Ana Sayfa Blog Sayfa 214

O gün geldiğinde…

6 Şubat 2023, unutulabilecek bir tarih değil. Ama üzerinden bir yıl geçiyor. Bizler, yani deprem bölgesinde yaşamayanlar, normal hayatlarımıza döndük. Zamanın çok hızlı geçtiğini söyleriz hep. Zaman, yaşananları unutturacak kadar sihirlidir, yaraları sarar, üzüntüleri azaltır. Öyle olur mu gerçekten?

Neredeyse tüm yakınlarınızı 6 Şubat 2023’te Maraş’ın iki farklı ilçesinde, dokuz saat arayla meydana gelen ve şiddeti çok büyük olan iki depremde kaybettiyseniz! Zamanın sihirli gücü bu kadar büyük bir acıyı hafifletmeye muktedir mi? Zaman, bu kadar kudretli mi? Orada yaşamayan bizler için belki evet. Zaten tam da bu yüzden “ateş düştüğü yeri yakar” demişler. Hepimiz çok yandık. Fakat zaman sihirli gücüyle bizi sarıp sarmaladı. Depremlerin ilk günlerindeki, ilk haftalarındaki kasvet zamanla dağıldı. Hayatın telaşı, zamanla yeniden bizi içine aldı.

Peki orada yaşayanlar? Onlara ne oldu? Zamanın kudretinden nasiplerini alabildiler mi?

Elbette hayır. Hayatta kalanlar, kayıplarının acısı küllenemeden kendilerini büyük bir hayat mücadelesi içinde buldular. Kolay mı bir yıldır evin olmadan yaşamak? Hem de yüreğinde tarifi mümkün olmayan acılarla. Üstelik aynı mekanda, olup biteni sürekli görerek. Şehirler bir anda on binlerce ölünün defnedildiği yerler haline geldi. Evlerin, binaların yerinde önce enkazlar vardı, şimdi boşluk ve yokluk. Depremden önce buralarda yaşanan güzel şeyler, yürek burkan hatıralara dönüştü.

Gülten Akın’ın, Aşık Mahzuni’nin Edebiyat Yolu

6 Şubat 2023’te Türkiye, tarihinin en acı gününe uyandı. Maraş, benim çocukluğum, geçmişim, memleketim, bağımın hiç kopmadığı, kopmayacağı bir yer. Şair Gülten Akın, bir dönem eşinin görevinden dolayı Maraş’ta yaşamış ve bir şiirinde Maraşlıları,

“Maraşlı Ökkeş’in destanını bir ben söylerim.
Adamın su gibi akanıdır Maraşlı
Gözleri ışığı ve geceyi paylaştırır,
Kaşları onuru ve sevdayı,
Adamın su gibi akanıdır Maraşlı…” diye anlatmış.

Benim bildiğim, o yörenin insanlarının çok duygusal insanlar oldukları. Bu özellik, Maraş’ı çok sayıda ozanın ve şairin yetiştiği, şairler şehri diye anılan bir şehir yaptı. Maraş ile Göksun arasındaki yolu kısaltmak amacı ile sıra sıra dağlar delinerek tüneller inşa edildi. Her tünele Maraşlı bir edebiyatçının adı verildi ve o yol “Edebiyat Yolu” olarak adlandırıldı.

Bu edebiyatçılar arasında Aşık Mahzuni de var. Aşık Mahzuni, Almanya’da sürgün olduğu zamanlar memleketine duyduğu hasreti “Dumanlı dumanlı oy bizim eller, oturup ağlasam delidir derler”, diyerek anlatmış. Gerçekten Maraş’ın etrafında dumanlı dumanlı yüzlerce dağ var. Çok güzel bir coğrafya. Ancak, deprem açısından da çok riskli bir bölge. 6 Şubat 2023’te yaşanan depremler, elbette Maraş için ilk depremler değildi. Ama iletişim kanallarının bu kadar geliştiği çağda yaşananlardan herkesin anbean haberdar olduğu ilk depremlerdi. Yıllar önce Mahzuni’nin dediği gibi oturup, ağlanacak bir felaketi ekranlardan izledik. Üstelik depremler sadece Maraş’ı değil, etrafında olan on ili daha vurmuştu.

Zaman, onarır mı?

Zamanda geriye yolculuk edebilsek ve hatalarımızı görebilseydik, her şey çok farklı olacaktı. Belki de bu coğrafyanın yerleşime uygun olmadığını görecektik. Belki de deprem gerçeğine uygun şekilde şehirler kuracaktık.

Herbert George Wells, bilimkurgu romanları ile tanınan İngiliz yazar. Özellikle, “Zaman Makinesi” isimli romanı çok etkileyici. Birçok edebiyatçıya da ilham kaynağı olmuş. Bu yazarlardan biri de bana göre, Yüzüklerin Efendisi’ni yazan J. R. R. Tolkien. Zaman Makinesi’nde romanın kahramanı olan bilim insanı, icat ettiği makine ile geleceğe yolculuk eder. Tanık olduğu şeyler çok ürperticidir. Wells, bu roman ile toplumsal adaletsizliğin sürmesi halinde ilerde ne gibi felaketlere yol açabileceği konusunda uyarılarda bulunur.

Romanın konusunun deprem ile hiç alakası olmamasına rağmen, hataların sürüp gitmesi halinde nelere yol açtığını, nasıl sonuçlandığını büyüleyici bir şekilde anlatır. Bizim, Wells’in aksine zamanda ileriye değil, geriye yolculuk etmemiz gerekir. Hataları zamanında düzeltebilmek için, deprem gerçeğine göre şehirlerimizi inşa etmek için, on binlerce canlının hayatını korumak için, sağlıklı insanların bundan sonraki hayatında engelli yaşamasını önlemek için, kimseyi sevdiklerinden mahrum etmemek için. Ama maalesef, en azından şimdilik, zaman çok boyutlu değil, eğilip, bükülemiyor ve sadece ileriye doğru akıyor.

Yaşananlar içinde en acısı elbette can kaybı; insanın, hayvanın ve bitkinin kaybı. Ama bu felaket ile toplumsal belleğimiz de büyük hasar aldı. Hatıralarımızın olduğu öyle çok mekan kaybedildi ki, bir anda geçmiş ile bağımız koptu.

Fotoğraf: Çağlar Oskay / Unsplash

Daha önce de bellek hakkında yazdığım bir yazıda bahsetmiştim. “Runner Blade 2049” filminde replikantların insanda olan ve kendilerinde olmayan bir şeye çok özlem duymaları. Bu özlem, çocukluk hatıralarından başka şey değil. Portekizce bir kelime olan “saudade” gibi. Gerçekleşmemiş ve asla gerçekleşmeyecek olan şeye duyulan derin özlem. Dijitalleşme çağında insanı farklı yapan hatıraları, özellikle çocukluk hatıraları olacak.

Hatay, Maraş, Adıyaman, Diyarbakır ve depremden etkilenen diğer bütün şehirler kadim şehirler, nice medeniyete ev sahipliği yapmış şehirler. Binlerce yılda ortaya çıkan kültürel mirasa sahip şehirler. Can kaybı dışında her şeyi zamanla yerine koyabiliriz belki. Ama kültürel mirası da kaybettiğimiz hayatlar gibi asla yerine koyamayız. Depremde hayatta kalanlar, sadece sevdiklerini kaybetmediler. Onlar, hayatlarına değer katan birçok şeyi, belki de kendi canları hariç her şeylerini bir anda kaybetti. Sadece saniyeler içinde.

İleriye doğru akan zaman, onların yaralarını sarmakta her zamanki gibi hünerli olamayabilir. Depremlerin yıldönümünde biz ne kadar konuşursak konuşalım, ne kadar yazarsak yazalım ateş düştüğü yeri yaktı ve yakmaya devam ediyor…

Plastik kirliliğini azaltmak mümkün mü?

Artık günümüzde Everest Dağı‘nın zirvesinden okyanusun en derin çukuruna kadar, dünyanın hemen her yerinde plastik kirliliği bulunuyor

Şu anda plastiklerin yüzde 95’inden fazlası, fosil yakıtlar kullanılarak üretiliyor. Sadece 2019 yılında, plastik üretimi kaynaklı karbon ayak izi, küresel sera gazı emisyonlarının yüzde 3,7’sine ulaştı. Bu da aynı yıl havacılığın ürettiğinin yaklaşık iki katı.

Bilindiği gibi üretilen plastiğin yaklaşık yarısı, yalnızca bir kez kullanılan ambalaj malzemelerinden oluşuyor. Sadece 2019 yılında 353 milyon ton plastik atık üretildi ve bu atığın yalnızca yüzde 9’u geri dönüştürülebildi. Aynı yıl plastik atığın, çeşitli atık tesislerinde yüzde 19’u yakıldı; bu da özellikle bu tesislerin bulunduğu bölgelerde hava kalitesinin düşmesine neden oldu. Geri kalan plastik atık, depolama alanlarında bertaraf edildi. Daha da kötüsü yanlış yönetilerek, açık alanda yakıldı ya da çöp veya yasa dışı depolama yoluyla çevreye atıldı. 

Plastiklere olan talep artmaya devam ederken, yıllık üretimin 2060 yılında yaklaşık bin 230 milyon tona ulaşacağı; yani üç kat artacağı tahmin ediliyor.

İnsana giden en kısa yol deniz ürünleri

Bugün okyanuslarda, denizlerde ve göllerde atık plastik miktarı çok büyük boyutlara ulaştı; bu miktar günden güne artmaya da devam ediyor. Bu durum ilk olarak sucul canlılar üzerinde etkilerini gösterdi. Bugün birçok balık, deniz memelisi ve su kuşları gibi su canlısının doğal besinleri ile plastiği ayırt edememeleri sonucu bunları yutarak yaşamlarını yitirdiği biliniliyor. 

Bir başka gelişme ise; ultraviyole radyasyon, rüzgar, deniz dalgaları gibi dış etkilerle plastik atıkların parçalanması sonucu, denizlerde mikro ve nanoplastikler oluşuyor. Genellikle partikül boyu 0.1-5000 µm arasında bulanan plastik parçalarına mikroplastik, 0.1µm> olanlara ise nanoplastik deniliyor. 

DEVA Partisi’nden Tarım Bakanı’na: Topraktaki mikroplastik kirliliğine ilişkin ne yapıyorsunuz?
Araştırma: Mikroplastik yiyen planktonlar, nanoplastik olarak sucul ortama geri veriyor
Kullandığımız tüm şekerlerde mikroplastik çıktı

Başta sucul canlılar olmak üzere, tüm canlıların mikro ve nanoplastikleri doğal besinleri ile aldıkları için sağlıklarını kaybettikleri artık inkar edilemeyecek bir bilimsel gerçek.  Nanoplastikler, mikroplastiklerden farklı olarak tüm insan dokularına ulaşabilmekte. Mikroplastikler insanlara besin zincirine karışarak ve solunum yolu ile olmak üzere iki temel yoldan ulaşıyor. Besin zinciri açısından en önemli yol ise deniz ürünlerinin tüketilmesi… 

Plastik soluyoruz

Deniz ürünleri bugün dünyada ortalama 3 milyar insan tarafından tüketiliyor ve hayvansal protein gereksiniminin yüzde 20’den fazlasını karşılıyor. Küresel gıda tüketimi için önemli bir kaynak olan deniz ürünleri; diğer yandan mikro ve nanoplastiklerin insanlara ulaşması açısından en önemli yol. Hiçbir ülkede de, deniz ürünlerinde etkileri zaman içinde görülen mikroplastiklere karşı bir yasal düzenleme de yok. 

Çeşitli bilimsel çalışmalarda deniz ürünleri dışındaki diğer besin maddelerinde de mikroplastikler olduğu ortaya kondu. Bunların başında içinde mikrofibriller bulunan besin maddeleri; şeker ve bal geliyor. Özellikle ballar için havada bulunan mikroplastiklerin yağmurlar nedeni ile çiçeklere bulaştığı; polenlere karıştığı ve bunların arılar tarafından alınması sonucu ballara ulaştığı düşünülüyor. 

Mikroplastiklerin insanlara solunum yolu ile de ulaşıyor. Yapılan çalışmalar özellikle deniz kenarındaki, kalabalık kentlerde mikroplastiklerin solunum ile alınma riskinin daha büyük olduğunu ortaya koydu. Ayrıca endüstriyel iş ortamları ve hava kalitesine özen gösterilmeyen kapalı alanlar mikroplastiklerin solunum ile alınması açısından riskli bölgeler olarak kabul ediliyor.

Sonuç olarak küresel plastik sorununa bugün acil olarak çözüm aranıyor. Doğrusal bir ekonomiden (al-yap-at ve atıkları doğaya terk et) yerine, ürünlerin yeniden kullanılmak, başka amaçlara uygun hale getirilmek ve geri dönüştürülmek üzere tasarlandığı yeni bir döngüsel ekonomiye geçme; akademik çevrelerde bugün daha ciddi olarak tartışılıyor. Bazı bilim insanları her üretim adımında, çok az atık üretilmesi veya hiç atık üretilmemesi konusunda çalışmalar da yapıyor. 

Plastiği dönüştürebilmek: Al-üret-atık ekonomisinden, malzemelerin geri dönüştürüldüğü, sıkıştırıldığı veya biyolojik olarak parçalandığı bir ekonomiye geçiş…

Ancak doğrusal yapıdan döngüsel yapıya geçiş kolay bir iş değil. Bazı bilim insanları ve mühendisler, mevcut plastiklerin yerini alan, aynı amaçlar için az miktarda ekstra maliyetle üretilen, etkili malzemeler geliştirme üzerinde çalışıyor. Ancak diğer bir konu da, aynı zamanda her adımda üretilen plastik malzemenin geri dönüştürülebilmesini sağlamak. 

Yeni plastik türleri için, maliyet açısından, yeni malzemelerin mevcut plastiklere benzer ölçekte üretilmesi ve pratikte esas olarak aynı teknolojilerin kullanılması gerekiyor. Ayrıca bileşenlerin çevreye sızması veya bırakılması durumunda aylarla ifade edilebilecek kısa zaman aralıklarında tamamen bozunması da hedefleniyor. 

Zehirli lastik tozun okyanusa yolculuğu: En kötü mikroplastik kirliliği olabilir
Plastik kirliliğiyle mücadele anlaşmasının müzakereleri, anlaşmazlıklarla gölgelendi
Rapor: Küresel anlaşma ile plastik kirliliği yüzde 80 oranında azaltabilir

Çalışmalarda pek çok başarıya rağmen, özellikle maliyet konusunda hala büyük zorluklar var. Doğruyu söylemek gerekirse, bilim insanlarının çabalarına endüstri şu ana kadar gerekli desteği vermedi. Çözüm için ifade etmek gerekirse, endüstri-üniversite ortaklıklarını benimsemek ve bunlara yatırım yapmak, plastik kirliliği krizini çözmenin, çevreye ve insanlara verilen zararı azaltmanın en etkili yolu olarak görülüyor. 

Yeni plastik malzemelerin geri dönüştürüldüğü, sıkıştırıldığı veya biyolojik olarak parçalandığı bir ekonomiye geçiş bazı çevrelerce ancak endüstri-üniversite ortaklıkları ile mümkün… Fakat bu gerçekleşmesi oldukça zor ve süre alıcı bir umut. 

Zengin ülkeler ve onların endüstriyel kuruluşları plastik atıklarını yasadışı yollardan fakir ülkelerin üzerine atmayı daha ucuz bir yol olarak görüyor; sanki plastik kirliliği tüm dünyayı tehdit etmiyormuş gibi…

Bugün en gerçekçi çözüm plastik tüketimini kısıtlamak değil mi? Üstelik üretilen plastiğin yaklaşık yarısının yalnızca bir kez kullanılan ambalaj malzemesinden oluştuğu ve yaklaşık üç hafta içinde atığa dönüşüp, doğaya terk edildiği düşünülecek olursa; bu daha gerçekçi bir çözüm değil mi?

Lezzetinden sual olunmaz kış salatası tarifi!

Yeşil Tarifler’de bugün lezzetinden sual olunmayacak bir kış salatası tarifi var. Vegan, sağlıklı ve çok basit bir tarif sizi bekliyor. Ayrıca oldukça doyurucu bir lezzet!

Tomris Karakartal’ın mevsim sebzeleriyle lezzetlendirdiği salataya son dokunuş ise nar taneleri ile yapılıyor. Kış aylarında yapacağınız bu salatayı ister ana öğün isterse atıştırmalık olarak tüketebilirsiniz.

Biz denedik ve çok beğendik. Şimdi sıra sizde! Yorumlarınız, öneri tarifleriniz ve merak ettikleriniz için Youtube üzerinden, videomuzun hemen altında, yorumlarda buluşalım.

Politikada yeni kavramlar ya da araçlar

Geçtiğimiz bir-kaç hafta içinde, sosyal demokrat partilerin ücretsiz kamusal taşımacılık-ulaşım ya da çok dinamik yerel toplumsal gereksinimleri karşılayabilecek buluşma noktaları veya modern anlamıyla kütüphaneler/ bilgi merkezleri üzerine politika geliştirmesi ihtiyacından bahsetmiştim. Geçen hafta da, İstanbul için Murat Kurum’un hazırladığı programın temel karakteristiklerine ve direngen toplumsal taleplerin, en muhafazakar/ tutucu politik partileri bile nasıl etkilendiklerine (ya da nasıl etkilenmiş gibi göründüklerine) değinmiştik.

Bu defa, yerel yönetim seçimleri öncesinde, adını sürekli değiştirerek yaşamaya çalışan, eski adı Yeşil Sol Parti olup bugünlerdeki adı DEM olan politik partinin arayışlarını tartışalım. DEM’in Türkiye demokrasisine katkıları ya da katmaya çalıştığı (Türkiye için) yeni kavramların her biri üzerinde ayrı ve geniş tartışmaların yapılmasının, demokrasi tarihi incelemeleri bakımından çok yararlı olacağını düşünüyorum.

Ancak şimdilik son bir-kaç seçim döneminde yoğun olarak tartışmaya açılmış ve uygulanmaya başlanmış bir-kaç politik kavramdan bahsederek 31 Mart yerel yönetim seçimleri sırasında ortaya çıkan ve uygulanmaya başlayan iki kavramı (“ön seçim” ve “kentsel uzlaşı”) biraz daha ayrıntılı ele almaya çalışalım.

Milliyetçilik yerine ayrımcılık

İzleyebildiğim kadarıyla DEM’in Türkiye politik yaşamına yaptığı en büyük katkılar arasında “eş-başkanlık” ve “kadın”/ feminizm sorununa yaklaşım/ kadın erkek toplumsal cinsiyet eşitliğine verdiği içten katkı ve uygulama pratikleri örnek olarak gösterilebilir.

Ancak bütün bunlardan önce çok daha önemli olduğunu düşündüğüm, buna karşılık son derece gerilimli ve tartışmalı bir konu olan “milliyetçilik” sorununa yaklaşımında “yeni” olan yön üzerinde hiç durmadan geçemeyiz. Bu tartışma çok kapsamlı ve çok fazla boyutu olan, tarihsel olarak da derinleşen bir sorun ve bir-kaç paragraf, böylesine güncel ve ateşli bir konu karşısında, çok kaba bir eskizin ilk denemeleri olmaktan öteye geçemez. Yine de deneyelim:

DEM’in, Türk milliyetçiliğinin (milliyetçiliklerinin) son derece radikal ideolojisinin ve pratiklerinin doğal karşılanmasına alışılmış bir atmosferde milliyetçiliğe değil, “ayrımcılık” kavramına verdiği ağırlığı not etmek zorundayız. DEM (ve daha önceki adlar altındaki bütün öncüller), milliyetçiliklerin kendisinden çok her alan için ayrımcılıkların olumsuzluğundan ve milliyetçilikler arasında hiyerarşik bir ayrım yapılmasının yanlışlığından doğru kuruyor tartışma stratejisini. İktidar milliyetçilikleri ile azınlık milliyetçiliklerinin çatışmasından çok, hiyerarşik olmayan, ayrımcılık yapmayan ve eşitlikçi-demokratik temel mekanizmaların uzlaşılmış bir anayasa çerçevesinde işleyişinin tartışılmasını yeğliyor.

Eğer yerel yönetimlerde (kent ya da bölge coğrafyalarında) seçimle iş başına gelmişse, uygulama pratikleri geliştirerek bunu göstermek istiyor. Diyelim ki, Diyarbakır’ın bir mahallesinde Fatsa’da olduğu gibi katılımcı bir demokrasinin aşağıdan doğru kurulması arayışının hemen “milliyetçilik” parantezine almadan, Türkiye’nin bütün yerel yönetimleri bakımından nasıl örnek olabileceğini tartışmaya açmak istiyor. Ancak, yukarda da belirtildiği gibi bugün sadece yaklaşımın Türkiye için yeni olan niteliğine işaret ederek geçeceğiz ve “milliyetçilik” konusundaki tutum ve politik konumlanış üzerinde daha fazla duramayacağız.

Ön seçim: Neden ve nasıl?

Bu küçük yazı daha çok, önümüzdeki seçimden önce ortaya çıkan iki “yeni” kavram üzerinde durmak istiyor: “Ön seçim” ve “yerel uzlaşı”. Gerçi bu kavramların hiçbir yeni de değil orijinal de değil. Dünyanın birçok ülkesinde farklı biçimlerde tartışılmış, uygulanmış ve olgunlaştırılmış kavramlar. Tıpkı daha önce bahsettiğimiz  “eş başkanlık” ve “kadın”/ toplumsal cinsiyet eşitliği konuları gibi…

Burada “yeni” olan, bu kavramların Türkiye coğrafyasında bir politik parti tarafından programlaştırılması ve yerel farklılaşmaları da dikkate alarak bu ülkenin insanlarıyla birlikte uygulanması deneyimleri. Ancak hemen belirtmeliyiz ki, DEM bu kavramlarla ve bu kavramların politik teorideki yeri/ gelişmesi ve çeşitlenerek olgunlaşması vb. gibi yönlerle pek ilgilenmiyor gibi görünüyor. Kuramı, bu seçimde kullanılmasının elverişli olacağımı düşündüğü bir araç gibi ele alıyor ve uygulayarak diyelim ki yüzlerce yerleşim yerinde, binlerce adayın isimi belirlerken kullanıyor.

Ancak “ön seçim” böylesine basit ve akla geldiğinde dolaptan alıp-kullanmakla yetinebileceğimiz bir araca indirgenebilir mi? DEM neden “ön seçim” yapmayı seçiyor? Nasıl uyguluyor? Uygulama yöntemi nasıl belirlendi ve uygulamanın politik anlamı, sonuçları ne kadar tartışıldı? Bu uygulamayı Türkiye’nin bugünkü politik ortamında gerçekleştiren DEM, uygulamasıyla Türkiye’nin diğer politik partilerine ve seçme haklarını kullanacak bütün toplumuna bir şeyler anlatmak/ göstermek istemiyor mu? Burada Türkiye’deki demokrasinin gelişiminde, toplumun yapacağı politik yeğlemelerin yönetişimi bakımından “yeni” bir arayış, söz konusu mu?

Bu soru, Türkiye’de politik alan ile ilgilenen herkes için, önemli bir soru değil mi? Türkiye’deki politik partilerin tepesindeki bir despotun veya oligarşik bir grubun, gelecekteki uygulayıcıların/ yöneticilerin kim olacağını belirlemesiyle yerel toplumun kendi yöneticisini seçmesi arasındaki farkın üzerinde neden durmuyoruz? Türkiye’deki demokrasinin gelişimi bakımından asıl önemsememiz gereken uzun erimli yararın neden farkında değil gibi davranıyoruz?

Ön seçim, ABD demokrasisinin temel bileşenlerinden biri. Nasıl uygulanıyor ve sonuçları (çoğu kez bütün dünya halkları, özellikle eski sömürgeler dahil) toplumlar açısından ne anlama geliyor? Türkiye, kendi demokrasi tarihinde, bu uygulamayı nasıl ele aldı ve uygulamadan neden hızla vaz geçti? DEM’in bu konudaki yaklaşımı ve denemek istediği yöntem yerel topluma nasıl uyarlanıyor? Kazanımları ve sorunları neler? Eğer bunlar üzerinde duramayacaksak bu kavramın uygulanmasından beklenen yarar da son derece sığ ve yetersiz olmayacak mı? Demokrasinin gelişimine gerçekten bir katkı sunabilecek mi?

Kentsel uzlaşının kriterleri

Benzer soruları “kentsel-uzlaşı” kavramı için de geliştirebiliriz. Aslında eğer DEM sadece önümüzdeki seçimin sonuçlarına bakmıyor ve daha uzun erimli olarak Türkiye’deki demokratik ortamın ve davranış biçimlerin gelişmesine katkıda bulunmak istiyorsa, kavramı pratik bir araç olarak kullanımının yanı sıra anlam ve demokrasinin geleceği bakımından beklenen olası yararlar açısından da tartışması gerekmez mi?

Gündelik haber kaynaklarına bakacak olursak, kentsel uzlaşı “ben aday çıkartmazsam, sen bana ne vereceksin?” pazarlığından öteye, alışılmadık ve ufuk açıcı bir politik araç gibi görünüyor mu? “Kentsel uzlaşı” kavramının içeriğini başka türlü oluşturmak için içten ve yapıcı bir çaba gösterebilirsek Türkiye’de demokrasisinin gelişimine katkısı olabilir. Uzlaşmanın sığ bir ödünleşmeler dengesi arayışının ötesinde,  farklı olanlar arasında birlikte bir gelecek arayışına dönüşebilecek yöntemsel deneyim olmasını sağlayamaz mıyız?

İçinde bulunduğumuz yer/ kent ne durumda? Nasıl yaşıyoruz hep birlikte ve farklılıklarımızı koruduğumuz halde beraberliğimizi daha değerli/ daha nitelikli hale getirip bütün taraflar için daha elverişli bir gelecek kurabilir miyiz? İçtiğimiz su ve soluduğumuz hava daha temiz olabilir mi? Sorunlar nedir ve sorunlara bugünün son derece gerilimli ve kutuplaşmış ortamında nasıl yaklaşacağız? Her şeye rağmen bu arayış içinde geliştireceğimiz yeni düşünceler ve yaratıcı politikalar çok değerli olmayacak mı?

Her şeyden öteye asıl politik olan bu değil mi? Eğer politik olanı, sadece politikacı isimlerini belirlemek, onun sandıktan çıkabilmesi için yapılması gerekenleri ödünsüz yapmak ve bunun için çatışmacı bir gerilime hazır olmaktan öte bir çaba olarak görüyorsak, asıl tartışmamız gereken, bu uzun erimli demokratik beklentiler ve idealler değil mi?

 

Bir sulak alan nasıl korunmaz? İğneada Longoz Ormanları -Göksal Çidem

2 Şubat 1971 tarihinde imzaya açılan Sulak Alanların Korunması Sözleşmesi’ni (Ramsar) ülkemiz, 17 Mayıs 1994 tarihinde imzaladı. 1994 yılında bözleşme kapsamına alınan ilk sulak alan Mersin Göksu Deltası oldu.

Kırklareli‘nin hatta Avrupa ve Asya’nın en önemli sulak alanlarından İğneada Longoz (Subasar) ormanları ise bir türlü bu kapsama alınmadı. Oysa Avrupa’nın en büyük longoz ormanları 2.618 hektarken İğneada Longoz Ormanları Millî Park, 3.155 hektardan oluşuyordu.

Bunun önemini bilen Ulusal Sulak Alan Komisyonu ile Orman ve Su İşleri Bakanlığı, 2012 yılında 1. Olağan Toplantısı’nı yapmıştı. Sulak alanlar ve Ramsar alanlarında yapılan çalışmaların değerlendirildiği bu toplantıda, halen 13 olan Ramsar alanlarına yenilerinin eklenmesi kararı alındı. Ramsar alanı olmaya aday 17 sulak alandan öncelikle Nemrut Krater Gölü ve İğneada Longozu’nun o yılın sonuna kadar Ramsar alanı ilan edilmesi kararlaştırıldı.

Nemrut Krater Gölü, alınan kararlara uygun olarak bir yıl sonra, 2013’de Ramsar kapsamına alındı. Ancak İğneada Longozu bir türlü gündeme gelmedi. Çalışmaları  her zaman olduğu gibi yakından takip ettik; ilgili bakanlığa “Longoz ormanlarını gözden çıkardınız mı?” diye sorduk. “2013 yılında İğneada longoz ormanı arazi çalışmalarının tekrar yapılarak Ulusal Sulak Alan Komisyonuna sunulacağı” yanıtını verdiler.

Peşini bırakmadık, neredeyse her yıl sormaya devam ettik. Sonunda 2020 yılında şöyle bir yanıt aldık: “İğneada Longoz Ormanı’nı 2007’de Milli park ilan ettik. Milli Park olarak Ramsar alanı statüsünden çok daha etkin bir koruma statüsüne sahip olduğundan Ramsar alanı ilan edilme süreci durdurulmuştur.”

2007 yılında Milli Park ilan edildiğinde çok daha etkin bir koruma statüsüne sahipse, 2012 yılında neden Ramsar kapsamına alınması kararı alıp iki hafta sonra neden vazgeçtiniz diye bir daha sorduk. EK 2. Henüz yanıt alamadık.

İğneada neden Ramsar alanı ilan edilmedi?

Ülkemizdeki uluslararası öneme sahip 135 alandan biri olan longoz ormanlarının Ramsar alanı ilan edilmesi için 24 Temmuz 2012’de sürecin başlatılmasına karar verilmişti.

18-19 Ekim 2012’de sulak alan koruma bölgeleri 1/25 binlik haritaya işlendi.  Ancak bölgede bu çalışmayı yapanlar nedense bir anda, İğneada merkezinin de sulak alan bölgesinde kaldığını fark etti.

İki hafta sonra Çevre Bakanlığı’ndan bir duyuru yapıldı. 31 Ekim 2012 tarihinde İğneada’nın Beğendik Köyü kahvesinde Halkın Katılımı Toplantısı yapacaklarını bildirdiler.

Toplantı 2.665,6 MWt Kurulu gücünde Trakya Entegre Termik Santral projesi hakkındaydı. Neyse ki bu proje de diğerleri gibi halkın karşı duruşu ile STK’lerin  bilim ve hukuk insanlarıyla birlikte yürüttükleri mücadele sonunda iptal edildi.

2008-2010 yıllarında ise, 130.000 Ha büyüklüğünde bir Biyosfer Rezerv Alanı projesi önümüze geldi. Bir AB projesiydi ve UNESCO’ya sunulmak üzere hazırlanmıştı. Çünkü Istrancalar’ın Bulgaristan tarafı da biyosfer rezerv alanıydı. Bizim tarafın da biyosfer alan ilan edilmesi planlanıyordu.

Bu projeyi de yakından takip ettik. Kişisel ve kurumsal olarak sürekli sorduk. Bir yıl sonra “Projenin UNESCO’ya sunulması çalışmaları halen devam etmektedir “ yanıtını alınca sevindik: “En azından çalışıyorlar, sunacaklar” dedik.

Bundan sonra neredeyse her yıl sormaya devam ettik. 2017 yılında verilen son cevapta Ramsar’da olduğu gibi, Etkin korunmasını ve yönetimini temin yönünden gereken etkinliği ve yetkiyi sağladığından Biyosfer rezerv statüsü verilmesine gerek duyulmamıştır” denildi.

Madem, Ramsar kapsamına almaya gerek yoktu komisyon neden aylarca yıllarca çalıştı?

Madem UNESCO’ya sunulacak Biyosfer Rezerv alan ilan etmeye gerek yoktu Neden onlarca akademisyen iki yıl boyunca 130.000 Hektar alanda çalıştı.?

Biyosfer rezerv alanı ilan edilmeyen Istrancalar,  bugün madencilere ayrılmış rezerv alanı haline geldi. Son buzul çağını yaşamayan dağlar, artık taş devrini yaşıyor.

Şimdi de longoz alanı, MAPEG eliyle 2024 yılında ihaleye çıkılacak maden alanları arasına alındı.

Gözümüz gibi korumamız gereken bu orman ve sulak alanımızın deyim yerindeyse gözünü çıkarıyoruz. Su kaynaklarını madencilik faaliyetine açmaları yetmiyormuş gibi orman köyümüz avcılar tarafından kuşatılmış bir halde.

Bir diğer orman köyümüz altı kişinin öldürüldüğü Sisli Vadi sel alanında yer alırken, diğeri ise Bulgaristan sınırındaki Rezve‘nin (Mutlu Dere) sıfır noktasında. Bulgaristan tarafında koruma altında olan dere, Bern Sözleşmesi‘yle de korunan onlarca türün yaşam alanı.

Korumaya niyetiniz yoksa ne proje ne de plan değişikliği yapmayın artık. Korumak için plan yapıyorsanız da, Istrancaların diğer tarafına bakın. Nasıl oluyormuş, öğrenin.

Türkiye’de yapılan her plandan sonra doğal ve sosyal yaşam zarar görüyor. Her plan proje için aş-iş gelecek deniyor. Ama gidenin hesabı yapılmıyor. Orman alanları ve sulak alanlar azalıyor. Daralıyor. Bitiyor.

Türkiye’de 50 yılda kuruyan sulak alanlar 1.3 milyar hektar, yani 24 Eğirdir Gölü veya 3 Van Gölü ya da Marmara Denizi kadar alanı kaybettik. Sulak alanlar bulunduğu havzaya ve oradaki canlılara aittir. Doğal varlıktır.

Dün kutladığımız 2 Şubat’ta yetkililer sulak alanlar konusunda yapacakları açıklamalarda  ne kadar önemli olduğunu söyleyecek, “karbon yutak alanı, canlıların yaşam alanı v.b.” diyecekler. Ne kadarını kaybettik? Ne kadarı tehdit altında.?  Korumak için neler yapılıyor.? Bunlar konuşulmayacak. (Yazarımızın yazısı daha önce yazılmış olmasına karşın, 3 Şubat’ta yayımlanmıştır. YG)

En önemli ve en değerli doğal varlıklarımızdan longoz ormanları dünya mirasıdır. Kayıtsız şartsız, fakatsız, amasız, ancaksız korumak zorundayız.

2 Şubat kutlama değil, kaybettiğimiz sulak alanlardan ders alma, kalanlar için ise, nasıl kurtarırız diye hesap yapma günüdür.

 

Yeni Merkez Bankası Başkanı Fatih Karahan oldu

Türkiye Cumhuriyet Merkez Bankası (TCMB) Başkanı Hafize Gaye Erkan’ın sürpriz istifa kararının ardından, bankanın yeni başkanı olarak, Başkan Yardımcısı olarak görev yapan Fatih Karahan atandı.

Başkanlıktan istifa eden Hafize Gaye Erkan, “Kamuoyunun malumu olduğu üzere, son dönemde şahsıma yönelik büyük bir itibar suikastı kampanyası düzenlenmiştir. Bu süreçten ailem ve dahası henüz bir buçuk yaşına bile girmemiş günahsız evladımın daha fazla etkilenmemesi için, Sayın Cumhurbaşkanımızdan, ilk günden beri şerefle yürüttüğüm görevimden affımı talep etmiş bulunuyorum” demişti.

Bu açıklamanın ardından Hazine ve Maliye Bakanı Mehmet Şimsek de “Merkez Bankası eski Başkanı Sayın Hafize Gaye Erkan’ın aldığı karar tamamen şahsidir ve kendi takdirleridir. Önerim doğrultusunda yeni atanacak Türkiye Cumhuriyet Merkez Bankası Başkanı ve ekibine başarılar diliyorum” açıklaması yapmıştı.

Merkez Bankası Başkanı Hafize Gaye Erkan istifa etti

Şimşek, X hesabından İngilizce olarak paylaştığı mesajda ise, atanacak yeni başkanın “saygın bir makroekonomist” olduğunu duyurmuştu.

Resmî Gazete’de yayımlandı

Fatih Karahan’ın Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan tarafından Merkez Bankası Başkanlığına getirilmesine ilişkin karar Resmî Gazete’de yayımlanarak yürürlüğe girdi.

Fatih Karahan kimdir?

Boğaziçi Üniversitesi’nden çift ana dal yaparak mezun olan Fatih Karahan, ardından Pennsylvania Üniversitesi’nde ekonomi alanında yüksek lisans ve doktorasını tamamladı.

2012 yılında New York Merkez Bankası’nda ekonomist olarak çalışmaya başlayan ve burada İşgücü ve Ürün Piyasası Çalışmaları Başkanı ile para politikası danışmanı olarak görev yapan Karahan, aynı zamanda Columbia Üniversitesi ve New York Üniversitesi’nde yarı zamanlı öğretim görevlisi olarak da hizmet verdi. 2022’de Amazon’a kıdemli ekonomist olarak katılan ve kısa süre içinde Başekonomist pozisyonuna yükselen Karahan, Kasım 2022’de Türkiye Cumhuriyet Merkez Bankası Başkan Yardımcılığı’na atanmıştı.

Merkez Bankası Başkanı Hafize Gaye Erkan istifa etti

Türkiye Cumhuriyet Merkez Bankası (TCMB) Başkanı Hafize Gaye Erkan, yedi  aylık görev süresinin ardından, 2 Aralık Cuma gecesi  istifa kararını açıkladı.

8 Haziran 2023’te göreve gelen Hafize Gaye Erkan sosyal medya hesabından yaptığı açıklamada, şunları söyledi:

“Her bir karış toprağı için bedel ödenmiş bu topraklarda doğmuş, büyümüş, eğitim görmüş bir vatan evladı olarak, bu kutsal görev şahsıma tevdi edildiğinde kişisel koşullarımı hiç önemsemeden ülkeme geldim ve görevimin başına geçtim. O dönemde de daha yaşını doldurmamış bir evladın annesi olarak böyle yoğun bir görevi sürdürmenin zorluklarının elbette farkındaydım. Devletimize ve milletimize hizmet edebilmek adına bugüne kadar yorulmadan gece gündüz görevimin başında yer aldım.”

Hakkındaki iddialar için “itibar suikasti” ifadesi kullanan Erkan, Cumhurbaşkanı Erdoğan’dan “affını” talep ettiğini açıklayarak, “Kamuoyunun malumu olduğu üzere son dönemde şahsıma yönelik büyük bir itibar suikasti kampanyası düzenlenmiştir. Bu süreçten ailem ve dahası henüz bir buçuk yaşına bile girmemiş günahsız evladımın daha fazla etkilenmemesi için, Sayın Cumhurbaşkanımızdan ilk günden beri şerefle yürüttüğüm görevimden affımı talep etmiş bulunuyorum” dedi.

Göreve geldiği süre itibariyle Merkez Bankası rezervlerinin arttığını söyleyen Erkan, “Gelinen noktada ekonomi programımız meyvelerini vermeye başlamıştır. Rezervlerimizdeki artış, ekonomik veriler ile enflasyonun ana eğilimine dair göstergeler bu başarının kanıtıdır” ifadelerini kullandı.

Aynı zamanda merkez bankasının ilk kadın başkanı olan Erkan, açıklamasını şu sözlerle sonlandırarak istifasını sundu: “Hasseten Amerika’da özel sektörde geçen 22 yıllık yöneticilik ve bankacılık tecrübemden sonra, evladıma da bırakacağım en büyük miras olan ülkeme ve milletime hizmet etme imkanını bana sunan ve görev sürem boyunca desteklerini hiçbir zaman esirgemeyen Sayın Cumhurbaşkanımıza şükran ve minnetlerimi arz ediyorum”

Yeni başkanı Mehmet Şimşek önerecek

Erkan’ın istifasının ardından Hazine ve Maliye Bakanı Mehmet Şimşek de yazılı bir açıklama yaptı.

Ekonomi programının aynı şekilde devam edeceğini belirten Şimşek, “Cumhurbaşkanımız Sayın Recep Tayyip Erdoğan liderliğinde yürütülen ekonomi programımız, kesintisiz ve kararlılıkla devam etmektedir. Sayın Cumhurbaşkanımızın ekonomi ekibimize ve uyguladığımız programımıza desteği ve güveni tamdır” ifadelerini kullandı.

Hafize Gaye Erkan’a teşekkürlerini sunan Şimşek, “Merkez Bankası eski Başkanı Sayın Hafize Gaye Erkan’ın aldığı karar tamamen şahsidir ve kendi takdirleridir. Aldığı bu kararı saygı ile karşılıyor ve ülkemize sunduğu kıymetli hizmet ve katkılarından dolayı teşekkür ediyorum” dedi.

Yeni Merkez Bankası Başkanının kendi önerisi doğrultusunda atanacağını belirten Mehmet Şimşek, açıklamasını şöyle sonlandırdı:

“Önerim doğrultusunda yeni atanacak Türkiye Cumhuriyet Merkez Bankası Başkanı ve ekibine başarılar diliyorum. Bu çerçevede ekip olarak güçlü işbirliği ve​ içinde fiyat istikrarı hedefimize emin adımlarla ilerlemeye devam edeceğiz.”

 

Greta Thunberg’in de aralarında bulunduğu aktivistlere karşı açılan dava düştü

Aktivistler, 17 Ekim 2023’te şirket yöneticilerinin ve bakanların katıldığı bir fosil yakıt endüstrisi zirvesi olan Enerji İstihbarat Forumu‘nun (EIF) mekanı olan Mayfair‘deki InterContinental otelinin önünde bir protestoya katılarak, Kamu Düzeni Yasası’nın 14’ncü maddesi uyarınca dayatılan bir koşula uymamakla” suçlanıyordu.

Westminster Sulh Ceza Mahkemesi‘ndeki duruşmalarının ikinci gününde, Yargıç Laws, hükümet temsilcilerinin davalarını kanıtlayacak yeterli delil sunamadığına hükmetti. Yargıç, protestoculara yöneltilen suçlamaların “kanunsuz olacak kadar belirsiz” olduğunu, bunun da “uymayan herkesin aslında hiçbir suç işlemediği” anlamına geldiğini söyledi.

Thunberg ve arkadaşlarının “tamamen barışçıl, medeni ve şiddet içermeyen” bir eylem yaptığını belirten yargıç, “Otelde bulunan yaklaşık 1000 kişiden veya içeri girmeye çalışan herhangi birinden herhangi bir tanık ifadesinin alınmamış olması benim için oldukça dikkat çekicidir. Herhangi bir aracın engellendiğine dair bir delil, herhangi bir müdahale olduğuna dair bir delil yok” dedi.

Thunberg, Kebbon ve Unwin’i temsil eden Raj Chada da, tutuklamayı yapan memurların gözaltına alınmalarına gerekçe gösterilen “engelleme” maddesinin, eylemcilere düzgün bir şekilde açıklanmadığını kaydetti: “Durumun ne olduğu veya neyin iletildiği ve dolayısıyla sanıkların neyi bilmesi veya bilmemesi gerektiği belirsiz ve dolayısıyla kovuşturma davası bu aşamada başarısız.”

Yasalar kimi koruyor?

Greta Thunberg, duruşmadan önce gazetecilere yaptığı açıklamada, “Burada duran biz olsak da dünyanın her yerinde iklim, çevre ve insan hakları aktivistleri bilim doğrultusunda hareket ettikleri için yargılanıyor, bazen mahkûm ediliyor ve yasal cezalara çarptırılıyor. Gerçek düşmanın kim olduğunu hatırlamalıyız. Biz neyi savunuyoruz? Yasalarımız kimi korumayı amaçlıyor?” diye konuşmuştu.

Arkeolojik Sit Alanı yanındaki Datça yat limanı projesi, ‘ÇED olumlu’ onayı aldı

Muğla’nın Datça ilçesindeki İskele Mahallesi’nin kıyısında yapılması planlanan Datça yat limanı projesi için Çevre, Şehircilik ve İklim Değişikliği Bakanlığı “ÇED olumlu” raporu verdi.

Ulaştırma Bakanlığı tarafından yürütülen projede 270 yat bağlanabilecek büyüklükte bir yat limanı inşa edilmesi planlanıyor. Limanın inşa edileceği alanın yalnızca 75 metre yakınında bulunan 1. Derece Arkeolojik Sit Alanı ise, projeye karşı çıkan yerel halkın endişelerinden yalnızca biri.

126 bin 154 metrekare olarak belirlenen proje alanının 45 bin 738 metrekarelik kısmı kara, 80 bin 416 metrekarelik kısmı ise deniz alanından oluşuyor. Yat yanaşma yerini ve bu sahayı dalga etkilerinden koruyacak yaklaşık 555 metre boyunda bir taş dolgu dalgakıran ve 700 metre boyunda iskele yapılması da planlanıyor. Proje dosyasında, limanın yat bağlama kapasitesinin farklı boylarda 270 adet yata hizmet verecek şekilde belirlendiği açıklanıyor.

Datça yat limanı

Projenin ÇED raporunda da belirtildiği üzere, Datça Yat Limanı projesinin planlandığı alan tarihi bir 1. Derece Arkeolojik Sit Alanı’na çok yakın bir konumda yer alıyor. Proje alanının 72 metre güneybatısında, Gayrimenkul Eski Eserler ve Anıtlar Yüksek Kurulu’nun 14.11.1981 tarihli ve A-3225 sayılı kararı ile tescilli bir 1. Derece Arkeolojik Sit Alanı bulunuyor.

‘Datça yat limanı projesi davası beş yıldır bekliyor’

Konuyla ilgili Yeşil Gazete’ye konuşan Muğla Çevre Platformu gönüllüsü Avukat Güngör Erçil, bölgedeki doğa savunucularının mücadeleye hazırlandığını ifade etti. Projenin ilk olarak 1998’de ihale edilmiş ve ilk sözleşmelerin imzalanmış olduğunu söyleyen Erçil, 2021’de bu projenin yeniden gündeme geldiğini ve ÇED sürecinin başlamasından itibaren halkın katılımı ile görüşmelerin gerçekleştirildiğini anlattı.

Güngör Erçil, “Bu süreçte, projenin raporlarına erişim konusunda ciddi sorunlar yaşadık. Ankara’ya giderek çeşitli idari toplantılara katıldık, ancak projenin detaylı raporlarını elde edemedik. Bu nedenle, Çevre Şehircilik Bakanlığı Bilgi Edinme Kurulu‘na başvuruda bulunduk ve hukuki süreçleri başlattık” diyerek, projeye karşı mücadelenin sürdürüleceğini söyledi. Davanın beş yıldır sürmekte olduğunu ve hala sonuçlanmadığını da hatırlattı.

Mahkeme, MUÇEV’in Fethiye’deki 300 yatlık projesine verilen ‘ÇED gerekli değil’ kararını iptal etti
Karacasöğüt yat limanı için halkın katılım toplantısı iptal, bakanlık ‘halk bilgilenmek istemiyor’ dedi
Muğla Dosyası: Bir turizm cenneti göz göre göre yok ediliyor

Muğla Büyükşehir Belediyesi’nin de desteğiyle çevre gönüllüleri ÇED olumlu kararına karşı dava açmaya hazırlanıyor.

“Bu yat limanının olduğu yer, önceden üçüncü öncelikli bölge ilan edilmişti, şimdi başka bir şey ilan ediliyor. Hiçbir bilimsel gerekçe yok, orada bir arkeolojik kalıntı var. Bu plajın ve göletin yok olması anlamına geliyor. Bu projenin olmayacağı çok belli” diyen Erçil, projenin ‘kırsal soylulaştırma’ kapsamında ilerletilmek istendiğini ifade etti.

Datça Belediyesi’nin de bu proje için ‘şehircilik ilkelerine aykırıdır’ demiş olduğunu hatırlatan Erçil “Datça Belediyesi’nin de dava açmasını bekliyoruz” dedi.

Proje dosyasında, yat limanının bölgeyi ekonomik olarak kalkındıracağı da iddia ediliyor ancak Datçalılar aynı fikirde değil.

Güngör Erçil, “daha önce bunu başka yat limanı projelerinde gördük. Buraya lüks tesisler yapılacak ve halkın kıyıya erişimi tamamen engellenecek. Datçalılar bunu istemiyor. Yat limanı projesi başından sonuna hukuksuzluklarla dolu” ifadelerini kullandı.

Datça Yarımadası Karia günlükleri…

Araştırma: Grönland saldığından daha fazla metan gazı emiyor

Kopenhag Üniversitesi’nde yapılan araştırmaya göre 2000’den bu yana, Grönland‘ın buzdan arınmış kuru alanları atmosferden yıllık ortalama 65 bin ton metan gazı emerken, ıslak bölgelerinden yılda 9 bin ton metan salımı gerçekleşiyor.

Nature Communications Earth & Environment dergisinde Ocak 2024’te yayınlanan bulgular, karbondioksitten sonra küresel ısınmaya ikinci en büyük katkıyı sunan metanın, çevre için özellikle zararlı olduğu göz önüne alındığında umut verici. Birleşmiş Milletler‘e göre metan, sanayi devriminden bu yana ortalama sıcaklıklardaki artışın yaklaşık yüzde 30’undan sorumlu.

Araştırmayı yöneten Jeolog Bo Elberling, Grönland’daki bu fenomenin kısmen Grönland’ın geniş kuru alanlarından kaynaklandığını söyledi. “Burada atmosferdeki metan, toprağın üst katmanlarında emiliyor,” diye açıklayan Elberling ayrıca, Grönland’ın buzdan arınmış kısımlarının son buzul çağından beri buzlanmadığını, bu nedenle çok fazla karbon depolamadığını ve bu durumun, Arktik’te başka yerlerde ölçülebilen büyük metan salımlarına yol açmadığını belirtti.

IEA: 1,5°C eşiğini aşmamamız için metan emisyonlarında acil, keskin bir düşüş şart
NASA: Batı Alaska’daki metan sızıntıları, tundra yangınlarından kaynaklanıyor
Ember: Kömür kaynaklı metan emisyonları hükümetlerin söylediğinin iki katı olabilir

Araştırmacıların açıkladığına göre metan emilimi, arktik toprağın üst katmanlarında yaşayan benzersiz bir mikroorganizma grubu sayesinde mümkün oluyor. Bu mikroorganizmalar, atmosferden toprağa nüfuz eden metanı kullanıyor ve onu CO2’ye dönüştürüyor.

Arktik’te, donmuş toprakların çözülmesi sonucu atmosfere metan salınımı da gerçekleşiyor ancak, araştırmanın da gösterdiği üzere özellikle Grönland’da emilen 65 bin ton metan gazına karşılık, yalnızca 9 bin ton metan salımı gerçekleşiyor. Metan, atmosferde 12 yıl kalıyor, buna karşılık CO2 yüzyıllarca kalıyor, ancak metanın sera etkisi CO2’ninkinden 25 kat daha güçlü.

Araştırmacılar aynı zamanda, Grönland’ın “toplam küresel atmosferik metan miktarını etkilemeyeceğini veya Arktik metan bütçeleri için belirleyici olmayacağı” sonucuna da vardı. Açıklamada, “Grönland’daki metan alımının, diğer bilinen metan kaynaklarına kıyasla basitçe çok küçük olduğu” belirtiliyor ve Sibirya gibi yerler örnek gösteriliyor.

Metan gazı
Fotoğrafçı Stanislav Tolstnev, Baykal Gölü’ndeki donmuş metan baloncuklarını böyle görüntülemişti.

Metan gazı nedir?

Karbon ve hidrojen atomlarından oluşan renksiz, kokusuz bir gaz olan metan (CH₄), doğal olarak özellikle bataklık gibi ıslak alanlarda, çürüyen organik maddelerin anaerobik (oksijensiz) koşullarda parçalanması sırasında oluşuyor. Ayrıca hayvancılık, fosil yakıtların işlenmesi ve tarımsal faaliyetler gibi insan kaynaklı etkenler de metan salımına neden oluyor.

Metanı ‘yiyen’ bakteriler küresel ısınmayı yavaşlatabilir mi?
ABD’nin metan emisyonu azaltma planı, hayvancılık sektörüne yeterince etki etmiyor

Küresel ısınma açısından bakıldığında, metan gazı özellikle endişe verici bir sera gazı olarak tanımlanıyor ve karbondioksitten (CO2) sonra iklim değişikliğine en büyük katkıyı sunan ikinci sera gazı olarak kabul ediliyor. Metanın, CO2’ye kıyasla sera etkisi, molekül başına yaklaşık 25 kat daha güçlü, ancak atmosferdeki ömrü daha kısa. CO2 yüzlerce yıl atmosferde kalabilirken, metanın atmosferdeki ömrü yaklaşık 12 yıl olarak belirlendi.

Küresel ısınma bağlamında metanın önemi, sanayi devriminden bu yana atmosferdeki ortalama sıcaklıklardaki artışın yaklaşık yüzde 30’undan sorumlu olmasında yatıyor. Metan, özellikle Arktik gibi bölgelerde, donmuş toprakların (permafrostun) çözülmesiyle atmosfere salınıyor. Bu süreç, ısınma ile daha da hızlanarak bir geri besleme döngüsü oluşturabiliyor.

Grönland’daki bulgular, metanın atmosferden alınmasının iklim değişikliğiyle mücadelede önemli bir rol oynayabileceğini gösteriyor. Ancak, bu sürecin küresel metan bütçesine etkisi sınırlı. Dolayısıyla, metan salımlarını azaltma ve metan emilimini teşvik etme çabaları, küresel ısınmayla mücadelede kritik öneme sahip.