Ana Sayfa Blog Sayfa 1210

Prof. Dr. Uğur Şahin ve Dr. Özlem Türeci: Üçüncü doz aşıyla enfeksiyon tamamen engellenebilir

Koronavirüs salgınına karşı geliştirilen aşının mucidi ve BioNTech’in kurucuları Prof. Dr. Uğur Şahin ve Dr. Özlem Türeci, iki doz aşının ağır koronavirüs enfeksiyonlarını önlediğini belirtti.

Prof. Dr. Uğur Şahin ve Dr. Özlem Türeci, üçüncü doz aşıyla da enfeksiyonun tamamen engellenebileceğini söyledi.

‘Hatırlatıcı doz gerekli oluyor’

Kathimerini‘ye gazetesine konuşan BioNTech kurucuları, aşının delta varyantı üzerindeki etkisine de şöyle değindi:

Delta varyantı şu an dominant varyant konumunda. Laboratuvar çalışmalarından aşımızın bu varyantı nötralize ettiğini biliyoruz. Zamanla antikorun azalması nedeniyle üçüncü, hatırlatıcı doz gerekli oluyor ve böylece Delta varyantına karşı tam koruma sağlanıyor.”

‘Vücudu değiştirecek hiçbir durum yok’

Üçüncü doz olmadan enfeksiyonların devam edeceğini söyleyen Prof. Dr. Şahin ve Dr. Türeci, “İkinci doz aşıyla ağır vakaların önlendiğini biliyoruz ancak üçüncü doz hiç enfekte olmamayı sağlayacaktır” ifadelerini kullanırken, mRNA aşıları hakkında da bilgiler verdi:

mRNA teknolojisi genom hücrelerini değiştirmiyor. Vücudu değiştirecek hiçbir durum yok. Klinik testlerimizde 40 binden fazla insan aşılandı ve ayrıca dünyada da yüz milyonlarca insan aşılandı ve güvenlik verileri bize bunun güvenli olduğunu gösteriyor.”

‘Yakında kanserin aşılar ile tedavi olabileceğine inanıyorum’

Uğur Şahin, mRNA teknolojisi kullanılarak geliştirilecek kanser aşıları ile ilgili de şu açıklamalarda bulundu:

Bence yakında kanserin aşılar ile tedavi olabileceğine inanıyorum. Biz kök hücre ile 20 yıldan fazla zamandır çalışıyoruz ve bu teknoloji ile ilgili verilere de sahibiz. Dört yıl önce bir araştırma yayınladık ve melanoma hastaları ile ilgili çalışmalar yaptık. Şimdi de yüzlerce hastalarla deneme çalışmalarına başladık. Bu testlerin sonuçlarını ise gelecek yıl ya da 2023’te alacağız. Eğer bu sonuçlar pozitif çıkarsa, ilk kanser aşılarının onaylanması iki, üç veya dört yılda tamamlanabilir.”

Paris’i onayladık, peki şimdi ne olacak?

Paris Anlaşması’nı onaylamanın bize neler getireceğini ya da bizden neler götüreceğini sayılarla anlatmaya çalışayım:

2015 yılında anlaşma çerçevesinde verdiğimiz Niyet Beyanı’na göre 2020 yılında ülkemizin kabaca 700 milyon ton sera gazı salması bekleniyordu. “Eğer bize gelişmekte olan bir ülke olarak maddi yardımda bulunursanız, bu salımları 600 milyon tona düşürürüz” dedik. Gerçekte ise fazla bir çaba sarf edip önemli kesintiler yapmadan da sadece 500 milyon ton saldık. Bu miktarların elbette kesin değerleri var ama bu şekilde daha rahat akılda kalıyor. Kısacası, Paris Anlaşması’nı uygulamak için parmağımızı kıpırdatmaya gerek yok, zaten normal hayatımız bu anlaşmanın şartlarını yerine getirmeye yeterli.

Paris Anlaşması, olabilecek en kuvvetli ve en zayıf iklim anlaşmasıydı. En kuvvetli, çünkü daha fazla zorlama içerecek olsa kabul edilmesi olasılığı yoktu. En zayıf, çünkü içerdiklerine bakacak olursak tüm taraflar taahhütlerini yerine getirecek olsalar bile, yeryüzünün atmosferi 3.5oC ısınacak. Kısacası bu anlaşma üzerinden bir iklim geleceği tasarlamanın imkanı yok. Bu anlaşma imzalandığında da bugün olduğu gibi herkes bunun bilincindeydi. (Everybody knows that the captain lied)

Niyet beyanları yeterli mi?

“Ama” diyeceksiniz, “1.5oC hedefinin tutturulabilmesi için verilen niyet beyanlarının her beş yılda bir yenilenmesi gerekiyor”. Haklısınız, niyet beyanları her beş yılda bir yenilenmeli ve her yeni niyet beyanı bir öncekinden daha ileri taahhütler içermeli. Mesela ülkemizin bir sonraki niyet beyanı 2053 yılında net sıfır karbon salan bir ülke olacağımızı söyleyecek. Peki, bu yeterli mi? Ya da bu yeryüzünü 1.5oC ısınmadan uzak tutabilecek bir değer mi? Veya, herkes bu seviyede sözler verse ve bu sözleri tutacak olsa geleceğimiz kurtulur mu?

Bunların tümü çok zor sorular. İnsanlardan kaynaklı olarak atmosfere her sene 8.9 milyar ton karbon salıyoruz, ormanlar ve tüm bitki örtüsü bunun 2.6 milyar tonunu emiyor. Dolayısıyla, yeryüzünün net sıfır olabilmesi için bizim acilen senede 8.9 milyar ton karbondan 2.6 milyar ton karbona düşmemiz gerekiyor ve bunu da sıcaklığı 1.5oC’ye çıkartmadan yapmamız gerekiyor. Bunun için de toplamda en fazla 120 milyar ton daha karbon salabiliriz (2020 itibarıyla). Bakkal hesabı yapacak olursak bu 2039 yılına kadar tüm dünyanın net sıfır karbon olması anlamına geliyor (120/(8.9-2.6)). Hemen ve hızlı harekete geçersek bu bize biraz daha zaman kazandırır, daha yavaş harekete geçersek, çok daha az zamanımız kalır.

Avrupa’nın net sıfır hedefi 2 derecelik ısınma

“Ya bu kadar önemli iş bakkal hesabı ile olur mu?” diyeceksiniz, haklı değilsiniz. Basit bir bakkal hesabı bile bize fazla zamanımız kalmadığını gösteriyor. Daha ince hesaplar yapacak olursak 2039 belki 2035, belki de 2045 olabilir, ama ne kadar ince eleyip sık dokursak dokuyalım, cevap hep “hemen ve hızlı harekete geçmek zorundayız” oluyor. 1.5oC sınırını aşmamak için önümüzde fazla zaman yok.

Peki Avrupa Birliği nasıl bir hedef koyuyor kendisine? Herkesin korkuyla söz ettiği Avrupa Yeşil Mutabakatı, Avrupa kıtasının net sıfır hedefini 2050 yılına koyuyor. Bu ne anlama gelir? İklim krizini durdurma konusunda en ileri hedefler koymuş olan Avrupa Birliği bile aslında 1.5oC hedefine ulaşılamayacağını ve 2oC’nin daha makul bir hedef olduğunu kabullenerek o yolda çabalıyor demektir. Benzer bakkal hesabı 2oC’yi aşmamak için 2077 yılına kadar vaktimiz olabileceğini gösteriyor. Bu durumda da Avrupa Birliği önderlik rolünü yapmış oluyor.

Ülkemize geldiğimizde ise 2053 net sıfır karbon hedefinin bizim bakkal hesabına tercümesi, sera gazı salımlarımızı her yıl %5.6 azaltmamız şeklindedir. Bundan dolayı da bir dahaki sefer niyet beyanımızı yenilediğimizde vermemiz gereken gerçekçi hedef 2030 yılına değin sera gazı salımlarımızı 2020 seviyesine oranla %40 azaltmak olacaktır. Bu hedef aynı zamanda 2053 net sıfır karbon hedefiyle de uyumludur.

Ancak geçtiğimiz sene içerisinde iklim krizinin ülkemizde açacağı zararları daha net görme fırsatı yakaladık. Bu nedenle de niyet bildirimimizde bu hasarların azaltılması yönünde yapılacak altyapı ve sosyal çalışmaların da yer alması kesinlikle gereklidir. Bizim 2015 yılında verdiğimiz ilk niyet beyanının önemli eksikliği varsayılan büyüme hızının yanlışlığındansa sera gazını artırımı dışında iklim krizi bağlamında başka konulara önem verilmemiş olmasıdır. Umarım bu sefer aynı hataya düşmeden daha kapsamlı bir niyet beyanı hazırlarız.

Radyoaktif atık ve nükleer mesuliyetle ilgili kanunlar yürürlüğe girdi

Kullanılmış Yakıt İdaresinin ve Radyoaktif Atık İdaresinin Güvenliği Üzerine Birleşik Sözleşme”ye Türkiye Cumhuriyeti’nin beyanlarla birlikte katılmasının uygun bulunduğuna dair kanun” ve “28 Ocak 1964 Tarihli Ek Protokol ve 16 Kasım 1982 Tarihli Protokol ile Değiştirilen 29 Temmuz 1960 Tarihli Nükleer Enerji Alanında Üçüncü Şahıslara Karşı Hukuki Mesuliyete Dair Sözleşmeyi Değiştiren Protokol, Resmi Gazete‘de yayımlanarak yürürlüğe girdi.

İki kanunda Paris İklim Anlaşması‘na dair kanun teklifinin TBMM Genel Kurulu‘nda kabul edildiği 6 Ekim akşamı Meclisten geçmişti.

‘Türkiye, nükleer çöplük haline gelebilir’

Evrensel‘de yer alan habere göre, kullanılmış yakıt ve radyoaktif atık ile ilgili kanun ile radyoaktif malzemelerin atıklarının Türkiye’ye girip çıkmasına, alınıp satılmasına, transit olarak geçişine izin veriliyor.

Nükleer atıkların yeniden kaynak olarak kullanılmasına, ortak proje yürütülen başka ülkelerin nükleer atıklarının da kabul edilmesine olanak sağlıyor. Bu durum, Türkiye’nin nükleer çöplük haline gelebileceği şeklinde eleştiriliyor.

Nükleer Enerji Alanında Üçüncü Şahıslara Karşı Hukuki Mesuliyet Kanunu ise meydana gelebilecek kazaların etkilerinden doğacak zararların tazminine ilişkin maddeler bulunduruyor.

‘Kömürden çıkış süreci hızla başlatılması gerekli’

TBMM Çevre Komisyonu üyesi CHP İzmir Milletvekili Murat Bakan ise, kasım ayında Glasgow’da düzenlenecek olan 26. Birleşmiş Milletler İklim Değişikliği Konferansı’ndan önce “kömürden çıkış” çağrısı yaptı ve “Kömürden enerji üretmekten vazgeçmek zorundayız” dedi:

Türkiye, bir an önce yeni kömürlü termik santral yapmayacağını ve mevcut santrallerin bölgede yaşayan halkın ekonomik ve sosyal koşullarını da dikkate alarak adil geçiş ile ne zaman kapatılacağını ilan etmeli. Paris İklim Anlaşması hedefleri ile uyumlu olarak OECD ve AB üyesi ülkeler için 2030, diğer ülkeler için 2050 yılından sonra olmamak üzere mevcut kömür kullanımının sıfırlanması hedefleniyor. Önümüzdeki günlerde Glasgow’a, COP26’ya gideceğiz. Çevre Komisyonu Üyeleri olarak tam kadro orada olacağız. COP26’ya her konuda net ve kararlı gitmeliyiz. Türkiye, bir an önce yeni kömürlü termik santral yapmayacağını ve mevcut santrallerin bölgede yaşayan halkın ekonomik ve sosyal koşullarını da dikkate alarak adil geçiş ile ne zaman kapatılacağını ilan etmeli.”

HAKİM: Elazığ Geçici Bakımevi’ndeki hayvan hakları ihlallerine üst sınırdan ceza verilmeli

Hayvan Hakları İzleme Komitesi (HAKİM), Elazığ Geçici Bakımevi ve Rehabilitasyon Merkezi’nde yaşanan hayvan hakları ihlallerine ilişkin açıklama yaptı.

Savcılık tarafından bakımevinde adeta bir hayvan soykırımı yapıldığı ve tüm şüphelilerin sorumlu olduğunun belirtildiği söylenen açıklamada tüm hayvan özgürlüğü ve hakları savunucularına dayanışma çağrısı yapıldı.

Davaya katılma talebini ileten HAKİM, kamu görevini kötüye kullanan sanıkların rüşvet suçundan da yargılanması gerektiğini belirtti. HAKİM, tüm suç eylemlerinin cezalarının toplanarak nihai hapis cezasına ulaşılması için de Mahkeme’ye dilekçe sundu.

Suç duyurusunda bulunuldu

Bakımevi’ni ziyaret eden gönüllüler tarafından hayvanlara kötü muamelede bulunulduğu, çiftlikte yaşayan hayvanlara uygun ilaçların kedi ve köpeklere kullandırıldığı, yaralı kedilerin bir oda içinde ve toplu halde tutulduğu, kafes içindeki parazitlerin temizlenmediği, dışkıların hayvan kafeslerinde bırakıldığı, mama kaplarının olmadığı ve kafeslerin pis ve balımsız olduğu yönünde Elazığ Belediyesi Geçici Bakımevi müdürü ve veteriner hekimler hakkında suç duyurusunda bulunduğu hatırlatıldı.

Bu tarz vakalarda cezasızlığa engel olan iki şeyin Savcılığın delil toplamaması ve yargılanması gereken kamu görevlileri hakkında soruşturma izni verilmemesi olduğu belirtilen açıklamada “Bu dosyada Savcı’nın gereğini yerine getirerek delil toplaması ikinci engelin de aşılmasını sağladı” denildi.

Savcılık delil topladı

Açıklamaya göre Savcı olay yeri inceleme gerçekleştirerek, iddia edilen hususları doğrular nitelikte tespitlerin yanı sıra hayvanların soğuk ve beton zeminlerde bırakıldığı, uyuz ve kuduz köpeklerin ayrı bir yerde tutulmakla birlikte sağlıksız köpeklerin tamamının bir bölümde barındırıldığı ancak mama kaplarının olmadığı, bir çoğunun yerlere dağıldığı, tüm hayvanların hücre içine dışkıladığı, idrarlarını yaptığı, hücrelerin pis ve bakımsız olduğu yönünde tutanak düzenlendi.

Savcılık bilirkişi raporu hazırlattı ve ilgili raporda tutanağa bağlanan hususların yanında tespit edilen diğer aykırılıklarla birlikte bakımevinin usul ve esaslarına aykırı faaliyet göstererek hayvan haklarına uygun olmayan şartlarda hayvan barındırdığı raporlandı.

Soruşturma izni engeline karşı dava

Açıklamada “Aynı zamanda bakımevi çalışanlarının ifadelerine başvuruldu ve bu kişilerin ifadelerinde de hayvanların bakımsız ve kontrolsüz olarak barındırıldığı hususu doğrulandı” bilgisi paylaşıldı.

Bunun üzerine yargılanması gereken kişiler kamu görevlisi olduklarından, Elazığ Valiliği’nden soruşturma izni istendiği belirtilen açıklamada “Elazığ Valiliği ise köpeklerin bakımının düzenli yapıldığını belirterek soruşturma izni vermedi. Ancak davayı takip eden gönüllüler vazgeçmedi ve soruşturma izni kararı verilmemesini Gaziantep Bölge İdare Mahkemesine taşındı Üst mahkeme, hayvanların sağlıklı şartlarda barınmasından sorumlu olanların görevlerini kötüye kullandıkları yönünde kuvvetli şüphe hali bulunduğundan bahisle soruşturma izninin verilmesi gerektiğine hükmederek, Elazığ Valiliği’nin kararını kaldırdı” denildi.

Dört sanık hakkında kamu davası

Açıklamada “Savcının aslında her dosyada olması gerektiği gibi yalnızca görevini yerine getirmesi ve gönüllülerin hukuk mücadelesinden vazgeçmemesi ile Elazığ 2. Asliye Ceza Mahkemesinin 2021/363E. sayılı dosyası tahtında bakımevi müdürü ve veteriner hekimlerinin de dahil olduğu dört sanık hakkında kamu davası açıldı” denildi.

Düzenlenen iddianamade, yemek kaplarının küflü ve bakımsız olduğu, hayvanların ishal olduğu ve hekimlerin ilgilenmediği, viral hastalıklar sonucu ölen hayvanların gömülmediği, ölen hayvanların çöpe atıldığı, kırık vakalara müdahale edilmediği, hasta ayrımı yapılmadan hayvanların aynı yere konulduğu, müdahale edilmesi gereken hayvanlara müdahale edilmediği, hasta hayvanlara serum takılmadığı, ısınma problemi olduğu, hayvanların yeni dezenfeksiyon işlemi yapılmış yerlere konulduğu, özellikle yavru hayvanların bu sebeple de öldüğü, hayvanların tahta zeminde veya soğuk betonda uyuduğu, belediye tarafından kanunen yapılması gereken kısırlaştırma ve rehabilitasyon işlemlerine ilişkin hiçbir kaydın tutulmadığı, olay yeri inceleme gerçekleştirilirken 3-4 adet ölü kedinin içeride bulunduğu ve ölmüş olan kedilerden birinin hayatta olan bir kedi yavrusu tarafından yendiği, aynı kedi evi içinde kum içerisinde ölü bir hayvan olduğunun görüldüğü, ameliyat kapısı önünde ölmüş ve ölmek üzere olan iki kedinin görüldüğü, sağlıklı köpek yavruları ile ishal veya ölmüş köpeklerin bir arada tutulduğu, son kullanma tarihleri geçmiş ilaçlar kullanıldığı, barınak içinde ölen hayvanların sabah 8’de personelin gelmesiyle çöp kutusunun yanına bırakıldığı, hayvanların çoğunda ishal ve halsizlik görüldüğü ancak hiçbirinin tedavi edilmeyerek üstelik dışkıları da temizlenmeden bir arada tutuldukları, ameliyat edilen hayvanların da pis ortamlarda tutulduğu yer alarak, sonuç bölümünde Savcılık tarafından adeta bir hayvan soykırımı yapıldığı, tüm şüphelilerin sorumlu olduğu belirtilmiştir.

Dayanışma çağrısı

Tüm bu sebeplerle davaya katılma talebi ilettiklerini belirten HAKİM,  “Katılma talebimizin yanında kamu görevini kötüye kullanma suretiyle maddi kazanç elde edildiği de ikrarla sabit olduğundan Sanıkların rüşvet suçundan da yargılanması gerektiğini, aynı zamanda birden fazla farklı eylemin birden fazla görevin kötüye kullanılması suçunu oluşturduğunu, hepsi ayrı ayrı sayısız mağdur hayvana karşı işlendiği için her bir görevi kötüye kullanma suçu değerlendirilirken üst sınırının dörtte üçü oranında arttırılarak yaptırımın belirlenmesi, tüm ayrı ayrı görevi kötüye kullanma suçu oluşturan bu eylemler bakımından bu cezaların toplanarak nihai hapis cezasına ulaşılması yönünde dilekçemizi Mahkemeye gönderdik” dedi.

Açıklamada “Dosyanın ilk duruşması hakimin mazereti sebebi ile görülmedi. Duruşma Elazığ Adliyesi‘nde, 2. Asliye Ceza Mahkemesinde 21 Ekim 2021 yani bu perşembe saat 10:25’te görülecek. #ElazığDavası hashtagini ve bu flood’u paylaşarak siz de Elazığ’daki, tüm barınaklardaki hayvanların hak mücadelesini duyurun” çağrısı yapıldı.

İzmir 27 Ekim’i bekliyor

27 Ekim’de İzmir’in Kanal İstanbul’u olarak bilinen ve ayrıntıları kamuoyundan sır gibi saklanan ‘Çeşme Turizm Projesi‘ne ilişkin meslek ve çevre örgütleriyle, İzmir ve Çeşmelilerin açtığı ikinci davanın bilirkişi keşfi var.

Projeye karşı açılan ilk dava, 13.09.2019’da çıkarılan ve 12.02.2020’de sınırları değiştirilen acele kamulaştırma kararına ilişkin kararların iptali için İzmir’deki tüm meslek örgütleri, çevre kuruluşları ve çok sayıda İzmirli ve Çeşmeli davacıydı. Ancak Kültür ve Turizm Bakanlığı’nın bir Cumhurbaşkanlığı Kararnamesi ile 13.05.2020 tarihinde acele kamulaştırmadan vazgeçmesi üzerine bu dava önemini yitirdi. 27 Ekim’de Danıştay tarafından atanan bilirkişilerin keşif yapacağı dosya ise meslek ve çevre örgütleriyle İzmirlilerin 13.03.2020’de açtığı ikinci davaya ait. Bu ikinci dava, bölge sınırlarıyla ilgili. 12.02.2020 tarihinde çıkarılan  Cumhurbaşkanlığı Kararnamesi ile İzmir Kültür Turizm Koruma ve Gelişim Bölgesi’nin sınırlarının genişletilmesiyle ilgili karara karşı açılan davanın bilirkişi incelemesi, 27 Ekim’de Çeşme’de yapılacak.

Çeşme Turizm Projesi tam pandemi günlerinin öncesinde kentin gündemine geldi. Ağustos 2019 yılında bir Cumhurbaşkanlığı Kararnamesiyle bölge  ‘Çeşme Kültür ve Turizm Gelişim Bölgesi’ ilan edildi. Pandemi koşullarının ağırlaştığı, toplantıların yapılamadığı bir dönemde, 12. 02. 2020’de ise yeni bir Cumhurbaşkanlığı Kararnamesi ile turizm bölgesi sınırları genişletildi. Bu kararname ile orman sahaları, zeytinlikler, Çeşme ve Alaçatı’da önemli sahil şeridi proje kapsamına alındı. Aslında bu sınır değişikliğinin ilk işaretleri, hatta projenin ipuçları 2017’de sınırların genişletildiği bölgenin ‘doğal sit alanı’statüsünden çıkarılmasıyla verilmişti. Oysa bu alanda endemik, nadir ve acil korunması gereken on dokuz tür vardı. Bir örnek vermek gerekirse ender görülen “orcislectea” adlı orkide, doğal sit alanı statüsünden çıkarılarak ‘Çeşme Kültür ve Turizm Gelişim Bölgesine ilave edilen alanda çok yaygın. Üstelik bu bölgede çok sayıda, bazıları nadir görülen kuş türü de yaşıyor. Bunlardan bazıları da soyları tehlike de olan tavşancıl, bıyıklı doğan ve küçük kerkenez… Çeşme Kültür ve Turizm Gelişim Bölgesine’ ilave edilen sahiller ise soyu tükenmek üzere olan Akdeniz fokunun üreme alanları olarak Ege kıyılarında işaretlenen beş öncelikli bölge arasında.

Çeşme’deki kamu arazilerinin yüzde 55’i proje alanındı

Doğal sit alanı statüsünün kaldırılması adımı o kadar sessiz atılmıştı ki,  İzmir’de hemen hemen hiç kimsenin haberi olmamıştı. Ama bu sefer ağır pandemi koşullarına rağmen İzmir Barosu, TMMOB’ne bağlı odaların İzmir Şubeleri, İzmir Tabip Odası ile İzmir Yaşam Alanları Meclisi (İYA), Ege Çevre ve Kültür Platformu (EGEÇEP) başta olmak üzere çevre örgütleri ve İzmirliler bölgenin  sınırlarını alabildiğine büyüten bu kararın iptali için dava açtılar. İşte 27 Ekim’e gelen sürecin kısa özeti bu…

Çeşme Kültür ve Turizm Gelişim Bölgesi. Taralı alanlar proje alanına daha sonra eklenen ve 2017 yılına kadar doğal sit alanı olan bölgeleri gösteriyor.

Çeşme Turizm Projesi’ne ait detaylar tam olarak kamuoyu tarafından bilinmiyor. Kültür ve Turizm Bakanlığı proje ile ilgili ayrıntıları kısmen işadamları ve yerel yönetimlerle paylaşıyor. Bu toplantılardan kamuoyuna yansıyan bilgilere göre Çeşme’deki kamu arazilerinin %55’i proje alanında kalıyor. Turizm geliştirme bölgesi olarak belirlenen alan çok sayıda parsele bölünerek turizm yatırımcılarına verilecek. Böylece kamu malı olan dönümlerce arazi sermayeye aktarılacak.

Bu parsellerin üzerinde sadece oteller değil, sayısı yirmiyi bulan golf sahaları, marinalar, alışveriş merkezleri de yapılacak. Bölgede yapılması planlanan golf sahalarının sayısının 20 adeti bulacağı belirtiliyor. 27 delikli bir golf sahasının ortalama büyüklüğü 150 hektarı buluyor. Bu durumda neredeyse tamamı kamuya ait olan 3000 hektarlık bir alanın, sadece golf sahası olmak üzere büyük sermayeye bırakılacağı anlaşılıyor. Golf sahaları kamuoyuna yansıyan proje alanının yaklaşık %20’sini oluşturuyor. Yine 3000 hektarlık bir golf sahasında kullanılacak yıllık su miktarı 30 milyon metreküpü buluyor. Bu miktar 500 bin nüfuslu bir kentin yıllık su tüketimine eşit. Çeşme ve yarımada bölgesi su fakiri bir bölge ve şu anda bile özellikle yaz aylarında Çeşme’de su sıkıntısı yaşıyor. Bölgeye dışarıdan su taşımak da akılcı bir çözüm değil. Çünkü İzmir’in merkez ilçeleri bile şu anda tükettiği suyun önemli bir bölümünü Manisa’daki yer altı ve yerüstü su kaynaklarından sağlıyor. Projeyi savunanlar deniz suyunu arıtarak kullanmaktan söz ediyorlar, oysa bunun korkutucu bir maliyeti var.

Bu küçük örnek bile bölgenin kimler tarafından ve kimler için yapıldığını, İzmirlinin o bölgeye yaklaşamayacağını ispatlıyor. Ayrıca o golf sahaları için tarım toprağı nereden sağlanacağı ve bu sahalar için kullanılacak tarım ilaçlarının da (pestisitler) toprak ve yer altı sularını kirletici etkisi diğer yanıtlanması gereken sorular… Bu kadar geniş bir bölgede yapılacak ilaçlama ve kimyasal kullanımının bölgenin hassas ekolojik yapısını bozması kaçınılmaz.

Bugün sahip çıkmayanların yarın şikayete hakkı yok

Golf sahaları projenin yıkıcı boyutlarından sadece bir tanesi. Proje ile bölgede yapılması planlanan çok sayıda otel, marina, alış-veriş merkezleri, havaalanı ve bir tane de kanal var. Proje tamamlandığında bölgenin nüfusunun 5-6 kat katlanarak çoğalacağı hesaplanıyor. Tüm bunlar düşünülünce proje ile Çeşme yarımadasına ve İzmir’e yaşatılmak istenen tehdidin gerçek boyutu ortaya çıkıyor. 27 Ekim’de proje sınırlarını genişletme kararına karşı açılan davanın keşfi İzmirlilerin toprağına, suyuna, ekosistemine sahip çıktığını göstermesi açısından büyük önem taşıyor. Unutmayın bugün yarımadaya sahip çıkmayanların yarın yarımada bu rant projesiyle, tüm ekosistemi ile yok edildiğinde şikayet etmeye hakkı olmayacak.

Tavşancıl, kerkenez, Akdeniz fokları; bölgedeki tüm yaşam ile yaşam alanlarına sahip çıkanlar ve gelecek nesillerin de sağlıklı bir ortamda yaşam hakkını savunanlar 27 Ekim Çarşamba günü saat 11.00’da Çeşme Adliyesi önünde buluşacaklar.

Ekrem İmamoğlu: 16 milyon İstanbullu kazanacak, bir avuç plaka ağası kaybedecek

İstanbul Büyükşehir Belediye (İBB) Başkanı Ekrem İmamoğlu, İstanbul‘da devam eden taksi krizine ilişkin Twitter hesabından bir açıklama yaptı.

İmamoğlu paylaşımında, “16 milyon İstanbullu kazanacak, bir avuç plaka ağası kaybedecek” dedi. İstanbul’da toplam 17 bin 395 taksi bulunuyor.

‘İBB kazanacak! Gözünüz bizde olsun’

İBB Başkanı, yaptığı paylaşımda şu ifadeleri kullandı:

İstanbullulara bir söz verdik. Taksi plakası ağalığı bitecek dedik. 16 milyon İstanbullu kazanacak, bir avuç plaka ağası kaybedecek. İBB kazanacak! Gözünüz bizde olsun.”

Teklif dokuzuncu kez reddedildi

İstanbul Büyükşehir Belediyesi’nin, 1000 yeni taksi önerisi teklifi Ulaşım Koordinasyon Merkezi‘nde (UKOME) tarafından  9’uncu kez reddedilmişti. İmamoğlu bunun üzerine, “Şunu çok net ifade edeyim ki İstanbulluyu yoran ve üzen taksi sistemi değişecek” ifadelerini kullanmıştı.

Temmuz ayında toplam 1000 dolmuş ve minibüsün taksiye dönüşümü için sunulan teklifin kabul edilmesine rağmen, karar taksiciler esnaf odası tarafından iptali istemi ile mahkemeye taşındı.

İBB’ye 2021 yılının ilk dokuz ayında taksi konusunda 103 bin 375 şikayet başvurusu geldi. İlk sırada 26 bin 576 şikayet ile “yol ve yolcu seçme” yer aldı.

Geçtiğimiz günlerde de İBB, yolcu seçen taksi şoförlerinin ticari araç kullanım belgelerini iptal etmişti.

AB’de enerji fiyatlarındaki yükseliş: Enerji yoksulluğu daha da artabilir

Avrupa Birliği Komisyonu‘nun İş ve Sosyal Haklardan Sorumlu Üyesi Nicolas Schmit, AB ülkelerinde milyonlarca enerji yoksulu olduğunu belirterek fiyatlardaki artış nedeniyle bu sayının daha da yükselebileceği uyarısını yaptı.

Almanya‘nın haber ajansı dpa‘ya açıklamalarda bulunan Schmit, Komisyon’un üye ülkelere yüksek enerji fiyatlarının etkilerini azaltma konusunda yardımcı olabileceğini söyledi ve bu konuda atılacak adımın ulusal hükümetlere düştüğünü ifade etti.

2,7 milyon insan evlerini gerektiği gibi ısıtamıyor

Avrupa Sendikalar Konfederasyonu (EUTC) tarafından eylül ayında paylaşılan bilgilere göre, Avrupa genelinde 2,7 milyon insan bir işte çalıştıkları halde evlerini gerektiği gibi ısıtamıyor.

AB Komisyonu bir yıl kadar önce birlik ülkelerinde makul asgari ücretler ödenmesi amacıyla bir düzenleme önerisi getirmiş, tasarıda asgari ücretin alım gücü, brüt maaşın büyüklüğü, dağılımı ve artışı, üretkenlik gibi kriterler üzerinden belirlenmesi talep edilmişti.

Karacehennem Ormanı’ndaki ağaç kesimine 86 STK tepki gösterdi: Ekolojik kırımı durdurun

Bingöl’de bulunan 86 sivil toplum örgütü, Karacehennem Ormanı’ndaki ağaç kesiminin “ekolojik kırım” olduğunu belirterek, kesim işleminin bir an önce durdurulmasını talep etti.

Basın açıklamasına, imzacı sivil toplum örgütleri temsilcilerinin yanı sıra Hakların Demokratik Partisi (HDP) Bingöl Milletvekili Erdal Aydemir ve partinin il yöneticileriyle çok sayıda yurttaş katıldı.

Dilekçeler dikkate alınmadı

Açıklama metnini okuyan Yiğitler (Sağnis) Köyü Kültür ve Dayanışma Derneği Başkanı Abdulbaki Ayık, 6 Ekim’den bu yana Bingöl İl Orman Müdürlüğü personeli ve yüklenici firma olduğunu belirten kişilerce ağaç kesiminin devam ettiğini söyledi.

Ağaç kesme ihalesinin Gökçeli Köyü Muhtarı Tayyip Bulak’ın aldığını ve ihalenin EKAP sisteminde ihale gününe kadar görülmediğine dikkat çeken Ayık, ihalenin 4 Ekim’de yapıldığı ve kesim işleminin ise 76 bin 803 liraya yapıldığını belirtti.

Mezopotamya Ajansı’nın aktardığına göre ihaleye itiraz süresi olan 15 günlük zaman dilimi dikkate alınmadan ağaç kesimine başlanıldığını dile getiren Ayık, Kızılağaç köy muhtarı ile Bingöl İl Orman Müdürlüğü’ne verilen itiraz dilekçesinin ise dikkate alınmadığını söyledi.

‘Kimden ne saklanıyor?’

Bingöl Valiliği’nin 11 Ekim’de ağaç kesimine ilişkin yaptığı yazılı açıklamada köylülerin bilgilendirilmesi sonucu “gençleştirme çalışmaları” amacıyla ağaçların kesildiği yönündeki ifadelerini hatırlatan Ayık şu soruyu sordu:

“Bu ormanlık alan ekosistem içerisinde doğal olarak gelişmiştir. Bu tip ormanlarda gençleştirme yapılmayacağının bilinmesine rağmen, ağaçlar kesilmekte olup, ‘yasaklı bölge’ denilerek köylülerden oluşan bir gözlemci heyetin alana girmesi engelleniyor. Kimden ne saklanmaya çalışılmaktadır?”

Paris onaylanırken ormanlar kesiliyor

Orman kesimini “ekolojik kırım” olarak niteleyen Ayık, Paris İklim Anlaşması’nın Meclis’te kabul edildiği günlerde Bingöl’ de “ekolojik kırım”ın yaşandığını ifade ederek şunları söyledi:

“Seçim havasına girilen son günlerde, şirin görünmek adına imzalanan bu anlaşma, yine bir gece yarısı kararnamesi ile tıpkı İstanbul Sözleşmesi’nde olduğu gibi geri çekilecektir. Yeraltı zenginliklerimiz olan madenler ile yer üstü zenginliklerimiz sularımız ve ormanlarımız ve hatta yaban hayvanlarımız av turizmiyle birilerini zenginleştirmek adına peşkeş çekilmeye devam edilmektedir.”

Ayık, sivil toplum örgütleri olarak ağaç kıyımının derhal durdurulması çağrısında bulundu.

İklim krizi burada: Üç ilçeye içme suyu sağlayan Uçarsu Şelalesi kurudu

Antalya‘daki Gömbe Yaylası‘nda bulunan Uçarsu Şelalesi, insan kaynaklı iklim krizi nedeniyle yaşanan kuraklık neticesinde ilk kez kurudu. Şelale; Kaş, Elmalı ile Demre ilçeleri civarına içme suyu sağlıyordu.

Uçarsu Şelalesi, Gömbe Yaylası’nda 3 bin 24 metre yüksekliğindeki Akdağ‘ın 1800 metresindeki eteklerinden çıkıp, yaklaşık 50 metre yükseklikten akıyor.

Yosun tutmuş kayalar kaldı

Suyun havada uçuşup beyaz bulut görünümüne kavuşması nedeniyle ‘Uçarsu’ olarak adlandırılan şelale ile kaynağında bir damla su kalmadı.

Yaz aylarında bile sıcaklığı 12 derece olan şelalenin suyunun yaklaşık 4,5 kilometrelik bir vadiden akarak oluşturduğu doğal güzelliğin yerinde şimdi yosunlaşmış kayalar bulunuyor. Şelalenin Gömbe Mahallesi’ne doğru aktığı su yatağı ise taş yığınına dönüştü.

‘Eylülden itibaren sular kesildi’

Uçarsu Şelalesi’ne gezmeye gelen Altan Kıllı, DHA’ya yaptığı açıklamada “Elmalı, Kaş, Demre, civarı içme suyu sağlayan, sulama sularıyla bölgeye hayat veren Uçarsu, kurudu. Bunun nedeni özellikle küresel ısınma ve yağışların az olması” dedi.

İlk kez böyle bir şey yaşandığına dikkat çeken Altan Kıllı, “Normalde aralık ayına kadar akar, su olurdu. Ama bu yıl eylül ayından itibaren suyun kesildiğini gördük” ifadelerini kullandı.

Mehmet Durakoğlu üçüncü kez İstanbul Barosu Başkanı oldu

İstanbul Barosu‘nun salgın nedeniyle ertelenen genel kurulu, Haliç Kongre Merkezi‘nde yapıldı ve Önce İlke Çağdaş Avukatlar Grubu‘nun adayı Avukat Mehmet Durakoğlu üçüncü kez İstanbul Barosu Başkanlığı‘na seçildi.

Seçimlerde toplam 51 bin 352 avukatın oy kullanma hakkı varken, seçime Baro’ya kayıtlı 26 bin 16 avukat katıldı.

Yedi adayın aldığı toplam oylar

Oy kullanma süreci sabah 09.00’dan 17.00’ye kadar devam ederken, seçmenler 131 sandıkta oy kullandı.

Seçim sonuçlarına göre adayların aldığı oy sayısı şöyle:

Önce İlke Çağdaş Avukatlar Grubu’ndan Av. Mehmet DURAKOĞLU: 8.479

Önce İlke Çağdaş Avukatlar Grubu Yükseliş Hareketi‘nden Av. Hasan KILIÇ: 6.155

Avukat Hakları Grubu‘ndan Av. Gökhan AHİ: 6.013

Çağdaş Avukatlar Grubu‘ndan Av. Ata YAZICIOĞLU: 1.669

Özgürlükçü Demokrat Avukatlar Grubu‘ndan Av. Sezin UÇAR: 1.661

İstanbul Milliyetçi Avukatlar Grubu‘ndan Av. Kaptan YILMAZ: 1.087

Bağımsız Avukatlar Grubu‘ndan Av. İshak Şâdi ÇARSANCAKLI: 952

Açılan sandık sayısı: 131

Geçersiz Oy: 467

Toplam Oy: 26.016

Baro yönetimi de belirlendi

Seçimlerde baro başkanının yanı sıra 10 kişilik yönetim kurulu, beş kişilik disiplin kurulu, üç kişilik denetleme kurulu ve Türkiye Barolar Birliği delegeliği için 13 isim de belirlendi. Bu göreve seçilen isimler ise şöyle:

Yönetim Kurulu: Avukat Nazan Moroğlu, Avukat Muazzez Yılmaz, Avukat Cengiz Kaya, Avukat Lütfi Topraç, Avukat Elif Görgülü, Avukat Ali Gürbüz, Avukat Selahattin Meriç, Avukat Sinan Naipoğlu, Avukat Burcu aslan, Avukat Yasemin Babayiğit.

Disiplin Kurulu: Avukat Atilla Erdoğmuş, Avukat Rıza Pehveri Şat, Avukat Nadide Tahan, Avukat Didem Pehlivan, Avukat Ömeralp Pulatoğlu.

Denetleme Kurulu: Avukat Onur Yolal, Avukat Levent Sevindi, Avukat Çağın Kocaman.

Türkiye Barolar Birliği Genel Kurulu Delegeleri: Avukat Prof. Dr. Ümit Kocasakal, Avukat Zeki Diren, Avukat Sefa Bilgiç, Avukat Prof. Dr. Haluk Burcuoğlu, Avukat Uğur Yetimoğlu, Avukat Berrin Adıyaman, Avukat Yalçın Veziroğlu, Avukat İrfan Akyürek, Avukat Turgay Demirci, Avukat Hüseyin Özbek, Avukat Filiz Saraç, Avukat Ufuk Özkap, Avukat Özlem Aksungar.

‘Omurgaya sahip olduğumuz için kazandık’

Mehmet Durakoğlu, yeniden başkan seçilmesinin ardından yaptığı konuşmada şunları söyledi:

Üzerinde özellikle konuşulması gereken bir zafer. Genç meslektaşlarımızla ilgili oluşan çok büyük dertler var ve bu dertlere ilişkin eksikliğimizin olduğu ortaya çıkmış durumda. Bunu itiraf etmeden hiçbir yol alamayız. O arkadaşlarımızla birlikte olmak, onlarla birlikte çözüm aramak, onların sorunlarına çözüm üretmek zorundayız. Bir gerçek var, başından beri onu söylüyorum. İstanbul Barosu’nda yönetimde olmak için omurga gerekir. Bu omurgaya sahip olduğumuz için kazandık.”

‘Bir yıl içerisinde mutlaka daha başarılı olmalıyız’

Durakoğlu, konuşmasının devamında da şu açıklamalarda bulundu:

Benim başkanlığım değil, yönetim kurulundaki arkadaşlarımızın yönetimi değil, denetim kurulu, delegasyon değil, burası çok temel bir biçimde bir temel olgunun hala ayakta durabildiği, bunca yaşananlara karşı hala, özellikle de 2017 rejimine karşı bir duruşun simgesiydi. Bunu yansıtabilmeliydik. Bunu yansıttık. Bu son derece önemli. Şimdi, bize düşen görevler var. Bunları mutlaka yerine getirmek zorundayız. Önümüzdeki bir yıl içerisinde mutlaka daha başarılı olmalıyız ve buradan çıkışın formülü olarak İstanbul Barosu aranmalı. Bunu sağlamaya çalışacağız.”