Ana Sayfa Blog Sayfa 1529

Cumhurbaşkanlığı Sözcüsü: Biden’ın ‘Ermeni soykırımı’ ifadesine zamanı geldiğinde karşılık verilecek

Cumhurbaşkanlığı Sözcüsü İbrahim Kalın, ABD Başkanı Joe Biden‘ın Ermeni Soykırımı’nı tanımasına karşı tepkisini “Açıklamayı tamamen reddediyoruz ve kınıyoruz” diyerek ifade etti. Kalın, Biden’ın ifadelerinin ‘kabul edilemez’ olduğunu ve Ankara’nın ‘zamanı geldiğinde karşılık vereceğini’ söyledi.

“Önümüzdeki günler ve aylarda farklı şekillerde ve derecelerde karşılık verilecek” ifadelerini kullanan Kalın, ABD’nin İncirlik üssünü kullanımının kısıtlanıp kısıtlanmayacağı veya Türkiye’nin hangi adımları atacağı konusunda bilgi vermedi. Kalın, Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan‘ın kabine toplantısının ardından konu hakkında konuşacağını aktardı.

“ABD ile yapacağımız her şey, bu talihsiz ifadenin gölgesinde kalacak” diyen Kalın şunları söyledi:  “ABD Başkanı’nın 1915 olaylarıyla ilgili yaptığı açıklama son derece talihsiz, yersiz siyaseten ve hukuken sorumsuz bir açıklama. Ne dünü anlamamamıza ne bugünü ifade etmemize ve geleceği inşa etmemize hiçbir katkı sunmayan karar aldılar, tarihi gerçeklerle destelenmeyen kararı ilkesel bir duruş olarak tarif etmek mümkün değil.”

Neler yaşandı?

ABD Başkanı Joe Biden, 24 Nisan’da 1915 olaylarının yıldönümüyle ilgili yaptığı yazılı açıklamada yaşananları “soykırım” olarak tanımladı.

“Her yıl bugün Osmanlı dönemindeki Ermeni soykırımında ölenleri hatırlıyoruz ve böyle bir zulmün bir daha yaşanmaması için taahhüdümüzü yeniliyoruz” cümleleriyle başladığı açıklamasında Biden, iki kez “soykırım” ifadesini kullandı.

İstanbul’dan “Konstantinapolis” olarak bahseden ABD Başkanı mesajında, “24 Nisan 1915’te Konstantinopolis’te Ermeni aydınları ve cemaat önderlerinin Osmanlı yetkililerince tutuklanmasıyla başlayarak 1,5 milyon Ermeni bir imha harekatı dahilinde sınırdışı edildi, katledildi ya da ölüme yürütüldü” dedi.

‘Asla tekrarlanmasın diye yapıyoruz’

Açıklamasında Ermenice “Büyük Felaket” anlamına gelen “Meds Yeghern” tanımını da kullanan ABD Başkanı şöyle devam etti:

“Hayatta kalanların birçoğu dünyanın çeşitli yerlerinde yeni evler ve yeni hayatlar bulmak zorunda kaldı. Bu yerlerin arasında ABD de vardı. Kuvvet ve direnç ile Ermeni halkı ayakta kaldı ve toplumlarını tekrar inşa etti. Geride kalan yıllarda Ermeni göçmenler ABD’yi sayısız yönde zenginleştirdi, ancak atalarını bizim kıyılarımıza getiren trajediyi unutmadı. Hikayelerini onore ediyoruz. Acılarını görüyoruz. Tarihi kabul ediyoruz. Bunu kimseyi suçlamak için değil ancak tarihin tekerrür etmediğinden emin olmak için yapıyoruz.

Bugün kaybettiklerimizi anarken gözlerimizi aynı zamanda geleceğe, çocuklarımız için inşa etmek istediğimiz dünyaya doğru dikelim. Bağnazlık ve hoşgörüsüzlük gibi kötülüklerle kirlenmemiş, insan haklarına saygı gösterildiği, tüm insanların hayatını haysiyet ve güvenlik içinde yürütebildiği bir dünyaya. Bütün insanlar için iyileşme ve uzlaşmanın peşinde olalım.

“Amerikan halkı, 106 yıl önce bugün başlayan soykırımda hayatını kaybeden tüm Ermenileri onurlandırıyor.”

Erdoğan’dan tepki yok

Biden’den önceki ABD başkanları, Türkiye ile ilişkilerin bozulmaması amacıyla 24 Nisan’da, 1915 olayları için “Ermeni soykırımı” yerine, “felaket” veya “tarihin karanlık dönemi” gibi ifadeler kullanmayı tercih ediyordu.

Biden’ın açıklaması Türkiye’de iktidar ve muhalefet cephesinde büyük tepkiye yol açarken Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’dan bir açıklama gelmedi. Dışişleri Bakanlığı, ABD Büyükelçisi David Satterfield’ın Bakanlığa çağrıldığını açıkladı. Bakanlık tarafından yapılan duyuruya göre, Büyükelçi Satterfield’a Türkiye’nin tepkilerini iletildi ve açıklama kınandı.

Joe Biden açıklamadan bir gün önce Cumhurbaşkanı Erdoğan’ı telefonla aramıştı. Bu konuşmada, 24 Nisan açıklamasının gündeme geldiği   belirtiliyor.

Ermenistan‘ın istifa eden Başbakanı Nikol Paşinyan ve Ermeni diasporası ise açıklamadan duydukları memnuniyeti dile getirdi.

Ermenistan Başbakanı Nikol Paşinyan istifa etti

Ermenistan Başbakanı Nikol Paşinyan ülkede erken seçimlerin yapılabilmesi için istifa ettiğini duyurdu.

Paşinyan, geçtiğimiz ay muhalefet liderleri ile bir araya gelerek 20 Haziran 2021 tarihinde erken parlamento seçimleri kararı alındığını belirtmiş, bu seçimin gerçekleşmesi için de istifa etmesi gerektiğini söylemişti.

Tekrar aday olacak

Paşinyan istifasıyla ilgili yaptığı açıklamada, “Cumhurbaşkanı ve ülkedeki siyasi güçlerle varılan mutabakat uyarınca, 20 Haziran’da erken parlamento seçimlerinin yapılması için bugün istifa ediyorum. Parlamento üst üste iki kez yeni bir başbakan seçmeyecek, ardından parlamento yasa gereği feshedilecek ve erken seçimler yapılacak” dedi.

Yapılacak olan seçimlerde tekrar başbakan adayı olacağını duyuran Paşinyan, “Partimizin erken seçimlere katılacağının altını çizmek istiyorum. Başbakan adayı olacağım. Eğer halk başbakanlıktan ayrılmam gerektiğine karar verirse, onların iradesini yerine getireceğim. Eğer başbakanlık görevine devam etmemi isterlerse, yine halkın iradesini yerine getireceğim” ifadelerini kullandı.

Neler yaşandı?

45 yaşındaki eski bir gazeteci olan Paşinyan 2018’de barışçıl protesto gösterileri sonrası iktidara gelmişti.  Geçtiğimiz yıl Ermenistan’ın Azerbeycan’a karşı yenilgisiyle sonuçlanan Dağlık Karabağ Savaşı‘ndan sonra istifa baskısı altındaydı.

Altı hafta süren savaşın sonunda yenilginin kabul edilmesinden sonra öfkeli kalabalıklar Ermenistan’ın başkenti Erivan‘da Parlamento’yu basmıştı.

Ordu şubat ayında Paşinyan’ın istifasını istemişti.  Bu durumu darbe girişimi olarak yorumlayan Paşinyan, Genelkurmay Başkanı Onik Gasparyan‘ı görevden almıştı.

Muhalif kimliğiyle bilinen Cumhurbaşkanı Armen Sarkisyan bu kararı veto etmişti. Paşinyan destekçileri de sokaklarda darbe karşıtı eylemler düzenlemişti.

İşkencedere Vadisi’nde taş ocağına karşı direnişe müdahale: 15 kişi gözaltına alındı

Haber: Gençağa Karafazlı – Hüseyin Altun

*

Rize İkizdere‘de bulunan İşkencedere Vadisi‘nde Cengiz İnşaat tarafından açılmak istenen taş ocağına karşı protestolar devam ederken, jandarma yurttaşlara müdahale etti.

Taş ocağı için çalışma yürütülen bölgeye halkın girişini engellemek isteyen jandarma, yurttaşların arazilerine girdi. Direnmemeleri için tehditlerde bulundu.

Yurttaşlar, jandarmayı arazilerinden çıkardı

Fakat yurttaşlar, arazilerine giren jandarmayı bölgelerinden çıkarırken, iş makinesinin çalıştığı alana da dağlardan ve ormanlardan geçerek ulaştı.

Vadiye girişte yurttaşlar iş makinelerinin önüne geçti. Bölgede barikat kuran askerler, halka biber gazıyla müdahalede bulundu ve 15 kişiyi gözaltına aldı.

Bir kadın, kepçe önünde baygınlık geçirdi.

‘Halk vazgeçmiyor’

Yaşananları Twitter hesabından paylaşan HDP İzmir Milletvekili Murat Çepni, kolluk güçlerinin halka müdahalesine tepki gösterdi:

Direnişin 4.gününde erkenden çekileceğiz diyerek halkı kandıran kolluk güçleri, gazla saldırarak yaşlı kadın ve erkekleri dövüp yerlerde sürüklediler! Gözaltılara rağmen bekleyiş sürüyor! Halk vazgeçmiyor!

Kadınlar direniyor

Kadınların direnişe desteği de sürüyor. Taş ocağı çalışmalarının yeniden başlamasıyla birlikte tekrar canlanan protestolarda kadınlar iş makinesinin bölgede çalışma yapmasına izin vermedi. Kadınların direnişi sonrası iş makinesi bölgeden çekilmek zorunda kaldı.

Protestolar esnasında bir kadın yaşananlara şöyle tepki gösterdi:

Biz buraya geldik burası bizim babamızın vatanıdır burayı korumak için buraya geldik. Cengiz için babamızın vatanından kimsenin bizi kovmaya hakkı yok. Taş ocağı değil çay fabrikası istiyoruz yaşam alanlarımızın taş ocağına kurban edilmesine karşıyız, buraya taş ocağı yapılırsa kendi topraklarımızdan göç etmek zorunda kalacağız, yaşayacak başka yerimiz yok nereye gideceğiz, müteahhitler kar edecek diye bu güzelim vadimizi katletmeye yok etmeye ne hakkınız var.

Benim 6 bin metre tapulu arazım var bana tapu veriyorsun sonradan bana verdiğin yetkiyi bana sormadan alıp istediğin gibi kullanıyorsun. Tapulu arazilerimizin ne olacağına bir tek kişi karar veremez.”

Nazım Hikmet’in ‘İstanbul’da 1 Mayıs’ şiiri işçi sınıfıyla buluştu

Devrimci İşçi Sendikaları Konfederasyonu (DİSK), 1 Mayıs kutlamaları kapsamında Nazım Hikmet’in çok fazla bilinmeyen “İstanbul’da 1 Mayıs” isimli şiirini besteletti.

Müzisyenler Ozan Çoban ve Güneş Demir’in besteleyip seslendirdiği şarkının klibi DİSK’in sosyal medya hesaplarından paylaşıldı. Şarkının klibini Nazım Soylu hazırladı, şiirin Osmanlıdan Türkçeye çevirisini ise Banu İşlet yaptı.

Uzun yıllar arşivde bekledi

DİSK tarafından paylaşılan bilgiye göre şiir, 1925 yılında İstanbul’da gerçekleşen 1 Mayıs yürüyüşünü anlatıyor ve şiir uzun süre Osmanlıca bir el yazması olarak Türkiye Sosyal Tarih Araştırma Vakfı’nın (TÜSTAV), “Komintern” arşivinde keşfedilmeyi bekledi.

DİSK Genel Başkanı Arzu Çerkezoğlu, “Nâzım’ın sözlerini yazdığı bir şiir olunca da işçi sınıfı ile buluşturmak boynumuzun borcudur dedik. Böyle bir çalışma yaptık” ifadelerini kullandı.

İstanbul’da 1 Mayıs

Kıpkızıl, kan kırmızı bayraklarımızın
alevinden
Sarı kursak bir balon gibi soldu güneş.
Ciğerlerimizde şişen türküler ateş!
Kol kola
Düştük yola
Yedikule’den amele evleri Sirkeci’ye
dayandı,
Karagümrük kırmızıya boyandı.
Kasımpaşa tersaneyi yüklendi sırtına,
Geçtik köprüden
Geliyoruz:
Yol ver bize Cadde-i Kebir!
Kaldırımları söken topuklarımızla
Tokatlıyan’da göbekli mebusları
tokatladık.
Osmanbey’in ensesine atladık!
Zifosladık Şişli’nin kadife mantosunu!
Bugün toz kondurmuyoruz
keyfimize!
Bugün “Mayıs Bir”!
Bir Mayıs’ta İstanbul
Bizim olmuş gibidir!
***
Hürriyet-i Ebediye tepesinde taş kesilen
Mahmut Şevket’in iskeleti!
Seni oraya diken sınıf
Zırnık kadar bile vermedi bize hürriyeti;
Yıkıl karşımızdan!
Yangınları haykıran Yangın Kulesi
tepeden bakma bize
Bir gün elbet
Seni borazan yapacağız kendimize,
İstanbul’un ağzı
Haykıracak kızıl inkılâbımızı!
Nun [Nâzım] Ha [Hikmet]

Buğday Derneği, Zehirsiz Kentler için harekete geçti

Buğday Ekolojik Yaşamı Destekleme Derneği, kentlerde kullanılan pestisit ve biyosidal ürünlerin azaltılmasına yönelik yeni bir projeye başladı. Zehirsiz Kentlere Doğru adını taşıyan proje ile pestisit ve biyosidal ürünlerin zararlarına dikkat çekmek ve alternatif uygulamaların yerel yönetimlerce kullanılmasını teşvik etmek amaçlanıyor.

Sadece tarımsal üretimde değil; kentlerdeki park ve bahçeler, yeşillik alanlar, spor sahaları gibi yerlerde kullanılan pestisitlerin de, bir an önce çözülmesi gereken önemli bir sorun olduğunu belirten Buğday Derneği; TÜİK 2018 verilerine göre Türkiye nüfusunun yüzde 92,3’ünün şehirlerde ve ilçelerde yaşadığını hatırlatıyor.

Çocuklar tehlikede

İtalya’nın Güney Tirol eyaletinde yapılan bir araştırmanın, kentlerdeki pestisit ve biyosidal tehlikesini ortaya koyduğuna dikkat çeken Buğday Derneği İletişim Koordinatörü Turgay Özçelik, bu tehlikenin özellikle çocukları tehdit ettiğini ifade etti. Özçelik söz konusu araştırmayla ilgili şunları söyledi:

Şubat 2021’de yayımlanan araştırmada, Güney Tirol’de çocukların oynadığı alanların yüzde 45’inde pestisit kalıntısı tespit edildi. Araştırma için çocukların en çok oyun oynadıkları dönemlerde 19 çocuk parkı, dört okul bahçesi ve bir pazar yerinden 96 farklı çim örneği alındı ve incelendi. Toplanan numunelerde 32 farklı tarım zehiri bulundu. Bu zehirlerin yüzde 76’sı hormonal sistem bozucu pestisitler. Hormonal sistem bozucu pestisitler, doğal hormonların fonksiyonlarını taklit etme ya da hormon üretimi süreçlerini baskılama/uyarma yoluyla enerji metabolizmasında bozulmalar, mental bozukluklar, kanser, cinsiyet gelişimi bozuklukları, cinsiyetsiz doğumlar, doğum anomalileri, sperm sayılarında azalmalar gibi çeşitli sağlık sorunlarına neden oluyor. Özellikle çocuklar, hormonal sistem bozucu pestisitlerden daha fazla etkileniyor.”

Belediyelere bilgilendirme yapılacak

Buğday Derneği, Avrupa Pestisit Eylem Ağı (PAN Europe) ortaklığı ve Zehirsiz Sofralar Pestisit Eylem Ağı işbirliği ile 1 Nisan’da başladıkları ve Avrupa Birliği tarafından Sivil Toplum Diyaloğu Programı VI kapsamında desteklenen Zehirsiz Kentlere Doğru Projesi kapsamında belediyelerle bir anket çalışması yapıp, uzmanlarla birlikte durum analizi yapacaklarını; zehirsiz ve alternatif uygulamalar konusunda yerel yönetimlere bilgilendirme yapacaklarını söylüyor.

Proje kapsamında belediyelere yönelik, alternatif uygulamaları içeren bilgilendirici materyaller ve bir web sitesi hazırlanması; kentlerdeki pestisit kullanımının zararları ve alternatif uygulamalar konusunda farkındalık oluşturmak için, kentte yaşayanlara yönelik iletişim faaliyetleri yürütülmesi amaçlanıyor.

‘Hayatımızın her yerinde’

Kimyasalların hayatımızın her yerinde olduğunu belirten Buğday Derneği Genel Müdürü Batur Şehirlioğlu, her geçen gün yeni bir kimyasalla karşılaştığımızı ya da en az bir kimyasalın zararının ortaya çıktığını söylüyor. Bu zararlı kimyasalların başında pestisitlerin geldiğini belirten Şehirlioğlu, bu pestisitlerin yalnızca tarlada ve gıdada karşımıza çıkmadığını; örneğin sivrisinek mücadelesi esnasında sokakta, okulda, parkta ve evlerimizde dahi bu pestisitlere maruz kaldığımızı belirtiyor.

Vatandaşların yalnızca gıdasına, havasına ve doğaya değil; yaşadıkları mekana da sahip çıkması gerektiğini belirten Şehirlioğlu, Zehirsiz Kentler projesi için şunları söyledi: “Bu pestisitlerin sağlığımız ve çevre için zararlarını öğrenmeli, doğa dostu alternatiflerini desteklemeli veya talep etmeliyiz. 100’ün üstünde sivil toplum örgütü ile birlikte Zehirsiz Sofralar için yola çıktığımızda gördük ki, tüm canlıların yaşamını tehdit eden pestisitler ve diğer kimyasallar hayatımızın her alanında. Bu yüzden bu sefer de belediyelerimizi, kentlileri, sivil toplumu ve ilgili tüm paydaşları dahil ederek Zehirsiz Kentlere Doğru diyoruz.”

‘Halk sağlığı için işbirliği şart’

İnsan sağlığına verdiği zarar ve vücutta birikebilmesi nedeniyle pestisitlerin doğru ve uygun kullanımının çok önemli olduğunu ifade eden Biyosidal İş ve Çevre Sağlığı Derneği Yönetim Kurulu Başkanı ve Zehirsiz Kentlere Doğru Proje Danışmanı Prof. Dr. Muhsin Akbaba, bu konuda duyarlı davranan belediyeler olduğunu belirtti. Akbaba, “Entegre mücadele çalışmalarını destekleyen, biyolojik ve biyoteknik mücadele yöntemlerini yaygınlaştırmaya çalışan belediyelerimiz var ve sayıları giderek artıyor. Ancak ülkemizde kimyasal kullanımını azaltacak çevre, doğa ve insan dostu diğer yöntemlerin yaygınlaştırılmasını sağlamak yolunda atılacak daha çok adım mevcut. Halk sağlığını korumak ve geliştirmek için sivil toplum kuruluşlarının, belediyelerin, akademisyenlerin ve kamu kurumların iş birliği halinde çalışması gerekiyor” dedi.

Kentte doğayı yaşamak

Hoşumuza gitse de gitmese de çoğumuz kentlerde yaşıyoruz. Kentin ne demek olduğu, nerelere kent denilebileceği değişik bakış açılarına göre değişik yanıtlar bulabilir. Burada bunların açılımına girmeyeceğim. Kabaca, nüfusun belli bir büyüklükten fazla olduğu, işgücünün büyük ölçüde endüstri ve hizmet sektörlerinde istihdam edildiği yerleşim alanlarına kent demek, bu yazının yaklaşımı açısından hatalı olmayacak.

Hemen bütün dünyada ve elbette ülkemizde kent yaşamının getirdiği bazı avantajlarla birlikte bazı dezavantajlar da bulunuyor. Dezavantajlı konuların başında doğadan uzaklaşmak geliyor olmalı. Bilimsel bir veriden değil kişisel gözlemimden söz ediyorum. Hoş, bilimsel veriler de benzer bir tabloyu gözler önüne seriyor. Peki, kentler doğadan bütünüyle kopuk yerleşim alanları mı? Kentlerde yaşayanlar doğayı yaşamak konusunda hiçbir olanağa sahip değiller mi? Gelin, isterseniz bu soruya birlikte yanıt arayalım.

Etrafına bak!

Elbette kentlerde, kırsal alanlardaki gibi geniş ve ferah peyzajlara sahip olmak çok kolay değil. Büyük çayırlıklar, geniş doğal ormanlar, göller, kayalıklar, doğal görünüm ve yapısını koruyan akarsuları kentlerde görmek neredeyse imkânsız gibi. Ama bu, kentlerde doğayı yaşayamayacağımız, onu hissedip mutlu olamayacağımız anlamına gelmiyor. Burada sözünü etmeye çalıştığım küçüklü büyüklü kent parkları, ev ya da site bahçeleri, deniz kıyıları veya kentlerin yakınındaki doğal alanlar değil. Bizzat kentin ‘en kent’ olan kısımlarından, beton ve asfalt yumağına dönüşmüş alanlarından söz ediyorum aslında. Bu tür alanlarda bile doğayı bir nebze de olsa hissedebilir, içinize çekebilirsiniz. Ancak bunun için etrafınıza bakmayı, dikkat edip özen göstermeyi öğrenmeniz gerekiyor.

İşte size birkaç örnek:

  • Kaldırım araları, duvar dipleri, yol kenarları veya nasıl olmuşsa kalmış boşluklardaki bitkiler: Bu tür alanlara bakıyor musunuz? Kaldırımlarla duvarların birleştiği noktada kalan bir iki santimlik toprak parçalarında, hele tam şu sıralardaki gibi ılık ve yağışlı bahar aylarında, hele İstanbul gibi bitki çeşitliliği açısından zengin coğrafyalarda nasıl coşkulu bir bitki dünyasının olduğunu sanırım kolay kolay tahmin edemezsiniz. Geçenlerde tam bahsettiğim gibi bir duvar dibinde, yaklaşık beş altı metrelik uzunluk ve bir iki santimlik genişlikteki toprak parçasında 10 civarında bitki türü saymıştım. Bu bitkilerden tanıyabildiklerim şunlardı: Eşek hıyarı, turnagagası, kuş otu, venüs çiçeği, top hardal, karahindiba ve yapışkan otu.
  • Sabahları erken saatlerde duyabileceğiniz kuş sesleri: Günün ilerleyen saatlerinde öylesine yoğun bir insan kaynaklı gürültü (taşıtlar, inşaat çalışmaları, konuşmalar-bağrışmalar vb.) oluşuyor ki değil kuşların sesini duymak, karşılıklı konuşurken bir diğerimizin sesini bile duyamayacak duruma geliyoruz. O nedenle sabah erken saatler çok önemli. Kuşlar güne çoktan başlamış fakat insanların günü henüz başlamamış oluyor. Çeşit çeşit kuş sesiyle ortalık cennetten bir köşeye dönüşüyor adeta. Tek yapmanız gereken gözlerinizi kapatıp kendinizi ötüşen kuşların oluşturduğu orkestranın doğal ritmine bırakmak. En etkili depresyon ilaçlarından bile daha etkili olduğuna rahatlıkla iddiaya girebilirim.

  • Bina aralarında, sokak köşelerinde, kaldırımın ya da yolun ortasında nasıl olmuşsa kalmış ağaçlar: O ağaçlar bize öyle çok şey anlatırlar ki. Kimi etrafındaki binaların durumuna göre şekil almış, kimi gölgeden çıkıp ışığı yakalayabilmek için olabildiğince yükseğe çıkmaya çalışmış, kimi de nasıl olmuşsa bol ışıklı bir ortamda kaldığı için dallanıp budaklanmıştır. Kimini kurutmaya çalışmışlar, arsızca budamışlar ama bir biçimde yaşama tutunmuş, kimi ise ölmüş ama ayakta kalmıştır. Bu ağaçlara dikkatle bakmalısınız. Onların başlarından neler geçtiğini anlamaya çalışmalı ve zamanınız varsa onlara sarılıp hasbıhal etmelisiniz. E, bunları yapınca ne olacak diye düşünenler olacaktır. Yapın siz, ne olacağını kendiniz görecek, yaşayacaksınız. O ağaçlar size öyle şeyler anlatacaklar ki, şaşırıp kalacaksınız. Üstelik birinize anlattıkları şeyi bir diğerinize anlatmadan, her birinize ayrı ayrı hikâyeleri bulup çıkaracak, sizi yaşadığınız sahte gerçeklikten alıp asıl gerçekliğin kollarına taşıyacaklar. Emin olabilirsiniz.

Yabani değil doğal

Kadıköy’de Kurbağalıdere’nin Yoğurtçu Parkı’na denk gelen kısımlarında yılan hikâyesine dönmüş bir düzenleme çalışması var. Kadıköy çarşısından evime gidiş-geliş yolunda olduğu için sık sık oradan geçerim. Yaklaşık bir ay önce derenin Yoğurtçu Parkı’nın karşı tarafında kalan kıyısında 200-300 m2 kadar, belki biraz daha fazla bir boş alan gözüme ilişmişti. Baharın ilk belirtileri ile çeşit çeşit doğal bitki (genellikle yabani bitki ya da yabani ot denilir ama kültürümüzdeki olumsuz çağrışımı nedeniyle ben yabani yerine doğal demeyi tercih ediyorum) boy göstermeye başlamıştı. Kabaca, hepsi birbirinden özel 10’un üzerinde bitki türü saymıştım. Duyduğum heyecanı aşağıda fotoğraflarını paylaştığım iki twitter paylaşımı ile dışa vurmuştum o gün.

Bu yazının yayımlanmasından üç gün önce aynı yerden geçerken, ikinci tivit ile dile getirdiğim korkumun gerçeğe dönüştüğünü gördüm. O güzelim doğal bitkiler kesilmiş, toprak kazılmış ve sulama boruları döşeniyordu.

İşçilere yaklaşıp önce kolaylık diledim, sonra kim yapıyor bu çalışmayı diye sordum. İstanbul Büyükşehir Belediyesi dediler. O an duyduğum ve hatırladıkça aynı şekilde içimi sızlatan acıyı tanımlamam olanaklı değil. Yabani denilerek hor görülen, oradan oraya sürülen, yok edilmeye çalışılan doğal bitkilerin ne kadar büyük bir değere sahip olduğunu, hele kentsel alanlarda bir şekilde tutunmayı başarmış olanları gözümüz gibi korumamız gerektiğini anlamak neden bu kadar zor? Neden onların yerine ticari amaçlarla üretilen, yörenin doğal bitkileri olmadığı için sürekli sulama, ilaçlama ve gübrelemeye gereksinim duyan, bu nedenle de doğaya yararından çok zararı dokunan kalıplaşmış süs bitkilerini dikmekte, monoton çim alanlar yapmakta ısrar ederiz?

Üstüne basarak söylüyorum; Bütün kentsel alanlarda bir şekilde yaşama tutunmayı başarmış doğal bitkileri korumak için çok katı kurallar koymalı, onlara zarar verenleri cezalandırmalı ve bu örnekteki gibi onların topluca bulundukları alanları korumayı garanti altına alacak yasal düzenlemeler yapmalı ve yeni kentsel koruma statüleri tasarlamalıyız. Umuyorum ki, çok iyi bir uzman ve akademisyen olduğuna Orman Fakültesinde görev yaptığı zamanlarda yakından şahit olduğum İBB Park, Bahçe ve Yeşil Alanlar Daire Başkanı Prof. Dr. Çağatay Seçkin bu konuya gereken özeni gösterecek ve en kısa zamanda gerekli önlemleri alacaktır.

Bayramımız kutlu olsun

Dün 23 Nisan Ulusal Egemenlik ve Çocuk Bayramı idi. Ulusal egemenliği, ulusun egemenliğini tıpkı bir çocuk gibi saf ve coşkuyla, fakat aynı zamanda Ata’mızın cesaret ve kararlığı ile savunmamız gereken günler yaşıyoruz. Herkesin gereken sorumluluğu bilinçlice üstleneceği bir gelecek dileğiyle, bayramımız kutlu olsun!

[Bir şarkının hikayesi] Suzanne – Leonard Cohen*

Kanadalı yazar ve müzisyen Leonard Cohen’in ilham perilerinden en ünlü olanı Janis Joplin idi. Her ne kadar sanatçı daha sonra açıklamış olmaktan pişmanlık duysa da Chelsea Hotel #2 adlı şarkısında  övdüğü, “ünlü ve efsane” bir kalbi olan kadının kısa süreli bir birliktelik yaşadığı rock yıldızı Janis Joplin olduğu biliniyor.

I remember you well in the Chelsea Hotel
You were famous, your heart was a legend

Cohen’in pişmanlığı elbette Janis Joplin ile yaşadığı beraberliğin ifşa olması değildir. 1994 yılında BBC’ye verdiği röportajda şarkının ilk mısralarında kullandığı müstehcen ifadelerin kendisini daha sonra rahatsız ettiğini söylemiş ve ilişkinin mahremiyetine ihanet ettiği için “bir hayaletten özür dilemenin yolu varsa bunu şimdi yapmak isterim.” demiştir.

Cohen 60‘lı yıllarını, birçok şarkısının ilham perisi olan Marianne Ihlen ile birlikte yaşadığı Hydra Adası ile Montreal arasında mekik dokuyarak geçirir.1966 yılına son kitabı olan Beautiful Losers yayınlanır ve eleştirmenler tarafından acımasızca eleştirilir. Şair ve yazar olarak yeterince para kazanamıyordur ve müzik kariyerine başlamak için New York’a gelir. O dönemin Amerikan folk müziğinden ve Joan Baez, Bob Dylan gibi müzisyenlerden hiç haberi yoktur ancak, 15 yaşında ilk şiirini yayınlatmayı başarmış, yetişkin bir hayatın görece derinliğine ulaşmış, ilişkiler yaşamış, terk edilmiş  33 yaşında bir ozan olarak artık “sözcüklerin efendisi” olmuştur.

Cohen ve Judy Collins.

Menajeri Mary Martin eski bir dostu olan Judy Collins’ten Leonard’ın şarkılarını dinlemesini rica eder. Neredeyse hiç tanınmayan bu Kanadalı ozanın müzik dünyasına ilk adımını atmasını sağlayacak olan buluşmayı Judy Collins 2014 yılında şöyle anlatır:

Daireme geldiği ilk gece çok büyüleyici ama çok ta çekingendi, ne yaptığını bilmiyor gibiydi, tek bir nota dahi söyleyemedi, çok utanmıştı. Bir sonraki gün öğleden sonra tekrar geldi ve bana Suzanne’ı ve iki şarkısını daha çaldı. Suzanne’ın bir klasik olacağı şüphe götürmezdi. Şarkı ruhani bir şeyi çağrıştırıyordu ve bu çok özgündü. Bu beni çok etkilemişti.”

 

Juddy Collins o gün şarkıyı kaydeder ve aynı yıl çıkardığı “In My Life” adlı albümünde Suzanne’ı  seslendirir. Bir yıl içinde Suzanne çok tutulan bir şarkı olmuştur. New York’ta bir bağış etkinliğinde sahne alacak olan Judy Collins, Cohen’i kendisiyle gelip sahnede Suzanne’ı söylemeye ikna eder. Judy daha sonra o günü şöyle anlatır:

Yaprak gibi titrediğini görüyordum, şarkının ortasında birden çalmayı bırakıverdi ve ağlamaya başlayarak sahneyi terk etti. Korkudan ölüyordu, geri dönmelisin ve şarkıyı bitirmelisin dedim. Beraber sahneye döndük ve şarkıyı bitirdiğimizde Leonard tamamen değişmişti. Her ikimiz için de hayatımızın en önemli anlarından biriydi”

Bir dönemi tanımlayan ve günümüze de ilham veren 60’ların ünlü şarkıları Respect ve Yesterday gibi, Suzanne da bir başyapıt olur ve onlarca şarkıcı tarafından seslendirilir.

Şarkıyı bir başyapıt yapan sadece mistik melodisi değil aynı zamanda esrarengiz öznesinin şiirsel anlatımıdır:

“Now Suzanne takes you down/To her place near the river/You can hear the boats go by/You can spend the night beside her/And you know she’s half crazy.”

Cohen’i Saint Lawrence nehrinin yanındaki evine davet eden ve ona Çin mahallesinden aldığı ve içinde portakal kabuğu taneleri olan yasemin çayını ikram eden kadın, yakın arkadaşı Armand’ın eşi dansçı Suzanne Verdal’dır:

“and she feeds you tea and oranges /that come all the way from China.

Suzanne Verdal.

Cohen 1994 yılında BBC ‘ye verdiği röportajda Suzanne’la aralarında fiziksel bir şey yaşanmasının mümkün olmadığını ve kocası Armand’ın çok iyi arkadaşı olduğunu söylemiştir: “Mükemmel vücuduna ancak zihnimle dokunabilirdim çünkü başka bir olanak yoktu. Bu şartlar altında başka türlüsü mümkün olamazdı.”

Mısralardaki diğer detaylarda Suzanne’la aralarında tamamlanmamış platonik bir çekimin olduğunun ipuçları gizlidir.

And you want to travel with her
and you want to travel blind
and you know that she will trust you
for you’ve touched her perfect body
with your mind

Şarkıyı Joan Baez 1968 yılında seslendirdiğinde bu mısraları mistik ve uyuşturucu bağımlılığını çağrıştırdığını düşünerek ideolojik nedenlerle değiştirir. Cohen’in menajeri Mary Martin, Baez’e kısa bir mektup yazar ve “Andrew Wyeth’in tablolarına bir fırça da siz vurmak istemezdiniz. Bu nedenle lütfen Cohen’in şiirini değiştirmeyin” şeklinde onu kibarca uyarır. Cohen ise sözlerin değiştirilmesini pek umursamaz hatta yorumu beğendiğini ifade eder. Joan Baez daha sonraları sözlerin gerçek manasını anladığını Cohen’e söyleyecek ve şarkıyı orijinal sözleriyle yorumlayacaktır.

 

Bir sanat şaheseri veya güzel bir şarkı bir kez yaratıldıktan sonra yaratıcısından ve ilham kaynağından bağımsız olarak varlığını sürdürür. Suzanne Verdal’ın gerçek hayat öyküsünü bilmek bu mistik eserin dinleyiciye verdiği duyguları çok değiştirmeyecektir. Suzanne, Cohen’in kendisi hakkında bir şarkı yazdığını, seyahatte olduğu için ancak iki yıl sonra arkadaşlarından öğrenir.1998 yılında BBC ile yaptığı söyleşide bununla her zaman çok gurur duyduğunu, şarkının yaşadıkları o günlerin sadeliğini anımsattığı için de kendisinde acı tatlı, buruk  duygular uyandırdığını söyler.

Suzanne, Leonard Cohen’in en çok cover yapılan şarkılarından biri olmuştur ancak sanatçı okumadan imzaladığı bir belge nedeniyle şarkının telif haklarına hiçbir zaman sahip olamamıştır.

(*) Albüm: Songs Of Leonard Cohen,1967

Kaynakça

  • Freeland D.,Suzanne, americansongwriter.com, 2019
  • Suzanne Verdal interviewed by Kate Saunders, transcription, BBC June 1998
  • Showalter A., Mary Martin on managing Leonard Cohen, June 2020
  • Chandler J., Leonard Cohen ,the women he loved,and the women who loved him, 2019
  • Marianne & Leonard- Words Of Love – Yönetmen:Nick Broomfield, 2019- BBC
  • Wikipedia, Suzanne
  • Songfacts, Suzanne

[Feminizm-LGBTİ+ kitaplığı] Çocuk ve gençler için insanlık ve hayvanlık halleri…

Bu ayki yoğun işlerin, ciddi okumaların yanında iki resimli kitapla karşılaşmak beni çok mutlu etti. İşi gücü bırakıp sadece iyi çocuk ve genç yetişkin kitapları okuma isteğiyle doldum ama gelin görün ki evde iki apartmanda üç olmak üzere mama bekleyen beş kedi var hayatımda. Kitaplardan birini okurken ağladığım diğerini okurken kahkahalar attığım için ikisini birden önermek istedim ki duygu durumunuzu dengeleyebilin benim gibi…

Kendini sevmeye dair: Nehir Gibi Konuşurum

İlki Nehir Gibi KonuşurumKırmızı Kedi Çocuk’tan çıkan kitabı çevrenizdeki çocuklara da kendinize de hediye etmenizi öneririm. Kalbinizi eritecek çizimleri, şahane baskısı, Gonca Özmen’in şiir gibi çevirisiyle kitaplığınızın en kıymetli parçalarından biri olacağından emin olabilirsiniz. Farklılıklara, “normal” olmamaya, kendini sevmeye dair sadece çocukların değil hepimizin ihtiyacı olan bir okuma Nehir Gibi Konuşurum. Kitap aynı zamanda hiç de şaşırtıcı olmayacak bir şekilde 2020’nin New York Times Yılın En İyi Resimli Çocuk Kitabı ödülüne de sahip.

Yazar: Jordan Scott, Sydney Smith
Çeviren: Gonca Özmen
Yayınevi: Kırmızı Kedi Çocuk, 2021

Tüm kadınlık deneyimleri: Kadınlar Alemi

İkinci önerim ise sevgili Hazal Baydur’un kitabın mizah yönünü, günümüzdenliğini Türkçeye müthiş bir şekilde aktardığı Aminder Dhaliwal‘ın Kadınlar Âlemi. Klasik bir hikâyeyi -erkeklerin soyu tükenir ve dünyada sadece kadınlar kalır- daha önce hiç yapılmamış bir şekilde anlatan bir genç-yetişkin kitabı. Cis, trans, non-binary gibi tüm kadınlık deneyimlerinin şenlikli bir şekilde kendine yer bulduğu kitabın yazarıyla arkadaş olsak ne kadar eğlenirdik diye düşünmeden edemeyeceksiniz.

Kitaptaki şakaları, bayrak seçimini, “peki heteroseksüel kadınlar ne yapacak şimdi” sorusunun cevabını düşündükçe şu an kitap önerisini gülerek yazdığımı da not düşmek isterim. 

Yazar: Aminder Dhaliwal
Çeviren: Hazal Baydur
Yayınevi: Yabancı Yayınları, 2021

Cody.

‘Normali arayan’ engelsiz filmler

Geçen yıl, 2-18 Ekim tarihlerinde düzenlenen Engelsiz Filmler Festivali  ilk kez bir tema etrafında gerçekleşti: “Normali Ararken”.  Beş başlık altında toplam 23 filmin  çevrimiçi olarak ücretsiz gösterildiği festivalde yer alan filmlerle ilgili detaylar Sanatatak‘taki haberde verilmiş.

Festival filmlerinden benim radarıma girenler şöyleydi: Kendilerini gururla şişman olarak genç İskandinav kadınların hikâyesini anlatan Fat Front,
Bir ailenin birlikte yaşamaya başladıkları bir sokak köpeğinin hayatlarını ve hayvanlarla ilişkilerini nasıl değiştirdiğini anlatan Cody: The Dog Days Are Over, Ve Genius Luci, Reine isimli yalnız bir karakterin şehirde karşılaştıklarını konu alan renkleriyle insanı içine çeken animasyon yapımı.

Filmleri bir yerlerde bulabilirseniz, izlemenizi öneririm. 

www.epikneokuyor.com 

ABD’nin dev altyapı ve yatırım programı

[email protected]

Joe Biden ABD Başkanı seçildikten sonra kararlı ve büyük adımlar atmaya devam ediyor. 1.9 trilyon dolarlık ilave Covid destek paketinden sonra şimdi de 2 trilyon dolarlık altyapı yatırım programını açıkladı. Programa politik ve toplumsal destek sağlanması amacıyla “Amerikan İstihdam Planı” adı verilmiş ve yasalaşmasını takip eden sekiz yıl içerisinde uygulamaya geçirilecek.

Biden’ın, 2024 seçimini de kazanarak iki dönem başkanlık yapan liderler kervanına katılıp, bu programı da kendi başkanlığı altındaki iki dönemde yaşama geçirmeyi planladığı anlaşılıyor. Bu planın Kongre’den geçip geçmeyeceği ya da Biden’ın önerdiği haliyle geçip-geçmeyeceği henüz belli değil çünkü Demokrat Parti içerisinden de muhalifler var. Sanıyorum bir takım pazarlıklarla bu paket bir şekilde yasalaşacak. Amerikan siyasi sisteminde parti disiplini gibi bir kavram yoktur. Kongre üyelerinin her biri her defasında ön seçimle belirlendiği için parti başkanı veya parti politikasına itaat diye bir gelenek de yoktur. Bu nedenle her iki mecliste de yeter sayıda Kongre üyesinin bir şekilde ikna edilmesi gerekir. Paketin büyüklüğü bir parça değişebilir, içindeki yatırımların bir kısmı çıkarken, bazı yeniler girebilir. Amerikan sisteminde Kongre üyeleri ikna edilirken yapılan pazarlıklarda bunlar olağandır.

Bu tür ciddi bir altyapı yatırım atılımı, aslında birçok ülkenin ihtiyaç duyduğu bir hamle. Özellikle altyapısı eskimiş, çağın ihtiyaçlarını karşılamayan ve teknolojide günü yakalayamamış ülkeler için. Biden’ın önerdiği programın özelliği, altyapı yatırımını sadece yol, köprü veya baraj gibi betona ve metale bağlamamış olması. İnsani gelişim, okul öncesi eğitim, çocuk ve yaşlı bakımı, gelir adaletsizliğini giderecek bazı adımlar ve teknolojiye yönelik altyapı yatırımları da bu kapsamda ciddi bir şekilde ele alınıyor.

Yazının izleyen bölümlerinde önce bu programın ana hatlarına bakıp, sonra finansman modelini irdeleyip, ardından da yapılan eleştirilere kısaca değineceğim.

Programın ana hatları

  • Yolların, köprülerin, liman, havaalanı ve ulaşım ağlarının yenilenmesi
  • Temiz su ve elektrik şebekelerinin modernleştirilmesi; hızlı internetin bütün ülkeye yayılması
  • 2 milyondan fazla konut ve ticari binanın onarılması veya yapılması, okulların ve okul öncesi eğitim binalarının modernizasyonu; kamu binalarının elden geçirilmesi
  • Sanayiyi canlandırma; Amerikan tedarik zincirini güvenceye alma (kritik ürün ve ara girdilerde ithalata bağımlılığın azaltılması diye okuyun); AR-GE yatırım desteği; işgücünü geleceğin meslekleri (teknolojiye dayalı yeni alanlar) için yeniden eğitme
  • Kaliteli, düzgün ücret ödeyen ve güvenli/sağlıklı bir çalışma ortamı sunan ve örgütlenme ve sendikalaşma özgürlüğü sağlayan iş imkanlarının artırılması
  • Çocuk ve yaşlı bakımı altyapı ve kalitesinin yükseltilmesi, yeni iş alanları açılması ve bakıcıların ücret ve imkanlarının artırılması

Biden yönetimi bu yatırımları yaparak birçok amaca ulaşmayı hedefliyor. Bunların başında yeni iş sahaları açmak geliyor. Ayrıca son 30-40 yıldır reel olarak yerinde sayan ücretlerin yükseltilerek Amerikan orta sınıfını yine ekonominin belkemiği konumuna getirmek istiyor. Bir diğer amaç, özellikle Çin’le rakabet çerçevesinde ABD’nin rekabet gücünün artırılması. Sadece fiziki altyapı yatırımları değil, AR-GE harcamaları, hızlı internet ve insangücü kalitesinin yükseltilmesi yoluyla da bu hedef doğrultusunda ilerlemek istiyor. Yenilenebilir enerjiye ağırlık vererek ve elektrikli araçları destekleyerek iklim değişikliğiyle mücadeleye de kuvvetli bir destek vermeyi amaçlıyor. Ayrıca, gelir dağılımında ırktan kaynaklanan dengesizlikleri siyah ve hispanik azınlıklara yönelik bazı desteklerle azaltmayı amaçlıyor.

Yatırımların finansmanı

Bu devasa yatırım planının esas olarak kurumlar vergisinde artış yapılarak 15 yıl içerisinde şirketlerin karından karşılanması planlanıyor. Bu çerçevede Trump döneminde 2017’de yapılan vergi değişikliği ile %21’e düşürülmüş olan kurumlar vergisi oranının tekrar %28’e çıkarılması öngörülüyor. Burada hedeflenen özellikle şirket merkezini vergi cenneti olan ülkelere kaydırarak ABD’ye çok az veya hiç vergi vermeyen şirketler. Ayrıca, çokuluslu Amerikan şirketleri için bir global en az vergi oranı getirilmesi ve yurt dışındaki karları üzerinden vergi vermemelerini sağlayan bazı vergi düzenlemelerinin kaldırılması da söz konusu.

ABD’de şirketlerin büyük çoğunluğu halka açık statüde olup, hisseleri milyonlarca insanın elindedir. Dolayısıyla, kurumlar vergisi oranındaki artış, hisse sahiplerinin temettü gelirlerinin azalmasına yol açacaktır. Ama son yıllarda hisse senedi sahipliğinin yapısında büyük değişmeler olduğu, artık hisselerin çoğunun nüfusun nispeten yüksek gelirli kesimlerinin elinde olduğu görülüyor. Bu nedenle, aslında Biden’ın bu yatırım programını kurumlar vergisi artışıyla finanse etmeyi amaçlaması, ülke içerisinde gittikçe vahim bir hal alan gelir dağılımı adaletsizliğine de bu yolla müdahale etmeyi planladığını gösteriyor. (Eylül 2020’de Yeşil Gazete’de yayımlanan “Gelir dağılımında korkutan uçurum” başlıklı yazımı okumanızı öneririm). Bu politikanın, gelinen noktada son derece doğru bir yaklaşım ve önemli bir adım olduğunu düşünüyorum.

Bu noktada Hazine Bakanı Janet Yellen tarafından gündeme getirilen Global Minimum Kurumlar Vergisi önerisinden de bahsetmekte fayda var. Nisan 2021 başında Yellen, ülkeler arasında şirketleri ve yatırımlarını çekmek için kullanılan kurumlar vergisi oranı yarışına son verilerek ortak bir minimum kurumlar vergisi oranı belirlenmesini önerdi. Yellen’in kafasındaki oran %21 civarında. Bu önerinin arkasında, Biden’ın yukarıda özetlediğim planının Amerikan şirketlerini başka ülkelere yöneltmesini önleme amacı olduğu açık. Bu öneri AB tarafından sıcak karşılandı ama ABD’nin bir oran empoze etmesi yerine OECD bünyesinde bu oran üzerinde çalışılması önerisinde bulundu.

Plana yönelik eleştiriler

ABD gibi “sosyal devlet” normlarına son derece uzak bir kültürde Biden yönetiminin bu kadar kapsamlı ve cesur bir yatırım programını gündeme getirebilmesi çok kolay değil. ABD’de insanları devletin sosyal görevleri olduğuna ikna etmek oldukça zordur. Adeta “her koyun kendi bacağından asılır” anlayışının hakim olduğu bir toplumdan bahsediyoruz. Devletin sosyal rolüne daha fazla sahip çıkan demokratlar bu nedenle hemen sosyalist, hatta komünist olarak damgalanır. Cumhuriyetçiler askeri harcamaları artırarak devleti büyütmekten hiç şikayetçi olmazken, sosyal yardımlar veya sağlık destekleri artırıldığında sosyalizmden veya devletin büyütülmesinden yakınırlar.

Zaten bu yatırım planına karşı Cumhuriyetçiler hemen iki kanattan saldırıya geçtiler: Birincisi, “devleti büyütecek bu yatırımlar yanlıştır” argümanı. İkincisi ise elbette sermaye çevrelerine destek amaçlı olan “bu yatırımların kurumlar vergisinde yapılacak artışla karşılanacak olması şirketlerimizin rekabet şansını azaltacak” argümanı. İkinci argümanda biraz gerçeklik payı olduğu söylenebilir ama burada yönetimin bilinçli olarak tercihini gelir dağılımı adaletsizliğini azaltmadan yana kullandığını görüyoruz. Bu da günümüz ABD’sinde son derece gerekli ve isabetli bir politikadır.

17 Nisan ve Küçük Yeni Dünya

[email protected]

Paul Klee’nin bir tablosu var: Angelus Novus. Uçan bir melek… Yalnız, meleğin yüzü geçmişe, sırtı geleceğe dönük. Geçmişten, geçmişin yıkıntılarından, bir fırtına esiyor ve onu, sırtına döndüğü geleceğe doğru sürüklüyor. Walter Benjamin, “tarih kavramını Klee’nin bu tablosu ile canlandırıyor, “ilerleme dediğimiz bu fırtınadır” diyor. Ona göre, bizim bir takım hadiseler zinciri olarak gördüğümüz geçmişi, “tarih” yekpare bir yıkıntı olarak görür. Benjamin için “tarih”, bugünde, şimdiki zamanda geçmişin izlerini aramak değil, geçmişin yıkıntılarında bugünün izlerini keşfetmektir. Bu nedenle Benjamin, efsanevi kitabı Pasajlar’da, Baudelaire’i ve modernizmin izlerini, 1850’lerde Haussmann’ın yerle bir ettiği Paris harabelerinde, pasajların yıkıntıları arasında keşfeder. (Ali Artun /Çağdaş Sanatın Örgütlenmesi)

17 Nisan, Köy Enstitüleri’nin kuruluş ve anma günü. Başka hiçbir okulun/ üniversitenin kuruluş yıldönümünü anmıyoruz, ama Köy Enstitüleri’ni anmaya devam ediyoruz. Üstelik çoktan kapatılmış ve çoktan tarihe gömülmüş olduğu halde… Tarihe gömülmüş, ama geçip-gitmemiş. Onunla ilgili tartışma sönümlenmemiş. Söylenecek söz bitmemiş. Bir enstitü olarak yok ama yarattığı anlam ve üstelik giderek değişen dönemlere, teknolojilere ve yaşama biçimlerine göre yeniden filizlenebilecek, taze sürgünler verebilecek bir anlam olması; düşüncenin ve onun arkasındaki kuramın, geleceğin toplumunun biçimlenmesinde öğrenme, eğitim, bilmek ve eylemek, yaşamı eleştirel bir biçimde değerlendirmek ve her zaman baştan ele alarak yeniden kurabilme arayışı bakımından bu anlamı yeniden düşünmek isteği ve iradesi hala yeni, taze ve canlı.

Bütün kurumlar eskirken ve dökülürken, Cumhuriyet’in pek çok ilkesi/ önermesi ve uygulaması kesin ya da tartışmalı olarak reddedilirken nasıl oluyor da Enstitü’nün önerdikleri hala düşünmeye devam etmek için bir platform oluşturabiliyor? Sanırım bu soruya çok farklı yanıtlar verilebilir. Hatta daha en başta “böyle bir platform oluşturduğu da nereden çıkıyor?” denilebilir.

Köy Enstitüleri Türkiye’nin ilk ‘modern’i

Böyle küçük bir yazıda, Enstitüleri kesin bir unutulmuşluğa ya da ret kategorisine göndermek isteyenleri ikna edecek bir şey söylenmesi zor. Ancak bu tartışmaya hala istekle bakabilecek bir grup için yeni/ yenileyici sözlerle/ savlarla bir denemeye girişmek yine de olası… O zaman, bazı satırbaşlarını yazmaya başlayabiliriz:

Köy Enstitüleri’nin, Cumhuriyet Türkiye’sinin başlangıcından bugüne kadar, ama en azından 1950’lere kadar geliştirmiş olduğu gerçekten ilk ve tek modern olduğu söylenebilir. Bu savın anlaşılır olabilmesi için “modern” ve “Türkiye modernleşmesi” üzerinde yaratılmış müthiş geniş bir literatüre başvurmak gerekiyor. Ancak bu basit bir yazı… Bu nedenle, TC’nin kurmuş olduğu ilk ve tek modernin Enstitüler olduğu savını destekleyen düşüncenin ana yapısını, onun eğitim/ kırsal toplumda eğitim bakımından gerçekten özgün, kendinden önceki birçok ütopyadan ve eğitim kuramından esinlenmiş ve onların bilgisini özümlemiş olmakla birlikte özgün bir kurum olmasından kaynaklandığını söyleyebiliriz.

1920’lerin sonunda önce Almanya’da, sonra bütün Batı Avrupa’da, daha sonra da bütün dünyada devam eden Bauhaus Tasarım Okulu deneyiminin anlamı üzerine tartışmalar sanırım bugünlere kadar geliyor. 1930’ların sonlarında Köy Enstitüleri de bu tartışmadan çok etkilenmiş ve bu kuramdan çok yararlanmış olmakla birlikte, diğer pek çok Cumhuriyet kurumundaki yaklaşımdan farklı olarak, ne onun basit bir taklidi, ne de doğrudan yapılmış bir “tercümesi”… “Modern”in içindeki söyleşide/ tartışmada yerini alıyor, ancak kendine özgü bir söz ve akıl, kimlik arayışındaki tavrını da koruyor.

2020’lerde ise, bir yandan iklim değişikliğinin kıra ve kente getirmekte olduğu özgün nitelikler ve gereklilikler, bir yandan bütün dünya toplumlarının nerdeyse boğulurcasına içine gömülmüş olduğu neo-liberal dünya kapitalizminin ölümcül sorunları, bunlarla mücadelede inanılmaz kararsızlıklar ve ikircikler içindeki toplumların yapısal durumu, ekonomi-politiği ve değer dünyaları vb. tam olarak bir çıkmaz/ bir sürdürülemezlik durumunu gösteriyor.

Başka türlü bir öğrenme ve eğitim ihtiyacı

Diğer yandan daha küçük ve sade, tüketimci olmayan, yeteri kadarıyla yetinen ve kendi gereksinimleri için kendi üretebileceklerini (ve bu ürünlerin sahip olması gereken özellikleri) önemseyen, daha barışçı ve özverili/ özgeci toplumunu demokratik ve olabildiğince katılımcı bir biçimde kurabilmek için arayışın, en azından tartışmanın usulca sürmekte olduğunu kabul edebiliriz.

Ancak bu yenidünya için, öğrenmemiz ve bilmemiz gereken pek çok şey var. Toprak ne? Su ne? Hava ne? İklim ne? Mülkiyet ne? Kamusal alan ve kamusal mal ve hizmetler ne? Özgüven ve gerektiği kadarla yetinmek ne? Kendi problemlerine kendisinin çözüm üretme arayışı ne? Sahip olunan teknolojiyi abartmadan ve bizi boğmasına izin vermeden uygun biçimde kullanmak ne? Gerekiyorsa kendi teknolojilerini ve kendi yöntemlerini tasarlamak ve üretebilecek bir güvene sahip olmak ne? Birey ve toplum ne? Dayanışma, kız ve erkek kardeşliği ne? Eşitlik ne? Özgürlük ve özgür bireyler/ özgür toplumlar ve özgürlüklerin hem sonsuzluğu hem de birlikteliğin gereklilikleriyle uyumlu olması ne? Müşterekler ve kolektif üretimler, kamusal ölçek ve kamusal yararlar ne? Hiyerarşi ve bürokrasi ne?

Bu soruları çoğaltabiliriz. Ancak, eğer bu çöküntü toplumundan çıkabileceksek, yeni bir dünyaya ve yeni bilgiye ve yeni bilgileri edinebilmek için başka türlü öğrenme süreçlerine, kurumlaşmış veya kurumlaşmamış eğitimlere ihtiyacımız olacağı kesin… Ama bunu nasıl yapacağız? Bu arayışta Köy Enstitüleri yararlanılabilecek bir kaynak olabilir mi?

Belki bunun için “hala ‘moderne’ ne gerek var?” eğer varsa da, “neden doğrudan, Bauhaus ilkelerine ve deneyimine/ atölyelerine bakmıyoruz?” denilebilir. Bu tartışmayı önemsemekle birlikte, Köy Enstitüleri’nin bu toplum (özellikle doğrudan üreticiler) için uyarlanmış olmasının ve toplumun çok çeşitli kesimleri için sınanmış ve doğruları/ yanlışları ile kuramsal kazanımlar sağlanmış olması bakımlarından bazı avantajlara sahip olduğunu görmezden gelemeyiz.

Asıl sorun belki “modernin” doğasındaki otoriterlik ve disiplin, şaşmaz standart ve katılık yerine demokrasiyi/ katılımcı ve çoğul anlamada hiç kimseyi yalnız bırakmayan ve yabancılaştırmayan demokrasiyi, bu öğrenme ve bilme deneyimleriyle aynı potada nasıl eritebileceğimiz olacaktır.

Bunun kolay ve hemen üstesinden gelinebilir bir sorun olmayacağı açıkça görülüyor. Peki, olanaksız mı?

Belki değil.

Ama bunun için, yoğun tartışmalara ihtiyaç var.