ManşetKöşe YazılarıYazarlar

Yaşasın, faizler arttı!

Dünya’da herkesin faiz indirdiği Covid-19 döneminde faizlerini artıran ve buna sevinen nadir toplumlardan birisi olduk. 19 Kasım’da TCMB’nin o günkü fiili faiz oranı resmi faiz olarak ilan edildi ve kağıt üzerinde 4.75 puan artarak yüzde 15’e çıktı. Bir de sadeleştirme adına yaratılan karmaşa ortadan kaldırılarak “sadece tek bir faiz oranı olacak” dendi.

Bu faiz artışını büyük bir başarıyla tam tamına tahmin eden piyasalarımız bir hafta öncesinden coşmaya başladı. (Belki de piyasa artış oranını tahmin etmedi; Merkez Bankası piyasanın beklentisi kadar artış yapmayı tercih etti!) Döviz kurları ve altın fiyatları hafta boyu düştü, borsamız tarihi rekorlarını kırmaya başladı ve ulus olarak pek bir bahtiyar olduk. Ne oluyordu? Kaybolan eşeği bile daha bulamamıştık ama bulma yolunda olumlu bir adım mı atıyorduk yoksa? Gelin biraz daha ayrıntılı bakalım.

Faiz artışı neye yarar?

Faiz artışı hiçbir ekonomide arzulanan, davul zurnayla atılan bir adım değildir. Çünkü faiz artışı öncelikle tüketimi azaltır. Öte yandan hem borçlanma maliyeti arttığından hem de tüketim azaldığından yatırım ve üretim düşmeye başlar. Bütün bunlar ekonomiyi küçülme patikasına sokar. Ayrıca, normal koşullarda borsa düşer, çünkü insanlar tasarruflarını hisse senetlerinden çekerek faiz getiren araçlara yöneltmeye başlar. Dolayısıyla, faiz artışı kısa dönemli istikrar paketlerinin bir unsuru olarak kullanılması dışında pek tercih edilen bir şey değildir. Hele politikacılar hiç sevmezler.

Ama madalyonun bir de öbür yüzü var.  Enflasyonunuz yüksekse, negatif faiz veriyorsanız, insanlar TL cinsinden tasarruf etmeyi unutur ve tüketime yönelir. Bu da enflasyonu daha fazla artırır. Tüketime yönelmeyen tasarruf sahipleri ise yabancı paraları talep eder ve ekonomide para ikamesi başlar. Böylece bankalardaki yabancı para mevduat tutarı yerli para mevduatı geçer. Bu arada döviz kurları artar. Hele bir de rezervleri tüketmiş ve dışarıdan taze para da bulamıyorsanız bu artış kontrol edilemez noktaya gelir. Bütün bunlara o ülkede hukukun işlememesi, demokrasinin günbegün buharlaşması ve çeşitli dış politika maceraları ekleniyorsa dışarıdan para gelmesi imkansıza yakın bir olasılığa iner.

Neden sevindik?

Faiz artışına sevinilmez dedim ve tek başına faizi yükselterek bir ekonomiyi düzlüğe çıkarmak da mümkün değildir ama sevinen insanları kesinlikle kınamıyorum. Çünkü bu insanlar içlerindeki umudu henüz tüketmemiş olanlar. Her toplumun umutlu bireylere ihtiyacı var. Geleceğe ilişkin umut beslemezsek, her şeyin daha iyi olacağına dair bir hayal kurmazsak  geleceği nasıl tasarlayabilir ve karşılayabiliriz ki?

Aslında bu kötü reçeteye sevinmenin ardında, nihayet ülkenin nereye gittiğinin görüldüğüne ve faiz artışı yanı sıra ülkenin ihtiyacı olan bazı reformların yapılacağına dair gelen sinyaller var. Bir hastalıktan kurtulmak için ameliyat olmak ya da sevimsiz ve ızdırap veren tedavilere katlanmak gibi bir şey. Bunu anlıyorum. Atalarımız ne demiş: Kaz gelecek yerden tavuk esirgenmez. Yüksek faize katlanırız yeter ki ülke ekonomisi düzlüğe çıksın.

Evet, faiz artışıyla birlikte topluma bir müjde daha verildi: “Ekonomi ve hukuk reformu” olarak adlandırılan bir paket var gündemde. Henüz bu paketin içerisinde neler olacağını bilmiyoruz ama adı bile güzel. Ama anlaşıldığı kadarıyla bu paketin içeriği iktidar çevrelerinde epey tartışma yarattı.  Keşke “demokrasi reformu” ibaresi de pakette yer alsaydı. Duvara toslamış ekonomimizde ve bağımsızlığını neredeyse tamamen yitirmiş hukuk sistemimizde reform yapılacağı haberleri herkesin hasret kaldığı umudu ortaya çıkardı.

Eski reformlara ne oldu?

Bu noktada yazı maalesef biraz ciddileşmek durumunda. Eğer tek başına faiz artırımı yeterli değilse ve reformların da yapılması gerekiyorsa, iki soruyla konuya girelim. Bu iktidar değil miydi Türkiye’nin atlattığı binbir badireden sonra 2001 yılından itibaren AB ve İMF rüzgarlarının da yardımıyla “Güçlü Ekonomiye Geçiş Programı” kapsamında zar zor yaptığı yapısal reformların çoğunu adım adım ve bilinçli olarak son 8-10 yıl içerisinde ortadan kaldıran? Bugünkü kriz noktasına gelmemize yol açan da esas olarak bu reformların geriye döndürülmesi olmadı mı? Neler mi, sayalım:

  • 1- Enflasyonla mücadele: 2010 yılına kadar başarıyla giden enflasyonu düşürmeye odaklı ekonomi programları 2011 yılından itibaren rafa kaldırıldı ve “ne pahasına olursa olsun büyüme odaklı” politikalar hakim oldu, kredi pompalandı ve enflasyon oranı yükselmeye başladı.
  • 2-Kamu bankalarının yeniden yapılandırılması: 2001 öncesinde görev zararları altında ezilen kamu bankalarının bilançoları 2001 sonrasında temizlendi ve sermaye yapıları güçlendirildi. Yine son dokuz yılda düşük faizle konut/araba kredisi vermek, belirli şirketlere kredi aktarmak ve döviz satışı yaparak kurları kontrol etmek gibi siyasi görevler verilerek kamu bankaları büyük zararlara uğratıldı.
  • 3-TCMB bağımsızlığı: Para politikasının ekonominin gerekleri doğrultusunda siyasetten bağımsız yürütülebilmesi için Merkez Bankası bağımsızlığı getirilmişti. Oysa artık Merkez Bankası Başkanının faiz indirmedi diye görevden alındığının gururla televizyonlarda açıklandığı bir döneme girdik. TCMB’nin devletin herhangi bir kurumundan farkı kalmadı.
  • 4-Devlette şeffaflık: Devlette şeffaflık adına ciddi adımlar atılmıştı. Hepsi rafa kaldırıldı ve devlet sadece iktidarın amaçları ve hedefleri doğrultusunda hareket eden, her şeyi kapalı kapılar arkasında yapan ve kimseye hesap vermeyen bir noktaya getirildi.
  • 5-Kamu harcamalarının disipline edilmesi: 2001 yapısal reformlarının en önemlilerinden birisi olan mali disipline uzun süre uyuldu ve bütçe açığı yüzde 3’ün altında tutuldu. Ama son dönemde bu son çıpa da ciddi darbe yedi. Salgının da etkisiyle bu sene yüzde 5 civarında bir bütçe açığı bekleniyor.
  • 6-Kamu ihale yasası: 2003’de yürürlüğe giren ve kamu alımlarında şeffaflık ve rekabet getirmeyi amaçlayan yasa Ekim 2020 itibarıyla tam 191 kez değiştirildi. İnanamayacaksınız ama ayda ortalama bir değişiklik yapılmış. Kevgire dönen bu yasayla yapılan ihalelerin sonuçlarını ve ülkemize, her birimize düşen maliyetini hepiniz biliyorsunuz.

Ayrıca, yine bu iktidar değil miydi Cumhurbaşkanlığı Hükümet Sistemine geçişle birlikte ekonomiyi beceriksiz bir ekibe teslim ederek ve bütün uyarılara rağmen yanlış üzerine yanlış yaparak son iki yılda ülkeyi bu noktaya getiren? Yapılıp yapılmayacağı bilinmeyen, yapılacaksa muhtemelen sadece göstermelik birkaç adımla geçiştirilecek olan reformların, iktidarın günü kurtarmak için yapmak zorunluluğunu hissettiği bir hamleden başka bir şey olmadığını düşünüyorum. TCMB ve Bakanlığa atanan kişilere baktığınızda da “eski tas eski hamam” anlayışının geçerli olduğunu görürsünüz.

Yeni Merkez Bankası Başkanı Naci Ağbal.

Eğer okuduysanız ya da okumak isterseniz 10.8.2020 tarihli ve “Piyasalarda Neler Oluyor?” başlıklı Yeşil Gazete yazımda ben de döviz kurundaki artışı frenlemek için faiz artışını savundum. Hatta enflasyon veriyken mevduat faizi yüzde 15-20 bandında olmalı dedim. Yapısal reformların da hemen ardından ve kuvvetli bir şekilde devreye girmesi gerektiğini yazdım. Ama mesele kredibilitesi ve güvenirliği kalmamış bu iktidarın bunları yapıp yapamayacağı. Yapısal reform yapmak faiz indirmek veya artırmak gibi bir şey değil. Yapacaklarınızı doğru ve ciddiyetle saptamanızı, yaptığınıza inanmanızı, karşınızdakileri ikna etmenizi, orta-uzun vadede tutarlılıkla bu reformları uygulamanızı ve savunmanızı ve ilk fırsatta yan çizmemeyi gerektirir. Ben bu iktidardan artık böyle bir ciddiyet ve kararlılık beklemiyorum maalesef.

İktidarının son 8-10 yıllık döneminde sistematik olarak yapılmış reformları adım adım ortadan kaldıran ve ekonomiyi tekrar 1990’ların karanlık günlerine götüren bir siyasi iradenin reform yapacağına ve kararlılıkla uygulayabileceğine inanıyorsanız, hep birlikte sevinmeye devam edelim!

Kategori: Manşet