Hafta SonuKöşe YazılarıManşetYazarlar

[Çevre ve sağlıkta risk iletişimi-6] Başından itibaren halk ve paydaş katılımı olmalı

Devletin bize çok yakına, Akkuyu‘ya, bir gül fidanı dikmek istediği anlaşılıyor. Bizim anlamak istediğimiz şudur: Gülün kokusu bize mi kokacak, uzaktaki beylere mi; gülün dikeni çiçeğinden büyük mü olacak küçük mü?”( 1997 yılında Gülnar’da yapılan panelde söz alan bir yurttaş)

İyi iletişim yeterli değildir, karşılıklı güven ve katılım yoluyla sorumlu yetkililer ve farklı paydaşlar arasında doğru ve dengeli bir diyaloğun (karşılıklı konuşma/iletişim) oluşturulması esastır. Paydaş katılımı; insanların görüşlerini, seçimlerini, endişelerini ifade etme hakkına sahip olmaları ve risk değerlendirmesi ve yönetiminde seslerinin duyulması ve dikkate alınması anlamına gelmektedir. Risklerle karşılaşan toplumun öfke duygusunu azaltmakta anahtar yatıştırıcı etkenler, şeffaflık, verileri düzenli/sürekli izleme ve katılımdır. Bu faktörler riskleri yönetirken karşılıklı güven ve işbirliği kurmakta ayrıca stratejik öneme sahiptir.

Paydaş katılımı bilimsel değerlendirme yapma ve yönetim şeklinde zorluklara neden olmaktadır. Bununla birlikte, karar vericiler için kanıtın “doğruluğuna” uzmanların karar verdiği eski teknokratik (ekonomik mekanizmaların teorik incelenmesine dayanan ancak insan etkenini her zaman yeterince göz önünde bulundurmayan) bakış açısı artık taraftar bulmamaktadır. Bu bakış açısı, daha şeffaf ve daha geniş kapsamlı bir bilim ve yönetim şekli ile değiştirilmelidir. “Tek uzman” mantığının ötesine geçmek ve farklı disiplinlerden uzmanları birleştirerek geleneksel bilgi sahipleri ve yerel paydaşlarla yeni kanıt yöntemleri aramak daha iyi bir yoldur.  Kamuoyu değerleri ile somut verileri birleştirmek, içeriğinde somut bilimsel veri ile yerel hassasiyetler ve değerler bulunan katılımcı risk analizi yapmak gereklidir.

Covid-19 salgınının da içinde olduğu çevre ve sağlık risklerinde risk iletişimi ve risk algılamasının iyi olması Şekil: 1’de de özetlenen aşağıdaki şu anahtar çalışmaları gerektirir:

  • a) Halk, başından itibaren risk iletişimine dâhil edilmesi gereken, risk değerlendirmesi ve yönetimine katkıda bulunabilen anahtar paydaşlar arasında yer almalıdır. Paydaşlar çevre ve halk sağlığı sorunları ile ilgili aktif kaygıları olan kamu ve özel gruplardan oluşur. Uzmanların “neyin doğru” olduğuna karar verdikleri yaklaşımın modası geçmiştir; yerini daha şeffaf ve geniş kapsamlı bilim ve yönetişim şekline bırakmalıdır. Halkı paydaşlara dâhil etmek iletişimi, yenilikçi çözümler bulma çabasındaki bir bilgi alışverişi konumuna getirmekte ve böylelikle önceden kullanılan tek yönlü iletişimin sakıncaları önlenmektedir.
  • b) Bilgi, profesyonel olmayan kitleler tarafından anlaşılabilir şekilde yapılandırılmalıdır. Profesyonel olmayan kitlelerle iletişimde bilginin damıtılması gereklidir. Bilim disiplinleri teknik mesleki dil (jargon) yerine herkesin anlayabileceği bir dil kullanmalıdır. Katılımcı araçlar, fikir birliği oluşturma, bilgi değiş tokuşu ve ortak çözüm bulma yöntemlerinin tümü kullanılmalıdır. Doğası, kökeni, alınacak kararları ve sonraki seçimleri etkileyecek sonuçları (örneğin ilaç, aşı vb. yan etkisi; gelecekteki sıkıntılar) kesin bir şekilde açıklanmalıdır. İstatistiksel değişkenler az miktarda kullanılmalı, ondalık sayı kullanımından ve alıcının aşırı bilgi ile yüklenmesinden kaçınılmalıdır. Yüzdeler yerine sıklıklar (örn. 100 kişiden 1’i) kullanılmalıdır. İletişimde riskler saklanmamalı ve sonuçlar kısıtlılıklarıyla beraber sunulmalıdır. Kelimeler resimlerle desteklenmelidir.

Şekil 1 İletişimde kamu güvenini artıran önemli faktörler.

  • c) Etkin risk iletişimi için gerekli unsurlar; bilgi kalitesi, şeffaflık, basitlik, mesajların tutarlılığı, kamusal endişeleri anlamak ve zamanlamadır. Bilgi kalitesi ve güvenilir, doğrulanabilir kaynakların kullanımı, dürüstlük ve şeffaflıkla birlikte risk iletişiminde özellikle belirsizliklerle karşılaşıldığında dikkat edilmesi gereken unsurlardır. Mesajlar tutarlı, basit ve tek tipte olmalı, birkaç anahtar konuya odaklanmalıdır. Belirsizlik karşısında, söz konusu soruna ait belirsizlikleri açıklamak için en iyisidir. Aşırı güvence, risk iletişiminin kaçınılması gereken en yaygın tuzaklarından biridir, çünkü insanları gerçek olmayan riskler hususunda alarma ya da bireysel korunma önlemlerin gevşetilmesine neden olmaktadır.
  • d) Çok sektörlü ve çok paydaşlı katılım risk iletişimi için vazgeçilmezdir. DSÖ’nün “tüm politikalarda sağlık” yaklaşımında belirtildiği üzere, her bir sektör kendine özgü bir şekilde katkı sağlayacağından, çok sektörlü katılım, sağlığın geliştirilmesinde anahtardır. Riski iletmek için yalnızca halk sağlığı uzmanlarına güvenmek artık kapsamlı bir yaklaşım değildir. Halk sağlığı ve diğer hekimlik meslekleri risk iletişimine katılan birçok kesimden sadece biri olmalıdır. Birden fazla paydaş (halkın geneli, endüstri, belediyeler) beraberlerinde farklı bakış açıları getirirler, böylece risk iletişiminin muteber paydaşları olabilirler.
  • e) İletişim yaklaşımları açık bir yönteme dayanmalı, katılımcı olmalı ve sosyolojik yöntemleri geleneksel halk sağlığı odaklı yöntemlerle bütünleştirmelidir. Bir çözüm bulmaya yönelik ve halkın geneli ile fikir birliği sağlayan bir yöntemsel yaklaşım benimsenmelidir. Bu her ne kadar ek maliyet ve çaba gerektirse de çatışmaları önlemek için gereklidir.
  • f) Sosyal medya gibi iletişim araçları doğru şekilde kullanıldığı zaman etkin iletişim duygusu uyandıran bir paylaşımı destekler. Mevcut bilgilerin bolluğu ve hızlı yanıt verme yeteneği tüm sosyal ağları yanlış bilgi kaynağı olma riski ile karşı karşıya bırakır. Bu nedenle beşinci yazımızdaki “Devlet ve Sivil Toplum Kuruluşları Sosyal Medyayı Nasıl Etkin Kullanılır?” bölümüne bakılmalıdır.

  • g) Öfke risk algısını bozabilir. Etkin risk iletişimi için farklılıklar, algılar ve önyargılar arkasındaki nedenleri anlamak önemlidir. Riskin tipine ve riskin yönetiliş şekline odaklanan öfke, algıda önemli bir rol oynamaktadır. Şeffaflık, izleme ve katılıma dâhil edilmesi, risklerle karşılaşan toplumun öfke duygusunun azaltılmasına yardımcı olur.
  • h) Belirsizlik, risklerin yönetiminde merkezi bir bileşen olarak kabul edilmelidir. Risk değerlendirme sürecinde belirsizlikleri özümsemek önemlidir, bu yapılmazsa değerlendirmenin sonuçlarında bir bozulmaya yol açabilir. Belirsizliklerin bilinmesi, gelecek risk değerlendirmelerinde karşılaşılabilecek belirsizliklerin azaltılmasına ve geçmişte yaşanan durumların daha iyi anlaşılmasına katkıda bulunur. Bu kabul, ayrıca politik ve düzenleyici kararları yönlendirmeye yardımcı olabilir. Politika yapma ve karar verme süreciyle ilgili olan belirsizlikler halkın geneline sunulmalıdır. Belirsizliklere karşı halkın tepkisi göz önünde tutulmalıdır.
  • i) Risk iletişimi başından itibaren bilimsel araştırmaların içine dâhil edilmelidir. Etkilenen nüfusa çalışma planı, araştırma sonuçlarına dayalı ara bulgular ve epidemiyolojik analiz sonuçları hakkında herkesçe anlaşılabilir şekilde bilgi sunulmalıdır.
  • j) Risk iletişim alanında kapasite geliştirme ihtiyacı vardır. Bireyler ve kurumlar, kendi imkânları dâhilinde doğru ve şeffaf iletişimi nasıl sağlayacakları konusunda bilgiye ihtiyaç duyarlar. Önlemenin/korunmanın iletişimi basit bir olay değildir ve bir sorunun hafife alınması gerçek bir risktir. Belirli bir eylemin maliyetleri ve faydaları arasındaki dengeye dikkat edilmelidir, çünkü doğru olmayan iletişim veya uyarıcı mesajların olası birçok sonucu vardır.

Devam edecek…

Dr., Halk Sağlığı Uzmanı

Kaynağı belirtilmeyen cümlelerde geniş ölçüde, Halk Sağlığı Uzmanları Derneği (HASUDER), Çev. Ed: Eskiocak M. Sağlık ve Çevre: Risk İletişimi, HASUDER Yayın No: 2016-2, https://halksagligiokulu.org/jm/index.php/component/booklibrary/119/view_bl/75/cevre-sagl-g/512/sagl-k-ve-cevre-risk-i-letisimi?tab=getmybooksTab&is_show_data=1&Itemid=119 isimli yayından yararlanılmıştır. Çeviri hataları, Umur Gürsoy tarafından orijinal metne göre düzeltilmiştir.

Kategori: Hafta Sonu

Hafta SonuKöşe YazılarıManşetYazarlar

[Çevre ve sağlıkta risk iletişimi-5] Medya ve kamuya güven boyutu

Arabasıyla yolculuk yapan Batılı bir ülkenin vatandaşını sabaha karşı, arabaların olmadığı ıssız bir kavşaktaki kırmızı trafik ışığında durduran şey, kurallara uymanın sonucunda oluşan toplumsal yararın kendisiyle eşit paylaşılacağına bilmesidir.(Buket Uzuner)

Medya, risk iletişimde önemli bir rol oynamaktadır. Kitle iletişim araçları, öfke kavramının altı çizilen kurallarına göre davranırlar ve bu nedenle riskin en önemli “yükselteçlerinden” biridir. Geleneksel medya kanıt ve verilere değil, hikâyelere ve olay örgüsüne göre iletişim yapar. Burada özellikle televizyon ve görsel medyanın iletişimdeki etkisini açmak ve genişletmek gerekir. Bu konuya, toplumun korkularından söz ettiğim yazımda sinemayı da sokmuştum. TV ve sayıları giderek artan ve yayınlarını internet aracılığıyla, bir televizyon kanalı gibi yapan (youtube, netflix, tivibu vb.) kişisel ve kurumsal görsel araçlarda da sinema filmleri ve TV dizileri aracılığıyla önemli bir algı yönetimi ve risk iletişimi yapılmaktadır.

Bu nedenle sinema ve TV dizi senaristlerinin ve sinemaya konu olma olasılığı olan edebiyat eserlerini yazan edebiyatçıların ve sanat eserlerinin vb., risk iletişimi ve algılamasında olumlu/olumsuz çok önemli etkileri vardır. Buna bir örnek olarak, yabancı film ve TV dizilerinin aksine, yerli tarihi film ve dönem dizilerinde dönemin çevre ve sağlık sorunlarına yeterince değinilmemesi ve iyi canlandırılmaması verilebilir. Örneğin, Muhteşem Yüzyıl dizisinde Kanuni dönemindeki veba salgınının iyi verilmemesi, toplumumuzun şimdi çok ihtiyacı olan risk algısı alt yapısının oluşmasında kaçırılmış bir örnektir.

Türkiye gibi, gerçeklerin söylenmesi ve iletilmesinin önünden çeşitli yasak ve korkuların bulunduğu ülkelerde risk iletişimcilerinin karikatüristleri ve “Mizah medyası”nı izlemesinde ayrıca yarar vardır.

Sağlık iletişiminde sansasyonalizm

Risk, zarar, ölüm ve hastalık çoğu zaman medyanın önemli anahtar noktalarıdır. Bu nedenle medya, ilgi çekiciliğine göre bazı riskleri vurgulamak ve bazılarını hafife alma eğilimindedir. Medya tarafından uygulanan bir diğer yaklaşım ise sansasyonalizmdir (olayları çarpıtma, gerçekleri göz ardı etme ve duygulara hitap etmek için küçük ayrıntıları abartma). Böyle bir yaklaşım özellikle sağlık iletişiminde tehlikeli olabilir. Çünkü, yanlış alarmlara neden olabileceği gibi sorunun olası çözümüne yaklaşımı da yanlış, hatta risk algısını azaltıcı yönde etkileyebilir.

Suçlayıcı sorular, iddia edilen sırlar ve örtbas etme girişimleri; “insanlar, kötü adamlarla, mağdurlarla ve belirlenebilen kahramanlarla ilgilenir” düşüncesi, üst düzey konular ya da kişilikler ile bağlantılar; catışma, ‘gelecek kötülüklerin habercisi olan bir hikâye’ (“sırada ne var?”); maruz kalanların çokluğu (“sen de olabilirsin!”),  güçlü bir görsel etki ve cinsiyet ve / veya suçla bağlantı kurmak kamuoyunun risk algısını arttırır.  ‘Suçlama ve riski örtbas şüphesi’ medyanın en önemli ilgi çekme araçlarındandır.

Basının ve televizyonun suçlama faktörünü kullanmaya daha fazla meyilli olması, gazetecilerin riskleri yanlış değerlendirmelerine neden olur. Salgın sürecinde ülkemizde yaşanan durum buna çok benziyor. Bu durumu iktidar da muhalefet de kendi yandaş medyası aracılığıyla çok yanlış kullanmaktadır. Bu yanlışın bilim insanlarına ve devlet kurumlarının güvensizliğine yol açan sonuçları vardır ki, bu durumda toplumdaki risk algısı paramparça olur. Tabii burada Sağlık Bakanlığı’nın salgının başından beri salgın verilerinin üstünü gereksiz ve inandırıcı olmayan bir şekilde örtbas etmesinin doğurduğu “salgın kontrolumuz altında” şeklindeki hatalı iletişimin payı vardır. Salgın verilerini bulanıklaştırılma, olgu ve ölüm sayılarını daha düşük gösterme çabası, riskin iktidar tarafından iyi değerlendirilmediğinin kanıtlarından biridir. Zira, bu salgın küreseldir ve olgu (hasta) sayılarının artmasının tek suçlusu iktidar ve SB değildir.

İktidarın suçu salgının değerlendirmesini iyi yapamaması, bu nedenle politik seçenek yerine riske odaklanmasıdır. Başa gelecek uzun erimli ekonomik sonuçları görmemesi, sosyal yardımlar için bütçedeki parayı ve ekonomiyi düzeltecek önlem ve uygulamaları hâlâ yapmaması, lüks ve yandaş destekçisi harcamalarına devam etmesi, hazinedeki kara gün paralarını harcaması, tasarruf yerine israf ve borçlandırma ekonomisinde ısrar etmesidir.

Sosyal medya, medyanın doğasını nasıl değiştirir?

Günümüzde İnternet yoluyla gelişen iletişim olanakları risk iletişiminde halkın bir paydaş olması sonucunu doğurmuş; bilgi alışverişi tekrar şekillenmiştir. Böylece ülkelerin sansürleyerek saklamaya çalıştığı salgınlardan, çevresel tehditlerden erken dönemde haberdar olunabilmektedir. Sosyal medyanın gücü Facebook’ta ‘beğen, yorum yap, paylaş’, Twitter’da ‘retweet’, Whatsapp’da ‘paylaş’malarla oluşan paylaşımlarla oluşur. Bu tür basit eylemler, insanlarda kendilerine ait bilgi stratejisi oluşturmalarını sağlayan bir paylaşım ve aktif iletişim duygusu yaratır. “İnsanların kaynak olarak geleneksel uzmanlara ve yetkililere bel bağlamak yerine… bilgiyi veya hizmeti elde etmenin bir ön koşula bağlı olmadığı ve aracılık edilen bilgiyi değiştirme veya seçme konusunda sınırlı bireysel güçle, tüketiciyi yüksek kaliteli bilgi ve hizmetlere yönlendirmek” olarak tarif edilen bu yeni olguya “apomediyasyon” denmektedir.

Devlet ve Sivil Toplum Kuruluşları sosyal medyayı nasıl etkin kullanır?

  • Hedef kitleye en uygun olan sosyal ağlar belirlenmelidir. (Örn.Türkiye’de yetişkinler facebook, gençler twitter’i daha çok kullanma eğilimindedirler)
  • İş yükünü yaymaya ve SM’yı izlemekte yardımcı olmak amacıyla ilgili kuruluşta çalışan güvenilir birkaç kişiye SM sitelerine erişim izni verilmelidir.
  • Kuruluşun SM’daki varlığının kriz öncesinde yapılandırılıp sürdürüldüğünden emin olunmalıdır. (Bu, hedef kitle tarafından peşinen yetkili ve güvenilir bir bilgi kaynağı olarak kabul edildiğinden emin olmada önemlidir)
  • Örgütün çalışmaları hakkında düzenli güncellemeler sağlanmalı ve toplumun soru veya endişelerine yanıt verilmelidir.
  • Kriz iletişiminde yer alan diğer kuruluşlar belirlenmeli ve onlarla ortaklıklar geliştirilmelidir. (Böylelikle tutarlı mesajlar yayılır ve yanlış bilgilendirmelere karşı birlikte çalışılmış olur);
  • Medya türlerine göre uyarlanmış kaynaklar geliştirilmelidir. (Bilgi notu, haberler, internet güncesi, internet yayınları, video)
  • Toplum, insanların deneyimleri veya endişeleri hakkında sorular sorarak bir bilgi kaynağı olarak kullanılmalıdır. (SM iki yönlü iletişim sağlar ve toplum paha biçilemez bir bilgi kaynağı olduğunu kanıtlar)
  • Aşırı öğretici (didaktik) bir dil kullanmaktan kaçınılmalı, otoriter ve cana yakın iletişim arasında tutarlı bir denge kurma hedeflenmelidir.
  • Risk iletişimi SM ağlarına açık bir şekilde yapılmalıdır. (Bu SM kullanıcılarının kendilerine ve çevrim içi ve çevrim dışı ağlarında bulunanlara yönelen riskin düzeyini daha iyi anlamalarında yardımcı olur)
  • Kuruluşlar, düzenli olarak onların endişelerine yanıt vererek kullanıcıları dinlediğini göstermelidir.
  • SM’ya ait paylaş sekmeleri ekleyerek, kullanıcıların kendi ağları ile web sitesinde içerik paylaşımı yapmalarını kolaylaştırılmalıdır.
  • İletişimleri sadece bir SM platformu ile sınırlandırılmamalıdır. (Bazı SM siteleri yüksek kullanım düzeyi nedeniyle kilitlenmeye meyillidir ve mesajın mümkün olduğu kadar çok insana ulaşmasını sağlamak önemli bir noktadır. Birden çok platform kullanılacaksa, mesajların ve verilecek bilgilerin tutarlı olmasına dikkat edilmelidir)

Sosyal ağlar yanlış bilgi kaynağı da olabilmektedir. “2009 yılında görülen influenza dünya salgınının, SM tarafından, ‘ilaç endüstrisinin daha fazla aşı satabilmek amacıyla yaratmış olduğu suni bir salgın olduğu’ şüphesinin ortaya atılması”, gerçek pandemi esnasında etkili koruyucu önlemleri planlaması beklenen kurumların itibarını zedelemiştir. Bundan yöneticileri dahil en çok etkilenen ülkelerden birisi de ülkemiz olmuştur. Bugünlerde Covid-19 aşısında da benzer durumlar söz konusudur.

Etkili iletişim için dikkat edilecek püf noktaları

Özellikle güven düşükse ve bilimsel kanıt yetersizse, riskler eşit olarak dağılmadığında ve riskin gelişimi net bir şekilde öngörülemediğinde (örneğin iklim değişikliğinin etkileri veya Covid-19 salgınının gelişimi) iletişimin uygun ve etkili bir şekilde nasıl yapılacağı bir sorun teşkil eder. Risk analizi, en etkili şekilde, risk yönetimi ile bütünleştirildiğinde ve paydaşların katılımı da sağlandığında gerçekleşmektedir.

Hedef kitleye ulaşmak, riski anlaşılır kılma ve benzer diğer risklerle karşılaştırma, riskle ilişkili olarak izleyicilerin değerlerine saygılı olmak ve iletişim açısından izleyicinin tepkisini tahmin edebilmek risk iletişimcisinin karşılaştığı zorluklardandır. Risk iletişiminin önemli hedeflerinden biri, kolektif ve bireysel karar alma sürecini geliştirmektir. İletişimci mesajların tutarlılığına dikkat etmeli ve fikrini değiştirmeye açık olmalıdır. İletişimin duyarlı olmasından öte sürekliliği, zamanında olması, önleyiciliği ve güncelliği de önemlidir. Kullanılan dil, meslek dilinden (jargondan) kaçınarak ve hedef kitleye uyarlayarak, basit tutulmalıdır.

İletişimde halkın güvenini artıran faktörler, 2011 yılında Japonya’da Fukushima Daiichi Nükleer Santrali’nde meydana gelen kaza sonrasında öğrenilen bazı iletişim dersleri aşağıda özetlemektedir.

 2011’deki Fukushima Daiichi nükleer kazasında öğrenilen iletişim dersleri

  • İletişimden kaçınılamaz, belirsiz ve pasif iletişim ise iletişimsizlikten kötüdür.
  • İnsanların endişeleri hafife alınmamalıdır, çünkü bazı iyileştirmeler için işaret olabilmektedir.
  • Yeterince dikkatli olmamaktansa, dikkatli olmak daha iyidir. Hatalar yapılıp, durumun bozulması daha kötüdür.
  • İletişim bir kişinin elinde olmamalı; organizasyonun geneliyle bütünleştirilmelidir. Sadece bir sözcü olduğunda, gazeteciler genelde farklı bilgi kaynaklarına başvururlar.
  • Tam doğru olmayan şeyleri ve yalan söylemeyin, bu örtbas etme ve manipülasyon kamuoyu tarafından korkunç şüphe ortaya çıkarır.

Devam edecek…

Dr., Halk Sağlığı Uzmanı

 

*

[1]Kaynağı belirtilmeyen cümlelerde geniş ölçüde “Halk Sağlığı Uzmanları Derneği (HASUDER), Çev. Ed: Eskiocak M. Sağlık ve Çevre: Risk İletişimi (Orijinal Kaynak: Health and environment: communicating the risks, WHO Regional Office for Europe;2013)  isimli yayından yararlanılmıştır. Çeviri hataları, Umur Gürsoy tarafından orijinal metne göre düzeltilmiştir.

Kategori: Hafta Sonu

ManşetKöşe YazılarıYazarlar

[Çevre ve sağlıkta risk iletişimi-4] Çağdaş Türkiye açmazı: Korkak, çaresiz, cesur

İnsanlarca, riskler ve risk algısı, kendi tutum ve ahlaki değerlerine göre farklı anlaşılmaktadır. İnsanlar genellikle bilinmeyen riskler hakkında bilgi edinmek istemezler; tehditlere karşı etkili bir savunmaları olmadığını (çaresizlik) hissettiklerinde onları göz ardı etmeyi tercih ederler. Covid-19 salgını riskinin algılanmasının önündeki en önemli nedenlerden birisi belki de budur. Bilgi almayı tercih edenler ise, “Birinin riske nasıl maruz kaldığı, riske maruz kalmanın sonuçları; riskin kontrol edilebilirliği, diğer insanların risk deneyimleri; olumsuz sonuçlardan kimin sorumlu olduğu ve riske maruz kalmanın herhangi bir avantajı olup olmadığını” bilmek istemektedirler.

İlk yazımızda risk algısını, insanların riskin özellikleri ve şiddeti hakkında öznel yargılarının oluşturduğunu. risk algısını tehlike ve öfkenin oluşturduğunu yazmıştık. Bizce Covid-19, akılda kalıcı (unutulmayan), daha önceden tanınmayan; hızlı etkili ve yıkıcı, bireysel olarak gözlenemeyen ve denetlenemeyen; herkese eşit ve adil etkili olmayan bir risktir. Ahlaki değerlerle ilişkilidir. Kaynakları güvenilir değildir, sadece çalışanları değil genel toplumu da (çocuklar, gebeler) etkiler. Sonuçları 14-30 gün sonra geç ortaya çıkan ve bazı risk gruplarında geri dönüşümsüz, ölüme (veya hastalığa) neden olma korkusu yaratan risklerdendir.

Zararı toplumca adı bilinen kişilerde de görülüyor ve tepkisiz (örtbas etme veya ses çıkarmama) bir süreçle kabul ettirilmeye çalışılıyor. Bu özellikleriyle Covid-19, algının öfke ayağını çoğaltan bir risktir. Daha önceden tanınmayan, hızlı etkili ve yıkıcı; bireysel olarak gözlenemeyen ve denetlenemeyen, kaynakları güvenilir olmayan; sonuçları geç ortaya çıkan ve bazı risk gruplarında geridönüşümsüz ve ölüme (veya hastalığa) neden oluyor oluşu bireylerde korku yaratır. Bu nedenle, toplumumuzun korku algısını incelemenin risk iletişimine yararı dokunabilir. İnternet incelemesinde çeşitli yıllarda yapılan kamuoyu araştırmaları sonuçları halkımıza yapılacak risk iletişiminde dikkat edilecek kimi ilginç ipuçları veriyor.

Türk halkı en çok neden, niçin korkuyor? 

National Geographic Channel’ın 2012 yılında yaptırdığı bir araştırmaya göre Türk halkı en çok, sırasıyla doğal afetlerden (yüz kişinin 85’i), sağlık sorunlarından (yüz kişinin 79’u), ekonomik kriz olmasından (yüz kişinin 76’sı) korkmaktadır. Ülke (geleceği) hakkında ise; %36 terör saldırısından, %32 savaştan, %25 siyasi istikrarsızlıktan, %23 işsizlikten, %19 ise ekonomik krizden korkuyormuşuz. Ankete katılanların %61’i bir ekonomik kriz veya doğal afet durumunda yalnızca kendilerine güveniyorlarmış. %36’sı polis ve orduya, %24’ü sivil toplum kuruluşlarına güvenebileceklerini belirtmiş. Polis ve orduyu ayırırsak, toplumumuz risk iletişimi ve risk algılaması içinde yapılan resmi açıklamalara güvenmeyen bir altyapıya sahip olduğu anlaşılıyor.

Türklerin en çok korktuğu şeyler” yazınca Ekşisözlük’te çıkan 11 sayfa hacmindeki tanımlarda, kimi şaka gibi gelse de ‘Recep Tayyip Erdoğan’dan, ele güne rezil olma’ya, ‘başka bir Türk’ten, kişisel sırlarının ortaya çıkması’na, ‘tecavüz edilmekten, terli terli soğuk su içme’ye, ‘adının kötüye çıkması’ndan, komünistler’e, ‘köpekler’den namusunu kaybetme’ye, onlarca ilginç korku çeşidi var, ki hepsi de bu toplumda sıkça görülen, ama bizce  söylenemeyen veya sorulamayan belirsizlikler kapsamına giren korkular…

2007’de yapılan “en çok korktuğu konu ve başa çıkma yolları” konulu bir araştırmada da  korkularını söyleyen kadınların oranı, Türkiye’de, erkeklere göre daha yüksek bulunmuş. Korku ve endişeleriyle ‘arkadaşlarıyla/ ailesiyle /sevgilisiyle’ konuşarak başa çıktığını belirtenlerin oranı %51 çıkmış. İkinci sırada %19 ile ‘üstesinden gelmek için kendini zorlama’ ve üçüncü sırada ise %15 ile ‘din’ geliyormuş. 

Oxford Üniversitesi’nin 2018 yılında, beş kıtadan 37 ülkede yaptığı araştırma, iletişimin (sosyal) medya boyutuna ilginç katkılar yapıyor. Araştırmada “internette siyasi görüşünü açıklamak”tan en çok korkan yurttaşların “yetkililerle sorun yaşama ihtimali” nedeniyle Türkler olduğu anlaşılmış; oranı %65. Bu korku her siyasi görüşte de var: Kendisini “solcu” olarak tanımlayanların %72’si, “merkez”dekilerin %66’sı ve “sağcı”ların %61’i bu konuda endişeli olduğunu açıklamış.

Habere ve haber kaynaklarına güvensizlik

Araştırmaya göre ‘habere güven’ konusunda Türkiye 37 ülke arasında 27’nci sırada yer almış. Habere güvenenlerin oranı %38 çıkarken, güvenmeyenlerin oranı %40 olmuş. Katılımcıların %22’si ise ‘çekimser’ kalmış. Araştırmacılara göre, habere güven ve güvensizlik oranının birbirine bu kadar yakın çıkması; Türk medyasındaki kutuplaşmanın önemli bir göstergesidir.

İnternette siyasi görüşünü açıklamaktan endişe edenlerin oranının yüksekliği, sosyal medya ve mesajlaşma programlarının “haber bulmak, okumak, seyretmek, paylaşmak veya üzerinde tartışmak” amaçlı kullanımına da yansımış: Facebook’un haber amaçlı kullanımı dört seneden beri düzenli olarak düşerken, WhatsApp’ta ciddi bir artış görülmüş. Araştırmaya göre, “solcu”ların ana haber kaynağı %45 ile online (internet) medya(sı) olurken “merkez”dekilerin ve “sağ”dakilerin ana haber kaynağının sırasıyla %50 ve %59 ile TV olduğu anlaşılmış. Araştırmacılar, bu durumu, ‘televizyon yayınlarının büyük ölçüde hükümetin etkisinde bulunması’ ve “sol”dakilerin ‘alternatif haber kaynakları için online medyaya yönelmeleri’yle açıklıyorlar. 

Toplumumuzdaki ‘İslamî düşünce biçimi’ altyapısı hakkındaki savlarıma, korku (sineması, mimarisi vb.) konusunda yazan mimar akademisyen Uğur Tanyeli de katkı yapıyor. Tanyeli, 2016’daki bir yazısında “korku filmlerinin toplumsal travmaları dışavurduğundan” söz edilerek Türk toplumunun korkuları hakkında risk iletişimi ve algılamasında yararlı olabilecek güzel saptamalar yapmış.  Tanyeli’ye göre, “…dünya sinemasında korku filmleri çoklukla soğuk savaşı, nükleer bombaların getireceği yıkımı; Vietnam Savaşı’nı, AIDS’i, uzay araştırmalarının olası sonuçlarını, gelecekteki bir nükleer savaşın yarattığı zombileri, ekolojik bir felaket sonrasındaki dünyayı veya bilinmedik virüslerin dönüştürdüğü insanlara ilişkin konuları” ele alıyor…

Yazar, toplumsal altyapıyla ilgili önemli saptamalarına devam ediyor: Korkutulabilmemiz için o filmin yapımı öncesinde de korkmakta olduğumuz, ama filmin olsa olsa bize anımsatacağı bir dizi tehdit unsuru çevremizde olmalıdır. Nükleer tehditten habersizsek, onun bizim fiziksel bünyemizi dönüştürücü, malformasyonlar (sakat organlar) üretici etkisini duymamışsak, bunları eksen alan korkularımız da doğal olarak yoktur… Türkiye’de son on yılda birdenbire ortaya çıkan ve çok sayıda örneği üretilen korku filmlerinin nasıl yorumlanabileceği konusu iyice ilginçleşiyor. … Bu film adlarının hepsinin Arapça oluşu ve bir biçimde İslam’la (ya da pseudo-İslam’la) bağlantıları bulunuşu herhalde rastlantı değil. Kısa bir internet araştırması bu gibi tüm adların cin ve şeytan gibi dinsel kavramlarla ilişkili olduklarını ortaya koyuyor. Belli ki, Türkiye’de korkular metafizik bir altyapı üzerinde yükseliyor. Kısacası, Türkler nükleerden, ekolojik çevre felaketlerinden, bilimin yanlış dönüştüreceği bir dünyadan, psişik insani açmazlardan filan korkmuyorlar… Bence bunu anlamak için Türkiye’de dünyayı dönüştürmeye muktedir aktif bir insani varoluş hali tahayyül edilmediğini görmek gerekiyor. Değişimin sadece niceliksel bir şey olarak düşünüldüğünü, ama radikal ve niteliksel olabileceğinin akla gelmediğini anlıyoruz. Bu, aslında değişmeyen, değişmemesi gereken ve değişmemesi umulan bir dünyada yaşadığına inanmak demek. Hepimizin dünyayı daha iyi veya daha kötü yapacak araçlara, imkânlara sahip olduğumuzu görmemek demek… Böyle düşünenlerin tüm korkularının fizik değil metafizik evrenine ait olmasından olağan ne var?

Bu aynı zamanda da entelektüel açıdan havlu atmış bir topluma işaret ediyor. Sadece görmediği, akılla kavrayamadığı, gündelik yaşamda yüz yüze gelmediği, ama dine sığınarak baş edebileceği kötülüklerle tanımlı bir dünyada yaşıyor Türkler. Böyle bir korkular evrenini en iyi anlatan güncel terimin ‘üst akıl’ oluşu da doğal… O üst aklın bizim sahip olduğumuz olağan akılla kavranması olanaksızsa başka ne yapabiliriz? İnsanoğlunun dünyayı dönüştürebilmesi için, öncelikle, olağan akılla kavranan ve olağan akıllar tarafından var edilen bir dünyada yaşadığını fark etmesi gerekir. Bu farkındalıksa Türkiye’ye alabildiğine uzak gözüküyor.

Sorun şu ki, metafizik evrenine böylesine gömük yaşayan ve fiziksel evrene ayak basmamak için elinden geleni yapan bu çaresizler, sayısız somut sorunla kuşatılmış bir ülkede yaşıyorlar. Buysa olağan düşünsel döngüyü tamamlıyor: O sorunlarla baş edemedikleri için metafizik dünyaya kaçıyorlar, metafizik dünyaya kaçtıkça o sorunlarla baş etme imkânını hepten yitiriyorlar. Çağdaş Türkiye açmazına hoş geldiniz.”

Belki de bu yüzden, daha salgının başlarında ve sonrasında toplum çoğunluğumuzun “Covid-19 salgınından ve böyle bir salgının ülkenin geleceği üzerinde nelere kâdir olduğundan” korkmaması ve riski algılamaması anlaşılıyor. 

Devam edecek…

Dr., Halk Sağlığı Uzmanı

*

Kaynağı belirtilmeyen cümlelerde geniş ölçüde “Halk Sağlığı Uzmanları Derneği (HASUDER), Çev. Ed: Eskiocak M. “Sağlık ve Çevre: Risk İletişimi” (Orijinal Kaynak: Health and environment: communicating the risks, WHO Regional Office for Europe;2013) isimli yayından yararlanılmıştır. Çeviri hataları, Umur Gürsoy tarafından orijinal metne göre düzeltilmiştir.

 

Kategori: Manşet

ManşetKöşe YazılarıYazarlar

[2020’nin ardından] İyi bir yeni yıl için Z Kuşağı’nın rolü

Haliyle teknolojinin de verdiği yetkiye dayanarak hızlı ve analitik düşünme yetisini bünyelerinde barındırırlar. Ancak bu yetilerini kullanma becerileri bireyseldir. Bu şu demek; asla ekip çalışmasına gelemezler!… Özgürlüklerinin kısıtlanmasından ve konfor alanlarına müdahaleden hoşlanmazlar. … onlar için imkânsız diye bir şey yoktur. Toplumsallaşma gibi bütünleşmeler onlara göre değildir daha çok bireysel olmaya önem verirler. Kuralların onlar için bir bağlayıcılığı olduğu söylenemez. … Çaba harcamak, öz verili olmak, emek vermek gibi kavramlar Z kuşağı için pek geçerli olmaz … bu nesil, bilgiye erişimin hızına da müpteladır. Bilgiye çok çabuk ulaşmaya alışık olduklarından hızlı yaşamaya da aşinalardır. Bu nedenle çok çabuk sıkılabilirler, onları oyalamak çok da kolay değildir. Farklı sosyolojik gruplarla ilişki kurma konusunda başarılıdırlar aynı zamanda haklarını arama konusunda da oldukça etkindirler. Kendilerine yapılan bir haksızlığa karşı sessiz kalmak Z kuşağına göre değildir. Çünkü onlar mutlaka haklarını ararlar. Z kuşağının hayal dünyasında limit yok denebilir. … Aynı anda pek çok işi kotarabilir tabi sıkılmazsa! Z kuşağı için isteklerinde sonuna kadar direten bir nesildir diyebiliriz. Haklı olduğu konularda asla geri adım atmaz. X kuşağı ile Z kuşağı arasında bitmek bilmeyen bir çatışma söz konusudur. Y kuşağı için genelde arabulucu diyebiliriz.”[1],[2],[3]

Bugün ve bu hafta yeni için milyarlarca ‘iyi yıl’ dileği havada uçuşacak. Ve bir yıl boyunca insanların büyük çoğunluğu ‘iyi’nin ne, nerede, nereden, nasıl, ne zaman ve kimin iyisi olacağını düşünmeyecek; bilmeyecek.

Rahmetli Savaş Emek’in önderi olduğu İzmir-Karaburun Ütopyalar Toplantıları’nın şimdi aktif olmayan iletişim grubuna ([email protected]) her yılbaşı, “Milli Piyango’nun yılbaşı büyük ikramiyesi bana çıksa ne yaparım” diye ütopya sayılabilecek hayallerimi, yeni yıl dileklerimi yazardım. 2020 ve Korona/Covid-19 küresel salgını gösterdi ki paranın halledemeyeceği çok sorun, yerine getiremeyeceği çok hayal ve dilek var.

Eğitim şart, ama…

2021’de 68 yaşıma gireceğim. Benim kuşağım abece harflerinden biriyle nitelenmiyor. Pek çok yayında 2. Dünya Savaşı sonrasındaki “baby boom” (bebek patlaması) kuşağı tanımına giriyorum. Ekolojist anlamda ise aslında benim kuşağım, aynı zamanda “baby bomb” (bomba bebeği) kuşağı yani nükleer bomba ve denemelerinin neden olduğu atmosferdeki radyasyon serpintilerinden nasibini almış 1946-1964 doğumlulardan oluşuyor.[4],[5]

Bunca yaş, bana, Sokrates’ın “Bildiğim tek şey hiçbir şey bilmediğimdir.” deyişinin bütün insanlık için hâlâ doğru olduğunu kanıtladı. Son salgın, bu bilgisizliğe tüy dikti. Korona salgını özellikle, kapitalist ekonomilerin belirlediği, zorladığı yaşam biçimlerimizin yanlış ve sürdürülemez olduğunu gösterdi.

Rahmetli Oktay Sinanoğlu’nun, bir röportajında: “ABD (2019 nüfusu: 328,2 milyon), kendine gereken bir-iki milyon yurttaşını Harward gibi okullarda iyi eğitir; gerisi cahildir. Bir Amerikan kamu lisesinde kavga çıkmadan bir saat ders yapabilen öğretmen kendini şanslı sayar” dediğini hatırlıyorum. ABD üniversitelerinde halk sağlığı uzmanlık eğitimi alan öğrencilerimizin anlattıklarından biliyorum:

Profesörler, bir gecede 300 bilimsel tıp makalesini okumasını istedikleri asistanlarıyla ertesi gün o makaleleri tartışmak istiyorlarmış. Bunu yapabilmeleri için asistanlardan öncelikle hızlı okuma bilmeleri isteniyor; bilmiyorlarsa bir hafta-on gün hızlı okuma kursuna aldırıyorlarmış. ABD’de mezuniyet sonrası her beş yılda bir yeterlilik sınavını başaramayanın hekimlik mesleğini uygulamadığını da biliyoruz. Ülkemizde ise kendini çok okuyan sayan yaşlı-genç pek çok kuşaktan üniversite mezunu uzun metinleri okumak istemiyor; yazdığımız 3-4 sayfalık makalelerin dahi daha kısa yazılmasını, özetlenmesini, isteyebiliyor.

Türkiye’de her kısır tartışma “Eğitim şart!” sözleriyle sonlanır ya! Her ne kadar iyi eğitimin 6N1K’sı üniversitelerin özerk olmasıyla başlıyor ve bu ülkenin demokrasisinin yetersizliğine varıyorsa da benim isteğim de, Türkiye’de başta üniversite hocalarımız ve mezunları olmak üzere en azından bir milyon iyi eğitilmiş insanımızın olması.

Sorun şu ki, dünyayı bugünkü çaresiz, bitmiş, tükenmiş hale getiren vahşi tüketim ekonomisine taşıyanlar, ‘iyi eğitim’ örneği olarak kullandığımız o özerk ABD veya Batı vb. üniversitelerinin X ve Y kuşağı içinden seçip halen dünyayı yöneten bu iyi eğitilmiş (!?) mezunları. Şimdi de önümüzdeki 20-30 yılımızı yönetecek olan, ama sözde iyi eğitilenlerin kurguladığı yaşamın çilesini en fazla çekecek, ama sorunları çözmek için gereken toplumsallık ve ekip çalışması, çaba harcama, öz verili olma, emek verme konusunda yetersiz; Z kuşağı denilen bir gerçek var.

O halde ‘iyi yıl’ dileklerimizi, sorunların nedenlerinin altında yatan nedenlerin ve sıfatların göreceliliğini, 6N ve 1K’larını unutarak; yarım ve eksiksiz, bir ayağı havada olan boş sözlerle yapmamalıyız. Yeni yıl, dünyanın iyiye gitmesi için bütün dünya insanlarının düşünce biçimlerinde, eğitim başta olmak üzere, enerji, ulaşım, ekonomi, sağlık, turizm vb. bütün devlet politikalarında doğaya zarar vermeyecek tüketim ve yaşam alışkanlıklarına yol açacak “yeşil/ekolojist değişimleri getirsin; bir başka deyişle “Allah herkese akıl fikir versin; amin!”.

*

[1] https://www.manpower.com.tr/blog/z-kusagi-nedir-z-kusagi-ozellikleri-nelerdi. 31.12.2020 tarihli erişim.

[2] https://tr.wikipedia.org/wiki/X_ku%C5%9Fa%C4%9F%C4%B1. 31.12.2020 tarihli erişim.

[3] https://tr.wikipedia.org/wiki/Y_ku%C5%9Fa%C4%9F%C4%B1. 31.12.2020 tarihli erişim.

[4] https://en.wikipedia.org/wiki/Baby_boom. 31.12.2020 tarihli erişim.

[5] http://blog.milliyet.com.tr/siz–hangi-kusagin-insanisiniz-/Blog/?BlogNo=206574. 31.12.2020 tarihli erişim.

Kategori: Manşet

ManşetKöşe YazılarıYazarlar

[Çevre ve sağlıkta risk iletişimi -3] Bilime Karşı Koy A.Ş.[1]

Her millet hak ettiği şekilde yönetilir ve her millet yaptıklarına katlandığı yönetimin sorumluluğuna ortaktır. (Winston Churchill)

Ülkemizin risk iletişimi ve risk algılaması altyapısı

Yazılarımızda risk iletişimi ve algılaması hakkında kullandığımız bilgilerin kaynağı, İtalya gibi Avrupa Birliği’nin Hıristiyan toplumlarında yapılmış çalışmalardır. Türkiye’de bildiğimiz kadarıyla, toplumun öfkeyi çoğaltan özellikleri ve risk algılamasına etki eden etmenleri hakkında yapılmış bilimsel araştırmalar yoktur. Bu yazımızda, kendi yaşam ve meslek (halk sağlığı uzmanı) deneyimlerimizden yola çıkarak ve Covit-19 özelinde, 

  • Risk algılamasında öfkeyi çoğaltan “ahlaki değerlerle ilişkili” olan ve
  • ‘Bilgisizlik Belirsizliği’ ve özellikle ‘Tam Bilgisizlik Belirsizliği’ne (soru sorulamayan durumlar ve neyin bilinmeyen olduğunun bilinmemesi ) giren kimi alanlarda risk iletişimi konularında Türkiye için bir takım saptamalar ve savlamalar yapılacaktır.

A) Türk toplumun çoğunluğunu “Basit düşünme biçimiyle akıl yürüten” bölüm oluşturur. TBMM’deki ister sağ (AKP, MHP, İYİ, Saadet vb.) ve ister sol (CHP, HDP) partilere oy versinler, seçmenin çoğunluğunu da bu bölüm oluşturur ki, etkili risk yönetimi uygulamaları ve konuyla ilgili güvenlik ve sağlık istatistikleri vb. gibi kanıtlar temel alınarak yapılan iletişimin, bu kesimi etkilemesi mümkün değildir.

B) İçinde bütün siyasi yelpazeden yurttaşların da olduğu ve nüfusun çoğunluğunu oluşturan bu toplum bölümü, okul öncesi eğitiminin ve toplumsal etkileşimin etkisiyle, ‘İslamî düşünce biçimi’ de diyebileceğimiz bir düşünce altyapısına ve terimler dizgesine sahiptir. Bu grup, istisnaları olmakla birlikte karar aşamalarında çoğulculuğu reddeden;  çözümleyici düşünce biçimini zor ve zaman kaybettirici bulup hızlı, kolay ve günlük çözümler peşinde olan; tek adam ve bir kurtarıcı beklemeye elverişli bir yapıdadır.

Bu düşünce yapısındaki insanlar totaliterdirler, istekleri çoklukla bireycidir (toplum için değil, kendisi, ailesi ve akrabaları için) ve demokrasiyi sadece kendi gibileri için isterler. Bu düşünce yapısı, suçun cezasını bireysel ve kısasa kısas olarak vermeye eğilimli, kul hakkı dışındaki bütün hak ihlallerini öbür dünyadaki sorgulamaya ve Allah’a bırakılmasına dayalı, helal ve haram kavramları İslamiyet’in doğduğu ve geliştiği yaklaşık 1300 yıl öncesinin toplum sorunlarına göre düzenlenmiş, çağcıl olmayan bir toplum ve birey yaratır. Bu bireyler, sorgulama ve bilimsel akıl yürütmeye yatkın değildirler.

Kutsal kitaplar ve Osmanlı’da bulaşıcı hastalıklar

Kur’an’da salgın hastalıklardan Tevrat ve İncil’e göre daha örtülü bir dille ve eski metinlerdeki olanların yeniden anlatılması şeklinde (örn. Musa kavminin başından geçenlerin anlatılması vb.) söz edilir. Hz. Muhammet’in hadisleri içerisinde veba, kolera (ishal), verem gibi bulaşıcı hastalıklardan ve salgından ölenlerin Allah yolunda öldükleri ve şehitlik mertebesine ulaştıkları, vebadan (taun) korunmak ve sağlam toplumu korumak amaçlı hastalık çıkan bölgelere gitmemek ve kişi hastalıklı bölgede ise hastalık bulunan bölgeden ayrılmamak gibi günümüz bireysel izolasyon ve karantina önlemlerine benzer öğütler vardır. Örneğin, Hz. Muhammed’in bir hadisi, Bir yerde tâ‘un olduğunu işittiğinizde oraya gitmeyiniz ve bulunduğunuz yerde vuku  bulursa oradan kaçarak çıkmayınız” şeklindedir.

Osmanlı Devleti’nde cüzzam, kolera, tifüs, veba, verem, humma-i racia, frengi, sıtma, tifo, dizanteri gibi bulaşıcı hastalıklar her dönem yaygındı. 1403 yılından başlayarak 1844 yılına kadar Anadolu coğrafyasında ve İstanbul’da önemli sonuçlar doğuran, İstanbul nüfusunun %5 ila 50 arasındaki oranlarda ölümüne neden olan veba salgınları görülmüştür. 1467 ve 1625 yılındaki salgınlarda İstanbul nüfusunun en az yarısının öldüğü tahmin edilmektedir. 1812 yıllarında İstanbul’da etkili olan veba salgınlarında en az 100.000 kişinin ölmüş olduğu düşünülmektedir.

Fatih Sultan Mehmed’in,1455- 1475 yılları arasında İstanbul’da etkili olan vebadan korunmak amacıyla şehri terk ederek aylarca Balkan coğrafyasındaki farklı yerlerde konaklamayı tercih ettiği, en az beş kere İstanbul’a dönüşünü ertelediği bilinmektedir. Buna karşılık, Kanuni Sultan Süleyman’ın, “Hastalıktan kaçmanın Allah’ın iradesine karşı çıkmak anlamına geleceği” şeklindeki bir yanıtından hareketle, Osmanlı dünyasında daha “kaderci” bir tavrın hâkim olmaya başladığı savunur. Kanuni döneminde hastalıktan kaçarak korunmak isteyen kimselerle alay edilmekte, ayrıca hastalığın bulaşıcılığı olduğu fikri tamamen reddedilmekteydi.

Bu durumun oluşması, Yavuz Sultan Selim’in 1517’deki Mısır seferinden sonra Osmanlı Devleti’ne hakim olmaya başlayan, önceki dönemler ile karşılaştırıldığında daha “katı olarak değerlendirilebilecek bir biçimsel İslam anlayışına dayandırılır. Kaynaklarda, Osmanlı’da vebanın halk tarafından Tanrı’dan gelen felaketlerden biri olarak algılandığını, ama gayri Müslimlerin vebayı Tanrı’nın verdiği bir ceza olarak değerlendirerek genellikle vebalı bölgeden hızla kaçmaya çalışırlarken, Müslümanların, Tanrı’dan gelen bu felaketi kaderlerinin kaçınılmaz sonu ve şehadet mertebesi olarak sabırla, tevekkülle karşıladıklarını ve karantina gibi önlemlere karşı direndikleri belirtilmektedir. Bazı yazarlara göre, bu direnişin altında sağlık tedbirleri ile bireyler üzerinde kontrolünü arttırmaya ve/veya kurumsallaşmaya-modernleşmeye çalışan iktidara karşı ulemanın geleneksel iktidarını kaybetmek istememesi de yatar.

Risk algılamasının tarafları

C) Covit-19 salgını sırasında Sağlık Bakanlığı (SB)’nın risk iletişimi ve salgın önlemlerini vb. eleştiren TTB ve diğer halk sağlığı hocalarının savunduğu bilimsel halk sağlığı ve salgınbilim ilkeleri, sağlık politikaları yönünden sol ideolojilere yakındır. Ne büyük terimsel talihsizliktir ki, 1789 Büyük Fransız Devrimi’nden sonraki Kurucu Meclis’deki oturuş düzeninden köken alan sağ ve sol kavramları İslamî düşünce biçiminde (Kuran’daki anlatımlara) göre sağ, dindar iyileri (amel defteri sağdan verilenleri), sol, inanmayan kötüleri çağrıştırır (amel defteri soldan verilenleri).

D) Risk algılamasının iki tarafı vardır: Riski iletecek taraflar (karar vericiler ve bilim insanları) ve riski algılayacak hedef kitle (ülkenin veya yerel toplumun ilgili grupları). Demokrasinin kuvvet ayrılığı ve hukukun üstünlüğüne dayanmadığı ve seçim ve siyasi partiler yasalarında eşitlikçi ve toplumun bütün bireylerini kapsayıcı kuralların olmadığı bizimki gibi ülkelerde siyasetçiler, sadece kendi duymak istediklerimi söyleyen bilim insanları istedikleri için”, risk iletişimi ve algılaması işine de karışmak isterler.

18 yıldır iktidardaki İslami gelenekleri savunan AKP ve MHP liderleri, 2009-2010 yılları arasındaki ‘domuz gribi’ salgınında, adından ve aynı isimli aşısından dolayı akademisyen kökenli kendi Sağlık Bakanı’nın önerilerine ters düşerek (nedenlerini şeffaf biçimde iletmeyerek) aşı olmayı reddetmişler ve toplumda aşı karşıtı hatalı bir risk algılamasına yol açmışlardır. Bize göre bunun altında yatan neden, bilimsel nedenlerden ziyade İslami düşünceye göre adı bile ağıza alınmayacak kadar rahatsız edici domuzun; haram (yasak) kılınan bir hayvan olmasıdır.

Ne kadar hüzünlü rastlantıdır ki: 2009’daki domuz gribi salgınında başbakan olarak ektiği hatalı risk iletişimi ve risk algılama rüzgarını, Covit-19 salgınında fırtına şeklinde biçmek, aynı iktidara ve onun baş risk iletişimcisi olarak cumhurbaşkanımıza düşmüştür

Devam edecek… 

Dr., Halk Sağlığı Uzmanı

*

[1] Kaynağı belirtilmeyen cümlelerde “Halk Sağlığı Uzmanları Derneği (HASUDER), Çev. Ed: Eskiocak M. Sağlık ve Çevre: Risk İletişimi” (Orijinal Kaynak: Health and environment: communicating the risks, WHO Regional Office for Europe;2013) ve “Gürsoy U. Tarihsel Bakışla Bulaşıcı Hastalıkların Denetiminde Temel Yaklaşımlar. İç.: Okyay P ve ark. Tarihsel Bakış Açısıyla Türkiye’de Halk Sağlığı. Ankara: Halk Sağlığı Uzmanları Derneği (HASUDER);2018:135-63” isimli yayınlardan yararlanılmıştır.

 

Kategori: Manşet

Hafta SonuKöşe YazılarıManşetYazarlar

[Çevre ve sağlıkta risk iletişimi -2] Risk algısını artıran ve azaltan nedenler[1]

İnsanoğlu savaş, açlık, bulaşıcı hastalıklar, kazalar gibi çevre kaynaklı en büyük ölüm nedenlerinden kurtulabilirse genetik olarak belirlenmiş yaşa kadar yaşar. (Dünya Sağlık Örgütü)

Risk algısında öfke etkeni

Riske halkın tepkisi, genellikle bilimsel tahminlere uymaz. Risk, panikten tamamen aldırmazlığa kadar farklı algısal sonuçlara neden olabilir. Risk algısı ise hedef, cinsiyet, değerler sistemi ve risklerin sunuluş şekillerine göre değişiklik gösterir. Riske gösterilen tepkiler de risklerin özellik farklarına bağlı olarak riskin gönüllü ya da gönülsüz alınmasına, doğal ya da insan yapımı olmasına ve diğer özyapısal özelliklere göre farklı olabilir. Etkin bir şekilde risk iletişimi kurmak için bu değişikliklerin, algıların ve ön yargıların arkasındaki nedenleri anlamak önemlidir. Risk iletişiminin birinci kuralı (belki de tek kuralı): ,Algıyı, tehlike değil, öfke (Adaletsizlik duygusu) yönlendirir” kuralıdır. Öfke düşük olduğunda, genellikle önemli (yüksek) risklere bile katlanılır; öfke yüksek olduğunda ise önemsiz (düşük) risklere dahi genellikle katlanılmaz.

Risk algısı, insanların bir riskin özellikleri ve şiddeti hakkındaki öznel yargısıdır. Tehlike ve öfke tarafından oluşturulur. Sandman formülüne göre daha yüksek öfke duygusuna sahip kişiler riski daha güçlü algılarlar. Formüle göre; Algılanan Risk = Ölçülebilir Tehlike + Öfke (ya da Adaletsizlik Duygusu)’dur. İstek dışı alınmak zorunda bırakılan, endüstriyel kaynaklı (doğal olmayan); akılda kalıcı (unutulmayan),  daha önceden tanınmadık (yabancı); hızlı etkili ve yıkıcı, beş duyu ile gözlenemeyen; bireysel olarak kontrol edilemeyen, herkese eşit ve adil etkili olmayan; ahlaki değerlerle ilişkili olan; kaynakları güvenilir olmayan, sonuçları geç ortaya çıkan; daha uygun ve daha az riskli seçenekleri olan, alınması yaşamsal olmayan; iş nedenli değil genel toplumu (çocuklar, gebeler) ve gelecek nesilleri etkileyen, sonuçları geridönüşümsüz; risk altındaki bireylere görünür bir yararı olmayan, ölüme (veya hastalığa) neden olma korkusu yaratan; zararının toplumca adı bilinen kişilerde de görüldüğü ve tepkisiz (örtbas etme veya ses çıkarmama) bir süreçle kabul ettirilmeye çalışılan riskler öfkeyi, dolayısıyla algıyı arttırır.

Öfkenin yönetimi dikkatlice yapılmalıdır. Eğer tehlike yüksek ve öfke düşükse (sigara içme ve Covid-19 örneğinde olduğu gibi) insanlar uyarılmalıdır. Tehlike düşük ve öfke yüksekse (elektromanyetik alan örneğinde olduğu gibi), öfke dikkatlice yönetilmelidir, çünkü hafife al(ın)mak insanları daha da sinirlendirebilir. Zor olan ise iletişimcinin ilettiği riskle gerçek risk arasındaki mesafeyi daraltmaktır (algının riskin ağırlığına uy(gun)umlu olması). Covid-19’da somut olarak gözlendiği gibi bilim, birçok riskin bilinmezlik derecesinin ve büyüklüğünün bilinemeyeceğini iddia etmektedir. Ayrıca hiç kimse risk ile aynı derecede maruz kalmamakta ve aynı şiddetle etkilenmemektedir. Bu ve diğer nedenlerden dolayı, risk yönetimi ve iletişimi, zamanında ve doğru bilgi verme, duygudaşlık (empati), samimiyet (yetkililerin ve iletişimcilerin sözüne güvenilirlik), kamunun yetkililere güveninin sağlaması ve etkili politikalar uygulaması gibi değişkenlere dayandığından çok karmaşık bir iştir. Bu yüzden, risk iletişimi, önemli bir uzmanlık becerisi ve güvenlik ahlakını gerektiren bir uzmanlık alanıdır.

Risk ve akıl yürütme biçimleri

Risk algısı insanların ahlaki değerlerinden etkilendiği gibi onların davranışlarını da şekillendirir. Genel anlamda, psikologlar insanlarda iki tür muhakeme (usavurma-düşünme biçimi) belirlemişlerdir:

1- Basit düşünme biçimiyle akıl yürütenler: Sezgileri ile filtrelediği bilgilere basit bir akıl yürütme ile odaklanırlar.

2- Çözümleyici düşünme biçimiyle akıl yürütenler: Konuya, geniş yelpazedeki bilgiyi (istatistiksel veriler dâhil) değerlendirecek olgun bir kapasite ve bilinçli bir çözümleyici (analitik) düşünce şekliyle yaklaşırlar.

Çözümleyici düşünme biçimi, tipik bir bilimsel değerlendirme iken, Basit düşünce biçimi, birçok insan tarafından paylaşılan ortak düşünce şeklidir. Ülkemizde kimi zaman görüldüğü gibi, sıradan insanlar gibi düşünen bilim insanları da bu gruba dahil olurlar. Bu iki düşünce şekli, risk iletişiminin en büyük zorluklarından biri olan ‘Bilginin sıradan insanlar tarafından anlaşılacak şekilde yeniden biçimlendirilmesinin nasıl yapılacağı’ konusuna dikkat çeker.

Olasılığın algılanması

Genel olarak insanlar riski (tehlike olasılığını) doğru anlamazlar ve insanların gerçek risk olasılıklarını anlayabilmesi için basit yöntemler bulmak çok önemlidir. Toplumlarda, olasılıkla ilgili gözlenen en sık yanılgılar şunlardır:

  • Kullanılabilirlik yanılgısı: Gerçekte öyle olmasa bile daha akılda kalıcı olaylar sanki diğerlerine göre daha sık meydana geliyormuş gibi gelebilir.
  • Kendi bildiğini geçerli zannetme yanılgısı: İnsanlar olayları süzgeçten geçirerek kendi görüşlerini destekleyen olayları daha çok algılar; diğerlerini elerler.
  • Kendine fazla güvenme yanılgısı: İnsanlar kendi tahminlerinin ve ölçümlerinin, gerçek değerlerden daha doğru olduğuna inanırlar.

Bu yanılgılara sadece sıradan insanlar değil uzmanlar ve diğer profesyoneller de düşmektedir. İnsanlara olasılıkları anlamanın daha basit ve daha sezgisel yöntemlerini sağlayarak yardımcı olmak yeterli değildir. Bu yanılgıları önlemek, olasılıklarla ilgili iletişimin yeniden biçimlendirilmesini gerektirir. Olasılıkların iletişiminde sayılar yerine kelimeleri kullanmak bazen daha iyidir.

Sözcüklerin ‘değişen’ anlamı

Avrupa Komisyonu, ilaçların yan etkilerinin sınıflandırılmasında özellikle ‘çok sık’ ve ‘çok nadir’ gibi terimlerin kullanılmasını tercih etmektedir. Fakat bazı çalışmalar, bu sözcüklerin kişiler tarafından her zaman doğru algılanmadığını göstermiştir. Örneğin ‘çok nadir’, teriminin bilimsel olarak %0,01’e kadar olan riski ifade etmesi öngörülmüşken; kişilerin algılamasından elde edilen ortalama tahmin, iletilmek istenenin dört yüz katı olan %4′ tür. Bunu önlemek için, Hükümetlerarası İklim Değişikliği Paneli (IPCC), tabloda görülen yazılı terimleri “olasılık ölçeği”ndeki sayı aralıklarına karşılık önermiştir.

Bununla birlikte sözcükler, farklı insanlar için farklı anlamlara sahiptir. İnsanlardan “olası” kelimesi ile anlatılmak istenen risk olasılığından ne anladıkları sorulan bir çalışmada, yanıtlar yaklaşık 0 ile 1 arasında (‘hiç yoktur’ ve ‘kesin vardır’ arasında dağılmıştır) değişmiştir. Belirsiz gerçekler, tartışmalı değerler, yüksek riskli kararlar söz konusu olduğunda bilimsel fikir birliğine ulaşmak pek olası değildir. Bu nedenle risk değerlendirmesinde tek bir gerçek doğruya ihtiyaç duymayı bırakmalı, bunun yerine şeffaflığı sağlamak için çabalamalı, belirsizlik ve çoğulculuk ile yaşamayı öğrenmeliyiz.

Belirsizliklerin iletişimi için ipuçları

  • Sonuçları kolayca alma olasılığını artırmak için parçalardan ziyade ana çalışma sonuçlarının iletişimi önemlidir.
  • Sonuçların doğası ve kökeni, alınacak kararları ve daha sonraki seçimleri etkileme şekilleri (örneğin ilaçların ve aşıların yan etkileri ve alınmamalarının/yapılmamalarının sonuçları vb.) açıklanmalıdır.
  • Kesin olmayan sonuçlar, hassas bir şekilde, teknik dil kullanımından kaçınarak şekil ve grafiklerde gösterilmelidir.
  • İstatistiksel değişkenler az miktarda kullanılmalı, ondalık sayı kullanımından ve alıcının aşırı bilgi ile yüklenmesinden kaçınılmalıdır. Yüzdeler yerine sıklıklar (örn.100 kişiden 1’i) kullanılmalıdır.
  • Kendi bildiğini geçerli zannetme (örn. Duymak istediğim şeyi okurum/hatırlarım ve bana ilginç gelmeyen şeyi aklımdan silerim.) akılda tutulmalıdır.

Belirsizlikleri değerlendirirken: 1. Sorunun sınırlarını belirlenmeli; 2. Paydaşların katılımı sağlanmalı; 3. Göstergeler seçilmeli ve yeniden değerlendirilmeli: 4. Bilgi tabanının durumu değerlendirilmeli; 5. Belirsizliklerin haritalanması yapılmalı; 6. Belirsizlik verilerinin bildirimi nasıl yapılacağı önceden tasarlanıp başındaki planlamaya uygun yapılmalıdır 

Devam edecek…

Dr., Halk Sağlığı Uzmanı

*

[1] Kaynağı belirtilmeyen cümlelerde yazarın risk analizi hakkındaki bilimsel yayınları ile tıp, çevre mühendisliği derslerinden ve geniş ölçüde “Halk Sağlığı Uzmanları Derneği (HASUDER), Çev. Ed: Eskiocak M. Sağlık ve Çevre: Risk İletişimi” (Orijinal Kaynak: Health and environment: communicating the risks, WHO Regional Office for Europe;2013) isimli yayından yararlanılmıştır. Çeviri hataları, Umur Gürsoy tarafından orijinal metne göre düzeltilmiştir.

Kategori: Hafta Sonu

Hafta SonuKöşe YazılarıManşetYazarlar

[Çevre ve sağlıkta risk iletişimi -1] Covid-19 riskini halka ve karar vericilere neden anlatamıyoruz?

İlgililer bilgisiz, bilgililer ilgisiz. (Sakallı Celal)

Bu yedi bölümlük yazı dizisi, salgın sürecinde çok zor koşullarda çalışmakta olan sağlık emekçilerine adanmıştır; lütfen sesimizi çoğaltınız.

Yazılarımızın hedef kitlesi, Covid-19 (Corona) dünya salgını (pandemisi) özelinde bütün yönetim, karar alma ve iletişim aşamalarında sorumluluk olan/duyan kamu ve özel kurum, kuruluş örgüt yöneticileri, kamuoyu kanaat önderleri, bilim insanları, geleneksel medya yazar, editör ve habercileri; edebiyatçı ve senaristler vb. ve sosyal medya kullanıcılarıdır.

*

Küresel ve ulusal ortak nedenler

Risk, ‘tehlike olasılığı’ demektir. Risk iletişimi, çevre ve sağlıkta yapılan risk analizi çalışmalarının üç aşamasından risk değerlendirmesi ve risk yönetimi sonrasındaki sonuncusudur.

Risk değerlendirmesi, kısaca “Riski nerede, nasıl, niçin, ne zaman, neden, kimler için alırsam ne olur?” sorusuna yanıt arar. Tüm dünyada, risk değerlendirmesi yaygın olmakla birlikte risk yönetimi ve risk hakkında bilgilendirme ve iletişim kurma becerilerine sahip risk iletişimcileri henüz çok yaygın değildir. İyi değerlendirilemeyen risk, yönetilemez ve iletilemez. Risk iletişiminin en unutulan ayağı önce riske karar verecek ve yöneteceklerin riski algılamasının sağlanmasıdır. Riski algılamayan yönetimlerin riski değerlendirmesi ve yönetmesi mümkün değildir. Eğitim seviyesi düşük ve demokratik alışkanlıkları henüz oturmamış bizim gibi toplumlarda demokrasi, niteliksiz insanların yönetime gelmesine yol açabilir. Dolayısıyla, üçüncü yazımızda Ülkemizin Risk İletişimi ve Risk Algılaması Altyapısı” başlığında anlatacağımız toplum yapısının ürünü olan yöneticilerimizin de Covid-19 salgınının nelere kâdir (gücü yeter) olduğunu algılamaları zor olabilir.

Çoğu insan gibi salgın sürecinde 65 yaş üzerinde olup özelde ve kamuda çalışmaya devam eden çok sayıda hekim ve sağlık çalışanı ya emekliye ayrılmış ya da idari izinlerle esnek çalışma saatleriyle çalışmaya başlamıştır. Hastalığa yakalanan ve Covid-19 tedavisi ve bakımı konusunda eğitimli bir sağlık personelinin kaç gün işinden gücünden kalacağının; bunun,  sağlıkçıların kendisi ve aileleri ile ilgili kaygıları başta olmak üzere, sunacağı sağlık hizmetine nasıl bir bilinemezlikle yansıyacağının (nitelik ve nicelik olarak) ve bunların ulusal sonuçlarının bir siyasetçi tarafından hesaplanması ve algılaması zordur. Bugün ve gelecekte, Covid-19 hastasıyla sürekli temaslı olup karantinaya giren, hastalığı geçiren (ve hastalığı bir daha geçirme ve kalıcı kronik hastalık oluşturarak geçirme olasılığı olan) sağlıkçıların, sağlık ordumuzun sayısına ve hizmet gücüne yansıyan kayıplarının hesaplanıp ulusal ve yerel boyutta yönetilmesi bugüne kadar bu yüzden yapılamamıştır.

Bağlı olarak geçmişte 15 günlük bir sokağa çıkma yasağının ekonomik vb. sonuçlarını göze alamamanın bütünsel karşılaştırmasını yapamayan (sağlıkta ve diğer sektörlerdeki çalışma yaşındaki yaş gruplarında ölüm ve hastalık nedenli işgücü, üretim ve vergi kayıplarının maliyeti vb.) karar organı, sağlık örgütünün çökmemesi için alınması gereken 28 günlük (iki kuluçka süresi) tam sokağa çıkma yasağının kayıp ve kazançlarını hesaplayıp yaşama geçirebilecek midir?

Bir örnek üzerinde açıklarsak; Sağlık Bakanı’nın son (2020 Aralık) açıklamalarına göre sağlık personeli sayımız 1 milyon 61 bin 635’tir. Bunun 165 bin 363’ü doktor, 204 bin 969’u hemşiredir. Bu sayı, salgın başında (Nisan 2020) açıklanan sayılarla aynıdır. Bakanlığın 9.12.2020 tarihli açıklamasına göre 120 bin sağlıkçı koronaya yakalanmış; TTB’nin 12.12 2010 tarihli açıklamasına göre ise 237 sağlık çalışanı hastalıktan yaşamını kaybetmiştir. Bu verilerin, salgının başından beri olan birikimli/kümülatif toplam ve  ‘de jure’ (var olan gerçek) sayılar olduğunu varsayıyoruz.

Bu durumda salgının başından beri sağlık personelimizin %11,3’ü hastalığa yakalanmış ve en az karantina gün süresi olan 14 gün hesabıyla, 1 milyon 680 bin gün (240 bin hafta, 56 bin ay, 4,6 yıl) sağlık hizmeti tam zamanlı işgünü kaybedilmiştir. Bunun Türkiye bütçesine getirdiği yükü hesaplamak zor bir konu olup başka bir yazımızın konusu olacaktır. Ayrıca hizmet dışı kalan her sağlık personeli, ekip arkadaşlarının yükünü ağırlaştıracağı ve bunun da özellikle tedavideki hastalara triyaj uygulaması olarak (hastaların ağırlıklarına göre sınıflandırılıp hastanede/evde tedavi olacaklarına karar verilmesi)  yansıyacağı unutulmamalıdır.

Risk iletişimi ve algısı

Ayrıca sağlık hizmetlerinin salgına odaklanması, acil olmayan ameliyat ve tedavilerin durdurulması ve aksamasına yol açar. Salgınların bundan başka en olumsuz (domino) etkisi, özellikle yaşlı ve kronik hastalığı olan bireylerin salgına yakalanma korkusu yüzünden zamanı gelen kontrol ve bakımlarını aksatmalarına bağlı, durumları ağırlaşan hastaların sayısında ve erken ölümlerinde artıştır. Bu nedenle sağlıkçıların yükünün azaltılması gerekir. Bu da yöneticilere ve topluma risk iletişiminin doğru yapılmasına ve bilim insanlarınca önerilen önlemlerin acilen hayata geçirilmesine bağlıdır.

‘Risk iletişimi’ çalışmaları önemli, ama bir o kadar da zor çalışmalardır. Risk algılaması, risk iletişiminin oluşturduğu bir sonuçtur. Covid-19 küresel salgını özelinde risk iletişimini ve risk algılamasını tüm dünyada zorlaştıran ortak neden, Covid-19 virüsünün, bilimin ve toplumun tanımadığı ve özel tedavisi bilinmeyen sonuçlara yol açan hastalık(lar) yapmasıdır.  Diğer zorlaştırıcı neden, risk iletişiminin ülkelerin demokratik yapısından, bireylerin eğitim düzeylerine ve ahlak değerlerine kadar pek çok değişkene bağımlı olmasıdır.

Riskler, toplum tarafından ne kadar fazla doğru algılanırsa, alınan koruyucu önlemlerin etkinliğinin o kadar yüksek olduğu gösterilmiştir. Risklerin iletilmesi, tüm dünyada, risk değerlendirmesi ve yönetiminin karar aşamalarında iktidarların belirleyici olduğu devlet kurumları tarafından yapılır. Üniversiteler başta olmak üzere, dernek ve vakıflar gibi kamu görevleri olan diğer hükümet dışı sivil toplum örgütleri ve sendikalar da üyeleri için halk yararına risk iletişimi yaparlar.

Risk belirsizliğinin yönetimi

Devlet kurumları tarafından yapılan risk değerlendirmesi çoğu kez, ancak, kanıtların gücünü, maruziyet sıklığını ve risklerin büyüklüğünü değerlendirir. Sağlık etkilerinin değerlendirilmesi, sadece ölçülebilir (gözlenebilir) olanların bir kısmıyla sınırlıdır ve değerlendirmelerin duyarlılığı, hasarın/zararın sınırlandırılmasına (örneğin nükleer santral kazalarına bağlı ölümlerin bir haftadan sonrasında kaza nedenli kabul edilmemesi, bulaşıcı hastalık vaka, hasta, tanı koyma çizelgeleri ve hastalık bildirimlerindeki farklılıklar) ve daraltılmış sağlık modeline odaklanır.

Covid-19 salgınında çok iyi gördüğümüz gibi yaygın risk değerlendirmesi uygulamalarının çıkış noktası (bütünsel) politika seçeneği değil, risk faktörüdür. Bu yüzden risk etkenleri (sektörler, yaş grupları vb.) birbirinden bağımsız ele alınır. Değerlendirme yalnızca ölçülebilir, yerleşik sağlık etkilerinin bazılarını kapsar. Sadece hasarın/hastanın varlığına duyarlıdır (hasar/hasta yoksa veya bilinmiyorsa etki yoktur) ve dar (bütünsel ve multidisipliner olmayan) bir sağlık modeli kullanılır. Devlet kurumları ve bilimsel kurullar arasında eşgüdüm ve yetki dağılımı kesin hatlarıyla belirlenmemiştir.

Gözlenen ve saptanabilen zararla sınırlandırılmış risk değerlendirmesi belirsizliği arttırır. Değerlendirmeler yalnızca “bilinen belirsizlik”leri (örneğin, risk tahminlerinin ne kadar doğru olduğunun bilinememesini ve doğruluk eksikliğini) ele alınma eğilimindedir, ama daha büyük belirsizlik kaynakları var olabilir. Bu anlamda aslında dört çeşit belirsizlik söz konusudur:

  • 1- Kesinlik Belirsizliği (bilinen sonuçlar ve bilinen olasılıklar),
  • 2- Senaryo Belirsizliği (bilinen sonuçlar ve bilinmeyen olasılıklar),
  • 3- Bilgisizlik Belirsizliği (Bilinen, farkında olunan ‘neyi bilmediğimiz’in bilinmesi)(bilinmeyen sonuçlar ve bilinmeyen olasılıklar),
  • 4- Tam Bilgisizlik Belirsizliği (soru sorulamayan durumlar ve neyin bilinmeyen olduğunun bilinmemesi).

Bütün bu belirsizliklere rağmen riskler hakkında insanlara “endişe vermek” de “aşırı güvence” vermek de risk iletişiminin en yaygın tuzaklarından ve risk algılatması hatalarından biridir. Bu konudaki en çarpıcı örnek,  9 Nisan 2009’da yaşanan ve 300’den fazla ölüme neden olan İtalya Aquila depreminden sonraki gelişmelerdir. Depremden önceki son birkaç ay içinde binlerce küçük şok meydana gelmiş olmasına rağmen, deprem riskini küçümseyen açıklamalar yapan altı deprem uzmanı (sismolog) ve bir devlet yetkilisi, depremi öngörmede başarısız oldukları için değil, topluma haksız yere güvence verdikleri için yargılanmışlar ve mahkum edilmişlerdir.

Devam edecek…

Dr., Halk Sağlığı Uzmanı

*

[1]Kaynağı belirtilmeyen cümlelerde, yazarın risk analizi hakkındaki bilimsel yayınları ile tıp, çevre mühendisliği derslerinden ve geniş ölçüde “Halk Sağlığı Uzmanları Derneği (HASUDER), Çev. Ed: Eskiocak M. Sağlık ve Çevre: Risk İletişimi” (Orijinal Kaynak: Health and environment: communicating the risks, WHO Regional Office for Europe;2013) isimli yayından yararlanılmıştır. Çeviri hataları, Umur Gürsoy tarafından orijinal metne göre düzeltilmiştir.

 

Kategori: Hafta Sonu

Hafta SonuKöşe YazılarıManşetYazarlar

[EYÇ’lere Öğütler-3] Bireysel ve toplumsal bir eylem biçimi: İsteme ve satın alma

Çeşitli raporlara göre nüfusumuzun %98’inin dini İslam’dır. 2017 Şubat tarihli bir başka kaynakta ise, bilimsel bir sormaca (anket) sonuçlarına göre, yurttaşların %94’ünün evinde Kur’an; %78’in Kur’an tefsiri veya meali (Türkçe çevirisi) var. Kur’an’ı okumayı bilenlerin oranı %37, ama Arap abecesiyle anlayarak okuyanların oranı sadece %5 çıkmış.

Bu verinin EYÇ (Ekolojist, Yeşil ve Çevreci) siyaseti ile iki bakımdan ilgisi var:

  • 1- Kullanmasak ya da okumasak dahi sevdiğimiz kitapları evimiz için satın alıyoruz.
  • 2- İçinde EYÇ’lerin de olduğu bu coğrafyanın sakinleri dinlemeyi; akıl değil nakil yoluyla, yani sözle anlattırmayı. okumaktan daha çok seviyoruz. Bana sorarsanız- ne okuyanımızın ne dinleyenimizin hatmetme (sonuna kadar okuma) ve sorgulama, doğrulatma alışkanlığı var.

Oysa, matbaanın icadıyla birlikte gerek mutlakiyetçi, otokratik ya da faşist gerekse demokratik rejimlerde iktidarlar, kamuoyunu etkileyen kitaplarına bol alıcı ve okuyucu bulmuş yazarlardan etkilenmiş ve daha fazla ciddiye almışlardır.  Geçmişte ve günümüzde, komünist ve faşist hükümetler dahi burjuva müesseselerini değiştirmeden ve hürriyetleri kısa dönemlerde yasaklamadan yazıyı ve sözü disiplin altına alamazlar. Kapitalist rejimler ise doğası gereği aydın kesimini ciddi olarak denetim altına almak istemezler. İsteseler de buna güçleri yetmez[1]. Tarih bunu acı deneyimlerle de olsa doğrulamıştır.

Tırnağın varsa sırtını kaşı

Önceki yazılarımda da değindiğim gibi, artık “Bak bak desinler!” eylemlerinin, 70’lerin miting ve meydan doldurma modası geçti. Çünkü artık herkes taşımalı kıtalarla miting alanlarını, her yerde doldurulabiliyor. Eylemcilerin, otobüslerin kente girişini engelleyebiliyor vb. Hans Enzensberger‘in “Her Şeye Tıpatıp Uyan ve Her Şeyi Çoktan Bilenlerin Şarkısı” şiirinde olduğu gibi “ve bunu çoktan bildiğimizi çoktan biliyoruz.”

Bunu, Sinop ve Mersin-Akkuyu Nükleer santral karşıtı mitinglerinde şahsen gördüm. EMO ve kimi sendika ve derneklerin vb. ücretsiz otobüsleri olmasa ne Sinop ne Akkuyu eylemleri yıllarca bu kadar güçlü olabilirdi. Eylemli olarak katıldığım 29. 04. 2006’daki Sinop (2006 nüfusu 197,7 bin) ve 26.06.2010’daki  Mersin’deki (2010 nüfusu 1,6 milyon) nükleer santral karşıtı en büyük çevre mitinglerinde toplananların sayısı bana ve muhtemelen polis kayıtlarına göre dört-beş bin kişiydi[2].

Sinop ve Mersin-Akkuyu eylemlerine katılacak üyeleri için İstanbul ve Ankara‘dan, örneğin Sinop 2006 mitingine başka illerden gelen eylemcilerin otobüs sayılarına bakılırsa, 45 kişilik yaklaşık on dolu otobüstü. Cumhurbaşkanı adaylığını protesto etmek için üç büyük ilde her seferinde 500 bini aşkın yurttaşın katıldığı Cumhuriyet mitingleri bile iktidar partisi AKP’nin milletvekillerinin oylarıyla Abdullah Gül’ün cumhurbaşkanı seçilmesini engelleyecek kadar caydırıcı ve inandırıcı olmadı.

Lafla peynir gemisi nasıl yürür?

Kendimizi kandırıp kandırmadığımızı anlamanın sayılabilir, karşılaştırılabilir ve gidişatı incelenebilen eylem yapmanın en kolay (ve bireysel olarak başarılabilir)  iki yolu var: Biri, yayınların (halen bir dergimiz olmadığına göre) kitaplarımızın satış adedi (tiraj) ile görsel ya da elektronik yayıncılık yapılıyorsa da izlenme veya ziyaret ve sayfa görüntülenme oranı (reyting); ikincisi ise, EYÇ seçmen ve oylarının sayısıdır. İkincisini bir başka yazıya bırakarak bir örnek üzerinden devam edelim.

Türkiye’de nükleer santral yandaşlarının en önemli propaganda araçlarından birisi, Bernard L. Cohen‘in TÜBİTAK Popüler Bilim Kitapları serisinde yayımlananÇok Geç Olmadan” isimli kitabıdır. Kitap, 1984 yılı verilerine göre yazılmış olmasına rağmen ilk baskısını Ocak 1995’da ve 2500 adet yapmıştı. 01.05.1998 tarihinde yapılan 8’inci baskısı da tükenen bu kitap (Sonraki baskılarında baskı adetleri değişmedi ise) en az toplam 20 bin baskı adedine sahiptir. Bu sayının ne kadarının gerçek satışla örtüştüğünü, tirajının gerçek olup olmadığını elbette bilemeyiz. Öyle ya da böyle bu yazının temel çıkış noktası, Türkiye’de basılmış çeviri ya da telif nükleer santral karşıtı kitapların basım sayılarının ve baskı adetlerinin “Çok Geç Olmadan”ınkileri geçip geçmediğinden hareketle EYÇ’lere üçüncü öğüdümü yapmaktır.

Türkçe’de, nükleer santral karşıtı olarak önemli bulduğum beş kitap var. Bunlardan Tolga Yarman‘ın Okan Üniversitesi Yayınları’dan çıkan “Geçmişte ve Bugün Nükleer Enerji Tartışması” isimli kitabı her defasında 1000 adetlik dört baskı yapmıştır (1.basım: 1995, 2. Basım: 2011, Genişletilmiş 3. Basım: Eylül 2014, 4. Basım: 2016). Korsan basımlarının da olabileceğini varsayarsak nitelik, nicelik ve kapsayıcılık açısından Türkçe’deki en önemli nükleer karşıtı yerli telif kitap tirajına ve atıf/alıntı sayısına sahiptir[3].

Baskı adedini bildiğimiz diğer üç kitaptan, yine çok önemli bir bilim insanı olan Hayrettin Kılıç‘ın 2007’de yazdığı, Bil Yayınları’ndan çıkan Nükleer Destan” isimli kitabı 3000 adet basılmış, 1000 adedi sivil toplum kuruluşları aracılığı ile dağıtılmıştır[4]. Gazeteci-yazar Filiz Yavuz‘un 2015’de yazdığı ve Can Yayınları’ndan çıkan Beni ‘Akkuyu’larda Merdivensiz Bıraktın” isimli kitabı da üç bin adet basılmıştır. Çeviri kitaplardan, benim çevirmenliğini yaptığım ve 2012’de Yeni İnsan Yayınları’ndan çıkan “Çernobil Halk Mahkemesi ise bin adet basılmıştı. Çok önemli nükleer karşıtı kitap da Martin Kohen ve Andrew McKillop‘un 2012’de yazdığı Kıyamet Makinesidir. Serap Aslanpay’ın dilimize kazandırdığı kitap İletişim Yayınları’dan 2016’da piyasaya verilmişti.

Adını andığım ve içimizden birilerinin yazdığı/dilimize çevirdiği bu kitapların baskı adedi (Yarman’ın 4. basıma giden kitabı hariç) okuyucudan ilgi görmemiş; ikinci, üçüncü vb. basımları yapıl(a)mamıştır. Bu nedenle de Türkiye’deki kaç EYÇ evinde var olduklarını bilemeyiz. Bildiğimiz şey: Hepsinin toplam baskı adedinin (yaklaşık 12 bin) Cohen’in yirmi binlik baskı sayısına ve tirajına ulaşamadığıdır.

Pınarı kurutmamak lazım

En üzücü olanı ise Türkiye EYÇ’lerinin, nükleer karşıtı dayanışmaların,  ülkemizin ilk nükleer santral yerleşkelerinin yapılacağı Sinopluların (2019’da nüfusu: 219,7 bin) ve Mersinlilerin (2019’da nüfusu: 1,8 milyon) başta Çernobil kazasının saklanan gerçeklerini anlatan Çernobil Halk Mahkemesi” olmak üzere bir-iki bin adet basılmış bu dört-beş kitabın baskılarını tüketememiş olmaları ve biri hariç piyasada hâlâ birinci basımlarının satılıyor olmasıdır.

Kitap ya da süreli yayın almanın, giderek elektronik ortamda yayınlanan şu anda alanında tek olan Yeşil Gazete ve Yeşil TV’nin vb. izlenmesinin, ziyaret ve sayfa görüntülenmesinin çoğalmasının, sayılabilir eylem olmak asıl amacı dışında bir de yazanı, yayınlayanı ve çevireni vb. teşvik etme, baskı parasını amorti ettirme, yeni yayına kaynak yaratma vb. amaçları vardır. Bu tip kitaplara ticari yayıncı bulma zorluğu ancak böyle aşılabilir. Üstelik fiyatları 20 TL’yi geçmeyen bu kitapları ülkenin her noktasından cep telefonlarınızdan dahi elektronik alışverişle adrese teslim getirtmek mümkünken.

Tekrarlarsam, iktidarları, nükleer ve fosil kaynaklara dayalı enerji ve doğal kaynakları talan eden çevre politikalarından caydırmanın ve tepki göstermenin en önemli sayılabilir, karşılaştırılabilir ve gidişatı incelenebilen eylemi, okunmasalar dahi, EYÇ yazarların kitaplarının Türkiye’deki her ekolojist, yeşil ve çevreci yurttaşın evinde bulunmasıdır.

*

[1] Meriç C., Mağaradakiler, İletişim Yayınları, 24. Baskı, 2014, İstanbul; s: 42-48.

[2] Sinop’ta ‘nükleere hayır’ mitingi.

[3] Prof. Dr. Tolga Yarman’la yapılan 01.09.2020 tarihli e-posta yazışmaları.

[4] Prof. Dr. Hayrettin Kılıç’la yapılan 01.09.2020 tarihli e-posta yazışması.

Kategori: Hafta Sonu

Hafta SonuKöşe YazılarıManşetYazarlar

Ekolojist, yeşil ve çevrecilere öğütler-2: Düşünce ve eylem biçimlerimizi neden değiştirmeliyiz?

“Bir şeyleri değiştirmek isteyen insan önce kendinden başlamalıdır”

Sokrates

“Aydınlarımızın çoğu kulaktan dolma aydın… Kitap okumuyorlar. Daha acısını söyleyeyim, okudukları kitapları anlamıyorlar…

Türk aydını hâlâ ümmet aydınıdır… İlericilerimizin hiçbirinin kendi düşüncelerinin dışındaki düşüncelere tahammülü yoktur. Çok büyük bir rahatlıkla kavga çıkarabilirler. Dinleyemezler bile. Bunu aşmadıkça ki ben buna totaliter aydın tipi diyorum; … bunu aşmadıkça, Türk aydınının senteze ulaşması mümkün değildir. Türk aydınının önce kendinden şüphe etmesi lazım..”

Attilâ İlhan

Eski Yunan’daki … özgürlük faaliyetten bağımsızlık değil, faaliyet için vardı. Özgürlük bir alan değil, bir eylemdi … Fustel de Coulange’ye göre, … Bir Atina’lının hayatının nasıl geçtiğine bakın. Bir gün kendi ‘deme’ (Antik Yunanistan’ın Attika bölgesindeki yönetsel alan) meclisine çağrılır ve bu küçük birliğin dini ve siyasi çıkarları üzerine kafa yormak zorundadır… Ayda üç kez, düzenli olarak genel halk meclisine katılır ve mecliste hazır bulunmamasına izin verilmez. Oturum uzun sürer. Oraya yalnızca oy vermek için gitmez; sabah meclise gelip geç vakte kadar orada kalır ve konuşmacıları dinler. Oturumun açılışından itibaren orada bulunup tüm konuşmaları dinlememişse, oy kullanamaz … Onun için bu oy en ciddi meselelerden biridir. Bir seferinde siyasi ve askeri liderlerin –başka bir deyişle, çıkarlarını ve hayatını bir boyunca emanet edeceği kişilerin- seçilmesi gerekir; başka bir seferinde bir verginin koyulması ya da bir yasanın değiştirilmesi gerekir. Yine, savaş durumunda kendi kanının ya da oğlunun kanının döküleceğini çok iyi bilerek, savaş konularında oy vermelidir … Eğer yanılırsa, çok geçmeden bunun acısını çekeceğini ve her bir oyuna kendi geleceğini ve hayatını rehin bıraktığını bilir.”

Murray Bookchin/ Özgürlüğün Ekolojisi 

1960 Anayasası’nın özgürlükçü ikliminde yaşamış 68 kuşağı artık yönetim ve yürütme görevlerinde olamayacak kadar yaşlandı. 68 kuşağından el almış 78 kuşağı ise devlet görevlerinden emekli olma yaşına gelse de özellikle sivil toplum örgütleri, üniversiteler ve siyasi partilerde karar alma organlarında hâlâ söz sahibi. 12 Mart Muhtırası’nın ve 12 Eylül Askeri Darbesi’nin faşist uygulamalarından çok çekmiş bu iki kuşak ve sonrasındaki Özallı yıllara denk gelen ve tamamen apolitik yetişen 88 ve 99 kuşakları eylem ve düşünce alışkanlıkları bakımından neoliberalizme ve neoliberal faşizme karşı deneyimli değil.

Bu kuşakların gençlik dönemlerinde, internet ve cep telefonları yaygın olmadığı için bilgisayar ve internet iletişiminin araçlarını (sosyal medya) kullanmayı ya iyi bilmiyor ya da bunları güncellemediği kendi eski değerler dizilerine (paradigma) ve algılarına uygun kullanıyor. Dünya’nın büyük savaşlar, devrimler ve karşı devrimlerle çalkalandığı dönemlerde yaşayan, aynı zamanda 88 ve 99 kuşağının ebeveyni ve bütün okullarında hocası olan özellikle ilk iki kuşağı, ABD’nin başını çektiği komünizm düşmanlığı ve soğuk savaş ortamının totaliter toplum mühendisliği uygulamaları biçimlendirdi. 88 ve 99 kuşağını da üniversitelerdeki üyeleri yoluyla etkileyen bu totaliter kuşakların değer ve düşünce kurgusunda, Evrensel İnsan Hakları Bildirgesi, demokratik kitle örgütleri kavramı, grev, miting ve toplu yürüyüş gibi klasik kitlesel ya da tam tersi bütün bunları komünistlik ve dinsizlikle yargılayan algı ve eylem biçimleri var. 1960 Anayasası’nın sağladığı yasalarla görece iş güvencesine ve sendikal haklara sahip bu kuşakların önemli bir kısmı demokrasiyi bir Atinalı gibi özümseyememiş; onu sadece kendisi için isteyen aydınlanmacı, ulusalcı, milliyetçi (Türk-İslam sentezci veya milli görüşçü) bireylerden oluşuyor.

Devlet korumasının (sosyal devlet) devam ettiği, ilkokuldan liseye, sınıfsız toplum düzeni seçme sınavlarıyla henüz yok edilmemiş; başarılı-başarısız, çoğunlukla kadın-erkek karışık aynı sınıflarda oturmuş; parasız, eşitlikçi eğitim modelinin biçimlendirdiği çoğunluğu laik bireylerden oluşan bu dört kuşak, orta direğin varlığını sürdürdüğü, ağırlıklı olarak dar ve orta gelir grubu ailelerin paralı özel üniversiteye hazırlık kursları ve özel dershaneleri tatmamış çocuklarıydılar.

Ancak sosyal devlet koruması onları neoliberalizme ve neoliberal faşizm sokağının dindar çocuklarına karşı korumasız ve deneyimsiz bıraktı; göstere göstere gelenlere karşı ne yapacaklarını bil(e)mediler. Gelenlerin nasıl geldiğini inceleyip eksiklerini göremediler. Kiminin güvendiği dağlara, sonradan ABD’nin çocukları oldukları anlaşılan, “12 Eylül Askeri Darbesi” yağdı. Kimi, “Yetmez, ama evet” dedi. Ve sonunda ‘yeni-liberal faşizm’i (neo-liberal faşizm) kucaklarında buldular.

Yukarıdaki nedenlerle hâlâ, sistemin kolayca bozguna uğratacağı; demokrasiyi kendi örgütünde özümsememişlerin çoğunlukta olduğu bu kuşaklar, kimi zaman dört yıl önce güle oynaya seçtikleri (barolar birliği) başkanlarına şimdi “tü kaka” diyebiliyor. Tüm bu yüzden de sayılabilir, karşılaştırılabilir ve hesap verilebilir olmayan; daha çok medyada görünme çabasına kurgulanmış, katılımcılarını ağır risklere sokan eksik eylemler planlıyor ve uygulamaya çalışıyorlar.

Bu yazı dizisinin Uzun değil, kısa yazmak” başlıklı ilkinde, “Düşünce ve eylem biçimlerimizi değiştirmeliyiz?”  diye yazmıştım. Düşünce ve eylem biçimlerimizi değiştirmemizin en önemli nedeni ülkemize faşizm mevsiminin gelmesidir.

EYÇ (ekolojik, yeşil, çevreci) politikaları kelime dağarcığımıza ve düşünce dünyamıza sözünü ettiğimiz kuşakların iyi bilmediği  ‘sürdürülebilirlik’ ve ‘görelelik’, ‘kaos teorisi’ vb. kavramlarını getirdi. İnsan haklarına, kadın, çevre, çocuk, gelecek kuşakların haklarını ekledi.  

Türk insanı ve totaliter ya da apolitik bu kuşaklar, düşünmeyi ve sorgulamayı öğreten bir eğitim modeli içinden gelmiyor. Bu durum, bütün iş ve eylemlerimize yansıyor. Evlilik, iş, meslek seçimlerimiz bunların en önemlileri. Düşünme sürecinden geçmemiş, sorgulama yapmadan planlanmış, kimi zaman eski model ya da tam tersi batı toplumlarında geçerli, ama toplumumuza uyarlanmamış çeviri iş ve eylemler tasarlıyoruz. Bu çeviri eylem biçimlerinin bazıları 2013 Mayıs ayında başlayan Gezi Parkı Eylemleri’nde deneyimlendi. En son HDP ve Barolar Yürüyüşleri’ni, totaliter sistem, ‘ülkenin bekası’ ve ‘Korona pandemisi yasakları’nı vb. bahane ederek sert biçimde engelledi. Gün geçmiyor ki toplu basın açıklamalarımız yine pandemi yasakları bahane edilerek yasaklansın, izin verilmesin. 80’li, 90’lı yıllarda ve 2000’li yılların başına kadar sistemin ılımlı yaklaştığı ve engellemediği Aliağa Termik Santralı ve Akkuyu-Mersin ile en son 2006 Sinop Nükleer Santral karşıtı mitinglerine, sevgi zincirleri ve Bergama Altın Madeni Karşıtı Boğaz Köprüsü yürüyüşleri gibi eylemlere, şenlikli de olsa ve dünya salgını yasakları ve kısıtlamaları olmasa dahi, sistem artık gaddarca yaklaşıyor; köylü kadınlar bile gözaltına alınıyor, coplanıp biber gazı sıkılıyor. Eyleme katılanlar vatan haini ve terörist ilan ediliyor.

Eylem yapmayalım mı?

O halde klasik ya da geçmiş yıllarda yaptığımız açık alan eylemlerini yapmayalım mı? Ben de sizlere şu soruyu soruyorum: “Hiç kimse süt içmezken, ya da kaç kişinin süt içtiğini bilmezken, ineğe yem verelim mi?” Bence yapalım, ama eylemlerimiz iyi düşünülsün, sürdürülebilir ve katılımcıları zarar vermeyen, sayılabilir, dolayısıyla karşılaştırılabilir ve gidişatı izlenebilir  yöntemlerle olsun. Birbiriyle eşzamanlı ve ille de bir ‘B’ planı ya da seçeneği olan eylemler yapalım. Eylemleri çeşitlendirelim. Ama önce, eski Yunan’da olduğu gibi ‘Eylem’in ne demek olduğunu düşünelim.

Küresel Korona salgınının (pandemi) bütün şiddetiyle sürdüğü günlerde toplu yürüyüş, toplu basın açıklamalarının yapmanın iktidarı haklı kılan gerekçelerle engelleneceğini ve eylemcileri ölümcül bir hastalık korona bulaşması riski altına sokacağımızı vb. neden düşünemiyoruz?

Çünkü engellenebileceği bal gibi bilinen, engellenmese de gazete ve televizyonlarda bir günlük haber olunduktan sonrası düşünülmeyen eylemler planlamak ve yapmak kolay. Çünkü bu kuşakların da içinde olduğu halkımızın düşünce kurgusunda (eğitim ve uygulamasında) sürdürülebilirlik, sayılabilirlik, hesap verilebilirlik, demokratiklik vb. olmadığı için eylemlerin 6N1K’sı (Ne, Neden, Nerede(n), Ne zaman, Nasıl, Ne kadar ve Kim) yok. Halkımız ve iki yılda bir yapılan genel kurullarda örgütlerin üyeleri, eylemin öncesini, eylem ânında ve sonrasında düzenli izlenmesini; sayılabilirliği, hesap verilebilirliği sorgulamaz. Teknik yönleri dahil eylemin analiz edilmesini; raporlanmasını ve başarılı ve hatalı yönlerinin tartışılmasını, bir denetleme kurulunca denetlenmesini istemez, istese de örgütün seçimleri öncesinde raporları okumaz. Çünkü bunlar, düşünme ve üzerinde çalışmayı gerektiren zaman alıcı ve sıkıcı işlerdir. Adayların ve üyelerin birinci gün yaptıkları konuşmaları genel kurul üyelerinin çok azı sonuna kadar dinler ve Pazar günü hiçbir zaman tüm üyelerin gelmediği için bütün üyeleri temsil etmeyen az sayıdaki ‘yeterli çoğunluğun’ oyları ile hiç tanımadıkları, sorgulamadıkları bir yönetimi ve başkanlarını (sırf kendi siyasetlerine yakın diye) seçerler.

Bunun en önemli nedeni yukarıdaki totaliter aydınların farklı seslere katlanamaması ya da karşısındakini dinlememesi, dinlese de ortak metinleri olmadığı için anlamaması olabilir. Bir başka neden, okuma eksikliğimizdir. Bundan sonraki yazımın konularından biri olacak ‘okuma’ ve ‘ortak metinlerimiz’, başta EYÇ’ler ve toplum liderleri için gerekir. Sorgulama alışkanlığı konunun farklı boyutlarında okuma ve dinleme yapmayı gerektirir ki düşünülürse hepsi de bireysel önemli eylemlerdir. Çünkü: Özgürlük bir alan değil, bir eylemdir.

Kategori: Hafta Sonu

Köşe YazılarıYazarlar

Ekolojist, Yeşil ve çevrecilere öğütler: Düşünce ve eylem biçimlerimizi değiştirmeliyiz

Yıllar önce tiyatro eleştirmeni Günay Akarsu’ya “Şu Türk Tiyatrosu ve Sineması neden bu kadar madara acaba?” diye sorduğumda “Alıcısı belirliyor” demişti. (Melih Ergen)

Birinci eylem değişikliği: Uzun değil, kısa yazmak

21 Haziran kısa gazete köşe yazısının üstadı İlhan Selçuk’un, 13 Haziran da Kısa cümle, aydınlık cümle… ne demek? Ne kadar kısa, kimin için aydınlık? Fikri balta ile belinin ortasından kesmek…” diye yazan Türkiye’nin ilk (belki de son) entelektüeli Cemil Meriç’in ölüm yıldönümleri idi.

Yazımın başlığındaki değişikliğe önce kendi yazılarımdan başlamalıyım. Cemil Meriç, Batı’nın edebi ve dini kanonlarını örnek göstererek uzun yazmaktan yanaydı. Bana göre de doğrusu bu, ama bizler Batılı değiliz. İşimiz, sadece okumayı zar-zor söken; okur, ama yazar olmayan çoğunluğa değil, üniversite bitirmiş, ama uzun metinler okumayı sevmeyen çoğunluğa da çevre korumayı nedenleriyle anlatmak. İlhan Selçuk, bu anlamda gerçekçi idi; toplumumuz okumayı sevmiyor, hele uzun metinleri hiç. Her doğru gerçek değil, her gerçek de doğru değil maalesef.

Sağlık bilimlerinde çoğu bilimsel dergi değişik nedenlerle de olsa, artık, makalelerinin beş sayfadan az olmasını istiyor. Gazetecilik okullarında gazeteci adaylarına haber ve köşe yazılarının 500 sözcüğü geçmemesi öğütleniyor. Neden diye sormayın; Twitter gibi sosyal medya iletişim araçları, sözcük sayısından geçtik artık 280 adet harften oluşan metinler yazılmasını istiyor. Kimi blog, web veya elektronik gazete yazılarına yapılan yorumlara açıklama ve yorum yaparken harf değil, kimi zaman noktalama işaretleri ve sözcük arası boşluk vuruşlarını da katarak vuruş sayısının altında değillerse yazı ve yorumlarınız yayına giremiyor.

Okuma ve okunmayı alıcısı belirliyor

Bu nedeni kamuoyu araştırmaları ve elektronik yayınlar için en çok ziyaret (tıklanma) ve okunma (görüntülenme) oranları üzerinden ticari yayıncıların verdiği kararlara dayanıyor. Okumayı ve okunmayı da alıcısı belirliyor. İnsanlar artık değil Doğu’da, Batı’da da giderek uzun metinler okuma becerilerini yitiriyorlar; kimin umurunda? Aynen elektronik hesap makinelerinin yaşama girmesinden sonra ‘kerrat cetveli’ (Çarpım tablosu) ezberimizin giderek bozulması gibi.

O halde birinci eylem değişikliği: Uzun değil, kısa yazmak. Buna toplantı ve kongre sonuç bildirileri ve basın açıklamaları da dahil. Ne demişti, Fritz Schumacher: “Küçük Güzeldir”.[1]

Doğal olarak: “Kısa yazı ne demek? Ne kadar kısa, kimin için kısa?” diye sormanız olası. Bir arkadaşına mektup yazan Mark Twain’e ve Blaise Pascal’a atfedilen “Kusura bakma vaktim yoktu, uzun yazdım” sözünden hareketle size bir ip ucu vereyim: Önce uzun uzun yazın ve zaman ayırıp bir kaç günde demlendire demlendire kısaltın; bir, bir buçuk sayfa (500-700 sözcük) iyidir. Örneğin bu yazı yaklaşık 400 sözcük, boşluklu 3000 vuruştan (karakter) oluşuyor. Yerine ve duruma göre uzun da yazarsınız. Hem kısa yazmak, yayıncı bulursanız uzun yazmaya engel değil ki.

*

[1] Schumacher E.F. Küçük Güzeldir. Cep Kitapları. İstanbul;1989.