Köşe YazılarıManşetRöportaj

İrlanda’dan gelen slogan: İklim değişikliği erkek sebepli; feminist çözümlü bir sorundur

Bu yıl 23’üncüsü düzenlenen Uçan Süpürge Uluslararası Kadın Filmleri Festivali içerisinde düzenlenen etkinlikler kapsamında İrlandalı ekofeminizm aktivisti V’cenza Cirefice ile bir söyleşi gerçekleştirdik. 

Festivalin Uluslararası İlişkiler Koordinatörü Dicle Kızılkan‘ın kolaylaştırıcılığında gerçekleştirdiğimiz söyleşi İstanbul Sözleşmesi’nin tartışmaya açıldığı bu zamanda çok daha büyük bir anlam kazanıyor. 

***

Dicle Kızılkan: Uçan Süpürge Uluslararası Kadın Filmleri Festivali’nden herkese merhaba. Öncelikle arkadaşlarımı tanıtmak istiyorum. V’cenza Cirefice İrlandalı bir ekofeminist ve oradaki ekofeminist bir kolektifin üyesi. Fossil Free NI adlı aktivist bir grubun koordinatörü. V’cenza İrlanda’da kadın ve ekstraktivizm üzerine doktora yapıyor.  Bahar Topçu bale öğretmeni ve iklim aktivisti. Kendisini yeşil ve feminist olarak tanımlıyor. Şimdi sözü Bahar ve V’cenza’ya bırakıyorum.

Bahar Topçu: Teşekkürler Dicle. Tekrar merhaba V’cenza. Kadınların çevresel mücadelelerin ön saflarında olduğunu söylüyorsun. Bunun Türkiye için de geçerli olduğunu söyleyebiliriz. Feminizm üzerine akademik işlerdeki ve aktivizm uygulamalarındaki güncel tartışmalarda ekofeminizm git gide daha önemli bir yer tutuyor.

Öncelikle lütfen kendini neden ve nasıl bir ekofeminist olarak tanımlamayı seçtiğini anlatır mısın? Teorisiyle, günlük uygulamalarıyla ve aktivizmiyle ile nasıl ilişki kurdun?

V’cenza Cirefice: Sanırım kendimi her zaman çevreci ve de feminist olarak gördüm. Ama bu ikisini ve teorilerini birleştirmem lisansa başlayıp ekofeminizm hakkında okumamla oldu. Ekofeminizmle ilgili bir paragrafı okuduğumda kafamda bir ampul yandığını hatırlıyorum. Farklı baskıların ve mücadelelerin nasıl birbirine bağlı, örülmüş gibi olduğunu anlamama gerçekten yardımcı oldu. Sonra ekofeminizmin özünde kapitalizm, sömürgecilik, ataerki gibi baskıcı sistemlerdeki cinsiyetçilik, ırkçılık gibi bir sürü sorunun kökünü saptadığını anladım. Bu feminizm için yeni bir şey olmasa da ekofeminizimin yaptığı şey, insan olmayan doğayı da ezilen sınıfa dâhil etmek. Sevdiğim yanı da bu.

Tüm bu dünya görüşü, olaylara ve dünyaya sistematik bir bakış açısıyla yaklaşmak beni aktivist olarak da etkiledi. Akademik araştırmamı da ekofeminizm üzerine yaptığım için şanslıyım. Ayrıca Dicle’nin bahsettiği ekofeminist kolektifine de dahil oldum. Gerçekten harika bir topluluk. Bir sürü yürüyüş, atölye ve etkinlik düzenleniyor. İrlanda’daki diğer feminist kolektifler de öyle. Mesela, Galway feminist kolektifi, açık bir şekilde ekofeminist değiller ama çevresel adalet ile toplumsal cinsiyet adaleti arasındaki bağlantıyı gerçekten anlıyorlar.İçinde bulunduğum, olaylara yapısal bir açıdan bakan aktivist hareketler bu şekilde. Ekofeminizmin gerçekten güzel bir yanı şu, akademik bir olgu ama kolektif hareketlerle ve bizi bu keşmekeşe sokan baskıcı yapıları değiştirmek ile yakından ilgili. Bu gruplarda bulunduğum için bağlılık ve dayanışma hisleri içindeyim.

‘Kültürel ve materyal ekofeminizm’

B.T: Doğayla olan ilişkimize ekofeminizmin yaklaşımı üzerine konuşmak istiyorum seninle. Bazı eleştiriler ekofeminizmin oldukça özcü olduğunu söylüyor çünkü gezegene doğa ana demek ve kadını doğanın üretkenliğiyle bağdaştırmak özcülük gerçekten. Bir başka eleştiri de siyasi mücadelenin dışında kaldığı yönünde. Sen ne düşünüyorsun? Bu eleştirilere hareketin içinden biri olarak nasıl yaklaşıyorsun?

V.C: Özcülük konusundan başlayalım. Ekofeminizmden bahsedilirken konuşulması çok önem arz eden bir konu. Bu konunun bahsini açmana gerçekten memnun oldum. Birçok ekofeminist, özcü oldukları şeklinde ağır eleştiriler aldı ve bence bu aslında çok isabetli bir eleştiri. Ama feminizmde olduğu gibi, ekofeminizmin de bir sürü farklı dalı var. İki geniş kola ayrılabilir: Kültürel ekofeminizm ve daha materyal ekofeminizm.

Kültürel kol çok özcü ve ben bu kolu takip etmeyi pek sevmiyorum. Amerikalı beyaz orta sınıf kadınlar tarafından 80’ler ve 90’larda geliştirilen bu kol, kadın ve doğa arasında özel, kozmolojik ve ruhani bir bağ çiziyor. Doğa ana ve tanrıçalara tapınma hakkında çok konuşuyor. Sanırım siyasi açıdan, bu oldukça sorun yaratıyor çünkü çoğu zaman, mücadelelerine katılmadan yerli kültürleri sahipleniyor. Ayrıca, bütün kadınların aynı kategoride olduğunu, aralarında bir fark bulunmadığını ima ediyor ve diğer cinsiyet çeşitlerini tamamen gizliyor.“Kadın olmak için, bu şekilde olmalısın” der gibi.

‘Kadınların çevreyle daha maddesel bir bağı var’

Benim kendimi daha çok dâhil ettiğim dal materyal ekofeminizm. Bu dal, doğanın ve kadınların, toplumun yapılandırmış olduğu kategoriler olduğunu söylüyor. Kadın ve doğanın arasındaki bağlantının kökü, aslında kapitalist, ataerkil üretimde ve bu sistemlerin, çevresel bozulmanın ve iklim değişikliğinin en kötü etkilerini kadınlara dayatmasındadır. Ve çevreyle aralarındaki ilişki, toplumsal cinsiyet rolleri ile bağlantılıdır. İş gücünün cinsiyete göre bölünmesi ile de ilgilidir. Bakım ve üreme işlerinin çoğunu kadınlar yaptığı için çevreyle daha maddesel bir bağları vardır.

Bence sırf bir kısmı özcü diye bütün bir hareketi yabana atmamak önemli. Gerçekten iyi bir anlayış sunabileceğini düşünüyorum. Özellikle kesişimsellik konusunda. Siyah feminist Kimberle Crenshaw bu kavramı geliştirdiğinden beri, kesişimsellik hakkında konuşan ilk hareketlerden biri ekofeminizm oldu. Irk, sınıf, etnik köken, cinsellik, cinsiyet ve çevrenin ilişkili olduğunu ve birbirleriyle kesiştiğini ilk konuşan hareketlerden de biriydi.

B.T: 2018’de İrlanda, Anayasasında kürtajı yasaklayan 8’inci Maddenin iptalini referanduma taşıdı ve yüzde 60’lık bir oy oranı ile kürtajın bir insan hakkı olduğunu savunanlar kazandı. Nasıl hissetmiştin? Ekofeministler kürtaj hakkı hareketinin nasıl bir parçası oldular?

C.V: Aslında bunun hakkında konuşacağım için mutluyum. Çünkü bu İrlanda için çok büyük bir andı. Bu, taban aktivizminin işe yaradığının bir kanıtıydı. 30 yıldır İrlanda’daki feminist organizasyonların verdiği uğraşların da öyle. İrlanda referanduma giderken seçim yanlısı grubun bir parçası olma ayrıcalığına eriştim. İnanılmaz bir şeydi. Referandumun olduğu yıl yurt dışında yaşıyordum, ama uzaktan dayanışma hareketlerine katılabildim. Yurt dışında yaşayan bir sürü İrlandalı insanın dünyanın her yanından dayanışmaya katıldığını görmek güzeldi.

Referanduma ekofeminist bir bakış açısından bakarsak… Birçok farklı çeşit feminist grup bu mesele üzerine organizasyon yapıyordu. Referanduma uzanan süre için bu en önemli meseleydi. Dublin’deki ekofeminist topluluk da çok aktifti. Propaganda yapıyorlardı, kapı kapı geziyor, bağış topluyor, yürüyüşlere katılıyorlardı. Siyasetçilerle konuşuyorlardı.

Dublin’de kürtaj hakkı için gerçekleştirilen yürüyüş

‘Kadının vücudu kaynak olarak görülüyor’

Ekofeminist bir bakış açısından… İçinde bulunduğum gruplar, üreme adaletinin, çevre adaletine bağlı olduğunu gerçekten anlıyordu. Çünkü sistematik bir yaklaşımda bulunuyorlardı. Onların bunu nasıl anladığı, ya da benim nasıl anladığıma gelirsek… Sömürgecilik, ataerki ve kapitalizm gibi baskıcı sistemler, “biz” ve “ötekiler” konseptlerini yaratmaya bağımlıdır. Kendi, faal ve kontrol sahibidir. Ve ötekiler kontrol edilecek, sömürülecek ve hükmedilecek bir kaynak olarak görülür. Sistem bunu doğaya yapıyor, kadınlara yapıyor, yerli toplumlara yapıyor. Nesne gibi gördüğü herhangi birine yapıyor. Bu durumda, bence kadın vücudu bir kaynak olarak görülüyor. Yola getirilecek ve kontrol edilecek, sistemin devam etmesi için gereken iş gücünü üretecek. Kapitalizmin devam etmesini sağlayacak. Bu kesinlikle insanlıktan çıkaran bir dünya görüşü.  Bu,sistemin doğaya ettiği muameleyle bağlantılı.Mümkün olduğunca kullanılacak bedava bir kaynak gibi görülüyor.Üreme adaletini de, fiziksel olarak doğum yapma eyleminden çok daha fazlası olarak görüyorum. Üreme eylemleri hayatı sürdüren eylemlerdir. Gerçek üreme adaleti, barınma, temiz bir çevre, ekonomik ve sosyal refahı kapsar. Yani aslında hepsi birbirine bağlı.

B.T: Kadın vücudu ile ilgili söylediklerin aklıma Vandana Shiva’nın bir sözünü getirdi. Diyor ki, ataerki ve modern tıp, kadının vücudunu değersizleştirmek için ortaklaşa çalışıyor. Senin sözlerinle bunlar kafamda tam oturdu aslında. 

Bununla beraber iklim adaleti hareketi açısından da konuşmak istiyorum bunu. Kesişimsellik, mücadele ettiğimiz ataerki ve iklim inkârcılığında karşılıklı bir şekilde çalışıyor. İklim adaleti için ön saflarda uğraşan kadınlar karşılarında onları ötekileştiren beyaz ve zengin erkekleri bulabiliyor. Kadın haklarıyla paralel bir şekilde iklim krizini de inkâr ediyorlar. İklim hareketi ve feminist hareketin dayanışması da giderek gelişiyor haliyle.

Bunun hakkında ne düşünüyorsun? Çünkü tüm bu nefreti ve eleştiriyi bir şekilde beraber karşılıyoruz, öyle değil mi?

C.V: Evet, kesinlikle. İklim değişikliğine karşı verilen mücadelenin ön saflarında gençler, kadınlar var. Şanslıyım ki WECAN’de (Kadınların Dünya Ve İklim Hareketi Ağı) staj yaptım. Dünyanın her yanında iklim değişikliğine karşı mücadelenin ön saflarında olan kadınları belgeliyor, vurguluyorlar. Bence bu mücadelede bu kadar çok kadının ön saflarda bulunmasının sebebi, kadınların çevreye daha duyarlı olduğu özcü bir bağlantı değil. Bence sistem bu insan grupları için iyi işlemiyor. Zaten sömürülüyorlar ve neoliberal sistemin en kötü etkileriyle yüzleşiyorlar. Kendi hayatında birçok zulümle karşılaşınca, doğaya yapılan zulmü görmek birçok açıdan daha kolay. Ama sanırım bağlama göre değişir. Bence bunları yaş, sınıf, etnik köken, cinsellik gibi şeylerin de etkilediğini görmek önemli. Kadınların karşı karşıya kaldığı düşmanlık ile ilgili örnek vermemiz gerekirse… Yerli kadınlar, beyaz olmayan kadınlar, küresel boyutta sömürgecilik, kapitalizm ve ataerkinin üçlü tehdidiyle karşı karşıya. Cinsel şiddet, ölüm tehditleri… Hatta daha yavaş şiddet çeşitleriyle: Su sistemleri, yaşamak için bel bağladıkları toprakları gibi geçim yollarının tüketilmesi… İklim değişikliğini yaratan sistemin tümünün ataerkiden, bunun bağlı olduğu kapitalizm ve sömürgecilikten kaynaklandığını düşünüyorum. Ve sistemin ataerkil tarafı, bu ataerkil dünya görüşündeki kabul edilebilir toplumsal cinsiyet rollerine karşı gelen aktivistlere tepki gösteriyor. Aktivistler öne çıkıyor, çekinmeden konuşuyor ve alenen karşı geliyorlar. Bu da sistem için kabul edilemez. Çünkü dediğin gibi, sistemin birçok farklı parçasına meydan okuyor.

‘Feminist bakış açışı önemli’

Bence feminizmin iklim hareketine katabilecekleri gerçekten harika. Olayın, toplumdan bağımsız, kenarda var olan bir çevre düzenlemesi olmadığı fikrini sunuyor. Aynı zamanda toplumsal adaletten bahsediyoruz. Mesela dünyanın her yanında taban organizasyonlarının çoğu kadınlar tarafından yapılıyor. Özellikle beyaz olmayan kadınlar ve yerli kadınlar tarafından. Ama yukarı çıktıkça, daha ana akım STK’larda, idarelerde, kurumlarda, çoğunluğun batılı beyaz erkekler olduğunu görüyoruz. O yüzden bu duruma sürekli dikkat çeken feminist bir bakış açısı olması önemli.

İklim hareketlerine feminist yaklaşımların en sevdiğim yönlerinden birisi, krizin sistematik köklerini işaret ediyor oluşu. Bireysel yaşam tarzı değişikliklerine bağlı neoliberal yaklaşımlar yeterli değil. Değişmesi gereken sistemin kendisi. Mesela ev içi tüketim uygulamalarını değiştirmekten bahsediyorsanız ama ev içindeki toplumsal cinsiyete göre iş bölümüne karşı çıkmıyorsanız, hâlihazırda sahip olduğumuz sistemi kopyalamış olacaksınız yalnızca. Ve devam ettireceksiniz. Teknolojik düzeltmelerin veya çözümlerin piyasada olduğunu söylemek ise, bu eşitsiz güç ilişkilerini olduğu gibi bırakacaktır. Yani aslında krizin köküne değinmez. Baskının ve sömürünün devam etmesine izin verir. Feministlerin önceliklendirip cinsiyetçiliğe, ırkçılığa meydan okuyan farklı çözümler göstermesini müthiş buluyorum. Krize farklı, daha derin bir şeklide bakıyorlar.

B.T: Söylediklerine ufak bir ekleme yapmak istiyorum. Birçok araştırmaya göre, iklim değişikliğinin darbelerinden ilk etkilenenler kadınlar. Kuzey ya da Güney Yarımküre’de olmaları bir şeyi değiştirmiyor. Her seviyedeki kadınlar iklim değişikliğinin darbelerinden etkileniyor. Buna karşılık, iklim değişikliğine sebepler olanlara baktığımızda, dediğin gibi, sistemde ve karar vericilerde, erkekler ve kadınlar eşit sayıda değil. İklim değişikliğinin sebebi çoğunlukla karşımıza çıkan, ataerkil fosil yakıtçı yaklaşım. Söylediklerin, gerçekten bu krize karşı feminist bir yaklaşım hakkında çok önemli şeyler söylüyor.

V.C: İrlandalı iki ekofeministe ait “Mothers of Invention” adında harika bir podcast’ımız var. Sloganları: “İklim değişikliği erkek sebepli; feminist çözümlü bir sorundur.” Bence bu gerçekten durumu özetliyor.

B.T: Evet özetliyor. Şimdi sahada daha çok feministe ihtiyacımız var. Hem erkek hem kadın.

V.C: Evet, kesinlikle, her cinsiyetten insana.

B.T: Evet, evet.

Artık pandemiye geçebiliriz. Covid-19 yayılıp hükümetler tarafından bazı yaptırımlar uygulandığından beri, hayatında neler değişti ve neler değişmedi? Hala o topluluklarda ve aktivist gruplarda etkin olma şansın var mı? Ve bu çevrimiçi dünyada birbirinizle nasıl ilişki kurduğunuzu bize anlatır mısın?

V.C: Evet, tabi ki. Bu çevrimiçi platformların sağladığı yakınlığa aslında şaşırdım ve memnun oldum. Müthişti, çevrimiçi toplantılara katılabildim. Çevrimiçi atölyeler de sundum. Hatta daha dün bir atölye sunduk, çok güzeldi. Ayrıca Aktif Umut adında bir iletişim ağına dahilim. Burada, dünyada gördüğümüz krize karşı içimizden gelen cevaba bakıyoruz.O yüzden içinde bulunduğumuz zamanla da çok ilgili. Şu anda aktivistleri desteklemek için de birçok çevrimiçi atölye düzenledik. Onlar da çok güzeldi. Ve ekofeminist topluluğun ve NN’in çok aktif bir şekilde ortak projelere katılması ve projeler üretmesi gerçekten ilham vericiydi.

Bence ekofeminizmin amacı da bu. Bireyci, rekabetçi bir toplumdan empati ve dayanışmaya dayalı bir topluma geçmek. Bu tür bir geçişin gerçekleştiğini görmek gerçekten fevkalade. Bu yüzden topluluklar kurmak aktivizm için çok önemli. Bu gibi zamanlarda, seni destekliyorlar, bu çok güzel. Bu fırsatı, yerli konuşmacıları, ya da Güney Yarımküre’deki kadınları çağırmak için kullanıyoruz. İnternet olmasa bu insanlar toplantılarımızda bulunamazdı. O yüzden normalde duyamayacağımız seslere söz verebilmek büyük bir şans.

B.T: Ne güzel bir işbirliği, teşekkürler. Senden ekofeminizm yaklaşımları dinlemek heyecan vericiydi.

V.C: Ben teşekkür ederim.

Hayvan HaklarıKitapManşetRöportaj

Tarihin en sistematik işkencelerinden biriyle yüzleşmek: Hayvan Deneyleri

“Mabel ile aynı enstitüdeki Bonnie de enstitüde doğmuş ve doğduğu gün annesinden ayrılmıştı. Yaşamının yüzde 93’ünü(2 bin 179 gün) kafeste ve yalnız geçirmiş, üzerinde 92 kez farklı ilaç uygulanmış, sayısız cerrahi müdahale yapılmıştı. Bonnie ve Mabel birbirlerini hiç görmediler ancak durumları benzerdi. Bonnie de tıpkı Mabel gibi uzuvlarını yiyor, tüylerini yoluyordu. Ona da ‘depresyon-mental hastalık’ notu düşüldü. Diğer bilim tutsakları Bangles, Cecelia, Lilly, Vera, Derek, Raj, Wafiya’ya da…”

‘Bilimsel gelişme’ adına yüzyıllardır psikolojiden, aşı yapımına; askeriyeden akademiye pek çok alanda hayvanlar deneylerde kullanılıyor.  Kimi zaman araştırma, kimi zaman merak kimi zaman ise yalnızca zevk için hayvanlar kafeslere konuluyor, hastalık bulaştırılıyor, canlı canlı işkencelere maruz kalıyor.

Hayvan hakları savunucuları Yağmur Özgür Güven ve Uzm. Dr. Oğuzcan Kınıkoğlu‘nun kaleme aldığı “Hayvan Deneyleri: Hayvanlar Bizim İçin mi Var?” geçtiğimiz hafta Yeni İnsan Yayınevi’nden yayınlandı. Kitap bizimle bu hayvanların hikayelerini paylaşarak bizi sorgulamaya ve yüzleşmeye çağırıyor.  

Biz de kendileriyle kendi yüzleşme hikayelerinin nasıl olduğunu, koronavirüs salgını sırasında çokça gündeme gelen aşı çalışmalarını, akademideki hayvan hakları ihlallerini konuştuk.

Bu kitabı yazmaya sizi iten şey neydi?

Yağmur: Sanırım 2006 yılıydı, Earthlings belgeseli yeni çıkmıştı ve çevremdeki herkes ondan bahsediyordu. Bazıları izleyemediğinden, bazıları yarım bıraktığından… Yurt dışından DVD’sini sipariş ettim ve izledim. Aslında izledim deyince de garip geliyor çünkü çoğunlukla durdurup, evin içinde dolaşıp gelip, sesini kapatıp, bazen de bitmeyen bir ağlama krizine girince ara verip ertesi gün devam ederek izlemeye çalıştım. Arkadaşlarıma da izletmek için kısa süre içinde toplamda üç kez izlemek zorunda kaldım.

İkinci izleyişimde kendimi sürekli olarak “onlar çoktan öldüler” diye telkin etmeye çalışmıştım. Üçüncüsünde de öyle. Ama hiçbirinde “science” başlıklı hayvan deneylerinin anlatıldığı bölümü izleyemedim, tahammül edemedim. Ve karşıma çıkan primat görselleri beni çok etkilemeye başladı. Hayvan deneyleri neden yapılıyor diye bir kitap bulmak istedim ama dilimizde yazılmış hiçbir şey yoktu. Yurt dışından bir kitap sipariş ettim: Rattling the Cage. Ve ardından başka kitaplar… okuduklarımdan öylesine etkilendim ki, bunları herkesin bilmesini, hayvanların yaşadıklarından herkesin haberdar olmasını istiyordum. 2009 yılıydı sanırım, kitap yazmaya karar verdim.

‘İnsanların sandığı gibi değil’

Oğuzcan: Yaklaşık 6 yıldır hayvan sömürüsünün her türlüsüne karşıyım. Ancak bir hekim olmama rağmen laboratuvarlarda gerçekleşen hayvan sömürüsünün çok da farkında değildim. Şifreli kapılar ardında gerçekleşen bu sömürüyle yüzleştikten sonra araştırmaya başladığım zaman laboratuvarlarda bilim arkasına sığınılarak çok büyük hak ihlalleri yapıldığını gördüm.

Hayvan deneylerinden elde edilen sonuçların düşük güvenilirlikte olması ve insanların sandığı gibi bilimin ilerlemesi için vazgeçilmez olmaması da beni bu kitabı yazmaya itti.

‘Hayvanların yaşadıkları motive kaynağı oldu’

Ben okurken itiraf etmeliyim ki çok zor saatler geçirdim. Siz yazarken neler yaşadınız, bunu merak ediyorum.

Yağmur: Çok ama çok zordu. Canlı bir hayvanın, her şeyi hissedebiliyorken vücudunun parçalara ayrılmasına dair ayrıntıları okumak kolay değil. Ya da sıcak çarpması deneyleri için fırınlara konulup, ısı arttıkça kaçmaya çalışmalarını ve kaçamamalarını… Ciddi psikolojik zorluklar ve sıkıntılar yaşadım. Türlü türlü işkenceler içeren binlerce sayfa okuyorsunuz, bu nasıl kolay olabilir ki zaten? Okuduğum ve izlediğim her şey içimdeki öfkeyi büyüttü-ki öfke de insana çok büyük bir yük aslında. Ama çoğu bir numara ile anılan o hayvanların yaşadıkları aynı zamanda bir motive kaynağı oldu.

Oğuzcan: Bazı yerleri yazarken sinirlendiğimi hatırlıyorum. Hatta kitabı okurken “acaba burada kızdığım belli olmuş mu?” diye düşünmüştüm. Bir de tabi, kitap yayınlanmadan önce hataları fark edebilmemiz için tekrar tekrar okumamız gerekiyordu. Özellikle, ölmek üzereyken bile kendisine acılar çektiren kişinin hala elini yalamaya çalışan ve ona kuyruğunu sallayan köpek beni her seferinde çok etkilerdi. O bölümde uzun uzun düşünürdüm.

Oğuzcan sana bir soru yöneltmek istiyorum. Kitabın başında da belirtiyorsun. Tıp fakültesinde hocanız bir sıçanı öldürüp iç organlarını incelemenizi istemiş. O gün orada bunu yapmamak sana bir şey kaybettirdi mi?

Oğuzcan: Mesleki pratik anlamında bir şey kaybettiğimi düşünmüyorum. Ancak bize ilk derste öğretilen “önce zarar verme- primum non nocere” ilkesinin kolaylıkla ihlal edilebildiğini fark etmiştim. Sanırım söz konusu insanlar olmayınca ilkeler de değişebiliyordu ve her ihlal bir şekilde eğitim ya da bilimin arkasına sığınılarak gerekçelendirilebiliyordu.

Fakültelerde bu yaygın bir yöntem mi? İyileştirmeyi öğrenmeye öldürmek ile başlamak?

Oğuzcan: Yaygın bir yöntem. Hatta bu yılda bile hala dikiş atmayı tavuk parçaları üzerinde yapan fakülteler var. Avrupa ve ABD’de bunun için özel kullanılan kitler var. Gerçek doku yoğunluğunda ve cildin her katmanını içeren eğitim kitleri bunlar. Ancak, ülkemizde ölü bedenler üzerinde bu eğitimlerin yapılması ile bir nevi gurur duyuluyor. Belki de ölüm bir şekilde normalize ediliyor ve ölüme hükmedildiği düşünülüyor.

Yağmur bu soruyu da sana sormak istiyorum. Kitapta da aslında çokça vurguluyorsunuz. Yüzleşmek. Senin hayvanlara yönelik sömürü ve işkenceyle yüzleşme hikayen nedir? 

Yağmur: Dediğim gibi, Earthlings bir dönüm noktası oldu. Ama kendi türüme karşı kuşku duymaya başlamam çok daha eskilere dayanıyor. Sanırım ortaokula gidiyordum. Bir sabah babamla oturduğumuz apartmanın bahçesine indiğimizde, bahçenin farklı yerlerinde yatan ölmüş köpekler vardı. Belediye zehirlemişti. Muhtemelen eve gönderildiğimden ötürü, sonrasını ve ne olduğunu hatırlamıyorum.

Unutamadığım gün ise; Kartal ormanlarında zehirlenmiş onlarca kuş, kirpi, köpek olayında, tüm gece karanlık ormanda hayvan bedenlerini topladığımın sabahında hala yaşayan siyah bir köpek bulduk ve tüm vücudu kasılan hayvanı veterinere yetiştirmeye çalıştım. Sabah saati herkes işe gidiyordu ve kliniğinolduğu sokağa araç girmediği için ağzından köpükler çıkan köpek kucağımda, şaşkın bakışlar arasında yürüdüğüm o cadde ve klinik kapısında hayvanın ölmesiyle ikimizin de yere düşerek dakikalarca öyle kalmamız… aynı “kaybetme” ve “başaramama” hissini, laboratuvardan çıkarttığımız ve 1 yılı aşkın süre benimle yaşayan Latte öldüğünde de yaşadım. İnsan “hep onlara kazanmamalı!” diye isyan ediyor haklı olarak…

Kitabın da temel sorusunu size yöneltmek istiyorum. Hayvanlar bizim için mi var?

Yağmur: Bence hayır, hiç kimse bir diğeri için var olmuyor ama bu bize öğretilmeye çalışılıyor. Sadece çağımızın yanlışı değil bu elbette, yüzyıllardır hep birileri başka biri için var denilmiş: köleler efendileri, kadınlar erkekler, hayvanlar insanlar için var… bu, insan davranışlarının en önemli motivasyonu bencillik için mükemmel bir kılıf. Birilerinin bizim için var olduğunu düşünmek gururumuzu okşuyor, kendimizi önemli hissediyoruz. Ama değiliz. Doğada tek başına hayatta kalamayacak, çoğu hayvana göre de “beceriksiz” sayılabilecek ölümlü canlılarız. Aynı zamanda da aptalız çünkü türünü devam ettirmek için muhtaç olduğu gezegene savaş açan başka bir canlı türü yok.

Oğuzcan: Ülkemizde çoğu kişi için bu sorunun cevabı evet olacaktır. Ancak durup düşünmek lazım gerçekten insanlar bu evrenin merkezinde mi? Tüm evreni düşünecek olursak dünyada bir kum tanesi kadar bile değiliz aslında. Nerden geliyor her şeye hükmetme özgüveni bilmiyorum. Hayvanlar tabi ki bizler için var olmuyor, onlar bizimle birlikte var. Bunu umarım kısa zamanda fark ederiz. Aksi takdirde insanların doymak bilmez hükmetme arzusu yüzünden dünya yaşanmaz bir yer haline getirecek. Bunu da Covid sürecinde gördük.

‘Koronavirüs aşıları hayvanlar üzerinde test ediliyor’

Aslında kitabın çıktığı zaman da oldukça manidar. Her gün koronavirüse karşı geliştirilen aşılarla ilgili haberler okuyoruz. Bu aşıların üretiminin arkasında acı çeken hayvanlar var mı?

Oğuzcan: Maalesef bu süreçte hayvanlar üzerinde testler gerçekleştiriliyor. Bu aşının geliştirilmesinde hayvanlar kullanılmasa da faz 0 dediğimiz aşının denenme sürecinde hayvanlar kullanılıyor. Ancak kitapta da bahsettiğimiz gibi ilk defa Covid-19 aşısının geliştirilme sürecinde ilacın bir an önce piyasaya çıkabilmesi için faz 0 çalışmalarının atlanması gerektiği önerildi. Bu süreçte bu konunun dillendirilmesi bile çok önemli bir gelişme. Belki Covid-19 aşısı için olmayabilir ancak ileriki süreçlerde faz 0 çalışmaları yapılmadan ilaçların piyasaya çıkacağını söyleyebiliriz.

‘Hollanda 2025 yılında deneyleri sonlandırıyor’

Bizim iyi olmamız, bu aşıların ilaçların geliştirilmesi için başka canlara acı çektirmemiz şart mı?

Oğuzcan: Artık bilimsel alternatif metotlar var. Bu metotlarla hayvan deneylerinden çok daha güvenilir sonuçlar elde ediliyor. Hollanda mesela 2025 yılında hayvan deneylerini tamamen sonlandırmayı planlıyor. Onlar insanlarını düşünmüyor mu?

Bugün belki tüm tanı ve ilaç geliştirmeler için bilimsel alternatif metotların varlığından söz edemeyiz ancak bu konuda teknolojinin ve bilimin ilerlediğini unutmamalı ve kötü bir bilim örneği olan hayvan deneylerine körü körüne bağlı kalmamalıyız. Araştırmalı ve doğruları öğrenmeliyiz.

George Floyd’un ölümünün ardından biliyorsunuz ki ABD’de ve Avrupa’nın birçok kentinde insanlar kölelik tarihiyle yüzleşmeye ve köle tacirlerinin heykellerini devirmeye başladı.

Biz yüzyıllarca süren bu hayvan sömürüsüyle nasıl yüzleşeceğiz? Ders kitaplarında yer verdiğimiz ve övgüler yağdırdığımız Pavlov ve daha nice kişinin heykellerini ne zaman devireceğiz?

Yağmur: Aslında başladık diyebiliriz, tüm mücadele alanlarında ötekileştirdiklerimize yaptıklarımız ve davranışlarımızla yüzleşmemiz gerektiğine dair ses yükseliyor. Artık böyle gelmiş böyle gider demiyor, davranışlarımız ve güdülerimiz üzerindeki kontrolü kaybetmememiz gerektiğini birbirimize ve çevremize hatırlatıyoruz. Heykelleri yıkmak daha kolay aslında, zihnin ta derinlerine kodlanmış seçilmiş ve özel tür -ya da ırk- algısını yıkmak daha zor. Ama imkansız değil. Evet çok uzun bir yol var ama umutluyum ben.

Oğuzcan: Sanırım insanların hayvan sömürüsünün yanlış olduğunu tamamen anladığımız zaman olacak bu. Bunun için belki de 100 yıldan daha fazla zaman gerekiyor. Yavaş yavaş insanlarda hayvan sömürüsünün yanlış olduğu bilinci artıyor ancak yine de benim en çok korktuğum bu gibi konularda bilimsel gerçeklerden çok binlerce yıllık geleneklerle mücadele etmek.

 

 

 

 

Kategori: Hayvan Hakları

Editörün SeçtikleriManşetRöportajTürkiyeVideo

İstanbul Barosu Başkanı Durakoğlu: Siyaset yapmak baroların doğasında vardır

Video Haber: Defne Sarıöz

Yeşil Gazete olarak İstanbul Barosu Başkanı Mehmet Durakoğlu ile, Diyanet İşleri Başkanı Ali Erbaş‘ın Ramazan ayının ilk haftası yayınlamış olduğu, LGBTİ+’ları ve HIV+’leri hedef alan nefte hutbesiyle birlikte başlayan tartışmaların asıl kökenini, çoklu baro sisteminin iktidar tarafından niçin istendiğini ve baro başkanlarını yürümeye götüren nedenleri konuştuk.

Baroların seçim sistemiyle ilgili düzenlemelere dair ilk girişimin 2009’da yapıldığını anlatan Durakoğlu, Türkiye’de baroların siyaset yapmasının yanlış biçimde, bir “kusur” gibi algılandığını söyledi. Durakoğlu bu anlayışın doğru olmadığını ve baroların doğası gereği siyasal iktidarlarla ters düştüğünü vurguladı:

Bu ülkede avukatlık kanunu 76 ve 95. maddeleri bize hukukun üstünlüğünü gözetmek ve insan hakları ihlallerine karşı çıkmak gibi bir görev yüklüyorsa o zaman barolar olarak bizim de hep beraber hukuk siyaseti yapma hakkımız doğuyor.

İşin doğasından kaynaklanan nedenlerle insan hakları ihlalleri siyasal iktidarlardan gelir. Öyle olduğu için de biz siyasal iktidarla karşıymış gibi görünürüz, bunu siyasal iktidarın bilmesi gerekir. (…) Bu karşıtlık bir partisel karşıtlık değildir, bir ilkesel duruştur bir görevdir, bu görevin yerine getirilmesidir.

Baroların seçim sistemlerinin değiştirilmesiyle ilgili teklifin görüşülmesi sırasında baroların, konunun doğrudan öznesi olmalarına rağmen görüşlerinin alınmadığının altını çizen Durakoğlu, teklifin Meclis Genel Kurulu‘nda kabul edilmesi durumunda eylemlerini sürdüreceklerini ve Anayasa Mahkemesi’ne başvuracaklarını söyledi.

Hafta SonuKöşe YazılarıManşetRöportajYazarlar

Betül Çavdar anlatıyor: Tek yol çim mi?

Bahçelerde, parklarda, refüjlerde ve yol kenarlarında yer örtücü olarak kullanılan tek bitki çim artık. Peki, günlük hayatımızın vazgeçilmez parçası haline gelen çim nasıl bir bitki? Çimin su ayak izi ve ekolojik maliyeti nedir? Bu bitki kentimizi ve bahçelerimizi yeşillendirmek için gerçekten uygun bir tür mü? Yoksa çim yeşil badanadan başka bir şey değil mi?

Bu soruları Açık Radyo’da iki haftada bir yayınlanan Sudan Gelen’e konuk olan Peyzaj Mimarları Odası İzmir Şubesi Yönetim Kurulu Üyesi Betül Çavdar ile konuştuk. (Programın ses kaydına buradan ulaşabilirsiniz. ) 

Akgün İlhan: Artık hangi parka veya bahçeye baksak yer örtücü olarak sadece çimi görüyoruz. Bu bitki nasıl oldu da her yerde kullanılan bir tür haline geldi?

Betül Çavdar: Çimin açık yeşil alanlarda yaygın biçimde kullanılmaya başlaması 1946 yılına denk geliyor. 1950’lerde ise çim alanlarda kullanılmak üzere yeni çim çeşitleri ıslah edilmeye başlanıyor. Ancak daha geriye gidecek olursak 19.yy’ın ikinci yarısında sanayi devrimiyle toplumlarda kentleşme ivme kazanmış. Bu kontrolsüz kentleşmeyle birlikte insanlar doğal çevrelerinden uzaklaşıp yapıların içine hapsolmaya başlıyor. Bunun sonucu olarak da doğaya özlemin artması ve doğayla temasın gerekliliğinin anlaşılması bir asır kadar bile sürmüyor. Ve kentlerde doğa parçaları yaratma talebi ortaya çıkıyor. Sosyo-ekonomik ve sosyokültürel olarak kim olursa olsun her insan doğayı gözlemlemek ve ona dokunabilmek istiyor.

Modern çağlarda ‘asaletin’ simgesi

Bunun için de gerek kamusal alan gerekse özel mülkiyet içerisinde açık yeşil alanlar oluşturulmaya başlanıyor. Ancak Yuval Noah Harari Homo Deus kitabında daha farklı ve başlangıcı daha gerilere giden bir çim tarihinden bahsediyor ve şunları belirtiyor[i]:

Taş Devri’ndeki avcı-toplayıcılar mağaralarının önü daha hoş görünsün diye çim yetiştirmezlerdi. Atina Akropolisi’nde başkent Roma’da, Kudüs Tapınağı’nda veya Pekin’deki Yasak Şehir’de de ziyaretçileri karşılayan çim alanlar yoktu. Özel mülkler ve kamu alanlarında açık yeşil alan yaratma fikri Orta Çağ’ın sonlarına doğru Fransız ve İngiliz aristokratların şatolarında doğdu. Modern Çağ’ın başında ise bu alışkanlık iyice kök salarak çim asaletin sembollerinden biri haline geldi.

Özellikle çim biçme makineleri ve otomatik sulama sistemlerinin olmadığı eski devirlerde çim çok fazla zahmet ve emek gerektirdiği halde karşılığında hiçbir değerli ürün vermiyordu. Hayvanlar çimi yemedikleri için çim alanlar üzerinde hayvan bile otlatmak mümkün değildi. Zaten yoksul köylülerin değerli topraklarını ve zamanlarını çim için harcayacak lüksü de yoktu.

İskoçya’da Glengorm Kalesi / Fotoğraf: Gerry Zambonini

Şatoların girişindeki alan çimse bu şatonun sahibinin varlığını ve gücünün göstergesiydi. Bu “o kadar çok toprağım ve hizmetkârım var ki bu yeşil fanteziyi karşılayabiliyorum” demenin aleni bir beyanıydı. Çim alan ne kadar bakımlı ve genişse hanedan o kadar güçlü demekti. Bir dükü ziyaret ettiğinizde çimleri bakımsızsa onunda sıkıntı içinde olduğu bilirdiniz”.

Aslında insanlık tarihi boyunca herhangi bir değerli ürün vermeyen bitkilerin statü sembolü olması ilk defa çimle gerçekleşmedi. Michael Pollan Arzunun Botaniği[ii] kitabında bize lalenin yolculuğunu farklı bir yerden anlatıyor. Laleyi, 17. yüzyılın ilk yarısından başlayarak bir ulusu sarsan ve ekonomisini neredeyse mahveden kısa ve yaygın bir çılgınlık olarak tanımlıyor Pollan. Ancak lalenin çimden farklı olarak estetik zevke daha fazla hitap ettiği de açık. İnsanlık tarihi sürecinde yüksek statüde yıldız olan bitkiler kolay kolay arzu nesnesi olmaktan kurtulamıyor. Çim alanların geçmişten gelen bir statü işareti olması alışkanlığı, onu çiçekli ve geniş popülasyonlu bitkilerden daha estetik gösteriyor. Üstelik ülkemiz gibi Akdeniz ikliminin hâkim olduğu yerlerde bakım maliyeti çok yüksek, hastalık ve zararlılara direncinin çok daha az olmasına rağmen çimden vazgeçemiyoruz.

Masraflı, zahmetli ve zehirleyici

Çimin sulanması, gübrelenmesi, ilaçlanması ve kısacası bakımı diğer yer örtücü türlere göre daha zor ve masraflı değil mi?

Çim ve diğer yer örtücüler kıyaslandığında çim çok daha hassas ve şımarık bir yer örtücü. Bir kere ilkbahardan itibaren sürekli bakım istiyor. Uzayınca da hemen biçilmeli ki bu süreler hiç de uzun aralıklarla değil. Çim bolca sulanmalı ki sulandıkça daha kısa sürede biçime gelsin. Eğer bir alanda çim yetiştiriliyorsa bir kere çok fazla su kullanılacağı ve kullanılan suyun “kimyasal ilaçlarla” zehirleneceğini bilmek zorundayız. 1 metrekarelik çim alanın sulanması için 10 litre su gerekiyor mesela. Herhangi bir çim alan kimyasal besin desteği, gübre ve ilaç kullanılmadan yaşatılamıyor. Bunun tarım zehri ve işçilik maliyeti de göz önüne alındığında diğer yer örtücülerden çok daha masraflı, zahmetli ve zor bir süreçten bahsediyoruz. Üstelik özellikle kentlerde ve çocukların ulaşabileceği alanlarda kullanılan çim, aşırı kimyasal kullanımı ile alerjik hastalıklara neden olabiliyor. Yani aslında estetik, ekonomik ve ekolojik açıdan çim, iklime uygun kullanılan yerel yer örtücülerle mukayese edildiğinde yeşil zehirdir.

Artık günümüzde çimi halı gibi rulo yapıp seriyorlar. Bu sağlıklı bir uygulama mı? Bir toprakta uzun süre çim ekildiğinde toprakta ve biyoçeşitlilik üzerinde ne gibi etkiler ortaya çıkabilir?

Rulo çim tohum uygulamasına göre daha az riskli ve hızlı bir yöntem olması nedeniyle uygulamacılara çok cazip geliyor. Çünkü uygulayıcı görevli tohum tercih ettiğinde hem tohumları hızlı yeşertebilmek hem de zararlıların çim tohumlarını taşımalarını önleyerek nispeten homojen bir dağılım gösterebilmesi adına çok daha fazla ilaç, gübre ve besin maliyetini göze alıyor. Rulo çimde bu maliyetlerin daha altında bir bedel ve iş gücüyle kısa zamanda homojen ve riski tohumdan üretilen çime göre çok daha az olan bir süreç yaşanır. Ancak çimin yayılıcı bir tür olduğunu göz önünde tutarsak rulo şeklinde taşınan köklü çim strese girer ve daha fazla yayılmaya çalışır. Yetiştirildiği alanlara bakılacak olursa rulo çim yetiştiriciliği büyük arazilerde tek çeşit denilebilecek -çünkü çim tohumlarının farklı türleri olsa da birbirlerine besin, su, hastalık ve zararlı direnci olarak çok yakındırlar- şekilde gerçekleştirildiği için, her monokültür üretimde olduğu gibi toprakta organik madde ve mikroorganizma miktarında azalma sorunları ortaya çıkar. Bu nedenlerle alanda biyoçeşitlilik azalır ve dolayısıyla toprak yapısındaki zenginlik tehdit altına girer.

Üstelik yetiştirdikleri her ürüne bir ekonomik değer gözüyle yaklaşan yetiştiriciler çim söz konusu olduğunda çok daha vahşi bir sürecin yöneticileridir. Bir yılda üçten fazla sefer mahsul alabilmek için çim yetiştirme tesisleri kontrolsüz su, kimyasal gübre ve ilaç kullanılmaktadır. Bu da dönümlerce arazi toprağının zehirlenmesi ve büyük miktarlarda suyun kullanılması, yani kirletilmesi demektir. Ayrıca kontrolsüz sulamalar, toprakta bulunan organik madde miktarının azalmasına yol açarken herbisit ve pestisitler de yer altı suyuna karışır ve suyu kirletir. İlaçlamada kullanılan kimyasalların arılara ve diğer tozlayıcılara verdiği zararı da düşünürsek ekosistem sağlığı ve biyoçeşitlilik açısından son derece sorunlu bir uygulama olduğunu söylemek yanlış olmaz.

Çim yerine çayır karışımları

Peki maden bu kadar olumsuz etkisi var çimin, onun yerine hangi bitkiler kullanılabilir? Az su ve emek isteyen sert iklim koşullarına dayanıklı yer örtücülerin olduğu kullanıldığı peyzaj planlama örnekleri var mı?

Aktif kullanılan yeşil alanlarda çim dışında onun kadar etkin bir alternatif oluşturmak oldukça zor. Özellikle de çimin üzerine basılması, oturulması ve spor sahaları oluşturulması mümkünken başka türlerle aynı etkiyi yaratmak zor. Ama yine de mesela çayır karışımları;  adaptasyonu yüksek yerel türler olması, alanın iklim ve toprak özellikleriyle iklim değişikliğine uyumlu tasarımlar olması bakımından tercih edilmeye başlandı küçük alanlarda. Tabi ki bu düzenlemede su ihtiyacı çime kıyasla daha az.

Plantlife uygulaması bir refüj örneği.

Örneğin İngiltere bu konuda başarılı bir uygulama gerçekleştirdi. İngiltere’de peyzajda insan müdahalesi ve bakımı olmadan, yerel bitkileri ve ilişkili yaban hayatını desteklemek amacıyla hareket eden “Plantlife” isimli bir oluşum var mesela. Bu oluşum 2013 yılından 2019’a kadar süren bir kampanya yürüterek yerel yönetimlere çayır karışımlarının yol kenarları bitkilendirmesinde kullanılması gerekliliğini anlatıyor ve başarılı işler gerçekleştiriyor.

Bu uygulamaları “çiçek nehri” diye isimlendirmişler. Bu çayırlar tozlayıcı türlerin, çayır kuşlarının sürekliliğinin sağlanması, toprak kalitesinin arttırılması, karbon tutma potansiyeli ve peyzajın bağlantısallığını sağlaması da düşünülünce son derece avantajlı. Mali açıdan bakılırsa, mesela Rotherham İlçe Meclisi çabaları sonucu biçme maliyetlerinde yılda yaklaşık 23 bin poundluk tasarruf edilmiş.

High Line Park her sene yaklaşık 5 milyon ziyaretçi alıyor.

Başka bir örnek de New York’da bulunan High Line Park. Kullanılmayan yükseltilmiş bir tren yolu restore edilerek kullanıma kazandırılmış ve kentin simge alanlarından biri haline getirilmiş. Bunu yaparken bitki seçiminde adaptasyonu yüksek, kuraklığa dayanıklı, düşük bakım maliyetli, yaban hayatına gıda sağlayabilen ve yerel üreticiler tarafından yetiştirilen çok yıllık çalı grupları, ağaçlar ve çayır otları kullanılmış. Park alanındaki doğal atıklarla kompost oluşturarak ticari gübre kullanmadan gübreleme ihtiyacı sağlanıyor. Bitki seçiminde zararlılara dayanıklı türler seçilirken zararlı mücadelesinde yeşil zarkanat gibi türler alana salınarak biyolojik mücadele uygulanmakta.

High Line’ın damla sulama sistemi ile birlikte kullanılan yeşil çatı sistemi, ekim yataklarının mümkün olduğunca fazla suyu tutabilmesi için tasarlanmış. Su ihtiyacı daha fazla olan türlere de hava koşullarına dikkat ederek elle sulama uygulanıyor. Yani neredeyse kendi kendine yetebilen bir sistem oluşturulmuş.

ABD’deki Denver’da ise en önemli unsur toprak yapısı ve iklime uygun yerel türler kullanılmış olması. Kurakçıl peyzaj uygulamasında türler kurak, yarı kurak şeklinde su ihtiyacındaki farklılıklara göre bölümlere ayrılmış durumda ve su yönetimi sağlanmaya çalışılmış bu uygulamalarda. Toprak yüzeyinin tamamını bitki örtüsü ile kaplamak yerine çalı ve ağaç türlerinin arasında kalan alanlar doğal taş ve ağaç kabuğu gibi doğal materyallerle kaplanarak suyun toprakta tutulması sağlanmış.

Çim yerine kurakçıl peyzaj uygulamalarının çok daha estetik ve ekolojik olacağı kesin. Yöreye uygun çok yıllık aromatik bitki, sukulent ve kaktüs kullanımı hem bakım ve mesai maliyetini hem de peyzajın korunması ve yönetimi işlevlerini yerine getirecektir. Ülkemizde büyük ölçüde bir kurum tarafından alınmış bir karar, denetim ve uygulama olmamakla birlikte yerelde bireylere tasarlanan ya da talebe göre uygulanan farklı kurakçıl peyzaj uygulamaları var. Ancak tabi ki bunun yönetim birimleri tarafından desteklenerek, uygulamaların yaygınlaştırılması gerekiyor.

Yönetimler, akademi, peyzaj mimarları ve STK’lerin işbirliği şart

Peki, insanları ve kurumları çim dışında yer örtücüleri kullanmaya nasıl ikna ve teşvik edeceğiz?

İzmir’deki Kordon gibi kentin simgesi haline gelmiş ve aktif olarak kullanılan alanlar dışında sadece görsel zenginlik açısından çim kullanımından vazgeçilmesi gerekliliği kazan-kazan durumu ile anlatılabilir. Kurumların uyguladığı çim alanlara bakılırsa bakım ve onarım maliyetlerinin yükseklikleri yüzünden birçoğunun zaman içinde atıl hale geldiği görülür. Yönetimlerin en büyük sorunlarından biri de mali kaynakların doğru kullanımı. Ayrıca yerel yönetimlerin çim uygulaması yapıp bakım hizmeti sunamadığı alanlar yine çayıra döndüğü için belki aktif hizmet ulaştıramadıkları alanlarda çim kullanımından vazgeçebilirler.  Aslında bu konuyla ilgili bir strateji oluşturma gerekliliği ortaya çıkıyor.

Alanda çalışan peyzaj mimarı meslektaşlarımıza da büyük iş düşüyor bu durumda. Gerek kamusal alanlarda gerek bireysel taleplerde çim kullanımına karşı ikna edici, doğru argümanlar geliştirmeliler. Müşteri ne isterse onu yapmak yerine müşterilerine çimin gerçek maliyetini anlatmalılar. Kurumlar açısından bakılacak olursa kurumlardaki meslek elemanlarının bu konuda yetkin, çalıştığı bölgenin iklimini ve ekolojik özelliklerini analiz edebilir yetkinliğe sahip olması çok önemli bir etken.

Aynı zamanda yönetim ve akademinin işbirliği gerekiyor. Örneğin kentsel açık yeşil alan tasarımlarında hangi bitki türü ve materyal seçimleri değiştirilerek iklim değişikliğine uyumlu tasarımların geliştirilebileceğine dair çalışmalar var. Aynı zamanda peyzaj tasarımı ve planlanması adına doğa temelli çözüm yaklaşımı da akademik camiada son zamanlarda yaygın olarak çalışılan konulardan. Güncel bilgiyi takip eden akademi ile işbirliğinin yerel yönetimlere nitelikli bilgi sağlamada önemli olduğunu düşünüyorum. Akademinin yanı sıra “PlantLife” gibi kolektif yerel oluşumlar ile kentsel ve kırsal peyzajlar konusunda halkın yönetime dahil olduğu, ekonomik ve ekolojik açıdan verimli kampanyalar yürütülebilir. Estetik kaygılar dışında su krizinin yaşandığı, verimli toprakların azaldığı, hava kirliliğinin arttığı ve dolayısıyla iklim krizini yaşadığımız şu günlerde bu konularla ilgili bireysel ve toplumsal tüm eylemlerin etkili olduğu insanlara sürekli hatırlatılmalı diye düşünüyorum.

*

[i] Yuval Noah Harari (2016). Homo Deus: Yarının Kısa Bir Tarihi. İstanbul: Kolektif Kitap.

[ii] Michael Pollan (2019). Arzunun Botaniği: Bir Elmanın Sizi Kullandığını Düşündünüz mü Hiç? İstanbul: Domingo Yayınevi.

 

Kategori: Hafta Sonu

Editörün SeçtikleriKoronavirüs SalgınıManşetRöportajSağlıkVideo

Karantinada bipolar hastası olmak

Video Haber: Defne Sarıöz

Tüm dünyanın olağanüstü bir dönemden geçtiği karantina günlerinde, duygularını yoğun yaşayan kişiler karantina önlemlerinden de daha fazla etkileniyor. Peki bipolar bozukluk hastaları açısından durum ne? Kendisi de bipolar hastası olan Bipolar Yaşam Derneği Başkanı Özlem Sarı‘yla konuştuk.

Bahar ve yaz aylarının bipolar hastalarında maniyi tetikleme riski olduğunu vurgulayan Sarı, karantina şartlarının, mevsimsel koşulların da eklenmesiyle birlikte bipolar hastalarını bu ataklara daha açık hale getirdiğini belirtti. Sarı, konuşmasında ayrıca, olumsuz haberlerin bipolar hastalarının kaygılarını arttıracağını ve özellikle sosyal medyadan kaçınmaları önerisinde bulundu.

Hafta SonuHaftasonuKadınManşetRöportaj

Emet Değirmenci ile ekolojik dönüşümde feminist tartışmalar – Aslı Tosuner

Türkiye’de ekoloji üzerine yapılan araştırmalar ve yayınlanan eserlerin sayısı son 10 yılda artış gösterdi. Ancak bütün güncel tartışmalara rağmen ekolojik sorunların toplumsal cinsiyet gibi hak mücadeleleri ile çakışma ekseninde yapılan yayınlar, hala çok yetersiz. 25 yıldır dünyanın farklı yerlerinde yaptığı çalışmalarla ekolojik mücadeleye katkı veren yazar/ekofeminist Emet Değirmenci, cinsiyet ve ekoloji sorununa değinen çalışmalarıyla bu alandaki eksikliğin giderilmesine katkı sağlıyor. 2019 yılında Kadınlarla Dayanışma Vakfı (KADAV) ile işbirliği içinde kadın ve ekolojik sorunlar üzerine farklı perspektifleri ve tartışmaları içeren “Doğa ve Kadın: Ekolojik Dönüşümde Feminist Tartışmalar” kitabının editörü Değirmenci ile kitabı ve kadın sorunu ile ekolojik sorunun kesişim noktalarını konuştuk.

***

Aslı Tosuner:  2010 yılında da yine kadınları odağa alan ilham verici bir kitap projesini oluşturup editörlüğünü yapmıştınız. Aradan dokuz yıl geçti ve yeniden bu konuya dair daha kapsamlı bir derleme hazırladınız. İkinci kitabın hazırlanması için motivasyonlarınız neydi ve iki yayın arasındaki farklar nelerdir? Aradan geçen dokuz yılda öne çıkarmaya ve vurgulamaya çalıştığınız konularda önemli değişimler oldu mu?

Emet Değirmenci: Her iki yayın da ekoloji ve kadın odaklı olmasına rağmen arada çok fark olduğunu söyleyebilirim. Birinci kitap sokaktaki kadına dahi hitap edebilecek nitelikteydi. O günden bu yana dediğiniz gibi Türkiye de epey bir bilinç gelişmesi oldu. Dolayısıyla ikinci kitap (Doğa ve Kadın: Ekolojik Dönüşümde Feminist Tartışmalar) ekolojik feminizm neden gerekli konusuna  girip işin felsefesine  ve teorisine de işaret ediyor.

Kitap iki bölüme ayrılıyor. Teorik tartışmaları ele alırsak, ekofeminizm hep özcülük iddiasıyla karşılaşıyor. Bu, ekofeminizme dair yanlış bir anlayış mıdır yoksa ekofeminist yaklaşımların içerisinde özcü ve özcü olmayan iki kanattan söz edebilir miyiz ve elbette sizin yaklaşımınız nedir bu konuda?

Ekofeminizmde kadın ve doğayı özdeşleştiren biyolojik determinist görüş var, evet.  Kadın tanrıçaların gücünden yola çıkıp mitolojiden ilerleyerek kadının erk olduğu anlamda matriarkiyi  geri getirmekle patriarkiye ders verilebileceğini düşünenler var. Kitabı derlerken iki şeye dikkat ettim: İlki antı-kapitalist bir duruşu olması. Bir başka deyişle “kadın neden tüketim toplumun hem öznesi hem de nesnesidir” meselesini sorgulamaya çalıştık. İkinci olarak da  işlediğimiz konular “kadınları nasıl özgürleştirir ve patriarkiyi nasıl sarsar” diye düşündük. Örneğin, kadınların aylık kanamalarında kullanılacak ekolojik petler yalnızca doğaya atık bırakmamakla ilgili değil. Aynı zamanda kadının kendi vücudunu tanıyıp kamusal ve özel alanda vücuduna ve kendine nasıl güvenebileceği, doğal döngüleri utanmadan konuşabileceği, hatta bunu utanılacak hale getiren parriyarkal toplumu eleştirir hale gelebileceğiyle ilgili…

“Kadın üretkenliği, doğurganlığı nedeniyle doğa gibidir” anlayışını ise doğru bulmuyorum. Kitabımız zaten biyolojik determinizm ile görüşlerini net bir şekide  ayırıyor. Evet biyolojimizden gelen farklılıklarımız var ve onlar bizi belli davranışlara yöneltebilir. Fakat neredeyse her şeyin toplumsal  olarak şekillendiğini de göz önünde bulundurmak durumundayız. “Kadın doğa gibidir ne yapacağı belli olmaz” ne demek? Kaldı ki doğa olaylarının dahi belli bir periyodu vardır.

Çok uzun açıklama gerektirebilecek bir konu ama bu durumu açıklamak, duygusal emek kapsamına da giriyor. Kadınların üstünde görünmez emek olarak, adeta kambur olarak taşıdığımız bir durum bu. Bir çatışma varsa kadının ‘doğası gereği’ yumuşak davranması ve çevresini  düşünmesi beklenir. Öyle de yapıyoruz gerçekten. Bu kötü bir şey değil ancak yükün paylaşılması gerekiyor. Patriyarkal toplum erkeği katı ve duygusuz olarak şekillendirirken aynı zamanda özel ve kamusal alanda yaptığı bir dizi etik olmayan şeyin üstünü örtmekten ve görmezden gelmekten yanadır. Oysa kadını patlama noktasına getirecek durumun arkasında yatan neyse, o da duygusal iş bölümü kapsamında  paylaşılmalı. Bu durum erkeğin kendisine de yararlı olabilir. Ayrıcalıklardan yararlanmayı tercih eden erkek öfkemizi artırıyor. Çünkü hem kendilerinin hem de bizim işimizi zorlaştırıyor. Onlara öfkeli olmak da hakkımız! Tabi burada erkek gibi davranan, patriyarkanın değerleriyle hareket eden kadınlar olduğunu da belirtmeliyim. Zaten liberal feminizm bunu destekler niteliktedir. Kadınlar da askere gidebilir vs.

Ekofeminist yaklaşım doğası itibariyle kapitalizme ve onun uzantısı neoliberal politikalara mesafeli durur. Kadın hakları mücadelesi açısından çatışma oluşturabilecek, benim de sık sık tanık olduğum bir konu var. Doğaya dönmek ya da daha ekolojik yaşamak denilince, kadınlar özellikle geçtiğimiz yüzyılda kazandıkları teknolojik temelli bazı konforları kaybetmekten korkuyorlar. Ancak bunlar tüketim kültürünün ve kapitalist üretim biçimlerinin de bir parçası. Ev içi emeği rahatlatan elektronik aletler, kullan-at pedler ve çocuk bezleri vb. modern ürünler, kadınların iş yaşamına dahil olmasını kolaylaştıran araçlar olarak kabul ediliyor. Bu çatışma üzerine sizin düşünceleriniz nelerdir?

Kapitalizm doğayı kaynak deposu olarak görür. Dikkat ederseniz dünya genelinde doğanın yağmalanmaması ve yaşamın savunulması için suyuna, toprağına  tohumuna sahip çıkan çoğunlukla kadınlardır. Yağmalanan doğayı onarmaya yönelik teknik buluşlar erkeğe ait gibi görünse de onların arakasında bir dizi kadının emeği vardır. Görünmez emekten söz ediyorum. Kısacası toplumsal iş bölümünde kadın, öğrenilmiş alışkanlıklar gereği derleyip bir araya getiren, devşirendir. Sofrasına yenebilir otları, şifalı ağaç kabuklarını koyan, yabani balın nerede olabileceğini bilendir. Mezopotamya‘da ilk buğday tohumunu evcilleştirenin, Meksika’da ilk mısır yetiştiren kişinin kadın olduğu dikkate alınırsa tohumu koruyagelen ve kuşaktan kuşağa aktarılmasını sağlayan ve bu bilgeliği taşıyan genelde kadındır. Neoliberal politikaların patentleme ile ellimizden aldığı bu gücümüzü; para ekonomisi değil ekolojik ekonomi kapsamında geri istiyoruz!

Tüketim kültürünün öznesi de nesnesi de kadındır. Ev içi özel alanında satın alınacaklara kadın karar verir gibi görünür. Aslında bu dahi orta sınıf ve belli haklarını elde etmiş, bütçeden evin ihtiyaçlarına göre harcama gücünü elinde bulunduran kadının etkinlik alanıdır. Alt sınıf kadının değil.

Ben primitivist değilim. İnsani ölçekteki teknolojilere taraftarım. Çünkü cinsiyetten bağımsız olarak teknoloji, özgür düşünmemiz için bize zaman kazandırır. Kullan-at petler taraftarı olmadığım için kitabımızda ekolojik pedler üzerinde durduk. Çocuğumu hazır bezlerle değil kendi elimle yıkadığım bezlerle büyüttüm, mamasını dahi atık üretmemek adına hazır satılanlardan almayıp tohumları ezerek kendim yaptım.

Ekofeminizmin erkeklere yüklediği rol nedir? Erkekler bu hareketin neresinde durmalı ve nasıl insiyatif almalılar?

 Erkeklerin ne yapmaları gerektiğiyle ilgilenmiyorum. Biz kadınlar onlara reçete sunamayız. Doğruyu beslerlerse hep birlikte iyiliği büyütürüz. Kendileri karar verecek nerede duracaklarına ve ne yapacaklarına. Yardım sözcüğünün tartışıldığı dönemdeyiz. Eşine (partnerine) yardım etmek ne demek? İşin doğası gereği paylaşılması en doğal beklenti değil midir?

Kentleşme hala ekolojik sorunları üreten en önemli unsurlardan biri. Doğaya dönüp orada bir yaşam kurmak herkesin planlayabildiği ve imkanının olduğu bir proje olamıyor. Ekofeminizm kentte nasıl bir mücadele yürütebilir, kent bu yönde nasıl dönüştürülebilir sizce? Özellikle de kentte kamusal alan daralırken ve eski komşuluk ilişkileri dağılıp insanlar daha bireyselci bir yaşam tarzına geçmişken

Mekanın diyalektiğine ve ilişkisine kafa yormuş özgürlükçü Marksist Henry Lefebvre kenti geniş bir ekosistem olarak tanımlar. Yapılacak yapılar ve kullanılacak alanlar ona göre tasarlanmalıdır. Kamusal alan kullanımı renk, dil, sınıf, ırk ve cins olarak demokratik ve eşitlikçi olmalıdır. Lefebvre’nin Türkçeye kazandırılmış Kentsel Devrim, Şehir Hakkı gibi güzel kitapları var.

Çıkardığımız kitaba da Nur Elçik’in kaleme aldığı “Kentli Kadının Ekofeminizmi” başlıklı bir makale aldık. Kentli  kadın çocuğunun, ailesinin, partnerinin sağlık sorunları nedeniyle en çok gerçek ve sağlıklı gıdaya odaklanmış durumda. Ancak hangi kentli kadın ekolojik pazarlara ulaşabiliyor, asıl sorun burada.

Kamusal alanları geri kazanmak için çaba sarf etmeliyiz. Çünkü kadını görünür kılan yerler buraları.  Elbette, bu alanların ne kadar kadın dostu olduğu önemli bir parametre. Bugün Ege köylerinde dahi hala kadın vücudunu küçülterek köy meydanından hızla geçmek zorunda kalabiliyor. Adam kahvede onun acizliğini seyrederken, onu tahakküm altına almanın zevkiyle keyifle çayını yudumlayıp sigarasının dumanını savuruyor. Ev zaten erkek için dinlenme yeridir. Kamusal alanda vücuduna diline eline beline dikkat etmek zorunda bırakılan kadındır.  Geçenlerde  ‘mor cepken’ hikayesini duydum. 1900’lerin başlarında Efelerin cepken yeleği gibi kadınlara da evlenirken sandıklarına bir mor cepken konurmuş. Kadın kocasıyla çözemediği bir sorun yaşarsa, mor cepkeni giyip köy meydanına otururmuş.  Onu üzgün ve öfkeli görenler gelip sorunu anlamaya ve çözüme yardımcı olmaya çalışırlarmış. Öyle sanıyorum ki bu vesile ile köyün kadınları da o kamusal alana çıkabiliyordu.  Belki de bunlar Ege’nin Efe kadınlarıydı, yani kadın haklarının Osmanlı döneminde temelini atanlar… Çoğu kişi  Türkiye’de Mustafa Kemal Atatürk’ün haklarını verdiğini düşünür, ancak bunun arkasında belki de 200 yıla dayanan bir kadın örgütlenmesi vardır.  Bu bağlamda Serpil Çakır’ın Osmanlıda Kadın Hareketi  kitabı çok değerlidir.

 Yeni kitabınızda Ekolojik Feminizm Penceresinden Büyümeme (Degrowth) Ekonomisine Bir Bakış” başlıklı bir yazınız var. Büyümeme ekonomisi tam olarak ne anlama geliyor ve bu yaklaşımı ekofeminist bir perspektifle nasıl birleştiririz? 

 Elbette burada büyümeme hakkında feminist ekonomiye de değinmek gerekiyor. Para ekonomisine dayalı ekonomik büyüme yerine müşterekler yoluyla herkese dağıtılacak refahın  büyütülmesi gerekiyor. Bu, belki reformcu bir yaklaşım gibi görünebilir ama eşitlikçiden öte hakkaniyetli ortamlar yaratmamız gerekiyor.

Büyümeme daha çok gelişmiş ülkelerin gerçeği diyenler olabilir. Ancak gelişmiş ya da geri kalmış olsun kapitalizm eleştirisi de bir ekonomik büyümeme ve adalet vurgusuna dayanır. Ben yazımda daha çok kadının tüketim toplumunun (kapitalizmin) feodal dönemdeki arazi çevirmelerinden itibaren patriyarkada nasıl nesne olarak göründüğünü anlatmaya çalıştım.  Endüstriyel kapitalist hatta militarist erkek egemen toplumun kullan- at mentalitesi, kadın vücudu ve ruhu üzerinde de tahakküm kuruyor. Sahip olma anlayışı… doğaya hakim olma, alt etme, başa çıkma adeta tecavüz kültürü destekler nitelikte. Tıpkı devasa maden ocakları açarak doğanın canına okumak, barajlarla  nehirlerin suyunu hapsedip ekosistemin canlılığını ve çeşitliliğini öldürmek gibi… Doğayı evcilleştirmek, sivilize etmek, bir kadının vahşiliğiyle başa çıkmakla özdeşleştiriliyor.

  1. yy şairlerinden Henry Vaughan’ın şiiriyle ilerlemek istiyorum:

Teslim aldım doğayı, yarıp geçtim her yerini

Kırdım kimsenin dokunamadığı mühürlerini

Rahmini gögüslerini ve başını

Yani tüm gizlerinin saklı olduğu yerlerini parçalayıp açtım.

– (Vanity of Spirit parçasından)

 Ekolojistler genelde, 18’inci yy’ın başlangıcından bugüne; endüstriyel döneme odaklanır. Oysa gerek din, gerek modernleşme ile işin tohumları çok daha önce atılmıştır. Hatta kadına tahakküm; yaşı büyük olanın genç üzerindeki tahakkümü (gerontokrasi), sınıf, ırk gibi en temel hiyeraşik ilişkiler içinde dünyada ilk ortaya çıkan tahakküm ilişkisidir. Neolitik döneme kadar uzanır.

 Kitabrı pdf’sine buradan ulaşılabilirsiniz

 

Kategori: Hafta Sonu

Köşe YazılarıManşetRöportajYazarlar

Depremde su yönetimi nasıl olmalı?

Depremde su yönetimi nasıl olmalı? Bu sorunun cevabını almak için Remzi Çelik ile konuştuk. Remzi Çelik, Kadıköy Koşuyolu Muhtarlığı, Mahalle Yardımlaşma Derneği (Mayader) ve Üsküdar Acıbadem muhtarlığı ile birlikte “Afette ilk 72 saat” çalışmasını hazırlayan ekipte yer aldı.

Yaklaşık 35 yıl boyunca su sistemleri üzerine çalışmış olan bir isim olan Çelik, Açık Radyo’da yayınlanan Sudan Gelen‘in konuğu oldu. Çelik, depremle ilgili olarak özellikle su konusunda mahalle bazında yürüttükleri çalışmaları anlattı. Radyo programından sonra yaptığımız röportajda ise Çelik afette su yönetimini daha detaylı olarak anlattı. Bu söyleşiyi Yeşil Gazete okuyucularıyla paylaşıyoruz.

Akgün İlhan: Afette ilk 72 saatte acil durum su yönetimi nasıl olmalı? Neden yerel çözümler bu kadar önemli?

Remzi Çelik: Acil durum su yönetimi, durum oluşmadan önce ve oluştuktan sonra bir envanter çıkarma ve planlama işidir. Planlama dediğimiz şey bir bakıma alternatifleri oluşturmak demektir. Bir kentin su sistemine baktığımızda yüzey ve yeraltı olmak üzere su kaynaklarını, su arıtma tesislerini, isale hatları, su boruları, pompalar ve vanalar gibi iletim elemanlarını, depolama ve son kullanım sistemlerini bir bütün olarak görürüz. Kente su sağlama süreci kaynaktan arıtmaya, oradan depolamaya ve dağıtıma kadar çeşitli aşamalardan oluşur. Afete bağlı olarak merkezi sistemlerin herhangi birinde çökme veya kırılma sonucu oluşacak su kesintisine karşı yerelde ve mahalle ölçeğinde içme suyuna erişim çözümlerini planlamak zorundayız. Bunu mahalle bazında yapmak çok önemli çünkü her mahallenin sosyal yapısı, su altyapısı ve kentleşmesi gibi fiziksel özellikleri birbirinden farklıdır. Tek bir merkezden bunca detayın hesaba katılması mümkün olamayacağı için yerelden ve yerelin katıldığı planlamalar elzemdir.

‘Afet öncesi ve sonrası için planlama yapılmalı’

Peki, mikro ölçekte afet için su planlaması nasıl yapılmalıdır?

Elbette, Koşuyolu Mahallesi’nden örnek verebilirim. Bizim Amerika Birleşik Devletleri’nin Çevre Koruma Ajansı (EPA) tarafından geliştirilen Acil İçmesuyu Arzı Planlama Çalışması’ndan faydalanarak yaptığımız bir tablo var. Burada kişi başına su ihtiyacı, kesinti süresi, etkilenecek nüfus ve su kalitesi hedefi gibi başlıklarda yapılması gereken hazırlıklar belirtilmiştir. İlk olarak kişi başına su ihtiyacından başlayalım. Bu miktar kişi başına günlük 1,5 ila 15 litre arası su olarak kabul edilebilir. İlerleyen zamanlarda bu miktar arttırılabilir. Örneğin ilk gün 700 kişiye yeterli olacak bir dağıtım noktası planlanmalıdır. Burada yemek yapma, içme ve hijyenik bakım da dikkate alınır. Bu su miktarına yangınla mücadele, yıkanma ve evcil hayvanların su ihtiyacı dâhil değildir.

İkinci unsur ise kesinti süresidir. 72 saat kesintiye göre planlama yapılabilir. 21 günden fazla kesinti bu çalışmanın konusu değildir. Üçüncüsü etkilenen nüfustur. Hesaplamalarda sadece mahallede oturanlar değil, günlük çalışanlar, mahalle dışından gelenler ve turistler de dikkate alınmalıdır. Dördüncü mesele de su kalitesi hedefidir. Bu konuda bir standart geliştirilmeli 30, 60 ve 90 gün gibi kısa sürelerde su kalitesi geri kazanılmalıdır. Mahalle bazlı acil su yönetimi planlamasında STK’ların ve mahallenin katılımı, envanter çıkarılmasına verecekleri destekler gerçekten çok önemlidir. Örneğin biz Koşuyolu mahallesinde muhtarlık ve Mayader olarak kamu kurumlarında, okullarda, camilerde, hastanelerde ve hatta özel işletmelerde bulunan su stoğunun tespit edilmesi için çalışmalar yapmaktayız. 3, 10 ve 21 günlük zaman dilimlerinde suyun miktarını ve kalitesini planlayıp kişi başına günde 10 litre su ile hesaba başlamak gerekir. Analiz yapıp ve alternatif kaynakları belirledikten sonra uygulama planı afet öncesi ve sonrası şeklinde yapılmalıdır. Afette su yönetimi hazırlık çalışmalarında afet ile ilgili literatür, danışmanlar, kurumlar ve atölye çalışmaları faydalanacağınız kaynaklardır.  

Deprem de afet de üzerine fazla düşünülen konular değil ülkemizde. Bu önlemleri almanın gerekliliğini anlatmak ve bu konudaki farkındalığı artırmak için neler yapılmalı?

Okullar önemli eğitim noktalardır. Buralarda afet hazırlığı ve bu hazırlıkta suyun önemi anlatılmalıdır. Evinde tuvalet sifonuna basan çoğu insan suyun tesisat vasıtasıyla ev önündeki parsel bacasına, oradan da kentin su altyapısı kanalıyla arıtmaya gittiğini bile bilmemektedir. Bozdoğan Kemeri’nin altından geçen vatandaşlarımız bunun Bizans döneminde Belgrad Ormanı’ndan Fatih semtine su getirmek için inşa edilmiş olduğundan habersizdir. Halkın su iletim ve dağıtım altyapısına dair bilgisi İstanbul’da da diğer büyükşehirlerde de çok yetersizdir. Ayrıca su tasarrufu, hijyen ve su fakirliği gibi kavramlar konusunda eğitimler verilmelidir. Kaynaktan arıtmaya giden su kullanımı sürecinde her aşamada insanların ve diğer canlıların sağlığını gözeten içilebilir ve kullanılabilir temizlikte suya erişimin önemi insanlarımıza anlatılmalıdır. Çünkü su bir yaşam hakkıdır ve afette bu hak çok daha büyük önem kazanır.

Yerelde üretilen çözümler

Bir de afet sırasında suyun kalitesini sağlamak meselesi var yani dezenfeksiyondan bahsetmek de gerekiyor? Bu konuda neler yapılmalı?

İçilebilir ve kullanılabilir kalitede suyun sağlanması çok önemli. Su hayati bir varlık olmasına rağmen, bulaşıcı hastalık yayma açısından da son derece tehlikelidir. Afetin süreçlerine göre su kalitesine ulaşmayı hedeflemeliyiz. Bunun için kaynatılmış suyu kullanmak durumundayız. Yani suyu ısıtacak elektrik enerjisi, gaz veya sıvı yakıt imkânlarımız elimizin altında olmalı. Suyu dezenfekte etmeyi öğrenmeli, klor tabletlerini ve diğer kimyasalları nasıl kullanmamız gerektiğini afet olmadan önce öğrenmeliyiz.

Peki, acil durumda kullanabileceğimiz mahalle ölçekli su kaynakları nelerdir?

Buna cevap verebilmek için bir mahallede bulunan hastane, okul ve benzeri kamu kurumlarındaki depolama kapasitesi belirlenmeli öncelikle. Aynı şekilde site, apartman ve evlerdeki depolama tespit edilmeli. Mahalledeki ve civarındaki komşu mahallelerdeki yüzey ve yer altı su kaynakları, AVM ve ticari binaların su depoları ve mahalledeki damacana su dağıtımcılarının su kapasitesi de saptanmalı. Ve elbette afet çantalarında su bulundurulmalı. Afet sonrasında zarar görmüş su boruları ve su hortumları içinde kalan suyun da tespit edilmesi gerekiyor. Ancak bunlar belirlendikten sonra mahallenin su kapasitesine dair gerçekçi bir saptama yapılabilir.

Evet, tüm bunların saptanması ve acil su yönetimi planlarının yapılmasını sadece devletten beklemek gerçekçi değil. Gerçekten de çözümlerin her şeyden önce yerelde üretilmesi gerekiyor değil mi?

Kesinlikle. Bir kez her şeyden önce yerel çözümler daha esnektir ve afet zamanlarında çözüm üretmede esneklik elzemdir. İkincisi yerel çözümler hızlı ve kolay hayata geçirilebilir. Bu nedenle afet öncesi ve sonrası planlama mahalleliler, mahalle muhtarları ve ilçe yerel yönetimleri ile birlikte yapılmalı, il ve bölge acil durum planıyla bütünleşik olmalıdır. Onarım çalışmasını planlama da önemli bir konudur. Makro sistem içinde çalışmaz hale gelen altyapılar mikro yani mahalle bazlı çözümlerle hızlı bir şekilde tamir edilebilmelidir. Bunun için yedek donanım hazır olmalıdır. Su vanaları zarar görecek yerleri bloke edecek şekilde monte edilmelidir ki zarar gören yer tüm sistemi atıl hale getirmesin. Komşu hatlara bağlantılar olmalıdır ki su gerektiğinden başka mahalleden by-pass edilebilsin. Arıtılan su deposu hacmi, arıtma sistemindeki arızayı giderene kadar yetecek hacimde olmalıdır. Jeneratörler, yakıtlar ve yedek boru donanımları hazır bulundurulmalıdır. Böylece temiz su eksikliğinden kaynaklanan sorunlar en aza indirilebilir.

Programın kaydını buradan dinleyebilirsiniz.

Editörün Seçtikleriİklim KriziManşetRöportaj

[İklim Kuşağı Konuşuyor-4] Elsie Luna: Ekolojik yıkım çoktan başladı, insanlar ölüyor

Elsie Luna, İngiliz-Kolombiya-ABD’li 11 yaşında bir Yokoluş İsyanı (Extinction Rebellion-XR) üyesi ve iklim değişikliği aktivisti. Son 16 ay boyunca İngiltere, Almanya ve Kolombiya’da yaşadı. Şu anda anti-kapitalist ve anti-faşist bir aktivist olmaya doğru ilerlediğini söylüyor. İngiltere Sunderland‘da yaşıyor. Geçtiğimiz yaz Lozan’da yapılan iklim aktivistleri buluşmasında tanışmıştık. Annesi Heather da annem ile arkadaş ve bir Yokoluş İsyanı eğitmeni.

İklim ve ekolojik yıkım çoktan başladı. İnsanlar zaten ölüyor”

Atlas Sarrafoğlu: . Lütfen iklim krizinden nasıl haberdar olmaya başladığını bize anlat.  Seni  harekete geçmeye ve bir yokoluş isyanı aktivisti olmaya iten nedir?

Elsie Luna: Başta Greta’dan dolayı iklim krizinden haberdar oldum. Yaptığı eylem biçiminden ilham aldım daha doğrusu. İngiltere’de ilk grevi yaptığımı düşünüyorum, ama evde eğitim aldığım için benim yaptığım daha çok bir dayanışma grevi oldu. İlk grevim Yokoluş İsyanı tarafından desteklenmişti. Kriz hakkında gittikçe daha fazla şey öğrendim ve fosil yakıt şirketlerinin CEO’ları ile görüşerek; niyetlerini ve hedeflerini değiştirip bir iklim acil durumu ilan etmelerini ve fosil yakıtlarını toprakta tutmalarını istemek için Londra’daki ofislerine birkaç kez ziyarete gittim.

Geçtiğimiz yılın nisan ayında Londra‘da sokakların günlerce kapatılması ile gerçekleşen Yokoluş İsyanı eylemi öncesinde XR (Extinction Rebellion) ile çok eylem yapıyordum. Hatta bir ara XR ofisinde çalıştım ve diğer aktivistlere destek olmak amacıyla “Regen” (yenilenme) diye adlandırdığımız, aktivistlerin kendilerini rahat hissetmelerine ve yürüyerek, egzersiz ve yoga yaparak rahat ve mutlu hissetmelerine katkı yaptım.  O zamanlarda ağırlıklı olarak Genç Yokoluş İsyanı (XR Youth) ile de çalıştım. Ama bu daha fazla gençler içindi. XR ailelerini de biliyor ve tanıyordum. Bu yüzden de XR’dan bağımsız olarak 8-12 yaş arası çocuklar için Çocuk Yokoluş İsyanı’nı (XR Kids) başlattım.

Çok seyahat ettiğin için bize farklı konumlardaki grevlerinden bahseder misiniz? Gerçekleştirdiğin aktivizm eylemleri arasındaki en unutulmaz şey nedir?

Londra’da ilk grevim sonrasında, birçok farklı ülke ve şehirde iklim grevi yaptım. İngiltere’de yaşadığım kasaba olan Scunthorpe’da grevlerime devam ettim, Sonra Almanya‘ya taşındım ve orada Essen ve Berlin başta olmak üzere çok sayıda grev yaptım, ama sadece bir kez okuldayken, gerçek bir grev yapma şansına sahip oldum. Köln‘de büyük bir kömür karşıtı yürüyüşe gittim. Sonra İngiltere’ye döndük ve Bristol’de iklim grevlerine devam ettim.

Toplamda yaklaşık 10 farklı greve katılmış olsam da kendimi Fridays For Future veya iklim grevlerinin bir parçası olarak görmüyorum. Asıl aktivizmim, şimdiye kadar XR ve ardından XR Kids ile oldu. XR Kids’in koordinatörlerinden biri olarak, XR’ın ilk büyük eylemi olan Ekim 2019’de yaptığı isyan için etkinlikler düzenlemelerine yardımcı oldum. Aktivizme başladığımdan bu yana en unutamadığım şey ise, 2019 yazında İsviçre’de Fridays For Future’un bir haftalık toplantısında Greta ile buluşmaktı.

Geleceğin, emisyonlardan tamamen arındırılmış olmasını umuyorum, en azından bir gün – sadece net sıfır değil, ıIrkçılık, yetişkinlik, yaşçılık, cinsiyetçilik, engellilik ve sınıfçılıktan uzak bir dünya hayal ediyorum.”

Benim ‘sonram’ için kendi özgürlüğünden vazgeçtiğin için teşekkür ederim” diyen tabelanı çok seviyorum. Lütfen bize bununla ne demek istediğini ve geleceğin nasıl olmasını hayal ettiğini anlatır mısın?

Bu pankart Yokoluş İsyanı eylemcilerinin Nisan 2019’de tutuklanması üzerine hazırladığım bir pankarttı. İnsanlara, geleceğe yardım etmek için tutuklanarak fedakarlık ettikleri için teşekkür ediyordum. Geleceğin, emisyonlardan tamamen arındırılmış olmasını umuyorum, en azından bir gün – sadece net sıfır değil, ırkçılık, yetişkinlik, yaşçılık, cinsiyetçilik, engellilik ve sınıfçılıktan uzak bir dünya hayal ediyorum.

Evde eğitim aldığını biliyorum, bunun aktivizmine etkisi nedir?

Aktivizm ile ilgili şeyleri incelemem için bana daha fazla zaman veriyor. Bir bakıma, her gün grev yapmak gibi!

Bütün siyasetçilerden istifa etmelerini rica ediyorum. Hükümetin işini örgütlenerek insanlar yapmalı ve şirketleri doğrudan eylemle durdurmalı”

Politikacılarla dolu bir odada olsaydın onlara ne sorardın?

Siyasi partilerin nereden geldiklerine bakılmaksızın hepsi siyasetçidir. Hepsinden istifa etmelerini rica ediyorum. İnsanlar ne olursa olsun kendileri örgütlenmeye başlamalı, topluluklar kurmalı, herkes ihtiyaç duydukları şeye sahip olabileceğinden emin olmalı, hükümetin işini yapmalı ve şirketleri doğrudan eylemle durdurmalıdır.

Türkiye’de iklim eylemlerine başlamak isteyen çocuklara ne söylemek istersin? Paylaşmak istediğin herhangi bir öneri veya ipucu var mı?

Kapitalistlerin sizden faydalanmasına izin vermeyin! Faşistlerin sizden faydalanmasına izin vermeyin! Çünkü aslında iyi bir iş çıkarmayacaklarını biliyoruz. Sadece iyi bir iş yapıyormuş gibi yaparlar ve iyi iş yaptıklarını söylerler.

Editörün SeçtikleriKitapManşetRöportaj

‘İklim adaletine dayalı, devrimci bir dönüşüme ihtiyacımız var’

Yeşil düşüncenin özellikle derin ekoloji yaklaşımı, insanların ekolojik bilinçlerini artıracak ya da hatırlatacak bir deneyimi mutlaka yaşayacaklarını söyler. Benim ekolojik bir bilinçle ilk karşılaşmam neydi hatırlamıyorum, ama bunu düşündüğüm zaman aklıma hep Ümit Şahin ve Ömer Madra gelir. Sorularımın cevaplarını ya da yeni sorularımı onların ürettiği iklim ve ekoloji içerikleriyle oluşturdum, dersem az olmaz.

Madra ve Şahin, yaklaşık 12 yıldır Açık Radyo‘da birlikte hazırlayıp sundukları Açık Yeşil’in belirli programlarını iki kitap halinde derlediler. Açık Yeşil derlemesinin ilk kitabı geçen yıl nisan ayında yayımlanmıştı. Açık Yeşil2 ise ocak ayında yayımlandı. Kendileriyle Yeşil Gazete için kitapların oluşum süreci ve içeriğine yönelik kapsamlı bir röportaj yaptık. Derlemenin yol gösterici ve çeşitliliğine yönelik keyifli bir okuma olmasını diliyoruz.

***

Bahar Topçu: Açık Yeşil Programlarının kitaba dönüşme ihtiyacı nereden kaynaklandı? Kitaplaşmasının anlamı sizin için ne oldu?

Ömer Madra: Tam olarak nereden kaynaklandığını hatırlamıyorum, ama bundan daha önemli bir konu olmadığını düşündüğüm ve ekoloji konularında bir rehber oluşturacak kadar geniş bir birikim oluştuğu için, diyebilirim. Ümit Şahin’le 2007’de çıkan kitapta da iklim krizi deyimini zaten Türkiye’de ilk defa biz kullanmıştık. Bu konunun mümkün olan en geniş kitlelere yayılabilmesi için iyi bir fırsat diye düşündük. Açık Radyo dinleyicilerinin de destek olması çok hoş oldu tabii. Programları deşifre etmekte ve başka alanlarda ortaklaşa bir iş yapılmış oldu; sonuç da bence iyi, hayırlı bir iş oldu.

Ümit Şahin: Açık Yeşil programı Ömer abiyle yazdığımız ilk kitabın sonrasında başladı. O kitap için 2006’da konuşmaya başlamıştık, kitap benim yaptığım mülakatlardan, bir tür nehir söyleşilerden oluştu. Biz mülakatları 2006’da yaptık, kitap 2007’de çıktı. İşte Açık Yeşil’i yapmaya da o kitap çıktıktan sonra başladık. Dolayısıyla Açık Yeşil bir kitapla başladığı için en sonunda yine bir kitaba dönüşmüş olması doğal bir süreç gibi geliyor bana. Tabii Açık Yeşil’e başlarken ileride kitabını yaparız diye hiç düşünmedik, ama böyle 10-12 yıl devam edince ve toplamı 560 programı bulunca, ”içinden çok şey çıkar” diye düşündük. Bir de programın 10’uncu yılıydı kitabı düşündüğümüzde, onuncu yılın envanterini çıkaralım gibi bir fikir oluşmuştu ve sonuç bu oldu. Bir yandan son 10-12 yılda iklim değişikliği ve iklim hareketleri nereden nereye geldi görmüş olduk, ama bir yandan ekoloji hareketlerinin de bir tür almanağı gibi oldu.

Ö.M: Biraz iddialı gibi gelecek ama bir tarz rehber niteliği de taşıyor. Birçok ilginç konu üzerinde çalışmış, bu konulara neredeyse ömür vermiş insanlarla görüşmek, mülakat yapmak fırsatı bulduk. Onları da yansıtmak iyi oldu. Antoloji gibi bir şey de oldu yani.

B.T: İlk kitaptaki programların bazılarında yeşil hareket, özellikle de Avrupa’daki yeşil hareket için öncü isimlerin hayatlarını anlattığınız bölümler var. Ben o isimlerin çoğunu kitaptaki programlardan duydum mesela. Bu öncü isimlerin hayatlarını anlatırken, her şeyi olduğu gibi anlatıyorsunuz. Oysa tam da böyle biraz ideal insan olma, pürüzsüz yaşamlar zamanında yaşıyoruz.

Ü.Ş: Herkes tutarlı olmak için ölüp bitiyor değil mi bu aralar?

B.T: Evet, aynen. Teşekkürler. Tam doğru kelimeyi bulamıyordum. Doğru insan olma, örnek, lider kişilik olma zamanlarındayız; ama anlattığınız insanlar…

Ü.Ş: Hepsi sorunlu insanlar.

(gülüşmeler)

İklim hareketini kadınlar üzerinden okumak…

B.T: Sizinle bunu konuşmak istiyorum aslında. Bilinçli bir seçim sanıyorum, onları böyle anlatmak.

Ö.M: Evet, sadece çevreci olarak değil kimlik olarak da son derece öncü kişiler. Sadece basit birer çevreci olarak algılanamazlar. Bunun bence en ilginç örneği Ümit’in program sırasında keşfettiği Eunice Newton Foote. Açık Yeşil 2’ye iklim hareketini baştan sona kadınların öncülüğünde okumanın mümkün olduğunu anlatarak başladık. Kilometre taşlarında onlar var ve işte benim gençlik aşkım Jane Fonda’ya kadar gidiyor. Donella Meadows mesela; kadın 1972’de Büyümenin Sınırları’nı yazıyor kocasıyla beraber ve bu işlerin böyle olacağını ilk yazanlardan biri. Ama Foote hakikaten olağanüstü, çünkü ta Amerikan İç Savaşı bile başlamadan önce kadın hakları dahil pek çok alanda çalışan, bu arada da küresel ısınmanın karbondioksitten kaynaklandığını ve atmosferde çoğalırsa ayvayı yiyeceğimizi söylemiş biri. Eunice Newton Foote’u daha önce bilmiyordum ama Rachel Carlson’u tanıyoruz mesela, çevre hareketinin öncü isimlerinden, kurucularından biri olarak onun da ne kadar aktif biri olduğunu ve şimdi yeni aktivistlerin uğradığı hakaretlere, aşağılamalara onun da uğradığını net olarak görüyoruz. “Evde kalmış histerik karı” diye bahsedilmiş kendisinden mesela. Greta Thunberg’e de söylenenlerin haddi hesabı yok. Jane Fonda’ya da Hanoi Jane derlerdi 1970’te, Vietnam Savaşı’na karşı çıkıyor diye. Bence bunları vurgulamak çok önemli.

B.T: Bence de, yeşil hareketle tanıştığım ve çevre meseleleri için harekete geçmek istediğim zaman, hayatta kendimi o kadar tamamlamadığım, biraz daha rahat etmem gerektiği gibi bir dönüş almıştım. “Dünya’yı biraz daha kirlet ondan sonra çevre aktivisti olmaya hak kazan” mı demek istediler, bilmiyorum.

Ü.Ş: Bu dediğin çok yaygın bir şeyin yansıması. Biz de Türkiye’de Dünya’yı daha yeterince kirletmediğimiz için bir şey de yapmamız gerekmediğini düşünüyoruz ya, bütün suç Amerika’da, Avrupa’da falan. Aynı mantık. Bizim daha önemli sorunlarımız var çevreye gelene kadar. Bu işte, yılların önyargısıdır.

Ö.M: Önce devrim yapalım.

Petra Kelly.

Ü.Ş: Ya da önce iyice bir kalkınalım. Önceki soruna gelince, birinci kitaptaki kişilerin bir kısmı yeşil hareketle tanıştığım dönemlerden itibaren, Petra Kelly gibi benim için efsane olan isimler, hayranlıkla takip ettiğim, benim kuşağım için kült denebilecek kişiler. Bir de tabii biz yeşil hareketle ilgilenmeye başladığımız yılların hemen başında Petra Kelly öldürüldü. O travmayı gayet iyi hatırlıyorum. Bir de, Barry Commoner gibi hem aktivist hem araştırmacı olan, bilim insanı olarak da öncü insanlar var. Bunların hepsi benim bir şekilde takip ettiğim isimlerdi. O yüzden bu isimlerin bazılarını ölüm yıl dönümlerinde bazılarını öldüğü gün (Edward Goldsmith gibi), bazılarını doğum gününde anma fırsatı bulduk. Sistematik olamadı, olsaydı keşke, mesela Rachel Carlson programı yapsaymışız iyi olurmuş. Ama mesela oradaki isimlerden benim için en önemlisi kitaptaki hacminden de belli olduğu gibi Ivan Illich. Benim için öncü bir isim, ustam gibi bir kişi. Hem mücadele ve aktivizm biçimi, hem düşünceleri açısından. Düşünceleri ve bütün hayatıyla ona çok uzun yer verdik. Yeşil hareketin Türkiye’deki ilk kuşakları için bu isimlerin hepsi çok önemliydi. Yeni arkadaşların bu isimleri iyi bilmemeleri çok doğal. Bu kitaptaki bölümler böylece hem bizden bir tür aktarım hem de onlara bir anlamda saygı duruşu oldu.

Ö.M: Sadece yazı çizi olarak değil de kişilikleriyle de, mesela Manisa Tarzanı gibi birini anmak da çok önemliydi. O hiç hatırlanmıyordu, eminim yani.

Manisa Tarzanı.

Ü.Ş: Sadece Manisa’da hatırlıyorlar.

Ö.M: Ama adam önemli biri, eylemle söylemi bir olan çok ilginç biri ve Türkiye’de bayağı erken bir zamanda bütün hayatını bu işe vermiş.

Ü.Ş: Gerçekten bu tür öncü kişiliklerin çelişkilerle dolu olması bir tür kural gibi. Rudolf Bahro gibi bir insan, delilik düzeyinde bir coşku ve radikalizmle hareket eden bir isim mesela. Manisa Tarzanı baştan aşağıya kendini bir persona olarak kurmuş. Kendini bir mite dönüştürmüş bir insan. James Lovelock mesela, 100 yaşını geçti galiba, kendisiyle sürekli çelişen biri…

Ö.M: Evet, James Lovelock’ın son hali tartışılabilir. Nüfus fazlasından şikâyet ediyor. Azaltırsak çözülür demeye getiriyor. Bu anlamda sözleri var.

Ü.Ş: Ben Petra Kelly’nin çok büyük hayranıyımdır. Fakat Avrupa Yeşilleri, biraz çatlak ve her şeye mani olan fazla radikal bir kişi olarak hatırlıyorlar onu. Kelly’nin o olağanüstü enerjisi, liderlik karizması falan olmasaydı acaba Alman Yeşilleri bu kadar hızlı büyüyebilir miydi? Bütün o kişiliklerin bu çelişkileri, zorlukları. Zor insanlar bunlar. Bu açıdan da incelenmeyi hak ediyorlar.

Ö.M: Bir de doğa korumacılar var. Bütün ömrünü bu işe vermiş Tansu Gürpınar, ne kadar çarpıcı bir kişilik. Ancak bu kitap sayesinde tanıdık, radyoda kendisiyle konuştuktan sonra dönüp yazdıklarına da bakmak hayranlık vericiydi. Hem eylemi hem de söylemi bir olan biri olduğunu fark ettik. Ama bunlar bilinmiyor. O açıdan bu kitaplar biraz antolojik mahiyette de işe yarar diye düşünüyorum.

Türkiye’nin pozisyonu: Sonsuza dek emisyonu artırmak

B.T: 10 İklim Değişikliği Taraflar Konferansı için yaptığınız programlarını ikinci kitapta derlediniz. Daha çok bir dinleyici olarak sormak istiyorum. Yaptığınız programlarda neden Türkiye’nin iklim müzakerelerindeki rolü için ayrı bir program yok.

Ü.Ş: Bahsediyoruz aslında.

B.T: Evet ama, biz burada bu işi tartışıyoruz ve her zaman iklim hareketi için de bir çıkmaz Türkiye’nin konferanslardaki pozisyonları. Türkiye’nin bir programlık tavrı yok mu yani?

Ü.Ş: Cevabı kendin söyledin. Türkiye’nin politikalarıyla ilgili konuşulacak fazla bir şey keşke olsaydı da bol bol konuşsaydık. Türkiye’nin pozisyonu hâlâ savunmacı. Savunmacı pozisyon neredeyse kalmadı iklim konferanslarında. Eskiden vardı, 1970’lerde 80’lerde hatta belki 90’larda bile, ama…

B.T: Savunmacı pozisyon yeterince kirletmediğini savunmak, değil mi?

Ü.Ş: Evet ben çok kirletmedim, neden benden bir şey istiyorsunuz? Eskiden bu çok yaygındı, artık pek kalmadı. Hele ki Paris Anlaşması’ndan sonra tamamen ortadan kalktı. En küçük ülke bile “tamam ben üzerime düşeni yapmakla yükümlüyüm” diyor. En hızlı büyüyen, kirleten ülkeler de biraz zorlamayla olsa da bir şeyler yapacağını söylüyor. Türkiye ise sonsuza kadar emisyonunu artırma stratejisi dışında bir şey açıklamadı bugüne kadar.

Ö.M: Büyüme ve kalkınma modeli…

Ü.Ş: Büyümeyle beraber emisyonu da artırma modeli… Diğerlerinde de var büyüme ama Türkiye hem büyüyeceğim hem de emisyonumu artıracağım, hiçbir zaman da azaltmayacağım diyor. Bu pozisyon Türkiye’ye özgü bir pozisyon haline geldi neredeyse. Böyle bir pozisyonun nesini konuşalım?

Ö.M: Resmi görevlilerin hepsi Türkiye’nin resmi pozisyonunu savunma durumunda. Bunun dışında da bir sürü riyakar katılımcı oluyor, onlarla görüşüyorsun, ama Türkiye’ninki zor.

Ü.Ş: Umutsuz vaka.

B.T: Kendi yerel iklim hareketiyle, sivil toplum kuruluşlarıyla uyumlu çalışan bir ülke örnek verebilir misiniz?

Ü.T: Senin dediğin anlamda pek yok aslında. Yani en iyi diyebileceğim ülkelerde de bu sefer ön plana sivil toplum kuruluşlarından ziyade delegasyonlar çıkıyor. Onlar gerçekten iyi çalışıyorlar, onların sesi çıkıyor. Sivil toplum Amerika, Türkiye gibi devletin bir şey yapmadığı ülkelerde daha ön planda. Avrupa Birliği’nin falan belli bir farkı olabilir. Ama Avrupa’nın sivil toplumu da hiçbir zaman AB’nin pozisyonuna bayılmıyor, onu zorluyor. Dediğin tarzda bir şey bence pek yok.

B.T: Greta da söylüyor zaten bu meselenin artık hükümetlere ve politikacılara bırakılamayacağını. Ömer Madra mesela uzun zamandır iklim hareketi için bir kritik kitleden bahsediyor. “İklim hareketinde gerçek bir değişimin olması için harekette kritik kitleye ulaşabilirsek eğer, politikacılar tepkisiz kalamayacaklardır, mutlaka bir şey yapacaklardır” şeklinde bir görüş var. Yapılması gereken o halde sadece sokaklara dökülmek, grevler yapmak mı yani?

Ö.M: Yalnız iklim hareketi için değil dünyadaki bütün sosyal dönüşümler için gerekli bir kritik kitle var. Bu artık ölçülmüş bir şey.

B.T: Nüfusun en az yüzde 3,5’unun gösterilere katılması mı?

Ö.M: Evet, mesela Hong Kong gibi bir yerde artık yüzde 25’lere çıkıyor bu rakam. Dünya’nın en güçlü yönetimi Çin bile bastıramıyor. Bu böyle ama öbür taraftan çok çelişkili durumlar var. Maldivler’de mesela, ilk defa seçimle gelen Cumhurbaşkanı, ilk hükümet toplantısını skubayla denizin altında yapmıştı. Yakın gelecekte iklim felaketleri adaları mahvedeceği için; ama onu da devirdiler. Muazzam bir devlet başkanıyken bile tutturamayabiliyorsun bu baskılar karşısında.

B.T: Nedeni de bu muydu? Genelde iklim krizi olmaz ya!

Ö.M: Büyük ölçüde buydu. Kendisini tanıma şansım da olmuştu. Müthiş bir adamdı, ama devirdiler ve resmen dışarı attı kendini, canını zor kurtardı. Delegasyonlarda uğraşıp dönüşümcü şeyler söyleyenlerin işi de hiç kolay değil. Filipinler’de mesela, ayrıntılı olarak konuştuk kitapta da var, Yeb Sano, ama onu da attılar. Kendisine bile sormadan, Filipinler’in çıkarlarına aykırı davrandığı; daha doğrusu Filipinlilerin temsil ettiği fosil yakıt çıkarlarına ters düştüğü için. Yani Cumhurbaşkanından tut Filipinler’in delegasyon şefine kadar gidebiliyor bu süreç. Onun için de tek yol… (gülüşmeler)

‘Sürekli ve öngörülemez devrimci süreç’

Ü.Ş: Ben son soruna cevap vermeye çalışayım. Elbette, kelimenin asıl anlamıyla sabahtan akşama kadar sokağa çıkamayız demiştik, yani eylem yapma anlamında. Dolayısıyla yapılacak bir sürü başka şey var, örneğin örgütlenmek gibi, diğer insanlara bu konuyu anlatmak, bu konuyu öğrenmek veya yaşamımızı ona göre düzenlemek gibi; bu konuda yazmak çizmek, kampanya yapmak bir sürü şey yapabiliriz. Ama ne yaparsan yap, 100 bin kişilik mitinglerden salon toplantılarına kadar diğer insanlara bir şekilde değeceğin, onlarla bir araya geleceğin işler yapmadan yaptıkların bir anlam taşımaz. O yüzden dar anlamda eylemden bunu anlıyorsak, evet eylem yapmadan bu iş olmaz, ama yaptığın eylemin bir işe yaramasının ölçütü ne diye de sorulabilir.

Ö.M: Sürdürülebilirlik.

Ü.Ş: Evet, birincisi süreklilik, ikincisi de şu ki; aslında ihtiyacımız olan şeyin devrimci bir dönüşüm olduğunu hepimiz biliyoruz. Devrimci dönüşümlerin ya da devrimci ayağa kalkışların en önemli özelliği nedir? Öngörülemez olmasıdır. Öngörülemez olan bir şeyin ortaya çıkmasının tek yolu da o eylemin sürekli hale gelmesidir. Yani, sürekli ve giderek daha çok insanın katıldığı bir eylemlilik örgütlediğiniz zaman bir gün sizin hiçbir şekilde kontrol edemeyeceğiniz bir devrimsel dönüşümü siz aslında başlatmış olursunuz. Bunu örnekleri tarihte ve dünyanın her yerinde çok sayıda var. Bizdeki Gezi de böyle bir şeydi.

Ö.M: Yani, Eunice Newton Foote’un ortaya çıktığı zamanları düşünürsek bana sorarsan 1848 devrimlerinin de etkisi var. Fransa’dan Amerika’ya gidiyor tabii ki. Devrim öyle bir şey yani…

Ü.Ş: Dolayısıyla biz burada bir devrimden bahsediyorsak, birilerinin oturup devrimi örgütleyeceği düşüncesi yanlış bir hayal. Böyle bir şey hiçbir zaman olmadı ve olmayacak. Ancak o inat ve o eylemcilik sürekli hale gelir, belli bir hedefe yönelir ve onu ısrarlı bir şekilde toplumda daha geniş kesimlere duyurursunuz, işte o zaman yüzde 3,5’la mı olur 5,5’la mı olur bilmiyorum. ama belli bir noktaya geldiği zaman öngörülemez bir devrimi ateşleyecektir. Bundan başka bir yol zaten herhalde yok.

Ö.M: Bence de yok ve bu iyi bir soru bence, daha önceki bütün tartışmaları da akla getiriyor. Devrim lafını kullanmak da bir çeşit tabuydu yakın zaman öncesine kadar. Halbuki şimdi Bernie Sanders Amerika Birleşik Devletleri tarihinde, uzun yıllardan sonra ilk defa sosyalizmden bahsediyor ve çok da ciddi bir destek alıyor. Özellikle de Alexandria Ocasio Cortez gibi genç kadınların büyük desteğiyle yürüyor. Devrimi konuşmak bu yüzden önemli. Bu kadınlardan konuşurken Rosa Luxemburg en önemli figürlerden biri, üstelik Lenin gibi bir figüre kafa tutmuş ve onu demokrasiyi savunmamakla eleştirmiş ve Lenin bile bir şey diyememiş.  İşte böyle bir kadının genel grev meselesi de tekrar gündeme geldi ve başarılı oluyor. Yani, bir kişi yaptı bunu. Çağırdığı genel greve 7,5 milyon insan katıldı. BBC’nin Greta’nın babasıyla yaptığı röportajda babası kızının daha önce pek gülmediğini, şimdiler daha mutlu olduğunu söylüyor ama adam aynı zamanda çok endişeli. Yapılan hakaretler ve gelen eleştirilerin de ötesinde, artık Bolsonaro’ları falan düşünürsek, işleri gerçekten zor.

‘Türkiyeliler toplumsal mücadeleye inanmıyor’

B.T: Açık Yeşil 2’nin son bölümünde iklim hareketinden röportajları paylaşıyorsunuz. Farklı mücadele ve çalışmalardan örnekler de diyebiliriz. Bunların hepsi kazanım. Yani belli bir mücadele ile kazanılmış direniş ya da kampanyalar.

Ü.Ş: O konuda biraz taraflı olabiliriz, evet.

B.T: Bu kadar ciddi ve büyük meselelere karşı mücadele eden bireyler, kendi çabalarıyla kazanımlar sağlayıp küresel bir gündem oluşturabiliyorken; üstelik bunlar Türkiye’den insanlarken, ana akım neden bu kadar ilgilenmiyor?

Ü.T: Bir kere, Türkiye’deki toplumsal mücadele kazanmayı çok bilmiyor. Kazananlar da hemen bir bahane bulunabiliyor.  Aslında bu zaten iptal olacaktı, gibi bir ruh hali çok yaygın. Ben bizzat yaşadım bir sürü bu tür deneyim. Nükleer karşıtı harekette de gördük. Kyoto Protokolü için de mesela büyük bir kampanya yaptık, Açık Radyo’nun da içinde olduğu, 170.000 imza topladık daha internetin bu kadar yaygın olmadığı bir dönemde ve o imzaların büyük kısmı sokakta toplandı. Türkiye ondan sonra Kyoto’ya taraf oldu. Fakat herkes de dönüp bize dedi ki, Türkiye zaten Kyoto’yu onaylayacaktı.

Türkiye’de toplumsal harekette bu alışkanlık var. Tamam, biz de demedik ki biz onaylattık diye. Ama bize dönüp de ilk söylenen şeyin bu oluşu, toplumsal mücadeleye inançsızlıkla ilgili aslında. İnsanlar sokağa çıkmaya, toplumsal mücadeleye inanmıyor. İnansaydı zaten Türkiye’de bu kadar insan iklim değişikliğinden kaygı duyarken yapılan iklim mitingleri en fazla 5 – 10 bin kişiyle sınırlı kalmazdı. Bütün diğer konular için de aynı şey geçerli. Bir tek kadın meselesi farklı. Bir tek kadınlar gerçekten, 8 Mart’larda falan olağanüstü bir kitle topluyorlar. Onun dışında hiçbir toplumsal hareket bence inanmıyor aslında toplumsal mücadeleye, kitlesel anlamda bakarsak. Kitapta başarıları ön plana çıkarmamız bilerek yani aslında. Gerçekten mücadele ederek, sonunda bir şekilde kazanırsınız.

Büyük Anadolu Yürüyüşü.

Ö.M: Başka da yol yoktur zaten.

Ü.Ş: Hani bir laf vardır: Mücadele ederseniz, kaybedebilirsiniz; ama mücadele etmezseniz çoktan kaybetmişsiniz demektir.

Ö.M: Yalnız Türkiye’de değil, dünyada da en temel sorun medyanın tamamen fosil yakıtçıların elinde olması. Bunu yakından biliyoruz. Yok sayılıyor. Avustralya bütün bir kıta halinde yandı. Tarihinin gördüğü en büyük kuraklıklardan birini yaşıyor. 1 milyardan fazla hayvan bilinebildiği kadarıyla yok oldu. Avustralya için artık ayrı bir felaket hesabı açmak söz konusuyken medya halen bunun küresel iklim kriziyle ilgisi olmadığını yazabiliyor. Çünkü medya Murdoch’un emrinde, Murdoch da petrolcü. O yüzden kömürcüleri destekliyorlar tabii ki. Türkiye’de de böyle. O yüzden de böyle biraz.. Ama Ümit’in sözünü ettiği, özellikle kendisine sol yakıştırması yapan kesimlerin ciddi, kendi iç engellemelerinin olduğunu da düşünüyorum. En büyük kayıplardan birini Büyük Anadolu Yürüyüşü’nde yaşadığımızı düşünüyorum. Muazzam bir isyandı. Türkiye’nin yedi ayrı bölgesinden yüzlerce insan yürüyerek geldiler.

Ü.Ş: Devlet engelledi. Yürüyenler de kendi içlerindeki tartışmalar nedeniyle yeterince direnemediler tabii.

Ö.M:  Onunla ilgili yaptığımız bence kitaptaki en ilginç röportaj, oradaki ruh halini iyi yansıtıyor. Çok heyecan vericiydi. Üstelik de Türkiye’nin en büyük göçmen topluluğu Sarıkeçililerin de başında olduğu bir şey. Yani yazık oldu, ama başka yolu da yok.

İklim adaleti…

B.T: İklim krizinin bir insan hakları meselesi olduğuna, sivil hak hareketleriyle hem stratejik, araçsal hem de özü itibariyle aynı değerleri paylaştığına dair pek çok şey var ayrıca programlarda. Yine de iklim adaleti hareketi halen diğer toplumsal hak hareketlerinden farklı diyebiliriz. İklim bilimini aktarmak için yapılması gerektiği gibi sürekli rakamlardan bahsedilmesi bir yandan meseleyi insansızlaştırdığı eleştirisine neden olabiliyor. Diğer yandan, gezegenin bugünü ve geleceği için en önemli mesele oluşu, gündelik hayattan uzak bir algı da yaratabiliyor. İklim adaleti hareketinin özellikle geçmişteki hak hareketleriyle olan bağlantısıyla ilgili sizin ne düşündüğünüzü merak ediyorum.

Ö.M: Türkiye’deki siyasi hareketlerin de gayet iyi bildiği gibi, insanlığın en temel kavramı adalet. Adalet Partisi vardı eskiden, şimdi Adalet ve Kalkınma Partisi var, herkes adalet kavramını yerleştirmek istiyor bir yere. Çok temel bir kavram bu gerçekten, Tevrat’ta da görebiliyorsun, en önemlisi, adalet olmaksızın insanlık meselesi tartışılamıyor. Hatta George Monbiot’nun bence çok hoş bir sözü var: “Yeryüzünün olağanüstü nimetlerinden yararlanma hakkına, onların içinde yaşayabilmek hakkına sahip insanların yeni doğmuşlardan ya da doğmamışlardan bunu esirgemesi yeryüzünün gelmiş geçmiş en büyük adaletsizliğidir” diyor, ki ben de katılıyorum buna.

O yüzden iklim adaletinin bütün mücadelelerin temelinde yer alması gerekir. Bütün bu mücadeleler de buna bağlanıyor zaten. DM25 hareketinin kurucularından Hırvat felsefeci Srecko Horvat, insanlığın en temel probleminin çocukları kavramamak olduğunu söylüyor. “İnsanlık her şeyi çözdü, bir sürü devrim yaptı, endüstri devrimi, tarım, ama bu çocukları kavramayı başaramadı” diyor Şimdi çocukların ve gençlerin başını çektiği bir adalet hareketi iklim meselesiyle buluştu. Bu, hem ikisini birleştiren ilk büyük hareket hem de muhtemelen sonuncusu olacak, eğer başarılı olamazsak. Benim zihnimin bir kısmını bu sorunlar işgal ediyor ve bunu yansıtabildiysek ne ala diye düşünüyorum.

Ü.Ş: Ben biraz yeşil düşünce tarafından cevap vermeye çalışayım. Yeşil düşünce ve yeşil harekete yapılan en büyük suçlamalardan bir tanesi ekolojik sürdürülebilirlikten bahsederken meselenin toplumsal boyutunu görmezden geldiğidir. Adaletten, yoksullardan, dezavantajlı kesimlerden falan değil, sadece diğer canlılardan veya gezegenin bütününden, ekosistemden ya da genel bir insan türünden bahsetmekle eleştirilir. Bu aslında haksız bir eleştiri, çünkü geri dönüp baktığımızda yeşil düşüncenin ilk çıkışından itibaren, en önemli adalet vurgusu olan gelecek kuşakların haklarının hep olduğunu görürüz.

Demin Ömer abinin söylediği, gelecek kuşakların bizim yararlandığımız haklardan yararlanmaları gerekir fikrini ortaya atan çıkışından itibaren yeşil düşünürlerdi. Ama yine de o dönemde özellikle 1960’larda bugün zengin çevreciliği diye etiketlenen bir şeyin etkisi de vardı tabii. Önemli olan nüfusu azaltmaktır, insanlar çoğaldıkça böyle oluyor diyen ve bu anlamda zenginlerin mi yoksa yoksulların mı çoğaldığını çok da sorgulamayan, aralarında bir denklik varmış gibi bir tür yanıltmaca yapan bir nüfus vurgusu da vardı. Bir de, azgelişmiş ülkelerin ya da yoksulların yaşadığı bu adaletsizliği pek fazla görmeden hepimiz aynı gemideyiz, bütün insanlık bundan aynı şekilde etkileniyor gibi herkesi uyarmak adına toplumsal eşitsizlikleri görmezden gelen bir genel söylem de vardı. Bunların yeşil hareketi temsil edebilecek kadar güçlü olduklarını düşünmüyorum ama sonuçta bu önemli bir şeydi, geriye bakıldığında bir sürü kitap bunlardan bahseder, bir sürü insan bunları hatırlar.

İklim adaleti kavramının bu kadar ön plana geçmesi buna karşı bir tür savunma ihtiyacından kaynaklanıyor. Biz, yoksulların, dezavantajlı grupların, kadınların ve gelecek kuşakların bu sorunlardan daha fazla zarar gördüğünün altını çizmek için iklim adaleti diyoruz. Aslında ben sürdürülebilirlik hareketinin de başından itibaren bir adalet hareketi olduğu kanısındayım, örneğin birinci kitapta bizim de uzun uzun üzerinde durduğumuz Barry Commoner’ın da söylediği şeylerden biridir, daha 1968’de. Zaten yeşil hareket bütünüyle 68’in mirasçısı, hatta miras bile denemez, 68 kuşağının yarattığı bir harekettir ve 68; bir toplumsal adalet talebidir. Hem de muhafazakârlığa bir başkaldırıdır.

Dolayısıyla yeşil hareket iklim meselesi ön plana geçmeden önce de adalet talebiyle ortaya çıkmıştı. Bu anlamda bir toplumsal dönüşüm talebini temsil ediyordu. Ama son 10-15, hatta 20 yılda, başta bahsettiğim olumsuz görünen mirastan kurtulmak için iklim adaleti fazlasıyla vurgulanmaya başladı. Bugün hala pek çok kitapta böyle net ayrım konduğunu görürsünüz. Sanki bir tarafta adaleti hiç görmeyen zengin çevreciler, diğer tarafta ise yoksul çevreciler var. Böyle bir şey aslında pek yok, ama bu bir tür savunma mekanizması olarak konuyor. Hareketi “temizlemek” sola doğru çekmek için. Oysa yeşil hareket zaten solda olan bir hareketti. O yüzden iklim adaleti vurgusu önemli. Biz de bu vurguyu sık sık yapıyoruz. Aslında bu zaten bir adalet hareketidir. Çevre adaletinin tanımında şöyle bir vardır: Çevresel hizmetlerden avantaj sağlayan insanlarla, kirlilik gibi çevresel zararlara maruz kalan insanlar aynı toplumsal kesimlerden değildir. Biri zenginler biri yoksullardır. Bunu dert etmek zaten çevre adaleti kaygısını ortaya çıkarır, ki aynı şeyi çok rahat iklim değişikliği için de söyleyebilirsiniz, ona da iklim adaleti diyoruz zaten. En başından beri işin temeli buydu. Biz de Açık Yeşil’de hareketlerden bahsederken hem en sondaki röportajlarda hem de en başta çocukların hareketinden bahsederken bunları vurgulamaya çalıştık.

Ö.M: Tamamen katılıyorum 68’in başlattığı bir şey olduğuna bunun. Hatta Rachel Carson aslında 1962’de yazarak başlattı. Ayrıca tam bir halka olarak, sonsuzluk hareketi olarak da birleşiyor: 68 hareketinin adalet talebi öncülerinden Jane Fonda’nın Beyaz Ev önünde yaptığı son açıklamada ben bütün ilhamımı Greta Thunberg ve Extinction Rebellion’dan aldım demesiyle ve 82. yaşını tutuklu kutlamasıyla bütünleşiyor.

B.T: Eklemek istediğiniz bir şey var mı?

Ü.Ş: Oturup sıfırdan bir kitap yazmaya başladığınız zaman, bu belli bir plandan yola çıkmak anlamına geliyor. Bu kitap ise kaotik bir sürecin sonucu aslında. Bu da ilginç ve özgün bir yanı olabilir. Kısmen güncel gelişmelerden kısmen yeni yayımlanan raporlardan, araştırmalardan; kısmen o sırada yapılan bir eylem veya kampanyadan, kısmen de birisinin ölüm veya doğum gününden… Yani büyük ölçüde tesadüflerle örülen bir 560 haftanın içeriğinden seçilenler olduğu için kaotik bir kitap içeriği denebilir. Biz tabii kitap haline getirirken elimizden geldiği kadar kategorize etmeye, belli bir forma sokmaya çalıştık.

Bunu şuraya bağlamak için söyledim. Biraz önce konuştuğumuz o devrimin öngörülemezliğindeki gibi, bu işler önceden planlayarak olmuyor. Bu kitap gibi başı sonu olmayan, belki bu kitap gibi bitmemiş, başı sonu belli olmayan bir dizi mücadeleye ihtiyacımız var. Kimsenin obsesif bir mükemmeliyetçiliğe kapılmaması lazım. 1,5 dereceyi engelleyemedik, eyvah, bittik. Yok artık öyle böyle şey. 1,6 derece için uğraşırsın. O da olmadıysa 1,65 derece için uğraş! Önceden bilme şansın yok. Toplumsal mücadele kaotik, öngörülemez, bilinemez bir şey. Metafor olsun diye söylüyorum, kitabın da öngörülemez bir yanı vardı. Baştan bir kitap planlamamıştık ama sonunda ortaya böyle bir şey çıktı işte.

Ö.M: Greta’nın devamlı olarak üzerinde durduğu 1,5 derece raporu var. Buna istinaden “Ben kendi fikrimi, siyasi görüşümü söylüyor değilim, açıp bakıyorum, dünyanın en büyük bilim heyeti bunu söylüyor” diyor. Bilim insanları 1,5 derece raporunda, “12 yılımız kaldı, 12 yıl sonra gerekli radikal tedbirler alınmadığı takdirde geri dönüşsüz noktaya varacağız” diyorlar. Kitabın giriş bölümünde Antoine de Saint Exupery’nin 1948’de yayınlanan Citadelle kitabından bir alıntı var ve bence çok yerinde seçmiş bilim insanları: “Gelecek meselesi” diyor, “öngörme meselesi değildir, gerçekleştirebilme meselesidir.” Bence mükemmel bir alıntı.

Editörün Seçtikleriİklim KriziManşetRöportaj

[İklim Kuşağı Konuşuyor-1] Licypriya Kangujam: Sessizlerin sesi olmaya çalışıyorum

Licypriya Kangujam’ı ilk olarak COP25’e gittiğimde gördüm. Tam olarak neler yaptığını bilmiyordum ancak Birleşmiş Milletler Genel Sekreteri Antnio Guterres ile görüşmesinden, duruş ve konuşmalarından iklim krizi için birşeyler yaptığı ve bu konuda başarılı olduğunu anlamak zor değildi.

Sonradan Hindistan’da altı yaşındayken Çocuk Hareketi‘ni (Child Movement)  kurduğunu öğrendim. İklim ve çevre aktivistliği yanında “sessizlerin sesi” de olmaya çalışıyor.

Licypriya BM Genel Sekreteri Antonio Guterres ile COP25’te, Aralık 2019

27 Temmuz 2019’da Khwad Vakfı tarafından Dr. APJ Abdul Kalam Çocuk Ödülü’nü kazanmış. Küresel Barış Endeksi – Ekonomi ve Barış Enstitüsü tarafından 31 Ağustos’ta Dünya Çocukları Barış Ödülü’nü kazanmış. 30 Eylül 2019’da Dünya Gençlik Zirvesi’nde Gaur Gopal Das ve Dinesh Subasinghe ile birlikte Uluslararası Gençlik Komitesi tarafından Hindistan Barış Ödülü’nün sahibi olmuş. Washington DC’deki Earth Day Network Genel Merkezi tarafından 2 Ekim 2019 tarihinde Yükselen Yıldız ünvanına layık görülmüş. Birleşmiş Milletler’de konuşan en genç kişi olarak tarihe geçmiş.

Hindistan’ın Greta’sı değil, Licypriya Kangujam

Ben Licypriya ile röportajımı gerçekleştirdiğim sırada, 1 Şubat 2020’de Nepal hükümeti tarafından Şerefli Vatandaş Ödülü’ne layık görüldü. Saymakla bitmeyecek ödülleri var Licypriya’nın. Son olarak sesini medyaya “Hindistan’ın Greta’sı” demeyi bırakmasını söylediğinde duyduk. Bir çocuktan böyle cesur ve gerçek bir söz! Bu yüzden ben de bir iklim aktivisti olarak ilk ona hikayesini anlatması için sözü vermek istedim.

Bana “Hindistan’ın Gretası” demeyi bırakın. Greta Thunberg gibi görünmek için aktivizm yapmıyorum. Evet, bizim ilham kaynağımız ve bizi etkileyenlerden biri. Onunla ortak bir hedefimiz var ama benim kendi kimliğim, ve kendi hikayem var. Hareketime, Greta başlamadan daha önce Temmuz 2018 başladım.

Atlas Sarrafoğlu: İklim değişikliğini nasıl ve ne zaman öğrendiğin ve ardındaki hikayeyi bize anlatır mısın lütfen.

Licypriya Kangujam: Doğduğumdan beri, aynı zamanda yerel bir aktivist olan babama çeşitli uluslararası konferanslar, toplantılar, seminerler ve atölyelerde eşlik etmeye devam ediyorum. Sosyal çalışmalara adaptasyonumla çevreye olan sevgi ve özenin kanımda olduğunu düşünüyorum. 2015’te yaşanan Nepal Büyük Depremi gibi çeşitli olaylarda, kurbanların çocuklarına ve ailelerine yardım etmek için daha bir çocukken babamın topladığı bağışları ulaştırmak için ona eşlik ettim. Daha sonra yardım malzemeleri ve gıda ürünlerini taşıyarak Hindistan’dan Katmandu, Nepal‘e kadar karayolu ile gittik.

Afet tehlikesi nedeniyle çocukların ebeveynlerini kaybettiklerini ve insanların evsiz kaldıklarını gördüğümde ağlıyorum. Kalbim, felaket anında kendilerine yardım edemeyen insanlar için üzüntü duyuyor. Ayrıca erken çocukluk döneminden beri birçok toprak kayması alanını ziyaret ettim. Bu tür doğal afetlerin birçok temel nedeni iklim değişikliğinin etkisidir.

Licypriya Gajapati bölgesindeki 25 Ekim 2019’daki heyelan mağdurlarıyla birlikte

Temmuz 2018’de sadece altı yaşındayken, Moğolistan‘ın başkenti Ulaanbaatar‘da 3. Asya Afet Risklerini Azaltma Konferansı (AMCDRR 2018) adlı bir toplantıya katılma fırsatı buldum. Sesimi ilk olarak dünya liderlerine duyurdum. Bu benim hayatımı değiştiren olay oldu.

‘Çocuk Hareketi’ni başlattım’

Konferans sırasında dünyanın birçok ülkesinden birçok büyük lider ve binlerce delege ile tanıştım. Birçoğu çeşitli felaket ve iklim değişikliği konularını vurgulamıştı. Bu benim hayatımı değiştiren olaydı. Moğolistan’dan eve döndükten hemen sonra, 10 Temmuz 2018’de dünya liderlerini çevremizi, gezegenimizi ve geleceğimizi kurtarmak için hemen iklim eylemi gerçekleştirmeye çağıran “Çocuk Hareketi” adlı bir organizasyon başlattım.

İklim değişikliği ve afet risklerinin azaltılması ile ilgili kaygılarımı dile getirmek için her yere gidiyorum. Hareketimin bir parçası olarak bugüne kadar 32 ülkeyi gezdim. Harekete başladığımda yalnızdım ama bugün dünya çapında binlerce sevenim ve destekçim var.

Grevlerine başlamana sebep olan şey neydi peki? 2018’de pankartını alıp parlamento önünde oturmaya nasıl karar verdin?

İlk parlamento grevimi 2 Şubat 2019’da yaptım. Bundan önce, özellikle küçük çocukları ve gençleri hedef alan iklim değişikliği konusunda farkındalık yaratmak için oradan oraya gittim ve sesimi duyurmak için çeşitli önemli küresel toplantılara katıldım.

Greta Thunberg Şubat 2019’da beni çok etkiledi. O zamandan beri, Hindistan parlamento binasının önünde duruyorum ve Hindistan Sayın Başbakanı Narendra Modi ve milletvekillerine iklim değişikliği yasasını kağıt üzerinde eyleme geçmelerini söylüyorum. İklim yasası geçerse karbon emisyonlarını ve sera gazlarını kontrol edebiliriz. Ayrıca hükümete hesap verebilirlik ve şeffaflık da getirebilir.

‘Okula gitmeyi bıraktım’

Bu iklim değişikliği yasasını kabul ettiklerinde, ülkede iklim değişikliğinin kurbanı olan özellikle yoksul ve ötekileştirilmiş topluluklardaki milyonlarca insana yarar sağlayacak. Parlamento binasındaki her hafta yaptığım protestolarım nedeniyle Şubat 2019’dan bu yana okula gitmiyorum.

Okulu bırakmaya nasıl karar verdin?

İki ana sebep var. Öncelikle, okulum Parlamento binasının bulunduğu Yeni Delhi‘ye yaklaşık 3000 km uzaklıktaki Bhubaneswar’da bulunuyor. Mali yükü nedeniyle ülkenin parlamento binasının önünde her hafta protesto edebilmem için her hafta Delhi’ye seyahat etmem mümkün değildi, bu yüzden okulumu bıraktım ve hareketimi güçlendirebilmek ve tüm dünyaya sesimi ulaştırmak için Bhubaneswar’dan ayrılmaya karar verdim.

İkinci olarak, birçok ulusal, yerel ve uluslararası kuruluş beni çeşitli etkinlikler için konuşmaya davet ediyordu. Çeşitli program davetiyeleri içeren çok sayıda e-posta alıyordum. Bu, davetleri kabul edip etmemekle ilgili kafamın karışıklığı, okula devam etmemde önemli sorunlara yol açtı. Eğer reddetseydim, insanlar propaganda yapacaklar, egomdan vb bahsedeceklerdi. Yani, 2019’daki zamanımın çoğu protestolarım, hareketlerim ve çeşitli etkinliklere katılmamla sona eriyor. Bu aynı zamanda okulu bırakmama da yol açtı. Ancak okulu bırakma döneminde evde eğitim alıyorum.

Ancak 2020 Ocak’tan bu yana, program davetlerini sadece sonu tatillerinde, BM resmi etkinlikleri dışında yaz ve kış tatili gibi tatillerde önceden planlanmış yıllık etkinlikleri kabul etmeye karar verdiğim için çalışmaya devam ediyorum.

‘Child Movement’ nedir ve Fridays For Future grevlerinden farkı nedir?

Child Movement, bizi etkileyen herhangi bir küresel konuda sesimizi duyurabilmek için çocukların gönüllü olduğu bir hareket. Konu, iklim değişikliğinden, haklarımıza kadar her şey olabilir. Şimdiye kadar, esas olarak çevre ve ilim değişikliğine odaklandım, çünkü zaten bizi etkiliyor ve birkaç yıl sonra bizim için daha da yıkıcı etkileri olacak. Şimdi bunun için savaşmazsak, okulumuzu bitirdiğimizde çok geç olacak.

Fridays For Future özellikle iklim değişikliği amacı için var. Tek fark, Child Movement’ın tüm endişe verici ve çocuklarla ilgili çeşitli konuları ele alması ve okul iklim grevinin esas olarak iklim değişikliğine odaklanması. Örneğin, bazen tecavüz kurbanlarının çocuklarına adalet için sesimizi duyurduk.

Daha önce de söylediğim gibi, protesto etmek, sokaklarda yükselen sloganlar bugünün liderleri için bir anlam ifade etmiyor. Hiçbir şey elde edemiyoruz. Ancak bunun kamuoyuna ifade edebilme yollarından biri olduğunu söyleyebiliriz ve ne konuştuğumuz ya da ne düşündüğümüz eyleme geçene kadar etkili değildir. Konuştuğumuzu evimizde ve çalışma yerlerinde uygulamalıyız, aksi takdirde bu davayı protesto etmenin hiçbir değeri yoktur.

Licypriya Hindistan’ın 13. Başkanı Pranab Mukherjeeile birlikte

Genel olarak, bu dünyada çevremizi, gezegenimizi ve geleceğimizi kurtarmak olumlu bir değişimdir. Ancak, bunu yapabilmek için lobi yapan bir stratejiyle devam etmeliyiz. Çünkü iklim değişikliğinde sadece çok sayıda çocuk ve gençlerin bulunduğu sokak protestoları yerine değişiklik getirebileceğimiz pek çok şey var.

Açık bir örnek olarak; 9 Ocak’ta Rajasthan hükümetinden iklim değişikliğini okul eğitim müfredatına zorunlu bir konu olarak dahil etmesini istedim. Hemen konuyu ele aldılar ve 13 Ocak’ta (bir hafta içinde) Rajasthan CM Milletvekili Sachin Pilot‘tan istendiği gibi yapmaya başladıklarına dair bir mektup aldım. Bu taleplerimizi sadece sokak protestoları ile kazanamayacağımız anlamına geliyor.

Bu nedenle, lobi odaklı stratejik bir yaklaşıma ve aynı zamanda anlattığımızı anlayacak liderlerimizin duyarlılığa ihtiyacımız var. Şimdi Hindistan İtalya‘dan sonra ikinci, Asya‘da ise okul müfredatında zorunlu olarak iklim değişikliğini ele alan ilk ülke olacak. Rajasthan, uygulamayı kabul eden Hindistan’daki ilk eyalet oldu. Bu, sadece 8 yaşında bir çocuğun getirdiği büyük bir değişiklik. Şimdi diğer eyaletler sırada.

Liderlerimiz taleplerimizi sesimizi duymadığında sokak protestoları son seçenek olarak tutulmalıdır. Ancak, FFF’yi tamamen destekliyorum ve Greta da beni destekliyor. Birbirimizi destekliyoruz.

Parlamento önünde yaptığı iklim grevi sırasında eylemi engellemeye çalışan polislerle konuşurken

Sence ülkenle, dünyanın geri kalanında iklim değişikliği durumundaki farklar nedir?

Bana Hindistan’daki iklim değişikliği durumunun ne olduğunu ve diğerlerinden nasıl farklı olduğunu soruyorsan, şu şekilde cevap vermek istiyorum, iklim değişikliği her yerde. Sadece bir eyalet veya ülkeye bakamazsın. Bazıları daha az etkiye sahip olabilir, ancak birçoğunun iklim değişikliği açısından etkileri büyüktür. Küresel liderlerle bir arada savaşmalıyız.

‘Önemli olan ŞİMDİ’

Liderlerimiz arasındaki güven eksikliği nedeniyle, şimdi bu felaket noktasına varmak üzereyiz. Birçok biyoçeşitlilik sıcak noktaları artık iklim sıcak noktaları haline geliyor. Şimdi harekete geçmeliler, aksi takdirde geleceğimiz yakında ölecek. İstediğimiz şey bugün veya yarın değil, ŞİMDİ ne yapılması gerektiği.

Kısa süre önce çevre bakanının Delhi’nin hava kirliliği hakkındaki yorumlarını eleştirmiştin. Kanun yapıcılar iklim değişikliğini ciddiye alıyor mu sence?

Bir ülkenin saygın çevre bakanlarından birinin çok utanç verici bir ifadesi bu. Liderlerimizin gezegenimiz veya geleceğimiz hakkında asla ilgilenmediğini kanıtı… COP25 sırasında İspanya’nın Madrid kentindeyken duydum. yabancı arkadaşlarım bana bunu anlattığında aniden ülkem için utanç hissettim ve oradan ayrıldım. Liderlerimiz halka veya medyaya herhangi bir şey söylemeden önce çok dikkatli olmalıdır. Nasıl çevre bakanımız olabildiğini merak ediyorum. Her yıl 4,6 milyondan fazla çocuk hava kirliliği nedeniyle hayatını kaybediyor ancak bakanımız hava kirliliğinin sağlığımızı etkilemediğini ve hiç kimseyi öldürmediğini söylüyor.

Ayrıca Onurlu Başkabanımız, 2015 yılında Fransız Hükümeti ile International Solar Alliance’ı (ISA) kurdu. Ancak son 5 yılda, Hindistan’daki toplam kömür ithalatı yüzde 13 arttı. Çabaları takdir ediyorum ama iklim değişikliği ile mücadelede yeşil yeni anlaşma bu mu diye sormak istiyorum.

Bu, liderlerimizin iklim değişikliği konusunda asla ciddi olmadıklarının açık bir örneğidir. Bir şey söyleyecek, başka bir şey yapacaklar. Sayın Başbakanımız Narendra Modi‘ye Avustralya’dan kömür satın almayı bırakmasını söylemek istiyorum. Kömür satın almak için milyarlarca dolar harcamak yerine, daha ucuz olan yenilenebilir enerji üretmek için yatırım yapmasını istiyorum. Ayrıca bu, gençlerimiz için milyonlarca iş yaratabilir.

Hindistan’ın tüm öğrencilerinin bitirme sınavını geçmeleri için en az 10 ağaç dikmeleri… Hindistan’da 350 milyon öğrenci var. 350 milyon öğrenci her yıl en az 10 ağaç dikse yılda 3,5 milyar ağaç dikmiş olacağız.

“İklim değişikliği değil, sistem değişikliği” beklediğini söylemiştin. Görmeyi beklediğin değişiklikler nelerdir?

İklim değişikliği ile mücadele etmek için tabandan küresel düzeye geçmemiz gerektiğini hissediyorum. Hindistan bağlamında, aşağıdaki üç ana politikayı değiştirmek için mücadele ediyorum:

İlk olarak, karbon emisyonlarını ve diğer sera gazlarını düzenleyebilmemiz için hükümetimizin iklim yasasını çıkarmasını istiyorum. Ve bu da liderlerimize şeffaflık ve hesap verebilirlik getirecektir. Bu, özellikle ülkenin milyonlarca fakir insanına fayda sağlayacaktır.

İkincisi, iklim değişikliğinin okul müfredatımıza zorunlu olarak dahil edilmesi;

Üçüncüsü, Hindistan’ın tüm öğrencilerinin bitirme sınavını geçmeleri için en az 10 ağaç dikmeleri… Hindistan’da 350 milyon öğrencimiz var. 350 milyon öğrenci her yıl en az 10 ağaç dikse yılda 3,5 milyar ağaç dikmiş olacağız. İnan bana, Hindistan 5 yıl içinde yeşil olur.

Yukarıdaki üç politikanın tümü değiştirilebilir ve dünyanın diğer ülkeleri de bunu izleyebilir. Bu, iklim değişikliği ile mücadeleye ve aynı zamanda dünya sistemini değiştirmeye yardımcı olabilir.

Licypriya 2019 Ekim ayında gerçekleşen en büyük kırsal İklim Grevine liderlik yaparken

İklim değişikliği yasasının nasıl olmasını istiyorsun?

1) 2030 yılına kadar karbon emisyonlarını azaltmak ve güneş ve elektrikli araçlarla değiştirmek için fosil yakıtlı araçların tamamen yasaklanması;

2) Ağaçların kesilmesini durdurmak için katı bir yasa,

3) Asgari 20-30 ağaç yetiştirecek alanı olmayan hiç bir yeni binaya izin verilmemesi,

4) Sera gazlarının kontrolü vb.

 COP25’e katılmıştın, ne düşünüyorsun?

Bunu iki açıdan görüyorum.

1) Bireysel bakış açısıyla: Çok fazla kişiyle tanıştım ve bu benim için yeni bir öğrenme deneyimi. Sesimi duyurabilme şansım oldu. Greta Thunberg ile tanıştım. Bunun için mutluyum.

2) Küresel bakış açısıyla: Dünya liderlerine bunun gerçek iklim acil durumu olduğunu söylemek için gittim. Şimdi gezegenimizi ve geleceğimizi kurtarmak için harekete geçmeliler.

Bu program sırasında Birleşmiş Milletler Genel Sekreteri ve Greta Thunberg ile ve ayrıca birçok dünya lideriyle de görüştüm.

‘COP25 başarısız oldu’

Liderlerimizden de bunu yapacakları konusunda birçok konuşma duydum, bunu yapacağız, elimizden gelenin en iyisini yapıyoruz, onlara söyleyeceğiz, yapmayacağız, tüm sesinizi dinleyeceğiz, yapacağız, yapacağız, yapacağız…

Ama sonunda, COP25 başarısız oldu. Bu sadece dünyanın en pahalı şehrinde iki haftalık bir zaman ve para kaybı idi bence.

Liderlerimiz ben doğmadan önce bile, son 25 yıldır başarısız oluyor. Ben doğduğumda, liderlerimiz COP’larda 16 kez buluşmuş ve dünya iklim değişikliğinin kötü etkilerini zaten biliyorlardı. Dünyanın dört bir yanından karar alıcılar sadece COP’larda toplanıyor ve geleceğimiz için somut bir şey yapmıyorlar.

 

Ayrıca 2020 Dünya Ekonomik Forumu‘nda liderlerimize fosil yakıt ekonomisini terk etmelerini söyledik. Anlatmayı bırakıp bir şeyler yapmaya başlayalım. Çocuklar liderlerimizden daha akıllı ve daha fazla endişe duyuyorlar. Artık daha fazla zaman kaybetmeden iklim eylemi istiyoruz. [Greta, Isabella, Luisa, Vanessa vb. dahil olmak üzere 19 diğer iklim akitivstiyle birlikte, fosil yakıt ekonomilerini terk etmeleri için WEF 2020’nin tüm katılımcılarına verilen mektubun imzalacılarından biriydim]

Önemli olan soru; çocuklar o zaman neden okula gitmek yerine sokağa çıktılar? Bu esas olarak liderlerimizin hareketsizliğinden kaynaklanmakta. Bundan onlar sorumlu. Çocuklar gezegenimiz ve geleceğimiz için liderlerimizden daha akıllı ve endişeliler.

İklim değişikliği konusunda harekete geçen dünyadaki diğer genç aktivistlerle tanışmak nasıl bir şeydi?

Birbirimizle karşılaştığımızda üzgündük. Çünkü liderlerimizin eylemsizliği nedeniyle sesimiz işe yaramaz hale geliyor. Ama oturduk, tartıştık ve gelecekteki eylem planını hazırladık. Liderlerimiz bizi görmezden geldi ve hala görmezden geliyorlar. Ve gençlerin acil iklim eylemi için seslerini yükseltmesine rağmen hala hiçbir şey başaramadık.

Sence iklim değişikliğine karşı mücadele sorumluluğunun çocuklar üzerinde olması gerekir mi?

Tam olarak değil. Eğer çocuklar mücadele etmek zorunda kalırsa, eğitim gibi pek çok şeyden vazgeçmeleri gerekir, ki bu gerçekten iyi bir fikir değil. Önemli olan soru; çocuklar o zaman neden okula gitmek yerine sokağa çıktılar? Bu esas olarak liderlerimizin hareketsizliğinden kaynaklanmakta. Bundan onlar sorumlu. Çocuklar gezegenimiz ve geleceğimiz için liderlerimizden daha akıllı ve endişeliler.

Medyayı sana “Hindistan’ın Gretası” dediği için suçlamıştın. Bu konu hakkında ne söylemek istersin?

Mesajı attığım sabah Google’da adımı aradığımda, çalışmalarımdan Hindistanlı Greta olarak bahseden bazı ulusal ve uluslararası medya gördüm. Aslında, Ağustos 2018’de harika başlamadan önce bile iklim değişikliği ile mücadele için bir harekete başladım.

‘Medya bizi farklılaştırıyor’

Biz iyi arkadaşız. Birbirlerine bu şekilde hitap ederse, bazen onunla tanıştığımızda utangaç hissediyoruz. Çünkü birbirimize eşit saygı duyuyoruz. Medya bizi farklılaştırıyor gibi görünüyor. Ama hangi zeminde veya kapasitede olduğunu sormak istiyorum. Greta   iklim aktivisti. Ben de iklim aktivistiyim. Aynıyız. Milyonlarca sesimiz var. Biz sadece biriz. Bu yüzden endişemi gidermek için doğru zamanı hissediyorum, aksi takdirde gelecekte kimliğimi, benzersiz hikayemi vb. kaybedebilirim.

Ayrıca COP25’te bile, Hindistan’dan Greta olarak adlandırılmamak için fon toplayarak Hindistan’dan Avrupa’ya kadar seyahat ettim. Dünya liderlerine hitap ettim, ancak bazı medya kuruluşları “Hindistan’ın Gretası dünya liderlerini iklim değişikliği konusunda harekete geçmeye çağırdı” diye vurguladı. Bence böyle bir haber başlığı adil değil. Sesimi mi ya da başkasının sesini mi öne çıkarmak istediklerini sorgulamak istiyorum. Greta zaten büyük bir üne sahip,  küresel bir ses olarak başka bir seviyede duruyor. Bu yüzden Twitter’ımda öyle yazdım:

Bana Hindistan’ın Greta’sı diyorsan, hikayemi kapsamıyorsun. Bir hikayeyi siliyorsun.

Birkaç gün önce, birkaç konferansa katıldım, adımı söylemek yerine, beni çok acı veren “Hindistan’ın Gretası” olarak çağırıyorlar. Ve insanlar fotoğraflarımı çekmeye geldiğinde bile, bana “Hindistan’ın Gretası mısın?” diye sordular.. Bence bu şekilde hitap edilmek hiç adil değil.

‘Kimliklerimiz siliniyor’

Bu sorun her yerde. Dünyanın herhangi bir bölgesindeki veya ülkesindeki her iklim aktivisti, ait olduğu bölgenin Gretası olarak adlandırılıyor. Medyaya karşı seslerini duyamıyorlar ama tanıştığımız zaman geçmişte birkaç kez konuştuk. Çünkü bu onların benzersiz hikayelerini, kimliklerini, isimlerini ve hareketlerini siliyor. Şimdi her medya üyesi yeni bir ders öğrenecek ve bir hikaye yazmadan önce daha dikkatli olacak, böylece Dünya’nın tüm iklim aktivistlerinin benzersiz hikayeleri ortaya çıkacak.