İstanbul‘un Ataşehir ilçesinde 30 Nisan 2022’de verdiği bir konserde İmam Hatip liselilere yönelik sözleri gerekçe gösterilerek yargılanan Şarkıcı Gülşen Çolakoğlu‘nun davasında mahkeme gerekçeli kararını açıkladı.
İstanbul 11. Asliye Ceza Mahkemesi 3 Mayıs 2022 tarihinde Gülşen Çolakoğlu hakkında “Halkın bir kesimini sosyal sınıf, din, mezhep, cinsiyet veya bölge farklılığına dayanarak alenen aşağılama” suçundan 10 ay hapis cezası vererek hakkındaki hükmün açıklanmasını geri bırakmıştı. Mahkeme, Çolakoğlu hakkında verdiği hükmün gerekçesini tamamladı.
Gülşen’in sözlerinin, İmam Hatip okullarında öğrenim görmüş kişilere yönelik olduğunun açık olduğunun vurgulandığı kararda, “Türkiye Cumhuriyeti Devletinde İmam Hatip okullarından mezun olanlar sayıları itibari ile TCK 216. Maddesinin 2. Fıkrasında belirtilen halkın bir kesimi kavramına dair insan toplululuğudur. Daha önce belirtildiği gibi kanunun düzenlenme amacı, kamu barışı, kamu güvenliği, toplumun huzur ve refahı olup davaya konu İmam Hatip mezunlarından oluşan büyük bir topluluğun teknik anlamda sosyal sınıf kapsamında olup olmadığı hususu, kanunun düzenlenme amacı dikkate alındığında, ‘böyle büyük bir kesimin kapsam dışı bırakılması’ durumunda kanunun korumak istediği yukarıda belirtilen değerleri, dolayısı ile kanunun düzenlenme amacının bertaraf etme tehlikesi oluşturabilecektir. Aksi değerlendirme sanık tarafından sarf edilen sözlerin muhatabı olan bu büyük sayıdaki toplum kesiminde oluşan infialin karşılıksız kalmasına yol açarak maddenin düzenlenme amacında belirtilen barış ve hoşgörü ortamının somut bir şekilde tehlikeye atılmasına yol açacaktır” denildi.
DHA‘nın aktardığına göre; sanatçının savunmasında suçun aleni olmadığı iddiasını da değerlendiren mahkeme, “Yüzlerce kişinin katıldığı, katılanlar ve medya tarafından kayda alınan ve bu şekilde herkesin kolaylıkla ulaşabileceği bir konser ortamında aleniyet olmadığı iddiası, aleniyet kavramının tekrar tanımlanmasını gerektirebilecek bir savunmadır” ifadesini kullandı.
Kararda, toplumda sayı olarak bir çoğunluk oluşturan herhangi bir halk kesimine “sapık” ifadesini kullanmanın insan hakları, evrensel hukuk, AİHM kriterlerine uymadığı da belirtildi.
Mahkeme, TCK 216/2 maddesindeki “Halkı kin ve düşmanlığa tahrik” suçu kapsamındaki sanığın eylemi toplumu oluşturan insanlar arasındaki hoşgörü ortamını bozacak, insanlar arasındaki farklılığı reddederek ayrımcılığa yol açacak ve kamu barışını somut olarak tehlikeye sokacak nitelikte olduğunu gerekçesinde belirtti.
İstanbul Avcılar‘da Firuzköy mahallesindeki sürücü adaylarının eğitim yaptığı alanda sokakta yaşayan iki hayvan katledildi. Poyraz Caddesi‘ndeki eğitmenlerin sürekli yanına gelen ve besledikleri sahipsiz köpeklerden biri dün sabah kaldırımda ölü bulundu.
Köpeğin kesici aletle öldürüldüğü görülürken yakınlarındaki arsada bir kedi de yine bıçaklanarak öldürülmüş halde bulundu.
DHA‘nın aktardığına göre; sürücü kursu eğitmenlerinden Gözde Kabak, her gün saat 9.00’da su ve mamasını verdiği köpeği cansız ve kanlar içerisinde görünce şoke olduğunu söyledi.
Kabak, “Eğitim yerinde her zamanki gibi yem, su veriyordum. Kaldırımda gördüm, hareketsizdi, uyuyor zannettim. Arkadaşlarıma sordum, maalesef görüntü hoş değildi. Önce afalladım, hiçbir şey yapamadım, kalakaldım. İnsanoğlunun bu kadar kötü olabileceği hiçbir zaman aklıma gelmezdi. Kediyi de arkadaşlarım görmüş. Ama bıçakla mı, testere ile mi bilemiyorum. Hunharca, insanın yapamayacağı bir görseldi. Ne istiyorlar, ne istediler, nasıl bir ruh hali, hangi dönemdeyiz, ne yapıyoruz bilmiyorum” dedi.
Haber verilmesi üzerine Avcılar Belediyesi Veteriner İşleri Müdürlüğü‘nden gelen ekip ölü köpeği alıp götürürken, eğitmen Necati Özgen de sorumluların bulunmasını istedi.
Japonya‘nın kuzeyindeki ücra bir bölgede bu yıl doğan 10 boz ayı yavrusundan sekizi somon sayısındaki azlık nedeniyle öldü. Uzmanlar ölümlerin nedeni olarak iklim krizi kaynaklı artan deniz sıcaklıklarına işaret etti.
Pembe somon, meşe palamutlarının yanı sıra, dramatik kıyı şeridi ve vahşi hayvanları ile bilinen, UNESCO dünya mirası olan Hokkaido‘nun Shiretoko yarımadasında yaşayan yaklaşık 500 boz ayı için önemli bir besin kaynağı.
Fotoğraf: Bir boz ayı, 19 Eylül’de Rausu, Hokkaido’da bir derede pembe somon arıyor. – Takayuki Kakuno
Guardian’dan Justin Mc Curry’nin aktardığına göre; bir tur teknesi kaptanının bu ay yarımadanın doğu kıyısında çaresizce yiyecek arayan ve açlıktan ölmek üzere olan bir ayı yavrusunu fark etmesi üzerine yerel yetkililer alarma geçti. Ayının kayaları ters çevirdiği ve yiyecek bulmak için kıyıya vuran deniz yosunu yığınlarını karıştırdığı bildirildi.
‘Nehirlerde somon kalmadığı için zor zamanlar geçiriyorlar’
Hokkaido’daki nehirlerde yumurtlayan pembe somon balığı, kışı denizde geçirir, ardından Ağustos ile Ekim ayları arasında Shiretoko’daki derelere yumurtlamak için geri döner. Boz ayılar genellikle derenin yukarısına doğru ilerlerken somonları pusuda bekler, ancak nehir balıklarının azlığı nedeniyle denizde yüzmek zorunda kalır.
Tur teknesi kaptanı Katsuya Noda, Asahi Shimbun‘a “Bazı ayılar gerçekten zayıfladı. Geçen yıl olduğu gibi nehirlerde balık kalmadığı için zor zamanlar geçiriyorlar” diye konuştu.
Bir boz ayı, 19 Eylül’de Rausu, Hokkaido’daki bir plajda bulduğu balığı yiyor. – Fotoğraf: Takayuki Kakuno
Uzmanlar, Hokkaido açıklarındaki deniz yüzeyi sıcaklıklarının Temmuz ortasından Ağustos 2021’in başına kadar 20°C’nin üzerinde kaldığını bildirdi. Söz konusu sıcaklık yılın bu dönemi için ortalamanın 5°C üzerinde.
Hokkaido Üniversitesi‘ndeki araştırmacılar, küresel ısınmanın mevcut hızıyla devam etmesi halinde ada çevresindeki deniz suyu sıcaklığının 1980’lerdeki seviyelere kıyasla 2090’larda 10°C’ye kadar artacağı konusunda uyarıda bulundu.
Bir boz ayı, 19 Eylül’de Hokkaido’nun Rausu kentinde denizde yiyecek arıyor.- Fotoğraf: Takayuki Kakuno
‘Gerçekten ciddi bir durum’
Shiretoko Doğa Vakfı‘ndan Araştırmacı Masami Yamanaka, Asahi’ye somon eksikliğinin düşük meşe palamudu hasadı ile birleştiğinde boz ayı yavruları üzerinde yıkıcı bir etki yarattığını söyledi.
Yamanaka, “Bu yıl doğan yavruların tahminen yüzde 70 ila yüzde 80’i öldü. Gerçekten ciddi bir durum” dedi.
Hokkaido Somon Yayılma Derneği‘ne göre balıkçılar, 25 Temmuz ile 5 Eylül 2020 arasında Japonya’nın en kuzeyindeki ana ada olan Hokkaido’daki nehirlerde 482 bin 775 pembe somon yakaladı; ancak geçen yıl bu sayı yalnızca 23 bin 298’di.
Bir boz ayı, 19 Eylül’de Rausu, Hokkaido’da açık denizde yiyecek yakalayamayınca sahile geri döndü. – Fotoğraf: Takayuki Kakuno
Her iki yılda bir yüksek oranda avlanma yapıldığını gösteren istatistiksel kanıtlar göz önüne alındığında, 2022’de ağdan çıkan balık miktarı şaşırtıcı derecede azdı.
Öte yandan meşe palamudundaki azlığın, insanlara yönelik ayı saldırılarının sayısındaki artışın nedeni olduğu da belirtiliyor. Ayılar Japonya’nın kuzeyindeki diğer bölgelerde de yiyecek bulmak için kalabalık bölgelere giriyor.
Japonya tarihinde bir ilk: Bin 56 boz ayı öldürüldü
Nisan 2022’ye kadar Hokkaido’da toplam bin 56 boz ayı yakalanıp öldürüldü; yerel yönetime göre bu tarihteki en yüksek rakam ve sayı ilk kez bini aştı. Toplamda 999 boz ayı, mahsullere zarar verdiği veya tehlike arz ettiği düşünüldüğü için yok edildi.
Kargalar, 19 Eylül’de Rausu, Hokkaido’da artıklarını yemek için bir boz ayının etrafında toplanıyor.- Fotoğraf: Takayuki Kakuno
Ayıların karıştığı olaylarda yaralanan veya ölen kişi sayısı aynı dönemde 14 oldu; mahsul hasarının 262 milyon Yen (47,9 milyon TL) olduğu tahmin ediliyor; her ikisi de tarihteki en yüksek rakamlar.
26 Eylül, Uluslararası Çevre Sağlığı Federasyonu (IFEH), tarafından 2011 yılında Dünya Çevre Sağlığı Günü‘nü olarak ilan edildi. Bu gün, çevre sağlığı konusunda farkındalık yaratmaya odaklanıyor.
Dünya Sağlık Örgütü‘nün (DSÖ) 2016’da yayımladığı basın açıklamasına göre, küresel çevre sorunları her yıl 12,6 milyondan fazla insanın ölümüne neden oluyor. Söz konusu sorunlar arasında toprak kirliliği, ultraviyole radyasyon ve biyoçeşitlilik kaybı da yer alıyor.
Verilere göre, 100’den fazla hastalık ve yaralanma doğrudan çevresel sağlık sorunlarıyla ilişkilendiriliyor. Bu sorunlar genellikle en çok yoksul ve halihazırda sağlık hizmetlerinde önemli zafiyetleri olan toplulukları etkiliyor.
En az 155 devlet, ulusal mevzuat ya da uluslararası anlaşmalar yoluyla vatandaşlarına sağlıklı bir çevrede yaşama hakkı tanıyor. Bu korumalara rağmen, DSÖ tüm ölümlerin yüzde 23’ünün toprak ve hava kirliliği, su kirliliği ve kimyasallara maruz kalma gibi “çevresel risklerle” bağlantılı olduğunu tahmin ediyor.
Geçtiğimiz on yılın insanlık tarihinin en sıcak dönemi olduğunu ve orman yangınları, seller ve kasırgaların yaşamları, geçim kaynaklarını ve gıda güvenliğini tehdit eden düzenli olaylar haline geldiğini ifade eden araştırmacılar, iklim değişikliğinin mikropların hayatta kalmasını etkileyerek virüslerin yayılmasını kolaylaştırdığını belirtiyor.
Bilim insanları, önlem alınmazsa; pandemilerin daha sık görülmesinin ve daha hızlı yayılıp daha büyük ekonomik etkiye sahip olmasının ve daha fazla insanı öldürmesinin muhtemel olduğunu vurguluyor.
İklim değişikliğinin birtakım hastalıkları, var olan hastalıkların olumsuz etkilerini ve bu hastalıklara bağlı ölümleri artırdığını belirten Çevre ve İklim Politikaları Kıdemli Danışmanı ve Çevre Mühendisi Deniz Gümüşel, bu durumu şöyle detaylandırdı:
“İlk olarak, doğal afetlerin yaşanmasında ve şiddetinde sıklık artıyor; seller, hortumlar, fırtınalar ve dolu gibi hava olaylarıyla yaşanan doğrudan yaşam kayıpları var. Örneğin, geçtiğimiz hafta sel nedeniyle Libya‘da yaklaşık 10 bine yakın insanın hayatını kaybetti. Benzer sıkıntıları geçtiğimiz yılın yaz aylarındaKaradeniz illerinde yaşamıştık. Bir yandan orman yangınları devam ediyordu, diğer tarafta seller vardı ve yaşam kayıplarına neden olmuştu. Keza aynı şekilde orman yangınlarının sıklığı artıyor. Yangınlar da ciddi yaralanmalara, ölümlere neden olabiliyor. Dolayısıyla doğal afetlerin sıklığında ve şiddetindeki artış doğrudan bir insan sağlığı sorunu, bir halk sağlığı sorunu olarak karşımıza çıkıyor. İkincisi, sıcak dalgaları nedeniyle özellikle daha öncesinden kalp-damar, beyin ve sinir sistemi rahatsızlıkları, solunum yolu rahatsızlıkları olan insanlarımızın bu hastalıklarının şiddeti artabiliyor ve kimi zaman ani ölümlere de neden olabiliyor.”
Aynı zamanda Temiz Hava Hakkı Platformu Koordinatörü olan Gümüşel salgın hastalıkların artabileceğini vurguladı:
“İklim değişikliğiyle birlikte maalesef hava kalitesi de bozuluyor. Hava kirliliği arttıkça özellikle partikül madde kirliliği, yani o ince toz dediğimiz kirleticiler havadaki yoğunluğu artabiliyor. Örneğin, orman yangınlarıyla birlikte PM2.5 yoğunluğu çok sağlıksız düzeylere ulaşabiliyor. Ayrıca sıcaklıkların artması ile soluduğumuz atmosfer katmanındaki ozon da sağlığa zararlı düzeylere yükseliyor. Atmosferdeki sıcaklığın artışıyla birlikte yine solunum yolu, kalp rahatsızlıkları gibi hastalıkların tetiklenmesine, şiddetinin artmasına, kimi zaman da ölümlerle sonuçlanmasına yol açıyor. Son olarak da iklim değişikliği nedeniyle mikrobiyal dünyada da çok büyük değişiklikler oluyor. Virüsler, bakteriler ve bazı türlerin hızlı bir şekilde popülasyonları artabiliyor ve bu mikrobik organizmaların taşıdığı hastalıklar yaygınlaşabiliyor. Örneğin sivrisinek nüfusu, sıcaklık ve nem artışıyla hızlı bir şekilde artıyor ve bunun sonucunda sıtma gibi salgın hastalıklar oluşabiliyor”
DSÖ’nün açıkladığı ölü sayılarına değinen Gümüşel, hava kirliliğinin gerçekleşen ölümlerde en önemli faktör olduğunu belirtti:
“Çevre sağlığı sebebiyle insan ölümlerine hava kirliliği birinci sıradaki sorun. Maalesef, 12,6 milyon ölümün 7 milyonu hava kirliliğinden kaynaklı ölümlerden oluşuyor. Bu ölümler genel olarak ev ve bina gibi iç ortam hava kalitesinin kötülüğüyle ilgili yaşanabiliyor. Yılda yaklaşık 3 milyon kişi iç ortamdaki hava kirliliğinden kaynaklı 4 milyonu aşkını da dış ortam hava kirliliğinden, yani sokağa çıktığımızda soluduğumuz havanın kirliliği nedeniyle hayatını kaybediyor. Hava kirliliği, öncelikle fosil yakıtların yakılması nedeniyle atmosfere salınan kirletici maddelerden oluşuyor. Bu maddelerin arasında; kükürt dioksit, azot dioksit, ozon, karbonmonoksit gibi bileşenler yer alıyor. Ama çevre risklerinin tamamı hava kirliliğiyle sınırlı değil. Örneğin su kirliliğinden kaynaklı yani salgın hastalıkların su aracılığıyla yaygınlaşması nedeniyle yaşanan ölümler var; toprağın yine havada olduğu gibi tehlikeli kimyasal maddelerle kirlenmesi nedeniyle oluşan ölümler var. Ayrıyeten radyo aktiviteden kaynaklı hastalıklar ve ölümler var.”
Fotoğraf: Reuters
‘Üretim ve tüketim kalıplarını değiştirmeliyiz’
İnsanların üretim ve tüketim kalıplarını değiştirmesi gerektiğine dikkat çeken Gümüşel, yaşanan can kayıplarına karşı nasıl önlem alınabileceğini şöyle açıkladı:
“Çok ciddi bir üretim döngüsü içerisindeyiz. Bu süreçteki kirlilikler, topraktan ham maddenin çıkarıldığı madencilik aşamasından üretim sürecine değin havaya, suya, toprağa bırakılan zehirli maddelere ve çıkan ürünlerin tüketilmesinden sonra atık haline geldiğinde ortaya çıkmasına kadar her aşamasında aslında yaşam döngüsüne ve çevreye zarar veriyor. Üretmeye ve bu hızla tüketmeye devam edersek maalesef çevre sağlığını korumamız mümkün olmayacak. Her şeyden önce ihtiyacımız kadar üretmek ve bunu da temiz üretim yöntemleriyle olduğunca doğaya zarar vermeyen ham maddeleri kullanarak ve üretim süreçlerinde çıkan atıkları bilimsel yöntemlerle bertaraf ederek gerçekleştirebiliriz.”
‘Çevreyi korumak en başta devletin sorumluluğu’
İnsanlığın kendini doğanın dışında konumlandırdığı sürece doğaya sahip çıkmasının mümkün olmayacağını ifade eden Gümüşel, çevre sağlığını korumanın ilk yolunun bilgi edinmek olduğunu ve devletin bu konuda sorumlu olduğunu şöyle açıkladı:
“İnsanın doğayla etkileşim içerisinde yaşadığını söylemekte fayda var. Hem ekonomik anlamda hem de gündelik hayatımızda biz hayatımızı sürdürürken de sürekli doğayla etkileşim içerisindeyiz. Bir kere doğanın parçası olduğumuzu ve attığımız her adımın, her insani faaliyetlerin ve ekonomik faaliyetlerin doğa üzerinde kalıcı bir etkisi olduğunun bilincinde olarak yaşamamız gerekiyor. Çevre sağlığı tıbbın, özellikle halk sağlığı kolunun, çok önemli bir bileşeni. Bu konuda altyapının geliştirilmesi, izleme-değerlendirme çalışmalarının güçlendirilmesi çok önemli. Örneğin Türkiye‘de hava kalitesini izlemek için 340 tane istasyon var ama görüyoruz ki bu istasyonların yarısının daha azından hava kirliliğine dair veri alabiliyoruz. Oysa soluduğumuz havanın ne kadar temiz ya da ne kadar kirli olduğunu bilemeden bunun etkisini de çalışmamız mümkün değil. Çevre sağlığının birinci koşulu çevreye verdiğimiz zararı, çevreye yaptığımız etkiyi yakın takip etmek ve bunu azaltmak için yöntem geliştirmek. Bu tabii ki en başta devletin sorumluluğunda ve bizler de sivil toplum örgütleri olarak kamuya ödevlerini hatırlatmak için elimizden geleni yapıyoruz.”
Gümüşel, çevre sağlığının korunması için vatandaşları da göreve çağırdı:
“Yurttaşlar da çevre sağlığının korunması açısından talepkar olabilir. Örneğin yaşadıkları bölgede hava kirliliği ya da bir akarsuda kirlilik sorunu yaşanıyorsa mutlaka Çevre, Şehircilik ve İklim Değişikliği İl Müdürlüğüne başvurarak bu konuda şikayette bulunabilir. Yurttaşların bilgi edinme hakkı ve dilekçe hakkı, çevre sağlığının korunması anlamında önemli haklardan olduğunu vurgulamak isterim.”
Depo, Liman, Tersane ve Deniz İşçileri Sendikası (DGD-Sen) ile Posta, Telefon ve Telekomünikasyon İşçileri Sendikası’na (PTT-Sen) üyesi olmasının ardından işten çıkarılan Trendyol’un İstanbul Esenyurt deposundaki işçiler, şirketin genel merkezi önünde oturma eylemi yaptı. Eyleme müdahale eden polis, aralarında DGD-Sen Genel Başkanı Neslihan Acar ile PTT-Sen Genel Başkanı Süleyman Şen’in de olduğu 15 kişiyi gözaltına aldı.
ANKA‘nın aktardığına göre; İstanbul’un Esenyurt ilçesinde 600 işçinin çalıştığı Trendyol deposunda küçülme ya da performans gerekçe gösterilerek en az 54 DGD-Sen ve PTT-Sen üyesi işçi, geçen ağustos ayı sonunda işten çıkarıldı. Bu işçilerden 14’ü de Esenyurt’taki depo önünde yaptıkları eylemi bugün Trendyol’un Maslak’taki genel merkez binasına önüne taşıdı. Yapılan açıklamanın ardından işçiler, şirket önünde oturma eylemine geçti.
Oturan işçilere polis müdahale etti. Gazetecileri de alandan uzaklaştıran polis ekipleri, işçileri abluka altına aldı. Oturma eylemine son verilmesinin ardından polis, aralarında DGD-Sen Genel Başkanı Neslihan Acar ile PTT-Sen Genel Başkanı Süleyman Şen’in de olduğu 15 kişiyi gözaltına aldı.
İşçilerden Muhammet Cengiz, “Üniversiteye gitmek için para biriktirmemiz gereken bir sürü arkadaşımız gibi ben de varım. Bundan men alarak bizi yalnızlaştırmaya ve köleleştirmeye doğru ilerletiyorlardı” dedi.
PTT-Sen Genel Başkanı Süleyman Şen de “Eskiden işçiler yeni hakları almak için mücadele ederken şu anda sadece ve sadece yasaları uygulatmaya çalışıyoruz” diye konuştu.
‘Bu bir emek mücadelesi’
Polis ve çevik kuvvet ekiplerinin yoğun güvenlik önlemi aldığı eyleme Yeşil Sol Parti İstanbul Milletvekili Kezban Konukçu ile eski HDP Milletvekili Musa Piroğlu’nun da katıldı.
İşçilerden Emre Özdek, 25/2 koduyla işten çıkarılan ilk kişi olduğunu belirtti. Özdek, şöyle konuştu:
“Buradaki çalışan işçi arkadaşlarımızın sesini duyun, duyurun. Bu bir emek mücadelesi. Patronlar işlerine geldikleri zaman yasaların arkasına sığınıp bizi böyle polis ordusuyla karşı karşıya getirmeyi biliyorlar. Sanki çok yasalara riayet ediyormuş gibi böyle Anayasa’dan taraf aldıklarını görüyoruz. Bu çok komik, çok ironik. Burada sanki biz gaspçı, sanki hakkımızı değil de hakkımız olmayan bir şeyi almak için mücadele ediyormuşuz gibi lanse edilip duruluyor.
Arkamızdaki polis ordusunu görüyorsunuz. Sürekli polisle kafa kafaya da getiriliyoruz. Bunun sebebi hakkımızı çalan patronların yasayla veyahut da mahkemelerle, yasa denetçileriyle herhangi bir şekilde muhatap olmamaları. Bu konuda yasa denetçilerini, Çalışma Bakanlığı’nı herkesi göreve davet ediyoruz. Bizler işçiyiz, hakkımızı istiyoruz. Hakkımızı istemek için de en doğal hakkımız Anayasa ile bize vermiş olduğunuz sendika hakkımızı gasp eden patronlara karşı bizi nasıl böyle polisle kafa kafaya getiriyorsanız hakkı gasp edilmiş işçilerin hakkını gasp edenleri de polisle, yasalarla kafa kafaya getirip artık işçinin sesinin duyulması gerektiğini söylüyorum.”
‘Bazı kişiler de sendikalı olduğu için işten atıldı’
Muhammet Cengiz isimli 18 yaşındaki işçi de işe alınırken kendilerinden istenen evraklar için iki gün boyunca uğraştığını dile getirdi. Cengiz, şunları söyledi:
“İşe giriyoruz. Bize öyle bir sözleşmeler yaptırıyorlar ki girdiğiniz zaman zor olsun, çıkacağınız zaman da öyle kolay çıkmayın ama isterse onlar atabilsin. Ben de gencim, çalışmak zorunda kaldığımız için kredimiz var, geçindirmek olduğumuz bir ailemiz var. Üniversiteye gitmek için para biriktirmemiz gereken bir sürü arkadaşımız gibi ben de varım yani. Bundan men alarak bizi yalnızlaştırmaya ve köleleştirmeye doğru ilerletiyorlardı. Biz bu süreçte hayır demek için PTT-Sen ve DGD-Sen öncülüğünde bir sendika çabasına girmeye çalıştık ve bu sendikalaşma sonucunda sendikalı olduğumuzu anladıkları gün selam verdiklerimizin dahi iş feshini gerçekleştirdiler. 25/2’den çıkardıkları için bazı kişilerin sendikaya bakış açısı değişti tabii.
Ya beni de 25/2’den çıkartabilirler, ben ne yaparım, benim ailem var yani, beni 25/2’den çıkardığın zaman ben 3 sene boyunca iş bulamayacağım. Bu nedenle bazı kişiler geri adım atmak zorunda kaldı. Bazı kişiler de sendikalı olduğu için işten atıldı. İhbar tazminatı bile yatırılmayan arkadaşlardan bir tanesiyim. Bazılarından ihbar tazminatı ve tazminat yatırıldı ama ufak bir miktarda, yani bir faydası olmayacak bunun.”
Türkiye’de son yıllarda AKP, MHP ve Yeniden Refah ve HÜDA-PAR gibi iktidar ortağı partilerce bir söylem haline getirilen LGBTİ+‘lara yönelik nefret, toplumun bir kesiminde de kendisini gösteriyor. Kaos GL‘nin yayınladığı “Ayrımcılığa, baskıya, şiddete nefrete karşı el ele” kamu spotunda yer alan oyuncu ve şirket de ölümle tehdit edildi. Hakaret ve nefret söylemlerinin yapıldığı oyunculara herhangi bir zarar gelmemesi adına Kaos GL Derneği videoyu yayından kaldırdı.
Dernek videoyu kaldırma nedenini şöyle açıkladı:
“Nefrete karşı el ele’ diyerek paylaştığımız, LGBTİ+’ları hedef alan kamu spotuna karşı dayanışmayı, birlikte yaşamı gösteren gerçek kamunun sesi bir kamu spotu örneği olmasını ümit ettiğimiz videoyu izleyen, elimizi havada bırakmayan herkese teşekkür ederiz. Maalesef, nefrete karşı videoya bile tahammülü olmayanlar; Kaos GL olarak bizim ne yazık ki alışık olduğumuz bir nefret operasyonunu tekrar devreye soktu. Bu operasyonun bu seferki hedefi sadece biz olmadık. Filmi çeken şirket ve filmde yer alan oyunculara hakaret ve ölüm tehditlerine kadar vardı iş. Uzattığımız eli tutan kimsenin kirpiğine zarar gelmesini istemeyiz. Bu sebeple videoyu yayından kaldırdık. Ancak biz elimizi uzatmaya 29 yıldır olduğu gibi devam edeceğiz. Biliyoruz ki o el havada kalmayacak…”
TCDD’den suç duyurusu
Sosyal medyada paylaşıldıktan sonra viral olan LGBTİ+’ların yaşam hakkını toplumsal barış mesajıyla aktaran video sosyal medyada hedef gösterildi. Ardından Türkiye Cumhuriyeti Devlet Demiryolları (TCDD), kamu spotu hakkında Marmaray‘da bir vagonda çekildiği gerekçesiyle suç duyurusunda bulundu.
Kaos GL’nin aktardığına göre; TCDD suç duyurusunda bulunduğunu şöyle duyurdu:
“Söz konusu kısa film 30 Kasım 2019 tarihinde mekân kullanma ücreti karşılığında park yerinde bekleyen boş bir tren setinde çekilmiştir.
“Söz konusu filmin çekimleri için kurumumuza yapılan 29 Kasım 2019 tarihli başvuruda, bir sosyal medya platformu için reklam çekileceği belirtilmiş, çekilen film dört yıl sonra farklı bir amaçla gösterime sunulmuştur.
“Başvuruyu yapan reklam ajansı ticari bir reklam çekimi yapılacağı algısıyla yanıltıcı beyanda bulunmuştur.
“Konuyla ilgili olarak 2019 yılında yaptığı başvuruda doğru olmayan beyanlarda bulunan yapımcı ve yapım şirketi nezdinde hukuki girişimlerimizi başlattığımızı ifade ederken kurumsal olarak da izin süreçleriyle ilgili inceleme süreci başlattığımızı kamuoyuna duyururuz.
“Günde yüzbinlerce vatandaşımıza hizmet verirken böyle bir tartışmanın içerisinde olmaktan büyük üzüntü duyduğumuzu belirtir saygılarımızı sunarız.”
Bu haber Göçmen Kadınlar Anlatıyor projesi ve Yeşil Gazete iş birliği kapsamında yayımlanmaktadır. Gazeteci Şenol Bali ve arkadaşları, Ocak 2023’te yayınlamaya başladıkları Göçmen Kadınlar Anlatıyor video serisi ile Van’da yaşayan Afgan, İranlı ve Suriyeli göçmen kadınların hikayelerine mikrofon uzatıyor. *
Göçmen Kadınlar Anlatıyor‘un 13. bölümünde Azerbaycanlı bir seks işçisi kadın, hayat hikayesini anlatıyor.
Seks işçisi kadın, sevgisizliğin hüküm sürdüğü bir evde büyüdü. Kadına çocuk yaşta emanet edildiği komşusu tecavüz etti. Ailesi tarafından şiddet görmeye, dışlanmaya devam etti. Defalarca intihara kalkıştı ve yıllar önce Türkiye’ye kaçtı. Şöyle anlatıyor:
“Bir ailede sevgi yoksa çocuklar olmadık bataklığa düşebilir. Şu an kurtulmaya çalışıyorum ama her defasında yeniden savruluyorum. Bir kez olsun ‘iyi ki doğmuşum’ diyemedim. Mutluluk kapıma uğramadı. Genç bir kızın yaşama sebebini aldılar. Çocukluğumu da yaşayamadım. O yüzden çalıştığım ilk gün kazandığım parayla kendime bez bebek aldım.”
Türkiye Voleybol Federasyonu Başkanı Mehmet Akif Üstündağ, 2026 Voleybol Avrupa Şampiyonası’nın Türkiye’de yapılacağını duyurdu.
Üstündağ, “Müjdeyi vereyim” diyerek yaptığı açıklamada, şu ifadeleri kullandı:
“Müjdeyi vereyim, 2026 Avrupa Şampiyonası’nın ev sahipliği bizde. Ortak bir ev sahipliği olacak ancak ağırlık bizim, final aşamaları da bizde olacak. 2027 için de görüşmelerimiz sürüyor.”
TRT Spor’a yaptığı açıklamada 2024 Paris Olimpiyat Oyunları hedeflerinden de bahseden Üstündağ “2024 Mayıs deniyor ya ben diyorum ki 2028 Los Angeles Olimpiyatları‘na kadar dünya 1 numarası olacağız” dedi.
Dünya Sağlık Örgütü (DSÖ) Genel Direktörü Tedros Adhanom Ghebreyesus, Libya’daki durumun endişe verici olduğunu söyledi.
“Libya’daki durum endişe verici olmaya devam ediyor”diyen Ghebreyesus, resmi sosyal medya hesabından şu açıklamada bulundu:
“DSÖ insanların psikososyal destek de dahil olmak üzere sağlık hizmetlerine erişmesine yardımcı olmak için yerel yetkililerle birlikte çalışıyor. Olası su, gıda kaynaklı veya diğer hastalıkların belirtilerini tespit etmek ve ortaya çıkması durumunda yayılmasını önlemek amacıyla hastalık erken uyarı sistemini güçlendirmek için birlikte çalışıyoruz.”
Disaster unfolding in Libya 🇱🇾 on the back of Storm Daniel (linked to the system which recently flooded Greece). This footage is from Derna on the north coast of Libya.
Daniel Fırtınasının bir günde getirdiği şiddetli yağışlar Libya’nın doğusunda iki barajı taşıran büyük sellere yol açmış, bu da kente yayılan bir su duvarının tüm mahalleleri yerle bir etmesine, köprüleri, arabaları ve insanları denize sürüklemesine neden olmuştu.
Libya Kızılayı ülkenin doğusunu etkileyen fırtınada Derne kentinde ölenlerin sayısının 11 bine yükseldiğini söylemişti. 10 bin kişi ise hala kayıp.
World Weather Attribution tarafından yapılan bir analizde de iklim değişikliğinin, Libya’da binlerce ölüm ve ağır tahribata neden olan afetleri 10 kata kadar daha olası ve yüzde 40’a kadar ha şiddetli hale getirdiği bildirilmişti
Analiz, ormansızlaşma, kentleşme ve çatışmalar gibi diğer insan kaynaklı faktörlerin de afeti daha ölümcül hale getirdiğini ortaya koymuştu.
Bilim insanları, Akdeniz’deki fırtınanın Libya’yı vurmadan önce dört gün boyunca şiddetlenerek Yunanistan‘ın orta kesimleri ile Bulgaristan ve Türkiye‘nin bazı bölgelerinde büyük hasara yol açtığını söylemişti.
Libya üzerindeki bir bölgedeki bir günlük maksimum yıllık yağış miktarını inceleyerek, Daniel Fırtınasının günümüz ikliminde 300 ila 600 yılda bir görülen bir olay olduğunu hesaplamıştı.
Yunanistan – Fotoğraf: Elias Marcou/Reuters
‘İşte iklim krizi’
Yunanistan’da ise kayıtlara göre son 93 yılın en şiddetli fırtınası olarak kaydedilen felaket, en sıcak yaz mevsiminin ardından gelmişti. Fırtına ülkedeki orman yangınlarının ardından yıkıcı bir tahribat bırakmıştı. Selden tarım alanları da etkilendi.
IPM İklim Değişikliği Çalışmaları Koordinatörü Ümit Şahin, iklim değişikliğinin tarıma etkisi üzerine değerlendirmede bulundu.
Sosyal medya hesabı üzerinden yaptığı değerlendirmede Şahin, “İklim değişikliğinin tarıma etkisi deyince aklımıza kuraklığa bağlı verim kaybı, sıcaklardan belli ürünlerin yetişememesi, erken çiçek açan ağaçlar falan geliyordu. İşte iklim krizi! Yunanistan’da devasa tarım alanları sel nedeniyle göle döndü, belki yıllarca tarım yapılamayacak” dedi.
İklim değişikliğinin tarıma etkisi deyince aklımıza kuraklığa bağlı verim kaybı, sıcaklardan belli ürünlerin yetişememesi, erken çiçek açan ağaçlar falan geliyordu. İşte iklim krizi! Yunanistan'da devasa tarım alanları sel nedeniyle göle döndü, belki yıllarca tarım yapılamayacak. https://t.co/CHv470bp3y
İklim değişikliğine karşı açılan tarihi dava, 27 Eylül’de Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi‘nde (AİHM) görülmeye başlanacak. Dünyada açılan ilk iklim değişikliği davası niteliği taşıyan davanın; emisyonların önemli ölçüde azaltılması ve daha temiz bir altyapı inşa edilmesi için harekete geçilmesini zorunlu kılabileceği öngörülüyor.
Sofia Oliveira, 2017 yılında Portekiz‘in orta kesimlerinde meydana gelen ve 100’den fazla kişinin ölümüne yol açan orman yangınları sırasında 12 yaşındaydı. Şimdi bir üniversite öğrencisi olan Oliveira, 32 Avrupa hükümetini iklim değişikliğini yeterince ele almadıkları için mahkemeye vermeye hazırlanıyor.
euronews‘ün aktardığına göre duruşma, AİHM’in Strasbourg‘da bulunan merkezinde gerçekleşecek. Olası bir zafer durumunda, gençler hükümetleri iklim önlemlerini radikal bir şekilde yeniden düzenlemeye zorlayacak. Ayrıca bu dava bir emsal teşkil ederek insanların yasal bir yol izlemelerinin güçlü bir örneği olacak.
Uzmanlar, mahkemenin kararlarının üye ülkeler için yasal olarak bağlayıcı olduğunu vurguladı ve bu kararlara uyulmaması halinde yetkililerin mahkeme tarafından belirlenen ağır para cezalarına çarptırılabileceğini ifade etti.
Mahkemeler, aktivistler için hükümetlerden hesap sormanın bir yolu olarak görülüyor. Geçtiğimiz ay, genç çevre aktivistleri tarafından açılan bir davada, ABD‘nin Montana eyaletindeki bir yargıç, eyalet kurumlarının fosil yakıt gelişimine izin vererek anayasal temiz ve sağlıklı bir çevre hakkını ihlal ettiğine karar verdi.
Davacılardan biri ve Sofia’nin kardeşi olan André Oliveira, Portekiz’in başkenti Lizbon‘un hemen güneyinde, Sofia ve André’nin yaşadığı Costa da Caparica‘daki Praia do Norte plajının, babasının yaşındayken yaklaşık bir kilometre uzunluğunda olduğunu söyledi. Şimdi ise kıyı erozyonu nedeniyle 300 metreden daha kısa. André, bu gibi kanıtların onu henüz küçük yaştayken iklim gösterilerine katılmaya yönelttiğini aktardı.
Bilim insanları Sahra ikliminin Akdeniz üzerinden Portekiz gibi ortalama sıcaklıkların yükseldiği ve yağışların azaldığı güney Avrupa ülkelerine doğru sıçradığını söylüyor. Portekiz 1997’de kayıtlara geçen en sıcak yılını yaşadı ve bunu 2017 izledi. Nüfusu 10,3 milyon olan ülkede kayıtlara geçen en kurak dört yıl 2003’ü takip eden yıllarda yaşandı.
Avrupa genelinde de benzer bir durum söz konusu ve altı Portekizlinin hukuki argümanları bilim tarafından da destekleniyor. Dünya Meteoroloji Örgütü‘ne göre, rekor sıcaklıktaki ağustos ayının acımasız ve ölümcül sıcaklıklarla dolu bir mevsimi tamamlamasıyla, Kuzey Yarımküre şimdiye kadar ölçülen en sıcak yazını geçirdi.
Bilim insanları, dünyanın 2015 Paris İklim Anlaşmasının gereklilikleri doğrultusunda emisyonları azaltarak küresel ısınmayı engelleme taahhüdünden çok uzakta olduğunu söylüyor. Tahminler, küresel ortalama sıcaklıkların, mevcut ısınma ve emisyon azaltım planları ile 2100 yılına kadar sanayi öncesi dönemden bu yana 2 ila 4°C artabileceğini söylüyor.
Yetersiz iklim değişikliği politikaları insan haklarını nasıl ihlal ediyor?
Portekizli genç davacılar tarafından sıralanan spesifik etkiler arasında sıcak dalgaları sırasında uyuyamamak, konsantre olamamak, dışarıda oynayamamak veya egzersiz yapamamak yer alıyor. Orman yangını dumanı nedeniyle havanın solunamaz hale gelmesiyle davacılardan birinin okulu geçici olarak kapatılmıştı. Çocuklardan bazılarının onları sıcağa ve hava kirliliğine karşı daha savunmasız hale getiren astım gibi sağlık sorunları bulunuyor.
İnsan hakları ihlallerine karşı mücadele eden ve kâr amacı gütmeyen uluslararası bir kuruluş olan Global Legal Action Network (GLAN) davacı gençlere destek oluyor. Kitlesel fonlama kampanyası dünyanın dört bir yanından destek görürken Japonya, Hindistan ve Brezilya gibi dünyanın çeşitli ülkelerinden destek mesajları geldi.
GLAN hukuk sorumlusu Gerry Liston, 32 hükümetin davayı “önemsizleştirdiğini” söylüyor. “Hükümetler davamızın her yönüne, tüm argümanlarımıza direndi” diyor. André hükümetleri “küçümseyici” olarak tanımlıyor.Sofia, “İklimi bir öncelik olarak görmüyorlar” diye ekliyor.
Örneğin Portekiz hükümeti, çevre ve insan haklarının birbiriyle bağlantılı olduğunu kabul ediyor ancak hükümetin “bu alandaki uluslararası yükümlülüklerini yerine getirmeye yönelik adımlarının” inkar edilemeyeceğinde ısrar ediyor.
Avrupa hükümetleri iklim taahhütlerine sadık kalıyor mu?
Aynı zamanda, Avrupa’daki bazı hükümetler halihazırda verdikleri taahhütlerden geri adım atıyor.
Polonya geçtiğimiz ay Avrupa Birliği‘nin üç ana iklim değişikliği politikasını iptal etmeyi hedefleyen yasal itirazlarda bulundu.Geçen hafta Birleşik Krallık hükümeti, 2030 yılında yürürlüğe girmesi beklenen yeni gazlı ve dizel araç yasağını beş yıl ertelediğini duyurdu. İsveç hükümeti geçen haftaki devlet bütçesi teklifiyle gaz ve dizel vergilerini düşürdü ve iklim ve çevre tedbirleri için ayrılan fonları azalttı. Bu gelişmeler sırasında, aktivistler, mahkemeleri bir çıkış yolu olarak görülüyor.
London School of Economics‘e göre küresel ölçekte iklim değişikliğiyle ilgili davaların toplam sayısı 2015’ten bu yana iki kattan fazla artarak 2 bini aştı. Davaların yaklaşık dörtte birinin 2020 ile 2022 yılları arasında açıldığı belirtiliyor.
Herhangi bir maddi tazminat talebinde bulunmayan Portekizli aktivistlerin muhtemelen biraz daha beklemeleri gerekecek. Davalarının karara bağlanması 18 ay kadar sürebilir. Ancak gençler mahkemenin 2020’de davayı hızlandırmaya yönelik kararını cesaret verici bir işaret olarak görüyor.
Bir emsal karar da aktivistlerin yüreğine su serpiyor. Sürdürülebilirlik ve inovasyonu teşvik eden Hollandalı bir kuruluş olan Urgenda Vakfı, Hollanda hükümetine karşı bu tür ilk davayı açarak vatandaşların hükümetlerinin tehlikeli iklim değişikliğini önlemek için yasal bir yükümlülüğü olduğunu savundu.
Hollanda Yüksek Mahkemesi 2019’da Urgenda’nın lehine karar vererek hükümet tarafından belirlenen emisyon azaltım hedefinin hukuka aykırı ölçüde düşük olduğuna hükmetti ve yetkililerin emisyonları daha da azaltmasını emretti.
Bunun üzerine hükümet 2030 yılına kadar kömürlü termik santralleri kapatma kararı aldı ve diğer önlemlerin yanı sıra enerji kullanımını azaltmak ve yenilenebilir enerjiyi geliştirmek için milyarlarca avroluk paketleri kabul etti.
Urgenda’nın hukuk danışmanı Dennis van Berkel, hükümetleri iklim bilimcileri dinlemek yerine “siyasi açıdan uygun” iklim değişikliği hedefleri seçmekle suçladı.
Berkel, yargıçların hükümetleri iklim konusunda yaptıklarının yeterli olduğunu kanıtlamaya zorlayabileceğini söyledi ve “Şu anda hiçbir düzeyde bu tür bir inceleme yok. Bu, mahkemelerin katkıda bulunabileceği son derece önemli bir şey” diye konuştu.