Köşe YazılarıManşetRöportaj

İrlanda’dan gelen slogan: İklim değişikliği erkek sebepli; feminist çözümlü bir sorundur

Bu yıl 23’üncüsü düzenlenen Uçan Süpürge Uluslararası Kadın Filmleri Festivali içerisinde düzenlenen etkinlikler kapsamında İrlandalı ekofeminizm aktivisti V’cenza Cirefice ile bir söyleşi gerçekleştirdik. 

Festivalin Uluslararası İlişkiler Koordinatörü Dicle Kızılkan‘ın kolaylaştırıcılığında gerçekleştirdiğimiz söyleşi İstanbul Sözleşmesi’nin tartışmaya açıldığı bu zamanda çok daha büyük bir anlam kazanıyor. 

***

Dicle Kızılkan: Uçan Süpürge Uluslararası Kadın Filmleri Festivali’nden herkese merhaba. Öncelikle arkadaşlarımı tanıtmak istiyorum. V’cenza Cirefice İrlandalı bir ekofeminist ve oradaki ekofeminist bir kolektifin üyesi. Fossil Free NI adlı aktivist bir grubun koordinatörü. V’cenza İrlanda’da kadın ve ekstraktivizm üzerine doktora yapıyor.  Bahar Topçu bale öğretmeni ve iklim aktivisti. Kendisini yeşil ve feminist olarak tanımlıyor. Şimdi sözü Bahar ve V’cenza’ya bırakıyorum.

Bahar Topçu: Teşekkürler Dicle. Tekrar merhaba V’cenza. Kadınların çevresel mücadelelerin ön saflarında olduğunu söylüyorsun. Bunun Türkiye için de geçerli olduğunu söyleyebiliriz. Feminizm üzerine akademik işlerdeki ve aktivizm uygulamalarındaki güncel tartışmalarda ekofeminizm git gide daha önemli bir yer tutuyor.

Öncelikle lütfen kendini neden ve nasıl bir ekofeminist olarak tanımlamayı seçtiğini anlatır mısın? Teorisiyle, günlük uygulamalarıyla ve aktivizmiyle ile nasıl ilişki kurdun?

V’cenza Cirefice: Sanırım kendimi her zaman çevreci ve de feminist olarak gördüm. Ama bu ikisini ve teorilerini birleştirmem lisansa başlayıp ekofeminizm hakkında okumamla oldu. Ekofeminizmle ilgili bir paragrafı okuduğumda kafamda bir ampul yandığını hatırlıyorum. Farklı baskıların ve mücadelelerin nasıl birbirine bağlı, örülmüş gibi olduğunu anlamama gerçekten yardımcı oldu. Sonra ekofeminizmin özünde kapitalizm, sömürgecilik, ataerki gibi baskıcı sistemlerdeki cinsiyetçilik, ırkçılık gibi bir sürü sorunun kökünü saptadığını anladım. Bu feminizm için yeni bir şey olmasa da ekofeminizimin yaptığı şey, insan olmayan doğayı da ezilen sınıfa dâhil etmek. Sevdiğim yanı da bu.

Tüm bu dünya görüşü, olaylara ve dünyaya sistematik bir bakış açısıyla yaklaşmak beni aktivist olarak da etkiledi. Akademik araştırmamı da ekofeminizm üzerine yaptığım için şanslıyım. Ayrıca Dicle’nin bahsettiği ekofeminist kolektifine de dahil oldum. Gerçekten harika bir topluluk. Bir sürü yürüyüş, atölye ve etkinlik düzenleniyor. İrlanda’daki diğer feminist kolektifler de öyle. Mesela, Galway feminist kolektifi, açık bir şekilde ekofeminist değiller ama çevresel adalet ile toplumsal cinsiyet adaleti arasındaki bağlantıyı gerçekten anlıyorlar.İçinde bulunduğum, olaylara yapısal bir açıdan bakan aktivist hareketler bu şekilde. Ekofeminizmin gerçekten güzel bir yanı şu, akademik bir olgu ama kolektif hareketlerle ve bizi bu keşmekeşe sokan baskıcı yapıları değiştirmek ile yakından ilgili. Bu gruplarda bulunduğum için bağlılık ve dayanışma hisleri içindeyim.

‘Kültürel ve materyal ekofeminizm’

B.T: Doğayla olan ilişkimize ekofeminizmin yaklaşımı üzerine konuşmak istiyorum seninle. Bazı eleştiriler ekofeminizmin oldukça özcü olduğunu söylüyor çünkü gezegene doğa ana demek ve kadını doğanın üretkenliğiyle bağdaştırmak özcülük gerçekten. Bir başka eleştiri de siyasi mücadelenin dışında kaldığı yönünde. Sen ne düşünüyorsun? Bu eleştirilere hareketin içinden biri olarak nasıl yaklaşıyorsun?

V.C: Özcülük konusundan başlayalım. Ekofeminizmden bahsedilirken konuşulması çok önem arz eden bir konu. Bu konunun bahsini açmana gerçekten memnun oldum. Birçok ekofeminist, özcü oldukları şeklinde ağır eleştiriler aldı ve bence bu aslında çok isabetli bir eleştiri. Ama feminizmde olduğu gibi, ekofeminizmin de bir sürü farklı dalı var. İki geniş kola ayrılabilir: Kültürel ekofeminizm ve daha materyal ekofeminizm.

Kültürel kol çok özcü ve ben bu kolu takip etmeyi pek sevmiyorum. Amerikalı beyaz orta sınıf kadınlar tarafından 80’ler ve 90’larda geliştirilen bu kol, kadın ve doğa arasında özel, kozmolojik ve ruhani bir bağ çiziyor. Doğa ana ve tanrıçalara tapınma hakkında çok konuşuyor. Sanırım siyasi açıdan, bu oldukça sorun yaratıyor çünkü çoğu zaman, mücadelelerine katılmadan yerli kültürleri sahipleniyor. Ayrıca, bütün kadınların aynı kategoride olduğunu, aralarında bir fark bulunmadığını ima ediyor ve diğer cinsiyet çeşitlerini tamamen gizliyor.“Kadın olmak için, bu şekilde olmalısın” der gibi.

‘Kadınların çevreyle daha maddesel bir bağı var’

Benim kendimi daha çok dâhil ettiğim dal materyal ekofeminizm. Bu dal, doğanın ve kadınların, toplumun yapılandırmış olduğu kategoriler olduğunu söylüyor. Kadın ve doğanın arasındaki bağlantının kökü, aslında kapitalist, ataerkil üretimde ve bu sistemlerin, çevresel bozulmanın ve iklim değişikliğinin en kötü etkilerini kadınlara dayatmasındadır. Ve çevreyle aralarındaki ilişki, toplumsal cinsiyet rolleri ile bağlantılıdır. İş gücünün cinsiyete göre bölünmesi ile de ilgilidir. Bakım ve üreme işlerinin çoğunu kadınlar yaptığı için çevreyle daha maddesel bir bağları vardır.

Bence sırf bir kısmı özcü diye bütün bir hareketi yabana atmamak önemli. Gerçekten iyi bir anlayış sunabileceğini düşünüyorum. Özellikle kesişimsellik konusunda. Siyah feminist Kimberle Crenshaw bu kavramı geliştirdiğinden beri, kesişimsellik hakkında konuşan ilk hareketlerden biri ekofeminizm oldu. Irk, sınıf, etnik köken, cinsellik, cinsiyet ve çevrenin ilişkili olduğunu ve birbirleriyle kesiştiğini ilk konuşan hareketlerden de biriydi.

B.T: 2018’de İrlanda, Anayasasında kürtajı yasaklayan 8’inci Maddenin iptalini referanduma taşıdı ve yüzde 60’lık bir oy oranı ile kürtajın bir insan hakkı olduğunu savunanlar kazandı. Nasıl hissetmiştin? Ekofeministler kürtaj hakkı hareketinin nasıl bir parçası oldular?

C.V: Aslında bunun hakkında konuşacağım için mutluyum. Çünkü bu İrlanda için çok büyük bir andı. Bu, taban aktivizminin işe yaradığının bir kanıtıydı. 30 yıldır İrlanda’daki feminist organizasyonların verdiği uğraşların da öyle. İrlanda referanduma giderken seçim yanlısı grubun bir parçası olma ayrıcalığına eriştim. İnanılmaz bir şeydi. Referandumun olduğu yıl yurt dışında yaşıyordum, ama uzaktan dayanışma hareketlerine katılabildim. Yurt dışında yaşayan bir sürü İrlandalı insanın dünyanın her yanından dayanışmaya katıldığını görmek güzeldi.

Referanduma ekofeminist bir bakış açısından bakarsak… Birçok farklı çeşit feminist grup bu mesele üzerine organizasyon yapıyordu. Referanduma uzanan süre için bu en önemli meseleydi. Dublin’deki ekofeminist topluluk da çok aktifti. Propaganda yapıyorlardı, kapı kapı geziyor, bağış topluyor, yürüyüşlere katılıyorlardı. Siyasetçilerle konuşuyorlardı.

Dublin’de kürtaj hakkı için gerçekleştirilen yürüyüş

‘Kadının vücudu kaynak olarak görülüyor’

Ekofeminist bir bakış açısından… İçinde bulunduğum gruplar, üreme adaletinin, çevre adaletine bağlı olduğunu gerçekten anlıyordu. Çünkü sistematik bir yaklaşımda bulunuyorlardı. Onların bunu nasıl anladığı, ya da benim nasıl anladığıma gelirsek… Sömürgecilik, ataerki ve kapitalizm gibi baskıcı sistemler, “biz” ve “ötekiler” konseptlerini yaratmaya bağımlıdır. Kendi, faal ve kontrol sahibidir. Ve ötekiler kontrol edilecek, sömürülecek ve hükmedilecek bir kaynak olarak görülür. Sistem bunu doğaya yapıyor, kadınlara yapıyor, yerli toplumlara yapıyor. Nesne gibi gördüğü herhangi birine yapıyor. Bu durumda, bence kadın vücudu bir kaynak olarak görülüyor. Yola getirilecek ve kontrol edilecek, sistemin devam etmesi için gereken iş gücünü üretecek. Kapitalizmin devam etmesini sağlayacak. Bu kesinlikle insanlıktan çıkaran bir dünya görüşü.  Bu,sistemin doğaya ettiği muameleyle bağlantılı.Mümkün olduğunca kullanılacak bedava bir kaynak gibi görülüyor.Üreme adaletini de, fiziksel olarak doğum yapma eyleminden çok daha fazlası olarak görüyorum. Üreme eylemleri hayatı sürdüren eylemlerdir. Gerçek üreme adaleti, barınma, temiz bir çevre, ekonomik ve sosyal refahı kapsar. Yani aslında hepsi birbirine bağlı.

B.T: Kadın vücudu ile ilgili söylediklerin aklıma Vandana Shiva’nın bir sözünü getirdi. Diyor ki, ataerki ve modern tıp, kadının vücudunu değersizleştirmek için ortaklaşa çalışıyor. Senin sözlerinle bunlar kafamda tam oturdu aslında. 

Bununla beraber iklim adaleti hareketi açısından da konuşmak istiyorum bunu. Kesişimsellik, mücadele ettiğimiz ataerki ve iklim inkârcılığında karşılıklı bir şekilde çalışıyor. İklim adaleti için ön saflarda uğraşan kadınlar karşılarında onları ötekileştiren beyaz ve zengin erkekleri bulabiliyor. Kadın haklarıyla paralel bir şekilde iklim krizini de inkâr ediyorlar. İklim hareketi ve feminist hareketin dayanışması da giderek gelişiyor haliyle.

Bunun hakkında ne düşünüyorsun? Çünkü tüm bu nefreti ve eleştiriyi bir şekilde beraber karşılıyoruz, öyle değil mi?

C.V: Evet, kesinlikle. İklim değişikliğine karşı verilen mücadelenin ön saflarında gençler, kadınlar var. Şanslıyım ki WECAN’de (Kadınların Dünya Ve İklim Hareketi Ağı) staj yaptım. Dünyanın her yanında iklim değişikliğine karşı mücadelenin ön saflarında olan kadınları belgeliyor, vurguluyorlar. Bence bu mücadelede bu kadar çok kadının ön saflarda bulunmasının sebebi, kadınların çevreye daha duyarlı olduğu özcü bir bağlantı değil. Bence sistem bu insan grupları için iyi işlemiyor. Zaten sömürülüyorlar ve neoliberal sistemin en kötü etkileriyle yüzleşiyorlar. Kendi hayatında birçok zulümle karşılaşınca, doğaya yapılan zulmü görmek birçok açıdan daha kolay. Ama sanırım bağlama göre değişir. Bence bunları yaş, sınıf, etnik köken, cinsellik gibi şeylerin de etkilediğini görmek önemli. Kadınların karşı karşıya kaldığı düşmanlık ile ilgili örnek vermemiz gerekirse… Yerli kadınlar, beyaz olmayan kadınlar, küresel boyutta sömürgecilik, kapitalizm ve ataerkinin üçlü tehdidiyle karşı karşıya. Cinsel şiddet, ölüm tehditleri… Hatta daha yavaş şiddet çeşitleriyle: Su sistemleri, yaşamak için bel bağladıkları toprakları gibi geçim yollarının tüketilmesi… İklim değişikliğini yaratan sistemin tümünün ataerkiden, bunun bağlı olduğu kapitalizm ve sömürgecilikten kaynaklandığını düşünüyorum. Ve sistemin ataerkil tarafı, bu ataerkil dünya görüşündeki kabul edilebilir toplumsal cinsiyet rollerine karşı gelen aktivistlere tepki gösteriyor. Aktivistler öne çıkıyor, çekinmeden konuşuyor ve alenen karşı geliyorlar. Bu da sistem için kabul edilemez. Çünkü dediğin gibi, sistemin birçok farklı parçasına meydan okuyor.

‘Feminist bakış açışı önemli’

Bence feminizmin iklim hareketine katabilecekleri gerçekten harika. Olayın, toplumdan bağımsız, kenarda var olan bir çevre düzenlemesi olmadığı fikrini sunuyor. Aynı zamanda toplumsal adaletten bahsediyoruz. Mesela dünyanın her yanında taban organizasyonlarının çoğu kadınlar tarafından yapılıyor. Özellikle beyaz olmayan kadınlar ve yerli kadınlar tarafından. Ama yukarı çıktıkça, daha ana akım STK’larda, idarelerde, kurumlarda, çoğunluğun batılı beyaz erkekler olduğunu görüyoruz. O yüzden bu duruma sürekli dikkat çeken feminist bir bakış açısı olması önemli.

İklim hareketlerine feminist yaklaşımların en sevdiğim yönlerinden birisi, krizin sistematik köklerini işaret ediyor oluşu. Bireysel yaşam tarzı değişikliklerine bağlı neoliberal yaklaşımlar yeterli değil. Değişmesi gereken sistemin kendisi. Mesela ev içi tüketim uygulamalarını değiştirmekten bahsediyorsanız ama ev içindeki toplumsal cinsiyete göre iş bölümüne karşı çıkmıyorsanız, hâlihazırda sahip olduğumuz sistemi kopyalamış olacaksınız yalnızca. Ve devam ettireceksiniz. Teknolojik düzeltmelerin veya çözümlerin piyasada olduğunu söylemek ise, bu eşitsiz güç ilişkilerini olduğu gibi bırakacaktır. Yani aslında krizin köküne değinmez. Baskının ve sömürünün devam etmesine izin verir. Feministlerin önceliklendirip cinsiyetçiliğe, ırkçılığa meydan okuyan farklı çözümler göstermesini müthiş buluyorum. Krize farklı, daha derin bir şeklide bakıyorlar.

B.T: Söylediklerine ufak bir ekleme yapmak istiyorum. Birçok araştırmaya göre, iklim değişikliğinin darbelerinden ilk etkilenenler kadınlar. Kuzey ya da Güney Yarımküre’de olmaları bir şeyi değiştirmiyor. Her seviyedeki kadınlar iklim değişikliğinin darbelerinden etkileniyor. Buna karşılık, iklim değişikliğine sebepler olanlara baktığımızda, dediğin gibi, sistemde ve karar vericilerde, erkekler ve kadınlar eşit sayıda değil. İklim değişikliğinin sebebi çoğunlukla karşımıza çıkan, ataerkil fosil yakıtçı yaklaşım. Söylediklerin, gerçekten bu krize karşı feminist bir yaklaşım hakkında çok önemli şeyler söylüyor.

V.C: İrlandalı iki ekofeministe ait “Mothers of Invention” adında harika bir podcast’ımız var. Sloganları: “İklim değişikliği erkek sebepli; feminist çözümlü bir sorundur.” Bence bu gerçekten durumu özetliyor.

B.T: Evet özetliyor. Şimdi sahada daha çok feministe ihtiyacımız var. Hem erkek hem kadın.

V.C: Evet, kesinlikle, her cinsiyetten insana.

B.T: Evet, evet.

Artık pandemiye geçebiliriz. Covid-19 yayılıp hükümetler tarafından bazı yaptırımlar uygulandığından beri, hayatında neler değişti ve neler değişmedi? Hala o topluluklarda ve aktivist gruplarda etkin olma şansın var mı? Ve bu çevrimiçi dünyada birbirinizle nasıl ilişki kurduğunuzu bize anlatır mısın?

V.C: Evet, tabi ki. Bu çevrimiçi platformların sağladığı yakınlığa aslında şaşırdım ve memnun oldum. Müthişti, çevrimiçi toplantılara katılabildim. Çevrimiçi atölyeler de sundum. Hatta daha dün bir atölye sunduk, çok güzeldi. Ayrıca Aktif Umut adında bir iletişim ağına dahilim. Burada, dünyada gördüğümüz krize karşı içimizden gelen cevaba bakıyoruz.O yüzden içinde bulunduğumuz zamanla da çok ilgili. Şu anda aktivistleri desteklemek için de birçok çevrimiçi atölye düzenledik. Onlar da çok güzeldi. Ve ekofeminist topluluğun ve NN’in çok aktif bir şekilde ortak projelere katılması ve projeler üretmesi gerçekten ilham vericiydi.

Bence ekofeminizmin amacı da bu. Bireyci, rekabetçi bir toplumdan empati ve dayanışmaya dayalı bir topluma geçmek. Bu tür bir geçişin gerçekleştiğini görmek gerçekten fevkalade. Bu yüzden topluluklar kurmak aktivizm için çok önemli. Bu gibi zamanlarda, seni destekliyorlar, bu çok güzel. Bu fırsatı, yerli konuşmacıları, ya da Güney Yarımküre’deki kadınları çağırmak için kullanıyoruz. İnternet olmasa bu insanlar toplantılarımızda bulunamazdı. O yüzden normalde duyamayacağımız seslere söz verebilmek büyük bir şans.

B.T: Ne güzel bir işbirliği, teşekkürler. Senden ekofeminizm yaklaşımları dinlemek heyecan vericiydi.

V.C: Ben teşekkür ederim.

Hayvan HaklarıKitapManşetRöportaj

Tarihin en sistematik işkencelerinden biriyle yüzleşmek: Hayvan Deneyleri

“Mabel ile aynı enstitüdeki Bonnie de enstitüde doğmuş ve doğduğu gün annesinden ayrılmıştı. Yaşamının yüzde 93’ünü(2 bin 179 gün) kafeste ve yalnız geçirmiş, üzerinde 92 kez farklı ilaç uygulanmış, sayısız cerrahi müdahale yapılmıştı. Bonnie ve Mabel birbirlerini hiç görmediler ancak durumları benzerdi. Bonnie de tıpkı Mabel gibi uzuvlarını yiyor, tüylerini yoluyordu. Ona da ‘depresyon-mental hastalık’ notu düşüldü. Diğer bilim tutsakları Bangles, Cecelia, Lilly, Vera, Derek, Raj, Wafiya’ya da…”

‘Bilimsel gelişme’ adına yüzyıllardır psikolojiden, aşı yapımına; askeriyeden akademiye pek çok alanda hayvanlar deneylerde kullanılıyor.  Kimi zaman araştırma, kimi zaman merak kimi zaman ise yalnızca zevk için hayvanlar kafeslere konuluyor, hastalık bulaştırılıyor, canlı canlı işkencelere maruz kalıyor.

Hayvan hakları savunucuları Yağmur Özgür Güven ve Uzm. Dr. Oğuzcan Kınıkoğlu‘nun kaleme aldığı “Hayvan Deneyleri: Hayvanlar Bizim İçin mi Var?” geçtiğimiz hafta Yeni İnsan Yayınevi’nden yayınlandı. Kitap bizimle bu hayvanların hikayelerini paylaşarak bizi sorgulamaya ve yüzleşmeye çağırıyor.  

Biz de kendileriyle kendi yüzleşme hikayelerinin nasıl olduğunu, koronavirüs salgını sırasında çokça gündeme gelen aşı çalışmalarını, akademideki hayvan hakları ihlallerini konuştuk.

Bu kitabı yazmaya sizi iten şey neydi?

Yağmur: Sanırım 2006 yılıydı, Earthlings belgeseli yeni çıkmıştı ve çevremdeki herkes ondan bahsediyordu. Bazıları izleyemediğinden, bazıları yarım bıraktığından… Yurt dışından DVD’sini sipariş ettim ve izledim. Aslında izledim deyince de garip geliyor çünkü çoğunlukla durdurup, evin içinde dolaşıp gelip, sesini kapatıp, bazen de bitmeyen bir ağlama krizine girince ara verip ertesi gün devam ederek izlemeye çalıştım. Arkadaşlarıma da izletmek için kısa süre içinde toplamda üç kez izlemek zorunda kaldım.

İkinci izleyişimde kendimi sürekli olarak “onlar çoktan öldüler” diye telkin etmeye çalışmıştım. Üçüncüsünde de öyle. Ama hiçbirinde “science” başlıklı hayvan deneylerinin anlatıldığı bölümü izleyemedim, tahammül edemedim. Ve karşıma çıkan primat görselleri beni çok etkilemeye başladı. Hayvan deneyleri neden yapılıyor diye bir kitap bulmak istedim ama dilimizde yazılmış hiçbir şey yoktu. Yurt dışından bir kitap sipariş ettim: Rattling the Cage. Ve ardından başka kitaplar… okuduklarımdan öylesine etkilendim ki, bunları herkesin bilmesini, hayvanların yaşadıklarından herkesin haberdar olmasını istiyordum. 2009 yılıydı sanırım, kitap yazmaya karar verdim.

‘İnsanların sandığı gibi değil’

Oğuzcan: Yaklaşık 6 yıldır hayvan sömürüsünün her türlüsüne karşıyım. Ancak bir hekim olmama rağmen laboratuvarlarda gerçekleşen hayvan sömürüsünün çok da farkında değildim. Şifreli kapılar ardında gerçekleşen bu sömürüyle yüzleştikten sonra araştırmaya başladığım zaman laboratuvarlarda bilim arkasına sığınılarak çok büyük hak ihlalleri yapıldığını gördüm.

Hayvan deneylerinden elde edilen sonuçların düşük güvenilirlikte olması ve insanların sandığı gibi bilimin ilerlemesi için vazgeçilmez olmaması da beni bu kitabı yazmaya itti.

‘Hayvanların yaşadıkları motive kaynağı oldu’

Ben okurken itiraf etmeliyim ki çok zor saatler geçirdim. Siz yazarken neler yaşadınız, bunu merak ediyorum.

Yağmur: Çok ama çok zordu. Canlı bir hayvanın, her şeyi hissedebiliyorken vücudunun parçalara ayrılmasına dair ayrıntıları okumak kolay değil. Ya da sıcak çarpması deneyleri için fırınlara konulup, ısı arttıkça kaçmaya çalışmalarını ve kaçamamalarını… Ciddi psikolojik zorluklar ve sıkıntılar yaşadım. Türlü türlü işkenceler içeren binlerce sayfa okuyorsunuz, bu nasıl kolay olabilir ki zaten? Okuduğum ve izlediğim her şey içimdeki öfkeyi büyüttü-ki öfke de insana çok büyük bir yük aslında. Ama çoğu bir numara ile anılan o hayvanların yaşadıkları aynı zamanda bir motive kaynağı oldu.

Oğuzcan: Bazı yerleri yazarken sinirlendiğimi hatırlıyorum. Hatta kitabı okurken “acaba burada kızdığım belli olmuş mu?” diye düşünmüştüm. Bir de tabi, kitap yayınlanmadan önce hataları fark edebilmemiz için tekrar tekrar okumamız gerekiyordu. Özellikle, ölmek üzereyken bile kendisine acılar çektiren kişinin hala elini yalamaya çalışan ve ona kuyruğunu sallayan köpek beni her seferinde çok etkilerdi. O bölümde uzun uzun düşünürdüm.

Oğuzcan sana bir soru yöneltmek istiyorum. Kitabın başında da belirtiyorsun. Tıp fakültesinde hocanız bir sıçanı öldürüp iç organlarını incelemenizi istemiş. O gün orada bunu yapmamak sana bir şey kaybettirdi mi?

Oğuzcan: Mesleki pratik anlamında bir şey kaybettiğimi düşünmüyorum. Ancak bize ilk derste öğretilen “önce zarar verme- primum non nocere” ilkesinin kolaylıkla ihlal edilebildiğini fark etmiştim. Sanırım söz konusu insanlar olmayınca ilkeler de değişebiliyordu ve her ihlal bir şekilde eğitim ya da bilimin arkasına sığınılarak gerekçelendirilebiliyordu.

Fakültelerde bu yaygın bir yöntem mi? İyileştirmeyi öğrenmeye öldürmek ile başlamak?

Oğuzcan: Yaygın bir yöntem. Hatta bu yılda bile hala dikiş atmayı tavuk parçaları üzerinde yapan fakülteler var. Avrupa ve ABD’de bunun için özel kullanılan kitler var. Gerçek doku yoğunluğunda ve cildin her katmanını içeren eğitim kitleri bunlar. Ancak, ülkemizde ölü bedenler üzerinde bu eğitimlerin yapılması ile bir nevi gurur duyuluyor. Belki de ölüm bir şekilde normalize ediliyor ve ölüme hükmedildiği düşünülüyor.

Yağmur bu soruyu da sana sormak istiyorum. Kitapta da aslında çokça vurguluyorsunuz. Yüzleşmek. Senin hayvanlara yönelik sömürü ve işkenceyle yüzleşme hikayen nedir? 

Yağmur: Dediğim gibi, Earthlings bir dönüm noktası oldu. Ama kendi türüme karşı kuşku duymaya başlamam çok daha eskilere dayanıyor. Sanırım ortaokula gidiyordum. Bir sabah babamla oturduğumuz apartmanın bahçesine indiğimizde, bahçenin farklı yerlerinde yatan ölmüş köpekler vardı. Belediye zehirlemişti. Muhtemelen eve gönderildiğimden ötürü, sonrasını ve ne olduğunu hatırlamıyorum.

Unutamadığım gün ise; Kartal ormanlarında zehirlenmiş onlarca kuş, kirpi, köpek olayında, tüm gece karanlık ormanda hayvan bedenlerini topladığımın sabahında hala yaşayan siyah bir köpek bulduk ve tüm vücudu kasılan hayvanı veterinere yetiştirmeye çalıştım. Sabah saati herkes işe gidiyordu ve kliniğinolduğu sokağa araç girmediği için ağzından köpükler çıkan köpek kucağımda, şaşkın bakışlar arasında yürüdüğüm o cadde ve klinik kapısında hayvanın ölmesiyle ikimizin de yere düşerek dakikalarca öyle kalmamız… aynı “kaybetme” ve “başaramama” hissini, laboratuvardan çıkarttığımız ve 1 yılı aşkın süre benimle yaşayan Latte öldüğünde de yaşadım. İnsan “hep onlara kazanmamalı!” diye isyan ediyor haklı olarak…

Kitabın da temel sorusunu size yöneltmek istiyorum. Hayvanlar bizim için mi var?

Yağmur: Bence hayır, hiç kimse bir diğeri için var olmuyor ama bu bize öğretilmeye çalışılıyor. Sadece çağımızın yanlışı değil bu elbette, yüzyıllardır hep birileri başka biri için var denilmiş: köleler efendileri, kadınlar erkekler, hayvanlar insanlar için var… bu, insan davranışlarının en önemli motivasyonu bencillik için mükemmel bir kılıf. Birilerinin bizim için var olduğunu düşünmek gururumuzu okşuyor, kendimizi önemli hissediyoruz. Ama değiliz. Doğada tek başına hayatta kalamayacak, çoğu hayvana göre de “beceriksiz” sayılabilecek ölümlü canlılarız. Aynı zamanda da aptalız çünkü türünü devam ettirmek için muhtaç olduğu gezegene savaş açan başka bir canlı türü yok.

Oğuzcan: Ülkemizde çoğu kişi için bu sorunun cevabı evet olacaktır. Ancak durup düşünmek lazım gerçekten insanlar bu evrenin merkezinde mi? Tüm evreni düşünecek olursak dünyada bir kum tanesi kadar bile değiliz aslında. Nerden geliyor her şeye hükmetme özgüveni bilmiyorum. Hayvanlar tabi ki bizler için var olmuyor, onlar bizimle birlikte var. Bunu umarım kısa zamanda fark ederiz. Aksi takdirde insanların doymak bilmez hükmetme arzusu yüzünden dünya yaşanmaz bir yer haline getirecek. Bunu da Covid sürecinde gördük.

‘Koronavirüs aşıları hayvanlar üzerinde test ediliyor’

Aslında kitabın çıktığı zaman da oldukça manidar. Her gün koronavirüse karşı geliştirilen aşılarla ilgili haberler okuyoruz. Bu aşıların üretiminin arkasında acı çeken hayvanlar var mı?

Oğuzcan: Maalesef bu süreçte hayvanlar üzerinde testler gerçekleştiriliyor. Bu aşının geliştirilmesinde hayvanlar kullanılmasa da faz 0 dediğimiz aşının denenme sürecinde hayvanlar kullanılıyor. Ancak kitapta da bahsettiğimiz gibi ilk defa Covid-19 aşısının geliştirilme sürecinde ilacın bir an önce piyasaya çıkabilmesi için faz 0 çalışmalarının atlanması gerektiği önerildi. Bu süreçte bu konunun dillendirilmesi bile çok önemli bir gelişme. Belki Covid-19 aşısı için olmayabilir ancak ileriki süreçlerde faz 0 çalışmaları yapılmadan ilaçların piyasaya çıkacağını söyleyebiliriz.

‘Hollanda 2025 yılında deneyleri sonlandırıyor’

Bizim iyi olmamız, bu aşıların ilaçların geliştirilmesi için başka canlara acı çektirmemiz şart mı?

Oğuzcan: Artık bilimsel alternatif metotlar var. Bu metotlarla hayvan deneylerinden çok daha güvenilir sonuçlar elde ediliyor. Hollanda mesela 2025 yılında hayvan deneylerini tamamen sonlandırmayı planlıyor. Onlar insanlarını düşünmüyor mu?

Bugün belki tüm tanı ve ilaç geliştirmeler için bilimsel alternatif metotların varlığından söz edemeyiz ancak bu konuda teknolojinin ve bilimin ilerlediğini unutmamalı ve kötü bir bilim örneği olan hayvan deneylerine körü körüne bağlı kalmamalıyız. Araştırmalı ve doğruları öğrenmeliyiz.

George Floyd’un ölümünün ardından biliyorsunuz ki ABD’de ve Avrupa’nın birçok kentinde insanlar kölelik tarihiyle yüzleşmeye ve köle tacirlerinin heykellerini devirmeye başladı.

Biz yüzyıllarca süren bu hayvan sömürüsüyle nasıl yüzleşeceğiz? Ders kitaplarında yer verdiğimiz ve övgüler yağdırdığımız Pavlov ve daha nice kişinin heykellerini ne zaman devireceğiz?

Yağmur: Aslında başladık diyebiliriz, tüm mücadele alanlarında ötekileştirdiklerimize yaptıklarımız ve davranışlarımızla yüzleşmemiz gerektiğine dair ses yükseliyor. Artık böyle gelmiş böyle gider demiyor, davranışlarımız ve güdülerimiz üzerindeki kontrolü kaybetmememiz gerektiğini birbirimize ve çevremize hatırlatıyoruz. Heykelleri yıkmak daha kolay aslında, zihnin ta derinlerine kodlanmış seçilmiş ve özel tür -ya da ırk- algısını yıkmak daha zor. Ama imkansız değil. Evet çok uzun bir yol var ama umutluyum ben.

Oğuzcan: Sanırım insanların hayvan sömürüsünün yanlış olduğunu tamamen anladığımız zaman olacak bu. Bunun için belki de 100 yıldan daha fazla zaman gerekiyor. Yavaş yavaş insanlarda hayvan sömürüsünün yanlış olduğu bilinci artıyor ancak yine de benim en çok korktuğum bu gibi konularda bilimsel gerçeklerden çok binlerce yıllık geleneklerle mücadele etmek.

 

 

 

 

Kategori: Hayvan Hakları

Editörün SeçtikleriManşetRöportajTürkiyeVideo

İstanbul Barosu Başkanı Durakoğlu: Siyaset yapmak baroların doğasında vardır

Video Haber: Defne Sarıöz

Yeşil Gazete olarak İstanbul Barosu Başkanı Mehmet Durakoğlu ile, Diyanet İşleri Başkanı Ali Erbaş‘ın Ramazan ayının ilk haftası yayınlamış olduğu, LGBTİ+’ları ve HIV+’leri hedef alan nefte hutbesiyle birlikte başlayan tartışmaların asıl kökenini, çoklu baro sisteminin iktidar tarafından niçin istendiğini ve baro başkanlarını yürümeye götüren nedenleri konuştuk.

Baroların seçim sistemiyle ilgili düzenlemelere dair ilk girişimin 2009’da yapıldığını anlatan Durakoğlu, Türkiye’de baroların siyaset yapmasının yanlış biçimde, bir “kusur” gibi algılandığını söyledi. Durakoğlu bu anlayışın doğru olmadığını ve baroların doğası gereği siyasal iktidarlarla ters düştüğünü vurguladı:

Bu ülkede avukatlık kanunu 76 ve 95. maddeleri bize hukukun üstünlüğünü gözetmek ve insan hakları ihlallerine karşı çıkmak gibi bir görev yüklüyorsa o zaman barolar olarak bizim de hep beraber hukuk siyaseti yapma hakkımız doğuyor.

İşin doğasından kaynaklanan nedenlerle insan hakları ihlalleri siyasal iktidarlardan gelir. Öyle olduğu için de biz siyasal iktidarla karşıymış gibi görünürüz, bunu siyasal iktidarın bilmesi gerekir. (…) Bu karşıtlık bir partisel karşıtlık değildir, bir ilkesel duruştur bir görevdir, bu görevin yerine getirilmesidir.

Baroların seçim sistemlerinin değiştirilmesiyle ilgili teklifin görüşülmesi sırasında baroların, konunun doğrudan öznesi olmalarına rağmen görüşlerinin alınmadığının altını çizen Durakoğlu, teklifin Meclis Genel Kurulu‘nda kabul edilmesi durumunda eylemlerini sürdüreceklerini ve Anayasa Mahkemesi’ne başvuracaklarını söyledi.

Hafta SonuKöşe YazılarıManşetRöportajYazarlar

Betül Çavdar anlatıyor: Tek yol çim mi?

Bahçelerde, parklarda, refüjlerde ve yol kenarlarında yer örtücü olarak kullanılan tek bitki çim artık. Peki, günlük hayatımızın vazgeçilmez parçası haline gelen çim nasıl bir bitki? Çimin su ayak izi ve ekolojik maliyeti nedir? Bu bitki kentimizi ve bahçelerimizi yeşillendirmek için gerçekten uygun bir tür mü? Yoksa çim yeşil badanadan başka bir şey değil mi?

Bu soruları Açık Radyo’da iki haftada bir yayınlanan Sudan Gelen’e konuk olan Peyzaj Mimarları Odası İzmir Şubesi Yönetim Kurulu Üyesi Betül Çavdar ile konuştuk. (Programın ses kaydına buradan ulaşabilirsiniz. ) 

Akgün İlhan: Artık hangi parka veya bahçeye baksak yer örtücü olarak sadece çimi görüyoruz. Bu bitki nasıl oldu da her yerde kullanılan bir tür haline geldi?

Betül Çavdar: Çimin açık yeşil alanlarda yaygın biçimde kullanılmaya başlaması 1946 yılına denk geliyor. 1950’lerde ise çim alanlarda kullanılmak üzere yeni çim çeşitleri ıslah edilmeye başlanıyor. Ancak daha geriye gidecek olursak 19.yy’ın ikinci yarısında sanayi devrimiyle toplumlarda kentleşme ivme kazanmış. Bu kontrolsüz kentleşmeyle birlikte insanlar doğal çevrelerinden uzaklaşıp yapıların içine hapsolmaya başlıyor. Bunun sonucu olarak da doğaya özlemin artması ve doğayla temasın gerekliliğinin anlaşılması bir asır kadar bile sürmüyor. Ve kentlerde doğa parçaları yaratma talebi ortaya çıkıyor. Sosyo-ekonomik ve sosyokültürel olarak kim olursa olsun her insan doğayı gözlemlemek ve ona dokunabilmek istiyor.

Modern çağlarda ‘asaletin’ simgesi

Bunun için de gerek kamusal alan gerekse özel mülkiyet içerisinde açık yeşil alanlar oluşturulmaya başlanıyor. Ancak Yuval Noah Harari Homo Deus kitabında daha farklı ve başlangıcı daha gerilere giden bir çim tarihinden bahsediyor ve şunları belirtiyor[i]:

Taş Devri’ndeki avcı-toplayıcılar mağaralarının önü daha hoş görünsün diye çim yetiştirmezlerdi. Atina Akropolisi’nde başkent Roma’da, Kudüs Tapınağı’nda veya Pekin’deki Yasak Şehir’de de ziyaretçileri karşılayan çim alanlar yoktu. Özel mülkler ve kamu alanlarında açık yeşil alan yaratma fikri Orta Çağ’ın sonlarına doğru Fransız ve İngiliz aristokratların şatolarında doğdu. Modern Çağ’ın başında ise bu alışkanlık iyice kök salarak çim asaletin sembollerinden biri haline geldi.

Özellikle çim biçme makineleri ve otomatik sulama sistemlerinin olmadığı eski devirlerde çim çok fazla zahmet ve emek gerektirdiği halde karşılığında hiçbir değerli ürün vermiyordu. Hayvanlar çimi yemedikleri için çim alanlar üzerinde hayvan bile otlatmak mümkün değildi. Zaten yoksul köylülerin değerli topraklarını ve zamanlarını çim için harcayacak lüksü de yoktu.

İskoçya’da Glengorm Kalesi / Fotoğraf: Gerry Zambonini

Şatoların girişindeki alan çimse bu şatonun sahibinin varlığını ve gücünün göstergesiydi. Bu “o kadar çok toprağım ve hizmetkârım var ki bu yeşil fanteziyi karşılayabiliyorum” demenin aleni bir beyanıydı. Çim alan ne kadar bakımlı ve genişse hanedan o kadar güçlü demekti. Bir dükü ziyaret ettiğinizde çimleri bakımsızsa onunda sıkıntı içinde olduğu bilirdiniz”.

Aslında insanlık tarihi boyunca herhangi bir değerli ürün vermeyen bitkilerin statü sembolü olması ilk defa çimle gerçekleşmedi. Michael Pollan Arzunun Botaniği[ii] kitabında bize lalenin yolculuğunu farklı bir yerden anlatıyor. Laleyi, 17. yüzyılın ilk yarısından başlayarak bir ulusu sarsan ve ekonomisini neredeyse mahveden kısa ve yaygın bir çılgınlık olarak tanımlıyor Pollan. Ancak lalenin çimden farklı olarak estetik zevke daha fazla hitap ettiği de açık. İnsanlık tarihi sürecinde yüksek statüde yıldız olan bitkiler kolay kolay arzu nesnesi olmaktan kurtulamıyor. Çim alanların geçmişten gelen bir statü işareti olması alışkanlığı, onu çiçekli ve geniş popülasyonlu bitkilerden daha estetik gösteriyor. Üstelik ülkemiz gibi Akdeniz ikliminin hâkim olduğu yerlerde bakım maliyeti çok yüksek, hastalık ve zararlılara direncinin çok daha az olmasına rağmen çimden vazgeçemiyoruz.

Masraflı, zahmetli ve zehirleyici

Çimin sulanması, gübrelenmesi, ilaçlanması ve kısacası bakımı diğer yer örtücü türlere göre daha zor ve masraflı değil mi?

Çim ve diğer yer örtücüler kıyaslandığında çim çok daha hassas ve şımarık bir yer örtücü. Bir kere ilkbahardan itibaren sürekli bakım istiyor. Uzayınca da hemen biçilmeli ki bu süreler hiç de uzun aralıklarla değil. Çim bolca sulanmalı ki sulandıkça daha kısa sürede biçime gelsin. Eğer bir alanda çim yetiştiriliyorsa bir kere çok fazla su kullanılacağı ve kullanılan suyun “kimyasal ilaçlarla” zehirleneceğini bilmek zorundayız. 1 metrekarelik çim alanın sulanması için 10 litre su gerekiyor mesela. Herhangi bir çim alan kimyasal besin desteği, gübre ve ilaç kullanılmadan yaşatılamıyor. Bunun tarım zehri ve işçilik maliyeti de göz önüne alındığında diğer yer örtücülerden çok daha masraflı, zahmetli ve zor bir süreçten bahsediyoruz. Üstelik özellikle kentlerde ve çocukların ulaşabileceği alanlarda kullanılan çim, aşırı kimyasal kullanımı ile alerjik hastalıklara neden olabiliyor. Yani aslında estetik, ekonomik ve ekolojik açıdan çim, iklime uygun kullanılan yerel yer örtücülerle mukayese edildiğinde yeşil zehirdir.

Artık günümüzde çimi halı gibi rulo yapıp seriyorlar. Bu sağlıklı bir uygulama mı? Bir toprakta uzun süre çim ekildiğinde toprakta ve biyoçeşitlilik üzerinde ne gibi etkiler ortaya çıkabilir?

Rulo çim tohum uygulamasına göre daha az riskli ve hızlı bir yöntem olması nedeniyle uygulamacılara çok cazip geliyor. Çünkü uygulayıcı görevli tohum tercih ettiğinde hem tohumları hızlı yeşertebilmek hem de zararlıların çim tohumlarını taşımalarını önleyerek nispeten homojen bir dağılım gösterebilmesi adına çok daha fazla ilaç, gübre ve besin maliyetini göze alıyor. Rulo çimde bu maliyetlerin daha altında bir bedel ve iş gücüyle kısa zamanda homojen ve riski tohumdan üretilen çime göre çok daha az olan bir süreç yaşanır. Ancak çimin yayılıcı bir tür olduğunu göz önünde tutarsak rulo şeklinde taşınan köklü çim strese girer ve daha fazla yayılmaya çalışır. Yetiştirildiği alanlara bakılacak olursa rulo çim yetiştiriciliği büyük arazilerde tek çeşit denilebilecek -çünkü çim tohumlarının farklı türleri olsa da birbirlerine besin, su, hastalık ve zararlı direnci olarak çok yakındırlar- şekilde gerçekleştirildiği için, her monokültür üretimde olduğu gibi toprakta organik madde ve mikroorganizma miktarında azalma sorunları ortaya çıkar. Bu nedenlerle alanda biyoçeşitlilik azalır ve dolayısıyla toprak yapısındaki zenginlik tehdit altına girer.

Üstelik yetiştirdikleri her ürüne bir ekonomik değer gözüyle yaklaşan yetiştiriciler çim söz konusu olduğunda çok daha vahşi bir sürecin yöneticileridir. Bir yılda üçten fazla sefer mahsul alabilmek için çim yetiştirme tesisleri kontrolsüz su, kimyasal gübre ve ilaç kullanılmaktadır. Bu da dönümlerce arazi toprağının zehirlenmesi ve büyük miktarlarda suyun kullanılması, yani kirletilmesi demektir. Ayrıca kontrolsüz sulamalar, toprakta bulunan organik madde miktarının azalmasına yol açarken herbisit ve pestisitler de yer altı suyuna karışır ve suyu kirletir. İlaçlamada kullanılan kimyasalların arılara ve diğer tozlayıcılara verdiği zararı da düşünürsek ekosistem sağlığı ve biyoçeşitlilik açısından son derece sorunlu bir uygulama olduğunu söylemek yanlış olmaz.

Çim yerine çayır karışımları

Peki maden bu kadar olumsuz etkisi var çimin, onun yerine hangi bitkiler kullanılabilir? Az su ve emek isteyen sert iklim koşullarına dayanıklı yer örtücülerin olduğu kullanıldığı peyzaj planlama örnekleri var mı?

Aktif kullanılan yeşil alanlarda çim dışında onun kadar etkin bir alternatif oluşturmak oldukça zor. Özellikle de çimin üzerine basılması, oturulması ve spor sahaları oluşturulması mümkünken başka türlerle aynı etkiyi yaratmak zor. Ama yine de mesela çayır karışımları;  adaptasyonu yüksek yerel türler olması, alanın iklim ve toprak özellikleriyle iklim değişikliğine uyumlu tasarımlar olması bakımından tercih edilmeye başlandı küçük alanlarda. Tabi ki bu düzenlemede su ihtiyacı çime kıyasla daha az.

Plantlife uygulaması bir refüj örneği.

Örneğin İngiltere bu konuda başarılı bir uygulama gerçekleştirdi. İngiltere’de peyzajda insan müdahalesi ve bakımı olmadan, yerel bitkileri ve ilişkili yaban hayatını desteklemek amacıyla hareket eden “Plantlife” isimli bir oluşum var mesela. Bu oluşum 2013 yılından 2019’a kadar süren bir kampanya yürüterek yerel yönetimlere çayır karışımlarının yol kenarları bitkilendirmesinde kullanılması gerekliliğini anlatıyor ve başarılı işler gerçekleştiriyor.

Bu uygulamaları “çiçek nehri” diye isimlendirmişler. Bu çayırlar tozlayıcı türlerin, çayır kuşlarının sürekliliğinin sağlanması, toprak kalitesinin arttırılması, karbon tutma potansiyeli ve peyzajın bağlantısallığını sağlaması da düşünülünce son derece avantajlı. Mali açıdan bakılırsa, mesela Rotherham İlçe Meclisi çabaları sonucu biçme maliyetlerinde yılda yaklaşık 23 bin poundluk tasarruf edilmiş.

High Line Park her sene yaklaşık 5 milyon ziyaretçi alıyor.

Başka bir örnek de New York’da bulunan High Line Park. Kullanılmayan yükseltilmiş bir tren yolu restore edilerek kullanıma kazandırılmış ve kentin simge alanlarından biri haline getirilmiş. Bunu yaparken bitki seçiminde adaptasyonu yüksek, kuraklığa dayanıklı, düşük bakım maliyetli, yaban hayatına gıda sağlayabilen ve yerel üreticiler tarafından yetiştirilen çok yıllık çalı grupları, ağaçlar ve çayır otları kullanılmış. Park alanındaki doğal atıklarla kompost oluşturarak ticari gübre kullanmadan gübreleme ihtiyacı sağlanıyor. Bitki seçiminde zararlılara dayanıklı türler seçilirken zararlı mücadelesinde yeşil zarkanat gibi türler alana salınarak biyolojik mücadele uygulanmakta.

High Line’ın damla sulama sistemi ile birlikte kullanılan yeşil çatı sistemi, ekim yataklarının mümkün olduğunca fazla suyu tutabilmesi için tasarlanmış. Su ihtiyacı daha fazla olan türlere de hava koşullarına dikkat ederek elle sulama uygulanıyor. Yani neredeyse kendi kendine yetebilen bir sistem oluşturulmuş.

ABD’deki Denver’da ise en önemli unsur toprak yapısı ve iklime uygun yerel türler kullanılmış olması. Kurakçıl peyzaj uygulamasında türler kurak, yarı kurak şeklinde su ihtiyacındaki farklılıklara göre bölümlere ayrılmış durumda ve su yönetimi sağlanmaya çalışılmış bu uygulamalarda. Toprak yüzeyinin tamamını bitki örtüsü ile kaplamak yerine çalı ve ağaç türlerinin arasında kalan alanlar doğal taş ve ağaç kabuğu gibi doğal materyallerle kaplanarak suyun toprakta tutulması sağlanmış.

Çim yerine kurakçıl peyzaj uygulamalarının çok daha estetik ve ekolojik olacağı kesin. Yöreye uygun çok yıllık aromatik bitki, sukulent ve kaktüs kullanımı hem bakım ve mesai maliyetini hem de peyzajın korunması ve yönetimi işlevlerini yerine getirecektir. Ülkemizde büyük ölçüde bir kurum tarafından alınmış bir karar, denetim ve uygulama olmamakla birlikte yerelde bireylere tasarlanan ya da talebe göre uygulanan farklı kurakçıl peyzaj uygulamaları var. Ancak tabi ki bunun yönetim birimleri tarafından desteklenerek, uygulamaların yaygınlaştırılması gerekiyor.

Yönetimler, akademi, peyzaj mimarları ve STK’lerin işbirliği şart

Peki, insanları ve kurumları çim dışında yer örtücüleri kullanmaya nasıl ikna ve teşvik edeceğiz?

İzmir’deki Kordon gibi kentin simgesi haline gelmiş ve aktif olarak kullanılan alanlar dışında sadece görsel zenginlik açısından çim kullanımından vazgeçilmesi gerekliliği kazan-kazan durumu ile anlatılabilir. Kurumların uyguladığı çim alanlara bakılırsa bakım ve onarım maliyetlerinin yükseklikleri yüzünden birçoğunun zaman içinde atıl hale geldiği görülür. Yönetimlerin en büyük sorunlarından biri de mali kaynakların doğru kullanımı. Ayrıca yerel yönetimlerin çim uygulaması yapıp bakım hizmeti sunamadığı alanlar yine çayıra döndüğü için belki aktif hizmet ulaştıramadıkları alanlarda çim kullanımından vazgeçebilirler.  Aslında bu konuyla ilgili bir strateji oluşturma gerekliliği ortaya çıkıyor.

Alanda çalışan peyzaj mimarı meslektaşlarımıza da büyük iş düşüyor bu durumda. Gerek kamusal alanlarda gerek bireysel taleplerde çim kullanımına karşı ikna edici, doğru argümanlar geliştirmeliler. Müşteri ne isterse onu yapmak yerine müşterilerine çimin gerçek maliyetini anlatmalılar. Kurumlar açısından bakılacak olursa kurumlardaki meslek elemanlarının bu konuda yetkin, çalıştığı bölgenin iklimini ve ekolojik özelliklerini analiz edebilir yetkinliğe sahip olması çok önemli bir etken.

Aynı zamanda yönetim ve akademinin işbirliği gerekiyor. Örneğin kentsel açık yeşil alan tasarımlarında hangi bitki türü ve materyal seçimleri değiştirilerek iklim değişikliğine uyumlu tasarımların geliştirilebileceğine dair çalışmalar var. Aynı zamanda peyzaj tasarımı ve planlanması adına doğa temelli çözüm yaklaşımı da akademik camiada son zamanlarda yaygın olarak çalışılan konulardan. Güncel bilgiyi takip eden akademi ile işbirliğinin yerel yönetimlere nitelikli bilgi sağlamada önemli olduğunu düşünüyorum. Akademinin yanı sıra “PlantLife” gibi kolektif yerel oluşumlar ile kentsel ve kırsal peyzajlar konusunda halkın yönetime dahil olduğu, ekonomik ve ekolojik açıdan verimli kampanyalar yürütülebilir. Estetik kaygılar dışında su krizinin yaşandığı, verimli toprakların azaldığı, hava kirliliğinin arttığı ve dolayısıyla iklim krizini yaşadığımız şu günlerde bu konularla ilgili bireysel ve toplumsal tüm eylemlerin etkili olduğu insanlara sürekli hatırlatılmalı diye düşünüyorum.

*

[i] Yuval Noah Harari (2016). Homo Deus: Yarının Kısa Bir Tarihi. İstanbul: Kolektif Kitap.

[ii] Michael Pollan (2019). Arzunun Botaniği: Bir Elmanın Sizi Kullandığını Düşündünüz mü Hiç? İstanbul: Domingo Yayınevi.

 

Kategori: Hafta Sonu

Editörün SeçtikleriKoronavirüs SalgınıManşetRöportajSağlıkVideo

Karantinada bipolar hastası olmak

Video Haber: Defne Sarıöz

Tüm dünyanın olağanüstü bir dönemden geçtiği karantina günlerinde, duygularını yoğun yaşayan kişiler karantina önlemlerinden de daha fazla etkileniyor. Peki bipolar bozukluk hastaları açısından durum ne? Kendisi de bipolar hastası olan Bipolar Yaşam Derneği Başkanı Özlem Sarı‘yla konuştuk.

Bahar ve yaz aylarının bipolar hastalarında maniyi tetikleme riski olduğunu vurgulayan Sarı, karantina şartlarının, mevsimsel koşulların da eklenmesiyle birlikte bipolar hastalarını bu ataklara daha açık hale getirdiğini belirtti. Sarı, konuşmasında ayrıca, olumsuz haberlerin bipolar hastalarının kaygılarını arttıracağını ve özellikle sosyal medyadan kaçınmaları önerisinde bulundu.

Hafta SonuHaftasonuKadınManşetRöportaj

Emet Değirmenci ile ekolojik dönüşümde feminist tartışmalar – Aslı Tosuner

Türkiye’de ekoloji üzerine yapılan araştırmalar ve yayınlanan eserlerin sayısı son 10 yılda artış gösterdi. Ancak bütün güncel tartışmalara rağmen ekolojik sorunların toplumsal cinsiyet gibi hak mücadeleleri ile çakışma ekseninde yapılan yayınlar, hala çok yetersiz. 25 yıldır dünyanın farklı yerlerinde yaptığı çalışmalarla ekolojik mücadeleye katkı veren yazar/ekofeminist Emet Değirmenci, cinsiyet ve ekoloji sorununa değinen çalışmalarıyla bu alandaki eksikliğin giderilmesine katkı sağlıyor. 2019 yılında Kadınlarla Dayanışma Vakfı (KADAV) ile işbirliği içinde kadın ve ekolojik sorunlar üzerine farklı perspektifleri ve tartışmaları içeren “Doğa ve Kadın: Ekolojik Dönüşümde Feminist Tartışmalar” kitabının editörü Değirmenci ile kitabı ve kadın sorunu ile ekolojik sorunun kesişim noktalarını konuştuk.

***

Aslı Tosuner:  2010 yılında da yine kadınları odağa alan ilham verici bir kitap projesini oluşturup editörlüğünü yapmıştınız. Aradan dokuz yıl geçti ve yeniden bu konuya dair daha kapsamlı bir derleme hazırladınız. İkinci kitabın hazırlanması için motivasyonlarınız neydi ve iki yayın arasındaki farklar nelerdir? Aradan geçen dokuz yılda öne çıkarmaya ve vurgulamaya çalıştığınız konularda önemli değişimler oldu mu?

Emet Değirmenci: Her iki yayın da ekoloji ve kadın odaklı olmasına rağmen arada çok fark olduğunu söyleyebilirim. Birinci kitap sokaktaki kadına dahi hitap edebilecek nitelikteydi. O günden bu yana dediğiniz gibi Türkiye de epey bir bilinç gelişmesi oldu. Dolayısıyla ikinci kitap (Doğa ve Kadın: Ekolojik Dönüşümde Feminist Tartışmalar) ekolojik feminizm neden gerekli konusuna  girip işin felsefesine  ve teorisine de işaret ediyor.

Kitap iki bölüme ayrılıyor. Teorik tartışmaları ele alırsak, ekofeminizm hep özcülük iddiasıyla karşılaşıyor. Bu, ekofeminizme dair yanlış bir anlayış mıdır yoksa ekofeminist yaklaşımların içerisinde özcü ve özcü olmayan iki kanattan söz edebilir miyiz ve elbette sizin yaklaşımınız nedir bu konuda?

Ekofeminizmde kadın ve doğayı özdeşleştiren biyolojik determinist görüş var, evet.  Kadın tanrıçaların gücünden yola çıkıp mitolojiden ilerleyerek kadının erk olduğu anlamda matriarkiyi  geri getirmekle patriarkiye ders verilebileceğini düşünenler var. Kitabı derlerken iki şeye dikkat ettim: İlki antı-kapitalist bir duruşu olması. Bir başka deyişle “kadın neden tüketim toplumun hem öznesi hem de nesnesidir” meselesini sorgulamaya çalıştık. İkinci olarak da  işlediğimiz konular “kadınları nasıl özgürleştirir ve patriarkiyi nasıl sarsar” diye düşündük. Örneğin, kadınların aylık kanamalarında kullanılacak ekolojik petler yalnızca doğaya atık bırakmamakla ilgili değil. Aynı zamanda kadının kendi vücudunu tanıyıp kamusal ve özel alanda vücuduna ve kendine nasıl güvenebileceği, doğal döngüleri utanmadan konuşabileceği, hatta bunu utanılacak hale getiren parriyarkal toplumu eleştirir hale gelebileceğiyle ilgili…

“Kadın üretkenliği, doğurganlığı nedeniyle doğa gibidir” anlayışını ise doğru bulmuyorum. Kitabımız zaten biyolojik determinizm ile görüşlerini net bir şekide  ayırıyor. Evet biyolojimizden gelen farklılıklarımız var ve onlar bizi belli davranışlara yöneltebilir. Fakat neredeyse her şeyin toplumsal  olarak şekillendiğini de göz önünde bulundurmak durumundayız. “Kadın doğa gibidir ne yapacağı belli olmaz” ne demek? Kaldı ki doğa olaylarının dahi belli bir periyodu vardır.

Çok uzun açıklama gerektirebilecek bir konu ama bu durumu açıklamak, duygusal emek kapsamına da giriyor. Kadınların üstünde görünmez emek olarak, adeta kambur olarak taşıdığımız bir durum bu. Bir çatışma varsa kadının ‘doğası gereği’ yumuşak davranması ve çevresini  düşünmesi beklenir. Öyle de yapıyoruz gerçekten. Bu kötü bir şey değil ancak yükün paylaşılması gerekiyor. Patriyarkal toplum erkeği katı ve duygusuz olarak şekillendirirken aynı zamanda özel ve kamusal alanda yaptığı bir dizi etik olmayan şeyin üstünü örtmekten ve görmezden gelmekten yanadır. Oysa kadını patlama noktasına getirecek durumun arkasında yatan neyse, o da duygusal iş bölümü kapsamında  paylaşılmalı. Bu durum erkeğin kendisine de yararlı olabilir. Ayrıcalıklardan yararlanmayı tercih eden erkek öfkemizi artırıyor. Çünkü hem kendilerinin hem de bizim işimizi zorlaştırıyor. Onlara öfkeli olmak da hakkımız! Tabi burada erkek gibi davranan, patriyarkanın değerleriyle hareket eden kadınlar olduğunu da belirtmeliyim. Zaten liberal feminizm bunu destekler niteliktedir. Kadınlar da askere gidebilir vs.

Ekofeminist yaklaşım doğası itibariyle kapitalizme ve onun uzantısı neoliberal politikalara mesafeli durur. Kadın hakları mücadelesi açısından çatışma oluşturabilecek, benim de sık sık tanık olduğum bir konu var. Doğaya dönmek ya da daha ekolojik yaşamak denilince, kadınlar özellikle geçtiğimiz yüzyılda kazandıkları teknolojik temelli bazı konforları kaybetmekten korkuyorlar. Ancak bunlar tüketim kültürünün ve kapitalist üretim biçimlerinin de bir parçası. Ev içi emeği rahatlatan elektronik aletler, kullan-at pedler ve çocuk bezleri vb. modern ürünler, kadınların iş yaşamına dahil olmasını kolaylaştıran araçlar olarak kabul ediliyor. Bu çatışma üzerine sizin düşünceleriniz nelerdir?

Kapitalizm doğayı kaynak deposu olarak görür. Dikkat ederseniz dünya genelinde doğanın yağmalanmaması ve yaşamın savunulması için suyuna, toprağına  tohumuna sahip çıkan çoğunlukla kadınlardır. Yağmalanan doğayı onarmaya yönelik teknik buluşlar erkeğe ait gibi görünse de onların arakasında bir dizi kadının emeği vardır. Görünmez emekten söz ediyorum. Kısacası toplumsal iş bölümünde kadın, öğrenilmiş alışkanlıklar gereği derleyip bir araya getiren, devşirendir. Sofrasına yenebilir otları, şifalı ağaç kabuklarını koyan, yabani balın nerede olabileceğini bilendir. Mezopotamya‘da ilk buğday tohumunu evcilleştirenin, Meksika’da ilk mısır yetiştiren kişinin kadın olduğu dikkate alınırsa tohumu koruyagelen ve kuşaktan kuşağa aktarılmasını sağlayan ve bu bilgeliği taşıyan genelde kadındır. Neoliberal politikaların patentleme ile ellimizden aldığı bu gücümüzü; para ekonomisi değil ekolojik ekonomi kapsamında geri istiyoruz!

Tüketim kültürünün öznesi de nesnesi de kadındır. Ev içi özel alanında satın alınacaklara kadın karar verir gibi görünür. Aslında bu dahi orta sınıf ve belli haklarını elde etmiş, bütçeden evin ihtiyaçlarına göre harcama gücünü elinde bulunduran kadının etkinlik alanıdır. Alt sınıf kadının değil.

Ben primitivist değilim. İnsani ölçekteki teknolojilere taraftarım. Çünkü cinsiyetten bağımsız olarak teknoloji, özgür düşünmemiz için bize zaman kazandırır. Kullan-at petler taraftarı olmadığım için kitabımızda ekolojik pedler üzerinde durduk. Çocuğumu hazır bezlerle değil kendi elimle yıkadığım bezlerle büyüttüm, mamasını dahi atık üretmemek adına hazır satılanlardan almayıp tohumları ezerek kendim yaptım.

Ekofeminizmin erkeklere yüklediği rol nedir? Erkekler bu hareketin neresinde durmalı ve nasıl insiyatif almalılar?

 Erkeklerin ne yapmaları gerektiğiyle ilgilenmiyorum. Biz kadınlar onlara reçete sunamayız. Doğruyu beslerlerse hep birlikte iyiliği büyütürüz. Kendileri karar verecek nerede duracaklarına ve ne yapacaklarına. Yardım sözcüğünün tartışıldığı dönemdeyiz. Eşine (partnerine) yardım etmek ne demek? İşin doğası gereği paylaşılması en doğal beklenti değil midir?

Kentleşme hala ekolojik sorunları üreten en önemli unsurlardan biri. Doğaya dönüp orada bir yaşam kurmak herkesin planlayabildiği ve imkanının olduğu bir proje olamıyor. Ekofeminizm kentte nasıl bir mücadele yürütebilir, kent bu yönde nasıl dönüştürülebilir sizce? Özellikle de kentte kamusal alan daralırken ve eski komşuluk ilişkileri dağılıp insanlar daha bireyselci bir yaşam tarzına geçmişken

Mekanın diyalektiğine ve ilişkisine kafa yormuş özgürlükçü Marksist Henry Lefebvre kenti geniş bir ekosistem olarak tanımlar. Yapılacak yapılar ve kullanılacak alanlar ona göre tasarlanmalıdır. Kamusal alan kullanımı renk, dil, sınıf, ırk ve cins olarak demokratik ve eşitlikçi olmalıdır. Lefebvre’nin Türkçeye kazandırılmış Kentsel Devrim, Şehir Hakkı gibi güzel kitapları var.

Çıkardığımız kitaba da Nur Elçik’in kaleme aldığı “Kentli Kadının Ekofeminizmi” başlıklı bir makale aldık. Kentli  kadın çocuğunun, ailesinin, partnerinin sağlık sorunları nedeniyle en çok gerçek ve sağlıklı gıdaya odaklanmış durumda. Ancak hangi kentli kadın ekolojik pazarlara ulaşabiliyor, asıl sorun burada.

Kamusal alanları geri kazanmak için çaba sarf etmeliyiz. Çünkü kadını görünür kılan yerler buraları.  Elbette, bu alanların ne kadar kadın dostu olduğu önemli bir parametre. Bugün Ege köylerinde dahi hala kadın vücudunu küçülterek köy meydanından hızla geçmek zorunda kalabiliyor. Adam kahvede onun acizliğini seyrederken, onu tahakküm altına almanın zevkiyle keyifle çayını yudumlayıp sigarasının dumanını savuruyor. Ev zaten erkek için dinlenme yeridir. Kamusal alanda vücuduna diline eline beline dikkat etmek zorunda bırakılan kadındır.  Geçenlerde  ‘mor cepken’ hikayesini duydum. 1900’lerin başlarında Efelerin cepken yeleği gibi kadınlara da evlenirken sandıklarına bir mor cepken konurmuş. Kadın kocasıyla çözemediği bir sorun yaşarsa, mor cepkeni giyip köy meydanına otururmuş.  Onu üzgün ve öfkeli görenler gelip sorunu anlamaya ve çözüme yardımcı olmaya çalışırlarmış. Öyle sanıyorum ki bu vesile ile köyün kadınları da o kamusal alana çıkabiliyordu.  Belki de bunlar Ege’nin Efe kadınlarıydı, yani kadın haklarının Osmanlı döneminde temelini atanlar… Çoğu kişi  Türkiye’de Mustafa Kemal Atatürk’ün haklarını verdiğini düşünür, ancak bunun arkasında belki de 200 yıla dayanan bir kadın örgütlenmesi vardır.  Bu bağlamda Serpil Çakır’ın Osmanlıda Kadın Hareketi  kitabı çok değerlidir.

 Yeni kitabınızda Ekolojik Feminizm Penceresinden Büyümeme (Degrowth) Ekonomisine Bir Bakış” başlıklı bir yazınız var. Büyümeme ekonomisi tam olarak ne anlama geliyor ve bu yaklaşımı ekofeminist bir perspektifle nasıl birleştiririz? 

 Elbette burada büyümeme hakkında feminist ekonomiye de değinmek gerekiyor. Para ekonomisine dayalı ekonomik büyüme yerine müşterekler yoluyla herkese dağıtılacak refahın  büyütülmesi gerekiyor. Bu, belki reformcu bir yaklaşım gibi görünebilir ama eşitlikçiden öte hakkaniyetli ortamlar yaratmamız gerekiyor.

Büyümeme daha çok gelişmiş ülkelerin gerçeği diyenler olabilir. Ancak gelişmiş ya da geri kalmış olsun kapitalizm eleştirisi de bir ekonomik büyümeme ve adalet vurgusuna dayanır. Ben yazımda daha çok kadının tüketim toplumunun (kapitalizmin) feodal dönemdeki arazi çevirmelerinden itibaren patriyarkada nasıl nesne olarak göründüğünü anlatmaya çalıştım.  Endüstriyel kapitalist hatta militarist erkek egemen toplumun kullan- at mentalitesi, kadın vücudu ve ruhu üzerinde de tahakküm kuruyor. Sahip olma anlayışı… doğaya hakim olma, alt etme, başa çıkma adeta tecavüz kültürü destekler nitelikte. Tıpkı devasa maden ocakları açarak doğanın canına okumak, barajlarla  nehirlerin suyunu hapsedip ekosistemin canlılığını ve çeşitliliğini öldürmek gibi… Doğayı evcilleştirmek, sivilize etmek, bir kadının vahşiliğiyle başa çıkmakla özdeşleştiriliyor.

  1. yy şairlerinden Henry Vaughan’ın şiiriyle ilerlemek istiyorum:

Teslim aldım doğayı, yarıp geçtim her yerini

Kırdım kimsenin dokunamadığı mühürlerini

Rahmini gögüslerini ve başını

Yani tüm gizlerinin saklı olduğu yerlerini parçalayıp açtım.

– (Vanity of Spirit parçasından)

 Ekolojistler genelde, 18’inci yy’ın başlangıcından bugüne; endüstriyel döneme odaklanır. Oysa gerek din, gerek modernleşme ile işin tohumları çok daha önce atılmıştır. Hatta kadına tahakküm; yaşı büyük olanın genç üzerindeki tahakkümü (gerontokrasi), sınıf, ırk gibi en temel hiyeraşik ilişkiler içinde dünyada ilk ortaya çıkan tahakküm ilişkisidir. Neolitik döneme kadar uzanır.

 Kitabrı pdf’sine buradan ulaşılabilirsiniz

 

Kategori: Hafta Sonu

Köşe YazılarıManşetRöportajYazarlar

Depremde su yönetimi nasıl olmalı?

Depremde su yönetimi nasıl olmalı? Bu sorunun cevabını almak için Remzi Çelik ile konuştuk. Remzi Çelik, Kadıköy Koşuyolu Muhtarlığı, Mahalle Yardımlaşma Derneği (Mayader) ve Üsküdar Acıbadem muhtarlığı ile birlikte “Afette ilk 72 saat” çalışmasını hazırlayan ekipte yer aldı.

Yaklaşık 35 yıl boyunca su sistemleri üzerine çalışmış olan bir isim olan Çelik, Açık Radyo’da yayınlanan Sudan Gelen‘in konuğu oldu. Çelik, depremle ilgili olarak özellikle su konusunda mahalle bazında yürüttükleri çalışmaları anlattı. Radyo programından sonra yaptığımız röportajda ise Çelik afette su yönetimini daha detaylı olarak anlattı. Bu söyleşiyi Yeşil Gazete okuyucularıyla paylaşıyoruz.

Akgün İlhan: Afette ilk 72 saatte acil durum su yönetimi nasıl olmalı? Neden yerel çözümler bu kadar önemli?

Remzi Çelik: Acil durum su yönetimi, durum oluşmadan önce ve oluştuktan sonra bir envanter çıkarma ve planlama işidir. Planlama dediğimiz şey bir bakıma alternatifleri oluşturmak demektir. Bir kentin su sistemine baktığımızda yüzey ve yeraltı olmak üzere su kaynaklarını, su arıtma tesislerini, isale hatları, su boruları, pompalar ve vanalar gibi iletim elemanlarını, depolama ve son kullanım sistemlerini bir bütün olarak görürüz. Kente su sağlama süreci kaynaktan arıtmaya, oradan depolamaya ve dağıtıma kadar çeşitli aşamalardan oluşur. Afete bağlı olarak merkezi sistemlerin herhangi birinde çökme veya kırılma sonucu oluşacak su kesintisine karşı yerelde ve mahalle ölçeğinde içme suyuna erişim çözümlerini planlamak zorundayız. Bunu mahalle bazında yapmak çok önemli çünkü her mahallenin sosyal yapısı, su altyapısı ve kentleşmesi gibi fiziksel özellikleri birbirinden farklıdır. Tek bir merkezden bunca detayın hesaba katılması mümkün olamayacağı için yerelden ve yerelin katıldığı planlamalar elzemdir.

‘Afet öncesi ve sonrası için planlama yapılmalı’

Peki, mikro ölçekte afet için su planlaması nasıl yapılmalıdır?

Elbette, Koşuyolu Mahallesi’nden örnek verebilirim. Bizim Amerika Birleşik Devletleri’nin Çevre Koruma Ajansı (EPA) tarafından geliştirilen Acil İçmesuyu Arzı Planlama Çalışması’ndan faydalanarak yaptığımız bir tablo var. Burada kişi başına su ihtiyacı, kesinti süresi, etkilenecek nüfus ve su kalitesi hedefi gibi başlıklarda yapılması gereken hazırlıklar belirtilmiştir. İlk olarak kişi başına su ihtiyacından başlayalım. Bu miktar kişi başına günlük 1,5 ila 15 litre arası su olarak kabul edilebilir. İlerleyen zamanlarda bu miktar arttırılabilir. Örneğin ilk gün 700 kişiye yeterli olacak bir dağıtım noktası planlanmalıdır. Burada yemek yapma, içme ve hijyenik bakım da dikkate alınır. Bu su miktarına yangınla mücadele, yıkanma ve evcil hayvanların su ihtiyacı dâhil değildir.

İkinci unsur ise kesinti süresidir. 72 saat kesintiye göre planlama yapılabilir. 21 günden fazla kesinti bu çalışmanın konusu değildir. Üçüncüsü etkilenen nüfustur. Hesaplamalarda sadece mahallede oturanlar değil, günlük çalışanlar, mahalle dışından gelenler ve turistler de dikkate alınmalıdır. Dördüncü mesele de su kalitesi hedefidir. Bu konuda bir standart geliştirilmeli 30, 60 ve 90 gün gibi kısa sürelerde su kalitesi geri kazanılmalıdır. Mahalle bazlı acil su yönetimi planlamasında STK’ların ve mahallenin katılımı, envanter çıkarılmasına verecekleri destekler gerçekten çok önemlidir. Örneğin biz Koşuyolu mahallesinde muhtarlık ve Mayader olarak kamu kurumlarında, okullarda, camilerde, hastanelerde ve hatta özel işletmelerde bulunan su stoğunun tespit edilmesi için çalışmalar yapmaktayız. 3, 10 ve 21 günlük zaman dilimlerinde suyun miktarını ve kalitesini planlayıp kişi başına günde 10 litre su ile hesaba başlamak gerekir. Analiz yapıp ve alternatif kaynakları belirledikten sonra uygulama planı afet öncesi ve sonrası şeklinde yapılmalıdır. Afette su yönetimi hazırlık çalışmalarında afet ile ilgili literatür, danışmanlar, kurumlar ve atölye çalışmaları faydalanacağınız kaynaklardır.  

Deprem de afet de üzerine fazla düşünülen konular değil ülkemizde. Bu önlemleri almanın gerekliliğini anlatmak ve bu konudaki farkındalığı artırmak için neler yapılmalı?

Okullar önemli eğitim noktalardır. Buralarda afet hazırlığı ve bu hazırlıkta suyun önemi anlatılmalıdır. Evinde tuvalet sifonuna basan çoğu insan suyun tesisat vasıtasıyla ev önündeki parsel bacasına, oradan da kentin su altyapısı kanalıyla arıtmaya gittiğini bile bilmemektedir. Bozdoğan Kemeri’nin altından geçen vatandaşlarımız bunun Bizans döneminde Belgrad Ormanı’ndan Fatih semtine su getirmek için inşa edilmiş olduğundan habersizdir. Halkın su iletim ve dağıtım altyapısına dair bilgisi İstanbul’da da diğer büyükşehirlerde de çok yetersizdir. Ayrıca su tasarrufu, hijyen ve su fakirliği gibi kavramlar konusunda eğitimler verilmelidir. Kaynaktan arıtmaya giden su kullanımı sürecinde her aşamada insanların ve diğer canlıların sağlığını gözeten içilebilir ve kullanılabilir temizlikte suya erişimin önemi insanlarımıza anlatılmalıdır. Çünkü su bir yaşam hakkıdır ve afette bu hak çok daha büyük önem kazanır.

Yerelde üretilen çözümler

Bir de afet sırasında suyun kalitesini sağlamak meselesi var yani dezenfeksiyondan bahsetmek de gerekiyor? Bu konuda neler yapılmalı?

İçilebilir ve kullanılabilir kalitede suyun sağlanması çok önemli. Su hayati bir varlık olmasına rağmen, bulaşıcı hastalık yayma açısından da son derece tehlikelidir. Afetin süreçlerine göre su kalitesine ulaşmayı hedeflemeliyiz. Bunun için kaynatılmış suyu kullanmak durumundayız. Yani suyu ısıtacak elektrik enerjisi, gaz veya sıvı yakıt imkânlarımız elimizin altında olmalı. Suyu dezenfekte etmeyi öğrenmeli, klor tabletlerini ve diğer kimyasalları nasıl kullanmamız gerektiğini afet olmadan önce öğrenmeliyiz.

Peki, acil durumda kullanabileceğimiz mahalle ölçekli su kaynakları nelerdir?

Buna cevap verebilmek için bir mahallede bulunan hastane, okul ve benzeri kamu kurumlarındaki depolama kapasitesi belirlenmeli öncelikle. Aynı şekilde site, apartman ve evlerdeki depolama tespit edilmeli. Mahalledeki ve civarındaki komşu mahallelerdeki yüzey ve yer altı su kaynakları, AVM ve ticari binaların su depoları ve mahalledeki damacana su dağıtımcılarının su kapasitesi de saptanmalı. Ve elbette afet çantalarında su bulundurulmalı. Afet sonrasında zarar görmüş su boruları ve su hortumları içinde kalan suyun da tespit edilmesi gerekiyor. Ancak bunlar belirlendikten sonra mahallenin su kapasitesine dair gerçekçi bir saptama yapılabilir.

Evet, tüm bunların saptanması ve acil su yönetimi planlarının yapılmasını sadece devletten beklemek gerçekçi değil. Gerçekten de çözümlerin her şeyden önce yerelde üretilmesi gerekiyor değil mi?

Kesinlikle. Bir kez her şeyden önce yerel çözümler daha esnektir ve afet zamanlarında çözüm üretmede esneklik elzemdir. İkincisi yerel çözümler hızlı ve kolay hayata geçirilebilir. Bu nedenle afet öncesi ve sonrası planlama mahalleliler, mahalle muhtarları ve ilçe yerel yönetimleri ile birlikte yapılmalı, il ve bölge acil durum planıyla bütünleşik olmalıdır. Onarım çalışmasını planlama da önemli bir konudur. Makro sistem içinde çalışmaz hale gelen altyapılar mikro yani mahalle bazlı çözümlerle hızlı bir şekilde tamir edilebilmelidir. Bunun için yedek donanım hazır olmalıdır. Su vanaları zarar görecek yerleri bloke edecek şekilde monte edilmelidir ki zarar gören yer tüm sistemi atıl hale getirmesin. Komşu hatlara bağlantılar olmalıdır ki su gerektiğinden başka mahalleden by-pass edilebilsin. Arıtılan su deposu hacmi, arıtma sistemindeki arızayı giderene kadar yetecek hacimde olmalıdır. Jeneratörler, yakıtlar ve yedek boru donanımları hazır bulundurulmalıdır. Böylece temiz su eksikliğinden kaynaklanan sorunlar en aza indirilebilir.

Programın kaydını buradan dinleyebilirsiniz.

Editörün Seçtikleriİklim KriziManşetRöportaj

[İklim Kuşağı Konuşuyor-4] Elsie Luna: Ekolojik yıkım çoktan başladı, insanlar ölüyor

Elsie Luna, İngiliz-Kolombiya-ABD’li 11 yaşında bir Yokoluş İsyanı (Extinction Rebellion-XR) üyesi ve iklim değişikliği aktivisti. Son 16 ay boyunca İngiltere, Almanya ve Kolombiya’da yaşadı. Şu anda anti-kapitalist ve anti-faşist bir aktivist olmaya doğru ilerlediğini söylüyor. İngiltere Sunderland‘da yaşıyor. Geçtiğimiz yaz Lozan’da yapılan iklim aktivistleri buluşmasında tanışmıştık. Annesi Heather da annem ile arkadaş ve bir Yokoluş İsyanı eğitmeni.

İklim ve ekolojik yıkım çoktan başladı. İnsanlar zaten ölüyor”

Atlas Sarrafoğlu: . Lütfen iklim krizinden nasıl haberdar olmaya başladığını bize anlat.  Seni  harekete geçmeye ve bir yokoluş isyanı aktivisti olmaya iten nedir?

Elsie Luna: Başta Greta’dan dolayı iklim krizinden haberdar oldum. Yaptığı eylem biçiminden ilham aldım daha doğrusu. İngiltere’de ilk grevi yaptığımı düşünüyorum, ama evde eğitim aldığım için benim yaptığım daha çok bir dayanışma grevi oldu. İlk grevim Yokoluş İsyanı tarafından desteklenmişti. Kriz hakkında gittikçe daha fazla şey öğrendim ve fosil yakıt şirketlerinin CEO’ları ile görüşerek; niyetlerini ve hedeflerini değiştirip bir iklim acil durumu ilan etmelerini ve fosil yakıtlarını toprakta tutmalarını istemek için Londra’daki ofislerine birkaç kez ziyarete gittim.

Geçtiğimiz yılın nisan ayında Londra‘da sokakların günlerce kapatılması ile gerçekleşen Yokoluş İsyanı eylemi öncesinde XR (Extinction Rebellion) ile çok eylem yapıyordum. Hatta bir ara XR ofisinde çalıştım ve diğer aktivistlere destek olmak amacıyla “Regen” (yenilenme) diye adlandırdığımız, aktivistlerin kendilerini rahat hissetmelerine ve yürüyerek, egzersiz ve yoga yaparak rahat ve mutlu hissetmelerine katkı yaptım.  O zamanlarda ağırlıklı olarak Genç Yokoluş İsyanı (XR Youth) ile de çalıştım. Ama bu daha fazla gençler içindi. XR ailelerini de biliyor ve tanıyordum. Bu yüzden de XR’dan bağımsız olarak 8-12 yaş arası çocuklar için Çocuk Yokoluş İsyanı’nı (XR Kids) başlattım.

Çok seyahat ettiğin için bize farklı konumlardaki grevlerinden bahseder misiniz? Gerçekleştirdiğin aktivizm eylemleri arasındaki en unutulmaz şey nedir?

Londra’da ilk grevim sonrasında, birçok farklı ülke ve şehirde iklim grevi yaptım. İngiltere’de yaşadığım kasaba olan Scunthorpe’da grevlerime devam ettim, Sonra Almanya‘ya taşındım ve orada Essen ve Berlin başta olmak üzere çok sayıda grev yaptım, ama sadece bir kez okuldayken, gerçek bir grev yapma şansına sahip oldum. Köln‘de büyük bir kömür karşıtı yürüyüşe gittim. Sonra İngiltere’ye döndük ve Bristol’de iklim grevlerine devam ettim.

Toplamda yaklaşık 10 farklı greve katılmış olsam da kendimi Fridays For Future veya iklim grevlerinin bir parçası olarak görmüyorum. Asıl aktivizmim, şimdiye kadar XR ve ardından XR Kids ile oldu. XR Kids’in koordinatörlerinden biri olarak, XR’ın ilk büyük eylemi olan Ekim 2019’de yaptığı isyan için etkinlikler düzenlemelerine yardımcı oldum. Aktivizme başladığımdan bu yana en unutamadığım şey ise, 2019 yazında İsviçre’de Fridays For Future’un bir haftalık toplantısında Greta ile buluşmaktı.

Geleceğin, emisyonlardan tamamen arındırılmış olmasını umuyorum, en azından bir gün – sadece net sıfır değil, ıIrkçılık, yetişkinlik, yaşçılık, cinsiyetçilik, engellilik ve sınıfçılıktan uzak bir dünya hayal ediyorum.”

Benim ‘sonram’ için kendi özgürlüğünden vazgeçtiğin için teşekkür ederim” diyen tabelanı çok seviyorum. Lütfen bize bununla ne demek istediğini ve geleceğin nasıl olmasını hayal ettiğini anlatır mısın?

Bu pankart Yokoluş İsyanı eylemcilerinin Nisan 2019’de tutuklanması üzerine hazırladığım bir pankarttı. İnsanlara, geleceğe yardım etmek için tutuklanarak fedakarlık ettikleri için teşekkür ediyordum. Geleceğin, emisyonlardan tamamen arındırılmış olmasını umuyorum, en azından bir gün – sadece net sıfır değil, ırkçılık, yetişkinlik, yaşçılık, cinsiyetçilik, engellilik ve sınıfçılıktan uzak bir dünya hayal ediyorum.

Evde eğitim aldığını biliyorum, bunun aktivizmine etkisi nedir?

Aktivizm ile ilgili şeyleri incelemem için bana daha fazla zaman veriyor. Bir bakıma, her gün grev yapmak gibi!

Bütün siyasetçilerden istifa etmelerini rica ediyorum. Hükümetin işini örgütlenerek insanlar yapmalı ve şirketleri doğrudan eylemle durdurmalı”

Politikacılarla dolu bir odada olsaydın onlara ne sorardın?

Siyasi partilerin nereden geldiklerine bakılmaksızın hepsi siyasetçidir. Hepsinden istifa etmelerini rica ediyorum. İnsanlar ne olursa olsun kendileri örgütlenmeye başlamalı, topluluklar kurmalı, herkes ihtiyaç duydukları şeye sahip olabileceğinden emin olmalı, hükümetin işini yapmalı ve şirketleri doğrudan eylemle durdurmalıdır.

Türkiye’de iklim eylemlerine başlamak isteyen çocuklara ne söylemek istersin? Paylaşmak istediğin herhangi bir öneri veya ipucu var mı?

Kapitalistlerin sizden faydalanmasına izin vermeyin! Faşistlerin sizden faydalanmasına izin vermeyin! Çünkü aslında iyi bir iş çıkarmayacaklarını biliyoruz. Sadece iyi bir iş yapıyormuş gibi yaparlar ve iyi iş yaptıklarını söylerler.

Editörün SeçtikleriKitapManşetRöportaj

‘İklim adaletine dayalı, devrimci bir dönüşüme ihtiyacımız var’

Yeşil düşüncenin özellikle derin ekoloji yaklaşımı, insanların ekolojik bilinçlerini artıracak ya da hatırlatacak bir deneyimi mutlaka yaşayacaklarını söyler. Benim ekolojik bir bilinçle ilk karşılaşmam neydi hatırlamıyorum, ama bunu düşündüğüm zaman aklıma hep Ümit Şahin ve Ömer Madra gelir. Sorularımın cevaplarını ya da yeni sorularımı onların ürettiği iklim ve ekoloji içerikleriyle oluşturdum, dersem az olmaz.

Madra ve Şahin, yaklaşık 12 yıldır Açık Radyo‘da birlikte hazırlayıp sundukları Açık Yeşil’in belirli programlarını iki kitap halinde derlediler. Açık Yeşil derlemesinin ilk kitabı geçen yıl nisan ayında yayımlanmıştı. Açık Yeşil2 ise ocak ayında yayımlandı. Kendileriyle Yeşil Gazete için kitapların oluşum süreci ve içeriğine yönelik kapsamlı bir röportaj yaptık. Derlemenin yol gösterici ve çeşitliliğine yönelik keyifli bir okuma olmasını diliyoruz.

***

Bahar Topçu: Açık Yeşil Programlarının kitaba dönüşme ihtiyacı nereden kaynaklandı? Kitaplaşmasının anlamı sizin için ne oldu?

Ömer Madra: Tam olarak nereden kaynaklandığını hatırlamıyorum, ama bundan daha önemli bir konu olmadığını düşündüğüm ve ekoloji konularında bir rehber oluşturacak kadar geniş bir birikim oluştuğu için, diyebilirim. Ümit Şahin’le 2007’de çıkan kitapta da iklim krizi deyimini zaten Türkiye’de ilk defa biz kullanmıştık. Bu konunun mümkün olan en geniş kitlelere yayılabilmesi için iyi bir fırsat diye düşündük. Açık Radyo dinleyicilerinin de destek olması çok hoş oldu tabii. Programları deşifre etmekte ve başka alanlarda ortaklaşa bir iş yapılmış oldu; sonuç da bence iyi, hayırlı bir iş oldu.

Ümit Şahin: Açık Yeşil programı Ömer abiyle yazdığımız ilk kitabın sonrasında başladı. O kitap için 2006’da konuşmaya başlamıştık, kitap benim yaptığım mülakatlardan, bir tür nehir söyleşilerden oluştu. Biz mülakatları 2006’da yaptık, kitap 2007’de çıktı. İşte Açık Yeşil’i yapmaya da o kitap çıktıktan sonra başladık. Dolayısıyla Açık Yeşil bir kitapla başladığı için en sonunda yine bir kitaba dönüşmüş olması doğal bir süreç gibi geliyor bana. Tabii Açık Yeşil’e başlarken ileride kitabını yaparız diye hiç düşünmedik, ama böyle 10-12 yıl devam edince ve toplamı 560 programı bulunca, ”içinden çok şey çıkar” diye düşündük. Bir de programın 10’uncu yılıydı kitabı düşündüğümüzde, onuncu yılın envanterini çıkaralım gibi bir fikir oluşmuştu ve sonuç bu oldu. Bir yandan son 10-12 yılda iklim değişikliği ve iklim hareketleri nereden nereye geldi görmüş olduk, ama bir yandan ekoloji hareketlerinin de bir tür almanağı gibi oldu.

Ö.M: Biraz iddialı gibi gelecek ama bir tarz rehber niteliği de taşıyor. Birçok ilginç konu üzerinde çalışmış, bu konulara neredeyse ömür vermiş insanlarla görüşmek, mülakat yapmak fırsatı bulduk. Onları da yansıtmak iyi oldu. Antoloji gibi bir şey de oldu yani.

B.T: İlk kitaptaki programların bazılarında yeşil hareket, özellikle de Avrupa’daki yeşil hareket için öncü isimlerin hayatlarını anlattığınız bölümler var. Ben o isimlerin çoğunu kitaptaki programlardan duydum mesela. Bu öncü isimlerin hayatlarını anlatırken, her şeyi olduğu gibi anlatıyorsunuz. Oysa tam da böyle biraz ideal insan olma, pürüzsüz yaşamlar zamanında yaşıyoruz.

Ü.Ş: Herkes tutarlı olmak için ölüp bitiyor değil mi bu aralar?

B.T: Evet, aynen. Teşekkürler. Tam doğru kelimeyi bulamıyordum. Doğru insan olma, örnek, lider kişilik olma zamanlarındayız; ama anlattığınız insanlar…

Ü.Ş: Hepsi sorunlu insanlar.

(gülüşmeler)

İklim hareketini kadınlar üzerinden okumak…

B.T: Sizinle bunu konuşmak istiyorum aslında. Bilinçli bir seçim sanıyorum, onları böyle anlatmak.

Ö.M: Evet, sadece çevreci olarak değil kimlik olarak da son derece öncü kişiler. Sadece basit birer çevreci olarak algılanamazlar. Bunun bence en ilginç örneği Ümit’in program sırasında keşfettiği Eunice Newton Foote. Açık Yeşil 2’ye iklim hareketini baştan sona kadınların öncülüğünde okumanın mümkün olduğunu anlatarak başladık. Kilometre taşlarında onlar var ve işte benim gençlik aşkım Jane Fonda’ya kadar gidiyor. Donella Meadows mesela; kadın 1972’de Büyümenin Sınırları’nı yazıyor kocasıyla beraber ve bu işlerin böyle olacağını ilk yazanlardan biri. Ama Foote hakikaten olağanüstü, çünkü ta Amerikan İç Savaşı bile başlamadan önce kadın hakları dahil pek çok alanda çalışan, bu arada da küresel ısınmanın karbondioksitten kaynaklandığını ve atmosferde çoğalırsa ayvayı yiyeceğimizi söylemiş biri. Eunice Newton Foote’u daha önce bilmiyordum ama Rachel Carlson’u tanıyoruz mesela, çevre hareketinin öncü isimlerinden, kurucularından biri olarak onun da ne kadar aktif biri olduğunu ve şimdi yeni aktivistlerin uğradığı hakaretlere, aşağılamalara onun da uğradığını net olarak görüyoruz. “Evde kalmış histerik karı” diye bahsedilmiş kendisinden mesela. Greta Thunberg’e de söylenenlerin haddi hesabı yok. Jane Fonda’ya da Hanoi Jane derlerdi 1970’te, Vietnam Savaşı’na karşı çıkıyor diye. Bence bunları vurgulamak çok önemli.

B.T: Bence de, yeşil hareketle tanıştığım ve çevre meseleleri için harekete geçmek istediğim zaman, hayatta kendimi o kadar tamamlamadığım, biraz daha rahat etmem gerektiği gibi bir dönüş almıştım. “Dünya’yı biraz daha kirlet ondan sonra çevre aktivisti olmaya hak kazan” mı demek istediler, bilmiyorum.

Ü.Ş: Bu dediğin çok yaygın bir şeyin yansıması. Biz de Türkiye’de Dünya’yı daha yeterince kirletmediğimiz için bir şey de yapmamız gerekmediğini düşünüyoruz ya, bütün suç Amerika’da, Avrupa’da falan. Aynı mantık. Bizim daha önemli sorunlarımız var çevreye gelene kadar. Bu işte, yılların önyargısıdır.

Ö.M: Önce devrim yapalım.

Petra Kelly.

Ü.Ş: Ya da önce iyice bir kalkınalım. Önceki soruna gelince, birinci kitaptaki kişilerin bir kısmı yeşil hareketle tanıştığım dönemlerden itibaren, Petra Kelly gibi benim için efsane olan isimler, hayranlıkla takip ettiğim, benim kuşağım için kült denebilecek kişiler. Bir de tabii biz yeşil hareketle ilgilenmeye başladığımız yılların hemen başında Petra Kelly öldürüldü. O travmayı gayet iyi hatırlıyorum. Bir de, Barry Commoner gibi hem aktivist hem araştırmacı olan, bilim insanı olarak da öncü insanlar var. Bunların hepsi benim bir şekilde takip ettiğim isimlerdi. O yüzden bu isimlerin bazılarını ölüm yıl dönümlerinde bazılarını öldüğü gün (Edward Goldsmith gibi), bazılarını doğum gününde anma fırsatı bulduk. Sistematik olamadı, olsaydı keşke, mesela Rachel Carlson programı yapsaymışız iyi olurmuş. Ama mesela oradaki isimlerden benim için en önemlisi kitaptaki hacminden de belli olduğu gibi Ivan Illich. Benim için öncü bir isim, ustam gibi bir kişi. Hem mücadele ve aktivizm biçimi, hem düşünceleri açısından. Düşünceleri ve bütün hayatıyla ona çok uzun yer verdik. Yeşil hareketin Türkiye’deki ilk kuşakları için bu isimlerin hepsi çok önemliydi. Yeni arkadaşların bu isimleri iyi bilmemeleri çok doğal. Bu kitaptaki bölümler böylece hem bizden bir tür aktarım hem de onlara bir anlamda saygı duruşu oldu.

Ö.M: Sadece yazı çizi olarak değil de kişilikleriyle de, mesela Manisa Tarzanı gibi birini anmak da çok önemliydi. O hiç hatırlanmıyordu, eminim yani.

Manisa Tarzanı.

Ü.Ş: Sadece Manisa’da hatırlıyorlar.

Ö.M: Ama adam önemli biri, eylemle söylemi bir olan çok ilginç biri ve Türkiye’de bayağı erken bir zamanda bütün hayatını bu işe vermiş.

Ü.Ş: Gerçekten bu tür öncü kişiliklerin çelişkilerle dolu olması bir tür kural gibi. Rudolf Bahro gibi bir insan, delilik düzeyinde bir coşku ve radikalizmle hareket eden bir isim mesela. Manisa Tarzanı baştan aşağıya kendini bir persona olarak kurmuş. Kendini bir mite dönüştürmüş bir insan. James Lovelock mesela, 100 yaşını geçti galiba, kendisiyle sürekli çelişen biri…

Ö.M: Evet, James Lovelock’ın son hali tartışılabilir. Nüfus fazlasından şikâyet ediyor. Azaltırsak çözülür demeye getiriyor. Bu anlamda sözleri var.

Ü.Ş: Ben Petra Kelly’nin çok büyük hayranıyımdır. Fakat Avrupa Yeşilleri, biraz çatlak ve her şeye mani olan fazla radikal bir kişi olarak hatırlıyorlar onu. Kelly’nin o olağanüstü enerjisi, liderlik karizması falan olmasaydı acaba Alman Yeşilleri bu kadar hızlı büyüyebilir miydi? Bütün o kişiliklerin bu çelişkileri, zorlukları. Zor insanlar bunlar. Bu açıdan da incelenmeyi hak ediyorlar.

Ö.M: Bir de doğa korumacılar var. Bütün ömrünü bu işe vermiş Tansu Gürpınar, ne kadar çarpıcı bir kişilik. Ancak bu kitap sayesinde tanıdık, radyoda kendisiyle konuştuktan sonra dönüp yazdıklarına da bakmak hayranlık vericiydi. Hem eylemi hem de söylemi bir olan biri olduğunu fark ettik. Ama bunlar bilinmiyor. O açıdan bu kitaplar biraz antolojik mahiyette de işe yarar diye düşünüyorum.

Türkiye’nin pozisyonu: Sonsuza dek emisyonu artırmak

B.T: 10 İklim Değişikliği Taraflar Konferansı için yaptığınız programlarını ikinci kitapta derlediniz. Daha çok bir dinleyici olarak sormak istiyorum. Yaptığınız programlarda neden Türkiye’nin iklim müzakerelerindeki rolü için ayrı bir program yok.

Ü.Ş: Bahsediyoruz aslında.

B.T: Evet ama, biz burada bu işi tartışıyoruz ve her zaman iklim hareketi için de bir çıkmaz Türkiye’nin konferanslardaki pozisyonları. Türkiye’nin bir programlık tavrı yok mu yani?

Ü.Ş: Cevabı kendin söyledin. Türkiye’nin politikalarıyla ilgili konuşulacak fazla bir şey keşke olsaydı da bol bol konuşsaydık. Türkiye’nin pozisyonu hâlâ savunmacı. Savunmacı pozisyon neredeyse kalmadı iklim konferanslarında. Eskiden vardı, 1970’lerde 80’lerde hatta belki 90’larda bile, ama…

B.T: Savunmacı pozisyon yeterince kirletmediğini savunmak, değil mi?

Ü.Ş: Evet ben çok kirletmedim, neden benden bir şey istiyorsunuz? Eskiden bu çok yaygındı, artık pek kalmadı. Hele ki Paris Anlaşması’ndan sonra tamamen ortadan kalktı. En küçük ülke bile “tamam ben üzerime düşeni yapmakla yükümlüyüm” diyor. En hızlı büyüyen, kirleten ülkeler de biraz zorlamayla olsa da bir şeyler yapacağını söylüyor. Türkiye ise sonsuza kadar emisyonunu artırma stratejisi dışında bir şey açıklamadı bugüne kadar.

Ö.M: Büyüme ve kalkınma modeli…

Ü.Ş: Büyümeyle beraber emisyonu da artırma modeli… Diğerlerinde de var büyüme ama Türkiye hem büyüyeceğim hem de emisyonumu artıracağım, hiçbir zaman da azaltmayacağım diyor. Bu pozisyon Türkiye’ye özgü bir pozisyon haline geldi neredeyse. Böyle bir pozisyonun nesini konuşalım?

Ö.M: Resmi görevlilerin hepsi Türkiye’nin resmi pozisyonunu savunma durumunda. Bunun dışında da bir sürü riyakar katılımcı oluyor, onlarla görüşüyorsun, ama Türkiye’ninki zor.

Ü.Ş: Umutsuz vaka.

B.T: Kendi yerel iklim hareketiyle, sivil toplum kuruluşlarıyla uyumlu çalışan bir ülke örnek verebilir misiniz?

Ü.T: Senin dediğin anlamda pek yok aslında. Yani en iyi diyebileceğim ülkelerde de bu sefer ön plana sivil toplum kuruluşlarından ziyade delegasyonlar çıkıyor. Onlar gerçekten iyi çalışıyorlar, onların sesi çıkıyor. Sivil toplum Amerika, Türkiye gibi devletin bir şey yapmadığı ülkelerde daha ön planda. Avrupa Birliği’nin falan belli bir farkı olabilir. Ama Avrupa’nın sivil toplumu da hiçbir zaman AB’nin pozisyonuna bayılmıyor, onu zorluyor. Dediğin tarzda bir şey bence pek yok.

B.T: Greta da söylüyor zaten bu meselenin artık hükümetlere ve politikacılara bırakılamayacağını. Ömer Madra mesela uzun zamandır iklim hareketi için bir kritik kitleden bahsediyor. “İklim hareketinde gerçek bir değişimin olması için harekette kritik kitleye ulaşabilirsek eğer, politikacılar tepkisiz kalamayacaklardır, mutlaka bir şey yapacaklardır” şeklinde bir görüş var. Yapılması gereken o halde sadece sokaklara dökülmek, grevler yapmak mı yani?

Ö.M: Yalnız iklim hareketi için değil dünyadaki bütün sosyal dönüşümler için gerekli bir kritik kitle var. Bu artık ölçülmüş bir şey.

B.T: Nüfusun en az yüzde 3,5’unun gösterilere katılması mı?

Ö.M: Evet, mesela Hong Kong gibi bir yerde artık yüzde 25’lere çıkıyor bu rakam. Dünya’nın en güçlü yönetimi Çin bile bastıramıyor. Bu böyle ama öbür taraftan çok çelişkili durumlar var. Maldivler’de mesela, ilk defa seçimle gelen Cumhurbaşkanı, ilk hükümet toplantısını skubayla denizin altında yapmıştı. Yakın gelecekte iklim felaketleri adaları mahvedeceği için; ama onu da devirdiler. Muazzam bir devlet başkanıyken bile tutturamayabiliyorsun bu baskılar karşısında.

B.T: Nedeni de bu muydu? Genelde iklim krizi olmaz ya!

Ö.M: Büyük ölçüde buydu. Kendisini tanıma şansım da olmuştu. Müthiş bir adamdı, ama devirdiler ve resmen dışarı attı kendini, canını zor kurtardı. Delegasyonlarda uğraşıp dönüşümcü şeyler söyleyenlerin işi de hiç kolay değil. Filipinler’de mesela, ayrıntılı olarak konuştuk kitapta da var, Yeb Sano, ama onu da attılar. Kendisine bile sormadan, Filipinler’in çıkarlarına aykırı davrandığı; daha doğrusu Filipinlilerin temsil ettiği fosil yakıt çıkarlarına ters düştüğü için. Yani Cumhurbaşkanından tut Filipinler’in delegasyon şefine kadar gidebiliyor bu süreç. Onun için de tek yol… (gülüşmeler)

‘Sürekli ve öngörülemez devrimci süreç’

Ü.Ş: Ben son soruna cevap vermeye çalışayım. Elbette, kelimenin asıl anlamıyla sabahtan akşama kadar sokağa çıkamayız demiştik, yani eylem yapma anlamında. Dolayısıyla yapılacak bir sürü başka şey var, örneğin örgütlenmek gibi, diğer insanlara bu konuyu anlatmak, bu konuyu öğrenmek veya yaşamımızı ona göre düzenlemek gibi; bu konuda yazmak çizmek, kampanya yapmak bir sürü şey yapabiliriz. Ama ne yaparsan yap, 100 bin kişilik mitinglerden salon toplantılarına kadar diğer insanlara bir şekilde değeceğin, onlarla bir araya geleceğin işler yapmadan yaptıkların bir anlam taşımaz. O yüzden dar anlamda eylemden bunu anlıyorsak, evet eylem yapmadan bu iş olmaz, ama yaptığın eylemin bir işe yaramasının ölçütü ne diye de sorulabilir.

Ö.M: Sürdürülebilirlik.

Ü.Ş: Evet, birincisi süreklilik, ikincisi de şu ki; aslında ihtiyacımız olan şeyin devrimci bir dönüşüm olduğunu hepimiz biliyoruz. Devrimci dönüşümlerin ya da devrimci ayağa kalkışların en önemli özelliği nedir? Öngörülemez olmasıdır. Öngörülemez olan bir şeyin ortaya çıkmasının tek yolu da o eylemin sürekli hale gelmesidir. Yani, sürekli ve giderek daha çok insanın katıldığı bir eylemlilik örgütlediğiniz zaman bir gün sizin hiçbir şekilde kontrol edemeyeceğiniz bir devrimsel dönüşümü siz aslında başlatmış olursunuz. Bunu örnekleri tarihte ve dünyanın her yerinde çok sayıda var. Bizdeki Gezi de böyle bir şeydi.

Ö.M: Yani, Eunice Newton Foote’un ortaya çıktığı zamanları düşünürsek bana sorarsan 1848 devrimlerinin de etkisi var. Fransa’dan Amerika’ya gidiyor tabii ki. Devrim öyle bir şey yani…

Ü.Ş: Dolayısıyla biz burada bir devrimden bahsediyorsak, birilerinin oturup devrimi örgütleyeceği düşüncesi yanlış bir hayal. Böyle bir şey hiçbir zaman olmadı ve olmayacak. Ancak o inat ve o eylemcilik sürekli hale gelir, belli bir hedefe yönelir ve onu ısrarlı bir şekilde toplumda daha geniş kesimlere duyurursunuz, işte o zaman yüzde 3,5’la mı olur 5,5’la mı olur bilmiyorum. ama belli bir noktaya geldiği zaman öngörülemez bir devrimi ateşleyecektir. Bundan başka bir yol zaten herhalde yok.

Ö.M: Bence de yok ve bu iyi bir soru bence, daha önceki bütün tartışmaları da akla getiriyor. Devrim lafını kullanmak da bir çeşit tabuydu yakın zaman öncesine kadar. Halbuki şimdi Bernie Sanders Amerika Birleşik Devletleri tarihinde, uzun yıllardan sonra ilk defa sosyalizmden bahsediyor ve çok da ciddi bir destek alıyor. Özellikle de Alexandria Ocasio Cortez gibi genç kadınların büyük desteğiyle yürüyor. Devrimi konuşmak bu yüzden önemli. Bu kadınlardan konuşurken Rosa Luxemburg en önemli figürlerden biri, üstelik Lenin gibi bir figüre kafa tutmuş ve onu demokrasiyi savunmamakla eleştirmiş ve Lenin bile bir şey diyememiş.  İşte böyle bir kadının genel grev meselesi de tekrar gündeme geldi ve başarılı oluyor. Yani, bir kişi yaptı bunu. Çağırdığı genel greve 7,5 milyon insan katıldı. BBC’nin Greta’nın babasıyla yaptığı röportajda babası kızının daha önce pek gülmediğini, şimdiler daha mutlu olduğunu söylüyor ama adam aynı zamanda çok endişeli. Yapılan hakaretler ve gelen eleştirilerin de ötesinde, artık Bolsonaro’ları falan düşünürsek, işleri gerçekten zor.

‘Türkiyeliler toplumsal mücadeleye inanmıyor’

B.T: Açık Yeşil 2’nin son bölümünde iklim hareketinden röportajları paylaşıyorsunuz. Farklı mücadele ve çalışmalardan örnekler de diyebiliriz. Bunların hepsi kazanım. Yani belli bir mücadele ile kazanılmış direniş ya da kampanyalar.

Ü.Ş: O konuda biraz taraflı olabiliriz, evet.

B.T: Bu kadar ciddi ve büyük meselelere karşı mücadele eden bireyler, kendi çabalarıyla kazanımlar sağlayıp küresel bir gündem oluşturabiliyorken; üstelik bunlar Türkiye’den insanlarken, ana akım neden bu kadar ilgilenmiyor?

Ü.T: Bir kere, Türkiye’deki toplumsal mücadele kazanmayı çok bilmiyor. Kazananlar da hemen bir bahane bulunabiliyor.  Aslında bu zaten iptal olacaktı, gibi bir ruh hali çok yaygın. Ben bizzat yaşadım bir sürü bu tür deneyim. Nükleer karşıtı harekette de gördük. Kyoto Protokolü için de mesela büyük bir kampanya yaptık, Açık Radyo’nun da içinde olduğu, 170.000 imza topladık daha internetin bu kadar yaygın olmadığı bir dönemde ve o imzaların büyük kısmı sokakta toplandı. Türkiye ondan sonra Kyoto’ya taraf oldu. Fakat herkes de dönüp bize dedi ki, Türkiye zaten Kyoto’yu onaylayacaktı.

Türkiye’de toplumsal harekette bu alışkanlık var. Tamam, biz de demedik ki biz onaylattık diye. Ama bize dönüp de ilk söylenen şeyin bu oluşu, toplumsal mücadeleye inançsızlıkla ilgili aslında. İnsanlar sokağa çıkmaya, toplumsal mücadeleye inanmıyor. İnansaydı zaten Türkiye’de bu kadar insan iklim değişikliğinden kaygı duyarken yapılan iklim mitingleri en fazla 5 – 10 bin kişiyle sınırlı kalmazdı. Bütün diğer konular için de aynı şey geçerli. Bir tek kadın meselesi farklı. Bir tek kadınlar gerçekten, 8 Mart’larda falan olağanüstü bir kitle topluyorlar. Onun dışında hiçbir toplumsal hareket bence inanmıyor aslında toplumsal mücadeleye, kitlesel anlamda bakarsak. Kitapta başarıları ön plana çıkarmamız bilerek yani aslında. Gerçekten mücadele ederek, sonunda bir şekilde kazanırsınız.

Büyük Anadolu Yürüyüşü.

Ö.M: Başka da yol yoktur zaten.

Ü.Ş: Hani bir laf vardır: Mücadele ederseniz, kaybedebilirsiniz; ama mücadele etmezseniz çoktan kaybetmişsiniz demektir.

Ö.M: Yalnız Türkiye’de değil, dünyada da en temel sorun medyanın tamamen fosil yakıtçıların elinde olması. Bunu yakından biliyoruz. Yok sayılıyor. Avustralya bütün bir kıta halinde yandı. Tarihinin gördüğü en büyük kuraklıklardan birini yaşıyor. 1 milyardan fazla hayvan bilinebildiği kadarıyla yok oldu. Avustralya için artık ayrı bir felaket hesabı açmak söz konusuyken medya halen bunun küresel iklim kriziyle ilgisi olmadığını yazabiliyor. Çünkü medya Murdoch’un emrinde, Murdoch da petrolcü. O yüzden kömürcüleri destekliyorlar tabii ki. Türkiye’de de böyle. O yüzden de böyle biraz.. Ama Ümit’in sözünü ettiği, özellikle kendisine sol yakıştırması yapan kesimlerin ciddi, kendi iç engellemelerinin olduğunu da düşünüyorum. En büyük kayıplardan birini Büyük Anadolu Yürüyüşü’nde yaşadığımızı düşünüyorum. Muazzam bir isyandı. Türkiye’nin yedi ayrı bölgesinden yüzlerce insan yürüyerek geldiler.

Ü.Ş: Devlet engelledi. Yürüyenler de kendi içlerindeki tartışmalar nedeniyle yeterince direnemediler tabii.

Ö.M:  Onunla ilgili yaptığımız bence kitaptaki en ilginç röportaj, oradaki ruh halini iyi yansıtıyor. Çok heyecan vericiydi. Üstelik de Türkiye’nin en büyük göçmen topluluğu Sarıkeçililerin de başında olduğu bir şey. Yani yazık oldu, ama başka yolu da yok.

İklim adaleti…

B.T: İklim krizinin bir insan hakları meselesi olduğuna, sivil hak hareketleriyle hem stratejik, araçsal hem de özü itibariyle aynı değerleri paylaştığına dair pek çok şey var ayrıca programlarda. Yine de iklim adaleti hareketi halen diğer toplumsal hak hareketlerinden farklı diyebiliriz. İklim bilimini aktarmak için yapılması gerektiği gibi sürekli rakamlardan bahsedilmesi bir yandan meseleyi insansızlaştırdığı eleştirisine neden olabiliyor. Diğer yandan, gezegenin bugünü ve geleceği için en önemli mesele oluşu, gündelik hayattan uzak bir algı da yaratabiliyor. İklim adaleti hareketinin özellikle geçmişteki hak hareketleriyle olan bağlantısıyla ilgili sizin ne düşündüğünüzü merak ediyorum.

Ö.M: Türkiye’deki siyasi hareketlerin de gayet iyi bildiği gibi, insanlığın en temel kavramı adalet. Adalet Partisi vardı eskiden, şimdi Adalet ve Kalkınma Partisi var, herkes adalet kavramını yerleştirmek istiyor bir yere. Çok temel bir kavram bu gerçekten, Tevrat’ta da görebiliyorsun, en önemlisi, adalet olmaksızın insanlık meselesi tartışılamıyor. Hatta George Monbiot’nun bence çok hoş bir sözü var: “Yeryüzünün olağanüstü nimetlerinden yararlanma hakkına, onların içinde yaşayabilmek hakkına sahip insanların yeni doğmuşlardan ya da doğmamışlardan bunu esirgemesi yeryüzünün gelmiş geçmiş en büyük adaletsizliğidir” diyor, ki ben de katılıyorum buna.

O yüzden iklim adaletinin bütün mücadelelerin temelinde yer alması gerekir. Bütün bu mücadeleler de buna bağlanıyor zaten. DM25 hareketinin kurucularından Hırvat felsefeci Srecko Horvat, insanlığın en temel probleminin çocukları kavramamak olduğunu söylüyor. “İnsanlık her şeyi çözdü, bir sürü devrim yaptı, endüstri devrimi, tarım, ama bu çocukları kavramayı başaramadı” diyor Şimdi çocukların ve gençlerin başını çektiği bir adalet hareketi iklim meselesiyle buluştu. Bu, hem ikisini birleştiren ilk büyük hareket hem de muhtemelen sonuncusu olacak, eğer başarılı olamazsak. Benim zihnimin bir kısmını bu sorunlar işgal ediyor ve bunu yansıtabildiysek ne ala diye düşünüyorum.

Ü.Ş: Ben biraz yeşil düşünce tarafından cevap vermeye çalışayım. Yeşil düşünce ve yeşil harekete yapılan en büyük suçlamalardan bir tanesi ekolojik sürdürülebilirlikten bahsederken meselenin toplumsal boyutunu görmezden geldiğidir. Adaletten, yoksullardan, dezavantajlı kesimlerden falan değil, sadece diğer canlılardan veya gezegenin bütününden, ekosistemden ya da genel bir insan türünden bahsetmekle eleştirilir. Bu aslında haksız bir eleştiri, çünkü geri dönüp baktığımızda yeşil düşüncenin ilk çıkışından itibaren, en önemli adalet vurgusu olan gelecek kuşakların haklarının hep olduğunu görürüz.

Demin Ömer abinin söylediği, gelecek kuşakların bizim yararlandığımız haklardan yararlanmaları gerekir fikrini ortaya atan çıkışından itibaren yeşil düşünürlerdi. Ama yine de o dönemde özellikle 1960’larda bugün zengin çevreciliği diye etiketlenen bir şeyin etkisi de vardı tabii. Önemli olan nüfusu azaltmaktır, insanlar çoğaldıkça böyle oluyor diyen ve bu anlamda zenginlerin mi yoksa yoksulların mı çoğaldığını çok da sorgulamayan, aralarında bir denklik varmış gibi bir tür yanıltmaca yapan bir nüfus vurgusu da vardı. Bir de, azgelişmiş ülkelerin ya da yoksulların yaşadığı bu adaletsizliği pek fazla görmeden hepimiz aynı gemideyiz, bütün insanlık bundan aynı şekilde etkileniyor gibi herkesi uyarmak adına toplumsal eşitsizlikleri görmezden gelen bir genel söylem de vardı. Bunların yeşil hareketi temsil edebilecek kadar güçlü olduklarını düşünmüyorum ama sonuçta bu önemli bir şeydi, geriye bakıldığında bir sürü kitap bunlardan bahseder, bir sürü insan bunları hatırlar.

İklim adaleti kavramının bu kadar ön plana geçmesi buna karşı bir tür savunma ihtiyacından kaynaklanıyor. Biz, yoksulların, dezavantajlı grupların, kadınların ve gelecek kuşakların bu sorunlardan daha fazla zarar gördüğünün altını çizmek için iklim adaleti diyoruz. Aslında ben sürdürülebilirlik hareketinin de başından itibaren bir adalet hareketi olduğu kanısındayım, örneğin birinci kitapta bizim de uzun uzun üzerinde durduğumuz Barry Commoner’ın da söylediği şeylerden biridir, daha 1968’de. Zaten yeşil hareket bütünüyle 68’in mirasçısı, hatta miras bile denemez, 68 kuşağının yarattığı bir harekettir ve 68; bir toplumsal adalet talebidir. Hem de muhafazakârlığa bir başkaldırıdır.

Dolayısıyla yeşil hareket iklim meselesi ön plana geçmeden önce de adalet talebiyle ortaya çıkmıştı. Bu anlamda bir toplumsal dönüşüm talebini temsil ediyordu. Ama son 10-15, hatta 20 yılda, başta bahsettiğim olumsuz görünen mirastan kurtulmak için iklim adaleti fazlasıyla vurgulanmaya başladı. Bugün hala pek çok kitapta böyle net ayrım konduğunu görürsünüz. Sanki bir tarafta adaleti hiç görmeyen zengin çevreciler, diğer tarafta ise yoksul çevreciler var. Böyle bir şey aslında pek yok, ama bu bir tür savunma mekanizması olarak konuyor. Hareketi “temizlemek” sola doğru çekmek için. Oysa yeşil hareket zaten solda olan bir hareketti. O yüzden iklim adaleti vurgusu önemli. Biz de bu vurguyu sık sık yapıyoruz. Aslında bu zaten bir adalet hareketidir. Çevre adaletinin tanımında şöyle bir vardır: Çevresel hizmetlerden avantaj sağlayan insanlarla, kirlilik gibi çevresel zararlara maruz kalan insanlar aynı toplumsal kesimlerden değildir. Biri zenginler biri yoksullardır. Bunu dert etmek zaten çevre adaleti kaygısını ortaya çıkarır, ki aynı şeyi çok rahat iklim değişikliği için de söyleyebilirsiniz, ona da iklim adaleti diyoruz zaten. En başından beri işin temeli buydu. Biz de Açık Yeşil’de hareketlerden bahsederken hem en sondaki röportajlarda hem de en başta çocukların hareketinden bahsederken bunları vurgulamaya çalıştık.

Ö.M: Tamamen katılıyorum 68’in başlattığı bir şey olduğuna bunun. Hatta Rachel Carson aslında 1962’de yazarak başlattı. Ayrıca tam bir halka olarak, sonsuzluk hareketi olarak da birleşiyor: 68 hareketinin adalet talebi öncülerinden Jane Fonda’nın Beyaz Ev önünde yaptığı son açıklamada ben bütün ilhamımı Greta Thunberg ve Extinction Rebellion’dan aldım demesiyle ve 82. yaşını tutuklu kutlamasıyla bütünleşiyor.

B.T: Eklemek istediğiniz bir şey var mı?

Ü.Ş: Oturup sıfırdan bir kitap yazmaya başladığınız zaman, bu belli bir plandan yola çıkmak anlamına geliyor. Bu kitap ise kaotik bir sürecin sonucu aslında. Bu da ilginç ve özgün bir yanı olabilir. Kısmen güncel gelişmelerden kısmen yeni yayımlanan raporlardan, araştırmalardan; kısmen o sırada yapılan bir eylem veya kampanyadan, kısmen de birisinin ölüm veya doğum gününden… Yani büyük ölçüde tesadüflerle örülen bir 560 haftanın içeriğinden seçilenler olduğu için kaotik bir kitap içeriği denebilir. Biz tabii kitap haline getirirken elimizden geldiği kadar kategorize etmeye, belli bir forma sokmaya çalıştık.

Bunu şuraya bağlamak için söyledim. Biraz önce konuştuğumuz o devrimin öngörülemezliğindeki gibi, bu işler önceden planlayarak olmuyor. Bu kitap gibi başı sonu olmayan, belki bu kitap gibi bitmemiş, başı sonu belli olmayan bir dizi mücadeleye ihtiyacımız var. Kimsenin obsesif bir mükemmeliyetçiliğe kapılmaması lazım. 1,5 dereceyi engelleyemedik, eyvah, bittik. Yok artık öyle böyle şey. 1,6 derece için uğraşırsın. O da olmadıysa 1,65 derece için uğraş! Önceden bilme şansın yok. Toplumsal mücadele kaotik, öngörülemez, bilinemez bir şey. Metafor olsun diye söylüyorum, kitabın da öngörülemez bir yanı vardı. Baştan bir kitap planlamamıştık ama sonunda ortaya böyle bir şey çıktı işte.

Ö.M: Greta’nın devamlı olarak üzerinde durduğu 1,5 derece raporu var. Buna istinaden “Ben kendi fikrimi, siyasi görüşümü söylüyor değilim, açıp bakıyorum, dünyanın en büyük bilim heyeti bunu söylüyor” diyor. Bilim insanları 1,5 derece raporunda, “12 yılımız kaldı, 12 yıl sonra gerekli radikal tedbirler alınmadığı takdirde geri dönüşsüz noktaya varacağız” diyorlar. Kitabın giriş bölümünde Antoine de Saint Exupery’nin 1948’de yayınlanan Citadelle kitabından bir alıntı var ve bence çok yerinde seçmiş bilim insanları: “Gelecek meselesi” diyor, “öngörme meselesi değildir, gerçekleştirebilme meselesidir.” Bence mükemmel bir alıntı.

Editörün Seçtikleriİklim KriziManşetRöportaj

[İklim Kuşağı Konuşuyor-1] Licypriya Kangujam: Sessizlerin sesi olmaya çalışıyorum

Licypriya Kangujam’ı ilk olarak COP25’e gittiğimde gördüm. Tam olarak neler yaptığını bilmiyordum ancak Birleşmiş Milletler Genel Sekreteri Antnio Guterres ile görüşmesinden, duruş ve konuşmalarından iklim krizi için birşeyler yaptığı ve bu konuda başarılı olduğunu anlamak zor değildi.

Sonradan Hindistan’da altı yaşındayken Çocuk Hareketi‘ni (Child Movement)  kurduğunu öğrendim. İklim ve çevre aktivistliği yanında “sessizlerin sesi” de olmaya çalışıyor.

Licypriya BM Genel Sekreteri Antonio Guterres ile COP25’te, Aralık 2019

27 Temmuz 2019’da Khwad Vakfı tarafından Dr. APJ Abdul Kalam Çocuk Ödülü’nü kazanmış. Küresel Barış Endeksi – Ekonomi ve Barış Enstitüsü tarafından 31 Ağustos’ta Dünya Çocukları Barış Ödülü’nü kazanmış. 30 Eylül 2019’da Dünya Gençlik Zirvesi’nde Gaur Gopal Das ve Dinesh Subasinghe ile birlikte Uluslararası Gençlik Komitesi tarafından Hindistan Barış Ödülü’nün sahibi olmuş. Washington DC’deki Earth Day Network Genel Merkezi tarafından 2 Ekim 2019 tarihinde Yükselen Yıldız ünvanına layık görülmüş. Birleşmiş Milletler’de konuşan en genç kişi olarak tarihe geçmiş.

Hindistan’ın Greta’sı değil, Licypriya Kangujam

Ben Licypriya ile röportajımı gerçekleştirdiğim sırada, 1 Şubat 2020’de Nepal hükümeti tarafından Şerefli Vatandaş Ödülü’ne layık görüldü. Saymakla bitmeyecek ödülleri var Licypriya’nın. Son olarak sesini medyaya “Hindistan’ın Greta’sı” demeyi bırakmasını söylediğinde duyduk. Bir çocuktan böyle cesur ve gerçek bir söz! Bu yüzden ben de bir iklim aktivisti olarak ilk ona hikayesini anlatması için sözü vermek istedim.

Bana “Hindistan’ın Gretası” demeyi bırakın. Greta Thunberg gibi görünmek için aktivizm yapmıyorum. Evet, bizim ilham kaynağımız ve bizi etkileyenlerden biri. Onunla ortak bir hedefimiz var ama benim kendi kimliğim, ve kendi hikayem var. Hareketime, Greta başlamadan daha önce Temmuz 2018 başladım.

Atlas Sarrafoğlu: İklim değişikliğini nasıl ve ne zaman öğrendiğin ve ardındaki hikayeyi bize anlatır mısın lütfen.

Licypriya Kangujam: Doğduğumdan beri, aynı zamanda yerel bir aktivist olan babama çeşitli uluslararası konferanslar, toplantılar, seminerler ve atölyelerde eşlik etmeye devam ediyorum. Sosyal çalışmalara adaptasyonumla çevreye olan sevgi ve özenin kanımda olduğunu düşünüyorum. 2015’te yaşanan Nepal Büyük Depremi gibi çeşitli olaylarda, kurbanların çocuklarına ve ailelerine yardım etmek için daha bir çocukken babamın topladığı bağışları ulaştırmak için ona eşlik ettim. Daha sonra yardım malzemeleri ve gıda ürünlerini taşıyarak Hindistan’dan Katmandu, Nepal‘e kadar karayolu ile gittik.

Afet tehlikesi nedeniyle çocukların ebeveynlerini kaybettiklerini ve insanların evsiz kaldıklarını gördüğümde ağlıyorum. Kalbim, felaket anında kendilerine yardım edemeyen insanlar için üzüntü duyuyor. Ayrıca erken çocukluk döneminden beri birçok toprak kayması alanını ziyaret ettim. Bu tür doğal afetlerin birçok temel nedeni iklim değişikliğinin etkisidir.

Licypriya Gajapati bölgesindeki 25 Ekim 2019’daki heyelan mağdurlarıyla birlikte

Temmuz 2018’de sadece altı yaşındayken, Moğolistan‘ın başkenti Ulaanbaatar‘da 3. Asya Afet Risklerini Azaltma Konferansı (AMCDRR 2018) adlı bir toplantıya katılma fırsatı buldum. Sesimi ilk olarak dünya liderlerine duyurdum. Bu benim hayatımı değiştiren olay oldu.

‘Çocuk Hareketi’ni başlattım’

Konferans sırasında dünyanın birçok ülkesinden birçok büyük lider ve binlerce delege ile tanıştım. Birçoğu çeşitli felaket ve iklim değişikliği konularını vurgulamıştı. Bu benim hayatımı değiştiren olaydı. Moğolistan’dan eve döndükten hemen sonra, 10 Temmuz 2018’de dünya liderlerini çevremizi, gezegenimizi ve geleceğimizi kurtarmak için hemen iklim eylemi gerçekleştirmeye çağıran “Çocuk Hareketi” adlı bir organizasyon başlattım.

İklim değişikliği ve afet risklerinin azaltılması ile ilgili kaygılarımı dile getirmek için her yere gidiyorum. Hareketimin bir parçası olarak bugüne kadar 32 ülkeyi gezdim. Harekete başladığımda yalnızdım ama bugün dünya çapında binlerce sevenim ve destekçim var.

Grevlerine başlamana sebep olan şey neydi peki? 2018’de pankartını alıp parlamento önünde oturmaya nasıl karar verdin?

İlk parlamento grevimi 2 Şubat 2019’da yaptım. Bundan önce, özellikle küçük çocukları ve gençleri hedef alan iklim değişikliği konusunda farkındalık yaratmak için oradan oraya gittim ve sesimi duyurmak için çeşitli önemli küresel toplantılara katıldım.

Greta Thunberg Şubat 2019’da beni çok etkiledi. O zamandan beri, Hindistan parlamento binasının önünde duruyorum ve Hindistan Sayın Başbakanı Narendra Modi ve milletvekillerine iklim değişikliği yasasını kağıt üzerinde eyleme geçmelerini söylüyorum. İklim yasası geçerse karbon emisyonlarını ve sera gazlarını kontrol edebiliriz. Ayrıca hükümete hesap verebilirlik ve şeffaflık da getirebilir.

‘Okula gitmeyi bıraktım’

Bu iklim değişikliği yasasını kabul ettiklerinde, ülkede iklim değişikliğinin kurbanı olan özellikle yoksul ve ötekileştirilmiş topluluklardaki milyonlarca insana yarar sağlayacak. Parlamento binasındaki her hafta yaptığım protestolarım nedeniyle Şubat 2019’dan bu yana okula gitmiyorum.

Okulu bırakmaya nasıl karar verdin?

İki ana sebep var. Öncelikle, okulum Parlamento binasının bulunduğu Yeni Delhi‘ye yaklaşık 3000 km uzaklıktaki Bhubaneswar’da bulunuyor. Mali yükü nedeniyle ülkenin parlamento binasının önünde her hafta protesto edebilmem için her hafta Delhi’ye seyahat etmem mümkün değildi, bu yüzden okulumu bıraktım ve hareketimi güçlendirebilmek ve tüm dünyaya sesimi ulaştırmak için Bhubaneswar’dan ayrılmaya karar verdim.

İkinci olarak, birçok ulusal, yerel ve uluslararası kuruluş beni çeşitli etkinlikler için konuşmaya davet ediyordu. Çeşitli program davetiyeleri içeren çok sayıda e-posta alıyordum. Bu, davetleri kabul edip etmemekle ilgili kafamın karışıklığı, okula devam etmemde önemli sorunlara yol açtı. Eğer reddetseydim, insanlar propaganda yapacaklar, egomdan vb bahsedeceklerdi. Yani, 2019’daki zamanımın çoğu protestolarım, hareketlerim ve çeşitli etkinliklere katılmamla sona eriyor. Bu aynı zamanda okulu bırakmama da yol açtı. Ancak okulu bırakma döneminde evde eğitim alıyorum.

Ancak 2020 Ocak’tan bu yana, program davetlerini sadece sonu tatillerinde, BM resmi etkinlikleri dışında yaz ve kış tatili gibi tatillerde önceden planlanmış yıllık etkinlikleri kabul etmeye karar verdiğim için çalışmaya devam ediyorum.

‘Child Movement’ nedir ve Fridays For Future grevlerinden farkı nedir?

Child Movement, bizi etkileyen herhangi bir küresel konuda sesimizi duyurabilmek için çocukların gönüllü olduğu bir hareket. Konu, iklim değişikliğinden, haklarımıza kadar her şey olabilir. Şimdiye kadar, esas olarak çevre ve ilim değişikliğine odaklandım, çünkü zaten bizi etkiliyor ve birkaç yıl sonra bizim için daha da yıkıcı etkileri olacak. Şimdi bunun için savaşmazsak, okulumuzu bitirdiğimizde çok geç olacak.

Fridays For Future özellikle iklim değişikliği amacı için var. Tek fark, Child Movement’ın tüm endişe verici ve çocuklarla ilgili çeşitli konuları ele alması ve okul iklim grevinin esas olarak iklim değişikliğine odaklanması. Örneğin, bazen tecavüz kurbanlarının çocuklarına adalet için sesimizi duyurduk.

Daha önce de söylediğim gibi, protesto etmek, sokaklarda yükselen sloganlar bugünün liderleri için bir anlam ifade etmiyor. Hiçbir şey elde edemiyoruz. Ancak bunun kamuoyuna ifade edebilme yollarından biri olduğunu söyleyebiliriz ve ne konuştuğumuz ya da ne düşündüğümüz eyleme geçene kadar etkili değildir. Konuştuğumuzu evimizde ve çalışma yerlerinde uygulamalıyız, aksi takdirde bu davayı protesto etmenin hiçbir değeri yoktur.

Licypriya Hindistan’ın 13. Başkanı Pranab Mukherjeeile birlikte

Genel olarak, bu dünyada çevremizi, gezegenimizi ve geleceğimizi kurtarmak olumlu bir değişimdir. Ancak, bunu yapabilmek için lobi yapan bir stratejiyle devam etmeliyiz. Çünkü iklim değişikliğinde sadece çok sayıda çocuk ve gençlerin bulunduğu sokak protestoları yerine değişiklik getirebileceğimiz pek çok şey var.

Açık bir örnek olarak; 9 Ocak’ta Rajasthan hükümetinden iklim değişikliğini okul eğitim müfredatına zorunlu bir konu olarak dahil etmesini istedim. Hemen konuyu ele aldılar ve 13 Ocak’ta (bir hafta içinde) Rajasthan CM Milletvekili Sachin Pilot‘tan istendiği gibi yapmaya başladıklarına dair bir mektup aldım. Bu taleplerimizi sadece sokak protestoları ile kazanamayacağımız anlamına geliyor.

Bu nedenle, lobi odaklı stratejik bir yaklaşıma ve aynı zamanda anlattığımızı anlayacak liderlerimizin duyarlılığa ihtiyacımız var. Şimdi Hindistan İtalya‘dan sonra ikinci, Asya‘da ise okul müfredatında zorunlu olarak iklim değişikliğini ele alan ilk ülke olacak. Rajasthan, uygulamayı kabul eden Hindistan’daki ilk eyalet oldu. Bu, sadece 8 yaşında bir çocuğun getirdiği büyük bir değişiklik. Şimdi diğer eyaletler sırada.

Liderlerimiz taleplerimizi sesimizi duymadığında sokak protestoları son seçenek olarak tutulmalıdır. Ancak, FFF’yi tamamen destekliyorum ve Greta da beni destekliyor. Birbirimizi destekliyoruz.

Parlamento önünde yaptığı iklim grevi sırasında eylemi engellemeye çalışan polislerle konuşurken

Sence ülkenle, dünyanın geri kalanında iklim değişikliği durumundaki farklar nedir?

Bana Hindistan’daki iklim değişikliği durumunun ne olduğunu ve diğerlerinden nasıl farklı olduğunu soruyorsan, şu şekilde cevap vermek istiyorum, iklim değişikliği her yerde. Sadece bir eyalet veya ülkeye bakamazsın. Bazıları daha az etkiye sahip olabilir, ancak birçoğunun iklim değişikliği açısından etkileri büyüktür. Küresel liderlerle bir arada savaşmalıyız.

‘Önemli olan ŞİMDİ’

Liderlerimiz arasındaki güven eksikliği nedeniyle, şimdi bu felaket noktasına varmak üzereyiz. Birçok biyoçeşitlilik sıcak noktaları artık iklim sıcak noktaları haline geliyor. Şimdi harekete geçmeliler, aksi takdirde geleceğimiz yakında ölecek. İstediğimiz şey bugün veya yarın değil, ŞİMDİ ne yapılması gerektiği.

Kısa süre önce çevre bakanının Delhi’nin hava kirliliği hakkındaki yorumlarını eleştirmiştin. Kanun yapıcılar iklim değişikliğini ciddiye alıyor mu sence?

Bir ülkenin saygın çevre bakanlarından birinin çok utanç verici bir ifadesi bu. Liderlerimizin gezegenimiz veya geleceğimiz hakkında asla ilgilenmediğini kanıtı… COP25 sırasında İspanya’nın Madrid kentindeyken duydum. yabancı arkadaşlarım bana bunu anlattığında aniden ülkem için utanç hissettim ve oradan ayrıldım. Liderlerimiz halka veya medyaya herhangi bir şey söylemeden önce çok dikkatli olmalıdır. Nasıl çevre bakanımız olabildiğini merak ediyorum. Her yıl 4,6 milyondan fazla çocuk hava kirliliği nedeniyle hayatını kaybediyor ancak bakanımız hava kirliliğinin sağlığımızı etkilemediğini ve hiç kimseyi öldürmediğini söylüyor.

Ayrıca Onurlu Başkabanımız, 2015 yılında Fransız Hükümeti ile International Solar Alliance’ı (ISA) kurdu. Ancak son 5 yılda, Hindistan’daki toplam kömür ithalatı yüzde 13 arttı. Çabaları takdir ediyorum ama iklim değişikliği ile mücadelede yeşil yeni anlaşma bu mu diye sormak istiyorum.

Bu, liderlerimizin iklim değişikliği konusunda asla ciddi olmadıklarının açık bir örneğidir. Bir şey söyleyecek, başka bir şey yapacaklar. Sayın Başbakanımız Narendra Modi‘ye Avustralya’dan kömür satın almayı bırakmasını söylemek istiyorum. Kömür satın almak için milyarlarca dolar harcamak yerine, daha ucuz olan yenilenebilir enerji üretmek için yatırım yapmasını istiyorum. Ayrıca bu, gençlerimiz için milyonlarca iş yaratabilir.

Hindistan’ın tüm öğrencilerinin bitirme sınavını geçmeleri için en az 10 ağaç dikmeleri… Hindistan’da 350 milyon öğrenci var. 350 milyon öğrenci her yıl en az 10 ağaç dikse yılda 3,5 milyar ağaç dikmiş olacağız.

“İklim değişikliği değil, sistem değişikliği” beklediğini söylemiştin. Görmeyi beklediğin değişiklikler nelerdir?

İklim değişikliği ile mücadele etmek için tabandan küresel düzeye geçmemiz gerektiğini hissediyorum. Hindistan bağlamında, aşağıdaki üç ana politikayı değiştirmek için mücadele ediyorum:

İlk olarak, karbon emisyonlarını ve diğer sera gazlarını düzenleyebilmemiz için hükümetimizin iklim yasasını çıkarmasını istiyorum. Ve bu da liderlerimize şeffaflık ve hesap verebilirlik getirecektir. Bu, özellikle ülkenin milyonlarca fakir insanına fayda sağlayacaktır.

İkincisi, iklim değişikliğinin okul müfredatımıza zorunlu olarak dahil edilmesi;

Üçüncüsü, Hindistan’ın tüm öğrencilerinin bitirme sınavını geçmeleri için en az 10 ağaç dikmeleri… Hindistan’da 350 milyon öğrencimiz var. 350 milyon öğrenci her yıl en az 10 ağaç dikse yılda 3,5 milyar ağaç dikmiş olacağız. İnan bana, Hindistan 5 yıl içinde yeşil olur.

Yukarıdaki üç politikanın tümü değiştirilebilir ve dünyanın diğer ülkeleri de bunu izleyebilir. Bu, iklim değişikliği ile mücadeleye ve aynı zamanda dünya sistemini değiştirmeye yardımcı olabilir.

Licypriya 2019 Ekim ayında gerçekleşen en büyük kırsal İklim Grevine liderlik yaparken

İklim değişikliği yasasının nasıl olmasını istiyorsun?

1) 2030 yılına kadar karbon emisyonlarını azaltmak ve güneş ve elektrikli araçlarla değiştirmek için fosil yakıtlı araçların tamamen yasaklanması;

2) Ağaçların kesilmesini durdurmak için katı bir yasa,

3) Asgari 20-30 ağaç yetiştirecek alanı olmayan hiç bir yeni binaya izin verilmemesi,

4) Sera gazlarının kontrolü vb.

 COP25’e katılmıştın, ne düşünüyorsun?

Bunu iki açıdan görüyorum.

1) Bireysel bakış açısıyla: Çok fazla kişiyle tanıştım ve bu benim için yeni bir öğrenme deneyimi. Sesimi duyurabilme şansım oldu. Greta Thunberg ile tanıştım. Bunun için mutluyum.

2) Küresel bakış açısıyla: Dünya liderlerine bunun gerçek iklim acil durumu olduğunu söylemek için gittim. Şimdi gezegenimizi ve geleceğimizi kurtarmak için harekete geçmeliler.

Bu program sırasında Birleşmiş Milletler Genel Sekreteri ve Greta Thunberg ile ve ayrıca birçok dünya lideriyle de görüştüm.

‘COP25 başarısız oldu’

Liderlerimizden de bunu yapacakları konusunda birçok konuşma duydum, bunu yapacağız, elimizden gelenin en iyisini yapıyoruz, onlara söyleyeceğiz, yapmayacağız, tüm sesinizi dinleyeceğiz, yapacağız, yapacağız, yapacağız…

Ama sonunda, COP25 başarısız oldu. Bu sadece dünyanın en pahalı şehrinde iki haftalık bir zaman ve para kaybı idi bence.

Liderlerimiz ben doğmadan önce bile, son 25 yıldır başarısız oluyor. Ben doğduğumda, liderlerimiz COP’larda 16 kez buluşmuş ve dünya iklim değişikliğinin kötü etkilerini zaten biliyorlardı. Dünyanın dört bir yanından karar alıcılar sadece COP’larda toplanıyor ve geleceğimiz için somut bir şey yapmıyorlar.

 

Ayrıca 2020 Dünya Ekonomik Forumu‘nda liderlerimize fosil yakıt ekonomisini terk etmelerini söyledik. Anlatmayı bırakıp bir şeyler yapmaya başlayalım. Çocuklar liderlerimizden daha akıllı ve daha fazla endişe duyuyorlar. Artık daha fazla zaman kaybetmeden iklim eylemi istiyoruz. [Greta, Isabella, Luisa, Vanessa vb. dahil olmak üzere 19 diğer iklim akitivstiyle birlikte, fosil yakıt ekonomilerini terk etmeleri için WEF 2020’nin tüm katılımcılarına verilen mektubun imzalacılarından biriydim]

Önemli olan soru; çocuklar o zaman neden okula gitmek yerine sokağa çıktılar? Bu esas olarak liderlerimizin hareketsizliğinden kaynaklanmakta. Bundan onlar sorumlu. Çocuklar gezegenimiz ve geleceğimiz için liderlerimizden daha akıllı ve endişeliler.

İklim değişikliği konusunda harekete geçen dünyadaki diğer genç aktivistlerle tanışmak nasıl bir şeydi?

Birbirimizle karşılaştığımızda üzgündük. Çünkü liderlerimizin eylemsizliği nedeniyle sesimiz işe yaramaz hale geliyor. Ama oturduk, tartıştık ve gelecekteki eylem planını hazırladık. Liderlerimiz bizi görmezden geldi ve hala görmezden geliyorlar. Ve gençlerin acil iklim eylemi için seslerini yükseltmesine rağmen hala hiçbir şey başaramadık.

Sence iklim değişikliğine karşı mücadele sorumluluğunun çocuklar üzerinde olması gerekir mi?

Tam olarak değil. Eğer çocuklar mücadele etmek zorunda kalırsa, eğitim gibi pek çok şeyden vazgeçmeleri gerekir, ki bu gerçekten iyi bir fikir değil. Önemli olan soru; çocuklar o zaman neden okula gitmek yerine sokağa çıktılar? Bu esas olarak liderlerimizin hareketsizliğinden kaynaklanmakta. Bundan onlar sorumlu. Çocuklar gezegenimiz ve geleceğimiz için liderlerimizden daha akıllı ve endişeliler.

Medyayı sana “Hindistan’ın Gretası” dediği için suçlamıştın. Bu konu hakkında ne söylemek istersin?

Mesajı attığım sabah Google’da adımı aradığımda, çalışmalarımdan Hindistanlı Greta olarak bahseden bazı ulusal ve uluslararası medya gördüm. Aslında, Ağustos 2018’de harika başlamadan önce bile iklim değişikliği ile mücadele için bir harekete başladım.

‘Medya bizi farklılaştırıyor’

Biz iyi arkadaşız. Birbirlerine bu şekilde hitap ederse, bazen onunla tanıştığımızda utangaç hissediyoruz. Çünkü birbirimize eşit saygı duyuyoruz. Medya bizi farklılaştırıyor gibi görünüyor. Ama hangi zeminde veya kapasitede olduğunu sormak istiyorum. Greta   iklim aktivisti. Ben de iklim aktivistiyim. Aynıyız. Milyonlarca sesimiz var. Biz sadece biriz. Bu yüzden endişemi gidermek için doğru zamanı hissediyorum, aksi takdirde gelecekte kimliğimi, benzersiz hikayemi vb. kaybedebilirim.

Ayrıca COP25’te bile, Hindistan’dan Greta olarak adlandırılmamak için fon toplayarak Hindistan’dan Avrupa’ya kadar seyahat ettim. Dünya liderlerine hitap ettim, ancak bazı medya kuruluşları “Hindistan’ın Gretası dünya liderlerini iklim değişikliği konusunda harekete geçmeye çağırdı” diye vurguladı. Bence böyle bir haber başlığı adil değil. Sesimi mi ya da başkasının sesini mi öne çıkarmak istediklerini sorgulamak istiyorum. Greta zaten büyük bir üne sahip,  küresel bir ses olarak başka bir seviyede duruyor. Bu yüzden Twitter’ımda öyle yazdım:

Bana Hindistan’ın Greta’sı diyorsan, hikayemi kapsamıyorsun. Bir hikayeyi siliyorsun.

Birkaç gün önce, birkaç konferansa katıldım, adımı söylemek yerine, beni çok acı veren “Hindistan’ın Gretası” olarak çağırıyorlar. Ve insanlar fotoğraflarımı çekmeye geldiğinde bile, bana “Hindistan’ın Gretası mısın?” diye sordular.. Bence bu şekilde hitap edilmek hiç adil değil.

‘Kimliklerimiz siliniyor’

Bu sorun her yerde. Dünyanın herhangi bir bölgesindeki veya ülkesindeki her iklim aktivisti, ait olduğu bölgenin Gretası olarak adlandırılıyor. Medyaya karşı seslerini duyamıyorlar ama tanıştığımız zaman geçmişte birkaç kez konuştuk. Çünkü bu onların benzersiz hikayelerini, kimliklerini, isimlerini ve hareketlerini siliyor. Şimdi her medya üyesi yeni bir ders öğrenecek ve bir hikaye yazmadan önce daha dikkatli olacak, böylece Dünya’nın tüm iklim aktivistlerinin benzersiz hikayeleri ortaya çıkacak.

 

İklim KriziManşetRöportaj

Uganda’dan genç bir ‘iklim savaşçısı’: Leah Namugerwa

The Independent‘den Portia Crowe, Uganda’nın genç iklim aktivisti Leah Namugerva ile konuştu.

***

“İklim Adaleti” yazılı pankartı ciddiyetle sallayarak çamurlu Kampala pazarında gençlerin oluşturduğu kalabalığa öncülük eden Leah Namugerwa halinden memnun.

Gelecek için Cumalar ağının Afrika‘daki en önemli yerel ayağının yürütücülerinden 15 yaşındaki Ugandalı aktivist, 29 Kasım’da küresel iklim grevine işaret etmek için Lake Victoria kıyıları boyunca yürüyüş yapıp sesi kısılana kadar slogan atıyor.

Namugerwa yabancı büyükelçiler ve Uganda meclis başkanıyla görüşerek, Ruanda, Kenya ve İsviçre’de konferanslara katılarak iklim aktivisti olarak kısa sürede ilgi çekti. Fakat en çok grev yerinde lastik çizmeleriyleyken huzurluymuş gibi görünüyor.

Genç aktivisti, “Çevreye önem veren bir nesil yetiştirmek istiyorum. Liderler fark yaratamıyorsa, en azından biz fark yaratabiliriz. Çocuklar olarak bizler, olumlu bir fark yaratmak için çok küçük değiliz” diyor.

Uganda iklim krizinden en kötü etkilenecek ülkeler arasında

Doğu Afrikalı gençler, mahsul üretiminden yetersiz beslenmeye ve hastalıkların yayılmasına kadar her şeyi etkileyebilecek iklim değişikliğinden en kötü etkilenecekler arasında yer alıyor.

Uganda giderek artan biçimde kuzeyde uzun süreli kuraklıklara, doğuda heyelanlara ve kısmen ağaç örtüsünün kaybolmasından kaynaklanan su baskınlarına maruz kalıyor. Son bir haftada, alışılmadık şiddetli yağmurlar nedeniyle 36 Ugandalının hayatını kaybettiği bildirildi.

Şubattan bu yana Namugerwa her cuma derslere girmeyerek, ağaç dikme kampanyasıyla ülkede plastik torba yasağının uygulanmasına ilişkin imza kampanyasına öncülük etti. Uganda’daki toprak kayması ve su baskını haberleri Namugerwa’yı 13 yaşında harekete geçmeye teşvik etti.

Namugerwa “(Bunlar) silahla vurulan insanlar değildi – bu doğaydı. Okul arkadaşlarım okullarını, ebeveynlerini, ekinlerini kaybediyor… Bu gerçekten tedirgin ediciydi” diye konuşuyor.

Babası ve lafını sakınmayan bir çevreci olan amcasının, hasara aslen iklim değişikliğinin sebep olduğunu açıklamasının ardından Namugerwa internette araştırmalar yapmaya başlamış ve iklim değişikliğine dair farkındalık oluşturmak için Twitter hesabı oluşturmuş.

Gösteri için pankartlar hazırlayan Namugerwa, “Liderler fark yaratamıyorsa biz yaratabiliriz. Çocuklar olarak bizler, olumlu bir fark yaratmak için çok küçük değiliz” diyor.

Namugerwa, Twitter’da üretken biçimde paylaşım yapıyor, bazen cumhurbaşkanını etiketliyor fakat yeni çevre politikaları talep etmiyor. Bunun yerine sadece mevcut mevzuatın uygulanması çağrısında bulunuyor.

Uganda hükümeti plastik poşetleri altı kez başarısız biçimde yasaklamaya çalıştı. Birçok ülke gibi, Paris İklim Anlaşması‘nı da imzaladı ancak anlaşmayı yürürlüğe koymak için çok az şey yaptı.

Twitter aracılığıyla Greta Thunberg‘i keşfeden Namugerwa ise aldığı ilhamla kendi okul grevlerini düzenlemeye başladı.

Kampala Uluslararası Üniversitesi‘nde öğrenci olan Gelecek için Cumalar – Uganda’nın kurucularından Sadrach Nirere, “Leah ilk grevini şubatta gerçekleştirdi.  Grevin cuma günü yapılmadığını da hatırlıyorum. Galiba salıydı, ardından bir sonraki cuma, sonra salı – Leah çok hevesliydi” diye anlatıyor, başlangıç günlerini.

Namugerwa’nın ilk pankartında Thunberg’in açık mesajından esinlenerek “İklim için Okul Grevi” yazıyordu. (İki genç Madrid‘deki Birleşmiş Milletler İklim Değişikliği Konferansı – COP25′te buluşmuş, öncesinde de  Twitter’da mesajlaşmıştı.)

Nirere’yle Namugerwa, Gelecek için Cumalar – Uganda’yı oluşturmak için dayanışma ağının kurucularından Hilda Flavia Nakabuye ve kuzeni Bob Motavu‘yla birlikte hareket etmeye başladı. Her hafta derslere girmemenin yanında daha büyük etkinlikler planlamaya başladılar. Ekip çok fazla kurumsal destek almadı.

Nakabuye, “Bu konuda konuştuğum ilk öğretmen bana yaptığımın işe yaramayacağını söyledi. Öğretmen, iklim değişikliğinin Tanrı’nın planı olduğunu ve ben de insan olduğum için bu konuda hiçbir şey yapamayacağımı düşünüyordu” diye anlatıyor.

Derslere katılım öğrencilerin notlarını doğrudan etkilemese de eğitimin çok önemli olduğu ülkede, her hafta dersleri kaçırmak hoş karşılanmıyor. Bu da ekibi büyütmeyi zorlaştırıyor. Namugerwa’nın arkadaşlarının çoğunun gösterilere katılımı ebeveynleri tarafından engelleniyor.

Ancak Namugerwa’nın kendi ebeveynleri daha çok yüreklendiriyor.

Uganda’daki bazı gösterilere yaklaşık bin kişi katıldı.

Namugerwa’nın babası Lukwago Cephas ise, “Endişelenmiyorum. Geleceğimiz yoksa eğitim de faydasız olabilir” diye konuşuyor.

Cephas ve kardeşleri, 29 Kasım’da Kampala’nın Ggaba Plajı’ndaki greve katıldı. Yaklaşık 40 kişi, Ggaba pazarına yürüyüşe geçmeden önce bir saat boyunca göl kıyısında plastik ve çöp topladı. (Önceki protestolara yaklaşık bin kişinin katıldığını belirten organizatörler bu eyleminse birçok öğrencinin sınavlara girdiği ve diğerlerinin de zaten tatil için memleketlerine gittiği sırada yapıldığını söylüyor.)

Dorothy Nalubega, kadınların oluşturduğu tarımı savunan ve çevreci bir grup adına oradaydı. Nalubega, “Gençlere katılmak zorundayız. İklim değişikliğini tarımdan ayrıştıramazsınız… Uzun süren kuraklıklarla, sellerle, iklim kriziyle ürün elde edemezsiniz” diyor.

Protestoculardan bazıları yetişkinlerin eşlik ettiği küçük çocuklar.

Diğer katılımcılar arasında yetim ve dezavantajlı çocuklar için oluşturulan bakımevinden gelen kız çocuklarının yanı sıra Ggaba pazarında yaşayan ve çalışan balıkçı Peter Selujja da bulunuyordu. Kıyıya vuran plastik şişeleri gösteren Selujja, “Burası benim ülkem – her şeyin temiz olmasını istiyorum. Balıklar ölüyor. Bunu gördüğümde içim sızlıyor” ifadelerini kullanıyor.

Siyasi amaçlı görülebileceği için üç veya daha fazla kişinin toplanmasının polis iznini gerektirdiği Uganda’da bu tür protestolar teknik olarak yasadışı. İzin süreci genellikle planlanan etkinliğin tarihi geçinceye kadar bürokrasiye takılıyor. Nirere, “Şimdi yaptığımız işi (bundan dolayı) hiç yapmadığımızı düşünün” diyor. Nakabuye ise, “Kendinizi büyük görmek zorundasınız” diye ekliyor.

Ancak güvenliklerine ilişkin endişe duyuyorlar. Çoğunlukla gençlerden oluşan ve reggae müzisyeniyken milletvekili olan Bobi Wine’ın liderlik ettiği muhalif Halk Gücü hareketinin yükselişiyle, öğrenciler iklim değişikliği eylemlerinin siyasi güdümlü olduğu şeklinde yanlış yorumlanabileceğinden korkuyor.

 

Kategori: İklim Krizi

16. İstanbul BienaliKültür-SanatManşetRöportaj

Bourriaud: Yedinci Kıta’da Antroposen’in bir çeşit operasını sunmayı denedim- Alper Akyüz/Bahar Topçu

16. İstanbul Bienali boyunca Alper Akyüz ve Bahar Topçu, yazı ve röportajlarla Yeşil Gazete için bir Yedinci Kıta dosyası derledi. Antroposen ve Yedinci Kıta serüveninin önemli bir parçası olacağını umduğumuz dosyanın son röportajını ise küratör Nicolas Bourriaud ile gerçekleştirdiler. Gündemine iklim krizi ve ekolojik yıkımı alan Bienal süresince yapılan tartışmaları ele aldığımız röportajın, dokunduğu alanlarda önemli bir okuma olmasını dileriz.

***

Alper Akyüz: Bienal başlarken sizinle röportaj yapan çok gazete ve yayın kuruluşu var, ama biz röportajı bienalin sonunda yapmayı özellikle istedik. Bienalin sonunda sizin duygu ve değerlendirmelerinizi almak isteriz. Örneğin, kavramsal metniniz yapıtlar ve sürecin akışında sizce ne ölçüde yansıma buldu?

Nicolas Bourriaud: Öncelikle bulunduğum konuma göre konuşmam gerekir ki bu ayrım, kendimi antroposen uzmanlarının, antropologların veya çevre aktivistlerinin yerine koymamam bakımından oldukça önem taşıyor… Benim naçizane şekilde yapmaya gayret ettiğim şeyin, felaketin temsilleri üzerinde; bu toplumun farklı bir alternatifinin – versiyonlarının diyelim, inşaası olasılığı üzerine çalışmak olduğunu anlamak gerçekten önemli. Ben Yedinci Kıta’da Antroposen’in bir çeşit operasını sunmayı denedim. Kimileri bienalin yeterince aktivist olmadığını söyleyebilir, ancak benim rolüm bu değil diye düşünüyorum. Zira böyle bir eylemci tavır için gerekli araçlara sahip değilim. Dolayısıyla benim üzerime düşen, insanları bu konuyu tartışmak için bir araya getirmek. Yedinci Kıtayı Keşfetmek başlıklı sempozyum, sanatçı ve düşünürleri aynı zamanda birbirlerinin görevdaşları olarak ilişkilendirip buluşturdu. Benim faaliyete geçirmek istediğim de bu tür bir diyalog. Sanatın bu bilinçlenmede de bir rolü olduğunu göstermek. Bu küçük bir rol olabilir ancak onu dört dörtlük oynamayı, elimden geldiğince iyi bir aracı olabilmeyi istiyorum. Sanıyorum benim konumum bu ve kendimi bu konumdan ifade edebilirim. Fakat ne aktivistlerin ne de bilim insanlarının yerine geçmeyi asla istemem. Bunu da ifade ediyorum çünkü artık her şey birbirine karışıyor, biliyorsunuz. Onun için nasıl bir konumda bulunduğunuzu ve bu konumdan ne yapabileceğinizi bilmeniz gerçekten önemli.

A.A: Peki bu anlamda, bienalin sonundaki hisleriniz neler?

N.B: Sonuçta bu bienal, gerçeklikle tuhaf bir şekilde ve oldukça güçlü şekilde buluştu diye düşünüyorum. İlk olarak, başlangıçtaki mekânda karşılaştığımız asbest sorunu bizi güçlü bir tepkimeye itti. Bana kalırsa bir mekânı çevresel nedenlerle terk etme durumu bir bienalde ilk kez meydana geldi. Şimdi artık dünyanın dört bir yanındaki pek çok bienal nerede olduklarına; binalar, muhitler ve bağlamlar bakımından neleri işgal ettiklerine daha dikkatle bakabilir. İkinci olarak, gerçekliği karşılamak anlamında, Koç Holding’in plastik konusunda bir taahhüdü oldu biliyorsunuz. Her ne kadar küçük olursa olsun, bu bir tesir. Bana göre artık doğru yolda ilerleniyor. Ve bu da güzel çünkü bienal sponsorlarının varlığından benim sorumlu olmadığım besbelli; bu sponsorlar on yıldır varlar. Tek kullanımlık plastik konusunda ilkelerini uyarlamaları ve ortada bir sorun olduğunu kabul etmeleri bile ileriye dönük bir adım. Benim bu deneyimden edindiğim, temsillerin gerçeklikle buluşabileceği. Ve bienalinki gibi bir sürecin de kendine ait bir tesiri olabiliyor.

Bahar Topçu: Bize konuşmak için oldukça bol bağlam sunduğunuzu düşünüyorum. Biraz da aktivizm konusuyla devam edelim. Bienal sırasında, bienalin teması olan antroposen kadar sponsorları da tartışıldı. Zira sponsorun bir holding oluşu ve farklı pek çok sektörde faaliyet yürütmesi bunun en temel nedeni. Koç Holding’e bağlı şirketlerden biri Türkiye’nin onlarca yıldır en büyük şirketi olan bir fosil yakıtı firması.

A.A: Keza bu firma yeni sanat kurumu Arter’in de ana destekçisi.

B.T: Holding içinde farklı sektörlerde faaliyet gösteren başka bir çok firma varken fosil yakıt firmalarını listeye koymaları da bir seçim. Şahsen ben de bir iklim aktivistiyim ve düşüncelerinizi merak ediyorum; dünyadaki başka örneklerle, örneğin Tate Modern ile nasıl kıyaslarsınız ya da siz bu durumu Fransa’da nasıl ele alıyorsunuz?

N.B: Açıkçası Fransa’da herhangi bir sponsorla çalışmıyorum çünkü orada bir kamu kuruluşu yönetiyoruz. Dolayısıyla bu açıdan bir kaygı ya da yükümlülük taşımıyorum.

Öncelikle, diyelim ki bu bienal için Koç Holding’in desteğini reddediyoruz. Bu tavır Koç Holding’i değiştirmeyeceği gibi bienali de zora sokar. Dolayısıyla konuyu ele almanın en iyi yolunun bu olduğundan şüpheliyim. Hatta kimi zaman ‘yeşil yıkama’ bile ileriye dönük bir adım olabilir. Benim görüşüm böyle. Mesele “parayı al ve kaç” meselesi değil. Ayrıca bu gibi şirketlerle nasıl bir diyalog kurabileceğimizi düşünmek, böylelikle oluşumları yavaşlatmak ve evrilmelerini sağlamak da işin parçası. Bu hedeflerimize yönelik daha olumlu bir tavır. Tate Modern da ilginç bir örnek olabilir zira, çünkü destekçileri BP idi, değil mi? Ancak onların desteği Tate Modern’ın tamamını bağlamıyordu; yüz farklı bağıştan yalnızca biri olarak belirli bir meblağ sağlıyorlardı. Bu farklı bir durum. Tate Modern, bu durumda BP’siz de varlığını sürdürebilir, Koç Holding olmadan bienal ise zor. O halde en doğru strateji boykot etmemek. Bunun sonucu ne olurdu bilmiyorum, hatta herhangi bir sonuç alınabileceğinden de emin değilim. İlginç olan şey bu etkimeyi üretmek, etrafa karşı iyi görünmek değil. Ben iyi görünmek değil, etkili olmak, verimli olmak istiyorum. Bu gerçekten önemli. Eğer verimli olmak için kötü görünmeniz gerekiyorsa, o da makbul. Benim etik anlayışım bu şekilde.

A.A: Bienalin destekçilerinin yanı sıra çok tartışılan konulardan biri de, sizin de belirttiğiniz gibi mekânlardı. Yalnız tahliye edilen eski mekân değil, yenisi de bu tartışmalara dâhil oldu. Ben bu tartışmaların yapıtlardan ve sanatçılardan rol çaldığı hissine kapıldım. Sizin de hiç böyle hissettiğiniz oldu mu?

N.B: Müzeyi mi, diğer mekânları mı kastediyorsunuz?

A.A: Hepsini ama özellikle MSGSÜ İstanbul Resim ve Heykel Müzesi’ni. Pencerelerin kapatılmasını, izleyicilerin mekânın çevresindeki büyük inşaatı görebilmeleri için kasten reddettiniz.

N.B: Bildiğiniz gibi bu yeni mekânı bulmak için tam bir telaş halindeydik. Tam olarak sergide tarif ettiğimiz felaket hali işte. O süre içinde çevredekileri izleyicilerin deneyimlerine bir şekilde katmaya karar verdim. Çevredeki bu inşaatları görmek çok önemli, sergiye Dora Budor’un şantiyeler ve hava kirliliğiyle bağlantılı olan çalışmasıyla giriliyor olması da bu yüzden.

Dora Budor. “Köken” adlı eserinden.

Bana göre bu görüntü sergiye dair çok güçlü bir önsöz niteliğindeydi, bu nedenle pencerelerin kapatılmaması için ısrar ettim. Sanatçıların işlerini bu şekilde, sayıları takip ederek görmek bir inşaaydı; keza serginin açılışındaki Dora Budor’un çalışması da inşaat kirliliğiyle ilgiliydi. Kendisi bu eseri [William] Turner’ı, kirliliği, sanayi devriminin başlarında İngiliz “pus”unu eserlerinde işleyen ilk sanatçıyı referans alarak oluşturmuştu. Odacıkların içinde, ilk bakışta algılanmayan nitelikleriyle aynı anda hem düşündürücü hem de güzeller; esasen sergide de önemli olan bu unsurların ikircikliği. Bu binanın durumunu da bu nedenle sergiye dâhil ettik ve tersanedeki kurguyu, sırayı bu binaya uydurmak üzere bütünüyle değiştirdik ve yeni bir anlatı oluşturduk. Koridorlarda hiç bir şey görmeden yürüdüğünüz anlarda dışarıyı görüyorsunuz, bir film gibi.

A.A: Bence bu anlamda en etkileyici iş, aslında orada değildi ve ziyaretçiler tarafından üretildi: Caffeé Nero.

N.B: Sanki bir balkonda durup bir felaketi seyretmeye benziyor.

B.T: Ben deprem olduğu sırada oradaydım ve tam olarak ifade ettiğiniz gibiydi.

N.B: Demek siz tam bir deneyim yaşamışsınız.

B.T: Evet, kesinlikle.

16. İstanbul Bienali mekanlarından Mimar Sinan Üniversitesi Resim ve Heykel Müzesi’nin terasındaki Cafe Nero. Fotoğraf: Alper Akyüz

A.A: Müze binasıyla ilgili bu seçiminizin, bu meyanda mekân ve sanat yapıtları olan ikili bileşenler arasındaki sınırları bulanıklaştırmak adına bir deneme olduğundan bahsedebilir miyiz?

N.B: Evet, ben mekânları sergi projelerine doğrudan dâhil etme eğilimindeyim. Bundan kastım izleyicinin mekanı yeniden çalışması değil, bu daha çok benim görevim. Ekoloji aktivisti olan sanatçıları değil, birebir yapıtları bu ekolojik felaketle ilişkilenen sanatçıları davet etmeyi istedim. Antroposenin dünyanın algılanışını nasıl değiştirdiğini sanatçılar aracılığıyla, ayrıntılarda, o kadar da açık olmayan belirtilerde, derin ve uzun dönemli değişimlerde göstermeyi amaçladım. Kendimizi olup bitene tepkilerin, CNN dünyasının dışında biraz soluklandırmak, bir mesafe koymak iyi bir şey. Kentsel felaketin tam kalbindeki bu binada, bu felaketin kendisine mesafeli duran, ama onu farklı yollarla ifade eden yapıtları sergilemeyi seçtim.

B.T: 16. İstanbul Bienali’nin yayınlarından Saha Raporu’ndaki makalenizde yeni kuşak sanatçılara bir tür rol veriyorsunuz. Sanatçıların, sanatın merkezsizleşmesinde antropologlar gibi bir rol üstlenmesi gerektiğini söylüyorsunuz. Kimi antropologlar tarihin insan merkezli biçimde yazıldığını, bu yazımda çevrenin tıpkı bir sahne gibi tarihin öznesinden ziyade nesnesi olarak değerlendirildiğini öne sürdüler. Kültür/doğa ikiliği olmadan tarihin yeni bir okumasını nasıl yapabiliriz?

N.B: Tarihi farklı şekilde nasıl yazabiliriz? Öncelikle bakış açımızı değiştirerek. Örneğin doğayı bir tarafa, kültürü diğer tarafa alan bir ayrım söz konusu. Aynı şey özne ve nesneler için geçerli. Tüm bu ikili karşıtlıklar iki bin yıl boyunca Batı’nın düşünüşünü şekillendirdi. Bu düşünce biçimi, benimsemediği medeniyetleri ya yeryüzünden tamamen sildi ya da tahrip etti. Eğer bu bakış açısını, dünyayı görmenin ve onu temsil etmenin bu biçimlerini değiştirmezsek hiçbir şey mümkün değil. İşte bu noktada sanatçıların oynayabilecekleri bir rol var. Açıkçası antropologlar ve sanatçılar arasında böyle bir denklik kurdum çünkü ikisi de ilişkisel. Tim Ingold’den alıntılayacak olursam, antropoloji, içine insanların katıldığı felsefedir. Bu benim antropolojiye ilişkin görüşümün özünü oluşturuyor. Bir de Eduardo Kohn gibi hiç bir ayrım belirlemeyenler var. Kohn, hayvanları ve bitkileri doğa ve kültür ayrışması olmayan bir dünyaya özneler olarak dâhil etmenin yollarını açıklıyor. Aynı yaklaşımı, sanatçıların gitgide daha fazla şekilde insan dışı dünyayla bir diyalog olarak biçimlenen çalışmalarında gördüm. Bu da oldukça ilginç bir evrimleşme. Bu konu üzerine ilk defa gerçekten düşünenlerden birisi 1960’larda Joseph Beuys’du. O dönemler hayvanlar hakkında bütünüyle farklı düşünülüyordu; onlar hakkında konuşmak delilik gibi görülürdü, biliyorsunuz. Biraz eksantrik veya kopuk olmak demekti. Oysa bugün üzerine inşa etmenin çok önemli olduğu bir miras. Beuys’u sergiye dâhil etmeyi çok arzu ettim ama teknik ve finansal nedenlerle olmadı. Bir yapıtını büyük bir yerleştirme olarak göstermeyi gerçekten istedim, mümkün olmadı. Ben de Joseph Beuys’u aklıma yerleştirdim.

A.A: Siz özneler ve nesneler arasındaki bu bölünmelerin yok oluşlarından bahsederken, Bruno Latour’a da bir referans vereceğiniz beklentisine kapılıyorum.

N.B: Aslında ben Michel Serres’e daha yakınım. Bruno Latour’un ustasıydı. Latour, 20 yıl önce Serres ile söyleşilerinden bir kitap yayınladı. Fikirlerini yaymada farklı yöntemleri olduğu için, insanların Serres’i Latour’a nazaran çok daha az tanıdığını görmek ilginç. Latour’u da severim, yani mesele o değil. Ama bir kaynak olarak Michel Serres’e daha sık gönderme yaparım. Bu da şundan ötürü aslında: Doğayla Sözleşme, 80’li yıllarda felsefede ekoloji üzerine düşünmeye dair ilk girişimdi.

A.A: “Doğayla Sözleşme” Türkçe’ye de çevrildi. Antroposen ve ekolojik konular hakkında konuştuğumuzda, anlatı genellikle oldukça apokaliptik. Ancak sergide bunu hissetmiyoruz. Ben ekolojik bir felaketin içinde yuvarlandığım yönünde karanlık bir anlatıyı hiç hissetmedim. Bu sizin tercihiniz miydi? Çünkü, konuya iletişim bakış açısıyla yaklaşan ve devamlı bu tür apokaliptik, kötü şeylerden bahsedilmesinin insanları aktiften ziyade içedönük hale getirdiğini söyleyen eleştirmenler de var.

N.B: Evet, çok büyüleyici! Keza felaket de çok büyüleyici bir şey. Örneğin, bir depreme yakalandığınızda buna bir çözüm düşünmeniz pek mümkün değildir. Depreme çözüm getirmeye değil, kıçınızı kurtarmaya çalışırsınız (gülüyor). Dolayısıyla ben de felaket olgusuna doğrudan iki temel katman üzerinde değiniyorum. Bunlardan ilki, mevcut bir gerçek olarak ekolojik felaket. Ne var ki, ben sanatı da, farkı muhtemel olmakla beraber, bir biçimde felaket pratiği olarak ima ediyorum. Dolayısıyla benim için bu ikisi arasında bir bağ kurmak önemli. Sergide felaket var ama karamsarlık yok. Baştan aşağı kötücül, ürkütücü bir sergi koymak istemedim.

A.A: Öyleyse bu bir seçimdi.

N.B: Kesinlikle. Sanatçılara işin bu kıyamet kısmında kalmaları için ısrar edebilirdim. Besbelli karamsar olan işler de var. Ozan Atalan’ın çalışması mesela, oldukça güçlü. Veya Dora Budor ve bir kaç diğer sanatçınınki de. Bu Platon’un Pharmakon’una benziyor; hem devanın hem de hastalığın kendisi. Ayrıca sergide ekofeminizm üzerine de kuvvetli bir anlatı mevcut. Çatalhöyük’e göndermede bulunduğu çalışmasıyla Müge Yılmaz, Suzanne Husky ve daha birçok sanatçının yapıtlarında olduğu gibi.

Müge Yılmaz, “On Bir Güneş” yerleştirmesi.

Bu da benim sergide görünür kılmayı istediğim, sanki yeterince değinilmemiş bir tema. Sergi yalnıza bir felaket betimlemesi olmadığından, bu da bir parçası. İzleyicilere bir tür gerçekten üzücü, biricik, harabeye çevrilmiş bir manzara; hemen ardından da olasılıkları takdim etmek istedim: Manzaranın bir parçası olarak Feral Atlas’ı gördükten sonra alternatif düşünce biçimleriniz olması gibi. Kendi alt-çözümlerinizin de sorunları var, felakete alternatifleriniz de… Dolayısıyla serginin ritmi bu diyebilirim.

A.A: Kimi yapıtlarda ironi ve eğlenceli bir hal de vardı.

N.B: Evet, kesinlikle. Simon Fujiwara ile Pera Müzesi’ndeki Norman Daly arasında bir bağ kurabilirdiniz. Zira her ikisi de çöple, korkunç bir atıkla çalışarak onları bir şeye dönüştürmeye çalışıyorlar. Norman Daly, 1970’lerde atıkları arkeolojik ögelere dönüştürüyordu. Simon Fujiwara’nın yapıtı ise dünyanın güç ile kontrol edilen bir parka dönüşümü; daha da karamsar.

Simon Fujiwara, “Dünya Çok Küçük” adlı yerleştirmesinden.

Biri 70’lerden diğeri bugünden bu iki yapıtın gösterimini çok önemli buluyorum. Yalnızca bu iki sanatçının çalışmalarının birer resmini çekebilirdiniz; ilginç çünkü tamamen çöp üzerineler. Ve ayrıca toplumun evrimi ile esasen nasıl kendi çöplerinden meydana geldiklerini ele alıyorlar.

A.A: Son bir soru olarak sıradaki planlarınız nelerdir diye sormak isterim.

N.B: Şu sıralar odağımda daha çok Fransa’nın güneyinde yöneticisi olduğum, bünyesinde hem bir sanat okulu, hem bir sanat merkezi hem de Michel Serres’e hürmeten “sanki-müze” olarak nitelendirdiğim bir kurumu içeren Montpellier Contemporain, MoCo var. Buradaki bir “sanki-müze”; hiç bir koleksiyonu olmayan bir yapı. Diğer kişilerin koleksiyonlarından yararlanıyoruz; doğrusu bu koleksiyonları bulundurmuyor, onlardan yola çıkan projeler üretiyoruz.

A.A: Bu bir “sahip olmama” tutumu.

N.B: Tam olarak öyle. MoCo’nun bu üç ögesini bir tür sanatsal ekosistem olarak tasarladım. Okul bu ekosisteme özellikle katıldı çünkü öğrenciler sergi mekânları ve araçlarıyla çalışıyorlar veya davet ettiğimiz sanatçıların okula da müdahalesi oluyor. Bu nedenle ekosistem benzeri bir hareket var. Ve bu sembolik olandan uzak durabilmek için de daha pragmatik bir yöntem. Bu enstitünün iki yıl içerisinde eko-sorumlu hale gelmesi için bir plan faaliyete geçiriyor, üretim yollarımızı uyarlıyor, malzemeleri geri dönüştürüyoruz. Ayrıca bir çatı bahçesiyle yaratıcı permakültür araştırmalarını başlattık. Şu sıralar böyle bir süreçteyiz ve bunun diğer sanat kurumları için teşkil ettiği önemli örnek dolayısıyla da çalışmaya devam ediyoruz. MoCo olarak, kurum sıfatıyla bir bienal çerçevesinde sergi hazırlamaya davet edildik. Doğrusu bu Yedinci Kıta serüveninden edindiğimiz bir öğreti olarak yerel üretim üzerine çalışıyor, nasıl daha farklı çalışabileceğimizi araştırıyoruz.

*Röportajı Türkçe’ye çeviren Serra Yentürk’e teşekkür ederiz. 

ManşetRöportaj

Akrabalık: Donna Haraway ile bir söyleşi

Yeşil Gazete için çeviren: Özde Çakmak

Ekofeminist akademisyen Donna Haraway entelektüel ‘zeitgeist’ içindeki yeni tartışmalara dalma konusunda şaşırtıcı bir yeteneğe sahip. Bunu yıllardır yapıyor. 1985 yılında çığır açan kitabı “Siborg Manifestosu” bilim ve toplumsal cinsiyet ile ilgili yaygın fikirleri eleştirmek için feminist teoriden yararlandı ve bilim ve teknoloji çalışmaları alanının ortaya çıkmasına katkıda bulundu. 2003 yılında çıkan Yoldaş Türler Manifestosu”nda köpeklere ve diğer insan dışı “mahluk”lara (critters- Haraway’in en sevdiğim ifadesi) yönelik derin bağlılıklarımızı inceledi ve yeni ortaya çıkan hayvan çalışmaları dalında tanınmış biri haline geldi. Hem bilim insanı hem de kültürel akademisyen olarak bilgisiyle nüfuzunu akademinin ötesine taşıyarak teknolojinin sürekli gelişen etkisiyle boğuşan bir kavramsal sanatçılar kuşağına ilham verdi.

Daha yakın zamanda ise Haraway gezegenimizin vahim durumunu açıklamak için “hem çok büyük hem de çok küçük” bir kavram olarak nitelendirdiği Antroposen (İnsan Çağı) etrafındaki hararetli tartışmalara katıldı. Bu tarihi dönemi tanımlamak için bir değil, iki kelime türetti: “Chthulucene” insan ile insan dışı dünyalar arasındaki hiyerarşiyi yıkarken, “Plantationocene” iklim krizini belirli ekonomik ve politik sömürü uygulamalarına bağlamaktaydı.  

Tüm bunlar zor ve zaman zaman anlaşılmaz yazılarıyla ünlü bir kuramcı için büyük bir başarı. Haraway University of Carolina, Santa Cruz’daki iki bölümde – Bilinç Tarihi ve Feminist Çalışmalar – birden elde ettiği mevkiyle, akademisyenler arasında az rastlanan bir şöhret konumuna geldi. Hatta New York’taki ilk gösteriminde kapalı gişe oynayan Donna Haraway: Story Telling for Earthly Survivals adlı 2017 yapımı belgesel filme konu oldu.

Haraway’in yüksek teoriyi şiirsel, neredeyse konunun dışına çıkan bir yazı üslübuyla harmanlaması radyo programım için yapacağım röportajda onun ne kadar anlaşılabilir olacağı konusunda endişelenmeme neden oldu. Boşuna endişelenmişim. Haraway son derece cana yakındı ve iletişim kurmaya hevesliydi. Aynı zamanda genellikle bir büyük fikirden diğerine atlayan uzun cümlelerle hızlı hızlı konuşuyordu. Sözcüklerinin üretken zihnine ayak uyduramadığını hissettim.

Onunla başlangıçtaki kariyer mücadelelerinden tutun tanındığı disiplinlerarası çalışmalara, köpek sevgisinin onu nasıl bir dizi merak uyandıran araştırma sorusuna yönelttiğinden, insan ötesi bir dünyayla “akraba olma”nın neden kaçınılmaz bir etik sorumluluk olduğuna inandığına dair çok çeşitli konularda konuştuk. Sohbetimizi Haraway’in UC Santa Cruz’dan meslektaşı Anna Tsing ile birlikte Plantationocene hakkındaki bir seminerde konuşma yapmak için University of Wisconsin-Madison’a yaptığı ziyaret sırasında gerçekleştirdik.

***

Steve Paulson: Çalışmaları birbirinden çok farklı disiplinleri kapsadığı için bazı akademisyenleri sınıflandırmak oldukça zordur, siz de bu kişilerden birisiniz. Biyoloji alanında doktora yapmanıza rağmen bir düşünür, ekolojik-feminist, çoklu-tür kuramcısı, bilim ve teknoloji akademisyeni olarak adlandırıldığınızı duydum. Kendinizi nasıl tanımlarsınız?

Donna Haraway: Sanırım benim çalışmalarım hep soru odaklı oldu. Kendimi bir şey bilme ihtiyacını ateşleyen olaylar, fikirler, şeyler, insanlar ve diğer mahlukatlar – bitkiler, hayvanlar ve mikroplar – konjonktüründe bulmam ve bunu teşvik eden kurumsal bir ortamda yer almama dayandı.

Yaptıklarınıza uyan bir disiplin kategorisi var mı?

Tek bir kategori seçmem gerekirse bu; bilim çalışmaları alanlarında, özellikle çevrecilik sorunları, bitki ve hayvan refahı ve çoğu kişinin “doğa” olarak adlandırdığı şeyle farklı insan kültürlerinin etkileşimleri konusunda çalışma eğiliminde olan beşeri bilimler, sosyal bilimler ve doğa bilimlerinde yetenekli bir akademisyen şeklinde olur.

Kendinizi “hikayeci” olarak adlandırdığınızı da duydum. Bunun ne anlama geldiğini tam olarak bilmiyorum ama bu fikre bayıldım.

Feminist bilimkurgunun 70’li yıllardaki parlak döneminden bu yana bilimkurgu okuruyum. Buna Marge Piercy’nin Zamanın Kıyısındaki Kadın, Joanna Russ’ın Dişi Adam, Ursula K. Le Guin’in Karanlığın Sol Eli, Samuel R. Delany’nin Dhalgren adlı kitabı ve Nevèrÿon Masalları hikayeleriyle başladım. Bu tür bilimkurgu okuyarak “SF” harfleriyle başlayan kendime ait küçük bir lif yumağı yaptım: İp oyunları (string figures), bilimkurgu (science fiction), spekülatif hikaye anlatımı (speculative fabulation), bilim olgusu (science fact), spekülatif feminizm (speculative feminism) vb.

Yani aslında kurgu ile kurgudışı arasında net bir ayrım yapmıyorsunuz. Hepsi birbirine mi karışıyor?

Ön plan ve arka plan farklı olduğu için pek o kadar karışmıyor. Olgu muhafazası ve yüklemesinin çok önemli bir meslek becerisi olduğunu düşünüyorum. Olgular insani tarihsel durumlarda yapılır ama kafadan uydurulmaz. Kurgu daha çok fiilden türetilen bir isim, bir yapımdır. Kurgunun imgesel sınırları oldukça farklıdır. Anlatı kuralları, söz gelimi evrim ya da çevre bilimindeki anlatı kurallarından daha farklı yapılandırılır, ama çok sayıda temas bölgesi de vardır. Bu yüzden, bilim olgusu ile spekülatif kurgu arasındaki oyunla, kedi beşiği oyunuyla (parmaklara ip geçirilerek oynanan bir tür oyun-çn.) ilgileniyorum.

Merak duygusuyla harekete geçtiğiniz belli oluyor. Şaşkınlık da sizi harekete geçirir mi?

Şaşkınlığa çok iyi uyum sağlarım. Örneğin, Woods Hole’da biyoloji yüksek lisans öğrencisi olduğum sırada embriyolarla deniz gelişim biyolojisi çalışırken akşam yemeğinden sonra hepimiz kafayı bulur ve Woods Hole’daki fosfor gibi ışıldayan okyanusta çırılçıplak yüzmeye giderdik.

Ne günler ama!

Sonra kafamız hafif iyiyken birkaç saatliğine daha laboratuvara dönerdik, mahluklar tarafından adeta büyülenir ve bir ahtapot yumurtasının ilk hücre bölünmelerini 10 kat büyütme mikroskobuyla izlerdik. O hücrelerin içinde hareket edersiniz. Ahtapot yumurtasıyla bütünleşmezsiniz ama onun ötekiliğiyle karşı karşıya geldiğinizde gerçek kafanıza dank eder: Bu sen değilsin, bu bir hücrenin mucizesi, güzelliği ve teknik virtüözlüğü. Hücrelerin moleküler mekanizmaları açısından bunu nasıl becerdiği hakkında bilgi sahibi olmak beni bu dünyadaki bir kişi olarak son derece tatmin etti.

“Akraba olma” kavramı hakkında yazdınız. Akrabalık sizin için ne anlama geliyor?

Akraba olmak, bizi birbirimizden koparan bir dünyada, oldukça eşitsiz ve haksız acı ve refah dağılımlarına sahip halihazırda yedi buçuk milyardan fazla insanın olduğu bir dünyada, en çok ihtiyaç duyduğumuz şey gibi geliyor bana. Akraba derken kalıcı, karşılıklı, bağlayıcı, isteğe bağlı olmayan, müşkül-hale-geldiğinde-başınızdan-savamadığınız, sonuçları olan devamlı bir ilişkiye sahip olanları kastediyorum. Bir kuzene sahibim, kuzen de bana sahip; bir köpeğe sahibim, bir köpek de bana sahip.

“Akraba” (kin) kelimesini ilk kez üniversitede Shakespeare dersinde kullanmaya başladım, Shakespeare’in “kin” (akraba) ve “kind” (nazik) ile kelime oyunu yaptığını fark etmiştim. Bu iki sözcük etimolojik olarak çok yakından ilişkili. Nazik olmak akraba olmak demek ama akrabalık nazik değil. Akrabalık genellikle nazik olmanın tam tersidir. Bu ille de biyolojik açıdan akraba olmayı gerektirmez ama dolaylı bir açıdan sonuçları olacak şekilde birbirimizle aynı kategoriye ait olmamızı gerektirir. Eğer Monterey Körfezi bölgesinin insan ve insan ötesi varlıklarıyla akrabaysam, başka bir yerde olsam daha farklı olacak sorumluluklara, yükümlülüklere ve zevklere sahibim demektir. Hiç kimse her şeyle akraba olamaz fakat akrabalık ağlarımız bağlılık kümeleriyle dolu olabilir. Kuşaklar boyu ilgi ihtiyacı bana son derece önemli gibi geliyor ve bu yalnızca hümanist bir ilişki olamaz.

Peki bu sizin yaşamınızda ve düşüncelerinizde nasıl tezahür ediyor?

Pek çok şekilde. Bunlardan biri kişisel aile açısından. Benim yumurtalarım artık işlevsiz ve ondan önce de dikkatlice tek kalıtsal halde tutulmuşlardı,  ama genç insanların bakımına katılmakla oldukça ilgileniyorum. Ders vermek elbette bunun bir parçası fakat ben aynı zamanda 20 küsur yıl önce Guatemela’dan bir çocuk evlat edinen son derece yakın bir arkadaşımın geniş ailesinin de bir parçasıyım. Şimdiki kocam ile ilk kocam ve partneri bir aile haline geldi – bir akraba grubu. Ortak akrabalarımız var, hiç biyolojik çocuk sahibi olmadan bir aile kurduk, bu biyolojik çocuklara karşı olduğum anlamına gelmez ama ben yine de başka türlü ev bark ve aile kurma taraftarıyım.

Toplumun her kesiminden LGBTQI kişilerin yanı sıra pek çok yerli halkın ve Afrikan-Amerikan toplulukların tüm zorluklara rağmen gerçekten ilginç akraba ağları kurma ve sürdürme açısından  fazlasıyla yenilikçi olduklarını düşünüyorum. Konut ve finansal sorunlar gibi bir sürü pratik sorun olsa da ben miras meseleleri ve evlat edinme yasasıyla – kişilerin birbirlerinin arkadaşlık ağlarına yükleyebilecekleri mali yükümlülükleri çeşitli yöntemlerle – ilgileniyorum.

Aileyi yeniden tanımlamaktan bahsediyorsunuz.

Bu materyalizmle ilgili bir şey. Ben aileyi yeniden tanımlamaktan bahsediyorum ve kendi ailemin de, biyogenetik açıdan ilişkili olduğum akrabalarım dahil, bir nebze de olsa bunu yaşadığını hissediyorum. Fakat benim ailem asla yalnızca insanlardan ibaret olmadı. Herhangi bir türde hayvan olmak, bir dizi başka bitki, hayvan, mikrop ve canlıyla tek bir organizma ya da birey olarak değil de bir holobiont (içinde veya çevresinde yaşayan birçok canlı türünün bir araya gelmesiyle, ayrı bir ekolojik birim oluşturan küme –çn)  olarak zorunlu karşılıklılık içerisinde olmaktır. Bu, iyi bir bilim. Bunun dışında evcil türden yoldaş hayvanlarla yaşıyorum.

O hayvanlardan biri hakkında yazı da yazmıştınız. Bize köpeğiniz Cayenne’i anlatın.

Ah, Cayenne, canım köpeğim! Aşağı yukarı 17 yaşında öldü. Ben başka bir sporcu köpekle çeviklik sporu yapmak istediğimde hayatıma giren amaç-odaklı Avustralyalı bir çoban köpeğiydi. Cayenne’e layık olabilmek için daha iyi bir sporcuya dönüştüm. Yamaç üzerinde 30 metrelik bir saha düşünün;  onu bayrak direkleriyle, atlamalarla, yapı iskeletleriyle, tahteravallilerle ve tünellerle doldurun ve bunları bir çeviklik uzmanı tarafından tasarlanan şeytani bir yapının içine koyun. Köpeğin daha önce bilmediği bu yoldan geçen insana doğru dört nala, sırayla bu şekillerden geçmesi gerekir. Bu yüzden köpek ile insan arasındaki güven gerçekten güçlü olmalıdır. Binlerce saat antrenman yaparsınız. Arabayla eyalet panayırlarına ve kamp alanlarına gidersiniz, cumartesi ve pazar tüm gün koşarsınız. Çalışan bir akademisyenseniz ve bunu ayda iki hafta sonu yapıyorsanız, bu araştırma projeniz olsa iyi olur.

Bu işi sevdiğiniz belli oluyor, ama bunu yapmak için gereken zamanı nasıl buldunuz?

Aslında bu bir araştırma sorusu olarak ilgimi çekti. Bir ekip olarak ikimizi birden harekete geçiren şeyi anlamaya başlamanın entelektüel açıdan merak uyandırıcı olduğunu fark ettim. Köpeklerin düşünme şekline, dünyayı algılama biçimlerine, birbirinden  epey farklı bu iki sosyal memelinin her şeye rağmen birbiriyle uzun bir evrimsel ve sosyal geçmişe sahip olmaları çok ilgimi çekti. Köpeklerin tarihiyle son derece ilgiliyim. Sokak köpekleri, spor köpekleri, atılan kurtarma köpekleri ve safkan köpeklerle ilgileniyorum. Cayenne ile birlikte çalışırken Cornell Üniversitesi Veterinerlik Fakültesi’nde muhteşem bir online köpek genetiği kursu aldım.

Köpeklerin nasıl düşündüğü hakkında neler öğrendiniz?

Bu soruya yanıt vermek çok zor. İnsanlar köpekleri neyin motive ettiğini bildiklerini sanır ama bu tam bir inkar. Kendi kendimize söylediğimiz bir yalan. Köpeklerin kulaklarının aslında ne yaptığı, gözlerinin gerçekte neye dikkat ettiği, gözlerinin hangi renk yelpazesini gördüğü ve koku alma algılarının gerçek aralığıyla ilgilenmeyi yeni yeni öğreniyoruz. Ya da gerçekten küçük işaretlere tepki olarak vücutlarını kullanma biçimleri veya mesajlaşma biçimleriyle. Başka bir türün üyesiyle spor yapmak istiyorsanız, onları gerçekte neyin harekete geçirdiğini öğrenmeniz gerekir. Pek çok insan köpeklerinin aslında nelerden hoşlandığını öğrenmek için yeterince uzun süre hareket etmeden durmayı öğrenmeyerek köpeklerine engel oluyor.

Cayenne ile derin ve yoğun bir ilişkiniz varmış gibi görünüyor.

Oldukça yoğun, hayat değiştiren bir ilişkiydi. Dokunma, koku ve günlük yaşam seviyelerinde derindi. İç içeydik. Cayenne yersiz sevgi gösterilerinden hoşlanmayan bir köpekti. Sokulgan bir köpek değildi. Bu yüzden başka bir insanla yapacağınız gibi onun sınırlarına da saygı duymayı öğrenmem gerekti. Cayenne – American West’ten bir çoban köpeği – beraberinde kendi hikayelerini getirdi. Ben Colorado’luyum, dolayısıyla beyaz bir genç kız olarak Komançi, Arapaho ve diğer Amerikan yerlisi kabilelerinden zorla alınan toprakların yanı sıra kendileri de çeşitli fetih katmanlarına sahip İspanyollardan ele geçirilen topraklardaki istila bölgesinde büyüdüğümün son derece farkındayım.

Cayenne’in, aşık olduğum köpeğin, hüsrana uğrayan madencileri doyurmak için Altına Hücum’dan sonra Avustralya’dan getirtilen koyun sürülerini gütme işinde kullanılan köpeklerden biri olduğunun farkındayım. Daha önce, tıpkı benim gibi, Batı’daki çiftlikte belli bir açıdan beyaz olmayı, onun zenobiyoloji uygulamalarını, manzarada- ve panayır alanlarında- hak iddia etmeyi miras olarak devralan bir köpekle çalışıyordum. Sporumuzu panayır alanlarındaki demir yollarıyla, stok sahalarında, cumartesileri quinceañera (Onbeş yaşına geldiklerinde İspanyol kız çocukları için yapılan bir doğumgünü partisi-çn.) kutlamalarında, NASCAR yarışında ve kim olduğumuza işlenen sosyal tarih içerisinde yapıyorduk. Bu yüzden birine dokunduğunuzda ve biri size dokunduğunda, şu sorunun ortaya çıktığını düşünüyorum: Pekala, biz kimiz? Birbirimizin nesi oluyoruz? Bu da sizi tarihin katmanlarına ve silsilelerine götürmeye başlıyor.

Cayenne ile ilişkiniz sayesinde kendiniz hakkında da birşeyler öğrendiniz mi?

Kendim hakkında oldukça fazla şey öğrendim ve çiftlik ile Rocky Mountain West’in tarihi, spor tarihi ve çoban köpeklerinin diğer köpeklerle ilişkileriyle  daha farklı bir biçimde ilgilenmeye başladım. Cayenne ile olan aşk ilişkim beni Colorado Platosu’na getirdi ve Navajo Nation’ı, The Black Mesa Water Coalition’ı, Just Transition’ı, Black Mesa kömür madenciliğini, Navajo Elektrik Santrali’ni, Navajo Nation’daki koyun ve yün piyasasını ve Massachusetts’teki yün dokumacılarıyla ilişkiyi incelemeye sevk etti. Cayenne’in beni hakkında hiçbir şey bilmediğim dünyalara götürdüğünü ve onunla olan aşk ilişkimin bana nasıl daha fazla aldırış etmem gerektiğini öğrettiğini söylemeye çalışıyorum. İnsanlar bazen sizi küçülttüğü için bir köpeği sevmenin gereksiz ve önemsiz olduğunu söyler. Oysa benim herhangi bir şeyi – özellikle de bir köpeği – sevmek konusundaki tecrübeme dayanarak söyleyebilirim ki bu sevgi sizi daha büyük ve daha dünyevi kılar, çünkü birdenbire daha önce merak etmediğiniz konuların izinden gidersiniz.

Yine de bazı hayvan savunucuları evcil hayvanlarımızın bile olmaması gerektiğini söylüyor.

Bu görüşe az da olsa saygı duyuyorum. Bu bir denklik ilişkisi değil. Kontrole dayalı bir ilişki, mecburen öyle. Diğer türlü, birlikte yaşamak için gereken şeye dayanmayan bir özgürlük fantezisiyle köpeğinizi öldürürsünüz. Öte yandan, başka herhangi bir organizmayı insanlarla zorunlu takas ilişkilerine sokmaya gerçekten karşıysanız, bitkileri de evcilleştiremezsiniz. Aslında ben evcil hayvanları bir tür çeki hayvanı sayıyorum. Bence şefkat meşakkatli bir iş ve evcil hayvanlar çok çalışıyor. Bunlar karmaşık emek ve oyun, sevgi ve şiddet ilişkileri ve bunları yüceltmek yersiz. Fakat aynı zamanda canlı olmanın, birlikte yaşamanın ve ölmenin sevgi ve şiddet biçimlerinden sorumlu olmak anlamına geldiğini düşünüyorum. Bir evcil hayvanla olan ilişki onur vericidir, ama basit değildir.

Cayenne’in düşündüklerini – onun öznel deneyimini – gerçekten anladığınızı hiç hissettiniz mi?

Hayır, her ne kadar eskisine göre daha fazla şey bilsem de gerçekten derin bir anlayışa ulaştığımı hiç sanmıyorum. Bunun bir kısmı araştırmaya dayalı, bir kısmı da etkileşime ve oyuna dayalı. Ama bu soru hiç uykumu kaçırmadı. Sonuçta birlikte yaşadığınız ve önemsediğiniz biri. Bu, karşılıklı hissedilen ve yaşanan bir ilişki ve tümden bihaber olduğumuzda dahi biz buna sahiptik.

Bu bana Jane Goodall ile yaptığımız bir sohbeti anımsattı, birkaç dakikalığına bir şempanzenin zihnine girebilmek için neler vermezdim demişti.

Ama hiç kimsenin zihnine giremeyiz. Asla başka bir insanın zihninin içinde olamayız. Kendi zihnimizin içinde bile değiliz. Keşke kim olduğumu gerçekten bilmek için bir dakikalığına kendi benliğimi kaçırabilseydim düşüncesi – bu tam bilgi fantezisi, şiddet eğilimli bir fantezidir.

Neden şiddet eğilimli?

Bence bu bir kaçırma fantezisi. Benliğe ve ötekine sahip olma. Bunun bir birlik (oneness) arzusu olduğunu düşünüyorum. Jane Goodall’un görüşünü anlıyorum ve buna saygı duyuyorum. Elbette, bir dakikalığına da olsa sevdiğimiz kişiyi gerçekten harekete geçiren şeyi bilmek isteriz. Fakat bu, özellikle benim geldiğim kültürlerde, çabucak bir kusursuz iletişim fantezisine dönüşüyor. Bana göre bu bizi cinayete ve savaşa götüren şiddet eğilimli bir fantezi. Öteki, öteki kalmayı sürdürdüğü için bu bizi ötekine şiddet uygulamaya yönlendirir.

Peki, bilinmezliği kabul etmenin bir etiği var mı?

Ve ötekiliği. Birini ciddiye aldığınızda, öğrendiğiniz şeylerden biri bilmemektir. Cayenne’den ve diğer köpeklerimden bunu öğrendim. Bilmemek yarı Budist bir değer. Bilmemenin ve kendi haline bırakmanın kadirşinaslığı ciddi bir ilişkide öğrendiğiniz bir şey. Bir çeşit oluruna bırakma. Bilmemek ve bilmeden birlikte olmak.

Bu çok zor!

Çok zor. Ama bu türden bir ilişki aynı zamanda çok da keyifli. Fazlasıyla soğukkanlılık ve birbirimizi bağışlamamızı gerektiriyor. Kendini ötekine dayattığın için, bilmediğin halde bildiğini zannettiğin için, yapabilecekken yeterince dikkat kesilmediğin için kendini affetmeni gerektiriyor.

Hayvan-insan ilişkisinden gezegenle olan daha geniş çaplı ilişkimize geçmek istiyorum. İklim kriziyle birlikte, felaket potansiyeli barındıran tarihi bir anın zirvesindeyiz. Tarihteki bu dönemi tanımlamak için “Antroposen” ifadesi kullanılıyor ama siz bu sözcüğü sevmiyorsunuz, değil mi?

Antroposen ifadesine sanki Antroposen ifadesini hak eden çok yönlü krizler ve yıkımlar bir tür edimiymiş, sanki bunu köleliğe dayanan plantasyonun icadı ve kapitalizmin ortaya çıkmasıyla birlikte dört ya da beş yüz yıl önce dünyayı değiştiren işleyiş sistemlerinden kaynaklanan konumlu tarihsel süreçler içerisinde olmaktan ziyade insan olma erdemiyle yapmışız gibi, Antroposon’u – Erkek – merkeze aldığı için karşı çıktım. Bu sistemler aracılığıyla servet yaratılması bizi şu anda içinde bulunduğumuz duruma getirdi. Bunun bir tür edimi olduğunu düşünmüyorum.

Bu yüzden yeni bir sözcük türettiniz, “Plantationocene.”

Bu sözcüğü Danimarka’da Anna Tsing ve başkalarıyla yaptığım bir sohbette tam da bitkilerle ilişkimizin dünyayı değiştiren önemini ön plana çıkarmak istediğim için ortaya attım. Plantationocene’i açıklarken ağırlıklı olarak Katherine McKittrick, Sylvia Wynter ve Dianne Glave gibi siyah akademisyenlerin plantasyon köleliği ve bunun süregelen sonuçları hakkındaki eserlerini daha fazla dikkate almam gerekti. Antroposen oldukça yıkıcı olan uygulamaları harekete geçiren politik ve ekonomik aygıtı adlandırmayı reddeder ve yaşadığımız ikileme kendi doğal evrimsel gidişatımız muamelesi yapar. Bu hiç doğru değil. Değiştirilebilir olan tarihsel konjonktür ve sistemler içinde bu şekilde davranıyoruz. Buradaki asıl sorun insan doğası değil, kökeni ve imhayı besleyen koşullarda gezegenle yerleşik bir tarihsel metabolizma. Yeryüzündeki insanların tümü bu şekilde yaşamadı ve bu şekilde olmak zorunda değil. Bu hala değişebilir.

Birçok kişi plantasyonun bir asır önce kölelikle birlikte kaldırıldığını söylüyor. O halde bu alternatif Plantationocene kavramını neden kullanıyorsunuz?

Bu doğru değil. Plantationocene, bilakis daha fazla yayıldı. Buna muhtemelen en iyi modern örnek dünyanın dört bir yanındaki mangrov ormanlarını ve geniş toprak alanlarını ele geçiren palmiye yağı plantasyonları olacaktır. Çok türlü ormanların ve bu ormanlar içerisinde insanlar dahil herkesin imha edilmesiyle, arazi boşaltmayla, yerinden etme, boşa çıkarılan emek ve tek bir sınai fabrika mahsulü ekmesiyle Güneydoğu Asya bunu düşünmek için uygun bir yer.

Hala plantasyon ekonomisinde mi yaşıyoruz?

Zorunlu bir tek ürün tarımı sisteminde yaşıyoruz. Zorunlu tek ürün tarımıyla dünyanın karmaşık bir alanını alırsınız ve onun ekolojisini yalnızca köklü biçimde basitleştirmekle kalmaz, orada yaşayan organizma türlerini de büyük ölçüde azaltırsınız. Sonra oradaki mevcut işgücünü yerinden eder ve çeşitli baskı, sözleşme ve ödünç işçilik biçimleri kullanarak başka bir iş gücü getirirsiniz. Tercihen küresel piyasalar için yüksek oranlarda ürün verecek yeni mahsuller ve kelimenin tam anlamıyla kaçıp gidemeyecek bir işgücü getirirsiniz. Buna da “tarım” dersiniz.

Dört ya da beş yüz yıllık olan bu sistem yerleşme eşitliğini bozuyor. Yine de insanlar hala çiftliklere, ineklerine ve ağaçlarına bakmayı başarıyor. İnsanlar şaşırtıcı ölçüde ilgi yetisine sahiptir, öyle ki en kötü şartlarda bile sevme yetileri hala oradadır. Ama yerleşmek için bu bağları koparmak ve – en önemlisi de bu – bitkiler, mikroplar, hayvanlar ve insanlar servet yaratımı ve değer çıkarımı için düzensiz üreme karışıklığına girsinler diye kuşaktan kuşağa ilgi yetisini kırmak gerekiyor. Ben buna Plantationocene diyorum. Antroposen’i rafa kaldırmak istemiyorum ama bence tek bir kelimeden fazlasına ihtiyacımız var.

Bilhassa bu iklim değişikliği döneminde tüm bu eğilimlere bakarken umutsuzluğa kapılıyor musunuz?

Hayır! Bir kere, bence bu işin kolayına kaçmak. Bu şekilde keyfinize bakabilir ve umutsuzluk içinde ısdırap çekebilirsiniz. Tembellik. Ben ne iyimserim ne de kötümser. Yazdığım kitaba bilerek Belayla Kalmak (Staying with the Trouble) adını verdim ve tekno-optimizme karşıyım.

Tekno-optimizm derken jeomühendisliği mi kastediyorsunuz?

Bilirsiniz, “Onlar halleder.” Gelecekte bir tekno ayarı olacak. Teknoloji bazı sorunları çözebilir ama bazılarını çözemez. Ama yapmak üzere olduğumuz şeyleri yeniden düşünmemiz gerek. Anna Tsing’in de ifade ettiği gibi, hasarlı toprak üzerinde nasıl refah içinde yaşayacağımızı çözmeliyiz. Kim olduğumuzu tekrar tekrar bulmamız da gerekiyor. Statükoya geri dönmeyeceğiz. Ama bu bazı şeyleri düzeltemeyeceğimiz anlamına gelmez. Curcunalı bir şimdiki zamanda birbirimizle iyi bir yaşam sürmek çevresel, çok-türlü, çok ırklı, çok çeşitli üreme ve çevresel adalet anlamına geliyor. Bütün bunların sonunda işe yarayıp yaramayacağını kontrol edemeyiz. Sanırım fütürizme yenik düşüyoruz. Bizim görevimiz, bu heyecan verici çağda yaşayarak birbirimize ilgi ve alaka göstermek. Bu ne iyimserlik ne de kötümserlik, yalnızca birbirimize bir tür sevgi ve şefkat besleme yetimizi geliştirmeyi gerektiriyor. Kötümserlik ise buna engel olur.

Söyleşinin orijinali için tıklayın

 

 

 

 

 

 

 

 

Kategori: Manşet

Editörün SeçtikleriKültür-SanatManşetRöportajYeşil Gündem

Sürdürülebilir bir yaşama ve festivale doğru

Röportaj: Elif Ünal

Gezegen üzerindeki yaşam, insan faaliyetleri sebebiyle yokoluşa sürüklenirken insanlar da çözüm arayışı içerisine giriyor: Sürdürülebilir ekonomi, sürdürülebilir yaşam, sürdürülebilir şehirler… Peki, bütün bunlar ne anlama geliyor?  Sürdürülebilirlik kavramı üzerine çok fazla yazılıp çizildi. Ancak belki de hiçbiri kavramı, 2008 yılından bu yana gerçekleştirilen Sürdürülebilir Yaşam Film Festivali kadar açıklayamıyor.

Sürdürülebilirliğin doğru anlaşılması ve toplumda farkındalığın artması amacıyla düzenlenen festival bu yıl 21-24 Kasım tarihlerinde İstanbul’da Institut Français ve Salt Beyoğlu’nda gerçekleştirilecek. Sürdürülebilir Yaşam Film Festivali’nden Tuna Özçuhadar ile sürdürülebilir yaşamın ne demek olduğunu, festivalin amaçlarını ve bugüne kadar neler başardığını konuştuk.

-Sürdürülebilirlik ile ilgili bir film festivali yapmaya nasıl karar verdiniz?

2008 senesinde sürdürülebilirlik kavramını çoğu kimse yerli yerince kullanmıyordu. Biz de bu alanda profesyonel olarak çalıştığımız için ortak dil sorunu yaşıyorduk. Üniversitelerde, şirketlerde ve birçok yerde konuşma yapıyorduk. Şunu gördük ki konuşmalar genel olarak filmler kadar etkili değil. Bir filmin internete konulduğunda üç, beş milyon izleyicisi olabiliyor.

‘Görerek ve hissedilerek anlaşılabilecek bir konu’

Hele ki sürdürülebilirlik gibi konuşarak değil de görerek, hissederek anlaşılabilecek konularda filmlerin çok daha büyük etkisi var. Onun için hiç ilgimiz olmadığı halde bir film festivali yapma fikri doğdu. O dönemde kendimize Sürdürülebilir Yaşam Kolektifi adı vererek böyle bir işe kalkıştık.

-Sürdürülebilir yaşam sizin için ne ifade ediyor?

Sürdürülebilirlik insan medeniyetinin gezegenin döngüleri ile uyum içerisinde var olabilmesi sorunu aslında. Her şey bizim için var düşüncesiyle gezegenin sınırlarına yani ekosistemin hizmetlerinden faydalanabilme sınırlarına kısacık insanlık tarihi içerisinde geliverdik. Dolayısıyla sürdürülebilirlik konusu insan medeniyetinin kültürel ve algısal yaşayacağı dönüşümle birlikte var olan ekosistem içerisinde kendine bir yer arayış çabasıdır.

-Bu festival ile neyi amaçlıyorsunuz?

Festival 2008’de başladığında ortak dil, farkındalık arttırma gibi üst başlıkları vardı. Yani filmleri ona göre seçiyorduk. Ama son yıllarda zaman geçtikçe biz artık izleyicilerin ilham alıp harekete geçmesini istiyoruz. Onun için etki odaklıyız. Yani bir kişi filmi izledikten sonra ne yaptı? Şirketinde ne gibi bir dönüşüme sebep oldu? Bir veya daha fazla filmden etkilenen insanın yarattığı dönüşüm nedir?

-Değişimi nasıl ölçüyorsunuz?

Son dört senedir sosyal etki değerlendirmesi için anket yapıyoruz. Bu anketleri her sene raporluyoruz, web sayfamızda yayınlıyoruz. Festivale kaç yıldır katılıyorsunuz, neler değişti hayatınızda gibi sorular barındırıyor içerisinde. Mümkün olduğu ölçüde bir geri bildirim mekanizması yaratmaya çalışıyoruz. Festival sayesinde dönüşüm yaşamış insanlarla tesadüf üzeri karşılaşmalarımız oluyor, buna çok mutlu oluyoruz.

-Nasıl hikâyeler var peki?

Örneğin festivalde geçtiğimiz yıllarda gösterilen True Cost filmini izleyerek çalıştığı tekstil firmasından ayrılıp gene aynı sektörde etik değerlere dayalı bir sosyal girişimi olan arkadaşımız var.

Yaşadığı şehri değiştiren, işinden istifa edip sonra başka bir şehirde tümüyle ekolojik ve sosyal fayda içeren işlerin içerisine giren arkadaşlarımız oldu.

Kız kardeşini, ailesinden sürekli yeni telefon almasını istediği dönemde festivale getiren bir arkadaşımız, elektronik atık ile ilgili bir filmden sonra kız kardeşinin yeni telefon almaktan vazgeçtiğini söylemişti.

Filistin’de Ramallah’ta tesadüfen sunumunu izlediğimiz Filistinli bir tasarımcının 2008’de festivalden aldığı ilhamla orada permakültür yapmaya başladığını öğrendiğimiz bir olayı da örnek olarak verebiliriz. Ayrıca yurt içinde ve yurt dışında festivalden ilham alıp sürdürülebilirlik alanında yüksek lisans yapanlarla karşılaştık.

‘İnsanlar değişirse şirketler de değişir’

-Hep bir şehir değiştirme diyoruz. Başka bir yolu yok mudur?

Anlam arayışı için yola çıkıyorsanız ve içinde bulunduğunuz kurgu buna imkân sağlamıyorsa, o döngüden çıkmak, sıçramak için radikal kararlar almanız gerekebilir. Ancak bir iş yerini dönüştürmek de çok önemli. Devasa sosyal ekolojik yıkıma sebep olan iş yerlerinin içerisinde de insanlar var. Kimi zaman yaratılan etkinin farkında olmayan ya da var olan düzen karşısında kendini güçsüz hisseden… Eğer o insanlar değişirse, güçlenirse o şirketler de değişir. Bizim dünya yıkılsın yerine başka bir dünya yapılsın gibi bir düşüncemiz yok. Biz evrimden yanayız, dönüşebiliriz diye düşünüyoruz.

-Filmlerin seçimlerini yaparken nelere dikkat ediyorsunuz?

Yıllardır içinde bulunduğumuz tanışıklıklar var, yapımcılar, festivaller yönetmenler… Yeni çıkan filmler olduğunda bize haberleri geliyor veya biz araştırıp buluyoruz. Bunları belli bir süzgeçten geçiriyoruz. Bütüncül bakış açısı olması, içinde çözüm, ilham barındıran örneklerin olması, hikaye anlatım teknikleriyle empati uyandırması gibi kriterlerimiz var. Her sene 200, 300 film arasından 25, 30 tane seçiyoruz.

‘Herkese hitap eden film var’

Festivalin sizce bu yıl en önemli bölümü ya da içeriği nedir?

Herkese hitap eden film var. Birisi permakültürle veya sosyal girişimle ilgileniyorsa onun filmi başkadır. Tohumla ve toprakla ilgilenenin, alternatif yani şebekeden bağımsız yaşam ile ilgilenenin farklıdır. Beni bu sene en çok etkileyen filmlerden bir tanesi Great Green Wall (Büyük Yeşil Duvar). Afrika’da Sahara’nın güneyindeki ülkelerin çölü durdurmak için giriştikleri bir proje. Filmleri iki yıldır UNDP’nin küresel amaçlarını temsil eden 17 ikon ile etiketliyoruz. Bu filmin açlığa son, eşitsizliklerin azaltılması ve iklim eylemi gibi etiketlerin de dahil olduğu 11 tane etiketi var. Dolayısıyla o film beni baya etkiledi.

The Great Green Wall, Jared P. Scott, 2019

Türkiye’den iki yapıt seçkide

-Türkiye’den herhangi bir yapıt var mı?

Ekotopya diye bir film var. Kars’ta İlhan Koçulu’nun da yer aldığı filmde en zor koşullarda bile insanın yaşadığı yeri değiştirme gücünü görüyoruz.  Film, bir kişinin bile yaratabileceği değişiklikten bahsediyor.

İkinci film Acil Çırak Aranıyor diye kısa bir film. Kayseri’deki oto saniyede çekilmiş. Yeni neslin bu tamir kültüründe çok görev almaması ve aslında ustaların çıraklarına el verememesi üstüne bir film. Bu da tabii ki sürdürülebilirlik sorunu. Tamir kültürü ortadan kalkıyor. Meslek bilen yok, herkes kolay yoldan para kazanmaya çalışıyor; elindeki cep telefonuyla ‘ne yapabilirim, youtuber olabilir miyim?’ peşinde koşuyor.

-Dünyada benzer bir festival var mı?

Türkiye’de ve dünyada ekolojiyi kendine tema edinmiş festivaller var. Genelde organize edenler sinema sektöründen olabiliyor ve bu nedenle film seçme kriterleri bizimkinden farklı olabiliyor. Bizimkine benzer festivaller yurtdışında olmaya başladı. Biz etki odaklı film seçkisiyle dönüşüm yaratmaya çalışan festivallerle bir network kurduk. Onlardan farklı olarak festivalimizde konuşmacılar ve müzik grupları oluyor.

‘Yerel bağlamdaki karşılığını gösteriyoruz’

Biz mesela küresel bir sorunu filmde gösterdikten sonra ardından davet ettiğimiz konuşmacının yerel bağlamdaki deneyimlerini paylaşmasını istiyoruz. Yani bu Afrika’da böyle olmuşlar, aynı sorun Türkiye’de de var. Biz nasıl tepki veriyoruz onu görmeye çalışıyoruz. Onun haricinde festival müzik de içeriyor. Bir buluşmaya dönüşüyor. Bu bakımdan bu kompozisyonda bizimkine benzer bir film festivaline denk gelmediğimi söyleyebilirim.

-Son olarak neler söylemek istersiniz?

Sadece filmler değil festivale gelenler de olağanüstü insanlar. Festivale gelenler kendilerine benzer hassasiyeti olan insanlarla buluştuklarında güçleniyorlar ve birbirlerinden ilham alıyorlar. O yüzden herkesi festivali vesile edip bu buluşmaya gelmeye davet ediyoruz.

 

Editörün SeçtikleriEkolojiEkolojik YaşamKöşe YazılarıManşetRöportajYazarlar

İnsan emeğinin onarıcı gücü: İstanbul’un Kuleli Emek Mahallesi

Boğaziçi Turizm İşletmeciliği öğrencileri ile Sosyal ve Çevresel Perspektiflerden Sürdürülebilirlik adlı dersimiz kapsamında yaptığımız 12 Ekim 2019 tarihli gezi dâhilinde İstanbul’un Üsküdar ilçesine bağlı Kandilli semtinde bulunan Kuleli Emek Mahallesi’ne gittik. Oldukça sıcak bir günün ortasındaydık ama yemyeşil bir serinlikle karşıladı bizi Kuleli Emek Mahallesi. Bir asra yakın süredir şehrin göbeğinde köy yaşam tarzını koruyan insanların mahallesi burası. Sadece yeşil değil tertemiz sokakları ve cana yakın sakinleriyle de İstanbul’a ait değilmiş gibi. Yaklaşık 430 hanenin olduğu mahallede insanlar atalardan kalma tek katlı evlerinin bahçelerinde domates, salatalık, biber gibi mevsimlik bitkilerin üretimini yaparak hem kendi gıda ihtiyacını karşılıyor hem de fazlasını diğer komşularla değiş tokuş ediyor ya da satıyor. Dünyanın en kalabalık şehirleri arasında yer alan İstanbul’un göbeğinde şaşırtıcı bir doğal ve toplumsal yapıyla karşılaşıyoruz. Bu topraklar sahip çıkan ve emek veren herkesin mahallesi aslında. Adı üzerinde burası Kuleli Emek Mahallesi…

Yeşim Yılmaz ve Boğaziçi Turizm İşletmeciliği bölümü öğrencileri ellerinde bakla tohumlarıyla çalışmaya başlamadan önce.

Bu nefis mahalleyi tanıtan sevgili dostumuz Ercüment Yıldırım, Kuleli Emek’in önde gelen isimleriyle tanıştırıyor bizi. Bu isimlerden Yeşim Yılmaz ile tanışmak çok heyecan verici. Yaşadığı toprağı, iklimi ve kültürü ayrılmaz bir bütün olarak kabul eden ve bu bütüne âşık genç bir kadın Yeşim. Onun annesi, köyün muhtarı Kenan Birinci, emekli öğretmen Süheyla Karakaş Orhan, komşulardan Fırat Gökçeoğlu ve Ahmet Türkmenile de tanışıyoruz. Dünyanın manzarası en güzel bahçesinde çaylarımızı yudumlarken, patlıcan fidelerinin arasında gezerken ve bakla tohumlarını toprağa yeşil gübre olması için ekerken güzel sohbetlere dalıyoruz. Ercüment ve Yeşim ile yaptığımız sohbeti Yeşil Gazete okurlarıyla paylaşıyorum.

Aİ: Sevgili Yeşim bir zamanlar üzerinde ot bile bitmeyen eski bir taş ocağının insanların saf emeğiyle ormana ve mahalleye dönüştüğü bir yer burası. Yani bir nevi Cehennem’den Cennet yaratmış insanların hikâyesi bu. Burada doğmuş büyümüş bir insan olarak bir de senden dinleyelim Kuleli’nin adıyla bütünleşmiş Emek mahallesini.  

YY: Mahallemize büyüklerimiz tarafından Taşocağı denilirdi. Zira Osmanlı döneminde sarayda kullanılan taşların mahalleden çıktığı bir taş madeniymiş burası. Gözünüzde canlansın diye Kazdağları’nın Kirazlı mevkisini aklınıza getirebilirsiniz. Bırakın ağacı, çalı bile bitmezmiş burada. Kuleli Askeri Lisesi’nin Konya’dan buraya taşınması birlikte askeriyede çalışacak olan sivil halkın barınma ihtiyacı doğmuş. Bu nedenle bu mevkiye yerleşme süreci başlamış. Buraya gelen insanlar biri de dedem Hüseyin Muslu’ydu. İlk yerleşenler barınmak için küçük evler yapmışlar. Daha sonra da ihtiyaçlarını karşılamak için toprağı ekip biçmeye başlamışlar. İlginçtir herkes evlerinin sınırlarını duvar yerine ağaçlarla oluşturmuş o dönemde.O zamanın şartlarında sizde tahmin edersiniz ki ulaşım, su ve elektrik günümüz koşullarındaki gibi değilmiş. Suyu elektriği ve ulaşımı olamayan bu yerde hem kendileri yaşamak hemde ağaçlarını yaşatmak için omuzluklarla ve tenekelerle su taşımışlar. Âşık Veysel’in ünlü eserinde de dediği gibi “Bir çekirdek verdim, dört bostan verdi. Benim sadık yârim kara topraktır” diyerek yola çıkmış ve şuanda hepimizin faydalandığı muhteşem bir meyve ormanı oluşturmuşlar. Ben üçüncü kuşağım ve hala mahallemde yaşıyorum. Dedem Sinop’tan gelmiş. Annem burada doğmuş büyümüş ve halen burada yaşıyor. Belki ilerde yeğenim Ömer de çocuklarını bu bahçelerde büyütecek. Bana Kuleli Emek Mahallesi’ni anlat dediklerinde asla buraları anlatmaya doyamıyorum. İnsan içine döndüğünde kendini bulurmuş ya aslında benim ki de öyle bir şey. Mahallemizin bu halini korumak için ve birbirini tanımayan selamlaşmayan insanların oturduğu lüks beton binalara dönüşmesin diye bir derneğimiz var. Dernekteki dostlarımızla elimizde ne var, buraları nasıl koruruz derken Oğliv diye bir toplulukla tanıştık. Ferhan Geylan bizim elimizdeki hazinenin farkına varmamızı sağladı.  Yeryüzü Derneği, Ercüment Yıldırım ve bir yığın güzel insan ile tanıştık sonra. Sonra da şimdi sizi de buraya getiren bir hikâyeye dönüştü bu.

Öğrenciler toprağı beslemek için bakla tohumları ekiyor.

Aİ: Ercüment, peki sen bu mahalleyle nasıl tanıştın? Bu aynı zamanda buradaki mevcut tarımın ekolojik ve toplumsal zemine daha sağlam oturması sürecinin de hikayesi olduğu için soruyorum.

EY: Yeryüzü Derneği Kent Bahçeleri Projesi kapsamında tanıştım bu güzel insanlarla. Her yıl olduğu gibi Kent Bahçeleri Projesi’nin planlamasını yapıyorduk. Kuleli Emek Mahallesi’nin de projeye dâhil olacağı söylendi. Mahallede bazı bahçelerde damlama sulama ve yağmursuyu hasadı çalışmaları yapacaktık.  Benim mahallede ölçeklendirme için keşif yapmamı istedi arkadaşlar. Ben de buraya gelip önlemi yaptım ve dernekteki arkadaşlara sundum. Sonrasında bir ekiple birlikte damla sulama sistemini çekmek için mahalleye geldik.  Geliş o geliş! Gel zaman git zaman ben de sanki mahalleli oldum. O yıl Kent Bahçeleri kapsamında Tohum Takas Şenliği yapılacaktı. Mahalleli ve özellikle de Yeşim, Tohum Takası’nın Kuleli Emek Mahallesi’nde yapılmasını istedi ve bu konuda ısrarcı oldu. Açıkçası ben katılımın büyük olamayacağını düşünüyordum. O nedenle de şüpheyle yaklaştım bu öneriye. Ancak yine de burada yaptık. Ve 2000’e yakın kişi geldi mahalleye şenlik için. Bu aslında hayatımın en mutlu yanılgısıydı. O Tohum Takas Şenliği’nde ben Ekşi Mayalı Ekmek Atölyesi yaptım mahalledeki taş fırında. Atölye başlayana kadar sağda solda koşuşturmaktan fark etmemiştim. Atölye başladığı anda bir de baktım ki devasa bir kalabalık beni izliyor! Sonrasında mahallede fide ekimleri yaptık, ilk çapalamayı yaptık, koltuk alma işlemi yaptık,  budama yaptık. Derken mahallenin gönüllü tarım danışmanı oldum. O günlerden bu günlere 2 yılı tamamladık.

Ercüment Yıldırım Kuleli Emek Mahallesi’nde yapılan tarımı anlatıyor.

Aİ: İnsanın toprağa verdiği emek bu kadar mı güzel geri döner kendine. Bu bahçenin Boğaz manzarası kentin başka bir yerinde yoktur herhalde.  Yeşim senin toprakla ilişkin nasıl başladı?

YY: Ben yıllar sonra derneğin ve oluşturduğumuz bu bostanların sayesinde anladım ki aslında ben toprağı hep sevmişim. Yeryüzü Derneği ve Ercüment sayesinde çok şey öğrendik. Her şeyden önce yaptığımız yanlışları düzelttik. Mahalleli bu bahçeleri hep kendileri ve çocuklarının ihtiyacı için kullandığından zaten hiç kimyasal kullanmazdı bahçelerde. Ancak toprağı korumak ve beslemek için yapılması gerekenler başka şeyler de varmış bizim eksik bildiğimiz. Bir de her anlattığımda gözlerimin dolduğu bir durum yaşadım. Sel bastığında çiftçilerin çilesini anladığımı düşünür ve onlar için çok üzülürdüm. Ama öğrendim ki bunun yaşamayan gerçekten bilmezmiş. Ne oldu anlatayım. Bahçeyi ektiğimin ilk senesi çok şiddetli bir yağmurda domates fidelerim sökülmüştü. Ağlaya ağlaya onların açılan köklerini tekrar toprakla kapatabilmek için o yağmurda ben ve bu işe gönül verenler hep birlikte üstümüz başımız ıslanır, çamura batarız ve hasta oluruz demeden uğraştık. O gün anladım ki çiftçi olmak çok zormuş. Atatürk “Köylü milletin efendisidir” diye boşuna söylememiş. Bunca emek verdiğin şey senin evladın oluyor ve en sadık yârin. Bunu yaşamadan tam olarak bilmek imkânsız.

Aİ: Kuleli Emek Mahallesi artık sürdürülebilir gıda üretme konusunda İstanbul’a örnek olacak bir noktaya gelmiş durumda. Ercüment mahallede önümüzdeki aylarda ne gibi çalışmalar olacak biraz anlatır mısın?

EY: Evet, artık Kent Bahçeciliği ve Kent Bostanı konusunda çıraklık kalfalık bitti mahalle için. Kuleli Emek Mahallesi çok yol aldı. Şimdiden sonrası için hedefimiz büyük. Bir kez bu proje kapsamında on bir bahçede ekim yapılıyordu. Önümüzdeki yıl bahçe sayısı yirmiye çıkacak. Bu yıl 5-6 tür ürün yetiştirildi ama önümüzdeki yıl 10-12 çeşit ürün yetiştireceğiz. Mesela mahallelilerle birlikte bahçelerde kış dönemi için “yeşil gübre” uygulaması için bakla ektik. Boğaziçi öğrencileri de bu bahçede bakla ekiminde bize katıldı. Bu baklalar, tohumları çıkmadan sökülecek ve toprağa geri karıştırılacaklar. Maksadımız toprağın yeşil örtüyle beslenmesini sağlamak. Yani bu yılı daha çok toprağımızı beslemeye ayırdık. Biz burada “İstanbul’un gıdası İstanbul’dan” şiarıyla fide yetiştireceğiz. Burada bir sera yapma düşüncemiz de var. Tahminlerimize göre beş ya da altı bin fideden ekim yapacağız bu yıl. Ancak daha sonraki yıllar için yaklaşık yirmi bin fide yetiştirmeyi planlıyoruz. Elimizde kalan fazla fidelerimizi İstanbul’da ekim dikim yapmak isteyen bostanlara, okullara ve kişilere ulaştırmak istiyoruz. İşin enerji ayağını da düşündük. Bu fideleme serasında ısıtma amaçlı biochar soba kullanmak istiyoruz. Böylelikle aynı zamanda toprağımızı besleme şansımız da olacak. Tüm bunlar için yani fide ekim dikimi için, yetiştiricilik için, Biochar ve kompost yapımı için eğitimler vermek istiyoruz. Zaten kısa eğitim videoları çekip paylaşıyoruz.  Bilgi paylaştıkça büyüyor. Ancak derinlemesine bilgi sahibi olmak isteyenler için de mahalledeki ekim dikim alanlarında ve eğitim sınıfında eğitimler yapmayı planlıyoruz. Bir başka konu da şehirde permakültür. Bizim burada yaptığımız çalışmalar bunun birebir örneği. Şehirde permakültür konusunda da eğitim vermek düşüncemiz var. Bu eğitimleri Kuleli Emek Mahalle Derneği bünyesinde yapıp herkese açık olmasını sağlayacağız.

Ekilen bakla tohumları üç hafta sonra bir el kadar boy atmış bile.

Aİ: Okuyucularımız mahalleyi ziyaret etmek ve buradaki yaşam biçimini görmek için nasıl bir katılımda bulunabilir?

YY: Evet, Ercüment’in de dediği gibi mahallede çeşitli dönemlerde farklı etkinlikler yapıyoruz. Mahalle dışından da ciddi bir gönüllü grubuna sahibiz aslında. Sosyal medya hesaplarımızı takip ederek bizden haberdar olabilirler okuyucularımız. Örneğin Instagram’da kuleli.mah.dern ve kuleli.emek.bostani adlı hesaplardan yaptığımız paylaşımlardan bizi takip edebilir ve bu etkinliklerde bize katılıp destek olabilirler. Ayrıca Yeryüzü Derneği’nin hesaplarında da yapılan etkinliklerden haberdar olabilirler. Böylece onlar bize destek olurken, biz de onlarla eşsiz manzaramızı ve dayanışma ruhumuzu paylaşmış oluruz.

Not: Bu yazıda yer alan şahane fotoğrafları çektikleri ve bizimle paylaştıkları için sevgili Yaren Timurlenk’e ve Sevinç Thunold’a çok teşekkür ederiz.

(Yeşil Gazete)

EnerjiGünün ManşetiManşetRöportaj

Hidrolik kırma ekonomik bir mucize mi?

Röportaj: Elif Ünal

Türkiye’de daha önce doğalgaz arama çalışmalarında kullanılan hidrolik çatlatma yöntemi petrol çıkarmada da kullanılmaya başladı. Hidrolik kırma veya çatlatma olarak bilinen yöntem ile yerin metrelerce altındaki kayaların içinde kalmış petrol, yatay sondaj ile yüzeye çıkartılıyor.

Şu anda toplamda üç sahada ham petrol üretimi için hidrolik kırma yöntemi uygulanıyor: Diyarbakır’daki Mermer-1 ve Hançerli-5 ile Siirt’teki Demirkuyu-1. Mermer-1 sahasında yerin 3 bin 500 metre altında yapılan sondaj çalışmaları bu yıl içerisinde başlamıştı. Hançerli’de yeni açılan kuyuyla mevcut günlük üretim şu anda 910 varilin üzerine çıktı.

50 kuyu daha açılması planlanıyor

Enerji ve Tabii Kaynaklar Bakanı Fatih Dönmez “İnşallah sahadaki 5.26 milyon varillik yerinde rezervi hızla ülke ekonomisine kazandıracağız. Buradan elde edeceğimiz bilgi ve tecrübe diğer sahalarımız için de önemli bir know-how sağlayacak bizlere. Mermer-1 sahası bizim öncü sahamız olacak. Hedefimiz 50 kuyuda daha çatlatma” diyerek ilerideki projeleri müjdelemişti!

Ekim ayının  başında AKP 29. İstişare ve Değerlendirme Toplantısı‘nda açılış konuşmasını yapan Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan ise “Bu tekniği daha da yaygınlaştırarak yeni kuyular açmaya devam edeceğiz” dedi. Daha önce hidrolik kırma ile doğal gaz üretimi yaptıkları Trakya bölgesine referans veren Erdoğan,  “Toplam doğal gaz rezervimizi iki katına çıkaran yeni sahalar keşfettik, yaklaşık 3 milyar metreküp rezerve sahip bu sahalar 300 bin hanenin 10 yıllık gaz ihtiyacını karşılayacak” açıklamasını yaptı.

İlk başta ABD ve Kanada’da kullanılan yöntemin, çevrecilerin karşı çıkması sebebiyle Avrupa’da uygulanması mümkün olmamıştı. Açılması planlanan yeni kuyularla birlikte hidrolik kırma yöntemi tartışmaları Türkiye’de de gündeme gelmeye başladı.

Hidrolik çatlatma tekniğinin yaygınlaşmasının petrol ve doğal gaz ithalatının yıllar içinde düşmesine, enerji faturasının azalmasına olanak sağlayacağı söyleniyor. Peki, söylendiği gibi bu yöntem ekonomik bir mucize mi yoksa ekoloji yıkımının başka bir örneği mi? Boğaziçi Üniversitesi’nden Prof. Dr. Levent Kurnaz ile hidrolik kırma yöntemiyle petrol çıkarma işlemini, ekonomiye katkısını ve doğaya verdiği zararları konuştuk.

-Hidrolik çatlatma nedir? Nasıl bir yöntemden bahsediyoruz?

Levent Kurnaz: Süreci anlamak için önce yerin altında nasıl bulunduklarına bakmak gerekiyor. Kömür daha farklı ama petrol ve doğalgaz, doğada hep birlikte bulunur. Esasında petrol ve doğalgaz aynı. Molekül zincirine daha fazla karbon ve hidrojen eklenmesiyle farklılaşıyor. Mesela 4 karbona kadar olan molekül normal ortamda gaz halinde bulunuyor. 5,6,7 ve 8 karbonlu molekül bildiğimiz benzin. Sonrasında da dizel ve katran şeklinde liste ilerliyor.

Yatay sondaj ile hidrolik kırma

Doğa bu molekül dörtlü mü beşli mi diye bakmıyor; bu zincirleri karmaşık bir halde bırakıyor. Ama hafif olanlar yüzeye çıktığı için çoklu olanlar aşağıda duruyor. En altta ise yer altı suyu yer alıyor. Doğada bir arada durduklarında, petrol kuyusu yardımıyla petrol ve doğal gaz elde edilebiliyor. Ancak genelde küçük küçük parça halindeler. Yan yana bir sürü kuyu açmak yerine bir kuyu açıp, bir tane de yatayda kazıyorlar.  Ondan sonra da içeriye basınçlı su koyuyorlar. Basınçlı suyu bastıkları an buradaki kuyuyu parçalıyorlar. Onun içinde burada kendi başına duran gaz akıp en yüksek olduğu yerde birikiyor. Sonra da oraya bir delik açıp buradan çıkarabiliyorlar. Bunu yaparken de aşırı miktarda su kullanıyorlar Daha da kötüsü bunun altında şehirlerin su yatakları var. Yani sen bu gazı alacağım diye gaz ve suyu karıştırıyorsun. Şehirlerin normalde kullandıkları suya zarar veriyorsun.

-Bu yöntemin ekonomik bir mucize olduğunu söylüyorlar. Gerçekten ekonomik bir mucize mi?

Gözümü bütün çevre sorunlarına kapatacak olursam evet ekonomik bir mucize, tabii eğer becerebiliyorlarsa tabii. Çünkü sıfır bedel ödüyoruz ve çok fazla enerji veriyor. Normalde biz bunu İran, Rusya, Suudi Arabistan ve Katar’dan alıyoruz. Onun yerine kendi toprağımızdan alacağız ve hiç para vermeyeceğiz;  inanılmaz güzel bir şey. O açıdan bakarsak yüzde yüz haklılar. Ama o açıdan bakmamak gerekir. Biz de bunu söylüyoruz.

‘Asıl kazanç yurtdışına para vermemek’

Çıkartmanın sana maliyeti Suudi Arabistan’dan almaktan daha ucuza gelecek. Çünkü Suudi Arabistan sana varilini 55 dolara satıyor. Sen bunu 40’a mal edip çıkartacaksın. 15 dolar kar edeceksin. Her yerde de böyle değil. İngilizlerin Kuzey denizindeki petrolüne gittiğimiz zaman bu 80 doları bulabiliyor. Rusların kuzey buz denizindeki petrolüne gideceksek 130 dolarları buluyor. 130 dolara petrol çıkarıp 55 dolara satmanın manası yok. Biz de çıkarttığımızda bu sıfır bedelli olmayacak; 40, 50 doları bulacak, bedava değil. Asıl kazancımız yurt dışına dolar vermemek. Doğaya verdiği zarara baktığımızda kârın çok da büyük olmadığını görüyoruz.

-Doğaya ne gibi zararları var?

ABD yakın zamanda zararlarını görmeye başladı. Sondaj yapılan bölgede çok fazla deprem yaşanmaya başladı. Çünkü aşağıdaki kayaları sen tamamen yok ediyorsun sonra içindeki gazı çıkartıyorsun ve aşağıya çöküyor. O yüzden şu anda Oklohama’da 4, 4buçuk şiddetinde çok fazla deprem oluyor. Deprem sıklığı 10 katına çıktı. İnsanlar da ‘ekonomik değeri olabilir ama gidin İran’dan alın’ şeklinde tepki göstermeye başladı.

‘Yaşadıkları yer kirlenmesin derdindeler’

Aynı şey İngilizlerde de var. Bütün dünyayı kirletme hakkımız varken kendi memleketimizi mi kirletiyoruz düşüncesi var. Çevrecilik değil bu sadece yaşadıkları yeri kirletmesinler derdindeler. Rüzgâr santrali de yaptırtmıyorlar mesela, çok fazla ses geliyor diye. Bizimkiler orada bile değil. “Aaa ne güzel hem de Türk lirası vererek sahip olacağız” diyorlar. Çünkü TL vererek Suudi Arabistan’dan petrol alabilsek o ideal çözüm ama Amerikan doları istiyorlar.

-Açılan bir kuyudaki petrol ve doğalgaz rezervinin tükenmesi yaklaşık on yıl gibi bir süre alıyor. Peki doğadaki etkileri ne kadar sürüyor?

Bu etkiler kesinlikle hemen geçecek etkiler değil. Oradaki insanlar, ömürleri boyunca bu küçük depremleri yaşayacaklar. Yer altı suları kirlendiği için orada tarım yapılamayacak, çünkü açılan su kuyularından petrolle karışık su çıkmaya devam edecek.

-Hidrolik çatlatma yönteminin su kaynaklarına ne gibi bir etkisi var?

Flint Michigan’daki problem bu. Orada artık musluktan doğal gaz geliyor. İnsanlar musluktan akan suya çakmak çakıyor ve su yanmaya başlıyor. Şu anda suları içilemez hale geldi, çünkü parçalama esnasında yer altı suları ve mevcut petrol ve doğal gaz rezervleri birbirlerine karışıyor.

-Dünyada kaya gazına karşı nasıl bir bakış hakim?

Kaya gazından petrol elde etmek esasında pahalı, yaklaşık 50,60 dolar, ham petrolün fiyatı da 50,60 dolar olunca kafa kafaya geliyorsun. Ancak üç kuruş beş kuruş para kazanıyorsun. Ama bunun fiyatı 80 dolara gelince kârlı olmaya başlıyor. 55’e çıkarttığın petrolü 80’e satıyorsun. Bu işin patladığı nokta ham petrolün fiyatının 130 dolara çıktığı zaman oldu. Çok sayıda kuyu açıldı ama petrol fiyatı tekrar 40 dolarlara indiğinde hepsi iflas etti. Yakın vadede gene fiyatlar artarsa ekonomik kazanımlar artar. Burada önemli olan bu fiyatlara çıkmadan bizim petrolden vazgeçmemiz çünkü fiyat arttığında bizim bağımlılığımız devam ederse o zaman her geçen gün daha fazla zarar veren kaynaktan petrol ve gaz elde etmeye çalışacağız.

 

 

Kategori: Enerji

Doğa MücadelesiEkolojiGünün ManşetiRöportaj

Altın madenciliğinde kapasite artırımı: Fatsa’nın geleceği kararmasın!

‘Köylüler zehirli suyla üretim yapıyor, bahçe suluyor ve doğal olarak yeraltı sularını da kirletmiş oluyor. Bu tarımsal ürünler ülkenin ve dünyanın dört bir yanına gidiyor. Herkes kendi sorunu çözsün zamanı değil artık.  Fatsa’nın meselesi hepimizin meselesidir.’

Akgün İlhan ile gazeteci Dilek Dindar Sudan Gelen programı için Açık Radyo’da buluştu. Türkiye‘yi ve dünyayı delik deşik eden metalik madencilik konusunun ele alındığı programda Dindar, yerlisi olduğu Fatsa’da yapılan altın madenciliği çalışmalarını ve bunun gerek doğa gerekse toplum üzerindeki olumsuz etkilerini anlattı. (Programın kaydını dinlemek için tıklayınız http://acikradyo.com.tr/podcast/219959)

Aİ: Artı TV’de geçtiğimiz Eylül ayında yayınlanan Emek ve Hayat adlı programınızda Fatsa’dan etkileyici görüntülerin yer aldığı  kısa bir belgesel vardı. Fatsa’da altın madenciliği ne zaman başladı ve bu çalışmalar bir direnişle karşılaştı mı?

DD: Bizim Fatsa’daki hikayemiz yaklaşık 5 yıl önce 2013’te ÇED raporunun kabul edilmesinin ardından başladı. O günden bu yana madencilik devam ediyor. Maalesef o dönemde durumun vahimliği pek anlaşılmamıştı ve bilinmiyordu. Yani bölgede altın madeninin ve siyanürle altın aramanın nasıl bir etkisi olacak, bu durum ne yaratacak, bunun nasıl sonuçları olacak bir çok insan bilmiyordu. Bölgede yaşayan üreticiler Bergama‘da aynı süreçten geçen arkadaşlarla buluşunca ve oraya gidince meselenin nasıl sonuç doğurduğunu görerek Fatsa’ya döndüler. Yani bir bakıma kendi geleceklerini Bergama’da görmüş oldular. İşte o noktada bir muhalefet başladı. Köylüler bu madeni yapılmamasını istedi. Zaman zaman jandarma ile karşı karşıya geldiler, Karadeniz’de ve birçok yerde olduğu gibi. Civar köyler buna oldukça ciddi tepkiler verdi. Hatta dönem dönem mitingler yapıldı. Ancak insanlar ne Türkiye genelinde ne de bölgede kendilerini yeterince anlatamadılar. Çünkü metalik madencilik gerçeğini bilen çok azdı. Daha da önemlisi madenin etrafındaki köyler madene 5-10 km uzağız diye düşünerek kendi başlarına bir şey gelmez sandılar. Öyle ya devlet buna nasıl izin verirdi? Bölgede büyük oranda göçmen topluluğu yaşıyor ve devlete son derece bağlı insanların olduğu bir coğrafyadan bahsediyoruz. Topraklarının sularının zehirleneceğine ve devletin buna izin vereceğine ihtimal bile vermediler. Ta ki bugüne kadar…

Aİ: Bu tip projeleri istihdam sağlıyor ve bölgenin gelişmesine faydası olacak diyerek cazip kılmaya çalışıyorlar. İnsanlar da oğlu kızı iş buşacak diye düşünüp projeye destek bile olabiliyor. Fatsa’da da oldu mu benzer şeyler?

DD: Tabii, çocuklarını madende istihdam etmek isteyenler oldu. İstihdam edilenler de madende geçici süreyle güvenlik ve benzeri niteliksiz işlerde çalıştırıldı. Bir işçiyi işten çıkardığınız zaman nasıl işsiz ve aşsız kalıyorsa, bir çiftçinin elinden toprağını suyunu aldığınızda o da işsiz kalıyor. Ben buna da değindim yaptığım kısa filmde.

Aİ: Evet, sonra ellerinden toprağı ve suyu alınmış köylüler göçe mecbur kalıp kentin yoksulları haline geliyorlar.

DD: Evet. Bir de bu benimle, benim mahallemle ilgili değil, benim başıma bir şey gelmez yanılgısı var. Bu insanları da suçlayamıyorsunuz. Çünkü bu bir insana yapılabilir mi? „Ben bu ülkenin yurttaşıyım, bana bu nasıl yapabilir?“ diyerek isyan ediyor ve durumu anlamakta zorlanıyorlar.

Aİ: Anlaşılır bir tepki aslında. Tabii bizler bu toplumsal-ekolojik mücadelenin içinde pek çok olayı gördüğümüz için artık her şeyi yapabilirler diye düşünüyoruz ama köydeki toprağında aşında olan insan için bunu bir anda kavramak çok zor. Peki, maden alanında yaşanan çevre katliamı ne boyutlarda?

 DD: Şimdi madenin bulunduğu yerin birinci etabı bitti. İlkin küçük bir alanda, devlete ait bir ormanlık alanda başladı. Sonra fındık bahçelerini de içinde aldı. Artık madenin bulunduğu alanda sadece madenin kendisi değil etrafında da tahribat büyümüş durumda. Şimdi de maden şirketi kapasite artırımına gidiyor. Tablo korkunç. Karadeniz’de yeşilin her tonunu görürsünüz. Kahverengi görme ihtimaliniz yoktur. Maalesef bahsettiğimiz bölge tamamen kahverenginin tonlarına bürünmüş durumda. Altın madeni işleten firma ve bazı bilim insanları madencilik bitince toprağın tekrar yeşillendirip tarım arazisine dönüştürüleceğini söylüyor. Oysa 1980‘lerde siyanürle yapılan altın madenlerinin üzerinde bir ot bile bitmediğini  gördük.

Aİ: Elbette, madenciliğin olduğu yerde başka hiçbir faaliyet yapılamaz ki. Ortamda canlılık kalmıyor. 10 ya da 15 senelik bir madenciliğin sonunda elimize bir enkaz veriliyor. Fatsa’da maden tükenince geriye kalan katledilmiş toprakta ne tarım ne turizm yapılabilecek. Fındıkçılık ne durumda Fatsa’da şimdilerde?

DD: Ben de Fatsalıyım ve bir fındık üreticisiyim. Son yıllarda küllenme ile başımız dertte. Son 5 yıldır fındıkta ciddi boyutlarda küllenme sorunu var. Yani aslında fındığın çürümesine neden olan bir sorundan bahsediyoruz. Şimdi bu gerçekten doğrudan madenle ilgili midir, değil midir, ya da sular kirlendi de ondan mı gerçekleşmektedir bilemiyoruz. Mevcut madenin etrafındaki Çötelek ve Şenyurt köylerinde yapılan sondaj çalışmalarında suda ağır metaller bulundu. Mesela olması gereken değerden kat be kat yüksek alüminyum çıktı sularda. Bunu en iyi köylüler biliyor. Kendi bahçelerinden topladıkları fındıkları yemiyorlar. Ancak bu fındıklar başka yerlere satılıyor. Köylüler artık suyu bırakın içmemeyi temizlik için bile kullanmıyor. Merkezden tankerlerle su getiriliyor kullanma suyu olarak bile.

Aİ: Yani insanlar gözünün önündeki suyu kullanamıyorlar. İnsanın başına gelebilecek en korkunç bela bu herhalde. Suyundan uzaklaştırmak.

DD: Köylüler zehirli suyla üretim yapıyor, bahçe suluyor ve doğal olarak yeraltı sularını da kirletmiş oluyor. Bu tarımsal ürünler ülkenin ve dünyanın dört bir yanına gidiyor. Ve her ne hikmetse kimse yahu burada ne oluyor, bu sular niye kirlendi diye sormuyor. Bu duruma dair hiç bir araştırma yok. Konuştuğum köylüler ölüme terk edildiklerini düşünüyor.

Aİ: Fatsa gözden çıkarılmış bölge gibi yani. Tabii madenciliğin olduğu yerler aslında gözden çıkarılmış bölgeler. Ve burada yaşayan kırsal kesim de gözden çıkarılmış. Bu sadece Fatsa için değil Bergama, Kaz Dağları ve Cerattepe gibi yerler için de öyle. Bu yüzden birlikte mücadele etmek şart. Çünkü dev şirketler ve onun arkasında şirketleri destekleyen bir devlet var. Böyle bir işbirliğine tek başına bir köy veya birkaç köy nasıl karşı çıkabilir ki? İşte bu yüzden birlikte mücadele elzem.

DD:  Kesinlikle! Öncelikle o coğrafyada yaşayan insanların sesine kulak vermek lazım. Onlar ne söylüyor ve dertleri nedir bir anlamak lazım. Herkes kendi sorunu çözsün zamanı değil artık.  Fatsa’nın meselesi hepimizin meselesidir. Fatsa‘da şu anda siyasi görüş, dil, din, ırk farklılıklarına bakılmaksızın aynı dertten musdarip insanlar bir aradalar. Çünkü madenin kapasite artırma hamlesiyle birlikte binlerce dönümün daha madene kurban edilmesinden bahsediyoruz.

Aİ: Yani bu belayi en azından arkamızda bıraktık diye bir durum da yok. Önümüzde daha büyük bir bela duruyor.

DD: Evet ve yeni alanlar oldukça geniş. Yani şu anki madenin bulunduğu yer Fatsa sınırında ve o sınırın etrafını tamamen kaplamayı hedefliyorlar. O civardaki o bölgedeki köylerin tamamını kapsayacak bir alan bu. 14 yıllığına şirkete verilecek olan bu alan yeni maden sahası olarak ilan edilecek eğer durduramazsak.

Aİ: 14 yıl burayı geri dönüşü olmaz şekilde yok etmek için yeterli bir süre maalesef.  

DD: Evet öyle. Bu bölgede aslında sadece fındık üreticiliği değil, bal ve daha pek çok farklı üretim alanları var. Dolayısıyla her türlü üretici çok tedirgin şu anda. Bu tedirginlik yanyana duruşu da beraberinde getirdi. Şimdi bir platform ve dernek oluşturuluyor. Her kesimden insan bir arada olacak. Türkiye’deki benzer madencilik deneyimlerini inceliyorlar. Geçtiğimiz günlerde aslında iptal edilmemiş olsaydı ayın 12’sinde Kazdağları‘ndaki mitingde olacaklardı. Böyle genişleyen ve birleşen bir hareket ve oluşum var Fatsa’da. Bugün Bergama’da, Burhaniye‘de, Kazdağları‘nda Artvin’de hemen her noktada ya da Munzur‘da benzer dertleri yaşayan, yaşam alanları, suları ve toprakları ellerinden alınan insanların birbirine dokunup o mücadeleyi birlikte vermeye ihtiyacı var. Ve tabii ki sadece bölgede yaşayan insanlara değil, meslek odalarına, sendikalara, siyasi partilere ve bilim insanlarına da çok iş düşüyor. Bu insanların ve bu toprakların hayatı tehlikede. Her birimiz yaşamın yeniden yeşerebilmesi birlikte mücadele etmeliyiz. Aksi takdirde madenin, barajın, HES’in ve benzer projelerin altında hep birlikte kalacağız. Bunun kaçarı yok.

Aİ: Evet. Birlikte batacağız ya da birlikte çıkacağız. Buna rağmen bu sanki sadece kırsaldaki yereldeki insanların sorumluluğuymuş gibi algılanıyor. Oysa bu herkesin meselesi. Peki, biz kentliler ne yapmalıyız? Nasıl parçası olacağız bu mücadelenin?

DD: Şimdi öyle bir atmosferin içindeyiz ki sadece enflasyon konuşuluyor televizyonlarda. Yahu biz bir tarım ülkesiyiz. Bu topraklar hepimizin. Burada üretilenler hepimizin. Yaşayabilmek için o coğrafyadaki köylünün sesine ihtiyacımız var. Bu topraklar, bu su, bu hava hepimizin. Hani, kentliler olarak bizim omuzlarımıza yüklenen yük de bu. Bir şekilde köylünün toprak emekçisinin sesini gündemde tutmamız gerekiyor. Bununla ilgili kamuoyu baskısı oluşturmak için her şeyi yapmamız gerekiyor.

Sudan Gelen programının dökümünü yaparak bu röportajın metne çevrilmesine emek sunan Sabancı Üniversitesi Uluslararası İlişkiler / Barış ve Çatışma Çalışmaları Yüksek Lisans öğrencisi ve İstanbul Politikalar Merkezi stajyeri sevgili Bişenk Ergin’e çok teşekkür ederiz.

(Yeşil Gazete)

İklim ve EnerjiManşetRöportaj

‘Devlet doğayı düşman gören anlayışın cisimleşmiş hali’

Ümit Şahin: Yeşil politikadan, güçlü bir Yeşiller Partisi yaratmaktan başka bir yol olmadığını vurgulamak isterim. Yani yine demokrasi mücadelesine geliyoruz. Kriz derin ve bu işin kolay bir yolu yok…

Sabancı Üniversitesi İstanbul Politikalar Merkezi iklim uzmanı ve Yeşil Gazete yazarı Dr. Ümit Şahin, iklim değişikliği, Kazdağları, yerel yönetimler ve devlet politikaları hakkında P24’e konuştu.

Sibel Oral’ın yaptığı röportaj şöyle:

***

Sabancı Üniversitesi İstanbul Politikalar Merkezi’nde iklim değişikliği konusunda uzman olarak çalışan Ümit ŞahinÇevre İçin Hekimler Derneği, Üç Ekoloji dergisi ve Yeşiller Partisi’nin kurucularından olmasının yanı sıra Açık Radyo‘da Ömer Madra ile birlikte yıllardır yayınlanan Açık Yeşil programının da yapımcılarından ve Yeşil Gazete editörlerinden. Uzmanlık alanı iklim değişikliği, ekoloji ve yeşil politika olunca dosyamız başlığı çerçevesinde onun uzmanlığına ve fikirlerine ihtiyacımız vardı. Şahin’le Kaz Dağları’nı, iklim değişikliğini, yerel yönetimleri ve Türkiye’de tabiatın devletle verdiği sınavı ve halkın mücadelesini konuştuk.

Kaz Dağları’ndan başlayalım öncelikle. Gelinen süreci nasıl değerlendiriyorsunuz? Kaz Dağları’nın geleceğine dair öngörüleriniz var mı?

Altın madenlerine karşı mücadele Türkiye’de 1990’ların ikinci yarısından bu yana son derece aktif ve etkili biçimde sürüyor. İlk mücadelenin verildiği Bergama Ovacık altın madeninin 2000 yılında hukuka aykırı biçimde Danıştay tarafından verilen nihai iptal kararı hükümet tarafından yok sayılarak açılması bir dönüm noktası oldu. Bu nedenle 20 yıla yakın bir süredir Türkiye’nin çeşitli yerlerinde bütün itirazlara ve yerel mücadelelere rağmen altın madenleri açılmaya devam ediyor. Yalnız maalesef bu itirazların ve mücadelelerin birçoğu duyarlı bir kesim ve ekoloji hareketi aktivistleri dışında duyulmuyor ve bilinmiyor.

Kaz Dağları’ndaki mücadelenin, bir hayli geç bir aşamada da olsa, nihayet Türkiye çapında ses getirmesi sanırım mevcut ekonomik büyüme anlayışının son yıllarda iyice uç noktasına vardırılmasıyla yakından bağlantılı. Bu anlayışı siyasi iktidarın kazıcılık (extractivism) denen ekonomik faaliyet biçimine, çaresizlik içinde, iyice sarılması olarak tarif edebiliriz. Gerçi doğayı bir kaynak deposundan ibaret gören, düşük katma değerli, yaratıcı ve üretici olmaktan uzak, hammadde ve taş-toprak hafriyatına dayalı ekonomik büyüme modeli yeni değil, Türkiye’ye özgü de değil. Ancak küresel ekonomideki rolünü kendi topraklarını, kendi doğasını tahrip ederek sömürmekten, altyapı ve konut inşaatlarıyla mekan üretmekten öte bir şey olarak tanımlayamayan bu anlayış, artık yer seçimiyle ilgili kaygılara, yerel tepkilere, düşünülen işin olası olumsuz etkilerine (sadece ekolojik değil, ekonomik etkilerine de) tamamen kulaklarını tıkamış durumda. Bu nedenle da hata üzerine hata yapılıyor.

Fosil yakıtlara, betona ve değersiz hammadde madenciliğine feci hâlde bağımlı hâle geldikleri için de, Kaz Dağları gibi merkeze bu kadar yakın, kentlerdeki yeşil duyarlık için hem pratik hem sembolik olarak bu kadar öneme sahip bir yerde bile yüz binlerce ağacı kesip doğayı tahrip etmekte ve devasa alanları açgözlü bir şirkete tahsis etmekte beis görmüyorlar. Bu anlamda Kaz Dağları olayı bardağı taşıran damla olarak görülebilir. Ancak bu olayda da Kirazlı-Balaban altın madenini önlemek için yıllardır çaba gösteren Çanakkaleli çevrecilerin mücadelesinin uzun süre görülmediğini, duyulmadığını unutmamak lazım; ta ki 200 bine yakın ağacın kesildiğine dair o fotoğraf ortaya çıkana kadar. Bu nedenle Kaz Dağları’ndaki yıkım bugün durdurulsa bile bu durum aynı şeyin Murat Dağı’nda veya başka bir yerde tekrarlanmayacağı anlamına gelmiyor.

Bu nedenle yereldeki bu mücadelelerin politik arka planının iyi tarif edilmesi ve mücadelenin ekonomi politiğinin de ekoloji politiğinin de kavranması gerek. Mücadeleye esas olan söylemin yeşil, ekolojik tonunu korumak ise son derece önemli. Tabii ısrar, inat, başlayan bir mücadeleyi yarıda bırakmamak, asla geri adım atmamak ve kazanım elde etmeden uzlaşmaya yanaşmamak da ayrıca önemli. Her şeyden önce de mücadelenin yerel dinamiklerle sürmesi kritik. Oluşan duyarlığı Türkiye’nin bütününe yaymak, mücadeleyi politikleştirmek ve küresel destek yerel hareketi büyütmek için dikkatle kullanılmalı. Bu anlamda bugüne dek verilen mücadelenin ve gelinen yerin olumlu olduğu kanısındayım.

Siz daha önce Gezi Direnişi için “Gezi ekoloji ve demokrasi mücadelesidir” demiştiniz. Kaz Dağları özelinde baktığımızda yurttaşların dayanışmasını ve eylemlerini nasıl değerlendiriyorsunuz?

Ekoloji veya çevre için verilen mücadeleyle demokrasi mücadelesini ilgisiz ve bağlantısız el almak o kadar yaygın bir anlayış ki, bunu ne kadar tekrarlasak azdır. Bu, şunun için önemli: Meseleye “bilimin dediğini yapmak”, “iyi çevre yönetimi” gibi kategorilerle bakabilirsiniz, ama bazı durumlarda bunu otoriter yönetimler veya tabandan tamamen kopuk elit yapılar da yapabilir. Hatta bazen daha iyi bile yapabilir. Ama o zaman toplumsal ve ekonomik ilişkileri güç ilişkilerinden bağımsız bir şey gibi görmeye başlarsınız. O zaman da bugün sıklıkla gördüğümüz gibi gerçekleri eğip büken güç odaklarının, şirketlerin ve politikacıların dediği olur. Siz istediğiniz kadar sorunların doğru bilgiyle, eğitimle ve çevre bilinciyle çözüleceğine inanın… O nedenle mesele öncelikle bir demokrasi mücadelesidir ve bu nedenle de politiktir. Ancak demokrasi mücadelesi veriyorsak hakikati savunabiliriz. Çözüme engel olanlar bilgisizler ve duyarsızlar değil, her şeyden fazlasıyla haberdar olan çıkar çevreleri ve manipülatörler çünkü.

Yaygın medya da onların elinde olduğu için konu hakkında bilgi sahibi olmayanlar da doğrudan doğruya onların yönlendirmesine tabi oluyor. Bilgi sahibi olmadıkları, aptal ya da cahil oldukları için değil, onlara ulaşmanız kolay olmadığı için. Özgür bir medya yaratmaya çalışmak, hakikatin mücadelesini vermek, sesini çıkarıp görünür olmak, inatla yalanları sergileyip doğruları söylemek bunun için önemli. Kaz Dağları’nda da gerçekler tıpkı Gezi’de olduğu gibi çok basit. Orada bir park yıkılacaktı, burada bir dağ yıkılıyor. Ortak noktaları herkesin gözünün önünde olmaları, gizlenememeleri ve hoyratlık düzeyi. Kaz Dağları eylemlerinin kitleselleşmesi, Çanakkale sınırlarını aşması ve hükümetin savunmaya çekilmesi sanırım tam da bu niteliğin iyi görülmesi ve kullanılması nedeniyle oldu.

‘O kazmayı vurdurmamak, o siyanürü oraya sokmamak önemli. Gerze’de üç sene sürdü termik santrale karşı nöbet ve eylemler ve sonunda şirket tasını tarağını toplayıp zaten adımını bile atamadığı köyden çekip gitti.’

Ekolojik eylemlerde “geciktirme, erteleme, geri adım attırma” son derece önemli. Akkuyu’da nükleer santral yapılması 40 yıldan uzun bir süre geciktirildi. Bu süreçte nükleer enerji ekonomik olmaktan çıktı, kazalar nedeniyle toplumsal olarak iyice kabul edilemez hâle geldi, alternatifleri iyice gelişti ve ucuzladı. Bugün inşaatı başlamış da olsa artık sadece çevre açısından zararlı değil, ekonomik açıdan da gerçekçi olmayan bir iş yapılıyor. Hâlâ bitirilebileceğine emin değilim ama, bitirilse ve çalıştırılsa bile ekonomik ömrünü tamamlayabilir mi şüpheli. Çünkü nükleer karşıtı mücadele sayesinde koşullar olumsuz hâle gelene kadar engellendi. Aynı şey Japonya’nın en sonunda çekildiği Sinop nükleer santral projesi için de geçerli.

Doğanın korunması için verilen bütün mücadelelerde bunun önemli bir perspektif olduğunu düşünüyorum. Kaz Dağları’nda başlatılan nöbetin inatla sürdürülmesi bunun için de önemli. O kazmayı vurdurmamak, o siyanürü oraya sokmamak önemli. Gerze’de üç sene sürdü termik santrale karşı nöbet ve eylemler ve sonunda şirket tasını tarağını toplayıp zaten adımını bile atamadığı köyden çekip gitti. Cerattepe için bütün bir Artvin ayağa kalktı, şirket hâlâ bekliyor. Bütün bu kitlesellik ve inat meselenin bir demokrasi mücadelesi olduğunu kanıtlıyor zaten. Bir başka deyişle dirençli bir grup aktivistin ısrarıyla zaman zaman yükselen kitlesel mücadele birbirini beslediği ve bütün bunlar yereli aşan bir şekilde görünür olduğunda ve ekoloji dili ısrarla korunduğunda mücadele başarılı oluyor. Bu çaba da bir ömür boyu sürüyor. Demokrasi mücadelesi tam da bu değil mi zaten?

İklim Değişikliği Türkiye gündeminin neresinde? Söz konusu olan yaşadığımız gezegen aslında ama gerçekten gündemde mi sorusu epey düşündürüyor. Mesela siyasilerin, halkın gündeminde, kaygılarında mı? 

Zor bir soru. Türkiye’de insanlar iklim değişikliğini biliyorlar, ancak sanırım çok uzak bir geleceğin sorunu olduğu algısına ve kendi yaşadıkları yeri pek fazla etkilemeyeceğine dair bir tür boş güvene sahipler. Kutup ayıları, okyanustaki adalar, belki deniz seviyesinin altındaki ülkeler, vb. Ama biz nasılsa “normal” bir yerde, “şanslı” bir coğrafyada yaşıyoruz! Pek çok bilim insanının, bürokratın ve politikacının tam olarak böyle düşündüğünü gayet yakından biliyorum. Halkın algısı da çok farklı değil. Böyle olunca da sorunun tedricen ve teknoloji yoluyla çözüleceğine dair bir inanç oluşuyor. Bazen de başka çevre sorunları bu şekilde çözülmedi mi zaten, diye bakılıyor. İklim değişikliğinin teknik bir mesele, uzmanların çözümünü bulabileceği geçici bir tatsızlık olarak görüldüğünü de söyleyebiliriz. Bu da aslında bütün dünyada yaygın bir inkâr biçiminin uzantısı. Üstelik doğru bile olsa, önemli bile olsa başkalarını etkiler, bana ve yakınlarıma dokunmaz inancı bir tür hayatta kalma içgüdüsü zaten. Adını anmazsanız size dokunmayacak bir uğursuz güç olarak görmek gibi bir şey.

Kabahat kimde peki?

Bu bakış açısının doğal bir uzantısı da iklimin değiştiğini bilenlerin de nedenleri konusunda net bir fikrinin olmaması. Bu da büyük ölçüde medyanın maskeleme çabası sayesinde bir türlü değişmiyor. Yani burada kabahat sadece şirketlerin ve politikacıların değil. Kabahatin büyüğü gazetecilerin. Geçen hafta meydana gelen Dorian kasırgasıyla ilgili ABD’nin ana akım medyasında yapılan yüzlerce haberin sadece bir iki tanesinde iklim değişikliğinden bahsedilmesi tesadüf olabilir mi? Aynı şekilde iklim değişikliğinden bahsedilen haberlerin çok büyük kısmında fosil yakıtların adının bile anılmaması bilgisizlikten mi kaynaklanıyor? Bu tavır sayesinde iklim değişikliğinin sebebi konusunda kendince farkındalık sahibi olanların önemli bir kısmı bile sorunun nedenini doğayı korumamak, çevreyi kirletmek, ağaçları kesmek vb. sanıyor. Oysa detayda başka boyutları olsa da pratikte iklim değişikliğinin neredeyse tek nedeni fosil yakıtların, yani kömür, petrol ve doğal gazın yakılması sonucunda atmosfere salınan karbon dioksit. Yani mevcut ekonomik sistemin, üretim ve tüketim yapısının ta kendisi!

‘Kısacası yine mesele aptallık veya cehalet değil. Toplumsal, ekonomik ve politik ilişkilerle ya da güç ilişkileriyle ilgili sistematik bir görmezden gelme durumuyla karşı karşıyayız.’

Özellikle batıda ekolojik mücadelede devletlerin rolü, hassasiyeti nasıl oluyor Türkiye ile kıyasladığınızda?

Bu sebepler “vazgeçilir” olduğu düşünülmeyen bir ekonomik ilişki ağının ve yaşam biçiminin doğrudan sonucu. Enerji kullanma biçimimizin, bu da otomobil kullanmanın, uçmanın, ticaretin, barınma, yeme, gezme ve eğlenme alışkanlıklarımızın doğrudan sonucu. Neden bu kazanımlarımızdan vazgeçelim ki, diye düşünülüyor. Bunun çok yaygın bir suç ortaklığı olduğu söylenebilir. Greta Thunberg’in yetişkinleri bu suç ortaklığıyla yüzleştirme çabası bu nedenle çok önemli. Kısacası yine mesele aptallık veya cehalet değil. Toplumsal, ekonomik ve politik ilişkilerle ya da güç ilişkileriyle ilgili sistematik bir görmezden gelme durumuyla karşı karşıyayız.

Türkiye kendini yeterince gelişmemiş, haksızlığa uğramış ve mağdur bir ülke olarak görüyor. Bu da hem politikacıların hem de halkın sonsuz bir kalkınma hakkına sahip olduğunu varsaymasına neden oluyor. İşin bu kısmı Batı’daki inkâr biçiminden bir hayli farklı sayılabilir. Ancak çevre ve ekoloji mücadeleleri açısından bir ölçüde benzerlikten de söz edilebilir. Türkiye’de de çevre hareketleri ve yeşil politika öncelikle kentlerde, orta sınıf içinde ve sol siyaset çevrelerinde doğdu. Güney ülkelerindeki kırsal, yerel, toprağı ve geçim araçlarını savunmaya dayalı politik ekoloji mücadeleleri daha azdı ve geç yaygınlaştı, daha çok da küçük HES projelerinin, taş ocaklarının ve madenlerin yayılmasıyla bağlantılı olarak.

Devletler açısından bakıldığında, Batı’da, özellikle de AB ülkeleri ve ABD’nin bazı eyaletlerinde, temiz teknolojiler, iyi yönetim, kirleten öder prensibinin uygulanması gibi ekolojik modernleşme politikalarının hakim hâle geldiğini, ancak bu politikanın iklim krizi ve altıncı büyük yok oluş karşısında çaresiz kaldığını görüyoruz. Ekonomik ve politik sistem değişikliğini öngörmeyen bir “çevre hassasiyeti” içinde bulunduğumuz büyük krizi derinleştirmekten başka bir sonuç vermeyecek. Tabii Türkiye’de, devlet düzeyinde, bu da yok. Hassasiyetten ziyade ekonomik gelişmişlik algısı ve bağımlı iktisadi yapı nedeniyle.

‘Tahribat çok yaygınlaştı, çok büyüdü. Bunlara karşı itiraz da büyüyünce bu sefer bütün bir klasik çevre koruma pratiği zararlı, iktidarın ana hedeflerinin önünü tıkayan bir şey olarak algılanır oldu.’

Mevcut siyasal iktidarın Türkiye’ye hâkim olmasından bu yana tabiatın bu siyasi iktidarla nasıl bir sınavı oldu? 

Başta da söylediğim gibi ekonomik çaresizlik ne pahasına olursa olsun, doğayı, tarım alanlarını ve su kaynaklarını yok etme pahasına da olsa kazıcılığa, fosil yakıtlara ve inşaata dayalı ekonomik büyüme anlayışına sarılmayı getirdi. Son derece karbon yoğun, kirlilik yaratan, doğayı tahrip eden bir yol bu. Ancak doğayı ve iklimi koruma mecburiyetini göz ardı eden anlayış son yıllarda iyice belirgin hâle gelse de sadece bu iktidara özgü bir şey değil. Önceki iktidarlar en azından sonsuz kalkınma hakkı konusunda birebir bugünkü iktidarla aynı çizgidelerdi. Mevcut muhalefet partilerinin de çok farklı politikalar savunduğuna dair bir bulgu yok zaten. Yine de tabii altyapı yatırımlarının büyüklüğü boyut atladı. Otoyollar, havaalanları, yeni kentsel yerleşimler ve çılgın projelerin ihtiyaç olmaktan çok inşaat ekonomisinin kendisini hedeflemeye başlaması yeni sayılabilir. Bu durum doğa yıkımının da boyut atlamasına neden oldu. Tahribat çok yaygınlaştı, çok büyüdü. Bunlara karşı itiraz da büyüyünce bu sefer bütün bir klasik çevre koruma pratiği zararlı, iktidarın ana hedeflerinin önünü tıkayan bir şey olarak algılanır oldu. Çevre Bakanlığı’nın fiilen ortadan kaldırılmaya başlanması, en son Doğa Koruma ve Milli Parklar Genel Müdürlüğü (DKMP) gibi Türkiye’nin en eski doğa koruma kurumunun bile kapatılmak istenmesi, Paris Anlaşması’nın onaylanmaması vb. çevreciliği zararlı bir akım olarak görmeye başlamakla bağlantılı olabilir. Eskiden en azından ehlileştirilmiş formuyla da olsa bir tür resmi çevrecilik önemsenirdi. DKMP kapatılırsa bu anlayış uç noktasına varmış olacak. Bu nedenle artık sorunun tahripkar yatırımlar kadar çevre alanındaki “denge ve denetleme mekanizmalarının” da tamamen ortadan kaldırılması ve uluslararası politikaların düzenleyici etkisinden de tamamen kurtulmak istenmesi hâline gelmeye başladığı söylenebilir. Bu yeni bir durum.

Peki ya siyasi muhalefetin tüm olanlara karşı duruşunu nasıl değerlendiriyorsunuz?  

Bir ülkede güçlü bir yeşil siyaset odağı, yeşil bir siyasi parti olmazsa, bir başka deyişle yeşil düşünce siyasi yelpazede temsil edilmez, yerel yönetimlerde ve parlamentoda kendine yer bulamazsa diğer siyasi partilerin çevre-ekoloji politikaları çok etkisiz ve çok geç kalır. Türkiye’deki durum bu. Güçlü bir Yeşiller Partisi’ne ihtiyaç var. Bunun için de iyi kötü işleyen bir demokratik sistem gerek. Ekoloji ve demokrasi mücadelesi aynı şey demiştik zaten.

İstanbul’da geçtiğimiz haftalarda gerçekleşen sağanak yağışlar sonrasında İstanbul Büyükşehir Belediye Başkanı Ekrem İmamoğlu altyapı değişikliklerini işaret ederek “Yeni iklim düzenine göre tedbirlerimizi alacağız” dedi. Buradan yola çıkarak sorayım: büyükşehir belediyelerinin nasıl çalışmalar yürütmesi gerekiyor?

Yerel yönetimlerin iklim politikalarındaki işlevi son derece önemli. Ben Ekrem İmamoğlu’nun bu konuda da diğer meselelerde olduğu gibi bir fark yaratacağına inanıyorum. Zaten İstanbul’un öncülük etmesi kritik öneme sahip. Hem nüfusu ve ekonomik büyüklüğü nedeniyle iklim değişikliğine en çok sebep olan illerden biri olduğu, hem de en çok etkilenecek yerler arasında yer aldığı için. Araştırmalara göre İstanbul ve İzmir dünyada iklim değişikliğinden en fazla zarar görecek ilk 20 metropol arasında yer alıyor. Bu nedenle İstanbul Büyükşehir Belediyesi’ni örnek olarak kullanarak sorunuzu cevaplamaya çalışayım:

Öncelikle iklim krizini önümüzdeki 10 yılda karşı karşıya olduğumuz ve yapılmak istenenlere de pek çok engel oluşturulacak en önemli tehdit olarak tanımlamak gerekiyor. Türkiye’nin henüz taraf olmadığı Paris Anlaşması’nı İstanbul’un kent olarak imzaladığına dair bir meclis kararı almak ve iklim acil durumu ilan etmek yerel yönetim olarak mücadele niyetinin ciddi olduğunu belirtmenin ve taahhütte bulunmanın en güçlü yolu olur. Bunun ardından her konuda izlenecek bütün politikaların iklim kriziyle mücadele ve uyum politikalarıyla tutarlı olmasına dair bir çalışma yapılmalı. Birbirinden kopuk uygulamalardan oluşan bir iklim eylem planı izlenmemeli. Zaten önceki yönetim tarafından yayınlanan mevcut iklim eylem planı, oluşturma biçimi nedeniyle bile bir şakadan ibaret. Yeni bir iklim eylem planı için veriye dayalı uzun araştırmaların yapılması gerekiyor, ama sözünü ettiğim uyumlaştırma çalışması için yeni eylem planını beklemek de şart değil.

İmar, ulaşım, su, yeşil alan, atık yönetimi, dere yataklarının iyileştirilmesi gibi temel hizmet ve yatırım alanlarının planlaması yapılırken bunların iklim krizine dair alınması gereken genel önlemlere aykırı olmamasını sağlamak öncelikli iklim eylemi olmalı. Mesela yeni bir otobüs alımı yapılacaksa bunların elektrikli olması için bir planlama yapılabilir. Ya da mevcut otobüs filosunda bir iyileştirme yapılacaksa öncelikle karbon ve diğer kirletici emisyonları dikkate alınabilir. Yeşil alanlarla ilgili olarak rekreasyondan önce mevcut ormanların korunmasıyla beraber yoğun konut alanlarında kentsel ısı adasını ve sıcak dalgalarının etkisini azaltacak bir yeşil alan çalışması başlatılabilir. Su sorununun çözümü için öncelikle tasarruflu kullanımı ve şebeke suyunun içilebilir olmasını sağlayacak önlemler alınmalı. Bunların hiçbirinin pilot çalışmalar veya örnek oluşturma amaçlı ya da göstermelik işler olmaması gerekiyor. Çünkü artık bunun için zamanımız kalmadı. Önümüzdeki 11 yıl içinde küresel sera gazı emisyonlarının yarı yarıya düşürülmesi bir zorunluluk. Yerel yönetimler de hiç vakit kaybetmeden, işleri uzun vadeye (yazı çizi işine boğarak) yaymadan ve öncelikli hizmet ve sorumluluk alanlarından kopuk “iklim politikaları” aramakla uğraşmadan bütün yatırımları ve uygulamaları iklim kriziyle mücadeleye hizmet edecek hâle getirmesi gerekiyor.

İstanbul’da yapılan en büyük hata bir yandan iklim eylem planı hazırlayıp C40 gibi uluslararası girişimlere katılırken, bir yandan kuzey ormanlarını tahrip eden mega projeler, kıyıların doldurulması, karayolu tünelleri gibi iklim değişikliğini ve kentin kırılganlığını artıracak işlere girişilmesiydi. Bu tutarsızlığı fark etmek ve önlemek yapılacak ilk iş olmalı. Bununla birlikte de uzun vadede veriye dayalı araştırmalar yapılarak ve halkın katılımına açık yöntemler kullanılarak hazırlanan yeni bir iklim eylem planı oluşturulmalı. Çevre politikalarıyla iklim politikalarının aynı şey olmadığı, ama tabii bunların da birbiriyle uyumlu olması gerektiği fark edilmeli. İklim değişikliğine sağlık uyumu için de yerel bir “sıcak-sağlık eylem planı” oluşturmak için araştırma ve uygulama projesi başlatılması iyi olabilir. Çünkü İstanbul için en yakın tehdit giderek artacak ve şiddetlenecek sıcak dalgaları.

‘Devlet ise doğayı düşman veya en azından alt edilmesi gereken bir rakip olarak gören anlayışın cisimleşmiş hâli. Devlet, doğayı sömürerek ve tahrip ederek kârlarına kâr katan şirketlerin koruyucusu ve iş takipçisi.’

Devlet ve tabiat dediğimizde bugünümüzü nasıl özetlersiniz? 

İnsanın doğayla iyice bozulan ve çarpık hâle gelen ilişkisini onarmak için yeni bir anlayışa ihtiyacımız var. Bugünkü ilişki biçimimizi sürdürmememiz, doğayı egemenlik alınması gereken, alt edilmesi, yenilmesi gereken bir düşman olarak görmememiz gerekiyor. Belki doğaya çok fazla müdahale ettik ve bir parçası olmaktan uzaklaştık, ama en azından anlayış düzeyinde bir uzlaşmaya gitmemiz ve geri adım atmaya razı olmamız mümkün. Bu da bütün bir politik düşünüş ve yaşam biçimimizi değiştirmeyi gerektirecektir.

Devlet ise doğayı düşman veya en azından alt edilmesi gereken bir rakip olarak gören anlayışın cisimleşmiş hâli. Devlet, doğayı sömürerek ve tahrip ederek kârlarına kâr katan şirketlerin koruyucusu ve iş takipçisi. Doğayla ilişkimizi değiştirme çabası, politik mücadele yoluyla devleti dönüştürme çabasıyla bir arada olmazsa ancak kişisel bir deneyimden ibaret kalır. O nedenle bir kez daha yeşil politikadan, güçlü bir Yeşiller Partisi yaratmaktan başka bir yol olmadığını vurgulamak isterim. Yani yine demokrasi mücadelesine geliyoruz. Kriz derin ve bu işin kolay bir yolu yok.

 

Köşe YazılarıRöportajYazarlar

Çağlayan Sevinçer ile kukla tiyatrosu, ekoloji ve su üzerine

Açık Radyo’da iki haftada bir Salı günleri yayınlanan Sudan Gelen’de Akgün ilhan’ın konuğu Sevinçer Kukla Tiyatrosu’nun kurucusu ve kukla ustası Çağlayan Sevinçer’di. İlhan ile Sevinçer kukla yapımından, kukla tiyatrosundan ve kukla oyunlarda ele alınan ekoloji ve su temalarını konuştu.

Çağlayan Sevinçer, Nevra Çelebi ve Akgün İlhan Açık Radyo’da Sudan Gelen için buluştu.

– Öncelikle kuklalar hayatına nasıl girdi diye başlayalım istersen? Nasıl kukla ustası olmaya karar verdin ve bu kararı hayata geçirdin?

Aslında üniversite yıllarında tiyatro kulübü ile başladım sahne sanatlarına olan ilgim. İlk kez bir sahne performansı izlediğimde üniversite birdeydim ve büyülendim. Tiyatro kulübünü takiben İstiklal Caddesi‘nde küçük bir apartman dairesinde amatör bir toplulukla tiyatro çalışmaları yapmaya başladım. Sonra özel bir tiyatronun kursuna katılmaya karar verdim. Bu kursta yaklaşık 100 öğrenci bir yıl eğitim aldık. İkinci yıl kursa devam eden bir grupla çocuk oyunları çıkarmaya başladık. Ardından aynı tiyatroda sahne arkasında görev almaya başladım. Kukla ile tanışmam bu döneme denk geliyor. Kuklanın sahnede modern anlamda kullanımına ve yetişkinler için uyarlanmasına şahit oldum ve çok ilgimi çekti. Gerisi gerçekten bir aşk hikayesi. O zamandan bugüne kadar kukla ile olan aşkımız hiç azalmadı. Aynı tiyatroda dört sene oyuncu ve kuklacı olarak çalıştıktan sonra bu alandaki bilgi ve becerimin yetersiz olduğunu hissettim ve kuklayı gerçekten öğrenebileceğim bir yer aradım. Ne yazık ki Türkiye’de bu alanda teknik eğitim verebilecek herhangi bir okul yada kurs yoktu. Hala da öyle. İşin mutfağını öğrenebileceğiniz bir yapı hala mevcut değil. Bireysel bir takım girişimler var ama onlarda modern bilgiden oldukça uzak. Bu nedenle yurt dışına gitmeye karar verdim ve hem dil öğrenip hem de kuklaların nasıl imal edildiğini görmek için 1997’de ABD‘ye gittim. 9,5 sene süren bir ABD maceram oldu. 2001 senesine kadar üç farklı kolejde bu sanata hizmet edecek branşlarda dersler aldım, tiyatro konusunda kendimi geliştirmeye ve kukla tiyatrosu üzerine araştırmalar yapmaya çalıştım. 2001’de Washington DC‘de düzenlenen Millenium Festivali‘nde ustam ile tanıştım ve onun tiyatrosuna bir bir atölye için davet edildim. Sanırım bu dönemde artık hayatımdaki her şey kukla ile alakalı olmaya başladı. Takip eden beş sene boyunca Vermont eyaletinde Brattleboro kasabasında Ulusal Kukla Tiyatrosu‘nda önce staj yaptım, imalat ve sahneleme öğrendim sonrasında da aynı tiyatroda profesyonel olarak sahne almaya başladım. Çeşitli oyunlarda ve çocuk klasiklerinde üçüncü kuklacı olarak görev aldım. Bu süreç çok önemli oldu benim için çünkü bu dönemde piştim, kendi stilimi buldum  ve yönümü çizdim. Turneler ve dahil olduğumuz festivaller aracılığı ile pek çok oyunu görme şansım oldu. Bu da teknik anlamda bilgi kazanmamı sağladı. Ustam David Syrotiak tam bir müzikal hayranıydı. Onun sayesinde üç sene boyunca hem atölyede çalışırken hem de seyahat ederken arabada ciddi bir müzikal tiyatro külliyatı dinledim. Bu nedenle oyunlarımda müzik çok önemli bir yere sahip.

– Sevgili Çağlayan, kukla tiyatrosunun bildiğimiz tiyatrodan farkı nedir? Kuklaların oynatıldığı oyunların dili nerelerde faklılaşıyor?

Kukla çok önemli bir hikaye anlatıcılığı aracıdır. Anlatımı kuvvetlendirir. Kimi zaman hikayenin kendisini tek başına sırtlayabilir. Kukla oyunlarını dille sınırlandıramadığımız için evrenseldir. Dile veya repliklere ihtiyacı yoktur. Size bir konuyu ya da durumu sözleri kullanmadan aktarabilir. Bu da bu kukla tiyatrosu formunu normal aktör tiyatrosundan ayıran bir özellik. Örneğin geçen yıl Kudüs’de izlediğim bir Fransız kukla tiyatrosu naylon poşetleri konu alan bir çalışma sergiledi. Bu sözsüz oyun 20 dakika sürdü. Belki de plastik kirliliğiyle alakalı söylenebilecek ve söylenmiş bütün sözleri ve çalışmaları özetleyip bize bıraktı son sözü. Plastik poşeti icad eden bir adam vardı sahnede ve o poşetlerle eğlendi, dans etti. Giderek arttırdı sahnedeki poşet sayısını. Hazırlanan pervane düzenekleri  ve kontrol mekanizması ile poşetlerin havada uçuştuğu bir çemberde insan bir süre sonra var olamamaya, bu naylon mezarlığında nefes alamamaya başladı. Çok sihirli bir andı havada kafamızın üzerinde dolanan renkli poşetleri izlemek ama bir yandan da bizi boğduğunu korkarak hissetmek.

Bir başka oyunda ise buzdan yapılmış bir kuklanın oyun boyunca nasıl kademe kademe eridiğine ve oyunun sonunda eriyip yok olduğuna şahit olduk. Oyunun teması da elbette ona göre seçilmişti; Oidipus kompleksi. Güç, iktidar ve benlik duygusu içinde kendinden geçmek ve giderek insandan uzaklaşıp yok olmayı anlatan bu başarılı oyunun ana kişisi buzdu ve her saniye küçülüyordu.

Kukla tiyatrosunun en önemli avantajı işte bu teknik detay olsa gerek diye düşünüyorum. Teknik hazırlık ve tasarımın yarattığı mutlakiyetin edebi derinlikle birleşmesi ve bunun sahneye estetik kaygılarla sunulması tadına doyulamayacak defalarca izlenebilecek yapıtların oluşmasını sağlıyor. Kukla tiyatrosu işte bu şartlar oluştuğunda doğru kimyaya ulaşıyor ve üretim süreci tetikleniyor.

– Peki, Türkiye’de kukla tiyatroculuğu ne durumda?

Çok zayıf ne yazık ki. Son senelerde bir ilginin oluştuğunu ve bu alana yönelimlerin arttığını düşünüyorum. Ancak bilgi ve deneyim kazanmak emek ve zaman istiyor. Özellikle kukla yapımı ve sahnelenmesi zaman ve sabır gerektiriyor. O sebeple ilginin biraz çabuk söndüğünü görüyorum. Kukla tiyatroları var ama kimi zaman ben bile görmek istemiyorum sergiledikleri oyunları.

Geçmiş dönemlere nazaran kukla ve kukla tiyatrolarına ilginin çok daha fazla olduğu bir gerçek. Hem tiyatrolar hemde oyuncuların kuklaya olan ilgisi artıyor. Ne kadar güzel ve kaliteli kukla oyunu sunulursa ilgi o oranda artıyor. Tabi ki çeşitli vesilelerle farklı şehir ve bölgelerde düzenlenen kukla festivallerinin de bu gelişimde katkısı tartışılmaz. Halen periyodik olarak devam eden kukla festivallerine diğer belediyelerin desteklerinin eklenmesi gerektiğini düşünüyorum. Kukla festivalleri düzenlemek ve buna kaynak ayırmak bence bir zorunluluk olmalı yerel yönetimlerde. Yakın zamanda Moğolistan‘a  modern sopalı kukla üzerine eğitim vermek için gittim ve toplam nüfusu 3 milyon olan başkent Ulan Batur‘da 1 milyon insanın yaşadığını ve Devlet Kukla Tiyatrosu‘nun bu sene 70. kuruluş yılını kutluyor olduğunu öğrendim. 30 milyon insan yaşıyor İstanbul‘da. Gerisini siz varın hesap edin.

Çim Gitti adlı oyun sahnelenirken.

– Biraz da Çim Gitti oyununu konuşalım. Çevre sorunlarından ve esasen su kirliliğinden bahseden bu çocuk oyununun senaryosu nasıl gelişti?

 Çim Gitti, benim geçen sene sahnelediğim, yönetmenliğini yaptığım ve üretim sürecinde kılavuzluk ettiğim  bir oyun. Antalya Şehir Tiyatrosu için hazırladım bu kukla  piyesini. Oyunun yaratım sürecinde ana motivasyonumuz kukla sanatını ve sunumu seyircinin bulunduğu yere yani açık alanlara parkalara götürmekti. Oyun oynanabilecek yerleri tespit edip fotoğraflayarak başladık işe. Çektiğimiz fotoğraflar bize ne tür bir estetik sunum ne tarzda bir kukla oyunu yaratabileceğimizle ilgili veriler sağladı. Temamız çevre ve doğa bilinciydi ve bu konu üzerine onlarca kısa skeç ve kısa oyun tasarlayıp kağıda döktük. Sonra oluşturduğumuz bu veritabanının azaltıp eleyerek mantıklı bir akış sıralamasına koyduk. Ve tabi ki ardından hayal ettiğimiz karakterlerin kuklalarını imalat sürecimiz başladı.

Doğal kalmış yeşil bir alan yarattık. Onun merkezine akasya ağaçları, küçük bir köstebek yuvası ve çiçekler koyduk. Öğle paydosunda biraz nefeslenmek ve öğle yemeği sandviçini yemek üzere bu alanda mola veren bir mühendis düşündük ve daha önce tasarladığımız sahneleri yaptığımız kuklalarla doğaçlamaya  başladık.

Gerisi kendiliğinden geldi açıkçası. İnsanın  doğada ardında bıraktığı artıklardan farkında olmadan yarattığı kirliliğe ve bundan hazin bir şekilde etkilenen canlılara kadar pek çok durumu kuklanın perspektifinden doğaçladık ve mantıklı bir olaylar serisi dizilimine oturttuk. Ve çim gitti.. .Evet gerçekten gitti. Nasıl gittiğini gidip görün derim.

– Bu arada Sevinçer Kukla Tiyatrosu‘nda sadece oyunlar sergilenmiyor aynı zamanda kukla atölyeleri de yapılıyor. Bu atölyeler katılmak için ne gibi şartlar aranıyor?

Evet, gururla bahsedebileceğim bir kukla atölye çalışmaları serisine sahibiz. Oksijen adını verdiğim ve yaklaşık 15 yıldır devam eden bir kukla yapımı, oynatımı ve sahnelenmesi çalışmasını yürütüyorum. 10 gün süren yoğun bir çalışma bu. 10 gün içerisinde konsept geliştirilmesinden kuklanın tasarımına ve 10. Gün seyirci ile canlı sergilenmesine kadar kukla tiyatrosu ile alakalı hemen hemen her şeyi kapsadığımız bir kamp bu. Oksijen Kukla Atölyesi’ni en son Moğolistan Devlet Kukla Tiyatrosu‘nda uyguladık geçen ay. Kukla yapımı ve oynatımı ile sahneleme teknikleri üzerine 15 gün süren yoğun bir eğitim gerçekleştirdik. Moğol kuklacılara bildiklerimizi aktardık ve birlikte onların doğal yaşantısı olan göçebe kültürünü anlattıkları bir oyunun ayrıntılarını, teknik detaylarını çalıştık. Ayrıca gelecek aylarda gösterime girecek olan yeni oyunları Kuğu Gölü balesinin kuklalarını tasarladık. Çok güzel ve samimi bir çalışma, yepyeni bir deneyim oldu bizim için.

Gelecek ay ise Çek Cumhuriyeti‘nde Ostrava şehrinde düzenlenen “Special Interest” isimli yetişkin kukla oyunlarının çoğunlukta olduğu bir festivalde yer alacağız. Gözlemci ve jüri  sıfatı ile davetli olduğumuz bu festivalde ayrıca bir de atölye çalışması uygulaması yapacağız.

Bir de periyodik olmayan adına “Tuzlu Sohbet” dediğimiz sohbet toplantılarımız oluyor. Genellikle deniz ve suya dair konu başlıklarının ele alındığı ve konuğun önceden belirlendiği keyifli bir bilgi alışverişi ortamına dönüşüyor tiyatromuz böyle gecelerde. Pek çok yeni fikir ve girişime de öncülük edebiliyor bu portal. Mesela bu sohbetlerden kök bulmuş ve fiziksel engellileri su ve denizle buluşturmayı hedef alan bir çalışmamız da var. Suyun insan üzerindeki etkisini artıran ve su kültürünün yaygınlaştırılmasını amaçlayan hazırlıklarımız var. Hafta sonları üç yıldır devam eden yaratıcı çocuk atölyelerimiz tüm üretkenliğiyle devam edecek bu sezonda. Gurur duyduğumuz başka bir çalışma da “Yaratıcı Çocuk Atölyeleri”. Gerçekten adı gibi uygulamalarımız çok yaratıcı. İyi hazırlanıyoruz bu etüdlere ve dersimizi çalışıyoruz her hafta. Ve en önemlisi bir atölyeyi bir daha tekrar etmiyoruz. Her hafta yeni konu ve yeni malzemeler ile bambaşka bir temayı veya coğrafyayı keşfediyor, anlatıyor ve üretiyoruz. Zeytin kurulmasından Leonardo da Vinci‘nin su sistemlerine, kukla yapımından suşiye kadar renkli bir ajandamız oluyor. Açıkçası velilerden ve yetişkinlerden sıkça duyduğumuz bir söz var bizi mest eden: “Bizde katılabilir miyiz?” diye rica ediyorlar ve bazen katılıyorlar.

Kısacası işimizi seviyoruz  hem de çok.

Ve tabi ki “Çim Geldi”den de bahsetmek isterim. “Çim Gitti” oyunu versiyon 2.0 gibi düşündüğüm bir kavram bu. Silent Spring isimli kitaptan etkilenen ve geliştirilen 2‘inci versiyonu üzerine çalışıyorum halen. Bu oyunda geri gelsin istiyorum bize küsüp giden çimin, taşın, toprağın ve doğanın. Barışalım, onun gönlünü yapalım istiyorum bu kez bu oyunda.

Bir de sırada yapılmayı bekleyen kuklalar var elbette. Dövüşmeyi sevmeyen, ince ruhlu bir boksör kuklam var bitirilmeyi bekleyen. Çok gülüyorum haline baktıkça yüzüne. Bana insanın en sık içine düştüğü hali anlatıyor. Çok ironik  bir figür olacak. Uzun boylu korkunç yüzlü atletik bir boksör ama hiç mi hiç yumruk atası yok rakibine. Sanırım çoğumuz öyleyiz. İçimizdeki ile dışımızdakini birbirine uydurmaya çalışıyoruz ama bir türlü tutturamıyoruz mayasını. İroni tam da buradan doğuyor işte! Ben de kuklalarla anlatmaya çalışıyorum bu trajikomediyi.

(Yeşil Gazete)

EkolojiGünün ManşetiHafta SonuHaftasonuManşetRöportaj

Gökten plastik yağıyor – Hilal Alkan

‘Plastik müthiş bir malzeme. Asla yok olmuyor. Yani çözünmüyor. Ancak mekanik olarak parçalanıp küçülüyor. Küçülmenin de sonu yok.’

Fotoğraf: Melanie Bergmann

Geçtiğimiz haftalarda, Science Dergisi’nde yayınlanan ve Kuzey Kutbu’ndaki kar örtüsünde mikroplastik bulunduğunu açıklayan makale epeyce ses getirdi. Araştırma Almanya’da bulunan Alfred Wegener Enstitüsü ve İsviçre’deki Kar ve Çığ Araştırmaları Enstitüsü tarafından yapılmıştı. Konuyla ilgili Yeşilgazete’de de kısa bir haber çıktı. Bu çalışmayı yürüten ekipten Mine Tekman’la, yaptıkları araştırmayı ve bulgularını konuştuk. Tekman ekip arkadaşlarıyla birlikte sadece Kuzey Kutbu’nda değil, Büyük Okyanus’ta da araştırma yürütüyor. Her iki araştırma da bize, okyanusta yüzen poşetlerin ya da kuşların midelerinden çıkan çakmakların, buzdağının ucu bile olmadığını gösteriyor. Ne büyüklükte bir ekolojik zararla karşı karşıya olduğumuzu yeni yeni anlamaya başlıyoruz. Mine Tekman’dan dinleyelim:

Önce biraz araştırmanızın mahiyetini anlatır mısın? Ne yapıyorsunuz ve nasıl yapıyorsunuz?

Alfred Wegener Enstitüsü 1999’dan bu yana, Grönland ile Svalbard Adası arasında Hausgarten (ev bahçesi) olarak isimlendirilen alandaki 21 noktadan her sene düzenli olarak veri alıyor. Uzun vadeli ekolojik araştırma adı verilen bir yöntem bu. 2500 ile 5500 metre arasındaki derinliklerde deniz tabanının fotoğrafları çekiliyor, sediman ve su örnekleri alınıyor. Sonra bu örneklerin bio-jeo-kimyasal özelliklerinin taraması yapılıyor. Ben ilk olarak deniz tabanı fotoğraflarıyla çalışmaya başladım. 2002-2014 arasında çekilmiş fotoğrafları karşılaştırdım. 80. enlemde bulunan en kuzeydeki gözlem noktasında bu 12 yıl içinde deniz tabanında biriken çöplerde 23 kat artış tespit ettim.

Bu inanılmaz artışı tespit ettikten sonra ekolojik araştırmamıza deniz çöpleri ve mikroplastiklerle ilgili bir bileşen eklemeye karar verdik. Şimdi her sene 5 ile10 arasında değişen noktada deniz çöpleri ve mikroplastiklerin dağılımına, yoğunluğuna ve cinsine bakıyoruz. Bunun için tabii fotoğraf yeterli bir araç değil. Su üstünde yüzen çöplerin dağılımını izliyoruz. su sütunu, kar ve sediman örnekleri toplayıp, analizlerini yapıyoruz.

Su sütunu ve sediman ne demek? Analizler nasıl yapılıyor?

Su sütunu örnekleri her sene aynı enlem boylam kesişimindeki noktalarda farklı derinliklerden yüksek hacimlerde su filtreleyerek toplanıyor. Bu filtreleme sonucunda sahada elde ettiğimiz filtreleri, laboratuvar analizleri ile mikroplastik açısından inceliyoruz. Sediman ise deniz tabanındaki çökelti. Biz en üstteki ince bir katmandan örnek alıyoruz. Çok kaba bir genelleme ile deniz tabanında yılda 1 milimetre çökelti birikiyor. Plastik ancak 1950’den beri kullanılıyor. Bu sebeple yaklaşık 5cm’lik bir tabakanın deniz tabanındaki mikroplastik kirliliğine ilişkin önemli veri sağladığını gördük. Bununla ilgili çalışmamız da 2 sene önce yayınlanmıştı. Ama uzun vadedeki değişimleri takip edebilmek için yıllık örneklemelerimize devam ediyoruz.

Peki bulgular nasıl?

Buza bakan arkadaşımız bir litrede 12 000 partikül buldu. Yakın zamanda yayınlanan kar araştırmasında bir litrede 11000 partikül bulduk. 1 kilo sedimanda ise 4500 partikül var.

Bunların ne anlama geldiğini soracağım ancak önce metodu anlayalım istiyorum. Kar araştırması nedir?

Yüzen buz kütlesinin üstüne helikopterle inip örnekler aldık. Bir kara parçasından bahsetmiyoruz, haliyle insan erişimin normal şartlar altında mümkün olamayacağı, sakinlerinin başka canlılar olduğu bir buz kütlesi bu. İndiğimiz yerin hemen yanında kutup ayısı ayak izleri vardı. O derece insansız bir yer. Kar örneklerinin bir kısmını oradan aldık. Başka bir kısmını Svalbard adasından bizim için ‘citizen scientist’ dediğimiz yerel, gönüllü bilim insanları topladılar. Geri kalanlar da Avrupa’nın çeşitli yerlerinden (Almanya ve İsviçre Alpleri) insan popülasyonunun mikroplastik kirliliğine etkisini görebilmemiz için toplandı.

Araştırma için  insan erişiminin mümkün olmadığı, üzerinde kutup ayılarının ayak izleri bulunan, yüzen bir buz kütlesine helikopterle inilip örnekler alındı. Fotoğraf: Kajetan Deja

Yani plastikler Kuzey Kutup Denizi’ndeki buz kütlesine düpedüz gökten indi…

(Gülerek) Kar o demek, evet. Gökten mikroplastik yağıyor. Bizimkiyle aynı zamanlarda bir de yağmur araştırmasının sonuçları yayınlandı. Yağmurda da var.  Bu sonuçlardan soluduğumuz havada da yüksek miktarlarda bulunduğunu beklemek yanlış olmaz. Bizim araştırmamız kapsamındaki rekor Almanya’nın Bavyera eyaletinde. Bir litre karda 154.000 parçacık bulundu. Ama tabii ki bu rakamlara bakıp sadece örnek alınan noktalar hakkında burası mikroplastik kirliliği açısından kirli veya değil diye bir değerlendirme yapmak yanlış olur. Sonuçta hava ile taşınabilen parçacıklardan bahsediyoruz. Örnek alınan zamandaki hava koşulları ya da o gün kullanılan araba sayısı bile önemli. Araba lastiklerinin havaya mikroplastik karıştırdığını biliyoruz, misal haftaiçi bir günde örnek alındığında haftasonuna oranla daha çok mikroplastik olması beklenebilir.

Bu parçacıklar nasıl tespit ediliyor? Ne büyüklükte bir şeylerden bahsediyoruz?

Mikroplastik araştırmalarının çoğunluğunda partiküller mikroskopla tespit ediliyor. Bu yöntemle ancak gözle seçilebilecek büyüklükte parçaları yakalamak mümkün. Sonra o partiküller alınıyor, analize tabii tutulup plastik olup olmadıklarına bakılıyor. Bu araştırmalarda tespit edilen parçacıkların en küçüğü 100 mikron büyüklüğünde, yani yaklaşık bir saç telinin kalınlığı kadar.

Bizim yöntemimiz farklı. Gözle bakmıyoruz. Bütün örneği analiz edip, içerisindeki partikülleri tespit edebildiğimiz bir sistem kullanıyoruz. Bu yöntemle 11 mikrona kadar olan parçacıkları tespit edebiliyoruz. Bizim bulduğumuz mikroplastiklerin de %80’i 10-25 mikron arasında. Yani ebat küçüldükçe sayı artıyor. Dolayısıyla şimdiye kadar yapılan araştırmalarda bulunan sayıları aslında en azından beşle çarpmak gerekiyor. Teknik nedenlerle ölçülememiş olmaları o parçacıkları var olmaktan çıkarmıyor.

Peki, mikroplastik nasıl oluşuyor? Doğrudan kullandığımız bir şey değil herhalde. Herhangi bir plastik mamülün parçalanmasından mı bahsediyoruz?

Kullanıyoruz aslında. Birincil mikro plastikler var ve de ikincil olanlar var. Birincil olanlar yüz temizleme jellerinde, diş macunlarında, deterjanlarda kullanılıyor. Reklamlarda gördüğümüz o şahane granüller, mavi mavi temizleyici topçuklar hep plastik.  Ama büyük tehlike bunlar değil. En azından ne kadar üretildiyse o kadarının suya karıştığını biliyoruz. Bir çok ülke bunları yasaklamaya başladı. Bu kötünün iyisi; zira engellenebilir.

İkincil mikroplastikler nasıl oluşuyor?

Tüm plastik mamüller parçalanıyor, fragmente oluyor. Poşetler ve şişeler, sentetik kıyafetlerimizdeki fiberler, boya ve kaplama malzemeleri, spor alanlarının zeminleri, arabaların lastikleri gibi aklımıza bile gelmeyecek yerlerde plastik var. Güneş, deniz ve rüzgar plastiğin parçalanmasına, fragmente olmasına neden oluyor. Parçalanmanın hızı bu etkilerin şiddetine ve plastiğin cinsine göre değişiklik gösterse de denizdeki etmenlerin etkileri daha büyük.

Plastik müthiş bir malzeme. Asla yok olmuyor. Yani çözünmüyor. Ancak mekanik olarak parçalanıp küçülüyor. Küçülmenin de sonu yok. Biz 10 mikrona kadar olanı tespit edebildik ama bulduğumuz parçacıkların büyük kısmının tespit edebildiğimiz en küçük boyutta (yani 10 mikron) olmasının anlattığı daha korkutucu bir hikaye var: Mikroplastikler daha da küçülebiliyor ve biz bunları ölçemiyoruz! Havada ne kadar çok parçacık olduğunu ve çok daha küçüklerin daha da fazla miktarlarda havada olma ihtimalinin olduğunu gösteriyor.

Fotoğraf: Kajetan Deja

Peki bunun bize etkisi ne?

Mikroplastiğin insana etkisi üzerine çalışmalar çok az. İşkolları nedeniyle çok fazla mikroplastiğe maruz kalarak çalışan insanlarda akciğer kanserinin daha fazla olduğuna dair bulgular var şimdilik sadece. Ancak bu araştırmalarda da bahsi geçen biraz önce söylediğim gibi daha büyük partiküller. 10 mikronun altındaki parçaların bedenlerimizde nerelere ne kadar girdiğini henüz bilmiyoruz. Yeterince büyük parçalar sindirimle atılıyor ancak küçüklerin sistemimizde kalıyor olması çok muhtemel. Bu kadar yüksek oranlarda mikroplastiğin sadece insanın değil tüm diğer canlıların da üzerinde bir etkisinin olmadığını varsaymak çok naifçe olur.

Plastik hiç olmasın demiyoruz. Bu şekilde kullanmamız korkunç olan. Yoksa hayatımıza kazandırdıkları müthiş. Arabalar plastik kullanımıyla hafifliyor, daha az yakıt harcıyor. Ya da bir ameliyathanenin sterilizasyonunu  plastik malzeme olmadan düşünmek bile mümkün değil.

Lakin ambalaj bambaşka bir mesele değil mi?

Evet. Marketteki her şeyin plastiğe sarılmasının hiç bir açıklaması yok; plastik endüstrisinin kar etme arzusundan başka. Kalıp sabun diye bir şey varken plastik şişede satılan sıvı sabunun varlığının hiçbir gereği yok. Bizim onu almamız çok saçma.

 Bireysel çözümlerden mi bahsediyoruz?

Elbette sadece bireysel olarak çözebileceğimiz bir şey değil bu. Ama kendi hayatlarımızda yapabileceklerimiz ve yapmamız gerekenler var. İşin aslı, biz bir şeyi çözebilir miyiz bunu zaten bilmiyorum. Çözebiliyor olsaydık iklim değişikliği için harekete geçerdik. Plastik en önemli sorunumuz bile değil şu anda.

Ama plastikle iklim değişikliği yakından alakalı. İklim değişikliğini de bunca üretime ve tüketime borçluyuz. Üstelik plastik iklim değişikliğinin bir numaralı müsebbibi olan petrolün yan ürünü değil mi?

Evet öyle. İklim değişikliğinin de plastik sorunumuzun da nedeni tüketim alışkanlıklarımız. Ucuza alabiliyor oluşumuz. İhtiyacın çok ötesinde tüketiyor oluşumuz. Tüketirken ne üretim aşamasında olanları düşünüyoruz ne de ıskartaya çıkarma süreçlerini. Her ürünün bir yaşamı var. Hepsinin bir gün elden çıkarılacağını; bir şekilde imha edilmesinin, saklanmasının ya da doğaya karışmasının gerektiğini hesap ederek almamız gerekiyor.

Plajlarımız çöp dolu. İnsanlar bu çöplere bakıp ‘ay ne pis insanlar plaja çöp atıyorlar’ diye düşünüyor. Halbuki o kendisinin evinde çöp kutusuna attığı çöp. Plajda gördüğümüz çöplerin yüzde sekseni denizden geri gelenler. Dolayısıyla her birimizin bunun sorumluluğunu alması gerekiyor.

Bir makine dolusu sentetik kıyafeti yıkadığımızda doğaya 1900 parça sentetik fiber katıyoruz. Herkes hesabını yapsın. Sentetik  olmayanı almak da mükemmel bir çözüm değil, zira onların üretiminde de hem doğal hem de sentetik dünya kadar kaynak kullanılıyor. Daha az tüketmek zorundayız. Nokta.

Geri dönüşüm hakkında da söyleyeceklerin vardır diye tahmin ediyorum.

Bilgiye erişimimizin bu kadar kolay olduğu bir dönemde hala geri dönüşümden medet ummamız komik. Herkes kolayca şu söylediklerimi öğrenebilir halbuki: Tüm plastikler geri dönüştürülemiyor. Sadece 6 polimer tipi geri dönüşebiliyor. Gerisi ya atılıyor ya da yakılıyor. Geri dönüştürülecek olanların da saf olması gerekiyor. Halbuki polimerler farklı materyal özellikleri bir araya getirebilmek için genellikle karışık olarak kullanılıyorlar. Üzerinde yiyecek artığı olmaması gerekiyor. Velhasıl, ABD’de şimdiye kadar üretilen plastiğin sadece %9’u geri döndürülebildi.

Peki en azından geri dönüşümle üretilen plastik tekrar ve tekrar geri döndürülebiliyor mu?

Bu da işin diğer boyutu. Plastik geri dönüşümü pratikte sadece bir kere yapılabiliyor. Plastik şişeden kıyafet yapılıyor. Sonra o kıyafet de katı atık tesisine gidiyor. Kısaca, plastik bir nesneyi her satın alışımızda durup düşünmemiz gerekiyor. Kahve alıp bardağını ayrı, kapağını ayrı kutulara atınca dünyayı temiz tutmuş olmuyoruz. Bir de zaten o kağıt bardaklar da kağıt değil. Kağıt erimesin diye içi plastikle kaplanıyor. Ayrılıp geri dönüştürülmesi için acayip tesisler lazım. O da tabii yapılmıyor.

 İçimizi rahatlatan kolay çözümlerin karşısında da durup düşünmemiz gerekiyor yani. Görünen o ki karbonu yer altında tutmak için çok nedenimiz var.  Çok teşekkürler Mine.

(Yeşil Gazete)

 

 

Kategori: Ekoloji