Ana Sayfa Blog Sayfa 1713

Almanyalı çiftçilerden tarımda dönüşüm çağrısı

Almanya‘da cumartesi günü çiftçiler ve çevre aktivistleri Berlin‘deki Başbakanlık binası ve Başbakan Angela Merkel‘in de partisi olan Hıristiyan Demokrat Birlik‘in (CDU) genel merkezi önünde hükümete ve Avrupa Birliği‘ne (AB) tarım alanında dönüşüm çağrısı yapmak için bir araya geldi. Protestocular, iklim dostu tarım ve türe uygun hayvancılık talebinde de bulundu.

Deutsche Welle Türkçe‘nin haberine göre, çiftçiler, Başbakanlık binası önünde traktörleriyle konvoy oluştururken, eylemciler bina önünde yaklaşık 10 bin ayak izi bıraktı.

Eylem, her yıl tarım fuarı Grüne Woche (Yeşil Hafta) kapsamında Bıktık isimli oluşum tarafından organize ediliyor.

Tarım bakanı suçlandı

Oluşum adına açıklamalarda bulunan Saskia Richartz, Tarım Bakanı Julia Klöckner‘i başarısızlıkla suçladı. Ayrıca, Richartz bakanı tarlalar, hayvanlar ve çevre pahasına siyaset izlediğini de iddia etti.

Saskia Richartz, hükümeti pestisit kullanımına son verilmesi için adım atmaya davet ederken, yeryüzünün satılıp tüketilmesine karşı durması çağrısında da bulundu.

Richartz, konuyla ilgili “Ucuz gıda, ne tarıma ne de tüketicilere yarayan bir çıkmaz sokaktır” dedi.

Tarım Bakanı Klöckner, tarım politikasına yönelik tepkilere ilişkin açıklamalarda bulunmuş ve “Çiftçilerimiz ve gıda üreticilerimiz, açlıktan muzdarip olmayan ve ekmekleri hakkında her gün kafa yormak zorunda olmayan milyonlarca insanı doyuruyor” ifadesini kullanmıştı.

Bıktık oluşumu kimdir?

Bıktık oluşumunda tarım, çevre koruma ve sivil toplumdan yaklaşık 60 örgüt bulunuyor.

Oluşumun hedeflerinde tarımda gen tekniğinin kullanılmasının engellenmesi ve kitlesel hayvancılığa son verilmesi var.

Kullanıcı kaybeden WhatsApp’tan geri adım: Sözleşme tarihini erteledi

Anlık çevrimiçi mesajlaşma uygulaması WhatsApp, gelen tepkilerin ardından 4 Ocak tarihinde değiştirdiği yeni gizlilik sözleşmesini ve veri paylaşımı koşullarının onayı için kullanıcılara verdiği süreyi üç ay erteledi.

Şirket, meta datalarını Facebook ile bağlı şirketlerle paylaşmaya ilişkin güncelleme için kullanıcılara 8 Şubat’a kadar süre vermiş, bu tarihe kadar onaylamayan kişilerin ise hesabının silineceğini duyurmuştu. Bunun üzerine birçok kişi alternatif Telegram, BiP ve Signal gibi uygulamalara yönelmişti.

‘Daha fazla şeffaflık sağlanacak’

WhatsApp tarafından yapılan açıklamada “Güncelleme, insanların WhatsApp üzerinden bir işletmeye mesaj göndermesi gereken yeni seçenekleri içeriyor ve verileri nasıl topladığımız ve kullandığımız konusunda daha fazla şeffaflık sağlıyor” denildi.

Açıklamada “Bugün herkes WhatsApp’ta bir işletmeyle alışveriş yapmasa da, gelecekte daha fazla insanın bunu tercih edeceğini ve insanların bu hizmetlerden haberdar olması önemli. Bu güncelleme, Facebook ile veri paylaşma yeteneğimizi genişletmez” ifadeleri yer aldı.

Yeni tarih 15 Mayıs

Kullanıcılara verilen sürenin üç ay uzatılarak 15 Mayıs tarihine ertelendiği belirtilen açıklamada “Ayrıca, WhatsApp’ta gizlilik ve güvenliğin nasıl çalıştığına dair yanlış bilgileri temizlemek için daha çok şey yapacağız” denildi.

Bu süreye kadar da kademeli bir çalışma yürüteceklerini belirten WhatsApp “Ardından, 15 Mayıs’ta yeni iş seçenekleri sunulmadan önce, politikayı kendi hızlarında gözden geçirmek için insanlara kademeli olarak gideceğiz” dedi.

 

Boğaziçi Üniversitesi protestolarına Münih’ten destek

Boğaziçi Üniversitesi’ne AKP Genel Başkanı ve Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan tarafından Melih Bulu’nun rektör olarak atanmasına karşı gerçekleşen protestolara Almanya’nın Münih kentinden de destek geldi.

Münih’te yaşayan Boğaziçi Üniversitesi mezunları rektör kararına tepki göstermek için cumartesi günü Max-Joseph Platz’da bir araya geldi. Eyleme -7 derecedeki soğuk havaya rağmen yüksek katılım oldu.

‘Siyaset aracı olarak kullanılmamalı’

Burada bir basın açıklaması okuyan mezunlar, üniversitelerin herhangi bir kişi ya da kuruluşun etki veya baskısına maruz kalmamasının ve siyaset aracı olarak kullanılmamasının bilimsel ve toplumsal gelişim açısından vazgeçilmez olduğunu dile getirdiler.

“Kayyum rektör istemiyoruz” yazılı pankart arkasında bir araya gelen eylemciler, Melih Bulu ve diğer tüm atanmış rektörlerin istifa etmesini talep etti.

Eylemde buna ek olarak, atanmış rektörlerin üniversite paydaşlarının seçtiği, akademik geçmişinde şaibe bulunmayan ve kurum içinden bir akademisyene görevini teslim etmesini talep ettiler.

 

Neden endüstriyel tarım değil?-1

Baştan söyleyeyim okuyacaklarınızın önemli bir kısmı hoşunuza gitmeyebilir, çünkü gelecekteki yaşam bizler açısından önemli sistem değişikliklerini getiriyor. Bu sistem değişiklikleri de çoğumuzun yaşantı biçimine dokunacağından itirazlar olabilir ama sürdürülebilir bir yaşam istiyorsak bu noktalara dikkat etmemiz gerekecek.

Öncelikle unutmamamız gereken unsur yerleşik yaşam ve tarıma başladığımız zamanla günümüz arasında yaşam koşullarımızın değişmiş olduğu ve yakın gelecekte de çok daha hızlı değişeceğidir. Tarıma ilk başladığımız dönemde hepimiz ürünü aldığımız bölgede yaşıyorduk. Tarım bitkinin sadece topraktan su, havadan karbondioksit, güneşten de enerji alması ile yapılamaz. Bitkilerin içeriğinde topraktan alacağı farklı mineraller ve elementler de vardır. Topraktan mahsul alan insanlar ve hayvanlar mahsulün alındığı bölgede yaşadıkları müddetçe dışkıları ile bu minerallerin ve elementlerin önemli bir kısmını toprağa geri döndürürler. Bu şekilde de tarımın sürdürülebilirliği sağlanır. Hepimiz okullarda tarlaların nadasa bırakıldığını öğrendik. Bunun temel sebebi de sürekli ürün veren tarlaların özellikle azot bileşiklerini kaybetmelerini engellemektir. Tüm bu sistem, tarım üretimini yapan bireylerin çoğunlukla kırsal alanda yaşadığı ve ürünün azının şehirlere taşındığı müddetçe çalışır. Ancak bu şekilde de toprağın besleyebileceği nüfus sınırlanır.

Suni gübre ve makineleşme

20. yüzyılın başında insanlık havadaki azottan tarladaki bitkileri besleyebilecek bir katkı maddesini, yani suni gübreyi üretmeyi başardı. Bu başarı insan nüfusunun 1925 yılında 2 milyar seviyesinden 2020 yılında 7.8 milyara çıkmasındaki önemli etkenlerden biri oldu. Ancak ne yazık ki bitkiler topraktan sadece azot almıyorlar. Bu nedenle de suni gübrelerin içine gerekli olan diğer tüm mineral ve elementleri de katmak gerekiyor. Böyle yapıldığında da suni gübrenin maliyeti ulaşılamaz seviyelere çıkabiliyor. Bu nedenle de suni gübre neredeyse bir tek özel ürüne fayda sağlayacak şekle dönüşebiliyor.

Endüstri Devrimi’nin bir diğer getirisi tarımdaki makineleşme oldu. Artık bir insan ve dört hayvanın işleyebileceği alanın yüzlerce katını bir tek makine ile işleyebildiğimizden tarımda gerekli olan iş gücü azaldı. Bu azalma da kırsaldan kentlere göçü destekleyen unsurlardan biri haline geldi. Ancak makineleşmenin önde gelen sonuçlarından biri de geniş alanlarda tek bir ürün yetiştirilmesini neredeyse zorunlu hale getirmek oldu.

Öte yandan dünya ekonomisi ve finans sistemi de biz normal vatandaşların anlayamayacağı bir yöne doğru hızla ilerliyor. Artık bir çiftçinin bundan beş sene sonra üreteceği buğdayı şimdiden satabilmesi mümkün. Hatta bu satılan buğdayın da bir şirket hissesi gibi defalarca alınıp satılması, değer kazanıp kaybedebilmesi mümkün. Daha da kötüsü, tarımsal üretim uzun vadeli spekülasyonlara açık hale gelmeye başladı. Küreselleşmeyle birlikte yapılan tüm tarım üretimi de diğer tüm emtialar gibi borsaya ve küresel ticarete açıldı. Bu kısa vadede ve durgun koşullarda kazançlı bir sistem doğurabilir.

Artan nüfusun yorduğu toprak

Ne yazık ki çevresel koşulların tümü dünyayı orta ve uzun vadede bir çıkmaza doğru götürüyor. İnsan nüfusu bugünkü seviyesinin onda biri civarında olsaydı sözünü ettiğimiz tüm endüstrileşme ve ticarileşme tarımın ve gıda güvenliğinin de kuvvetlenmesine yardımcı olacaktı. Fakat artan nüfusla birlikte tüketim biçimlerimizin de değişmesi karşımıza tarımsal üretim sorunsalını çıkartmaya başladı ve zaman içerisinde yaşayacağımız sorunlar daha da artacak.

Öncelikle, tarımda fazla ve yanlış gübre kullanıyoruz. Bu tutumumuz tarımsal yöntemlerdeki hatalarla birleştiğinde alınan çıktının önümüzdeki 60-100 yıl içerisinde ciddi biçimde azalmasına yol açacak. Çoğu yerde toprağın ve üretilmesi istenen ürünün özellikleri gözetilmeden kullanılan gübre toprağın besleme kapasitesini azaltırken aynı zamanda yağan yağmurlar ve aşırı sulamayla taşınması da sulak bölgelerde, göllerde ve denizlerde ötrofikasyona yol açıyor. “Fazla gübreden toprak yandı artık” çok yerde duymakta olduğumuz bir şikayet olmaya başladı. Ayrıca yüksek enerji maliyeti olan gübre üretimi de yakın gelecekte sınırlandırmamız gereken üretim alanlarından biri haline gelecek. Bunun da ötesinde gübrenin içeriğinde bulunması gereken başta fosfat olmak üzere diğer mineraller de gittikçe daha zor elde edilebilir hale geleceğinden tarımı bugün yaptığımız gibi bolca gübre kullanarak yapmamız çok da mümkün olmayacak.

Dünyada nüfus yoğunluğunun yüksek ve artmakta olduğu yerlerde tarım binlerce senedir yapılıyor. Bunun sonucu olarak da özellikle son yüzyılda toprak iyice yorulmuş durumda. Toprağın bu yorgunluğunu bolca suni gübre kullanarak aşmaya ve her sene daha fazla ürün almaya çalışıyoruz, ancak bu da orta vadede çok mümkün olmamaya başlayacak. Bu, endüstriyel tarımla ilgili karşımıza çıkacak sorunların ilki. İklim değişikliği ve küreselleşmenin getireceği problemler de buna eklendiğinde neler olabileceğini bir sonraki yazıda ele alacağız.

 

Azizler, sahtelikler ve mahremiyet

2021’e evde durarak ama pek çok açıdan hızlı girdik. Örneğin yeni yılla birlikte akıllı telefonlarımıza indirerek erişim sağlayabildiğimiz Gain Medya’daki yapımlar kulağa ve göze heyecan verici geliyor. Bir de Netflix Türkiye’de geçtiğimiz hafta gösterime giren Taylan Biraderler’in Azizler’i var ki izleme pratiklerimizde yeni loblar açtı diyebilirim.

Yönetmenlerden on yılı aşkın süreden sonra gelen Azizler absürt ve şehirde geçen yapısıyla bir önceki filmleri Vavien’den (2009) çok farklı görünse de benzerlikler gösteren tarafları da var. Örneğin iki filmde de Erol Günaydın’ın canlandırdığı erkek ana karakterlerin gerçekte yaşadıkları hayatla yaşamak istedikleri ve arzuladıkları hayat arasında çok fark var. Bu derin tatminsizlik Aziz ve Celal’in ortak noktaları.

‘Fake virallerin ustası genius’

Şehirli Aziz’in ve taşralı Celal’in fantezileri birbirinden çok farklı. Aslında Aziz’in şu dünyada en çok istediği şey yalnız kalmak, yani bir başına olabilmek. Uzun zamandan beri sevgilisi Burcu’dan ayrılmak istiyor ama ne mümkün, bütün iş arkadaşları bile bunu bilirken Burcu’nun dünyadan haberi yok, çünkü Aziz bir türlü gerçek hislerini ona açamıyor. Hatta film Aziz’in kameraya bakarak Burcu’ya bu ayrılık konuşmasının provasını yapmasıyla açılıyor. Sonunda Burcu’ya hissettiklerini söylemeye çalıştığında da mesaj yerine ulaşmıyor. 

Kimseye karşı gerçekten ne hissettiğini söyleyemeyen, içki içmekten nefret edip elindeki portakal suyu dolu kadehte sanki votka içiyormuş gibi, arkadaşlıklarından sıkıldığı halde sırf ileride bu ilişkiler ve kankalıklar işine yarar diye onları seviyormuş gibi davranan, fiziksel olarak ve çıkarlarıyla var olup aslında hissettikleriyle var olmayan bir karakter Aziz. Bu yönüyle de ortamların vazgeçilmezi kendisi. Hatta bu sahtelik işi haline gelmiş. Aziz’le “yakın” olmak için yanıp tutuşan patronu Alp’in tabiriyle Aziz’imiz fake virallerin ustası “genius” bir insan.

Sadece Aziz değil filmin yansıttığı gündelik yaşam sahteliklerle ve bu sahteliklerin tetiklediği sendromlarla dolu. Çocuklar da bu sahteliklerden nasibini alıyor. Aziz’in çalıştığı ajansa danışmanlık almaya gelen Necati Bey ve eşi örneğin, kızlarının youtube’a koyduğu kavga ederlerken çekilmiş videoları yüzbinlerce tık alınca bunu iş haline getirmek istiyorlar, oysa kızları Cansu’nun yakaladığı “vibe”in motivasyonu sadece anne ve babasının kavgalarını ifşa etmek ve bir ihtimal bu ifşayla aile içi şiddete bir son getirmek.

Vavien döngüsü 

Nereden bilsin ki videonun aldığı tık’lar kavgayı meşrulaştıracak, hatta anne ve babası bunu iş edinecek. Diğer taraftan Aziz’in belalısı yeğeni Caner‘i ilk gördüğümüzde içine hanzo kaçmış bir çocukla karşılaşıyoruz. Örneğin gece bülteninde izlediği spikerin gerdan kırmalarını anlata anlata bitiremiyor. Evde kabadayı gibi dolanıyor, anne babasını parmağında oynatıyor ve terör estiriyor Caner. Sonrasında kendini terapist odasında bulduğunda küçük yaşına rağmen “denyo” tanısı konuyor, bu kadar TV ve tablet sonunda Caner genç yaşında denyonun önde gideni oluyor.

Filmin bir diğer ana karakteri Erbil ise bir önceki jenerasyona ait olduğundan çok daha saftirik, düşündüğü ile söylediği bir olan, Aziz’e çok değer veren, sadık bir dost. Bu sahtelikler onun hayatına henüz tam anlamıyla nüfuz edememiş. Ancak o da eşinin kaybından sonra değişmiş, sürekli aynı şeyleri söyleyip duran, bol su içmenin ve sağlığın önemini vurgulamaktan vazgeçmeyen ama Aziz’in aksine son günlerini bir eşle geçirmek isteyen, yalnızlıktan sıkılmış biri. Alp ona parayla kiralanan sahte eşler teklif etse de onun gönlü iş arkadaşı Vildan Hanım’da. Bu yönleriyle Aziz’le zıtlıkları olsa da Aziz’in filmde değer verdiği tek kişi Erbil.

Özetleyecek olursak Vavien’deki döngüsel olay örgüsü Azizler’de de mevcut. Tam Burcu’nun hediye ettiği kolyeyi bulmuş ve Burcu ile tekrar konuşabilecek duruma geldiğinde ve sonunda Erbil’in evinin anahtarına ve böylece mahremiyetine kavuştuğunda Alp’in evinde kendi başına kaldığı ve kimsenin görmediği yüzü sosyal medyaya düşmüş oluyor. Aradığı mahremiyet alanına kavuştuğu an başka bir taraftan onu kaybediyor ve kendi ürettiği fake virallerin nesnesi oluyor Aziz.

[Çevre ve sağlıkta risk iletişimi-6] Başından itibaren halk ve paydaş katılımı olmalı

Devletin bize çok yakına, Akkuyu‘ya, bir gül fidanı dikmek istediği anlaşılıyor. Bizim anlamak istediğimiz şudur: Gülün kokusu bize mi kokacak, uzaktaki beylere mi; gülün dikeni çiçeğinden büyük mü olacak küçük mü?”( 1997 yılında Gülnar’da yapılan panelde söz alan bir yurttaş)

İyi iletişim yeterli değildir, karşılıklı güven ve katılım yoluyla sorumlu yetkililer ve farklı paydaşlar arasında doğru ve dengeli bir diyaloğun (karşılıklı konuşma/iletişim) oluşturulması esastır. Paydaş katılımı; insanların görüşlerini, seçimlerini, endişelerini ifade etme hakkına sahip olmaları ve risk değerlendirmesi ve yönetiminde seslerinin duyulması ve dikkate alınması anlamına gelmektedir. Risklerle karşılaşan toplumun öfke duygusunu azaltmakta anahtar yatıştırıcı etkenler, şeffaflık, verileri düzenli/sürekli izleme ve katılımdır. Bu faktörler riskleri yönetirken karşılıklı güven ve işbirliği kurmakta ayrıca stratejik öneme sahiptir.

Paydaş katılımı bilimsel değerlendirme yapma ve yönetim şeklinde zorluklara neden olmaktadır. Bununla birlikte, karar vericiler için kanıtın “doğruluğuna” uzmanların karar verdiği eski teknokratik (ekonomik mekanizmaların teorik incelenmesine dayanan ancak insan etkenini her zaman yeterince göz önünde bulundurmayan) bakış açısı artık taraftar bulmamaktadır. Bu bakış açısı, daha şeffaf ve daha geniş kapsamlı bir bilim ve yönetim şekli ile değiştirilmelidir. “Tek uzman” mantığının ötesine geçmek ve farklı disiplinlerden uzmanları birleştirerek geleneksel bilgi sahipleri ve yerel paydaşlarla yeni kanıt yöntemleri aramak daha iyi bir yoldur.  Kamuoyu değerleri ile somut verileri birleştirmek, içeriğinde somut bilimsel veri ile yerel hassasiyetler ve değerler bulunan katılımcı risk analizi yapmak gereklidir.

Covid-19 salgınının da içinde olduğu çevre ve sağlık risklerinde risk iletişimi ve risk algılamasının iyi olması Şekil: 1’de de özetlenen aşağıdaki şu anahtar çalışmaları gerektirir:

  • a) Halk, başından itibaren risk iletişimine dâhil edilmesi gereken, risk değerlendirmesi ve yönetimine katkıda bulunabilen anahtar paydaşlar arasında yer almalıdır. Paydaşlar çevre ve halk sağlığı sorunları ile ilgili aktif kaygıları olan kamu ve özel gruplardan oluşur. Uzmanların “neyin doğru” olduğuna karar verdikleri yaklaşımın modası geçmiştir; yerini daha şeffaf ve geniş kapsamlı bilim ve yönetişim şekline bırakmalıdır. Halkı paydaşlara dâhil etmek iletişimi, yenilikçi çözümler bulma çabasındaki bir bilgi alışverişi konumuna getirmekte ve böylelikle önceden kullanılan tek yönlü iletişimin sakıncaları önlenmektedir.
  • b) Bilgi, profesyonel olmayan kitleler tarafından anlaşılabilir şekilde yapılandırılmalıdır. Profesyonel olmayan kitlelerle iletişimde bilginin damıtılması gereklidir. Bilim disiplinleri teknik mesleki dil (jargon) yerine herkesin anlayabileceği bir dil kullanmalıdır. Katılımcı araçlar, fikir birliği oluşturma, bilgi değiş tokuşu ve ortak çözüm bulma yöntemlerinin tümü kullanılmalıdır. Doğası, kökeni, alınacak kararları ve sonraki seçimleri etkileyecek sonuçları (örneğin ilaç, aşı vb. yan etkisi; gelecekteki sıkıntılar) kesin bir şekilde açıklanmalıdır. İstatistiksel değişkenler az miktarda kullanılmalı, ondalık sayı kullanımından ve alıcının aşırı bilgi ile yüklenmesinden kaçınılmalıdır. Yüzdeler yerine sıklıklar (örn. 100 kişiden 1’i) kullanılmalıdır. İletişimde riskler saklanmamalı ve sonuçlar kısıtlılıklarıyla beraber sunulmalıdır. Kelimeler resimlerle desteklenmelidir.
Şekil 1 İletişimde kamu güvenini artıran önemli faktörler.
  • c) Etkin risk iletişimi için gerekli unsurlar; bilgi kalitesi, şeffaflık, basitlik, mesajların tutarlılığı, kamusal endişeleri anlamak ve zamanlamadır. Bilgi kalitesi ve güvenilir, doğrulanabilir kaynakların kullanımı, dürüstlük ve şeffaflıkla birlikte risk iletişiminde özellikle belirsizliklerle karşılaşıldığında dikkat edilmesi gereken unsurlardır. Mesajlar tutarlı, basit ve tek tipte olmalı, birkaç anahtar konuya odaklanmalıdır. Belirsizlik karşısında, söz konusu soruna ait belirsizlikleri açıklamak için en iyisidir. Aşırı güvence, risk iletişiminin kaçınılması gereken en yaygın tuzaklarından biridir, çünkü insanları gerçek olmayan riskler hususunda alarma ya da bireysel korunma önlemlerin gevşetilmesine neden olmaktadır.
  • d) Çok sektörlü ve çok paydaşlı katılım risk iletişimi için vazgeçilmezdir. DSÖ’nün “tüm politikalarda sağlık” yaklaşımında belirtildiği üzere, her bir sektör kendine özgü bir şekilde katkı sağlayacağından, çok sektörlü katılım, sağlığın geliştirilmesinde anahtardır. Riski iletmek için yalnızca halk sağlığı uzmanlarına güvenmek artık kapsamlı bir yaklaşım değildir. Halk sağlığı ve diğer hekimlik meslekleri risk iletişimine katılan birçok kesimden sadece biri olmalıdır. Birden fazla paydaş (halkın geneli, endüstri, belediyeler) beraberlerinde farklı bakış açıları getirirler, böylece risk iletişiminin muteber paydaşları olabilirler.
  • e) İletişim yaklaşımları açık bir yönteme dayanmalı, katılımcı olmalı ve sosyolojik yöntemleri geleneksel halk sağlığı odaklı yöntemlerle bütünleştirmelidir. Bir çözüm bulmaya yönelik ve halkın geneli ile fikir birliği sağlayan bir yöntemsel yaklaşım benimsenmelidir. Bu her ne kadar ek maliyet ve çaba gerektirse de çatışmaları önlemek için gereklidir.
  • f) Sosyal medya gibi iletişim araçları doğru şekilde kullanıldığı zaman etkin iletişim duygusu uyandıran bir paylaşımı destekler. Mevcut bilgilerin bolluğu ve hızlı yanıt verme yeteneği tüm sosyal ağları yanlış bilgi kaynağı olma riski ile karşı karşıya bırakır. Bu nedenle beşinci yazımızdaki “Devlet ve Sivil Toplum Kuruluşları Sosyal Medyayı Nasıl Etkin Kullanılır?” bölümüne bakılmalıdır.

  • g) Öfke risk algısını bozabilir. Etkin risk iletişimi için farklılıklar, algılar ve önyargılar arkasındaki nedenleri anlamak önemlidir. Riskin tipine ve riskin yönetiliş şekline odaklanan öfke, algıda önemli bir rol oynamaktadır. Şeffaflık, izleme ve katılıma dâhil edilmesi, risklerle karşılaşan toplumun öfke duygusunun azaltılmasına yardımcı olur.
  • h) Belirsizlik, risklerin yönetiminde merkezi bir bileşen olarak kabul edilmelidir. Risk değerlendirme sürecinde belirsizlikleri özümsemek önemlidir, bu yapılmazsa değerlendirmenin sonuçlarında bir bozulmaya yol açabilir. Belirsizliklerin bilinmesi, gelecek risk değerlendirmelerinde karşılaşılabilecek belirsizliklerin azaltılmasına ve geçmişte yaşanan durumların daha iyi anlaşılmasına katkıda bulunur. Bu kabul, ayrıca politik ve düzenleyici kararları yönlendirmeye yardımcı olabilir. Politika yapma ve karar verme süreciyle ilgili olan belirsizlikler halkın geneline sunulmalıdır. Belirsizliklere karşı halkın tepkisi göz önünde tutulmalıdır.
  • i) Risk iletişimi başından itibaren bilimsel araştırmaların içine dâhil edilmelidir. Etkilenen nüfusa çalışma planı, araştırma sonuçlarına dayalı ara bulgular ve epidemiyolojik analiz sonuçları hakkında herkesçe anlaşılabilir şekilde bilgi sunulmalıdır.
  • j) Risk iletişim alanında kapasite geliştirme ihtiyacı vardır. Bireyler ve kurumlar, kendi imkânları dâhilinde doğru ve şeffaf iletişimi nasıl sağlayacakları konusunda bilgiye ihtiyaç duyarlar. Önlemenin/korunmanın iletişimi basit bir olay değildir ve bir sorunun hafife alınması gerçek bir risktir. Belirli bir eylemin maliyetleri ve faydaları arasındaki dengeye dikkat edilmelidir, çünkü doğru olmayan iletişim veya uyarıcı mesajların olası birçok sonucu vardır.

Devam edecek…

Dr., Halk Sağlığı Uzmanı

Kaynağı belirtilmeyen cümlelerde geniş ölçüde, Halk Sağlığı Uzmanları Derneği (HASUDER), Çev. Ed: Eskiocak M. Sağlık ve Çevre: Risk İletişimi, HASUDER Yayın No: 2016-2, https://halksagligiokulu.org/jm/index.php/component/booklibrary/119/view_bl/75/cevre-sagl-g/512/sagl-k-ve-cevre-risk-i-letisimi?tab=getmybooksTab&is_show_data=1&Itemid=119 isimli yayından yararlanılmıştır. Çeviri hataları, Umur Gürsoy tarafından orijinal metne göre düzeltilmiştir.

Kelepir orman!

Ne çok şey yazdım bu köşede ormanlarımıza yapılan saldırılar ile ilgili. Yalnızca ben yazmadım elbette. Ormanını, toprağını, ağacını, kuşunu seven herkes yazdı, konuştu, eylem yaptı. Ne var ki bitmedi, bir türlü sonu gelmedi saldırıların. Sürekli yeni bir yol icat edildi. Ormana saldırmak konusunda icat edilen yollara harcanacak zaman, mesela adalet sisteminin sorunlarının çözümüne harcansaydı, diyelim ki gelir adaletsizliğine odaklansaydı kafalar veyahut aşı araştırmalarına yönlendirilebilseydi onca zaman, inanın Türkiye şimdi bambaşka bir ülke olurdu.

Bu kez sözünü edeceğim pek yeni bir icat sayılmaz. 2018 yılında temeli atılmıştı; 6831 Sayılı Orman Yasasına 7139 Sayılı Yasa ile eklenen Ek 16. Madde, Anayasa’nın 169. maddesine açıkça aykırı olarak bazı orman alanlarının orman sınırları dışarısına çıkarılmasına olanak tanıyordu. Milletvekilleri Engin Altay, Özgür Özel ve Engin Özkoç ile birlikte 126 milletvekili daha bu yasanın iptali için Anayasa Mahkemesine başvuruda bulundu (Esas Sayısı: 2018/104). Ne var ki Anayasa Mahkemesi 16.7.2020 tarih ve 2020/39 sayılı kararı ile yasanın Anayasa’ya uygunluğu yönünde karar verdi.

Kararın hukuki yorumunu yapacak durumda değilim. Fakat Anayasa’nın 169. maddesini de Orman Yasasının Ek 16. Maddesini de okuyup anlayabilecek kapasitedeyim. Aklım, hukuki bir değerlendirme olmasa da, bana bu düzenlemenin Anayasa’ya açıkça aykırı olduğunu söylemeye devam ediyor.

Rant yönetmeliği

Yaklaşık bir hafta önce, 7 Ocak 2021 tarihinde yapılan bu yasa değişikliğinin, yani Ek 16. Maddenin nasıl uygulanacağına dair bir yönetmelik yayımlandı. Hoş, bahsettiğim yasa maddesi henüz bu yönetmelik yayımlanmadan da uygulanmaya başlanmıştı. Meslektaşlarımızdan aldığımız bilgiler orman bölge müdürlüklerinde kurulan komisyonların yoğun bir şekilde orman sınırları dışarısına çıkarılacak alan tespiti yaptığı yönündeydi.

Bazı orman alanlarının orman sınırları dışarısına çıkarılması öylesine acil olmalı ki, daha yasa maddesinin nasıl uygulanacağını açıklayan yönetmelik çıkarılmadan, önce Temmuz 2018 yılında bir Bakanlar Kurulu Kararı[1] ve ardından da Kasım 2020’de iki ayrı Cumhurbaşkanı Kararı[2] ile 6 milyon metrekareye yakın orman alanı orman sınırları dışarısına çıkarıldı. Aşağıda orman sınırları dışarısına çıkarılan alanları bir tablo halinde topluca gösterdim:

Tablodan da rahatlıkla görülebileceği gibi, orman sınırları dışarısına çıkarılan alanların tamamı Batı illerinde ve muhtemeldir ki arazi rantının yüksek olduğu bölgelerde yer alıyor. Şimdi yönetmelik de çıktığına göre, orman sınırları dışarısına çıkarma uygulamasının yaygınlaşıp hız kazanacağını tahmin etmek hiç de zor değil.

Nereler orman sınırları dışarısına çıkarılıyor?

Yönetmelik deyip durdum sürekli. Peki, ne diyor bu yönetmelik? Aslında 6831 Sayılı Orman Yasasına 2018 yılında eklenen Ek Madde 16’dan farklı bir şey söylemiyor nerelerin orman sınırları dışına çıkarılacağına dair. İsteyen yönetmeliğin tamamını verdiğim bağlantıdan okuyabilir. Ama ben size yönetmeliğin orman sınırları dışarısına çıkarılmasına olanak tanıdığı alanların neler olduğunu, yine yönetmelikten bire bir alıntıyla aktarayım:

  1. Bilim ve fen bakımından orman olarak muhafazasında hiçbir yarar görülmeyen ve tarım alanına dönüştürülmesi de mümkün olmayan yerler,
  2. 7139 sayılı Kanunun yürürlüğe girdiği 28.4.2018 tarihi itibari ile üzerinde yerleşim yeri bulunan yerler,
  3. Yerleşim yeri oluşturulması uygun olan taşlık, kayalık, verimsiz ve fiilen orman vasfı taşımayan yerler.

Kısaca ve net bir şekilde üç maddeye üç maddeyle yanıt vereyim:

  1. Türkiye’de bilimsel açıdan orman olarak muhafazasında yarar bulunmayan bir karış vatan toprağı bulamazsınız. Tersine, bilimsel olarak ormana dönüştürülmesi gereken milyonlarca hektar alan vardır esas olarak.
  2. Üzerinde yerleşim yeri oluşmuş orman alanları suç işlenmiş alanlardır. Orman alanlarının üzerinde yerleşim yerleri oluşturmak, o alanlardaki ağaçları ve bitki örtüsünü tahrip edip binalar yapmak yasal olarak suçtur. Bu suç(lar) oluşurken halk adına ormanı korumak, yasayı uygulamakla yükümlü olan devlet, ormancılık teşkilatı, kolluk kuvvetleri ne yapmıştır? Bu işgallere neden göz yumulmuştur? Hukuk devletinde yapılması gereken, suç işlenmesine izin verilmemesi, halkın ormanının korunması; bir şekilde suç işlenmişse de suçlunun cezalandırılması ve alanın tekrar ormanlaştırılmasıdır. Oysa yasa ve yönetmelik suçluyu ödüllendirmekte, ormanın gerçek sahibi olan halkı cezalandırmaktadır.
  3. Orman içinde ya da bitişiğinde bir alanın taşlık, kayalık olması, üzerinde ağaç ya da bitki örtüsü olmaması o alanın fiilen orman vasfı taşımadığını göstermez. Gösterse gösterse bu düzenlemeyi yapanların başlangıç düzeyi ekoloji biliminden bile haberdar olmadıklarını gösterir. Milyon kere söyledik, gerekirse milyar kere daha söyleriz; orman yalnızca ağaçlardan meydana gelmez. Orman bir yaşam bütünlüğüdür ve bu bütünlüğün içinde taşlık, kayalık alanların, açıklıkların da ekolojik dengenin bir unsuru olarak telafisi mümkün olmayan işlevleri bulunmaktadır.

Diğer yandan, şunu da eklemek gerekir. Hem Ek Madde 16’da hem de yönetmelikte orman sınırları dışarısına çıkarılan alanların iki katından az olmamak üzere Hazine mülkiyetindeki arazilerin Orman Genel Müdürlüğüne verileceği de yazılı. Yani ülkenin en değerli yerlerindeki ormanlar rant için dağıtılacak ve onun yerine nerede, hangi koşullarda olması gerektiği belli olmayan alanlar Orman Genel Müdürlüğüne orman kurmak üzere verilecek.

Yasa ve yönetmeliğin bu kısmı gerçekten uygulanacak mı bilmiyorum. Ben uygulanacağını da pek sanmıyorum. Nitekim yukarıda bahsettiğim bakanlar kurulu kararı ile cumhurbaşkanı kararlarında orman sınırları dışarısına çıkarılan alanlar karşılığında Orman Genel Müdürlüğüne verilmesi gereken arazi ile ilgili hiçbir bilgi yok. Yani adı geçen kararlar diyor ki, hele biz ormanları bir alalım, gerisini sonra düşünürüz. Veresiye orman alıyorlar sizin anlayacağınız. Diyelim ki, olmaz ya, hassas hesaplamalar yapılarak, gerçekten de Orman Genel Müdürlüğüne orman sınırları dışarısına çıkarılan alan miktarının iki katı arazi verildi. O zaman sorun çözülmüş mü oluyor? Hayır. Çünkü;

  1. Bir yerde bozulan orman ekosisteminin olumsuz sonuçları bir başka yerde oluşturulacak orman ile telafi edilemez.
  2. Yeni alanlarda orman oluşturmak, o alanın ekolojik özelliklerine göre belki hiç mümkün olmayacak belki de on yıllar, hatta yüzyıllar sürecektir.
  3. Orman kurulabilecek uygun alanlarda orman kurmak zaten devletin anayasal görevidir. Bunun için orman alanlarının orman sınırları dışarısına çıkarılması gerekmez. Devlet anayasal görevini yapmak için koşul öne süremez veya bu işi başka bir işin karşılığı olarak yapamaz.

Özelde ormanlarımıza genelde doğamıza saldırılar dalga dalga çoğalıyor. Toprağı, havayı, suyu, ağacı, hayvanı; kısacası yaşamı savunanlara terörist bile denilebiliyor. Varsın denilsin. Biz onlara, yani toprağa, havaya, suya, ağaca, hayvana nasıl muhtaçsak şimdi onlar bize muhtaç. Onlar bizi bugüne kadar nasıl sarıp koruduysa şimdi bizim onları sarıp korumamız gerekiyor. Ve çok da zamanımız kalmadı. Umutsuzluğa kapılmadan, fakat azim ve kararlılıkla savunmalıyız küçücük bir parçası olduğumuz yaşamı. Hemen şimdi.

*

[1] 3.7.2018 tarih ve 2018/12010 sayılı Bakanlar Kurulu Kararı.

[2] 25.11.2020 tarih ve 3226 ile 3227 sayılı Cumhurbaşkanı Kararları.

Politik Ekoloji Çalışma Grubu: Üniversite ekosistemi tüm bileşenleriyle savunulmalıdır

Türkiye’de kent ve ekoloji konularıyla sosyal bilimler perspektifinden ilgilenen, farklı disiplinlerden gelen araştırmacıların oluşturduğu Politik Ekoloji Grubu, Boğaziçi Üniversitesi’nde seçim yapılmadan, Prof. Melih Bulu‘nun dışarıdan rektör olarak atanması ve protestolara yönelik sert müdahalelere karşı bir açıklama yayımladı. 

Boğaziçi Üniversitesi’nde su yüzüne çıkan anti-demokratik, tepeden inmeci ve dayatmacı uygulamaların karşısında olduğumuzu kamuoyuna duyururuz2 denilen açıklama şöyle: 

“Biz, aşağıda imzası olan Politik Ekoloji Çalışma Grubu üyeleri olarak, Türkiye’de ekoloji mücadelesinin, yaşam alanlarını ve kent hakkını savunanların, suyunu toprağını havasını temiz tutmak isteyenlerin, kuşun kurdun böceğin yaşam hakkını savunanların yanında ve içinde olan, onlarla beraber bilgi üreten araştırmacılar olarak bu kez de Boğaziçi Üniversitesi’nde su yüzüne çıkan anti-demokratik, tepeden inmeci ve dayatmacı uygulamaların karşısında olduğumuzu kamuoyuna duyururuz.

Ülkemizde aşama aşama yitirilen bireysel ve kolektif hak ve özgürlükler, dizginlenemeyen piyasalaşma, gemi azıya almış ekolojik yıkım ve iyice aşındırılmış bilimsel özgürlük ve özerklik iç içe geçen sorunlardır. Bunların karşısında, yaşam alanlarını savunmak için yerelde karar, yetki ve söz hakkı isteyen ekoloji mücadelesinin her bileşeni gibi, bugün Boğaziçi Üniversitesi de bir adalet ve demokrasi mücadelesi veriyor. Katılım ve karar alma hakkı mücadeleleri olan, tepeden inmeci, dayatmacı ve baskıcı uygulamalara karşı yürütülen bu direnişlerin topluma birer suç unsuruymuş gibi gösterilmesine ısrarla karşı duruyoruz. “Okul için değil, hayat için öğrenmeliyiz” (non scholae sed vitae discimus) diyen Seneca gibi, özgür ve özerk üniversiteleri fen bilimleri, sosyal ve beşeri bilimler ile sanatın işbirliğiyle, yarına bırakmaya değer bir hayatın bilgisini üreten yaşam alanları olarak görüyoruz.

‘Ekoloji ve ekosistem gibi kavramlar piyasa odaklı girişimciliği cilalalamak için kullanılamaz’

Türkiye’nin ve dünyanın farklı yerlerinde havasını, suyunu, toprağını, tüm canlı yaşamını savunanlardan öğrendiklerimizden biri de şu: Ekosistemler, farklı bileşenleri arasında eşgüdüm ve işbirliği bulunan, her birinin işlevi farklı olan ve ancak birlikte yaşamı oluşturan bütünlerdir. Oysa üniversite mekanının, “inovasyon ve girişimcilik ekosistemi” olarak tanımlanması ve bu anlayışla yeniden şekillendirilmesi, farklı bileşenlerin bir arada yaşamını oluşturmak değil; bilimsel bilgi üretim süreçlerinin gitgide daha fazla piyasalaşması ve şirketleşmesi anlamına geliyor.

Ekosistem ve ekoloji gibi kavramların özel sektör ve piyasa odaklı girişimcilik gibi pratikleri cilalamak için kullanılması bize, yaşama dair kavramların nasıl gasp edilebileceğini gösteriyor. Bu doğrultuda, üniversiteleri araştırma ve bilgi üretiminin şirketlerle iç içeliğini teşvik eden yerler olarak değil; insan ve insan olmayan tüm aktörlerin arasındaki ilişkilerin adalet ve eşitlik temeline dayanarak kurulduğu politik ekolojik mekanlar olarak görüyoruz. Bu anlayışla biz, yönetimsel özerkliğin tesis edilmesinin ve kararların aşağıdan yukarıya alınmasının, üniversiteleri sosyal ve ekolojik yaşam alanları olarak inşa etmenin gereklerinden biri olduğunu savunuyoruz.

Üniversitelerin yönetimsel özerkliği, kamusal bilgi üretimini mümkün kılarak, insan ve çevre sağlığının korunmasında, toplumsal ve ekolojik adaletin sağlanmasında vazgeçilmez bir rol oynar. Özerk, eşitlikçi ve kendi kendini yöneten üniversiteler, farklı fikirlerin özgürce tartışıldığı bilim kültürünün koşuludur. Çalışanın, emek verenin ve hak edenin değil, irtibatta olanın, sessiz kalanın ve boyun eğenin yetkinlik, yeterlilik ve işe uygunluğundan bağımsız şekilde “kariyer” basamaklarını tırmandığı bir ülkede, özgür ve özerk bilim kültürüne sahip çıkarak bugünü ve geleceği demokratik bir biçimde şekillendirecek kurumlara ihtiyaç olduğu aşikardır. Üniversitelerin, günümüzün en yakıcı sorunlarına çözüm üretecek, müesses nizamı sarsacak sorular soracak bir yer olması gerektiğine inanıyoruz.

Bu anlamıyla üniversitelerin toplumsal işlevi ikame edilemez ve evrensel değerinden koparılarak piyasacı bir zihniyete teslim edilemez. Tıpkı ekosistem bileşenleri gibi bilimsel üretiminin mekanları metalaştırılamaz. Tüm bu sebeplerle, bugün Boğaziçi Üniversitesi’nde tanık olduğumuz ama uzun süredir yaşam alanlarımızda maruz kaldığımız dayatmacı uygulamaların karşısında durmayı zaruri bir toplumsal görev olarak addediyoruz.

İmzacılar:

Adnan Mirhanoğlu, Akgün İlhan, Alevgül Şorman, Alper Akyüz,  Ayfer Bartu Candan, Ayşen Eren, Barış Gençer Baykan, Bengi Akbulut,  Çağdaş Dedeoğlu, Duygu Avcı, Duygu Kaşdoğan, Ekin Kurtiç, Emel Türker, Ethemcan Turhan, Esra Başak, Fikret Adaman, Gökçe Yeniev,  Gül Özerol, Irmak Ertör, Kerem Mert İspir, Mine Islar, Nafiz Güder, Özlem Öz, Pınar Gerçek, Sezai Ozan Zeybek, Sevgi Mutlu, Sinan Erensü, Tarık Nejat Dinç, Umut Önder, Zeynep Kadirbeyoglu. 

 

AB’nin ihracat sınırlaması Türkiye’ye çöp ihraç edilmesini engeller mi?

2020 yılını tüm kötülüklere rağmen iyi bir haberle sonlandırmıştık. Çöp ithalatındaki yasadışı faaliyetler daha fazla göz ardı edilemedi ve en nihayetinde iki ayrı düzenleme ile Türkiye’nin karışık plastik çöp ithalatı yasaklandı; ithalatçı başına çöp ithal etme kotası %50’ye çekildi. Bu sevindirici gelişmelerin çöp ithalatında bir azalma yaratacağı kaçınılmaz.

Ancak sorunun ortadan kalkmasına neden olacak nitelikte olmadığını da belirtmekte fayda var. Neden mi? Çünkü Türkiye bu kararları alırken, aynı zamanda AB de OECD üyesi olmayan ülkelere çöp ithalatını ciddi anlamda yasaklayan bir karara imza attı. Artık kesin olarak geri dönüştürülebilir olmayan plastik çöplerin OECD üyesi olmayan ülkelere gönderilmesi mümkün değil. Bu önemli adım Malezya, Vietnam, Tayland ve Endonezya gibi ülkeler açısından oldukça rahatlatıcı. Ancak Türkiye açısından durum pek de öyle sevindirici bir hal almayabilir. Çünkü Türkiye bir OECD ülkesi ve hali hazırda AB ülkelerinden OECD üyesi ülkelere çöp gönderilmesi önünde herhangi bir engel hala bulunmuyor.

2021 de sıkıntılı geçecek

İşte bu noktada ulusal düzenlemeler devreye giriyor ki bizim de o noktada ciddi bir sorunumuz var. Türkiye’nin hala çöp ithal edilmesine tümden engel olan bir düzenlemesi mevcut değil. Bu durumu gümrük bölgelerindeki denetim eksikliği ve olanaksızlığı (gelen o kadar konteynerin hepsinin tek tek açılıp her balyanın içinde tehlikeli ve işe yaramayan çöp var mı kontrol edilmesi imkânsız) ile (%50 kotası olsa bile) çöpün ithal edilebilir olmasını birlikte düşünürsek, 2021 yılının Türkiye için çöp ithalatı açısından sıkıntılı geçeceğini anlayabiliriz.

Türkiye’nin çöp ithal etmeyi yasaklamama ısrarının altında çöp tüccarlarının güçlü lobi faaliyetlerinin yattığı artık aşikâr! Bu ısrarın daha ne kadar sürdürüleceği ise belirsiz! Çünkü çöp tüccarlarının temel argümanı temelsiz bir argüman. Ana motivasyon olan aşırı karlılıktan bahsetmek yerine, çöp tüccarları, göze daha şirin gözüken hammadde ihtiyacı ve döviz getiriyoruz söylemlerinin arkasına sığınıyor. Döviz deyince de gözler hemen fal taşı gibi açılıyor ve bu sayede çöp ithalatına karşı çıkan herkes bir anda yatırım ve ekonomi düşmanı sınıfına konulabiliyor. Hatta bazı çöp tüccarları o kadar pişkin ki sağda solda çöp yakılmasına karşı çıkan ve ses yükseltenlere dış güçler safsatasıyla yorum dahi yapabiliyor.

Çöp tüccarlarının makul görünmek adına kullandıkları ham madde ihtiyacı argümanı tümüyle safsatadan ibaret! Çünkü Türkiye’nin plastik üretimi 2020 yılı için 9.2 milyon ton civarında gerçekleşmiş ve bu üretim için ithal edilen hammadde miktarı da yaklaşık 7.9 milyon ton. İthal edilen hammadde içerisinde ithal edilen plastik çöp miktarı da yaklaşık 700 bin ton civarında. Yani toplam ham madde ihtiyacının yaklaşık %10’u bile değil. Yani toplam üretim için gerekli olan ham madde ihtiyacının ana belirleyicisi zaten ithal çöp değil! Diyelim ki geri dönüşüm sektörünün üreteceği ham madde kıymetli. O zaman da şunu sormamız gerekmez mi? Madem çöpten para kazanıyorsunuz neden kendi çöpümüz ile ilgili bir yatırım ya da girişim yapmıyorsunuz? Neden lobi gücünüzü ya da yurt dışına ödediğiniz çöp ithalat parasını çöp toplama alt yapısına yatırmıyorsunuz?

‘Yerli çöp’ toplanamazken, ithal çöpe milyarlar

Biliyoruz ki, Türkiye‘nin yıllık plastik çöp üretme miktarı 3.5 milyon ton civarında. İşte bu çöpün sadece  %10 kadarı toplanabilmiş. Geri kalan kısmı da çöp olmuş. Çöpse al sana çöp. Hammaddeyse al sana toplam ihtiyacının yarısına tekabül eden miktarda ham madde. Hani plastik %100 geri dönüştürülebiliyordu ya! Üstelik hali hazırda bu kadar kıymetli olduğu her fırsatta dillendirilen bir hammaddenin toplanması konusunda belediyelerin çöp toplama hizmeti tam bir fiyasko. Çelişkinin daniskası.

Hem kıymetli diye bas bas bağıracaksınız hem de kıymetli olan bu çöpün toplanması için çaba harcamak yerine yabancının çöpünü ithal edeceksiniz! Yani kendi çöpümüzü doğru düzgün toplayamıyoruz, ama sektör kazansın diye, çöp tüccarları para kazanacak diye ne olduğu belli olmayan yabancı çöpü ithal ediyoruz! Üstelik ithal edilen plastik çöplerin %50’ye kadar fire verdiği de herkes tarafından bilinen ama saklanan bir gerçek.

Her ne kadar çöp ithalatında kotanın %50’ye çekilmesi ve karışık kodlu plastik çöp ithalatına yasak getirilmesi önemli adımlar olsa da çöp ticaretini kısıtlamaya ya da kendi çöpümüzle baş etmemizi sağlamaya faydası olmaktan uzak değişimlerdir. Çünkü OECD dışı ülkelere çöp gönderemeyecek olan AB ülkelerinin çöp göndereceği ilk adres OECD ülkesi olan Türkiye olacaktır. Zira AB içerisinde kendi çöpüyle baş edebilecekleri zararsız bir sistem yok. Yapabildikleri en iyi iş çöpü yakmak,ki onu da terk etme planları yapıyorlar.

Bu noktada yapmamız gereken şey çöp ithalatını tümden yasaklamak olmalıdır. Aksi durumda yabancı çöplerin topraklarımızı kirletmeye devam etmesi kaçınılmaz olacaktır. Dünyanın en totaliter ülkelerinden biri olan Çin’in bile yasaklamaktan başka bir yol bulamadığı ve ancak öyle engelleyebildiği bir sorunu, biz bir iki aklı evvel çöp tüccarının kârını muhafaza etmekten başka işe yaramayan düzenlemelerle engelleyemeyiz.

[2020’nin ardından] Covid-19’un gölgesinde ekonomi

Ekonomi açısından bakıldığında 2020 yılı da diğer yıllar gibi dopdolu geçti. Ama bence 2020’yi diğerlerinden ayıran en belirgin unsur, toplumların başta sağlık olmak üzere para ve maliye politikası, üretim, tüketim, turizm, eğitim, eğlence, iş hayatı gibi bütün alanlarını etkileyen ve hırpalayan Covid-19’un ekonomiler üzerinde yarattığı sarsıntı oldu.

Dolayısıyla, diğer detaylara girmeksizin ekonomiye Covid-19 ışığında odaklanmak istiyorum. Daha çok da bu salgının bir katalizör olarak ortaya serdiği sosyo-ekonomik olgular üzerinde duracağım. Covid-19 ve ekonomi konusunu iki boyutta ele alacağım. Bunlardan birincisi gelişmiş ülkeler boyutu. İkincisi de ülkemiz ekonomisine yönelik olan boyutu.

Gelişmiş ülkeler

Covid-19’un küresel sosyo-ekonomik sonuçlarından birisi, gelişmiş ve zengin ülkelerin çoğunun hem aldıkları salgın önlemleriyle ve salgına karşı vatandaşlarına sağladıkları “karşılıksız” büyük finansal desteklerle hem de aşı konusundaki öncü rolleri ve hızlarıyla dünya üzerindeki eşitsizliği bir anlamda daha da pekiştirmesi oldu. İtalya gibi kimi gelişmiş ülkeler sağlanan sağlık hizmetleri anlamında başlangıçta epey bocaladılar. Nüfuslarının yaşlı olması ve yoğun bakım yatak sayılarının yetersizliği bu bocalamanın başlıca nedeniydi. ABD ise Trump yönetiminin beceriksizliği ve yanlış politikalarıyla salgınla mücadelede epeyce zorlandı. Salgınla mücadelede bu ülkelerin bir kısmında hala çeşitli sorunlar yaşanmakla birlikte salgının ekonomik etkileri bakımından bu ülkelerin çoğu vatandaşlarına ve şirketlerine sağladıkları devasa mali ve parasal desteklerle sancının çok daha az hissedilmesini becerdiler.

Gelişmiş ülkelerde görülen başka bir olgu, sağlanan finansal desteklerin büyüklüğü sonucunda salgın öncesinde varolan negatif faiz trendinin daha da hızlanması ile reel ekonomi ile finansal piyasalar arasındaki bağın neredeyse tamamen kopması oldu. Faizler sıfır, hatta negatif olunca paralarını mevduatta veya düşük/negatif faizli tahvillerde tutmak istemeyenlerin yönelmesiyle başta hisse senetleri olmak üzere varlık fiyatlarında inanılmaz artışlar oldu.

Yani bir yanda reel ekonomi ve özellikle hizmetler sektörü çökmüşken diğer yanda belirli varlıklarda inanılmaz bir değer artışı oluştu. Aşağıdaki resim bu durumu çok güzel özetliyor: Bina (reel ekonomi) aslında çökmüş olduğu halde, Borsayı simgeleyen ön cephe oldukça iyi durumda görünüyor. Mesaj net: Vitrin sizi aldatmasın; binanın tamamına bakın!

Covid 19’un yarattığı diğer önemli sosyo-ekonomik etki işsizlik oldu. Salgının etkisiyle günümüz ekonomilerinin yüzde 70-80’ini oluşturan hizmetler sektöründeki çöküş gelişmiş ekonomilerin çoğunda işsizlik rakamlarını artırdı, dolayısıyla varolan gelir dengesizliğini daha da bozdu. Örneğin OECD ülkelerinde ortalama işsizlik oranı 2019’da yüzde 5.4 iken 2020 Eylül ayında yüzde 7.3’e yükseldi. Euro Bölgesi’nde aynı dönemde yüzde 7.6’dan 8.3’e çıktı. ABD’de ise 2019’da yüzde 3.7 iken salgının başlangıcında yüzde 15’e kadar çıkıp, Eylül 2020 itibarıyla yüzde 7.9 olarak gerçekleşti. ABD gibi “liberal” ekonomilerde işsiz kalan insanlar ancak oldukça yetersiz ve kısa süreli mali programlarla desteklenirken, AB ülkeleri ve Japonya gibi sosyal devlet normlarının gelişmiş olduğu ekonomilerde işsizlik sigortaları ve devasa mali destek paketleriyle işsizler ve iş yerlerini kapatmak durumunda kalan küçük işletme sahipleri büyük ölçüde gelirlerini koruma imkanına sahip oldular.

Gelişmiş ülkelerde görülen bir başka olgu ise teknoloji şirketlerinin salgın döneminde ciddi bir performans göstererek geleneksel şirketlerle arasındaki farkı daha da açması oldu. Bunun en tipik örneği Tesla ve kurucusu Elon Musk oldu. 2021 başı itibarıyla Tesla’nın piyasa değeri 800 milyar doları geçerek dünyanın şu anki en büyük 9 otomobil firmasının (Volkswagen, Toyota, Nissan, Hyundai, GM, Ford, Honda, Fiat Chrysler ve Peugeot) piyasa değerlerinin toplamını geçti. Elon Musk ise şu an itibarıyla dünyanın en zengin insanı konumunda. Amazon, Google, Facebook, Microsoft ve Netflix gibi firmalar da bu dönemde değerlerini inanılmaz ölçülerde artırdılar. Bu değer artışlarının bir kısmı yukarıda bahsettiğim sıfır veya negatif faizlerden kaynaklanmakla birlikte, önemli bir kısmı da Covid-19’un yarattığı evden çalışma ve kısıtlı mobilitenin bu şirketlerin ürün ve hizmetlerine olan talebi ciddi şekilde artırması sonucunda ortaya çıktı.  

Türk ekonomisi

Türkiye açısından bakıldığında ise zaten bir ekonomik kriz içerisinde çaresizce yol alırken kapımızı çalan salgın ekonomik kriz koşullarını çok daha ağırlaştırdı. İhracat ve özellikle turizm gibi döviz getiren faaliyetlerde salgın nedeniyle ciddi düşüşlerin yaşanması, salgından dolayı uygulanan sokağa çıkma yasakları ve salgın öncesinden beri izlenen yanlış ekonomi politikalarının da etkisiyle ekonomi adeta uçurumun kenarına geldi.

Salgının Türk ekonomisi üzerindeki en can alıcı sonucu özellikle hizmetler sektörü işsizliğinde görülen yüksek artış ve buna karşın sağlanan desteklerin son derece yetersiz kalması oldu. Aşağıdaki tablo G-20 ülkelerinin sağladıkları Covid-19 desteklerinin GSYİH’ya oranını gösteriyor. Buna göre Türkiye yüzde 12.8 ile beşinci sırada. Türkiye’nin yeri oldukça yüksek ve gözlemlerimizle karşılaştırınca epey şaşırtıcı görünüyor. Ama durun, hemen heyecanlanmayın. Gelin bu oranın detayına bakalım.

Boğaziçi Üniversitesi tarafından yapılan hesaplamalara göre, Kasım 2020 sonu itibarıyla Türkiye mali destekler bakımından GSYİH’nın yüzde 3.9’u ile 130 ülke içerisinde 69. sırada. Bu kategorinin birincisi yüzde 42.2 ile Japonya. Parasal destek paketlerine bakıldığında ise GSYİH’nın yüzde 7.4’ü ile yine 130 ülke içinde 39. sıradayız. Bu listenin başında ise yüzde 64.6 ile İtalya var. Bu açıklayıcı veri, yapılan desteklerin yaklaşık ¾’ünün parasal, yani kredi desteği olduğunu gösteriyor. Bir başka anlatımla, karşılıksız mali destek değil, kredi ertelemeleri veya yeni kredi imkanları yoluyla (borç vererek) sağlanan destekler. Diğer yandan, salgın döneminde birçok işletmenin kredi desteğine rağmen ciro ve karlardaki ciddi düşüş nedeniyle iflas edeceğinden korkuluyor. Yüksek faiz oranları ve iflaslar nedeniyle kredilerin nasıl geri ödeneceği, ödenemezse bankacılık sektörü ve ekonomi üzerindeki etkilerinin ne olacağı soruları ise havada asılı kalıyor.

Daha önceki bir yazımda ele aldığım üzere  Türkiye bu durgunluk döneminde faiz artıran bir ekonomi konumuna düştü. Diğer ülkelerin durgunluğu aşmak için zaten düşük olan faizlerini daha da indirdiği bu kriz döneminde biz, önceden gelen hastalıklarımıza ve hatalarımıza çare olsun diye faizleri artırmak durumunda kaldık. Hem de ilk etapta yüzde 10.25’ten yüzde 15.00’e, sonra yüzde 17.00’ye çıkararak tam olarak yüzde 66 oranında bir artış yaptık. Bu faiz artışları, yıl sonuna doğru son iki senedir yanlış ekonomi politikalarının uygulayıcısı olan ekibin görevden uzaklaştırılması sonrasında yapıldı.

Ayrıca BBDK ve TCMB tarafından getirilmiş çeşitli anlamsız kısıtlar ve kurallar da uygulamadan kaldırıldı. Bunlara ilaveten bir de “hukuk ve ekonomi reformu” yapılacak söylemi ortaya yayıldı. İki ayı geçti, hala ortada bir şey yok. Ciddi bir reform olması da zaten söz konusu değil.  Bütün bu gelişmelerin ışığında yaşanan güven bunalımı derinleşerek devam ettiğinden, ekonomide kısa-orta dönemde ciddi ve yapısal bir toparlanma beklenmiyor.

Hükümetin çeşitli akrobasi hareketleriyle işsizlik ve enflasyon oranlarını düşük göstermeye çalıştığı bu dönemde gerçek sorunların halının altına süpürülmesine devam edildi. İşsizliğin yüzde 25-30’larda olduğu bu dönemde bir takım formüllerin arkasına sığınılarak resmi işsizlik oranı yüzde 12.7 olarak ilan ediliyor. Diğer yandan, yüzde 35-40 aralığında seyreden enflasyon hiç kimsenin anlayamadığı şeffaflıktan uzak bir yöntemle yüzde 14.60 olarak açıklanıyor. İnsanların günlük olarak yaşadığı bir gerçeği istatistik ve rakamlarla ne kadar gizleyebilirsiniz?

Kıssadan hisse

Yaşadığımız salgın süreci, ekonomilerdeki sorunların bütün çıplaklığıyla ortaya çıkmasına yol açtı. Gelişmiş ülkelerde teknoloji firmalarının bu dönemin koşulları nedeniyle atak yapması ve düşük faizler nedeniyle ortaya çıkan varlık değer artışları var olan gelir dağılımı bozukluğunu daha da derinleştirdi. Ayrıca, sosyal devlet sistemine sahip olmayan ABD gibi gelişmiş ülkelerde servis sektöründe artan işsizlik fakirleşmeyi hızlandırdığı gibi, gelir dağılımındaki bozulmaya da katkıda bulundu. ABD’nde gördüğümüz popülizm patlamasıyla bu sosyal politika altyapısının nasıl etkileştiği konusu, üzerinde ciddi bir şekilde düşünülmesi gereken bir olgu.

Türkiye’de ise zaten artmakta olan yoksullaşma, hizmet sektöründeki işsizliğin salgın nedeniyle fırlamasıyla daha da ivme kazandı. Buna tarımda yaşanan sorunlar eklenince yoksullaşma bütün ülke sathına yayıldı. Ekonomik sorunların derinliği salgınla mücadelenin kapsamını ve ciddiyetini de etkiledi. İmalat sanayiinde üretimin sürdürülebilmesi için salgınla mücadeleden ödün verilmek zorunda kalındı. Diğer yandan aşı konusunda hem oldukça geç kalındı, hem de dünyanın pek rağbet etmediği aşılara yönelmek gibi bir durumla karşılaşıldı. Covid-19 salgını, Türkiye’de özellikle Cumhurbaşkanlığı Hükümet Sistemi’nin uygulanmaya başlamasıyla birlikte hızlanan yönetim bozukluğunu ve boşluğunu çok daha net bir şekilde ortaya serdi.

Küresel olarak bakıldığında, gerek salgın döneminde sağlanan ekonomik destek paketlerinin boyutlarıyla, gerekse aşı konusundaki öncü konumlarıyla (hem üretimde hem de dağıtım ve aşılama hızında) gelişmiş ülkelerin salgından daha hızlı ve daha iyi durumda çıkacağı aşikar. Bunun sonucunda dünyadaki zengin-fakir (ya da kuzey-güney) ayırımının daha da belirginleşeceği ve mesafenin açılmaya devam edeceği de net bir şekilde görülüyor.

Bütün dünyada gördüğümüz bir diğer olgu ise Covid-19 salgınının yaşam ve çalışma biçimleri üzerinde yarattığı doğrudan ve dolaylı etkiler oldu. Bunun sonucunda teknoloji firmalarının küresel ekonomideki ağırlıkları daha da artarken, yaşam ve çalışma mekan seçimleri, ulaşım tercihleri ve beslenme yöntemleri gibi birçok alanda geleceğimize damga vuracak köklü dönüşümler yaşıyoruz ve yaşamaya devam edeceğiz gibi görünüyor.