Ana Sayfa Blog Sayfa 353

IEA Net Sıfır Yol Haritası: Kömür, petrol ve gaz yatırımlarına ihtiyaç yok

Uluslararası Enerji Ajansı (IEA), bugün (26 Eylül) 2023 Net Sıfır Yol Haritası’nı yayınladı. Raporda, temiz enerji yatırımlarındaki büyüme ile birlikte fosil yakıtların önümüzdeki yıllarda düşüşe geçeceği vurgusu dikkat çekiyor.

IEA’nın dönüm noktası niteliğindeki Net Sıfır Yol Haritası, daha güçlü uluslararası işbirliği ile desteklenen daha yüksek azaltım eylemleri ve uygulamanın iklim hedeflerine ulaşmada kritik öneme sahip olacağını gösteriyor.

Net Sıfır Yol Haritası’nın yeni güncellemesine göre, dünya enerji sektöründen kaynaklanan sera gazı emisyonlarını net sıfıra çekmek ve küresel ısınmayı 1,5 ̊C ile sınırlamak, temel temiz enerji teknolojilerinin rekor büyümesi nedeniyle mümkün olsa da, birçok alanda ivmenin hızla artması gerekiyor.

Yeni Yol Haritası, 1,5 ̊C hedefini ulaşılabilir kılmak için küresel bir yol belirleyerek, 2021’de yayınlanan ve politika yapıcılar, endüstri, finans sektörü ve sivil toplum için temel bir ölçüt olarak hizmet veren orijinal rapora kapsamlı bir güncelleme sağlıyor.

Ulusal Katkı Beyanı

2023 güncellemesi, pandemi sonrası ekonomik toparlanma ve bazı temiz enerji teknolojilerindeki olağanüstü büyümenin yanı sıra, fosil yakıtlara yapılan yatırımların artması ve inatla yüksek emisyonlar da dahil olmak üzere son iki yılda enerji alanında yaşanan önemli değişiklikleri içeriyor.

2021’den bu yana güneş enerjisi kapasitesindeki ve elektrikli otomobil satışlarındaki rekor büyüme, yüzyılın ortasına kadar küresel olarak net sıfır emisyona doğru giden bir yol ve bu teknolojiler için yeni üretim kapasitesinin yaygınlaştırılmasına yönelik endüstri planları ile uyumlu görülüyor. Bu iki teknolojinin tek başına, bugün ile 2030 yılları arasındaki emisyon azaltımlarının üçte birini sağlaması nedeniyle bu önemli bir gelişme olarak kabul ediliyor. Öte yandan temiz enerji inovasyonu da daha fazla seçenek sunuyor ve teknoloji maliyetlerini düşürüyor. IEA’nın 2021’de yayınlanan orijinal Yol Haritası’nda, henüz piyasada bulunmayan teknolojiler 2050’de net sıfır için gereken emisyon azaltımlarının neredeyse yarısını sağlıyordu. Bu sayı, bu yılki güncellemede yaklaşık yüzde 35’e düştü.

Yine de bu on yılda daha cesur adımlar atılması gerekiyor. Bu yılki güncellenmiş net sıfır patikasında, küresel yenilenebilir enerji kapasitesi 2030’a kadar üç katına çıkıyor. Bu arada, enerji verimliliği iyileştirmelerinin yıllık oranı iki katına çıkıyor, elektrikli araç ve ısı pompası satışları hızla artıyor. Enerji sektörü metan emisyonları ise yüzde 75 oranında düşüyor. Emisyonların azaltılması için kanıtlanmış ve genellikle uygun maliyetli teknolojilere dayanan bu stratejilerin, birlikte on yılın sonuna kadar ihtiyaç duyulan azaltımların yüzde 80’inden fazlasını sağlaması bekleniyor.

IEA İcra Direktörü Fatih Birol, “Küresel ısınmayı 1.5 ̊C ile sınırlama hedefini canlı tutmak için dünyanın hızla bir araya gelmesi gerekiyor. İyi haber şu ki, ne yapmamız gerektiğini ve nasıl yapacağımızı biliyoruz. En son veri ve analizlere dayanan 2023 Net Sıfır Yol Haritamız ileriye dönük bir yol gösteriyor” diyor ve ekliyor:

“Ama aynı zamanda çok net bir mesajımız var: Güçlü uluslararası işbirliği başarı için çok önemlidir. Hükümetlerin, karşı karşıya olunan zorluğun boyutları göz önüne alındığında, iklimi jeopolitikten ayrı tutmaları gerekiyor.”

‘Veriler net: fosil yakıtlar çağı sona eriyor’

Avrupa İklim Vakfı CEO’su Laurence Tubiana da rapor üzerine şu değerlendirmelerde bulunuyor:

 “COP28 öncesinde, son bilimsel veriler net: fosil yakıtlar çağı sona eriyor. Bu yeni rapor çok açık; enerji sektöründe ilerlemenin tek yolu yenilenebilir enerji kaynaklarını, verimliliği ve elektrifikasyonu geliştirmektir. Yeni petrol veya gaz sahalarına ya da kömür madenlerine ihtiyaç yoktur. Dubai’de, COP başkanlığı fosil yakıt sonrası liderliğin neye benzediğini göstermek zorunda kalacak.”

‘Yeni petrol, gaz veya kömür sahalarına yer yok’

Oil Change International Araştırma Direktörü Kelly Trout da “2023 Net Sıfır Emisyon senaryosu bir gerçeği bir kez daha teyit ediyor: Küresel sıcaklık artışını uluslararası düzeyde kararlaştırıldığı şekilde sınırlandırmak için yeni petrol, gaz veya kömür sahalarına yer yok. Fosil yakıtların hızlı, adil ve tam finansmanlı bir şekilde kullanımdan kaldırılmasının zamanı gelmiştir. Ülkeler COP28’de ciddi iklim taahhütlerinde bulunmaya hazırlanırken, fosil yakıtlardan uzaklaşılması gerektiğine ve bunun hızla gerçekleşmesi gerektiğine dair kesin kanıtları dikkate almalıdırlar” diyor.

Ember Küresel Program Lideri Dave Jones ise “Yenilenebilir elektriğin üç katına çıkarılması, fosil yakıtlardan hızlı bir şekilde uzaklaşılmasını sağlamak için bu on yılda yapılması gereken en büyük eylemdir. Temiz elektrifikasyon ön plana çıktıkça, elektrik yeni petrol haline gelecektir. Bu da dünya liderlerinin büyük düşünmesini ve büyük inşa etmesini gerektiriyor. Bu roket bilimi değil ama uzay yarışındaki kararlılık ve aciliyeti gerektiriyor” ifadelerini kullanarak şunları aktarıyor:

“Daha da önemlisi, gelişmekte olan ekonomilerin bu yarışa girebilmeleri için yatırıma ihtiyaçları var ve bu da nihayetinde hepimizin yararına olacaktır.”

Düzenleyici Yardım Projesi (The Regulatory Assistance Project, RAP) Müdürü ve Avrupa Program Direktörü Jan Rosenow, “Yol haritası yeni kömür, petrol ve gaz yatırımlarına ihtiyacımız olmadığını gösteriyor. Doğru altyapı ile desteklenen elektrifikasyon ve enerji verimliliği ile birlikte yenilenebilir enerjinin yaygınlaştırılması, dünyayı net sıfır hedefine ulaştıracak temel bileşenlerdir. İyi haber şu ki, IEA birçok alanda şu anda bu yolda olduğumuzu tespit etti” değerlendirmesinde bulunuyor.

‘Bir sonraki NDC turuna kadar beklemeyi göze alamayız’

Küresel Rüzgar Enerjisi Konseyi (GWEC) Politika ve Projeler Başkanı Joyce Lee,  “Rapor, iklim eylemi için bir kaldıraç olabilen ancak bazen gerçek uygulanabilir politika ortamlarının eksikliğini maskeleyen Ulusal Katkı Beyanları’nı (NDC) güçlü bir şekilde vurguluyor. Rüzgar ve güneş enerjisi hedeflerinin ulusal politika çerçevelerinde ve büyük amiral gemisi sanayi politikası paketlerinde yer aldığını görmemiz gerekiyor. Bu, iklime dirençli büyüme ve enerji güvenliğinin kilidini açacak acil ve zaman yoğun eylemdir ve 2025’te yapılacak bir sonraki NDC turuna kadar beklemeyi göze alamayız” diyor ve ekliyor:

“Rüzgar ve güneş enerjisi, 2022’de kurulan tüm yeni yenilenebilir kapasitenin yüzde 90’ına katkıda bulunarak küresel ekonomi için karbonsuzlaştırmanın bel kemiği olacaktır. Ancak bu on yıl içinde küresel emisyonları zirveye çıkarmak için rüzgâr sektöründe sağlam tedarik zincirlerine ve üretim kapasitesine ihtiyacımız var. Politika yapıcıların, geçiş için sürdürülebilir endüstriyel kalkınma planları oluşturmanın yanı sıra, bu raporda vurgulanan diğer hızlı kolaylaştırıcıları (izin prosedürlerini hızlandırmak, şebeke altyapısını genişletmek ve finans, temiz enerji standartları ve ticaret koridorları konusunda uluslararası işbirliğini güçlendirmek) uygulamak için sanayi ile işbirliği yapması çok önemlidir.”

Yol Haritası, 2050’ye kadar küresel enerji sektörü için net sıfır emisyona giden bir rotanın ana hatlarını çiziyor, ancak farklı ulusal koşulları dikkate alan adil bir geçişin teşvik edilmesinin önemini de kabul ediyor. Örneğin, gelişmiş ekonomiler, gelişmekte olan ekonomilere daha fazla zaman tanımak için net sıfıra daha erken ulaşıyor. Ve net sıfır yolu, enerji sektörü yatırımlarının yüzde 1’inden biraz fazlasına karşılık gelen yıllık yaklaşık 45 milyar ABD doları yatırımla 2030’a kadar herkes için modern enerji biçimlerine tam erişim sağlıyor.

Neredeyse tüm ülkelerin net sıfır tarihlerini öne çekmeleri gerekiyor

Bununla birlikte, bu patikada kalabilmek, neredeyse tüm ülkelerin hedefledikleri net sıfır tarihlerini öne almaları gerektiği anlamına geliyor. Bu aynı zamanda, özellikle gelişmekte olan ekonomilerde yatırımlarda önemli bir artışın harekete geçirilmesine bağlı. Yeni sıfır yolunda, küresel temiz enerji harcamaları 2023’te 1,8 trilyon ABD dolarından 2030’ların başında yıllık 4,5 trilyon ABD dolarına yükseliyor.

Güncellenmiş net sıfır emisyon senaryosunda, temiz enerji kapasitesinin politika güdümlü olarak büyük ölçüde artırılması, fosil yakıt talebini 2030’a kadar yüzde 25 azaltarak emisyonları 2022’de kaydedilen tüm zamanların en yüksek seviyesine kıyasla yüzde 35 azaltıyor. 2050’ye gelindiğinde fosil yakıt talebi yüzde 80 oranında düşüyor. Sonuç olarak uzun vadeli yeni petrol ve gaz projelerine, yeni kömür madenlerine, maden genişletmelerine veya yeni kömür santrallerine ihtiyaç duyulmuyor. Bununla birlikte, mevcut bazı petrol ve gaz varlıklarına ve halihazırda onaylanmış projelere devam edilmesi gerekiyor. Zarar verici fiyat artışları veya arz fazlalıklarından kaçınılması için temiz enerji yatırımlarındaki artış ve fosil yakıt tedarik yatırımlarındaki düşüşün sıralanması hayati önem taşıyor.

Rapora göre, temiz enerji teknolojileri ve bunları üretmek için gerekli olan kritik mineraller için daha esnek ve çeşitli tedarik zincirleri, net sıfır emisyonlu bir enerji sektörü oluşturmanın anahtarı olarak görülüyor. Bununla birlikte, gerekli temiz enerji gelişiminin hızı ve kapsamı göz önüne alındığında tedarik zincirlerinin açık kalması da aynı derecede hayati önem taşıyor.

Rapor, küresel ısınmanın 1.5 ̊C ile sınırlandırılması için daha güçlü uluslararası işbirliğinin önemini vurguluyor. Rapor, şu an ile 2030 arasında hedeflerin ve uygulamaların yeterince artırılmamasının ek iklim riskleri yaratacağı ve 1.5 ̊C hedefine ulaşmayı, pahalı ve ölçek olarak kanıtlanmamış karbon giderme teknolojilerinin büyük ölçüde yaygınlaştırılmasına bağlı kılacağı uyarısında bulunuyor. Raporun incelediği “Gecikmeli Eylem Durumu”nda, temiz enerjinin 2030’a kadar yeterince hızlı bir şekilde yaygınlaştırılamaması, bu yüzyılın ikinci yarısında her yıl yaklaşık 5 milyar ton karbondioksitin atmosferden uzaklaştırılması gerektiği anlamına geliyor. Karbon giderme teknolojileri bu ölçekte başarısız olursa sıcaklığı 1.5 ̊C’ye geri döndürmek mümkün olmayacaktır.

Dr. Birol, “Karbonu atmosferden uzaklaştırmak çok maliyetli. Karbonu atmosfere salmamak için mümkün olan her şeyi yapmalıyız” önerisinde bulunuyor ve ekliyor:

“1.5 ̊C’ye giden yol son iki yılda daraldı, ancak temiz enerji teknolojileri bu yolu açık tutuyor. Bu on yıl içinde fosil yakıt talebinde daha güçlü bir düşüşe yol açacak olan yenilenebilir kapasitenin üç katına çıkarılması ve enerji verimliliğinin 2030’a kadar iki katına çıkarılması gibi kilit küresel hedeflerin arkasında uluslararası bir ivme oluşurken, Dubai‘deki COP28 iklim zirvesi, bu kritik on yılın kalan yıllarında daha güçlü bir hırs ve uygulama taahhüdünde bulunmak için hayati bir fırsattır.”

Okyanuslar için bir zafer: Açık Denizler Antlaşması Birleşmiş Milletler’de imzalandı

Ulusal Yetki Alanının Ötesinde Biyolojik Çeşitlilik Anlaşması (BBNJ) olarak da bilinen Açık Denizler Anlaşması, 20 Eylül’de ABD‘nin New York kentindeki Birleşmiş Milletler (BM) Üst Düzey Haftası kapsamında imzalandı.

Avrupa Komisyonu‘nun aktardığına göre, Anlaşmayı blok olarak imzalayan Avrupa Birliği‘nin (AB) yanı sıra pek çok ülke daha tarihi belgeye imza attı.

Anlaşma, Dünya yüzeyinin yaklaşık yarısına ve okyanus hacminin yüzde 95’ine tekabül eden, mavi gezegendeki en büyük yaşam alanı olan okyanusların ortak yönetimini öngörerek ve şunları içeriyor:

  • Eşitlik ve adaletin teşvik edilmesi,
  • Çevresel bozulmayla mücadele,
  • İklim değişikliğiyle mücadele,
  • Açık denizlerde biyoçeşitlilik kaybının önlenmesi.

Bu anlaşmanın kabulü, on yılı aşkın bir süredir devam eden çok taraflı çalışmaların başarıyla sonuçlandığına işaret ediyor. Anlaşma, okyanuslardaki tüm insan faaliyetlerinin yasal çerçevesini oluşturan BM Deniz Hukuku Sözleşmesini (UNCLOS) tamamlayıcı bir nitelik taşıyor.

“Komisyon Başkanı Ursula von der Leyen ve İspanya Başbakanı Pedro Sánchez AB adına Açık Deniz Anlaşmasını imzalayarak diğer ülkelere de aynısını yapmaları için örnek oldu.

Çevre, Okyanuslar ve Balıkçılıktan sorumlu Komisyon Üyesi Virginijus Sinkevičius “Bu, Açık Denizlerin korunması açısından tarihi bir gün! Ancak anlaşmanın Haziran 2025’te Fransa‘nın Nice kentinde yapılacak BM Okyanus Konferansı‘nda yürürlüğe girmesi umuduyla hızlı bir şekilde onaylanması için çalışmaya devam etmeliyiz” ifadelerini kullandı.

Antlaşma metni Mart 2023’te kabul edildi ve 19 Haziran’da New York’taki BM Genel Merkezi’nde oybirliğiyle resmen kabul edildi.

AB için kilit bir rol

AB ve Üye Devletleri, BBNJ konusunda en üst siyasi düzeyde taahhütte bulunan 52 ülkeden oluşan bir ‘Yüksek Hedef Koalisyonu‘na liderlik ederek anlaşmaya varılmasında kilit bir rol oynadı.

AB ayrıca anlaşmanın özellikle gelişmekte olan ülkeler tarafından uygulanmasını AB Küresel Okyanus Programı kapsamında destekleme taahhüdünde de bulundu.

AB bloğu, BBNJ konusunda Yüksek Hedef Koalisyonu üyelerine de kendi imkânları dâhilinde aynı şeyi yapmaları çağrısında bulundu.

Sırada ne var?

Onaylandıktan sonra Açık Denizler Antlaşması, açık denizlerde küresel düzeyde deniz koruma alanlarının kurulmasına olanak tanıyacak, okyanusu insan baskısından koruyarak iklim değişikliğinin azaltılmasına, biyolojik çeşitliliğin korunmasına ve 2030 yılına kadar gezegenin en az yüzde 30’unun korunması hedefine ulaşılmasına önemli bir katkı sağlayacak.

Antlaşma böylece okyanusların korunmasında büyük bir boşluğu dolduracak; zira şu anda açık denizlerin yalnızca yüzde 1’i korunuyor.

Anlaşma aynı zamanda deniz genetik kaynaklarından elde edilen parasal ve parasal olmayan faydaların adil ve hakkaniyetli bir şekilde paylaşımı ile kapasite geliştirme ve deniz teknolojilerinin gelişmekte olan ülkelere transferi için bir çerçeve oluşturuyor ve gelişmekte olan ülkeleri BM’nin ‘Sudaki Yaşam’ konulu 14’üncü Sürdürülebilir Kalkınma Amacına ulaşmaları konusunda destekleyecek gönüllü bir fon oluşturuyor.

Maden sahalarına karşı protestolar Sayıştay raporunda: Kamu kurumlarına güven azaldı

Haber: İrfan TUNCÇELİK

*

ANKARA- Sayıştay‘ın denetim raporlarında usülsüzlükler ve skandallar bir bir ortaya çıkıyor. Rapora göre Devlet Su İşleri‘nin (DSİ) içme, kullanma, sulama gibi kullanım maksatlı açılmış kuyularına 10 yıldır ölçüm sistemi kurulmadığı tespit edildi. Sayıştay, Maden ve Petrol İşleri Genel Müdürlüğü‘nde (MTA) yaptığı incelemede de ruhsat sahalarında açılmış ocakların rehabilite edilmeden bırakılmasının, madenciliğe ve kamu kurumlarına olan güveni azalttığını ifade ederek buna karşı gelişen protestolara dikkat çekti. MTA’ya yönelik Sayıştay denetimlerinde iş sağlığı ve güvenliği eğitimlerinin verilmediği ortaya çıktı.

Sayıştay Başkanlığı 2022 denetim raporlarını 2023’ün Eylül ayında yayınladı. Rapora göre Sayıştay, Devlet Su İşleri’nin Su Kullanım Anlaşması (SKA) imzalanan hidroelektrik enerji üretim tesisine ilişkin yer teslimi yapılmadan ve denetim protokolü imzalanmadan su yapılarının inşaatına başladığı ve denetim yükümlülüğüne uymayanlar için uygulanması gereken yaptırımların uygulamadığını tespit etti.

Yapılan inceleme sonucunda, Pamukluk Barajı (06.BÖLGE ), Gökçeler Barajı (13.BÖLGE ), Kirazlıköprü Barajı (23.BÖLGE ) ve Araç Barajı (23.BÖLGE ) gibi HES’lerin Denetim Protokolü imzalanmadan inşaatına başlanıldı.

İçme sularını ölçen sistem 10 yıldır kurulamadı

Raporda, “Su Kullanım Anlaşması imzalanan tüzel kişiler ile DSİ arasında, yer teslimi yapılmadan ve denetim protokolü imzalanmadan inşaata başlanıldığı, söz konusu HES inşaatının Bölge Müdürlüğü tarafından birkaç ay sonra tespit edildiği, tespit edildikten sonra şirketin Su Kullanım Hakkı anlaşması iptal edilmediği gibi inşaat faaliyetlerinin de durdurulmadığı, dolayısıyla inşaatın her aşamasının DSİ tarafından denetlenmediği ve denetim yapılmadığından denetim masrafının da alınamadığı, DSİ’nin izni olmadan başlayan HES inşaatı tespit edildikten sonra yalnızca idari para cezası kesildiği, görülmüştür” denildi.

Ancak yapılan bir başka denetim sonucunda, 2022 yılı itibarıyla sanayi amaçlı kullanılan yeraltı suyu kuyularının büyük kısmına ölçüm sistemi takıldığı halde sanayi dışındaki içme, kullanma, sulama vb. kullanım maksatlı kuyulara ölçüm sistemi kurulmadığı tespit edildi.

Raporun devamında ise ölçüm sistemi kurulmasına ilişkin Yönetmeliğin uygulanmasının 2013 yılından beri ertelendiği, en son Yönetmeliğin uygulamasının 3 Nisan 2020 tarihinde iki yıl ve 16 Mart 2022 tarihinde de yine iki yıl daha uzatıldığı belirtildi.

Havza rezerv su miktarını aşan miktarda su tahsisi yapıldığı ve su tahsislerine ilişkin denetimin yapılmadığı bulgusuna yer veren Sayıştay, yaptığı inceleme sonucunda, Meriç-Ergene Havzası, Marmara Havzası, Kuzey Ege Havzası, K.Menderes Havzası, B.Menderes Havzası, Batı Akdeniz Havzası, Burdur Havzası, Akarçay Havzası, Konya Havzası, Doğu Akdeniz Havzası, Asi Havzası, Ceyhan Havzası ve Fırat-Dicle Havzasında rezerv su miktarından daha fazla su tahsisi yapıldığını, kullanılan suyun miktarı ölçülemediği için tahsis edilen suyun tahsis şartlarına uygun kullanılıp kullanılmadığına ilişkin herhangi bir denetim yapılamadığından cezai işlemlerin de uygulanamadığını tespit etti.

Tarım ve Orman Bakanlığı’nın da İçme Suyu Güvenliği Planı yok

Tarım ve Orman Bakanlığı‘nın denetim raporunda ise bakanlık tarafından İçme Suyu Güvenliği Planı’nın hazırlanmasına ilişkin usul ve esaslar belirlenemediği ve ilgili idarelerce (Büyükşehir belediyeleri su ve kanalizasyon idareleri) içme suyu güvenliği planları hazırlanamadığı bulguları yer aldı. Bu tespitler 2020 yılı Sayıştay Denetim Raporunda da yer almasına rağmen halen usul ve esaslar belirlenemedi.

Ruhsat sahipleri terk ettiği sahaların rehabilitasyonundan kaçınıyor

Sayıştay, Maden ve Petrol İşleri Genel Müdürlüğü’nde yaptığı incelemede ruhsatı hükümden düşen veya terk edilen maden sahalarının çevre ile uyumlu hale getirilmesi adına yapılan rehabilitasyon çalışmalarının icrasında ve takibinde gerekli etkinliğin sağlanmadığına dikkat çekti.

2021 ve 2022 yılı denetimleri kapsamında maden sahalarındaki rehabilitasyon süreçleri ve faaliyetlere dair mevzuat düzenlemelerini inceleyen Sayıştay’ın raporunda şu değerlendirmeler yer aldı:

“İlgili mevzuatta maden sahasında yapılacak rehabilitasyon konusunda yapılacak işlemin detayları konusunda eksiklikler bulunduğu, incelenen mevzuatta rehabilitasyon çalışmalarının yapılması için yıllarca sürecek alandaki tüm madencilik faaliyetlerinin tamamlanması, alanın terk edilmesi ve böylece ruhsatın hükümden düşmesinin beklendiği, bu şekilde madencilik faaliyeti yapılan geniş alanlarda kısmen faaliyetin tamamlandığı lokal alanların rehabilitasyonu için de tüm bu sürecin tamamlanması gerektiği, incelenen mevzuatta maden sahasının yalnızca bir bölümünde rehabilitasyon yapılması gerektiğinde ‘kısmi rehabilitasyon işlemi‘ne olanak veren/zorunlu kılan herhangi bir hüküm bulunmadığı, rehabilitasyon faaliyetlerinin finansmanı konusunda hey yıl alınan ruhsat bedellerinin yüzde 30’unun bu faaliyetler için ayrıldığı, tahsil edilen bu miktarın ise madencilik faaliyetlerinin uzun yıllar boyunca sürmesi nedeniyle söz konusu rehabilitasyon maliyetlerini tüm sürecin sonundaki güncel maliyetleri yönüyle karşılamaktan uzak olduğu, rehabilitasyon projelerinin nasıl oluşturulması gerektiği konusunda detaylandırmaya ihtiyaç duyulduğu, maden sahalarında gerçekleştirilen rehabilitasyon faaliyetlerine ilişkin herhangi bir veri kaydının tutulmadığı tespit edilmiştir.”

Yapılan incelemede ruhsat sahipleri terk sürecinin yükümlülüklerine katlanmadığını, kanuni boşluktan faydalanıp işletme ruhsat bedelini ödemeyerek rehabilitasyon yapmadığı sahasının iptalini sağladığını, can ve mal emniyeti ile ilgili sorumluluğa katlanıp sahanın rehabilitasyonundan kaçındığı vurgulandı.

Maden sahalarına karşı yapılan gösteri ve eylemler

Ruhsat sahalarında açılmış ocakların rehabilite edilmeden bırakılmasının, madenciliğe ve kamu kurumlarına olan güveni azalttığı belirtilen raporda, “yeni madencilik projeleri gündeme geldiğinde çeşitli itirazlara konu olmakta, hatta bazı maden kaynakları sosyal itirazlar, gösteri ve eylemler nedeniyle işletilememektedir” denilerek, iptal edilen veya terk edilen ve rehabilitasyonu yapılmayan maden sahalarının Valilikler tarafından rehabilite edilmesinde gerek bütçe temini ve gerekse personel yetersizliklerinin bulunduğu tespit edildi.

Sayıştay’dan MTA’ya kimyasal uyarısı: Suistimal riskine açık

MTA’ya yönelik Sayıştay denetimlerinde de usülsüzlükler saptandı. Yapılan denetimlerde MTA Bölge Müdürlükleri sorumluluk alanlarında sondaj kamplarına gönderilen ve sahada kullanılmak üzere bekletilen kimyasal malzemelerin uygun olmayan koşullarda muhafaza edilmeye çalışıldığı raporlaştırıldı.

Sahada yapılan denetimlerde merkez ambar olan MTA Sondaj Daire Başkanlığı tarafından 2013 tarihinden bu yana gönderilen toplam 2500 Ton muhtelif kimyasal malzemelerin Sondaj Daire Başkanlığı üzerinden kayıtlara alındığı ancak bulunduğu ve muhafaza altına alındığı yerin bir başka harcama birimi olan Orta Anadolu 2. Bölge Müdürlüğü (Konya) olduğu ortaya çıktı.

Sayıştay, sahada kullanılmayan kimyasalların elverişsiz ortamda muhafazasının ve suistimal riskine açık halde bekletilmesi uygulamasına acilen son verilmesi uyarısını da yaptı.

İş sağlığı ve güvenliği eğitimleri verilmedi

Yapılan incelemede doğrudan ARGE projeleri ile ilgili olmayan yiyecek, temizlik, kırtasiye gibi genel yönetim giderleri ARGE kapsamına alınarak harcama yapıldığı kaydedildi.

Skandallar bununla sınırlı kalmadı. Raporda yer verilen bir başka denetimdeyse Bölge Müdürlükleri tarafından mahalli işçilik hizmet alımlarında İş Sağlığı ve Güvenliği (İSG) eğitimlerinin verilmediği ve buna dair kontrollerin yapılmadığı ifade edilerek, sondaj mahallerinde son derece riskli ortamlarda çalışanlar için yaşanan iş kazalarına dikkat çekildi.

Dikmeceliler Bakanlık ve TOKİ’ye toplu dava açtı

Dikmeceliler bugün Toplu Konut İdaresi (TOKİ) ve Çevre, Şehircilik ve İklim Değişikliği Bakanlığına acele kamulaştırmanın iptali ve yürütmenin durdurulması için dava açtı.

Kamulaştırmada herhangi bir kamu yararının gözetilmediğini dile getiren Dikmece halkı, usulsüz kararla birçok kanun maddesinin de ihlal edildiğine dikkat çekti.

Davaya ilişkin açıklamada bulunan Dikmece direnişçilerinden Hasan Özgül, şunları dile getirdi:

“Her ne kadar vekalet verdiğimiz bir avukat arkadaş olsa da dosyayı geniş bir hukukçu ekibi hazırladı; özellikle Ankara’dan hukuk profesörleri dosya üzerine çalıştı.”

Dava açılmadan önce Adliye önünde onlarca yurttaş bir araya geldi. Dikmecelilere hukuk mücadelesinde Antakya’daki çeşitli sendikalar, siyasi partilerin yöneticiler, Türkiye Barolar Birliği ve Hatay Barosu’ndan da destek verildi.  Dikmeceliler vatandaşlara şu çağrıda bulunmuştu:

“Dikmece köylüleri olarak uzunca bir süredir zeytinliklerimizi, yaşam alanlarımızı korumak için direnişteyiz. Bugün direnişimizin yeni bir aşaması olan hukuk mücadelesini başlatıyoruz. Köylüler olarak topluca dava açıyoruz.”

‣ Hatay’da inşaat için tarım arazileri kamulaştırılan Dikmece halkı nöbete başladı
‣ Dikmece’de de jandarma copu: Zeytinlerini ve tarım arazilerini savunan köylüler gözaltına alındı
‣ Kamulaştırılan Dikmece’nin köylüleri bahur ve rihenlerle yürüdü: Gitmedik, buradayız

‘Tek bir zeytin ağacının kesilmesine izin vermeyeceğiz’

Bugün (25 Eylül) Antakya Adliyesi önünde 15.00’da bir araya gelen Dikmeceliler, “Direne direne kazanacağız” mesajını da yineledi.

Adliye önünde “Sermaye defol, bu topraklar bizim” ve “İstimlakçılara geçit vermeyeceğiz” yazılı pankartlar açıldı.

“Tek bir tane zeytin ağacının kesilmesine izin vermeyeceğiz” diyen Özgül, Adliye önünde şu ifadeleri getirdi:

“Eğer bu istimlaklar gerçekleşirse sadece Dikmece’de yüz binlerce asırlık zeytin ağaçları katledilecek. Dikmece köyü boşaltılacak. Demografik, kültürel ve tarihsel yapı bozulacak. Biz bunun bozulmasını istemiyoruz. Şirketlere rant için köylerimizin, zeytinliklerimizin, yaşam alanlarımızın peşkeş çekilmesini istemiyoruz. 59 gündür direniş nöbetindeyiz. Mutlaka kazanana kadar bu direnişimizi, Dikmece direnişini sürdüreceğiz.”

Mor Dayanışma da Dikmeceli kadınların yanında direnişe destek verdi.

Türkiye Barolar Birliği Başkanı Erinç Sağkan ise Dikmecelilerin sağlıklı bir yaşam arzusuyla verdikleri mücadeleye dikkat çekerek “Verdikleri mücadele sadece kendileri için yaptıkları bir mücadele değil, bu ülkenin geleceği için verilen bir mücadeledir. Dünyada tüm ülkeler ekolojik dengelerinin değişmesinden kaynaklı felaketlerle mücadelenin yöntemlerini ararken çok değerli tarım arazilerinin, zeytinliklerinin ranta açılmasının hukuken, vicdanen, mantıken kabul edilebilir hiçbir tarafı bulunmamaktadır. Bu sebeple biz de Türkiye Barolar Birliği olarak yürütülen bu mücadeleye hukuken her türlü desteği vereceğiz” dedi.

‣ ‘İmara uygun değil’ denilen Dikmece’ye nasıl TOKİ yapılır?
‣ Dikmece’de direniş 17’inci gününde: Ma rıhna nıhna hon!
‣ Zeytinlikleri imara açılan Dikmeceliler Meclis’te
‣ Hatay’da kamulaştırma kararı verilen köyde üç günde ikinci yangın: Tesadüf mü?

Dikmece neden direniyor?

Dikmece mahallesi üç bölgeden oluşuyor. Yukarı Dikmece, Çiftlik mahallesi, Kuyucak mahallesi. En kalabalık nüfusa Çiftlik mahallesi sahip.

Yukarı Dikmece zeytin ağaçlarının olduğu mahalle, Kuyucak mahallesi Antakya-İskenderun yoluna yakın. Bu mahalle depremde yüzde 80 yıkıldı. Kamulaştırılan alan içinde bu mahalle de var.

Şu an kepçeler Yukarı Dikmece’de zeytinlik alanlarında çalışma yapıyor. Bu alandaki zeytinlikler 300-400 yıllık zeytinlikler ve alanı çok geniş. Dikmece’de 7500 dönüm alan zeytinlik var. Bir de tepelerde Derince denilen özel bir cins zeytin var. Hem yağı hem kendi çok kıymetli. İstimlakla beraber bu zeytinlikler de yok olacak. Dikmeceliler hem toprağına hem zeytinliklerine hem de yaşam alanlarına sahip çıkmak için direniyor.

Ne olmuştu?

6 Şubat depremlerinin hemen ardından, uzmanların tüm uyarılarına rağmen hızlıca başlatılan deprem konutu inşaatları kapsamında çok sayıda arazi kamulaştırılmıştı.

Antakya merkeze 10 km mesafedeki Gülderen ve Dikmece, dağlık arazi yapısı nedeniyle tercih edilse de bölgede zeytinlikler başta olmak üzere tarım arazileri bulunuyor. Depremzede yurttaşlar ise geçim kaynakları olan tarım arazilerinin kamulaştırılmasına karşı çıkıyor.

Gülderen’de  61 parsel 14 Nisan tarihli Cumhurbaşkanı kararı ile kamulaştırılırken, TOKİ’nin Dikmece ihalesini alan Sarıdağ İnşaat şirketi de nisan ayı sonunda bölgedeki çalışmalarına başladı. İhaleye göre, bölgede 1415 adet konut inşaatı ile altyapı ve çevre düzenlemesi yapılacak.

Polonya kömürden uzaklaşmak için nükleer enerjiye geçiyor

Polonya hükümeti, ilk nükleer enerji santralini 2033 yılına kadar Baltık Denizi kıyısında inşa etmeyi planlıyor. İklim ve Çevre Bakanlığı’nın verdiği izinden sonra, inşaatın 2026 yılında başlaması ve 2040 yılına kadar faaliyete geçmesi bekleniyor.

euronews’ün aktardığına görePolonya Çevre Koruma Genel Müdürlüğü (GDOS), santralin inşası ve işletilmesinin çevreyi olumsuz etkilemeyeceğini ve olası etkilerin takip edileceğini açıkladı. Yetkililerin çevresel etki raporundaki kanıtları incelemesi ve izin verme kararını alması ise 1,5 yıldan fazla sürdü.

Polonya, enerji güvenliğini sağlamak ve iklim, çevre ve ekonomik zorluklara çözüm bulmak amacıyla 2014 yılında nükleer enerji programına başlamıştı. 2020 yılında güncellenen programda, toplam kurulu nükleer kapasitesi 6-9 GWe olan ülkenin ilk nükleer santrallerinin inşası ve işletmeye alınmasına ilişkin planlar yer alıyor. Buna göre iki veya üç lokasyonda, altı reaktör inşa edilecek. Uzmanlar bu miktarın neredeyse 8 milyon eve enerji sağlamak için yeterli olduğunu ifade ediyor.

GDOS, projenin Avrupa Birliği sınırları içinde belirlenmiş bir doğal çevre koruma ağı olan Natura 2000 alanlarını olumsuz yönde etkilemeyeceğini veya doğal yaşam alanlarının bozulmasına neden olmayacağını öne sürüyor.

‣ Isınan dünyada nükleer enerjinin ekonomi politiği: Küresel güneyde kalkınmacılığın sonu

Polonya kömürden nükleere geçiyor

Polonya aynı zamanda yeni nükleer teknoloji için ABD‘den mali yardım almaya hazırlanıyor. “Phoenix Projesi” kapsamında ülke genelinde küçük modüler reaktörler inşa edilmesi planlanıyor. Uzmanlara göre, bu hâlâ gelişmekte olan bir teknoloji ve çoğunlukla pilot projelerde kullanılıyor.

Polonya’nın İklim Bakanı Anna Moskwa, “Bu, enerji güvenliği açısından çok önemli olan bir yatırımın hayata geçirilmesi açısından bir dönüm noktası” ifadelerini kullandı.

Fotoğraf: Stephane Mane / Reuters

Nükleer enerji kaynağının, ülkenin şu anda enerjisinin yüzde 69’unu sağlayan kömürden uzaklaşmasını sağlayacağı umuluyor.

Ancak son gelişmeler ve enerji krizinin etkisi, Avrupa genelinde nükleer enerjiye olan ilgiyi ve siyasi desteği artırdı. Yetkililer, Çekya ve Slovakya‘nın yanı sıra Polonya’da da kömürle çalışan elektrik santrallerinin bu yeni nükleer teknolojiyi kullanacak şekilde dönüştürülmesi için fizibilite çalışmaları yürütüleceğini ifade etti.

‣ Fransa’da nükleer santraller aşırı sıcaklar nedeniyle vites düşürecek

Başbakan önceden açıklamıştı

Polonya başbakanı Mateusz Morawiecki, 28 Ekim 2022’de nükleer enerji programının başlatıldığını açıklamıştı.

Morawiecki yaptığı açıklamada, Varşova‘nın ilk nükleer santralini inşa etmek üzere ABD ve Amerikan Westinghouse şirketiyle işbirliği yapacağını belirtmişti.

“Nükleer enerji santralleri bizi piyasanın, enerji tüccarlarının ve hava durumunun kaprislerinden bağımsız kılmaya yardımcı olacak” diyen Morawiecki, nükleer enerji yatırımın Polonya’nın yenilenebilir enerji kaynaklarına geçmeyeceği anlamına gelmediğini de aktarmıştı.

‣ Almanya’nın ‘radyoaktif domuzları’: Nükleer felaket ve denemelerin izlerini taşıyorlar
Nükleer Enerji Nedir? Nasıl Oluşur?

Araştırma: Dünyanın en yoğun sıcak dalgası Antarktika’da kaydedildi

Antarktika‘nın doğu kıyısı yakınlarındaki sıcaklıklar, Mart 2022’de normal değerlerin 39°C derece üzerine çıktı ve yeni bir araştırmaya göre bu, Dünya‘nın herhangi bir yerinde kaydedilen en yoğun sıcak dalgası oldu. Başka yerlerdeki bilim insanları ise dünyanın o bölgesinde böyle bir artışın düşünülemeyeceğini söyledi.

The Washington Post’un aktardığına göre, araştırmanın yazarı Edward Blanchard-Wrigglesworth “Bunun olağanüstü bir olay olduğu çok açıktı. Bu sıcaklık anomalisinin, dünyanın herhangi bir yerinde ölçülen en büyük sıcaklık anomalisi olduğunu fark ettik” dedi.

Uzmanlar, kıtada sonbahara geçişi işaret eden sıcaklıkların normalde Antarktika’nın doğu kıyısında -54°C civarında olduğunu ancak 18 Mart 2022’de -10°C’ye kadar yükseldiğini ifade etti. Washington Üniversitesi‘nde atmosfer bilimci olan Blanchard-Wrigglesworth, “Bu, o bölgede yaz aylarında kaydedilen en yüksek sıcaklıktan bile daha sıcak; bu bile başlı başına inanılmaz bir şey” dedi.

Uydu görüntüleri: AB, Copernicus Sentinel-2
‣  Antarktika’nın kritik eşiği: Isınmayı 2℃’nin altında tutamazsak geri dönüşü olmayan değişimler yaşanacak

‘İklim değişikliğinin bir miktar etkisi var’

Yeni araştırmada Blanchard-Wrigglesworth ve meslektaşları, özellikle yılın güneş ışığının daha az olduğu bir döneminde böylesine akıl almaz bir sıcak dalgasının nasıl ve neden meydana gelmiş olabileceğini araştırdı. Araştırmacılar, aşırı sıcakların büyük ölçüde Antarktika’nın doğal değişkenliğinin bir parçası olduğunu ancak iklim değişikliğinin de bir miktar etkisi olduğunu tespit etti.

Blanchard-Wrigglesworth, sıcak dalgasının olağandışı rüzgârlarla başladığını söyledi. Uzmanlar, rüzgarların Antarktika çevresinde batıdan doğuya doğru estiğini ve kıtanın daha kuzeydeki sıcak bölgelerden izole edilmesine yardımcı olarak soğuk kalmasını sağladığını ifade etti. Ancak tıpkı ABD’deki sıcak dalgalarında olduğu gibi rüzgarlar yön değiştirdi ve Güney Avustralya‘dan gelen sıcak bir hava kütlesinin sadece dört gün içinde Doğu Antarktika‘ya hareket etmesine izin verdi.

Araştırmacılara göre, kuzeyden esen rüzgârlar aynı zamanda bol miktarda nem de getirerek buz tabakasının doğu kıyısında önemli ölçüde kar, yağmur ve erimeye neden oldu. Ekip, halihazırda Antarktika’nın kayıtlara geçen en düşük deniz buzu seviyesine sahip olduğuna dikkat çekti.

Uydu görüntüsü: NASA
‣  Araştırma: Antarktika’da görülen iklim aşırılıklarının sonuçları küresel olacak

‘Tamamen sıradışı değil’

Çalışma, kutup bölgelerindeki büyük dalgalanmaların tamamen sıra dışı olmadığını ortaya koydu. Küresel hava istasyonu verilerinin ve bilgisayar simülasyonlarının analizine göre ekip, normalden en büyük sıcaklık değişikliklerinin yüksek enlemlerde meydana geldiğini tespit etti.

Blanchard-Wrigglesworth, en büyük anomalilerin bu yüksek enlemlerde meydana gelmesinin temel bir nedeni olarak “yere yakın yerlerde uzaklaştırılacak daha fazla soğuk hava olduğunu” söyledi. Araştırmacılar, havanın atmosferde daha soğuk hale geldiğini ancak bazı yerlerde, çok fazla kar ve buzun bulunduğu yüksek enlemlerde olduğu gibi, yere yakın yerlerde daha soğuk hava ve onun üzerinde daha sıcak havanın bulunduğunu bildirdi. Bu bölgelerde, sıcak bir hava kütlesinin içeri girerek soğuk havanın yerini alabileceğini ve sıcak hava yaratabileceğini aktaran uzmanlar, bu olayın kış aylarında veya civarında meydana geldiğini ve Antarktika’da da bunun söz konusu olduğunu söyledi.

Çalışmada yer almayan meteorolog Jonathan Wille, Antarktika’daki bu sıcak dalgasının herhangi bir yerde gözlemlenen en büyük sıcaklık anomalisi olarak kaydedilmesine şaşırmadığını, Antarktika Platosu’nun dünyadaki en yüksek sıcaklık değişkenlerinden bazılarına sahip olduğunu aktardı.

Fotoğraf: Mike Scott / AP
‣  Antarktika’da sıcak dalgası: Deniz buzu yüzde 26 azaldı

Yüzyılın sonunda erime noktasına gelinebilir’

Yeni çalışma, daha sıcak atmosferin sıcaklıkları artırmada büyük bir rol oynamadığını iddia etse de iklim değişikliğinin tam rolü hâlâ araştırılıyor. Ekip, sera gazı emisyonlarının arttığı ve artmadığı senaryoları içeren bir dizi bilgisayar modeli oluşturdu ve iklim değişikliğinin sıcak dalgasını yalnızca 2°C artırdığını tespit etti. Yüzyılın sonunda, iklim değişikliği böyle bir sıcak dalgasını 5 ile 6°C daha artırabilir.

Zürih Federal Teknoloji Enstitüsü’nde araştırmacı olan Wille, “Ortalamanın 39°C üzerinde olan bir sıcak dalgası için 2°C‘lik bir artış, bu sıcak dalgasının iklim değişikliği sinyali olmadan rekor kıracağı anlamına geliyor” açıklamasında bulundu.

Ancak iklim değişikliğinin, modellerin test etmediği ancak sıcak hava kütlesini ilk etapta kıtaya getiren anormal rüzgarlar üzerindeki etkisi gibi başka bir etkisi daha olabilir. Wille, önceki haftalarda yaşanan olağandışı tropikal sağanak yağışların daha önce hiç gözlemlenmemiş bir atmosferik dolaşım modeli yaratarak aşırı sıcaklara yol açtığını söyledi.

Wille, “İklim değişikliğinin, sıcak dalgasına yol açan anomaliler gibi atmosferik dinamikleri etkilemiş olması mümkün, ancak bu tür şeyleri ölçmek çok zor” dedi.

Blanchard-Wrigglesworth ise daha sıcak bir dünyada Antarktika’da bunun gibi daha fazla sıcak dalgasının buz tabakası üzerinde korkunç etkileri olabileceğini belirtti ve ekledi:

Bunun üzerine 5 ya da 6°C daha eklerseniz, erime noktasına yaklaşmaya başlarsınız. Eğer bu tür olaylar 50 hatta 100 yıl içinde daha yaygın hale gelirse bu tür bir olay belki de radarımızda olmayan bazı etkileri tetikleyebilir.”

‣  Araştırma: Güneşi karartmak (da) Antarktika’nın buzlarını kurtaramaz
Antarktika’daki ısınma gezegeni nasıl etkiliyor?

İklim krizi: Nesli tehlike altındaki türler artıyor

Türkiye’de nesli tehlike altındaki türler için farkındalık oluşturacak eylem planının hazırlanması, uygulanması ve izlenmesi için bir proje hayata geçirildi. Avrupa Birliği’nin (AB) mali desteğiyle yapılan projede, Türkiye Tür Koruma Stratejisi ile biyoçeşitliliğin korunması ve sürdürülebilirliği, doğal kaynakların gelecek nesillere aktarılması için bir dizi çalışmalar yürütüldü.

Çevre, Şehircilik ve İklim Değişikliği Bakanlığı AB ve Dış İlişkiler Genel Müdürlüğü, AB Yatırımları Dairesi Başkanlığı koordinasyonunda Tarım ve Orman Bakanlığı Doğa Koruma ve Milli Parklar Genel Müdürlüğü tarafından yürütülen ‘’Yeni Bir Metodoloji Kapsamında Türkiye’deki Nesli Tehlike Altındaki Türler İçin Eylem Planlarının Hazırlanması, Uygulanması ve İzlenmesi’’ projesi kapsamında Kapanış Toplantısı düzenlendi.

Çevre Şehircilik ve İklim Değişikliği Bakanlığı Avrupa Birliği ve Dış İlişkiler Genel Müdürü Yrd. Doç. Dr. Hüseyin Bayraktar, kendisinin de biyoçeşitlilikle ilgili çok sayıda çalışma yaptığını söyleyerek “Tehlike altında hiçbir türün kalmadığı ve bütün canlıların hak ettikleri şekilde yaşadığı bir dünyada hep birlikte yaşama imkanı buluruz” dileğinde bulundu.

Vimpari: Türkiye önemli rol üstleniyor

Avrupa Birliği Türkiye Delegasyonu Yeşil Kalkınma ve Kapsayıcı Bölüm Başkanı Virve Vimpari, “Doğa ve biyoçeşitliliğin korunmasını desteklemek için 15 milyon Euro destek sağlanmıştır. Bundan sonraki pakette iki katına çıkması beklenmektedir” dedi.

2030’a kadar Avrupa Birliği’nde iyi durumda olmayan koruma altındaki habitat ve türlerin en az yüzde 30’unun korumasının ve iyileştirilmesinin hedeflendiğini söyleyen Vimpari, Türkiye’nin önemli bir rol üstlendiğini dile getirdi.

Türkiye’nin hayat kalitesini yükseltmek ya da sürdürülebilir kalkınma hedeflerine destek olmak için ciddi çalışmalar yürüttüklerini söyleyen Dışişleri Bakanlığı Avrupa Birliği Başkanlığı Mali İş Birliği ve Proje Uygulama Genel Müdür Yardımcısı Serdar Öztürk ise şunları aktardı:

“Üniversite yıllarında bizim için mitolojik olan Anadolu parsını şu an izleyebiliyor olmak ve Avrupa’daki 550 kuş türünden 490’ının bu topraklara uğruyor olması büyük zenginlik. Bu aynı zamanda bizim sorumluluğumuz.”

‘Bunun bir proje değil, yaşam tarzı haline gelmesi gerek’

Proje Takım Lideri Borut Rubinic proje ile ilgili bilgiler verdi. Projenin 2020’de başladığını belirten Rubinic, tür önceliklendirme rehberi, tür eylem planları hazırlama rehberi, ulusal tür koruma stratejisi hazırlandığını söyleyerek diğer ayrıntıları şöyle açıkladı:

“Proje kapsamında koruma için 188 tür önceliklendirildi. Farkındalık eğitimlerine 500 öğrenci ve paydaş eğitimlerine 350 personel katıldı. Hazırlanan yedi tür eylem planı ve gerçekleştirilen beş koruma eylemi tamamlandı. AB ülkelerine üç ayrı çalışma ziyareti yapıldı. İki eğitici belgesel ve sekiz kısa film oluşturuldu.”

Dünyanın son yıllarda yaşanılan felaketlerle insanlık tarihinde benzeri görülmemiş bir değişimden geçtiğini, iklim değişikliğinin insan eliyle gerçekleştiğini söyleyen Tarım ve Orman Bakanlığı Doğa Koruma ve Milli Parklar Genel Müdür Yardımcısı Seyit Ali Kurtuluş, projede sona gelinmiş olsa da bunun bir proje değil bir yaşam tarzı haline gelmesi gerektiğini vurgulayarak şöyle devam etti:

“Dünyamızda milyonlarca türün oluşturduğu fevkalade bir denge ve milyonlarca yıldır kesintisiz işleyen bir döngü bulunmakta. Bu dengenin temel taşı ekosistem içerisindeki türlerin yaşamlarının birbirine bağlı olması. Tek bir türün bile yok olması zincirin devamındaki türleri büyük boyutta etkiliyor. Kilit tür adını verdiğimiz bu türler koruma hususunda önceliklendirildi.”

‘Son 50 yılda çeşitliliğimizin yüzde 68’ini kaybettik’

Dünya ekonomisinin sürdürülebilirliğinin yüzde 40’ının ana kaynağının biyoçeşitlilik olduğunu vurgulayan Kurtuluş, “Dünya, son elli yılda memeli, kuş sürüngen ve balık popülasyonunun yüzde 68’ini kaybetti. Tatlı sularda yaşayan türlerin üçte biri tehdit altında. İklim değişikliğinden dolayı 1 milyon tür risk altında. Bugün iklim değişikliğinin tahribatından dolayı yaklaşık bir milyon tür risk altında. Ekosistemin bozulması yeryüzündeki tüm dengeyi ve bütün yaşam formlarını doğrudan etkiliyor. Bu nedenle nesli tehlike altında olan türlerimizi korumak, kayıt altına almak ve sürdürülebilirliğini sağlamak artık bir tercih değil, gelecek nesillere borcumuzdur. Bu projenin tamamlanması, bu anlayışın yerleşmesinde bir mihenk taşı olacaktır” şeklinde konuştu.

Proje ile ilgili bilgiler veren Seyit Ali Kurtuluş, “Ekosistem ölçeğinde düşünüldüğünde, farklı ekosistemlerden örnekler verebiliriz. Örneğin denizlerdeki algler olmazsa oksijenimiz olmazdı. Toprak, içindeki solucanlar olmazsa üretim elverişli hale dönüşmez, arılar olmazsa bitkilerde tozlaşma olmaz, sazlıklar ve bataklıklar olmazsa suyumuz içilebilir hale gelmezdi. Mantarlar olmazsa dünyamız büyük bir organik çöp yığınından ibaret olurdu” dedi.

İklim kriziyle yaban hayvanları kentleri terk ediyor: Dünyamız bir yok oluş krizi yaşıyor

Fare gibi bazı canlıların şehirleri tercih etmesi sizi yanıltmasın: bazı türler şehirlerde gelişse de betonla kaplı ve araç trafiğinin yoğun olduğu kentsel ortamlar, birçok vahşi hayvan için pek de çekici sayılmaz. Bilim insanları, binalar yükseldikçe ve yollar açıldıkça, bazı türlerin buralarda gözden kaybolduğunu ve hayvan topluluklarının genellikle daha az çeşitlilik gösterdiğini saptadı.

Ancak tüm şehirler aynı değil. Bu ay Nature Ecology & Evolution dergisinde yayımlanan yeni bir çalışmaya göre, kentleşme daha sıcak ve daha az bitki örtüsüne sahip bölgelerdeki yabani memeliler üzerinde, daha serin ve daha yeşil şehirlerdekilere kıyasla daha fazla olumsuz etkide bulunuyor. 

The New York Times‘ın aktardığına göre bulgular, iklim değişikliğinin kentleşmenin yabani hayvanlar üzerindeki etkilerini daha da tırmandırabileceğini gösteriyor.

Arizona Eyalet Üniversitesi‘nden ve çalışmanın yazarlarından Jeffrey Haight, “İklimimiz ısındıkça, şehirlerimizin ısısı hem bizim hem de yaban hayatı için bir zorluk olmaya devam edecek” dedi.

Fotoğraf: Greg Lehman / AP
‣ Bristol, yaban hayatı kaybına karşı ekolojik acil durum ilan etti

20 şehirdeki 725 nokta incelendi

Araştırmacılar, 20 Kuzey Amerika şehrinde 725 noktada bulunan yaban hayatı kameraları tarafından çekilen fotoğrafları analiz etti. 

Aralarında Illinois eyaletindeki Chicago, Arizona eyaletindeki Phoenix ve Washington eyaletindeki Tacoma kentinin de bulunduğu bu şehirler, kentsel biyoçeşitlilik üzerine veri toplamak için devam eden bir çaba olan Kentsel Yaban Hayatı Bilgi Ağı‘nın katılımcılarındandı. 

Her şehirde kameralar çeşitli yerlere yerleştirildi; havaalanları veya otoyolların yakınlarındakiler gibi bazı kameralar oldukça kentsel alanlardayken, diğerleri parklar ve patikalar gibi diğerleri daha az kentleşmiş yerlere yerleştirildi.

Bilim insanları, yaz boyunca çekilen fotoğrafları inceledi. Böylelikle aralarında rakun, sincap, tavşan, tilki, puma ve geyiklerin de bulunduğu toplam 37 yerli memeli türü tespit edildi.

Araştırmacılar, genel olarak, yabani memelilerin daha az kentleşmiş bölgelerde daha yaygın ve daha çeşitli olduğunu tespit ederek diğer çalışmalardan elde edilen bulguları destekledi.

‣ 234 hak örgütünden ortak açıklama: Yaban hayvanlarını öldürme izni geri alınsın!

Yaban hayvanları, daha serin ve yeşil kentleri tercih ediyor

Ancak yaban hayatı, serin veya yeşil -bol miktarda sağlıklı, yeşil bitki yaşamına ev sahipliği yapan- bölgelerde, şehirleşmeyle daha sıcak veya daha kurak olanlara göre daha iyi başa çıkabiliyordu. 

Örneğin, daha kentsel çekim alanlarına bakıldığında, sıcak olan Los Angeles‘taki memeli çeşitliliği daha soğuk Salt Lake City‘ye kıyasla daha keskin bir düşüş gösterdi.

Florida eyaletindeki Sanford kenti ile Arizona’daki Phoenix’in sıcaklıklarının benzer olmasına rağmen, Sanford Phoenix’ten çok daha yeşil bir kent. Bilim insanları, Sanford’un kentsel alanlarının Phoenix’in kentsel alanlarına kıyasla daha çeşitli memeli toplulukları barındırdığını tespit etti.

‣ İyi haber: Avrupa’da yaban hayatı geri dönüyor

Kentsel ısı adası etkisi ‘yaşamayı giderek zorlaştırıyor’

Araştırmacılar bu örüntülerin altında neyin yattığını henüz çözemiyor, ancak şehirlerin ısıyı hapsettiğini ve yakınlarındaki daha az betonlaşmış alanlardan daha sıcak hale geldiği biliniyor. Dr. Haight, halihazırda sıcak iklimlerde bulunan şehirlerde, bu kentsel ısı adası etkisinin “yaşamayı gittikçe zorlaştırıyor” olabileceğini tahmin ediyor.

Bitki örtüsü söz konusu olduğunda, yeşil alanlar kent hayvanları için yiyecek ve yaşam alanı sağlıyor olabilir. Ancak Dr. Haight, yeşil şehirlerin aynı zamanda daha nemli şehirler olma eğiliminde olduğunu, bunun da su gibi diğer kaynaklara daha kolay ulaşılabileceği anlamına gelebileceğini söyledi.

Araştırmacılar, pumalar ve geyikler gibi daha büyük vücutlu hayvanların daha küçük olanlara kıyasla kentleşmeden daha olumsuz etkilendiğini tespit etti. 

Dr. Haight, “Şehirlerde bol miktarda yaşam alanı olmasına rağmen, bunlar genellikle oldukça dağınık” dedi ve insanların şehirlerde dolaşan büyük hayvanlara karşı daha az hoşgörülü olabileceğini sözlerine ekledi.

‣ Anadolu’daki yaban hayatı fotokapanlarla görüntülendi

‘Dünyamız küresel bir yok oluş krizi yaşıyor’

Araştırmada yer almayan Pittsburg Eyalet Üniversitesi‘nde kent ekolojisi uzmanı olan Christine Rega-Brodsky, kent memelilerinin kent bitkileri ya da kuşları kadar iyi araştırılmadığını ve 20 kentte 37 tür hakkında veri derlemenin “büyük bir başarı” olduğunu söyledi. 

Dr. Rega-Brodsky, “Dünyamız hızla kentleşiyor ve küresel bir yok oluş krizi yaşıyor, bu nedenle insan eylemlerinin yerel vahşi yaşamımızı ve genel biyolojik çeşitliliğimizi nasıl etkilediğini acilen anlamak zorundayız” diye belirtti.

Çalışmada bazı kısıtlamalar etkili oldu. Tüm kameralar farklı türleri tespit etmede aynı performansı göstermiyor ve bilim insanları sadece yaz aylarında Kuzey Amerika şehirlerinden gelen fotoğrafları analiz etti; başka yerlerde veya mevsimlerde farklı modeller ortaya çıkabileceğinin göz önünde bulundurulması gerekiyor.

Ancak Dr. Rega-Brodsky, araştırmanın çevre üzerinde insan kaynaklı değişikliklerin nasıl bileşik etkilere sahip olabileceğini vurguladığını ifade ediyor.  Ayrıca, sıcak ve kurak şehirlerin yeşillik, su ve yaban hayatının sıcaktan kaçabileceği yerler sağlayarak hayvan sakinlerini korumaya yardımcı olabileceğini öne sürerek potansiyel çözümlere de işaret ediyor.

Dr. Rega-Brodsky, “Dünyadaki her şehir, onu ekolojik olarak bir diğerinden farklı kılan ve biyolojik çeşitliliğini korumak için farklı stratejiler gerektiren belirli özelliklere sahip” diyor.

Çöpe gidecek gıdalardan mama üretmek mümkün mü?

İzmir’de yaşayan Doktor Tamer Çalıkoğlu, siyah asker sineği (Black Soldier Fly) larvalarından hayvanlar için mama üretiyor. İzmir Büyükşehir Belediyesi ve Migros işbirliğinde yürütülen projeyle belediye barınaklarındaki hayvanlara ithal mamalara muadil olacak derecede besin değeri yüksek mama sağlanıyor.

Tarım alanında çalışan tıp doktoru Çalıkoğlu, organik atıkların dönüştürülmesi üzerine çalışmalar yapıyor. Çalıkoğlu, Yeşil Gazete’ye siyah asker sineği larvasından hayvanlar için mama üretme yolculuğunu anlattı:

Fotoğraf: Tamer Çalıkoğlu

İzmir’de çöpe gidecek gıdaları mamaya dönüştürüyorsunuz. Bu fikir nasıl ortaya çıktı? Bu fikre neden ihtiyaç duyuldu?

Gıdaların besin zincirine kazandırılması konusunda böcekler son yıllarda en etkili araçlardan biri olarak kullanılıyor. Gıda atıklarına bertaraf edilmesi gereken, koku ve sinek kaynağı olarak görülen bir çöp olarak değil, doğal bir kaynak olarak bakmak ve değerlendirmek gerekiyor. Çöp tenekelerine atılmayı hak etmiyorlar. Gıda atıklarının özellikle yemek atıklarının doğrudan köpek maması olarak değerlendirilmesi bazı belediyelerin uyguladığı bir yöntem. Ancak her gıda atığı köpek beslenmesi için uygun değil ya da besin değeri hayvanın ihtiyacını karşılamıyor, veya çekici değil, yemiyor. Oysa böcek larvaları atık konusunda seçici değil ve gıda atıklarını yüksek besin değerine sahip protein ve yağ içeren, hayvanın iştahla tüketeceği standart bir larva biyokütlesine dönüştürüyor. Bu larvalar yem içeriğinde mevzuat açısından da sorun çıkarmadan kullanılabiliyor.

Fikrimi İzmir Büyükşehir Belediye Başkanı Tunç Bey [Tunç Soyer] ile paylaştığımda dinledi, anladı ve çok samimi bir ilgi gösterdi. Uygulamanın hayata geçmesi, Tunç Bey!in yanı sıra Genel Sekreter Yardımcısı Şükran Nurlu Hanım’ın ve Daire Başkanı Kerem Girişken’in sahiplenmesi ve desteği sayesinde olmuştur. Şu an proje İzmir Büyükşehir Belediyesi‘nin projesi ve kullanılan teknoloji ve işbirliği yapan kurumlar göz önüne alındığında sadece ülkemiz açısından değil dünyada da eşine az rastlanır bir örnek.

Sokak hayvanlarına sunulan ticari mamaların belediyelere maliyeti oldukça yüksek ve her zaman istenilen kaliteyi sağlamaları mümkün olamıyor. Bu nedenle barınakta misafir edilen köpeklere belediyelerin kendi kontrollerinde olan bir mama üreterek sunması hem tasarruf sağlıyor hem de hayvan refahı ile sağlığına katkıda bulunuyor. Projenin diğer ortağı olan Migros, mağazalarında oluşan gıda atıklarını ayrıştırarak projeye bağışlıyor ve her aşamasında destek sağlıyor.

Siyah asker sineği larvası’nın kullanılmasının bu mamalarda nasıl bir etkisi bulunuyor? Neden bu maddeyi tercih ettiniz? Bilimsel yönüyle birlikte açıklayabilir misiniz?

Siyah asker sineği larvaları besin değeri olarak balık unu kalitesinde. İçeriği kaliteli hayvansal protein ve yağ olduğu için köpekler tarafından çok çekici bulunuyor.

Yurtdışından ithal edilen böcek proteini ve yağı içeren, çevreci, kg fiyatı 100 lira civarındaki premium köpek mamalarının eşdeğeri bir mamayı üretip sokak köpeklerine sunuyoruz. İşin bu yönü bana çok romantik geliyor.

Herhangi bir yan etkisi var mı?

Hayır. Tam tersine hipoallerjik. Konvansiyonel mamalardaki protein ve yağ kompozisyonu açısından fazlası var, eksiği yok.

Bu mamaların içeriğinde başka neler bulunuyor? Besleyici özellikleri nelerdir?

Siyah asker sineği larva unu ve yağı dışında köpeğin ihtiyaç duyduğu karbonhidrat, lif, vitamin vs ile başka protein kaynakları da yer alıyor elbette. Sadece siyah asker sineği larvaları kullanılmıyor.

Bu mamayı insanlar da üretebilir mi? Ekonomik anlamda fabrikasyon mamalardan nasıl ayrışıyor?

Piyasada sadece eşdeğeri olabilecek ithal mamalar var. Ne acı ki bu ihtiyacı da ithal ederek karşılıyoruz. Oysa siyah asker sineği larvası üretimi için her şeye sahibiz.

İklimimiz uygun, tarım ülkesiyiz, organik atığımız çok, eğitimli işgücümüz var vs. ancak Türkiye’de üretim yapan ticari bir marka bulunmuyor. Evde hazırlanması ise pek mümkün değil.

Hangi hayvanlar bu mamaları yiyebiliyor?

Mevzuat açısından en sorunsuz alan evcil hayvanlar. Kedi, köpek, kafes kuşları, akvaryum balıkları vs. Ülkemizde bu larvaların değerlendirilmesini bekleyen başka bir alan da hayvanat bahçeleri. Buradaki hayvanların pek çoğunun doğal gıdası ve onların refahı açısından büyük öneme sahip. Sanırım İzmir Büyükşehir Belediyesi bu konuda da adım atacaktır. Yem maliyetleri altında ezilen küçük aile tipi tavuk işletmelerini, böcek unu içeren tavuk yemi üreterek desteklemek bir diğer uygulama fırsatı.

‘Böyle giderse yakında böcek ununu da ithal edeceğiz’

Böcekler tavuk, balık gibi çiftlik hayvanlarının da doğal gıdası. Dünyada yaygın olarak soya ve balık unu gibi sürdürülebilir nitelikte olmayan hammaddelere ikame olarak zaten kullanılıyor. Ülkemiz bu hammaddeleri tamamen ithal ediyor ve ne yazık ki henüz büyük ölçekli üretimler ülkemizde söz konusu değil. Korkarım böyle giderse yakında böcek ununu da ithal edeceğiz.

Fotoğraf: Tamer Çalıkoğlu

Larva içerikli bir mamanın diğer insanlar tarafından üretilmesi ve yaygınlaşması pek mümkün görünmüyor ancak bu mamayı edinmek isteyenler nasıl ulaşabilir?

Bu mama ticari bir ürün değil. Bildiğim kadarıyla sadece belediyenin misafir ettiği köpeklerin ihtiyacını karşılayacak ölçekte üretiliyor. Ölçeğin büyümesi ile ya da başka belediyelerde de uygulama olanağı bulmasıyla barınaklardan ücretsiz edinilebilir hacme ulaşacaktır.

Evde mama yapmanın başka yolları var mı? Yüksek maliyetli mamalar yerine insanlar evlerinde düşük maliyetli mama üretebilir mi?

Konunun uzmanı değilim. Ama internette evde yapılabilen pek çok mama tarifi var. Sokakta ne bulursa yiyerek beslenebilen sokak hayvanlarına evdeki malzemelerle hazırlanmış bir mama sunmak şüphesiz büyük değer taşır. Ancak her gün aynı standartta bir mama üretmek mümkün olur mu, bu gerekli mi yada ekonomik olur mu fikrim yok.

‘Her saniye iki büyük kamyon gıda atığı oluşuyor’

Son olarak mama üretimi sürecinde karşılaştığınız ve aktarmak istediğiniz ne gibi deneyimler yaşadınız? Eklemek istedikleriniz…

Dünyada her saniye iki büyük kamyon gıda atığı oluşuyor. Bu durum sürdürülebilir değil. Bir çözüm üretmeye ve gıda atıklarını ekonomiye tekrar kazandırmak için yaratıcı ve iyi örneklere ihtiyacımız var. Böcek biyoteknolojisi bunlardan biri, bize zaman kazandıracak, ama tek başına çözüm değil.

Sürdürülebilir nitelikte hammaddeler kullanmak, gıda endüstirisinin her aşamasında döngüsel bir ekonomi kurmak zorundayız. Sektörün tüm aktörlerini ve tüketicilerini çözümün bir parçası olmaya yüreklendirecek rol modeller yaratmalıyız. İzmir Büyükşehir Belediyesi’nin bu uygulamasını asıl değerli kılan da asıl işin bu yönü.

NASA 4.5 milyar yıllık asteorit örneklerini Dünya’ya getirdi: Yaşamın başlangıcına ışık tutabilir

NASA’nın uzay aracı 4.5 milyar yıllık asteroit örneklerini Dünya’ya getirdi.  Örnekler, Osiris-Rex aracıyla Utah Çölü‘ne paraşütle indi.

Osiris-Rex’in Dünya’ya 100,000 kilometre uzaklıktan bıraktığı ve dört saat sonra uzak bir askeri araziye ulaşan kapsül, karbon zengini 250 gram numune taşıyor. Numuneler inişten sonraki iki saat içinde Savunma Bakanlığı’nın Utah Test ve Eğitim Sahası‘ndaki geçici bir odaya yerleştirildi.

NASA Yöneticisi Bill Nelson, Bennu adındaki astreoritten alınan örneklerin, bilim insanlarının Dünya’nın ve yaşamın nasıl oluştuğunu daha iyi anlamalarına yardımcı olacağını ve 4,5 milyar yıl öncesine “olağanüstü bir bakış” sağlayacağını söyledi.

Hangi sorulara cevap arayacaklar?

Misyonun baş araştırmacısı Profesör Dante Lauretta ise misyon ile ilgili şu bilgileri verdi:

“Asteroit Bennu’dan 250 gramlık numuneyi Dünya’ya getirdiğimizde, gezegenimizden önce var olan malzemeye, hatta belki de Güneş Sistemimizden önce var olan bazı taneciklere bakıyor olacağız. Başlangıcımızla ilgili ipuçlarını bir araya getirmeye çalışıyoruz. Dünya nasıl oluştu ve neden yaşanabilir bir dünya haline geldi? Okyanuslar suyunu nereden aldı; atmosferimizdeki hava nereden geldi; ve en önemlisi, Dünya’daki tüm yaşamı oluşturan organik moleküllerin kaynağı nedir?”

Bennu asteroidi, gezegenlerin oluşumundan arta kalan maddelerden oluşuyor. Kaynak: NASA.

Bilim insanlarının genel kanısı, önemli bileşenlerin birçoğunun aslında gezegenimize erken dönemlerinde çarpan asteroitlerle taşındığı yönünde.

Güneş Sistemi’nin yaklaşık 4,6 milyar yıl önce oluştuğu hesaplanıyor.

Numune kutusu birkaç gün içinde NASA’nın Houston‘daki Johnson Uzay Merkezi’ne götürülecek ve burada özel olarak tasarlanmış yeni bir laboratuvarda açılacak.  Örneklere Teksas‘a kadar eşlik edecek olan bilim insanı Arizona Üniversitesi’nden Dante Lauretta, “Araştırmak için sabırsızlanıyoruz. Benim için gerçek bilim daha yeni başlıyor” dedi.

NASA’nın gezegen bilimi bölümü yöneticisi Lori Glaze, de “Bunlar yıllar ve yıllar boyunca bilimsel analizler için bir hazine olacak” diye konuştu.

6.2 milyar km. yol kat etti

Osiris-Rex kapsülü, 2016 yılında 1 milyar dolarlık görev için roketle yola çıkmıştı. İki yıl sonra Bennu’ya ulaştı ve uzun bir çubuk vakum kullanarak 2020’de küçük uzay kayasından molozları aldı. Uzay aracı toplamda 6,2 milyar kilometre yol kat etmiş oldu.

Görevde yer almayan Nottingham Trent Üniversitesi’nden gökbilimci Daniel Brown, NASA’nın yarım yüzyıldan uzun bir süre önce Apollo‘nun aya inişinden bu yana yapılan görevden “harika şeyler” beklediğini söyledi. Brown, bu asteroit örnekleriyle “erken kimyasal bileşimini, suyun oluşumunu ve yaşamın dayandığı molekülleri anlamaya yaklaşıyoruz” dedi.

Dünya’dan 81 milyon kilometre uzaklıkta Güneş’in yörüngesinde dönen Bennu, 500 metre genişliğinde. Osiris-Rex, iki yıllık bir araştırma sırasında Bennu’yu kayalar ve kraterlerle dolu moloz yığını olarak bulmuştu.

Su eşleşmesine bakılacak

NASA, Bennu’yu Güneş Sistemi’ndeki en tehlikeli kaya olarak görüyor. Uzayda izlediği yol nedeniyle, bilinen asteroitler arasında Dünya’ya çarpma olasılığı en yüksek olanı.

Ancak çarpma ihtimali çok düşük; yazı tura atıp arka arkaya 11 kez aynı yüzün denk gelmesi ihtimali kadar. Herhangi bir çarpışmanın da önümüzdeki yüzyılın sonlarına kadar gerçekleşme ihtimali görülmüyor.

Bennu muhtemelen minerallerine bağlı çok miktarda su içeriyor (ağırlık olarak %10 kadar). Bilim insanları bu sudaki farklı hidrojen atomu türlerinin oranının Dünya okyanuslarındakine benzer olup olmadığını inceleyecek.

Bazı uzmanlar Dünya’nın ilk dönemlerinde çok sıcak olduğu için suyunun çoğunu kaybettiğine, daha sonraki göktaşı yağmurlarının okyanusların hacminin genişlemesinde önemli rol oynadığına inanıyor. Bennu ile su eşleşmesi bulunursa (2 Hidrojen ve 1 Oksijen atomu – H₂O) bu fikir desteklenmiş olacak.

Karbon araştırması

Bennu muhtemelen ağırlıkça yaklaşık % 5-10 oranında karbon da içeriyor.  Gezegenimizdeki yaşam organik kimyaya dayanıyor. Dünya’nın ilk dönemlerinde yaşamı başlatmak için suyun yanı sıra karmaşık moleküllerin de uzaydan gelmesi mi gerekmişti sorularına da bu misyon sayesinde yanıt aranacak.

Londra Doğa Tarihi Müzesi’nden Profesör Sara Russell şunları söyledi:  “Örnek üzerinde yapılacak ilk analizlerden biri, içerdiği tüm karbon bazlı moleküllerin listesi olacak. Meteoritlere bakarak asteroitlerin çok sayıda farklı organik molekül içerdiğini biliyoruz. Ancak meteoritler genellikle çok kirlidir ve bu nedenle bu numune dönüşü bize Bennu’nun bozulmamış organik bileşenlerinin ne olduğunu gerçekten bulma şansı veriyor. Aslında bu kirlenme sorunu nedeniyle meteoritlerde proteinlerde kullanılan amino asitleri hiç aramamıştık. Bu nedenle, dışsal dağıtım hipotezi olarak adlandırdığımız, bu asteroitlerin proteinlerin kaynağı olduğu fikrine ilişkin anlayışımızı gerçekten ilerleteceğimizi düşünüyoruz.”

Queen’in gitaristi Dr. Brian May de ekipte

Ekipteki kilit isimlerden biri de efsane İngiliz rock grubu Queen’in gitaristi, Dr. Brian May oldu. May astrofizikçi ve stereo görüntüleme konusunda uzman.

Ekip arkadaşı Claudia Manzoni ile Bennu’daki olası alanların yerlerini belirleyen May, BBC‘ye şunları söyledi:

“Her zaman bilimin yanı sıra sanat da gerekir. Uzay gemisinin düşme ihtimalinin olup olmadığını ya da nihai olarak seçilen Nightingale adlı bölgenin hemen kenarında bulunan ‘kıyamet kayasına’ çarpıp çarpmayacağını bilmek için araziyi hissetmeniz gerekir. Böyle bir şey olsaydı felaket olurdu.”

Osiris-Rex ekibinin bir üyesi kapsülün inişi sırasında İngiltere’de bir konser turnesi için prova yapan May, paylaştığı mesajda “Bu değerli örnek kurtarılırken kalbim sizinle birlikte. Örnek Dönüş Gününüz kutlu olsun” dedi.