine bağlıdır. Su politiktir!

 

Kategori: Manşet

Hafta SonuKöşe YazılarıManşetYazarlar

Kadın devrimine giden dikenli yol

İllüstrasyon: Annalisa Grassano
 
2006 yılında ABD’li avukat Tarana Burke tarafından Me Too hashtagiyle (#MeToo) sosyal medyada başlatılan cinsel taciz ifşası hareketinin Türkiye’de güçlü yansıması 2020 sonunda oldu. Kadın devrimine giden oldukça zorlu yolda, feminist hareketin birikimi sonucu patriyarkayı yapısöküme uğratmak hem heyecanlı hem de acı verici. Küresel ölçekteki MeToo hareketi cinsel tacizden yola çıkarak patriyarkaya karşı neredeyse her alanı kapsayarak ilerleyecek gibi görünüyor.
 
Taciz evde, iş yerinde kısacası özel ve kamusal alanda vücudumuzu ve ruhumuzu zedeleyecek nitelikte olan her türlü kötü davranış olarak tanımlanabilir ya da bu kapsam genişletilebilir. Genellikle iki kişi arasında yaşandığı için kanıt ve tanık bulmak zor olan taciz konusunda, ifşada bulunan kadınlar haklı olarak ‘kanıtlarımız derimizin altında ve beynimizde’ diyor.
 
Kadınlar bu acıyla yıllarca, hatta bazıları bir ömür boyu yaşamaya çalışıyor. Toplumumuzda ‘erkeğin elinin kiri, kadının alnının yarası’ diye söylemlere geçen taciz ve tecavüz elbette çocuklar ve lgbti+ bireylere de yansıyor. Eril değerlere sahip toplumun bu köklü travma öykülerinin kuşaktan kuşağa taşındığını da görüyoruz. Türkiye’de her dört kadından biri cinsel tecavüzle karşılaştığına göre, kendimiz yaşamasak dahi yakın birkaç arkadaşımızın yaşadıkları ve her gün yaşamı bir başka türlü yorumlamasıyla iç içeyiz.  
 

İnsan hakikati arayan etik bir canlı olduğuna göre, bu durumun yazın ve sanat  dünyasından gelmesi oldukça anlamlı, çünkü binlerce yıldır insanlar kaya üstü resimleriyle ve sonra yazıyla gelecek kuşaklara yaşadıkları hakikati aktarma peşinde olmuşlar.

Beş bin yıldır süren hiyerarşi 

Antropolojik verilere göre, kadının tahakküm altına alınmasının ilk ortaya çıkışının hiyerarşi olduğu belirtilir. Erkek, gücünü kadınlar üzerinde kullanmaya siyasetten yazın, iş ve sanat dünyasındaki statüsüne kadar sıkı sıkıya sarılıyor. Kadını kontrol altında ve küçük görmekle egemenliğini pekiştirmeye çalışıyor. Bu durum kadının kendi içinde döngüler halinde devam eden, bazen kendini sorgulama bazen karşısındaki kişiye öfke duyma olarak bir fasit dairede sürüp gidiyor. Elbette toplumdaki kültürel normlarla ve yukarıda sözünü ettiğimiz deyişle erkeğin kiri elini yıkayınca akıp gidiyor. Fakat kadının alnının yarası hep görünüyor.

Ne olursa olsun erkek bu döngüleri sürdürürken mutlu görünüyor çünkü avlarına yeni avlar eklemekte ve hatta takdir de görmekte…  Daha yeni hedefler peşinde koşuyor. Matematikte altın oran denilen (golden ratio), döngülerden çıkması ise böylesi zorlamalar olmadan işine gelmiyor. Özellikle entelektüel camiadaki erkekler o döngüleri kendi lehlerine işleterek, örtülü narsist dünyalarında konuyu ele alırken, nalıncı keserini hep kendilerinden yana yontmaya çalışma çabasında görünüyor. Çünkü egemenlikleri sarsılırsa ucu hepsine dokunacak.  

ABD’li tarih araştırmacısı Gerda Lerner, patriyarkanın oluşumu ve tarihini ele aldığı Patriyarkanın Yaratılışı (Creation of Pathriarchy) kitabında 5000 yıllık bir geçmişi ele alır. Kültürle, gelenek ve normlarla kuşaktan kuşağa taşlaşarak aktarılan patriyarkanın tarihi diye altını çizer. Erkek egemenliği hakkında yıllar önceki bir yazımda ‘ayrıcalıklı sınıf hiçbir zaman ayrıcalıklarını bırakmak istemez ve hep oraya kayma eğilimindedir’ demiştim. Dolayısıyla biz feminist kadınlar, kendine profeminist diyen erkeklere dahi temkinli yaklaşırız. Çünkü o döngüleri kolaylıkla görebiliriz. Siz de deneyin. Bu yansımaları görmek zor değil. Erkeklerin o sürüp giden mutlu ‘yaratıcı ortamlarına’ bilincinizle nüfuz etmeye çalıştığınızda arı kovanına çomak sokmak olarak algılanacaktır. Bu süreçte bazen hemcinsleriniz tarafından da dışlanabilirsiniz. Dolayısıyla feminist hareket her ne kadar ‘kız kardeşlik’ dayanışmasını ortaya atıp kazanımlar edindi ise de günümüzün feminizmi bir kişiyi yalnızca biyolojisinden dolayı değişmez bir kategoriye koymuyor. 

Kadının beyanı  

Bu yazıya hazırlanırken özellikle kadının beyanı konusunu yeniden anlamaya çalıştım. Bu kapsamda Avukat  Tuba Torun’un Duvar Gazetesi’nde çıkan yazısı aydınlatıcıydı. Taciz, “istemiyorum/ DUR” dedikten sonra başlar diyor Torun. Kadınları koruma kurumlarının daha oturmuş olduğu ülkelerde sicillerine işlendiğinden de söz ediliyor. Bu doğrudur. Ancak yaşadığım üç farklı batı ülkesinde de kadınların durumunun ne kadar kırılgan olduğunu biliyorum. Özellikle çocuğun cinsel istismarı, cinsel taciz, tecavüz gibi durumlarda mesele burjuva hukukuna havale edilerek adalet sağlanamayabiliyor.   

Diğer kafa açıcı bir duyum ise Artı TV’de ‘Beyhan Demir ile Mor Gündem – Edebiyat dünyasında erkek egemenliği’  programı oldu. Gazeteci Arzu Demir ve sosyalist feminist Hülya Osmanağaoğlu’nun değerlendirmesi oldukça önemli.  

Eşitlik, özgürlük yolunda mücadele ettiğini söyleyen erkeklerden çoğu erilliğiyle ciddi şekilde uğraşmıyor. Yüzeysel söylemleri de bu konuyla biraz ilgilenen kadına karikatürize geliyor. Nalıncı keserini hep kendi tarafına yonttuklarını görmek zor değil. ‘Efendim tüm yazın ve edebiyat dünyasında taciz varmış’… Eserleriyle yazarları aynı kefeye koymamak lazımmış vb… Bu iki yüzlülüğün daniskası değil de nedir? Kendine devrimci deyip de gerçek bir yapısöküm peşinde olmayanlar kadını kendi kıskacına almaktan  memnun görünüyorlar. Yeni bir yazın etiği peşinde ısrarcı olanlar ise yine kadınlar. Rodin’den Freud’a kadar bir dizi tanınmış erkek sanat ve düşünceleri için kadını nasıl nesneleştirdikleri yine feminist kadınların çalışmalarıyla ortaya konuyor.

Kadın devrimine giden dikenli, taşlı yol

Türkiye’de halen kadının en temel haklarından konuşur durumdayız. Kadınlar patriyarka karşısında var olma (survivor) mücadelesi veriyor. Elbette çocuklar ve lgbti+lar da… Sanata, edebiyata, bilim ve siyasete katkıları ise her an görmezden gelinebilir. Bu kapsamda 25 Kasım için Yeni Yaşam gazetesinin hazırladığı  Kadın Eki gerçekten kapsamlı. Hatta bir arşiv olarak saklanacak nitelikte. Sosyalist hareket içinde dahi eşitsizlerin eşitliği içinde var olduk, yıllarca kadın hakları konusunda, “Bacı sizin hakkınız devrimden sonra verilecek. Şimdi konu etmeyin” dendi. Nasıl olur da eşit ve özgür bir dünyaya kafa yoran erkekler bizim haklarımızı devrimden sonraya erteleyebiliyordu? Oysa yeni değerler eski sistemin içinde yeşerir. Çoğu sosyalist feminist 1990’larda buna açıkça bayrak açtı. Çünkü taleplerimiz bugünden yarına ertelenemeyecek kadar elzemdi. 

Tüm dünya kadınları “özel alan politiktir” şiarıyla ortaya çıktığı yolculuğunda dalga dalga kadın devrimine doğru ilerliyor. 1960’ların ikinci yarısında başlayan ve bu dalgalardan en önemlisi olan ikinci dalganın eşit yurttaşlık hakkı idi… Bu yolda yanımızda olduğunu söyleyen sessizce seyreden erkekler olduğu gibi yazdıklarıyla duruşlarıyla ucundan tutmaya çalışanlar da olmuyor değil. Evrensel gazetesinde çıkan Yücel Sayman’ın özellikle kadın ve doğa hakkında yapıcı eleştiriye açık olan yazısı bunlardan biri.

Brecht, “Karanlıkta sanat olur mu, olur” demiş. Peki nasıl olur sorusuna ise “Karanlığın sanatını yaparız” demiş. Ben tablonun karanlık olduğunu artık düşünmüyorum. Çünkü dünyada patriyarkaya karşı ışık çatlaktan içeri sızmış durumda. Ama acıların sanatını daha çok yapacağız gibi görünüyor. Üstelik ifşa yalnızca fiziki, ruhi tacizle sınırlı kalmayacak. Zamanında biz şu ya da bu nedenle susturanların iki yüzlülüğünü de ortaya çıkaracağız.

Uykularınız kaçsın! Manipülasyonlarınız da buna engel olamayacak. Çünkü sosyalistler arasındaki eril kadın destekçisi çıkışlarınızın çoğu karikatürize durumda. Ayşe Düzkan’ın dediği gibi, eğer sosyalist hareket kadınlar ve lgbti+ların yaratıcılığından öğrenmek istiyorsa sürekliliği olan ciddi bir erkeklik eleştirisi ve yapısöküm çalışmaları yapmak durumunda. Arzu Demir’in söylediği gibi de burjuva hukuku ötesinde çözüm aramak durumundayız. Onlara güvenebilmemiz için bu yolda davranış ve edimlerini değiştirdiklerini ve tutarlı olduklarını görmek istiyoruz. Hep fırsatları kollayan ikiyüzlülüklerinden bıktık! Bu yolda hepimize burjuva hukuku dışında Afrikalıların apartheid döneminde yararlandıkları topluluk ruhuyla onarıcı adalet (restorative justice) yöntemi yardımcı olabilir. Çünkü bu yöntem yerli (indigenous) topluluklarda da en yapıcı sonuç alınan durum olarak görünüyor. 

(Bu yazı Sivil Sayfalar’da da yayımlanmıştır.)

Kategori: Hafta Sonu

Hafta SonuKöşe YazılarıManşetYazarlar

Yeni bir dayanışma kültürünü nasıl yaratacağız?

Kasım ayının 20 ile 27’si arası ‘Muhteşem Cuma/Çılgın Cuma’ ilan edildi. Haftalar öncesinde çoğu ürünün ucuz olacağı reklamları uzun süre yapıldı. Sanki kapitalizm korona pandemisi nedeniyle aklını başına aldı ve cömertliğe başladı sanırsınız…
Amerika’da Kara Cuma (Black Friday)  denilen  durum taklit ediliyor. Oysa aynı Amerika’da kolonyalistlerle ‘barışma günü’ denebilecek Şükran Günü (Thanksgiving) sonrası olan ilk cuma, tüketim toplumunu protesto edenlerce Hiç Bir Şey Satın Almama Günü (Buy Nothing Day)  olarak da ilan edilmiştir. Türkiye’de korona pandemisi sonucu sermaye cömertliğini mi gösteriyor dersiniz? Yoksa ucuzluk diye cebimizdeki kalan azıcık paraya mı göz dikti?
İkinci doruğunu yaşadığımız söylenen korona pandemisinde sonbaharda Dünya Sağlık Örgütü’nün (DSÖ) Covid-19 özel temsilcilerinden David Nabarro,  pandeminin ‘daha yeni başladığını’ söyledi. 2021 daha gelmeden Covid -21’den söz edilir oldu. Pandemisi hızını sürdürüyor, dünya ekonomisinin ise 8 -10 yıl toparlanamayacağı ön görüleri mevcut. Sonuçları daha yeni görülecek ve en çok yoksullar ölecek öngörüleri gerçek olmaya başladı. Bunun yanında tüm haksızlıklara rağmen hala canla başla çalışan sağlık çalışanı arkadaşlarıma ‘başınız sağ olsun’ demek dahi çok ağır ve zor geliyor artık… 

Aşı kimler için?

Bu yılın sonlarını yaşadığımız şu günlerde koronavirüs bulaşmasının had safhaya ulaşmasıyla birlikte aşı iyimserliği de hüküm sürüyor. Ne kadar koruyuculuğu olacak, her kesim ücretsiz ulaşabilecek mi soruları belirsizliğini koruyor. Sonuçta devasa bir sağlık endüstrisi de bu fırsattan köşeyi dönmeyi bekliyor gibi görünüyor. Gelişmiş ülkelerin çoğunda işsiz kalanlara ve esnaf ya da sanatçı ve zanaatkarların etkilenmelerini azaltma yolunda destek verilse de siyahlar, İspanyol kökenliler, göçmenler koronavirüsün daha fazla etkilediği kesimleri oluşturuyor. Sığınmacılar, hastane ve hapishanede olanların durumu daha da kırılgan durumda. 

Bu arada insanlar arasındaki bağ gittikçe zayıflıyor. Birbirini herhangi bir nedenle (örneğin hijyen ve yardım isteme) ötekileştirme artmış durumda…  Kısacası insan denilen sosyal hayvan kendini ve başkalarını daha çok yalnızlaştırmaya devam ediyor. Oysa böylesi bir durumda değer yargılarını ve onları nelerin güçlü tutabileceğini yeniden gözden geçirmeliyiz. Çünkü bizi yalnızlaştıranlara inat bizi birbirimize neler bağlıyorsa onlara sarılma günü!

Elbette hükümetten yardım talep etmek hakkımız. Ancak yardım kurum ve kişilerine el açmak kişi ve toplumu pasifize eder. Kişi gelecek yardıma umut bağlayıp kendine yeterlilik ve direnç kazanma yolunda çabayı bırakıp teslimiyete sürüklenebilir. Bu da dirençsiz olmaya yol açar. Böylelikle taleplerimiz de istenildiği şekilde manipüle edilebilir.

Karşılıklı yardım

Korona süreci çoğumuzu yalnızlaştırırken gitmek istediğimiz bir dizi yola, kayıplar yaşamış dostlarımıza ulaşamadık. Ellerini sıkıca tutup gözlerinin içine bakıp, sarılamadık. Peki bu korku tünelini nasıl aşacağız? Bir sosyal organizasyon teori ve pratiği olan ve de gönüllülüğe dayanan karşılıklı yardım (mutual aid) durumu 18. yüzyıldan beri sosyal teori olarak var. Bunu güncel duruma nasıl uyarlayabiliriz üzerinde düşünmeliyiz. Çünkü gidişat pandemi süreci geçse dahi her şeyin aynı olamayacağını gösteriyor.

Anadolu’da hediyeleşme ve imece kültürü gibi görünen bu pratiğin içeriği karşılıklı yardımlaşma ve dayanışmaya nasıl dönüştürülebilir? Misafirperverlik gibi yabancılara dahi ön yargısız bakıp elimizdekinin en iyisini misafirlerimizle paylaşabildiğimiz istisnai bir kültürümüz var. Bu durumda kimseyi ötekileştirmeden yerel ölçeklerde nasıl karşılıklı yardımlaşma ağları oluşturabiliriz? Böylesi yuvarlak laflar ediyorum ama aynı zamanda ötekileştirmenin en fazla olduğu ülkelerdeniz. Bir yandan da “…pissin hijyen eksikliği kültüründe var” gibi ötekileştirilen kesimler de mevcut.

Karşılıklı yardım hizmet ve kaynakların karşılıklı fayda için kullanımının yaygınlaştırılması demek ve 19. yüzyılda işçi sınıfının birbiriyle dayanışması gailesiyle Peter Kropotkin tarafından doğadaki kökleri incelendi. Evrimi hakkında ise Charles Darwin’den hatta bu yıl genç yaşta kaybettiğimiz antropologist David Graeber’in katkılarına kadar uzanmak gerek. Şimdilik bu kadar derin gitmeyip biraz daha yardımlaşma ve yardım arasındaki farka dikkat çekelim.

Koronavirüs pandemisinin her kesimi vurduğu doğrudur. Ancak her kesimi bir başka düzeyde vurduğu ve bunun artçı şokları psikolojik ve sosyal olarak da uzun yıllar devam edecek gibi görünüyor. Afrikalı kadınların koca boş tencerelerini kafalarına alarak yaptığı bir eylem fotoğrafı gözümün önünde… Bana çok çarpıcı  geldi. Daha önceki yazılarımda konu ettiğim gibi her cinse farklı yansıması olan krizlerin özel alana hapsedilmiş kadınlara yansıması daha da katmerli olur. Daha fazla etkilenir. Toplumsal cinsiyet rolleri gereği özel alanda tencereyi kaynatmak zorunda olan kadındır. Yoksa eril kişi o tencereyi şu ya da bu şekilde kafanıza atabilir. Bu nedenle dikkat ediyorum ABD’de dayanışma ekonomisi kavramının içini dolduran sendikacı Emily Kwanzo gibi dayanışma ekonomisine en fazla kafa yoran ve katkı koyanlar da kadınlar. Hatta siyah kadınlar göçmen kadınlar ve sığınmacı kadınlar…

Yalnızca dayanışma ekonomisi değil, dayanışma kültürü 

Pandemi döneminde bazılarımız evrensel değerlere inandığı için bilgi ve kaynaklarını sınır ötesine paylaşıma açtı. Zor zamanları dahi maddi fırsata dönüştürmeye çalışan bazıları ise bu sürecini yeni yukarıda söz ettiğimiz gibi ‘Çılgın Cuma’lar vb maddi fırsata dönüştürdü. Ekolojik kaynaklı olduğunu iddia ettiğimiz ekonomik ve sağlık krizini yine para işaretleriyle görüyorlar. Bizi de hijyen adı altında yalnız ve izole edilmiş kutularda yeni tüketim kalıplarına hapsetmek istiyorlar. Buna inat yamalı giysilerle dolaşalım, onurumuzla dayanışma kültürü yaratarak. Hem her yamanın bir hikayesi vardır anlatılacak. Bu da dayanışmanın bir parçası olsun. Üstelik büyümeye tüketmeye değil küçülmeye ve onarıma ihtiyacı var dünyanın.

Korona sonrası batıda hedefe yönelik iyileştirmeye katkı koyma olarak açıklayabileceğimiz ‘goodcause’ etiketiyle duyurulan çevrimiçi yardım ağında, boş buzdolapları ve evinde aç yatan kişilerin hatta hastaların öyküleri paylaşılıyor. Rast geldiğim birinin mesajı şöyleydi: “Fazla bir şeyim yok ama paylaşacak bir şeylerim var.” Bu söylem bence dayanışmayı anlatma yolunda çok şey ifade ediyor. Çünkü dayanışma kafadaki değer yargılarımızda.  Kendimizi sürekli kıtlık moduna sokan tüketim toplumuna karşı durabilmekte… Sonra birilerine destek olmak için illa maddi destek de gerekmiyor.

Konuyu yalnızca ekonomik olarak dayanışma olarak görmek resmi eksik okumak demektir. Yeni bir dayanışma kültürünü nasıl yaratacağız sorun bu! Askıda ekmek, giysi, kahve, pide vb yeterli mi? Batıda bu durum gıda çeki, hediye çeki vb gibi yürüyor. Ancak hâlâ izole edilen kutularında herkes. Yalnızlaşmaya da kıtlık toplumuna da koronanın başımıza bela olmasına da yol açan ekolojik yıkımlardır. İnsanı doğadan koparan anlayış ise kıtlık, aç gözlülük ve adaletsizlik mantalitesini pompalayan kapitalist sistemdir. Öyleyse yerel dayanışma ağlarının içini bir başka dolduralım ve yaygınlaştıralım.

Örneğin korona sonrası Dayanışma Ağı diye internet üzerinden de bir ağ var. Genellikle İstanbul semtleri olmak üzere Mersin, Bursa gibi illerinde olduğu yerler de var. Elbette bu daha geliştirilebilir. “Dayanışma İhtiyacınız Varsa Bize Ulaşın” şeklinde çağrı yapılıyor. Market alışverişinden, telefonda dost sohbeti, ilaç ve sağlık ihtiyaçlarından gündelik ve işler hayvan bakımı gibi alanlara kadar uzanıyor. Bunun yanında bizzat yüz yüze yapılabilen kent tarımını geliştirme, birlikte spor yapma gibi… Ayrıca dünyanın başka yerlerindeki (Barselona, Toronto, New York, Detroit gibi ) ağlarıyla da deneyim paylaşalım. Deneyim paylaşmak da karşılıklılığın en iyi ifadesidir.

Elbette hükümetten böylesi zor durumlarda yardım beklentimiz olmalı. Ancak yerel ölçekte kararları kendimizin  hiyerarşisiz bir şekilde alabileceği özerk yardımlaşma ve dayanışma ağlarına ihtiyacımız var. Hatta bunlardan bazıları kalıcı olup kooperatif ve kolektif örgütlenmelerle gıdamıza suyumuza konut ve sağlık sorununa sahip çıkmaya kadar uzanabilir Latin Amerika da olduğu gibi. Unutmayalım dayanışma şenlikli toplumun olmazsa olmazıdır!

Sonlarken geçen aylarda çok erken yaşta kaybettiğimiz anarşist antropolog David Graber’in en meşhur kitabı İlk 500 yıllık Borç  (Debt: The First 5,000 Years) anmak isterim. Gelecek aylarda çıkacağı belirtilen David Graeber ve Andrej Grubačić’in ‘Karşılıklı Yardım: Evrimin Bir Aydınlatma Faktörü’ (Mutual Aid: An Illuminated Factor of Evolutionkitabının  da bize bu konuda daha  zihin açıcı olacağı umudundayım.

(Bu yazı Sivil Sayfalarda’da yayımlanmıştır.)

Kategori: Hafta Sonu

ManşetHafta SonuKöşe YazılarıYazarlar

Bal Ülkesi’nin Hatice’si ve Dünya Kadın Çiftçiler Günü

 
15 Ekim, Dünya Kadın Çiftçiler Günü idi. Bugün, Birleşmiş Milletler (BM) tarafından önceki yıllarda Kırsal Kesimde Yaşayan Kadınlar (International Day of Rural Women) Günü olarak anılıyordu. Ancak son yıllarda adı Kadın Çiftçiler Günü oldu. BM, Covid 19 pandemisi nedeniyle  göçmen tarım işçilerin durumuna da dikkat çekerek, kadınların arazi hakkı, tarımda toplumsal cinsiyet rolleri arasındaki uçurumun açılması konularına vurgu yaptı.
 
Ülkemizde de korona krizi nedeniyle sağlıklı gıdaya ulaşma gündemde olduğu için bugün daha çok dikkat çekti ve yerel yönetimler de gün dolayısıyla etkinlikler gerçekleştirdi. Ancak bu etkinlikler günün anlamına ve çiftçi kadınların sorunlarının gündeme gelmesine çok hizmet edemedi. Özel ve kamusal alanda yaşamı yeniden üretmenin çoğu yükü kadınların üzerinde olduğuna göre ve gıdayı masaya getirmede kadın emeğinin görünmezliği dikkate alınırsa bu günün niteliği hakkında düşünmeliyiz.
 
Kadın Çiftçiler Günü ile ilgili araştırmalarımda arıcı kadınlarla çokça karşılaştım. Dolayısıyla yazımda bu yılın önemli belgesellerinden Bal Ülkesi (Honeyland) filmi üzerinde duracağım.
 

Bala değil, arıya emek veren kadınlar

Bal Ülkesi  filminin yapımcıları, Balkanlar’ı iyi bilen Tamara Kotevska ve Ljubo Stefanov. Belgesel, uluslararası film ve belgesel kategorilerinde Oscar dahil pek çok ödüle aday gösterildi. Belgeselin hikayesi, Avrupa Birliği’nin Makedonya’da ekolojik olarak biricik olarak belirlediği yerlerden birinde geçiyor.

Yönetmenler ekolojik duyarlılığı artırma kaygısıyla bir doğa belgeseli çekmek için araştırma yaparken 50 yaşlarında, altı çocuğuyla doğada tek başına yaşayan Hatice Muratova ile tesadüfen tanışırlar. Olayın doğal gelişmesi de belgesele ayrı bir tat katmış. Yapımcılar öyküyü kurgulamadan önce Hatice’nin yaşamını iki yıl izlemişler. Yaz ve kış onunla, o hırçın doğa parçasının da özelliklerini yaşamışlar. Hatice’nin bakmak zorunda olduğu yaşlı annesine, çocuklarına ve hayvanlarına davranışlarını izlemişler.

Avrupa’nın son yaban arıcılarından olan Hatice, önceki nesillerden öğrendiği arıcılığı o kadar zevkle yapıyor ki; adeta arılarla harmoni içinde yaşıyor. Onlarla konuşuyor. Ve şarkılar söylüyor. Elektriksiz ve zor bir coğrafyada yaşamını sürdürmeye çalışmasına rağmen oldukça mutlu görünüyor. Kaya kovuklarında olan doğal petekleri hasat ederken arılara yeterli besin bırakmayı önemsiyor. Hatice’nin arıcılık pratiği ‘yarısı bana yarısı sana (arıya)’ etiğiyle süregidiyor… Bu durum ekosistemin bütünlüğü açısından önemli! Biraz bizim Anadolu kültüründe var olan ekim sırasında dile getirilen ‘kurda-kuşa-aşa’ söylemini çağrıştırıyor. Ekosistemin parçası olan kurt ve kuş doyduktan sonra kalanı bizim olsun dileği, aç gözlülükle ve endüstriyel tarımla ne kadar uyuşuyor, bir düşünelim.

Cinsiyetlere göre geçimlik tarım ve hayvancılık yaklaşımı neden farklı?

Hatice örneğinden ilerlersek  arıların oğul verme* döneminde türküler söyleyip ve onlarla konuşarak sakinleştirmesi arıları yatıştırıyor. Benzeri gelenek başka kadim kültürlerde de var. Örneğin Afrika’da oğul dönemi ve bal hasadı gibi anlarda davul çalınıyor. Hatice’nin komşusu Hüseyin ise pazar için daha çok bal üretme peşinde… Bal hasadı sırasında arılar Hatice’yi sokmazken, Hüseyin bir dizi arı sokması sonucu kaosla yüz yüze geliyor. Oysa  Hatice’nin duman çıkaran körüğü dışında hiçbir balcılık aleti ve edevatı da yok.

Seattle’de kent arıcılığı yaptığımdan biliyorum; bal hasadı aşaması zordur. Arılar birkaç gün hatta bir hafta kendi ballarının peşine düşerler. Çünkü onu kışlık yaşamları için depolamışlardır. Birileri gelip onu ‘çalarsa’ korumaya çalışırlar ve saldırganlaşırlar. Hatta kışa doğru bir kenarda biriktirdikleri propolisle kovanların su alabilecek yerlerini sıvamaya hazırlandıklarından, bazı araştırmacılar özellikle propolisin alınmasının arıları daha da öfkelendirebileceğini belirtirler. Geçimlik ekonomi, biriktirmeye satmaya yönelik değil de yalnızca ihtiyaca yönelik üretime dayanır. Hatice de yalnızca zorunlu ihtiyaçları için kilometrelerce ötedeki pazara bohçasını omzuna alarak dağ tepe aşarak gider.

Ülkemizde köylü pazarı denilen yerlerde  bir iki kilo  fasulyesini, birkaç yumurtasını satmak için gelen  kadınlara sıkça rastlarız. Peki kadınlar neden geçimlik ekonomiye yatkındır? Konuya özcülük açısından bakmadığımı hemen belirteyim. Bir başka deyişle kadınlar derleyici rollerinden dolayı doğaya daha yakın ola gelmişlerdir. Bu doğru. Ancak her kadının yaklaşımın da aynı olmayabileceğini vurgulamalıyız. Pratik yapmadan gözlemlemeden genetiğinde olan bir öğrenilmiş alışkanlığın her an canlanabileceği umudunu da taşımak ne kadar doğru? Hatice örneğinde olduğu gibi bir öğretinin sindirilegelmesi ve kuşaktan kuşağa geçerek kültürel bir birikim oluşturması önem taşıyor. Çünkü Hatice kuşaktan kuşağa geçen yaban arılarıyla uğraşıyı sürdüren ailesinden son kişi imiş.

Şu bir gerçek ki; toprağı, tohumu, şifalı otları vb tanıyan kadınlar onların yetiştiği ortamı korumayı erkeklerden daha fazla sahipleniyorlar. Bu duruma 1970’lerde ekofeminizmin ortaya çıkmasına taban olan  Kuzey Hindistan’daki  ormansızlaştırmaya karşı geliştirilen Chipco hareketinden, Japonya’daki toplum destekli tarım yöntemini  ortaya atan ve hatta nükleersiz bir dünya isteyen annelere kadar dünyanın bir çok yerinde sayısız örnekler verebiliriz.

Sonuç yerine

Bal Ülkesi  belgeselindeki Hatice insan merkezli yaşam  (antropsen) çağında  insanın doğadaki diğer canlıları da düşünerek yaşayabileceğine ve parazit olmaktan kurtulabileceğine iyi bir örnek. İnsan için ekolojik ayak izi bırakmadan yaşamak mümkündür. Dünyada pazar ekonomisi yerine durma ve küçülmenin (degrowth) konuşulduğu son yıllarda, yetinme ve geçimlik ekonominin daha çok gündeme gelmesi gerekiyor. Kadının özel ve kamusal alanda özgürleşmesinin sağlıklı gıda politikalarının yanında gıda üretim sürecinin demokratikleşmesine de bağlı  olduğunu hatırlatarak, Dünya Çiftçi Kadınlar Günü’nün önümüzdeki yıllarda daha amacına uygun olarak kutlanmasını dilerim.

(Bu yazı Sivil Sayfalar’da da yayımlanmıştır.)

Kategori: Manşet

Hafta SonuKöşe YazılarıManşetYazarlar

‘Yediğimiz her lokmada mevsimlik tarım işçilerinin ahı olabilir’

 
Kötülük bizdense ben bizden değilim. (Rachel Corrie) 
*

Yıllardır gittiğim yerlerde ilgi alanım gereği, mevsimlik tarım işçilerin durumuyla ilgilenmeye çalışırım. Konunun özellikle neo-liberal tarım politikaları kapsamında ele almak gerektiğine inanıyorum. Türkiye’de 1980 sonrası geliştirilen tarım politikaları sonucu, üretim aile tarımından uzaklaşarak büyük endüstriyel tarıma dönüştürülmeye başlandı. Gerek kır ve kent arası planlı olarak açılan uçurum gerekse tarımdaki endüstrileşme sonucu mevsimlik işçilere olan ihtiyaç daha da arttı. 

Birleşmiş Milletler Mülteci Kuruluşu UNCHR‘nin 2014 raporuna göre, Türkiye’deki mevsimlik tarım işçilerinin % 80’i çadırlarda ve diğer geçici konutlarda kalıyor. Yine yüzde % 56’sı elektrik, % 62’si musluk suyuna, sıhhi tuvalet ve banyo koşullarına sahip değil.  

Bu işçilerin durumu birçok açıdan içler acısı… Yaşam ve çalışma koşulları, sosyal güvencesizlikleri, ailelerinden kopup gelip aylarca sabah erken saatlerden akşam karanlığına kadar çalıştırılmaları, sağlık sorunları ve ırkçılık karşı karşıya kaldığı sorunlardan bazıları. Bu saydığımız sorunlardan büyük bir kısmı yerel yönetimler ve merkezi hükümetin sorumluluğu, ancak biz sıradan yurttaşlar olarak mevsimlik işçilere hakim politikalardan etkilenerek nasıl davranıyoruz? Geçtiğimiz haftalarda Sakarya’da Mardinli Kürt tarım işçilerine yapılan ırkçı saldırı; bu konunun yalnızca yaşam koşulları ve sosyal haklar açısından değil, ırkçılık açısından da ciddi olarak masaya yatırılması gerektiğini ortaya koydu.

Küresel ağlar ve küresel ırgatlık

Mevsimlik tarım işçilerinin durumu yalnızca Türkiye’de değil, küresel anlamda bir sorun niteliğinde. Hatta organik endüstrisinde dahi etik olmayan muameleler söz konusu olabiliyor. ABD’de yaşarken Kaliforniya’da orta boy sayılabilecek organik bir çiftliği ziyaret etmiştim. Meksikalı mevsimlik işçilerinin yaşam koşullarını yakından gördüğümde şaşkınlık içinde kalmıştım. Rutubetli, sıvaları düşmüş yıkık dökük bir bina içindeki yaşam standartları bir gecekondudan daha aşağı idi. Oysa aynı firmaya ait olan ön caddedeki mağazalar, gayet estetik ve zevkli görünüyordu. Hatta organik olması itibariyle iç rahatlığıyla etik bir üretim zincirinden gıda aldığınızı düşünebilirdiniz.  

ABD’de Meksikalı iseniz potansiyel olarak aşağılanma ön yargısı taşırsınız. Bu nedenle olacak ki çiftliğin yürütülmesinden sorumlu Meksikalı çalışanlar yetiştirdikleri tropik meyveler hakkında sorduğum sorulara hep çok sınırlı yanıtlar vermeyi tercih ettiler. Muhabbet ortamına izin vermeyecekleri baştan belliydi. Bir başka örnek olarak de ABD’nin kuzey batısındaki Seattle Belingham yakınlarında dünyanın her yerine lale gönderen, geniş çiçekçilik çiftliklerin olduğu bölgede her yıl yapılan lale festivaline gitmiştim. Etkinlik, çevredeki turistik yerlere para kazandırmaya yönelik olsa da lale çiftliklerini ziyaret edip ürünleri tarlada görebiliyorsunuz. Uçsuz bucaksız çiftliklerde çoğu Zapatistalar gibi gözünü yüzünü kapatmış robot gibi çalışan kadın işçiler vardı. Muhtemelen onlar da Meksikalıydı. Değil ziyaretçilerle konuşmaları, ziyaretçilere bakmaları dahi yasaklamıştı sanki… Her saniyeleri gözetleniyor ve denetleniyordu.  

Bir başka örnek de Türkiye’den. 2015 yılında Eskişehir’de bir grup arkadaş şeker pancarı çiftliklerinde çalışan Kürt işçilerin kampını ziyaret etmiştik. Bulundukları bölgedeki sivrisinek yoğunluğu ve yaşam şartları gerçekten çok ağır durumdaydı. Çadırlarının çevresine yaptıkları küçük derli toplu sempatik sebze bahçeleri ve yemek ve yemek pişirmek için yaptıkları basit ocaklar ilgimi çekmişti. Ancak kadınların durumunu görünce ister istemez sınırlı süremi onlarla muhabbete ayırdım. Aynı aileden kadınlı erkekli 10-15 kişi küçücük bir çadırda kalıyorlardı. Kadınlardan ‘Ben üçüncü kumayım” diyen de vardı, “Altı yıldır geliyorum. Tarlada kullanılan böcek ve yabani ot öldürücüler nedeniyle bir dizi sağlık sorunlarım oluştu ama burada doktora gitmemiz bile mümkün değil. Sabahın beşinde tarlaya gidiyoruz ve akşam karanlığında dönüyoruz, paramızı zamanında alamıyoruz, erkeklerden daha çok çalışıyoruz ama daha düşük ücret alıyoruz” diyenler de… 

Kadınların doğurganlıkları nedeniyle tarım zehirlerinin zararlarını daha fazla vücutlarında taşıdığı bir gerçek. Bunun yanında TÜİK verilerine göre 2020 itibariyle mevsimlik kadın işçilerin günlükücreti 41 TL olurken, erkek işçi ücretleri 54 TL.

Ne yapılabilir?

Korona dönemi gibi yaşamsal ve hassas bir dönemde dahi gıdamızın %70’ini mevsimlik işçiler üretiyorsa, tüketiciler olarak olup bitenden biz de sorumluyuz. Elbette sağlık, yaşam koşullarının iyileştirilmesi ve sendikalı olma ve sosyal haklarının tanınması için yerel yönetimlere ve merkezi hükümetlere görev düşüyor. Ancak Sakarya’da yaşanan ırkçılık durumu ne ilk ne de son olacak bu gidişle…

Peki biz hakim kültürün parçası olanlar içimizdeki gizli ırkçılıkla ve ön yargılarımızla yeterince yüzleşiyor muyuz? Ön yargılarımız yerine konuyu toplumsal olarak ele alıp, yeterince empati geliştirebiliyor muyuz? ‘Ben ırkçı değilim’ demekle iş bitmiyor. Hakim kültürün parçasıysanız rehavet içindesiniz demektir. Farkında olmadan dahi hatalar yapabilirsiniz. Başkasını kolayca ötekileştirmeniz öğretilmiştir size… Dolayısıyla genellemelerimize, şakalarımız ve dilimize (daha bir  dizi alanımıza) bir bakalım. Belki kendimizi zaman zaman yakalama ve düzeltme şansı verebiliriz. 

Tabii en güzel çözüm yöneticilerden milyonlarca insanın mevsimlere göre bir yerden ötekine akması yerine yerelde çözüm bulmalarını istemek. Örneğin, agroekoloji yöntemleriyle yerelde bir araya gelerek üretim kooperatifleri kurulabilir. Tüketiciler toplum destekli tarım modeliyle üreticiden direk alarak hem üreticisini tanıyacak hem de aracılar yerine üreticisini destekleyecektir. Böylece süpermarketlerden daha ucuza sağlıklı ürün temin edilme şansı da olabilir. 

Her gün biraz daha robotlara teslim edilen endüstriyel tarımda her ne kadar işsizlik artıracak olsa da bizim gibi ülkelerde canlı insan emeği robot emeğinden daha düşük kalabilir. Dolayısıyla konuya gıda özgürlüğü ve gıdanın demokratikleştirilmesi çerçevesinde görmeye çalışmalıyız. Gıda özgürlüğü; tohuma, toprağa nasıl müdahale edildiğine olduğu kadar tohumdan hasada gıdamızın hangi etik olmayan ilişkilerden geçtiğini de odak noktasına oturtur. Üretim ilişkileri dediğimiz ilişkiler yukarıda gıdada ırkçılık vb. konuları ele aldığımız gibi hayatı yeniden üretirken, neler dokuduğumuza bağlıdır.   

Gıda zincirinin halkaları adaletli olmalı

10 yıldan fazla gıda özgürlüğüne kafa yoran biri olarak gıda zincirinin her halkasında olan haksız ve adaletsizlikleri görüp çözümler üretmenin çok önemli olduğunu düşünüyorum. Mevsimlik tarım işçiler sorununa, gıda özgürlüğü başka bir deyişle gıda ağlarının demokratikleştirilmesi kapsamında bakmalıyız. Yediğimiz gıdada birçok canlının ahı olabilir. Kentlerde gıdanın üçte birinin çöpe gittiği dikkate alınırsa, kapitalist tarım politikalarının başkaları açken ‘gıda fiyatları düşmesin’ diye çöpe attığı gıdalar da o ahh…lar içindedir. 

Mazlumun yanında olmak etik bir duruş ve yurttaş olma sorumluluğumuz ise, hakim kültürün parçası olarak içimizdeki ve dışımızdaki gizli ve açık ırkçılığa bakışımız esas noktalardan birini oluşturur. Yollarımızı, köprülerimizi, evlerimizi yapan, gıdamızı yetiştirip masamıza ulaşmasını sağlayan Kürtler, Suriyeliler ya da başkalarına nasıl öteki diye bakabiliriz?

ABD’li Rachel Corrie’nin Filistin’de kepçe önüne çıkıp söylediği gibi, gerekirse ırkçılıkta ısrar edenlere ‘ben onlardan değilim’ diye ses çıkarmak etik bir insan sorumluluğu değil midir?
 
(Bu yazı Sivil Sayfalar’da da yayımlanmıştır.)
 
 

Kategori: Hafta Sonu