Ana Sayfa Blog Sayfa 1211

Hindistan’da sel felaketi: En az 25 kişi yaşamını yitirdi

Hindistan‘ın güneybatısında etkili olan sağanak yağış sonrasında meydana gelen sel felaketi ve toprak kaymaları neticesinde 25 kişi yaşamını yitirdi.

Kerala eyaletinin kıyı kesimlerinde cuma günü geç saatlerde başlayan yağmur sonucunda nehirler taşmış ve yolları su basmıştı.

Yetkililer AFP’ye verdikleri demeçte Idduki bölgesinde 11, Kottayam bölgesinde 14 kişinin cansız bedenine ulaşıldığı bilgisini paylaştı.

Kayıp sayısı belli değil

Kerala Başbakanı Pinarayi Vijayan, pazar günü yaptığı açıklamada binlerce kişinin tahliye edildiğini ve en az 100 yardım kampının kurulduğunu söyledi.

The Guardian’ın haberine göre ordu, donanma ve hava kuvvetleri sel sonrası arama ve kurtarma çalışmalarına devam ediyor. Ancak yetkililer kaç kişinin kayıp olduğu bilgisini paylaşmadı.

Başbakan Narendra Modi taziyelerini sosyal medya hesabından yaptığı bir paylaşım ile iletti ve selden etkilenenlere yardım etmek için çalıştıklarını belirtti.

Pazartesi günü hafifleyecek

Hindistan Meteoroloji Departmanı, güneydoğu Arap Denizi ve Kerala üzerindeki alçak basınç alanının neden olduğu şiddetli yağışların pazartesi günü hafiflemesi beklendiğini söyledi.

Kuzey Hindistan’da, Uttarakhand ve Himachal Pradesh’in Himalaya bölgeleri de dahil olmak üzere bazı eyaletlerde önümüzdeki iki ile üç gün içinde “yoğun” veya “çok şiddetli yağış” yaşanacağı tahmin ediliyor.

2018 yılında Kerela’da meydana gelen sel nedeniyle yaklaşık 500 kişi yaşamını yitirmişti. Bu sel, eyalet tarihinin en kötü felaketi olarak tarihe geçmişti.

 

 

Paris 2015’den Glasgow 2021’e -1

Küresel iklim, fosil yakıtların yanmasından kaynaklanan insan kaynaklı sera gazlarının atmosferdeki birikimlerinin artması, ormansızlaşma, enerji, ulaştırma, konutlar ve sanayi süreçleri gibi çeşitli insan etkinlikleri yüzünden hızla değişiyor. Yerküre’nin küresel ortalama yüzey sıcaklıkları önceki yüzyıllara oranla hızla artıyor. Son 10 yıl küresel olarak kaydedilen en sıcak yıllar oldu. Dünyanın dört bir yanında fırtınalar, seller ve orman yangınları daha sık ve daha şiddetli oluşuyor.

Fosil yakıt ve biyokütle yanmasıyla bağlantılı hava kirliliği ne yazık ki on milyonlarca insanın sağlığını etkiliyor ve öngörülemeyen hava koşulları da evlere ve geçim kaynaklarına sayısız zarar veriyor. Ancak iklim değişikliğinin etkileri yıkıcı olsa da bununla savaşımdaki ilerlemeler, daha temiz havaya, iyi işler yaratılmasına, doğayı eski haline getirmesine (restorasyon) ve aynı zamanda ekonomik büyümenin önünün açılmasına yol açıyor. Aslında var olan ve/ya da kısa sürede belirebilecek olan fırsatlara karşın yeterince hızlı hareket etmiyoruz. İklim krizini önlemek için ülkelerin acilen güçlerini birleştirmeleri gerekiyor.

Ortaya çıkan bu ivediliğin nedenini anlamak için BMİDÇS 21. Taraflar Konferansı’na yani TK-21’e (COP) bakmak gerekir. TK-21 Aralık 2015’te Paris‘te gerçekleşti. Dünya ülkeleri bu toplantıda, Kyoto Protokolü gibi gelişmiş ülkeler için sayısal olarak belirlenmiş sera gazı salımlarını azaltma yükümlülükleri öngörmemekle birlikte, ilk kez, pek çok bilimci, uzman ve STK’lar tarafından beğenilen önemli bir şey oldu: Her ülke, küresel ısınmayı 2 °C’nin oldukça altında tutmak ya da 1.5 °C’de sınırlandırmayı hedeflemek, değişen iklimin etkilerine uyum sağlamak ve küresel ısınmayı azaltmak için birlikte çalışmayı ve bu amaçlara ulaşmak için Yeşil İklim Fonu’nda toplanacak olan yıllık 100 milyar ABD dolarlık parayı kullanılabilir hale getirmeyi ve bunlara ilişkin yürütme kural, ilke ve denetleme düzeneklerini kabul etti. Başka bir deyişle şu günlerde ülkece çok (belki de dünyada en çok) konuşup tartıştığımız BMİDÇS Paris Antlaşması doğdu.

Glasgow’da daha iddialı hedefler belirlenmeli

1.5 °C-2.0 °C’yi hedeflemek önemlidir, çünkü 1.5 °C’lik ya da 2.0 °C’lik bir ısınmanın her ondalığı daha fazla can ve üretim kaybı ve geçim kaynaklarının zarar görmesiyle (hasar ve kayıp) sonuçlanır. Paris Antlaşması uyarınca, ülkeler, Ulusal Olarak Belirlenmiş Katkılar (NDC’ler) olarak bilinen, iklim değişikliği savaşımını (salımlarını nasıl ve ne kadar azaltacaklarını, yutaklarını nasıl ve ne kadar geliştirip artıracaklarını) belirleyen ulusal planları sunmayı yüklendiler. Her beş yılda bir, o zamanki olası en yüksek azimkarlıklarını yansıtacak güçlendirilip güncellenmiş ya da daha güçlü yeni bir planla geri döneceklerini kabul ettiler. Taraflar, ‘olağan’ koşullarda, 1-12 Kasım 2021 tarihlerinde Glasgow‘da yapılması planlanan Birleşmiş Milletler İklim Değişikliği Çerçeve Sözleşmesi (BMİDÇS) 26. Taraflar Konferansı (TK-26) zirvesinden önce, salımlarını azaltma planlarını güncellemiş olmalıydılar (COVID-19 pandemisi nedeniyle bu yıla ertelenmişti). Ancak Paris’te ortaya konan yükümlülükler (gerçekte niyet beyanları ya da sözler), küresel ısınma hedeflerine hiç yaklaşmadı ve bunu başarma penceresi ya da olasılığı hızla daralıyor. Bu yüzden 2030’a kadarki on yıl insanlık için ve insan ve doğal sistemlerin geleceği açısından çok önemli olacak. Glasgow’da taraflar küresel sıcaklık artışını 1.5 °C’de sınırlandırma umudunu canlı tutmak ve bilimin gösterdiği doğru yolda çok daha ileri gitmek zorundadır.

BMİDÇS TK-26, bu yüzden hem geri kalan tüm doğal ekosistemlerimizin bozulmadan gelecek kuşaklara kalmasını sağlamak hem de Dünya’nın fosil yakıt çağını sona erdirmek ve doğayı yenilemeye başlamak için ivedilikle harekete geçmesi için bir fırsat sunma potansiyeline sahiptir ve bu potansiyel mutlaka kullanılmalı, harekete geçilmelidir.

Ülkeler küresel Covid-19 salgınının (pandemi) ardından ekonomilerini yeniden inşa etmeye çalışırken, yeşil bir toparlanma yoluyla (yeşil yol, yeşil düzen, yeşil mutabakat, yeşil uzlaşma ya da anlaşma, vb.)  ‘daha iyi bir şekilde yeniden inşa etmeye’ vurgu yapıldığını görmekteyiz. Giderek daha fazla ülke, iş dünyası (fabrika ve işletmeler, yatırımcılar, vb.) ve yerel yönetim ya da yerel hükümetler, 2030 ya da 2050 yılına kadar karbondan arındırma ya da karbonsuzlaşma (net sıfır karbon) yükümlülükleriyle öne çıkıyor. Ancak bu uzun vadeli yükümlülükler çok önemli bir sinyal verse de gerçekten önemli olan Glasgow’da alınacak olan kararlardır.

Hükümetlerarası İklim Değişikliği Paneli’nin (IPCC) son yıllarda yayımladığı üç özel rapora (2018 1.5°C Küresel Isınma, 2019 İklim Değişikliği ve Arazi, Değişen İklimde Okyanuslar ve Buz Küre konulu özel raporlar) ve 9 Ağustos 2021’de açıklanan 6. Değerlendirme Raporu 1. Çalışma Grubu Raporu’na göre, iklim değişikliğinin olumsuz sonuçları Dünya’nın tüm coğrafi/iklim bölgelerinde yaşanmaktadır ve gözlenen insan kaynaklı ısınmanın etkisi birkaç on yıl içinde bugüne değin bildiklerimizden çok daha şiddetli olacaktır. Örneğin, yağış rejiminin değişmesi, bir yandan daha şiddetli, daha sık ve daha uzun sürelerde yaşanan kuraklık olayları, kurak (arid, semiarid, vb.) alanların genişlemesi ve çölleşme süreçlerinin hızlanması, bir yandansa yağışların daha kuvvetli ve şiddetli olması ve bağlantılı sel, taşkın, kütle hareketleri vb. afetlerinin oluşması; hızlanan deniz düzeyi yükselmesi, okyanusların ısınması ve asitlenmesi, başlıca ekosistemlerin ve biyomların daha etkilenebilir olması ve uyumun (adaptasyon) sınırlanması olasılığında artış, vb. iklim değişikliğinin etkileri şimdi ve gelecekte toplumun ve ekosistemlerin uyum kapasiteleri açısından kuvvetlenen bir meydan okumadır.

Ne yapmalı?

IPCC 1.5 ºC Küresel Isınma Özel Raporu’na (IPCC, 2018) göre, 2030 yılına kadar 2010 yılına göre insan kaynaklı karbondioksit (CO2) salımlarının mutlaka % 45 oranında azaltılması ve 2050 yılına değin net sıfır salıma düşmesi gerekmektedir. Bu ise, enerji, sanayi, tarım, konut, ulaştırmadan kaynaklanan CO2 salımlarının 2050 yılına gelindiğinde 2010 yılına göre % 75-90 oranında azaltılmış olması anlamını taşımaktadır.

Dahası, Birleşmiş Milletler Çevre Programı’nın (UNEP) yayımladığı Salım Açıkları Raporu (UNEP, 2019), her yıl -var olan bilimsel uyarılar ve politik yükümlülüklere karşın- Dünya ülkelerinin gerekeni yapmadığını ve sera gazı salımlarının artmayı sürdürdüğünü çok açık bir biçimde bilimsel olarak vurgulamaktadır.

Salım Açıkları Raporu’na göreyse gelinen kötü ya da olumsuz durum şöyle özetlenebilir:

  • Geçen on yılda sera gazı salımları yılda % 1.5 oranında yükseldi. Toplam sera gazı salımları (arazi kullanımı değişikliklerini içerir) 2018 yılında rekor yüksek değer olan 55.3 milyar ton eşdeğer CO2’ye (GtCO2e) ulaştı.
  • Enerji kullanımı ve sanayiden kaynaklanan fosil kökenli CO2 salımları, ki toplam sera gazı salımlarının çoğuna karşılık gelir, 2018 yılında % 2 oranında arttı ve 37.5 Gt CO2/yıl düzeyine ulaştı.
  • 2050 yılı için net sıfır sera gazı salımları hedeflerini açıklayan ülkelerin sayısı artmakla birlikte, bugüne değin yalnızca birkaç ülke BMİDÇS’ne uzun dönemli yasal stratejilerini sundu.
  • Tüm ülkeler Paris Antlaşması kapsamında sunmuş oldukları Ulusal Olarak Belirlenmiş Katkılarını (NDCler) gerçekleştirseler bile, Yerküre önümüzdeki on yıllarda, yüzyılın sonlarından önce yaklaşık olarak 3 °C’lik bir küresel ısınmayla karşı karşıya kalacaktır.
  • Bu hassas dönemde, Dünya daha sağlam ve giderek güçlendirilmesi gerekli olan aşamalı eylemleri hayata geçirmelidir. Gereksinim duyulan azaltımları uygulamak için, Dünya ülkeleri 1.5°C hedefleri kapsamında sundukları NDClerini 2020 yılında (pandemi yüzünden 2021’de Glasgow’da) gözden geçirerek 5 kat yükseltmelidir. 2°C’lik bir küresel ısınma hedefi içinse, ulusal katkılarını 3 kat artırmaları gerekiyor.

Başarılı olunmaması kaygısı!

Ancak, daha önce de BMİDÇS Paris Antlaşması’na ilişkin tüm olumlu hatta fazla iyi niyetli beklentilere karşın, BMİDÇS’nin İspanya’nın başkenti Madrid’de 2-13 Aralık 2019 günlerinde gerçekleştirilen 25. Taraflar Konferansı’nın (TK-25) tam bir başarısızlık ve hayal kırıklığı ile sonuçlandığını unutmamamız da gerekiyor. IPCC 1.5 ºC Küresel Isınma Özel Raporu ile Salım Açıkları Raporu’nun ana çıktılarını gündeme ve ciddiye almayan BMİDÇS 25. Taraflar Konferansı, salım azaltma yükümlülüğü içermemesi, sadece küreselleşme ve pazar ekonomisi yanlılarının, çok uluslu enerji vb. şirketlerin ve iş dünyasının önemli desteğini alması vb. gibi yapısal zayıflıkları olan bir antlaşma durumundaki Paris Antlaşması’nın geleceğine ilişkin birçok önemli madde üzerindeki tartışmaların uzaması yüzünden iki gün gecikmeyle ancak 15 Aralık 2019 günü sonlanmıştı.

Sonuç olarak, neye ve niçin hayır ya da evet dediğimiz, insan ve finansal sermayeyi gelecek yıllarda değil, şu anda nereye yatırmayı seçtiğimiz önemli. Dünya ölçeğinde, en az gelişmiş ülke ve toplumların, yoksulların, çiftçilerin, STK’ların vb. aktörlerin, özellikle de gelişmiş ülkelerdeki gençlerin gözleri TK-26’da ve sonrasında! Acil önlem alınmadan geçen her gün, dakika ve saat gelecek nesillerin başarısız olması anlamına geliyor. İklim değişikliği şimdiden pek çok insan için kayıp ve hasara yol açıyor; hepimiz aynı fırtınaya yakalanabilirken, kesinlikle hepimiz aynı gemide değiliz. Gerçekte TK-26, hem bir fırsat hem de önceki on yıllara ek olarak Paris’ten bugüne altı yıllık gecikmeyle de olsa NDC ‘niyet beyanları’ ve çoğu 2021’de bol keseden verilen ‘sözlerden’ sağlam eylemlere acilen geçmek için tam zamanıdır.

 

 

Bitkilerden öğreneceklerimiz-2

Önceki yazımda, biz insanlar genellikle bitkilerin akılsız olduğunu düşünsek de bitkilerin akılsız olmadığını, onlara bakış açımızı değiştirmeyi başarabilirsek onlardan çok şey öğrenebileceğimizi belirtmiştim. Tekrar vurgulamak istiyorum, aslında bitki aklı yerine başka bir terim kullanmamız gerektiğini düşünüyorum. O terim ne yazık ki Türkçede yok, başka dillerde olduğunu da pek sanmıyorum. Bitkilerin, yaşamı ve yaşamın devamlılığını odağa koyan, bundan başka hiçbir alt ya da üst amaca yer tanımayan ve bütün davranışlarını bu amaca göre şekillendiren olguya ‘akıl’ yerine başka bir ad vermek gerekiyor. Ancak, bunu hiç değilse şimdilik ikinci plana atıp bu olgunun derinlikleriyle ilgilenmek daha doğru olacak. Dilerseniz konuyu daha iyi kavrayabilmek için örneklerimizi çeşitlendirelim.

Küstümotu hakkında bildiğimiz ve bilmediğimiz

Hemen herkes küstümotunu bilir. Bilimsel adı olan Mimosa pudica’dır ve tür adı olan ‘pudica’ Latince utangaç, çekingen gibi anlamlara gelir. Dokunmaya karşı yapraklarını kapatarak tepki veren bir bitkidir. Bu davranış bitkinin kendini otçullara karşı korumak için geliştirmiş olduğu bir yöntem olarak değerlendirilir. Buraya kadar bildiğimiz kısım. Bilmediğimiz ya da çoğumuzun bilmediğini sandığım kısım ise şu; küstümotuna peş peşe dokunmaya devam ederseniz kısa sürede durumu kavrar ve tepki vermeyi sonlandırır. Yani dokunmanın yaşamsal bir tehlike olmadığı değerlendirmesini yapar. Ne malum, belki de yorulduğundan tepki vermiyordur denilebilir. İlk dokunmaya tepki verip zamanla tepki vermemeye başlayan küstümotuna dokunmak yerine örneğin onu hızlıca sarsarsanız yine tepki verir ve yapraklarını kapatır, ancak bunun ardından bir kez daha dokunursanız tepki vermediğini görürsünüz.

Bezelye deyince aklınıza ne gelir? Mendel? Genetik? Yemek? Ya da…

Pavlov’un köpekleri nasıl eğittiğini bilmeyen yoktur sanırım. Metronom sesi ile yemek arasında bağ kurmayı öğrenen köpekler metronom sesi ile birlikte salya akıtmaya başlarlar. Avustralyalı botanikçi Monica Gagliano benzer deneyi bezelyeler (Pisum sativum) üzerinde kurgular. Bilindiği gibi bitkilerde ışığa yönelme (fototropizm) özelliği bulunmaktadır. Gagliano bezelye sürgünlerine bir fandan gelen esintiyle birlikte ışık yöneltmiş ve belli bir süre sonra yalnızca fanı çalıştırıp ışık kaynağını çalıştırmamış. Ne olmuş dersiniz? Bezelye sürgünleri fandan gelen esintiye ışığa verdikleri tepkiyi vermişler, tıpkı metronomdan gelen sese yemek tepkisi veren köpekler gibi. İşin garibi, aynı deney gece yapıldığında, yani sadece fan çalıştırıldığında bezelyeler hiç oralı olmamışlar. Ne dersiniz, gizli bir saat mi kullanmışlar acaba?

Ayçiçekleri güne bakar mı?

Hemen herkes ayçiçeklerinin (Helianthus annuus) güneşi nasıl takip ettiğini bilir. Bu bitkiye günebakan denmesinin nedeni de budur. Ama bilmeniz gereken bundan çok daha fazlası. Öncelikle ayçiçekleri bütün yaşam döngüleri boyunca güneşi takip etmezler. Çiçekler olgunlaşmaya başlayıp devam ettikleri sürece bu böyledir. Ancak çiçekler olgunlaşmayı tamamlayıp polen saçmaya başladığında güneşi takip etmeyi bırakırlar ve bundan sonra sürekli doğuya dönük halde kalırlar. Eğer, diyelim ki saksıdaki bir ayçiçeğini bir gece tam tersi yöne çevirseniz bile, o ayçiçeği güneşin yardımı ile birkaç günde eski düzenine geri döner. Dahası var; ayçiçeğinin çiçeğini koparsanız bile kalan kısım dönmeye devam eder. Çünkü dönmeyi sağlayan kısım çiçek değil yapraklardır. Sadece bitkideki bütün yaprakları kopardığınızda bitkinin dönmesini engelleyebilirsiniz.

Bukalemun hayvan, bukalemunun ‘şahı’ ise bitkidir

Bukalemunu da bilmeyen yoktur. Koşullara göre renk değiştirmesiyle akıllarda yer eden sürüngenler sınıfından bir hayvan. Ne müthiş değil mi? Üstüne bir de koşullara göre şekil değiştirse mesela, nasıl olurdu? ‘Yok, artık!’ dediğinizi duyar gibiyim. Nasıl olabilir ki bu? Olabilir, oluyor da. Ama bunu yapan bir hayvan değil bir bitki; bukalemun sarmaşığı (Boquila trifoliata). Şilili iki araştırmacı, Ernasto Gianoli ve Fernando Carrasco-Urra 2014 yılında Current Biology dergisinde yayımladıkları makale [1] ile bu sarılıcı bitkinin, sarıldıkları konak bitkisinin yapraklarını şekil, büyüklük ve renk gibi özellikleri açısından taklit edebildiğini ortaya koydular. Aşağıdaki fotoğraf makaleden alınmıştır. Fotoğrafta V harfi ile gösterilen yapraklar sarmaşığın T harfi ile gösterilen yapraklar ise konak bitkinin yaprakları.

Bu kadarına şaşırdıysanız şuna ne diyeceksiniz bakalım: Aynı sarmaşığın kökünden çıkan farklı sürgünler farklı ağaçlara, yani farklı konak bitkilere sarıldığında sürgünlerdeki yapraklar sarıldıkları konak bitkinin yapraklarını taklit edebiliyorlar. Daha açık bir deyişle aynı bitki aynı zamanda birden fazla bitkinin yaprağını taklit edebiliyor. Peki, sarmaşık bunu niye yapıyor dersiniz? Araştırmacılar bu taklidin bitkiyi otobur hayvanlardan korumak için geliştirilmiş bir savunma mekanizması olduğunu düşünüyor. Sarmaşığın kimseyi kandırmak, dolandırmak gibi bir niyeti yok. Onlar insana mahsus niyetler. Bitkiler, hep dediğim gibi tek bir niyete, amaca odaklanır; yaşama. Elbette asıl yanıt aranması gereken konu bitkinin bunu nasıl yaptığı, akılsız bir bitkinin!

Fırsat buldukça bu konuya devam edeceğim. Daha anlatacak çok şey var, bitmedi.

*

[1] Leaf mimiciry in a climbing plant protects against herbivory. Current Biology, 24, 1-4.

Bunca yoksulluk varken…

“Elimde olsa, gökyüzündeki yıldızları çekmeceme kilitleyip, onlara da sahip olmak isterdim.” Bu söz, ABD’li bir iş insanına ait…

Sermaye ve ona sahip olan kapitalist insan, doymak bilmeyen büyüme tutkusunu dizginleyecek hiçbir ahlaki değere sahip değildir. Daha da ötesi sosyolog Ali Şeriati’nin kavramını ödünç alacak olursak, sermayedar bir alinasyona uğrar. Yani sahip olduğu şeyin kendisine dönüşür. O, “ya büyü ya öl” kapitalist motto gereği, sürekli çoğalmak zorunda olan bir paradır artık. İnsanlığını büyük oranda kaybetmiştir. Sermayenin büyümesi pahasına çektirilen acıların hiçbir önemi yoktur. Arada insan olduğunu hatırlar ve vicdanını rahatlatmak için yoksullara küçük yardımlarda bulunur. Bunu da özel milli ve dini günlere denk getirir ki oradan yine bir rânt elde edebilsin. Dahası kendine açılan fakir elleri görmekten, gizliden gizliye bir büyüklük hazzı duyar. Dostoyevski, Karamazov Kardeşler’de, sürekli cömertlik peşinde koşan bir zengin karakteri üzerinden bu durumu çok güzel anlatır. Romanda; yüzlerce sayfa boyunca, insanlara yardımlarda bulunan bu zengin kişinin, serf sahibi olduğunu ve bir serfini döverek öldürdüğü için aslında suçluluk duygusuyla bu yardımları yaptığını okuruz.

Rezilsiniz!

Ülkemiz kapitalistlerinin de para hırsı konusunda hiç kimse eline su dökemez. Bu becerikli gözü dönmüşlerin en son icraatı, günlük yevmiyesini çöpleri ayrıştırarak kazanan çekçekçilerin üç kuruş kazancına el koymak oldu. Geçtiğimiz haftalarda Ümraniye Dudullu Bölgesi’nde birçok geri dönüşüm işçisinin mekânlarına şafak vakti baskınları yapılıp, yüzlerce insan gözaltına alındı. Sanki suç işlemişler gibi… Bu baskınlar şu anlama geliyordu: “ey ülkemin işsizleri ve sığınmacılar size yaşam hakkı yok! Biz öyle cabbar, cevval ve atakan birer sermayedarız ki bu sistemin sahipleri olarak sizin sorunlarınızı çözmediğimiz gibi elinizdeki azıcık ekmek parasını da size yedirtmeyiz.” Bu operasyonlar “çevre kirliliği” bahanesiyle yapıldı. Oysa çekçekçi diye tabir ettiğimiz geri dönüşüm işçileri, kendiliğinden müthiş bir iş başarıyor. Onlar, çöpleri ayrıştırıp, organik olmayan atıkları geri dönüşüme kazandırıyor. Ve böylece hem ekolojik bir faaliyet ortaya çıkarken hem de bir grup yoksul ve mültecinin işsizlik sorunu, az da olsa çözülüyor. Tabii gönül isterdi ki insanların başka güvenlikli ve sağlıklı işleri olsun ve biz de çöplerimizi, belediyelerin gelişmiş teknikleri ve organizasyonlarla kendimiz ayrıştıralım.

Kendisi dışında her şeyle uğraşan insan

Megamakine aşamasına ulaşan yeni uygarlığın ulus devletleri, uzaya çıkma, yeni keşifler yapma inanılmaz aletler icat etme konusunda birbiriyle yarış halinde ve bu konulardaki birçok hayalini gerçekleştirebilirken, yaşadığı gezegendeki en belirgin sorunlar olan yoksulluk, ekolojik kriz ve mültecilik benzeri konulara çözüm üretmekten aciz bir haldedir. Zaten çözüm bulmak için de ciddi bir çaba içerisinde oldukları söylenemez. Örneğin, kuraklık ve küresel ısınma kendisini her geçen gün yakıcı bir biçimde hissettirirken, 1-12 Kasım’da Glasgow’da gerçekleşecek olan COP26 İklim Zirvesi öncesinde fazla beklentiye girmeyin diye uyardılar. Yani, yine makyaj önlemleri konuşacağız demek istiyorlar. Yoksulluk ve pandemi krizi derseniz, küresel çapta bunlara dair de elle tutulur hiçbir önlemleri yok. Şunu çok iyi anlamamız gerekiyor ki umutlarımızı boşuna tüketmeyelim. Verili sistem hiçbir sorunu çözmez ya da çözemez. Çünkü kaynağı kendisi…

Peki bunca kötülük karşısında insan ne yapsın?

Buradan belki, toplumsalı oluşturan bireylerin yaşamanı nasıl kurguladıkları ve neyle uğraştıklarına gitmemiz gerekiyor. Sınıfsallık sadece ekonomik güç veya güçsüzlükle ilgili bir kavram olarak ele alınamaz. Aynı zamanda bir kültürdür. Bir zengin kişi, Marx’ın deyimiyle kendi sınıf intiharını gerçekleştirerek sömürücü burjuva kültürüne sırt çevirebilir. Burada kişinin felsefi bir hesaplaşma yaşaması esastır. Diğer taraftan, ezilen sınıftan olmak peşinen bir başkaldırı veya hak arama kültürü de yaratmaz. Paris Komünü’nün ve Sosyal Ekolojinin öncü filozoflarından Elisee Reclus bu bağlamda Marx ve Bakunin’i eleştirirken haklıydı. Reclus, Marx ve Bakunin’in, “tarihsel maddecilik formunu reddederek, bilincin esas olarak iktisadi faktörler tarafından biçimlendirilmediğini, toplumun bilinç tarafından dönüştürüldüğünü öne sürdü.” [1] Tabii buradan Reclus’un iktisadi koşulları önemsemediği sonucunu çıkarmamalıyız. Bunu bilinç-iktisat ilişkisine verilen aşırı öneme bir eleştiri olarak algılamalıyız. Demek oluyor ki yoksulların da bilinç dönüşümü için sürekli ciddi bir felsefi ve kültürel hesaplaşma içerisinde olması gerekiyor.

Bu bilinç durumuna dikkat çekmek için 17.yüzyılın parlak zekâlarından ve filozoflarından Etienne de la Boetie, “Gönüllü Kulluk Üzerine Söylev” eserinde şöyle seslenir: “Eğer ezilenler, muktedirlerin ayaklarının altına kırmızı halı döşemekten vazgeçerse, sistem kendiliğinden yıkılacaktır.” Boetie, bunu söyleyerek daha 1600’ de aslında sivil itaatsizliğin temellerini atmıştır. Henry David Thoreau da 19.yüzyılın sonlarında kavrama “sivil itaatsizlik” olarak ismini vererek, kendince yol ve yöntemlerle de hayata geçirmiştir.

Bugün yapmamız gereken de tam olarak böyle bir şey. Evet başka türlü bir dünya mümkün ama bu bilinmez bir gelecekte ulaşacağımız bir hayal olmamalı. Hemen şimdi yapabileceğimizi yaparak harekete geçmeliyiz. Örneğin ortaklaşmacı ekonomik ağları genişleterek dayanışmacı bir kültürü çoğaltmalıyız. Kurduğumuz ve büyüttüğümüz kolektiflerle hem kendi tüketimimizi minimize ederken hem de toplumun tüketim alışkanlıklarını sorgulayabilmesi için örnek modeller oluşturmalıyız. Küçük ölçekli de olsa yaptığımız işle siyaset yapıp, söyleyeceğimiz sözün gücünü ve potansiyelini açığa çıkartmalıyız. Yani yalnızca karşı çıkarak değil, istediğimiz yaşamları bugünden oluşturmaya çalışarak görünür olmalıyız. Bu, yalnızlık çeken her bireyin aidiyet sorununu çözecek en güzel adım olacaktır. Nerede aç kalan, nerede barınamayan, nerede sistemden bunalan insan varsa orada olmalıyız. Ortaklaşmacı ekonomik ve sosyal ağlara, kooperatiflere ve kolektiflere katılan her birey, hem sistem tarafından yok sayılan haysiyetini yeniden kazanacak hem de hayata dair sözünü çekinmeden söyleyebilecektir.

*

[1} Peter Marshall, Anarşizmin Tarihi, İmge Kitabevi, syf.486

 

[Bir şarkının hikayesi] Et si tu n’existais pas /Joe Dassin*

“Eğer sen var olmasaydın
Sadece seni yaratabilmek ve sana bakabilmek için
Hayatın sırrını ve nedenini bulmuş olurdum”

Hayatının anlamını aşkın ve sevdiğinin varlığına bağlayan ve çok ender rastlanan büyük bir aşkı anlatan bu şarkı sözleri, Fransız müziğinin en romantik şarkılarından “Et si tu n’existais pas“nın (Eğer sen var olmasaydın) en çarpıcı mısrası.

Hayatını genç yaşta kaybeden Amerikan asıllı, Fransız şarkıcı Joe Dassin’in seslendirdiği şarkının sözleri öylesine derin ve felsefi bir anlam taşıyordu ki, sevilen kişi var olmamış olsaydı, seven kişi için yaşam hiçliğe indirgenmiş olacak ve yaşamak tümüyle anlamsız olacaktı. Bu aşk, sevenin hayatının yegane anlamı oluyordu ve daha da ileri gidiyor ve o kişinin Tanrı tarafından yaratılmamış olması halinde, kendini kararlı bir şekilde onu yaratmaya zorunlu hissediyordu. Bu yaklaşım “Tek Ruh Eşi” kavramını idealize ediyor ve dünyada bizi mutlu edebilecek ve aradığımız her şeye sahip olan tek bir kişinin varlığını tasvir ediyordu.

Beyazlara sarmalanmış acı

Kimi yorumlara göre “Varoluşçuluk “izleri taşıyan bu sözler Pierre Delanoe, Claude Lemesle ve Vito Pallavicini tarafından yazılmıştı. Bestecisi ise dünyada ve ülkemizde “L’Italiano” ( Lasciatemi Cantare) ile tanınan Toto Cutugno idi. Aynı yaratıcı ekip, Joe Dassin’in diğer iki büyük hiti olan  “Salut” ve “L’été Indien”i de yazmıştı.

Film direktörü Jules Dassin ve viyolonist Beatrice Launer’in çocuğu olarak 1938 yılında Amerika’da dünyaya gelen Joe (Joseph) Dassin, çocukluk dönemini New York ve Los Angeles’ta geçirmişti. 1950’lerde komünist geçmişi nedeni ile babası Holywood’da kara listeye alınınca, aile Fransa’ya göç etmek zorunda kaldı. İlk büyük hiti 1969 yılında yayınlanan “Les Champs Elysées” olan Joe Dassin, en büyük başarısını “L’été ındien” ile elde etmiş, Fransa, Belçika ,Quebec ve İsrail’de liste başı olan şarkı Türkiye’de Bilboard’da 11.sıraya kadar yükselmişti.

“Et si tu n’existais pas”, Joe Dassin’in “Le costume Blanc” adlı albümünde yayınlandı. Albüme ismini veren şarkıda olduğu gibi beyaz takım elbisesi ve güler yüzü ile kendinden sonraki jenerasyonları da etkileyen şarkılarını seslendiren Joe Dassin, sahnedeki bu görüntüsünün gizlediği içsel acıları ile  mücadele ediyordu. Erken doğumla hayata gelen ilk çocuğu Joshua’yı doğumundan beş gün sonra kaybetmiş, ağır bir depresyona girmiş ve ilk evliliği tüm çabalarına rağmen dört yılda sonlanmıştı.

 

Joe Dassin ,uzun ve yorucu turnelerinin ardından 1980 yılında, 41 yaşında iken tatil için bulunduğu Tahiti’de bir restoranda kalp krizi geçirerek hayatını kaybetti.

2013 yılında Dassin’in ikinci evliliğinden olan oğlu Julien, babasının en bilinen şarkıları için  virtüel görüntüler ve eski ses kayıtları ile bir duo albüm projesi başlattı. Joe Dassin başkaları için de şarkı yazan iyi bir kompozitör olsa da bir İtalyan bestecisi Toto Cutugno’nun besteleri ile büyük başarılara imza atmıştı. Julien Dassin bu Duo albüm projesi için gene bir İtalyan kompozitör Riccardo Cocciante’nin bestelerini yaptığı “Notre Dame de Paris” müzikalinde Esmeralda‘yı oynayarak ünlenen Hélene Ségara‘yı seçti.

Ségara: Duo albümde hep yanımdaydı

Ségara, Joe Dassin’in sesine uyum sağlayabilmek için altı aydan fazla çalıştı. Beyaz takım elbiseleri içinde görünen Joe Dassin ve Ségara’nın buluşması, aynı duyarlılığı, aynı sıcaklığı ve aynı samimiyeti paylaşan iki ruhun virtuel buluşması gibiydi. 13 aşk şarkısı özüne dokunulmadan yeniden yorumlandı. Bu düo albüme projenin tartışmasız en başarılı şarkısı olan “Et si tu n’existais pas”nın adı verildi. Albüm Fransa‘da listelerde ikinci sıraya, Belçika’da ise üçüncü sıraya kadar yükseldi.

 

Ségara, albümün yayınlanmasından sonra çekilen videoda şu ifadeleri kullanacaktı:

“Bunlar büyük ve zamanın ötesinde melodiler. Şarkı sözlerindeki sihri tekrar keşfedeceğimizi zannediyorum. Sanki Joe Dassin ile aynı odada aynı zamanda kayıt yapıyor gibiydim. Bir saniye olsun onu arkamda hissetmediğim bir şarkı olmadı. Şarkıları modernize ederken melodiye ihanet etmeden onu koruyarak yapmamız gerekiyordu. Biz her ne kadar Joe Dassin ile iki insan olarak karşılaşmadıysak da bu düo albüm ile bugün müzikal olarak sonunda karşılaşmış olduk. Projede kendimi hiç yalnız hissetmedim, bence bu benim kaderimde vardı.”

Kariyeri boyunca 50 milyon albüm satan Joe Dassin “Et si tu n’existais pas” albümündeki 13 aşk şarkısı ile tekrar DJ’lerin gözdesi olmuştu. Aşk şarkılarının prensi o unutulmaz sözler ile yeniden kalplerimize dokundu.

“Eğer sen var olmasaydın,
Yeni doğan günün renklerini
Parmaklarının ucunda yaratan
Ve ona inanamayarak bakan bir ressam gibi,
Aşkı icat etmeye çalışırdım”

(*) Albüm: ”Le costume blanc”, 1975

Kaynakça

  • Hélene Ségara-Et si tu n’existais pas: L’histoire du Projet, Youtube
  • L’explication de “Et si tu n’existais pas”, greatsong.net
  • Le saviez vous ?- Joe Dassin, nostalgie.fr18.06.2018
  • Severo R., Jules Dassin, Filmmaker on Black List, April 2008, The New York Times
  • Joe Dassin, Le Costume Blanc, Et si tu n’existais pas
  • Hélene Ségara, Wikipedia

 

 

 

 

 

Piyale Madra çiziyor-10

Türkiye’nin önde gelen çizerlerinden Piyale Madra, çizgileriyle Türkiye ve dünyanın “Yeşil Gündem”ini yorumluyor. 

Squid Game: İnsan insanın kurdu(mu)dur!

Thomas Hobbes, metaforları anlatımının en önemli aracı yapmış bir İngiliz filozofudur. Hatta karamsarlığın toplumu kurtaracak çözüm olduğunu anlatmasıyla oldukça ilginç bir bağlama da oturtulabilir. En önemli iki eserinin isimlerinin Leviathan ve Behemoth olması da kötümserlikle harmanlanmış bir metafor kullanımının, toplumsal kurtuluşun adresi olarak düşünmesinin en önemli göstergeleridir. Gerek denizlerde yaşayan Leviathan gerekse de karada yaşayan Behemoth efsanevi canavarlardır ve Tevrat’taki üç önemli canavar-kahraman’dan ikisidir.

Hobbes’un bu iki ismi seçmesinin devlet organizasyonunu anlatmak amacıyla seçmesi tesadüf değil. “Bellum omnium contra omnes” yani herkesin herkesle savaşı anlamına gelen durumun ortaya çıkmasının kaçınılmaz olduğunu bunun da nedeninin “insanın insanın kurdu” olması durumuyla anlatması da Hobbes’un metafor kullanımındaki ustalığını ortaya koyar. Ancak hepsinin bir karamsarlık barındırdığını unutmamak lazım! Nitekim Homo homini lupus durumu bunun en açık göstergesidir.  Burada Hobbes’un aslında başka bir şey demek istediğine dair yürütülen felsefi tartışmaların heyulasına girmeden devam edelim. Hobbes’un anlattığı doğal durum, yani son tahlilde insan denen canlının bir mücadele arenasında ne hale gelebileceğinin formülizasyonu işte son zamanlarda Netflix platformunda yayınlanan Squid Game isimli dizide açık ve seçik anlatılıyor. Hobbes’tan girip bir diziden çıkmak garip gelebilir ancak diziyi izleyince aklıma ilk olarak gelen şeyin Homo homini lupus olduğunu söylemem lazım. Squid Game yaratıcısı senaryoyu yazarken Hobbes’dan esinlenmiş midir bilemem. Dışardan bakan birisi olarak Thomas Hobbes evreninin abartılı bir karşılığının ekrana yansıtıldığını kesin olarak söyleyebilirim ama ispat edemem.

Anlatımın dili ve tercih edilen metaforların anlatılmak istenen şeyin de belirleyicisi olduğunu unutmamak gerekir. Nitekim dizide iki farklı masumiyet ve saflık durumunun yani “yaşlılık” ve “çocukluk” durumlarının benzerliği ana aksa oturtulmuş. Bu aks başka bir iyilik göstergesi olan “kankalık”, “yoldaşlık”, “ortaklık” kavramlarıyla harmanlanmış ve bunlar üzerinden de bol ancak tek düze şiddet gösterilerinin servis edildiği bir distopya oluşturulmuş. Böylelikle izleyiciye çaresizlik ya da toplumsal kırılganlıkların kişiyi köşeye sıkıştırdığında alabileceği halin kanlı bir gösterisini sunulmuş! Aslında anlatılan şey, insan doğasında gizli olan ve ancak sistemsel güdülenmelerle ortaya çıkabilecek olan kötülük temalı doğal olmama durumu ve grup içi saldırgan rekabetçilik dürtülerinden başka da bir şey değil! Oyun kuralları içerisinde gerçekleşen cinayetlerin yaratamadığı rahatsızlığın, bu cinayetin oyun dışı durumlarda gerçekleşmesiyle tavan yapması da kötü ve iyinin çatışması olarak sahnelenmiş denilebilir.

‘Düşünürken, kelimelerinize dikkat edin’

Oyun içinde diğerlerinin nasıl kendilerinden önce ölmesi gerektiğinin stratejisini yapmaya çalışan takım mensubu insanların, hayatta kalma dürtüsüyle yapabileceklerinin de sınırlarında dolaşılmış. Hayat boyu başarısız olmuş karakterlerin ya da tercihleriyle görece yolunda olan hayatlarının bir anda bataklığa dönüştüğü karakterlerin bir noktaya kadar hayatta kalmak için nasıl da ortaklaşabildiği de açıkça sergileniş. Bunun yanında oyun içi tercihlerin kişiden kişiye nasıl da anlamsal farklılıklar yarattığı da oldukça güzel ifade edilmiş. Nitekim bu durum da Hobbes’un Leviathan’da anlamların nasıl da farklılaşabildiğini anlattığı kısımla paralellik arz ediyor. Hobbes insanın düşünürken sözcüklere dikkat etmesi gerektiğini çünkü sözcüklerin onların düşündüğümüz anlamının yanı sıra, düşünenin doğasını, kişiliğini ve ilgileri hakkında da ipucu verdiğini ifade ediyor. Devamında erdemler ve kötülükler için kullanılan adların da böyle olduğunu ve birine göre bilgelik olan bir şeyin başka biri için korkaklık anlamına, birine göre vahşet olan şeyin de başka birine göre adalet anlamına gelebileceğini söylüyor. Dizide de final bölümündeki konuşmalarda çoğunlukla bu ikilemler belirleyici olmuş ve iki farklı karakterin olaylara yaklaşımının nasıl da farklı anlamlar barındırabileceğini ortaya konmuş. Belki de senarist Hobbes’u okumuş olsaydı homo homini lupus sözünü mutlaka ama mutlaka filmin bir yerinde kullanırdı.

Squid Game yakın dönem kapitalosen çağının da özetini, yani kapitalizmin neo-liberal barbarlığının insana biçtiği rekabetçilik ve mücadelecilik yaklaşımını da anlatıyor diyebiliriz. Bu nokta bir röportajında yönetmen tarafından da dolaylı olarak ifade edildiği için bu tespiti rahatlıkla yapabiliyorum: “Mecburların” mücadelesi üzerinden inşa edilen bir sektör ve bu sektör ile monotonlaşmış zengin hayatlarının renklendiğini düşünen VİP’ler. Bunun bir metafor olabileceği ihtimali üzerinden günümüz endüstrisi için de söylemek mümkün. Moda, madencilik faaliyetleri, enerji üretimi, inşaat sektörü, tarikat sektörü ya da çöp ticaretini ve bu faaliyetlerin mağduru olan dezavantajlıları bu bağlamda değerlendirebiliriz. Dediğimiz gibi tamamıyla sizin okumanıza kalmış bir anlam evreni mevcut. Ancak ortak nokta insanın insanın kurdu olması durumu. Bu yorumu yapmakta açıkçası bir beis görmüyorum. Bugün içine girdiğimiz yok oluş çağının da temel nedeni bu hoyratlık ve sömürü çarkının doğayla olan uyumsuzluğudur diyebiliriz. O sebeple çözümün iyilikte olduğu gerçeğini unutmamak gerekiyor. Nitekim filmin de en sonunda bende uyandırdığı izlenim, her ne kadar Gi-Hun isimli karakterin iflah olmaz bir halde yeniden oyuna dâhil olmak istemesi şeklinde sonlansa da, insanın insanın kurdu olması durumunun bir gerçeklik değil bir tükeniş olduğu izlenimdir.

Squid Game, her ne kadar daha benzer bir rekabeti anlatan “Hunger Games” ve semboller açısından da “La Casa De Papel” formatını andırsa da akılda bıraktırdıklarıyla izlenmeyi hak eden bir dizi.

[Çocuklar için Yeşil Kitaplar] Bir ağacın matematiği

Her şeyin değişmesi için neler neler gerekmez ki. Peki nerden başlamalı? Belki de Alina gibi yapıp önce bir karar vermeli.

Alina da kim, diye merak ediyorsanız söyleyelim. O  abm Yayınevi’nden çıkan Rodrigo Mattioli imzalı resimli kitap “BİR AĞAÇ”ın küçük kahramanı. Onu kahraman yapan, verdiği kararı hayata geçirmek için beklememesi. “Bir ağaç dikeceğim” dediği an işe girişiyor. Daha ilk sayfada onu elinde bir ağaç fidanı ve kürekle görüyoruz.

Alina’nın dikip suladığı fidanın ağaç olması için sayfayı çevirmeniz yeterli. Derken ağaçtan bir dal büyüyor. Dala bir çift kuş konuyor ve oraya yuvalarını kuruyor. Ağaç ikinci dalını verince, bir tavşan ailesi geliyor ve onlar da ağacın çevresine yerleşiyor.  Çok geçmeden ağaç meyve vermeye başlıyor. Tavşan ailesini arılar, arıları ise karıncalar izliyor. Kuş yuvasındaki yumurtalar çatlıyor. Kuş ailesi artık beş bireyden oluşuyor. Karıncaların yediği meyvenin çekirdekleri yere düşerken yeni ağaçlar filizleniyor ve bu böyle devam ediyor. Ta ki ortaya bitki ve hayvan çeşitliliğiyle göz dolduran rengârenk bir orman oluşuncaya dek.  Kitabın hem yazarı hem çizeri olan Rodrigo Mattioli bu ormanı anlatmak için yazıya değil çizime başvurmuş ve olabildiğine çok canlı sığdırmak için ona tam dört sayfa ayırmış.

‘Küçük bir adım bazen büyük sonuçlar doğurabilir’

Küçük çocuklara hitap eden kitap, birçok şeyi bir arada vermeyi başarıyor. Birincisi, küçük bir adımın bazen büyük sonuçlar doğurabileceğini  vurguluyor. İkincisi ve bence daha önemlisi doğanın işleyişini, hayvan ve bitkilerin birbirleriyle etkileşimini yaş grubuna uygun bir sadelikle ama çarpıcı bir şekilde gözler önüne seriyor. Üçüncüsü, dikilen tek bir ağacın nasıl bir dönüşüme yol açtığını işlerken kendiliğinden tersini de düşündürtüyor. Tek bir ağacın kesilmesinin ya da yerinden edilmesinin çevre için nasıl büyük bir kayba dönüşebileceğini bu kitaptan hareketle küçük çocuklarla tartışmak mümkün.

Ancak kitabı ilk okuma grubuna sevdirecek başka bir özelliği daha var: Matematik. Çünkü matematik aslında kimi ön yargıların aksine çocuklar için epey eğlenceli olabiliyor. En azından kitabın yaratıcısı Mattioli, küçük okuru saymaya ve toplamaya gerçekten heveslendiriyor.

Her yeni sayfada, ağacın kaç dal verdiğinin, hayvan ailelerinin onlara katılan yavrularla kaç ferde çıktığının, meyvelerin hangi sayıya ulaştığının listesi de veriliyor. Ama bir noktadan sonra listedeki rakamların üstü kırmızı kalemle çizilmeye yanına yeni daha büyük sayılar yazılmaya başlanıyor. Çünkü orman coşuyor ona yetişmek giderek daha zor hale geliyor. Sonunda yazar pes edip sayma ve hesap yapma işini okura devrediyor.

Çeşitliliğin diyalektiği

Salt değil ama biraz matematiğin de yardımıyla çeşitliliği (ve bu çeşitlilik arasındaki diyalektiği) kavranan yemyeşil bir dünyaya dalan okur son sayfada bir soru ile karşılaşıyor. Tabii soruyu davet olarak da algılamak mümkün:
“Peki ya sen, bir ağaç dikmeye ne dersin?”

Yazar kitabını, hayatlarının bir döneminde ağaç dikmiş tüm insanlara adamış. Siz de bu kitabı çocuğunuzla ağaç dikmenin bir vesilesine dönüştürebilirsiniz. Yeter ki buna karar verin!

Yazar ve Çizer Rodrigo Mattioli:

Brezilya’da doğan sanatçı yaşadığı Barcelona ile Londra arasında mekik dokuyor. Şu ana kadar 10 çocuk kitabı yazıp resimlemiş, eserleri birçok dile çevrilip önemli ödüllere layık görülmüş olan Mattioli, tasarımcı olarak da tanınıyor ve Google, Deloitte, Nike gibi şirketler için arayüzler tasarlıyor.

 

Sonsuza dek nükleer

Hükümetler ve iş dünyası iklim krizi karşısında harekete geçmeleri için artan baskılarla köşeye sıkıştıkça, birçok aktörün “tek çare nükleer” argümanına daha fazla sarıldığına şahit oluyoruz.

Geçtiğimiz hafta nükleer santrallerim elektrik üretiminde önemli bir yer tuttuğu Avrupa Birliği üyesi 10 ülkenin Avrupa Komisyonu’na nükleerin temiz enerji sayılması için çağrı yaptı.

Türkiye’de ise Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan Rusya Devlet Başkanı Viladimir Putin ile Soçi’de yaptığı görüşmede daha tartışmalı Akkuyu Nükleer Santrali’nin inşası tamamlanmadan yeni nükleer santrallere göz kırptı.

Çok uzak olmayan bir örnek

Tam da bu kritik zamanın içindeyken Carsten Rau’nun yönetmenliğini üstlendiği Sonsuza Dek Nükleer (Nuclear Forever) belgeseli bize nükleerin ne anlama geldiğini ve neye mal olduğunu çok da uzağımızda olmayan bir örnek üzerinden gösteriyor.

Belgesel, 2022 yılına kadar nükleer enerjiden tamamen vazgeçmeyi planlayan Almanya’daki 17 nükleer santralden biri olan Greifswald Nükleer Santrali’ndeki devam eden -ve on yıllar boyunca süreceği düşünülen- söküm işlemlerini gösteriyor.

On yıllarca sürecek söküm işlemi

Belgesel boyunca kamera eşliğinde orada çalışan uzmanlarla ve personel ile bir zamanlar kutlamalar eşliğinde açılışı yapılan santralin içini adeta bir savaş veya suç müzesini dolaşır gibi adımlıyoruz.

Radyasyon kalıntılarının bulunduğu odalar tek tek yıkılıyor, kablolardan yer döşemelerine kadar bütün yapı malzemeleri radyasyon seviyeleri ölçtükten sonra paketleniyor ve geçici depolanma alanlarına götürülüyor.

Reaktörün de söküm işlemleriyle birlikte bu tehlikeli işlemlerin on yıllar boyunca sürebileceği tahmin ediliyor. Söküm işlemlerinin toplam maliyetinin ise 5,6 milyar euroya mal olacağı düşünülüyor.

Nihai depo arayışı

Ancak tüm sorun bununla da bitmiyor. Şu ana kadar hiçbir ülkenin nükleer atıkları depolamak için bir çözüm bulamadığı hatırlatılan filmde, Almanya’nın bir milyon yıl boyunca atıkları korunaklı bir şekilde saklamak için depo arayışını görüyoruz.

Ancak on buzul çağının daha yaşanmasının beklendiği bir zaman diliminde neresinin güvenli olabileceği sorusu bu arayışı oldukça karmaşıklaştırıyor.

Kasaba sakinleri, aktivistler ve nükleer lobisi

Öte yandan nükleer santral sayesinde oldukça refah elde etmeyi başarmış kasaba sakinlerinin üzüntüsüne, nükleer karşıtı aktivistlerin süreçte katılımcı olabilmek için gösterdiği çabaya ve nükleer lobisinin Almanya’yı nükleerden çıkma kararından geri adım attırabilmek için yürüttüğü faaliyetlere tanık oluyoruz.

Bütün bunlar olurken Fransa gibi nükleer santrallere bağımlı ülkeler Almanya’nın nükleerden çekilme kararının “siyasi bir karar olduğunu” belirterek Almanya’nın çabasıyla dalga geçiyor.

BIFED ile 19 Ekim’e kadar ücretsiz

Oldukça etkileyici bu belgeseli, bu yıl sekizincisi düzenlenen Bozcaada Uluslararası Ekolojik Belgesel Festivali (BIFED) kapsamında 19 Ekim tarihine kadar BIFED’in internet sitesi üzerinden Türkçe altyazı ile ücretsiz izlemek mümkün.

Sonsuza Dek Nükleer, aynı zamanda BIFED kapsamında verilen Fethi Kayaalp Büyük Ödülü için yarışan 13 farklı ülkeden toplamda 15 filmden birisi. Ödülün kazananları 17 Ekim tarihinde açıklanacak.

Belgeseli izledikten sonra belgeselci ve akademisyen Can Candan ile filmin yönetmeni Carsten Rau’nun yaptığı röportaja göz atmak isteyebilirsiniz.

 

 

 

‘Adaletli Paris İklim Sözleşmesi uygulamaları istiyoruz’

Tüketim merkezli politikalar sonucu dünyanın hızla ısınmaya devam etmesi sonucu 2100 yılında hiçbir canlının yaşayamayacağı (800ppm’lik) ısınma ile karşılaşılacağı öngörülüyor. Türkiye’de bu yaz yaşadığımız küresel iklim değişiminin belirtileri olarak güneyde ve doğuda yangınlar, kuzeyde seller olarak bunun belirtileri görülmeye başlandı. Ekim ayı içinde ise Türkiye altı yıllık gecikme ile Paris İklim Anlaşması’nı onayladı. Şimdi acaba derde derman adımlar atılır mı soruları gündeme geliyor.

Özellikle son 20 yılda Türkiye, Avrupa’da karbon emisyonlarını en fazla artıran ülkeler arsında sayılıyordu. OECD ülkeleri arasında Paris İklim Anlaşması’nı onaylamayan tek ülke olmasıyla da dikkat çekiyordu. Türkiye’nin daha önce imza atmadığı bu sözleşmeye şimdi gerek adaptasyon önlemleri için alacağı üç milyar dolar, gerekse belirlenen uluslararası ticaret kriterlerin dışında kalmaması için onaylaması elzem görünüyordu. Şimdi ekosistemin ve biyosferin restorasyonunda Türkiye çapında neler yapılması gerektiğinin bazılarına sorularla bakalım.

Enerji sorunu

Avrupa’da 2030 yılına kadar sera gazlarının % 21 oranında azatılması hedefleniyor. Her hammadde bir su ve enerji tüketimiyle mamul madde haline getirildiğine göre karbon emisyonlarının yarıdan çoğunun enerji odaklı kullanıldığını görürüz. Bu bağlamda nükleer enerjiye temiz enerji diye sarılınması korkunç görülüyor. Termik santrallerin zararları bu kadar açıkken neden ömürleri uzatılmaya çalışılıyor? Kapitalist bir ülke, çevre politikası da olsa yatırımını geri almadan bir kirleticiyi durdurmayabilir. Almanya’da termik santralleri kapatma yoktu. Fakat zaman içinde ömrünü tamamlayanların yenilenmemesi ve 2050’ye kadar tümünün kaldırılacağı sözü verildi. Milas İkizköy’deki Akbelen ormanlarına niyaz edenler ise yatırım ömrü dolmasına rağmen önümüzdeki 25 yıl daha uzatma peşinde. Bu tür mantıksızlığa nasıl yaklaşılacak? Oysa enerji demokrasisi kapsamında yerelde herkesin olabildiğince doğa dostu yöntemlerle kendi enerjisini, enerji kooperatifleri kurarak yönetmesi teşvik edilebilir mi?  Akıllı bir hükümet hem merkeziyetçiliği azaltmak hem de enerji verimliliğini artırmak için böylesi bir enerji politikası oluşturur.

Su, tarım ve hayvancılık

Yerleşik yaşamda gıda gereksinmesi birçok alanı ilgilendiriyor. Tarım ve hayvancılığın iklim değişimine katkısı % 18 olduğuna göre, gerek et endüstrisi nedeniyle, gerekse ormanlar kesilip yerel bitki örtüsü yok edilerek açılan otlaklara acaba nasıl bir ıslah çalışması getirilecek? Anadolu’da meraların karbon yutakları olduğu belliyken özelleştirilip yapılaşmaya açılan meralar geri getirilecek mi?

Her yıl onlarca metre düşen yeraltı su tabakası ve kuruyan bir dizi göl, nehir ve dereler HES projelerine kurban edilmişken bu alanlar nasıl ıslah edilecek? Menderes Nehri ve kuruyan onlarca göl alanların kıyılarında kamu malı olan suyun çalınarak (yaban hayatı da yok eden) özel çiftliklerde sulu tarım yapılması nasıl durdurulacak? Susuz tarıma geçilmesi için nasıl bir program izlenmeye başlanılacak?

Dünyayı hala % 70 oranında küçük çiftçiler beslediği üzere iklim değişimine göre onların sürekliliği için nasıl bir destek programı öngörülüyor? Yöreye özgü geleneksel yerel ve bilimsel yöntemleri birleştirip ‘çiftçiden çiftçiye’ sloganını içselleştiren doğa dostu  ve halka dayanan ekolojik bir tarım yöntemi olan agroekoloji öğretimleri ihtiyacı olana ücretsiz sunulabilecek mi? Agroekoloji enstitüleri yerel düzeyde yaygınlaştırılabilir mi?

Yangın ekolojisi

Son IPCC raporu artık ateş çağına girdiğimizi belirtiyor. Bu bağlamda yangın ekolojisi politikanız nedir? Bölgeden bölgeye değişiklik gösteren parçalı ve kırıklı coğrafi yapımız nedeniyle şimdiden yerel bilgi ve becerilerin ne kadar önemli olduğunu görüyoruz. Bunlar kayda geçirilip halka istihdam sağlanabilecek mi? Yanan orman alanlarına rant kapısı olarak bakanlara ‘dur’ deyip oraların kendini onarmasına bırakılacak mı?

Anadolu’da halen yerel uygulamaların çok az da kalsa kökünü kaybetmemiş olmamamız bir şanstır. Ancak bunlara sahip çıkılmazsa gelecek kuşaklar ekolojik restorasyon anlamında her şeye sıfırın altından başlamak durumunda kalacak. Örneğin, Akdeniz’in Toroslar’ında Sarıkeçililer gibi toplulukların sürdürdüğü göçebe hayvancılık ve benzeri geleneksel yöntemlerin sağladığı karbon yutulmasına neden olan pratikleri desteklenecek mi? Aynı şekilde Kars’ta, Dersim’de Güney’de Taşlıtarla ve Doğu’da bir dizi kaybedilmemiş yerel ekolojik örnek varken bunlar yaygınlaştırılacak mı? Bu örnekler Avrupa için biyolojik çeşitliliği geri getirme ve yerel geleneksel yöntemlerden öğrenme anlamında bir laboratuvar niteliğindedir.

Biyoçeşitliliğimizin Avrupa’dan daha fazla olduğu söylenir. Ancak bu gidişle Avrupa’nın çok altına düşeceğiz. Avrupa kentlerinde dahi yaban hayat koridorları yaratarak nehir ve göllerini temizleyerek son beş yılda biyoçeşitlilik tonlarca kat artırıldı. Bunu yıllar sonra bir Avrupa ülkesine gerek artan kuş ve böcek çeşitliliği, gerekse bitki ve ekosistemdeki ahenk olarak görebiliyoruz.

Yeşil Kapitalizm sorunu çözmez, gizler

Yukarıda insan ihtiyaçlarından bahsettik. Bu durum aynı zamanda özellikle endüstrileşmeyle birlikte son 200 yıldır insanı merkeze koyan kapitalist tüketime odaklı politikaların sonucudur. Bu bağlamda iklim adaleti nasıl sağlanacak? Antroposen çağında yıkımın hızlanmasının etkileri açık. Dolayısıyla insan merkezli değil, tüm canlıların haklarının eşit gözetildiği ekokırımlara son verildiği bir iklim adaleti peşinde olacak mıyız? Kapitalist tüketim toplumu sonucu ortaya çıkan yıkım ‘İklimi Değil, Sistemi Değiştir’ şiarında vücut buldu. Ancak sistemde nelerin nasıl değiştirileceği meselesi önem taşıyor.

Bilindiği üzere son 20 yılda (Rio çevre zirvesinde ortaya atılan Sürdürülebilirlik adı altında) kapitalizm kendine göre ‘yeşil’ çözümler üretme peşinde. Örneğin, tüketimi ve atığını azalt yerine geri dönüşümün teşvik edilmesi bunlardan biri. Artık ekonomik büyüme değil restorasyon çağı olduğu yönünde politikalar geliştirilecek mi? Yeşil paketiyle halen doğayı kaynak deposu olarak gören kapitalizmin çözümlerine inanmamız mümkün değil. Cochabamba’da olduğu gibi halkın iklim adaletinin konu edildiği zirvelerde ancak gerçek çözümlerin masaya yatırılabileceği inancındayım.

(Bu yazı Sivil Sayfalar’da da yayımlanmıştır.)