Ana Sayfa Blog Sayfa 1424

Deniz Poyraz’ın yarım kalan onurlu veda yemeği

Bazen bir fotoğraf her şeyi anlatır. Söze gerek kalmaz. İşte HDP’li genç siyasetçi Deniz Poyraz acımasız bir korkak tarafından öldürüldüğü gün parti binasında çekilen fotoğraf da böyle bir fotoğraf.

Fotoğraftan, katil odaya girdiğinde Deniz Poyraz’ın yemek yiyor halde olduğunu anlıyoruz. Yemek masasında sadece birkaç dilim ekmek, birkaç dilim domates, birkaç adet zeytin ve bir bardak çay var. Yani halk dilinde gariban sofrası diye adlandırılan bir yemek. Bu gariban yemeği, yıldırılamayan bir iradenin politik resmidir. Sadeliğin, onurunu ve ruhunu satmamanın, kişisel çıkar gözetmeksizin siyaset yapmanın resmidir. Başkasının acısına bakmak yerine harekete geçirilmiş bir diğerkâmlığın resmidir. Çünkü bu resmi tamamlayan diğer bir resim de parti binasının dışını kaplayan İstanbul Sözleşmesi Yaşatır! pankartının olduğu resimdir. Muhtemelen Deniz bu pankartı kendi elleriyle asmış ve kız kardeşlerinin erkekler tarafından öldürülmemesi için de mücadele vermekteydi. Ve kendi ölümü de erkek egemen zihniyetin faşist boyutunu çok açık bir biçimde ortaya koydu maalesef.

Kahvaltı masasının hatırlattıkları

Gariban yemeği hele de siyasetçiyseniz onuru temsil eder bu topraklarda. Çünkü herkes bilir ki kişisel çıkar gözetmeden, bal tutan parmağını yalar hesabı gütmeden ve başka canlıların yaşam hakkını, özgürlüğünü düşünerek çok az insan siyaset yapar bu ülkede. Bu insanlar siyasetin üçkağıtçı olmadan, doğruyu söyleyerek de yapılabileceğinin temsilcisidir adeta.  Deniz’in gözlerinin içi gülen resminde ise bunların yanında umudu, mücadeleyi ve yaşama hevesini görüyorsunuz aynı zamanda. Bu yüzden de hüzün ve öfke yüklüyüm.

Deniz’in yarım kalan yemeğinin resmi bende bir anımı da canlandırdı. Yirmili yaşlarda toplantı ve gösteri yürüyüşlerine muhalefetten gözaltına alındığımda polis bana “bak ayağındaki çorap delik, bırak bu solculuğu para kazanacak işler yap daha yaşın çok genç” demişti. Oysa ben hiç şikayetçi değildim çorabımın bu durumundan ve vicdanımla çok barışık bir hayat sürüyordum. Yıllar sonra sevgili Hrant Dink öldürüldüğünde delik ayakkabılı resmi aynı duyguları çağrıştırmıştı bana. Onun ayakkabısındaki delik bende üzüntü yaratmaktan çok onur hissi yaratmıştı.

‘Saltanatın çöküşü yakın’

İktidarlar için sağlayacağı en makbul üye, muhalif siyaset anlayışında olan bireylerden devşireceği üyelerdir. Bunun sayısız örneği var. Ekonomik çıkar ve şan için iktidarlara ruhunu satan birçok eski muhalif siyasetçi görebilirsiniz. Ya da dirençli insanları satın alma yolunu çok denerler. Tıpkı Hopa’da genç çay üreticilerine sorunlarını çözmek için AKP Gençlik Kolları’nın partiye katılmaları için çağrıda bulunması gibi. Bu çağrısının onurlu Hopa’lılar nezdinde hiç karşılık bulmadığını da söyleyelim.

Siyasetin çıkarcı, yolsuzluk dolu, mafyatik, erkek egemen cephesi geçici olarak ele geçirdiği güçle tehditler savurup, güzel olan her şeyi yıkmaya çalışadursa da bu saltanatın çöküşü yakındır. Hepimizin bu konudaki duygularına tercüman olması açısından Grup Ekin’in şu şarkı sözlerine kulak vererek bitirelim:

“Her şey bitti onlar için
Su değil içtikleri
El değil sıktıkları
Ekmek değil yedikleri
Onlar için her şey bitti her şey

Anaları yok onların
Aşkları özlemleri
Bekledikleri yoktur yoktur
Kime diyecekler güzelim diye
Kime diyecekler gözümün nuru
Kime diyecekler bir tanem diye
Kime diyecekler ömrümün varı

Bitti bitti artık her şey bitti
Onlar için artık her şey bitti
Bu törenler, bu cayırtı
Bu altınlar bu yaldız
Bu koşum saltanatı yalan
Yalan, yalan, yalan, hepsi yalan
Korkudur bayrakları korku
Ne yaslanacak duvar
Ne tutunacak bir dal var

Değil mi ki kırdılar bu fidanları
Değil mi ki ağlattılar bu anaları
Bitti bitti artık her şey bitti
Onlar için artık her şey bitti…”

 

[Bir şarkının hikayesi] Mistral Gagnant/ Renaud*

Mistral Gagnant’ı ilk kez Belçika’lı şarkıcı Lara Fabian’dan dinlemiştim. Şarkının Renaud’ya ait olduğunu öğreninceye kadar bir annenin çocuğu için yazdığı bir şarkı olduğunu zannediyordum.

Halbuki Fransız şarkıcı Renaud bir babanın kızına yazabileceği en güzel şarkılardan birini yazmıştı.

Bu Pazar Babalar Günü ve çocuklar babalarına hediye alacaklar. Onlar doğdukları anda babalarına en büyük hediyelerini zaten vermişlerdi. Söz konusu baba Renaud gibi söz yazarı ve besteci olunca, çocuklar babalarının ilham perisi de olabiliyordu.

Çocukluğun zihindeki tatları

Fransız müziği üzerine birçok kitap ve biyografi yazan Fransız yazar Fabian Lecoeuvre, 2019 yılında Renaud’un 50 şarkısının gerçek hikayelerini anlatan kitabında sanatçının kimi zaman ironik kimi zaman alaycı kimi zaman da sevecen ve sarsıcı sözleriyle döneminin Fransız toplumunu anlamamıza yardımcı olduğunu söylemiştir.

1985 yılında plak şirketini değiştirip Virgin ile bir anlaşma yapan Renaud yedinci albümünü kaydetmek üzere Kaliforniya’dadır. İçlerinde Margaret Thatcher’ı biraz mizahla ama yine de oldukça sert bir şekilde eleştirdiği “Maggie” adlı şarkısının da bulunduğu şarkılarının kaydının çoğunu 15 günde bitirmiştir. Sanatçı yakınlarından uzakta oldukça sıkılıyor ve en çok da ilham perisi kızı Lolita’yı özlüyordur.

Bir öğleden sonra defterine çocukluğu ile ilgili anıları, artık kaybolan şekerlemelerin isimlerini karalamaya başlar. Bu notlar biricik kızına kendi çocukluğunu anlattığı duygusal ve nostaljik “Mistral Gagnant “ adlı kült şarkısına ilham kaynağı olacaktır.

Renaud otobiyografisinde şarkıyı yazma anını şöyle anlatır:

“Parça diğer şarkılarımda da olduğu gibi bir ilham anında yarattığım şarkılardan biri idi ve bu anlar bir saatten fazla sürmüyor. Bu samimi şarkılar içimizdeki derinliklerden, kalbimizden veya ruhumuzdan geliyorsa bir ruhumuz olduğunu varsayabiliriz.”

“Mistral Gagnant”, adını çocukların pipetle emdiği tatlı ve ışıltılı bir tozdan oluşan, küçük poşetlerde satılan şekerlemeden alıyordu. Mistral şekerlerinden bazıları piyango içeriyordu ve ücretsiz bir şeker daha kazandırıyordu. Onun için adının başına Fransızca’da “kazanan” manasına gelen “Gagnant” gelmişti.

Artık tarihe karışan şekerlemeler, Renaud’nun çocukluluğunun nostaljik öğeleri olarak şarkının merkezine oturmuştu.

‘Yaraları iyileştiren, uçuşan kahkahalar’

Sanatçı şarkıyı bitirdiğinde eşi Dominique’i telefonla arayıp çocuğuna yazdıklarını eşine dinletti. Dominique şarkıyı çok beğendi ve mutlaka albüme koymalısın dedi. Renaud ise şarkının çok kişisel olduğunu, çocukluğundaki şekerlemelerin kimsenin ilgisini çekmeyeceğini ve zaten şarkının bu albüme yetişmesinin de zor olduğunu söyledi. Niyeti şarkıyı belki de bir sonraki albümüne koymaktı. Eşi ise “Bu şarkıyı albüme koymazsan seni terk ederim” diyerek noktayı koydu.

Şarkıda Renaud, kendi çocukluluğunun nostaljisi içerisinde, kızı ile neredeyse günlük çocuk lisanı ile konuşur. Çocukluğundaki kaygısızlığını o dönemin şekerlemelerine özlemi ile anlatır. Coco boers, roudoudou, carambars gibi artık yok olmuş tatları hatırlatarak da dinleyiciyi zaman içerisinde bir yolculuğa çıkarır.

 

Kızı ile yağmurda yürümeyi, su birikintilerinde zıplamayı, güvercinlere yem vermeyi ve ona annesini anlatmayı ama en çok da onun gülüşünü özlemiştir: Denizin sesi gibi durup geri gelen, kuşların çığlıklarının çıktığı kadar yükseğe uçan ve O’nun tüm duvarlarını yıkıp, yaralarını iyileştiren…”

Seninle beş dakika bir bankta oturmak
Ve seyretmek insanları,
Sana artık kaybolan veya geri gelecek olan iyi zamanları anlatmak
Ellerimde sıkarken küçük parmaklarını,

Sonra aptal güvercinlere yem vermek,
Onlara yalandan tekme savurmak
Ve ardından senin duvarları çatlatan
Ve benim yaralarımı iyileştiren
Kahkahalarını duymak

Sana çocukken ne kadar minik olduğumu anlatmak,
Satıcıdan aşırdığımız muhteşem bonbonları
Ve 1 franka aldığımız karamelleri,

…………

Ve kahkahalarının uçuşunu duymak
Kuşların çığlıklarının çıktığı kadar yüksekte,
Ve sonunda sana, sevmek gerektiğini anlatmak hayatı
Katil olsa da zaman yine de sevmeli,
Götürse de beraberinde çocukların kahkahalarını
Ve Mistral Gagnant’ları…

Bu duygusal şarkıyı 2014 yılında Quebec’li şarkıcı Coeur de Pirate ,Vanessa Paradis’ı anımsatan çocuksu sesi ile harika yorumlamıştır.

 

Fabien Lecoeuvre kitabında “Renaud 3,5 dakikada bir dönemin resmini çekmiştir” der. Şarkının piyano girişini yazan aranjör Jean Philippe Goude ise “Bu şarkıya katkıda bulunduğum için çok gurur duyuyorum” demiştir.

Tüm zamanların en sevilen Fransız şarkısı

 2015 yılında BVa araştırma şirketi tarafından Fransa’da yapılan bir ankette “Mistral Gagnant”, Jacques Brel’in “Ne me quitte pas” adlı meşhur şarkısını ikinci sırada bırakarak “Tüm zamanların en sevilen Fransız şarkısı” seçilmiştir.

Fransızların Joe Dassin, Charles Aznavour, Edith Piaf gibi birçok ünlü Fransız şarkıcısının en sevilen eserleri dururken Renaud’nun bu şarkısını birinci seçmeleri, şarkının güzel melodisi ve sözlerindeki samimi duygusallığının yanında, nostaljik unsurları ile Fransız halkının kalbinin derinliklerine hitap etmiş olmasından olsa gerek.

Biz de dişlerimizi çürüten kaynana şekerlerini, rengarenk macun tepsilerini, yüzümüzü kırmızıya boyayan elma şekerlerini, ellerimize yapışan pamuk helvaları özlemiyor muyuz?

 

(*) Albüm: Mistral Gagnant,1985

Kaynakça

  • BVa Les Français et la Musique 30.04.2015
  • Renaud” Mistral Gagnant L’histoire d’une chanson culte, 14.08.2019
  • Maurette A. Découvrez l’histoire qui se cache derrirere le tube “Mistral Gagnant”de Renaud
  • Mistral Gagnant”l’histoire de la chanson préférée des Français, 04.12.2019
  • Pierreprof, Mistral Gagnant,(Renaud) Explications, 27.10.2014
  • Wikipedia, Le Mistral Gagnant, Fabian Lecoeuvre.

İsviçre referandumundan çıkarılacak ‘ders’

İsviçre ya da resmi adıyla İsviçre Federasyonu siyasal yapılanma ve yönetim sistemi açısından oldukça özgün bir özelliğe sahip. Siyaset bilimciler ne der bilmem ama parlamenter demokrasinin öğeleri olan meclis ve konseylerle birlikte sık sık uygulanan referandumlar, İsviçre’yi doğrudan demokrasi ile temsili demokrasi arasında bir kesite oturtuyor gibi görünüyor.

Uygulanan referandumların bazılarından bizim, yani İsviçreli olmayanların hiç haberi olmuyor. Fakat bazıları İsviçre dışında da ses getiriyor. Tıpkı 13 Haziran 2021’de yapılan referandum gibi. Bilindiği üzere referandumlarda halka soru ya da sorular sorulup o sorulara ilişkin olumlu (evet) ya da olumsuz (hayır) yanıtlardan birini seçmeleri istenir. Sözünü ettiğimiz referandumda da İsviçrelilere beş farklı soru soruldu. Bu soruların içerikleri ve her bir soru için referandumda çıkan sonuçları bir tablo olarak özetledim.

Görüldüğü gibi referandumdan iki kabul ve üç ret kararı çıktı. Şimdi isterseniz bu kararların ne anlama geldiğini biraz daha yakından bakalım.

Sera gazı emisyonlarının azaltılmasına ret

Bana göre en önemli referandum konusu CO2 yasası idi. Aslında yasanın tam adı Sera Gazı Salımlarının Azaltılması Hakkında Federal Yasa (Federal Act on the Reduction of Greenhouse Gas Emissions). İsviçre iklim krizinden ciddi şekilde etkileniyor. Sıcak dalgaları, kuraklık ve seller çok daha sık görülüyor. Kışın daha az yağan kar özellikle kış turizmini olumsuz yönde etkiliyor. Bu nedenle Federal Konsey ve Parlamento yukarıda adını belirttiğim mevcut yasada değişiklikler yaparak İsviçre’nin sera gazı salımlarını daha da azaltmayı amaçladı. Revizyon finansal teşviklerden yeni teknolojilere, iklim dostu davranışların ödüllendirilmesinden sık uçak yolculuğu yapmak gibi nedenlerle daha fazla sera gazı salımına yol açanların daha fazla ödemesine, elektrikli araçların teşvikinden petrol tüketen araçların daha az yakıt tüketme zorunluluğu ile karşı karşıya kalmasına kadar değişik önlemleri içeriyordu. Fosil yakıt lobisinin önderliğindeki revizyon karşıtları bu yasa revizyonunun referanduma götürülmesini istediler. Sonuçlar revizyon karşıtlarının sevinmesine yol açtı, bu kesin.

Pestisitler de kaldı

Bir diğer önemli konu pestisitler. Pestisitlerin insan merkezli bakış açısıyla ‘istenmeyen’ ve ‘zararlı’ olarak tanımlanan organizma ve patojenlere karşı kullanılan ilaçlar olduğunu hatırlatmakta yarar var. Pestisitlerin yapımında doğal organik ve inorganik maddelerden petrol yağlarına, sentetik organik maddelerden klorlu hidrokarbonlara kadar pek çok şey kullanılıyor. Pestisitler çoğunlukla tarımda kullanılsa da, kent parklarından konut ve site bahçelerine, altyapı (demiryolu vb.) tesislerinin korunmasından gıda üretim ve işlemesine kadar yaygın bir kullanım alanına sahip. Yazın gelmesiyle birlikte belediyelerin yerleşim alanlarında araçlarla yaptığı sinek ilaçlamalarında kullanılan uçucuların da pestisit olduğunu ekleyelim. İsviçre, bu referandumda yapay maddelerden yapılan pestisitlerin kullanımının yasaklanmasını oyladı. Kabul kararı çıksaydı, yurt dışından yapay pestisit kullanılarak üretilen maddelerin ithalatı da yasaklanmış olacaktı. Tasarı, bu yasağın 10 yıllık süre ile uygulanmasını öngörüyordu ve bu sürede Federal Konsey’in ortaya çıkabilecek zorunlu durumlarda (gıda temini krizi, insan sağlığıyla ilgili tehditler vb.) istisnai kararlar alma hakkı saklı kalacaktı.

Temiz içme suyu ve sağlıklı gıda tasarısı da temelde çiftçilerle ilgiliydi. İsviçre’de federal hükümetten sübvansiyon almak isteyen çiftçilerin bazı çevresel koşullara uyması gerekir. Tasarı bu koşulların yeterli olmadığından hareketle hazırlandı. Tasarıya göre mevcut tarım sistemi çevreye zarar veriyor ve içme sularını kirletiyordu. Bu nedenle sübvansiyon almak isteyen çiftçilerin tarımsal ilaç kullanmamalarını, hayvanlarda önleyici amaçlarla ve düzenli olarak antibiyotik kullanımından uzak durmalarını ve hayvanlarını yalnızca kendi çiftliklerinde ürettikleri yemlerle beslemeleri koşullarını getiriyordu referandum konusu tasarı. Doğrudan sübvansiyon almayan çiftlikler ise bu tasarıdan etkilenmeyecekti.

Covid-19 ve terörle mücadele tasarısına ‘evet’

Kabul edilen iki tasarıdan ilki Covid-19 Yasası. Bu yasa Federal Konseye Covid-19’la mücadele ve salgının toplum ve ekonomi üzerindeki etkilerini azaltma konusunda bazı ek yetkiler getiriyor. Kabul edilen ikinci tasarı olan Terörle Mücadelede Polisiye Önlemler Federal Yasası ise yetkililere, terör riski taşıyan (!?) kişilere karşı bildirimde bulunma, yurt dışı çıkış yasağı ve ev hapsi gibi ek önlemler alma yetkisi tanıyor.

İsviçre Avrupa’nın göbeğinde, farklı kültürlerden insanların bir arada yaşadığı (nüfusun %30’un İsviçreli değil), farklı dillerin (ağırlıklı olarak Almanca ile birlikte Fransızca, İtalyanca ve çok düşük oranda Romanşça) konuşulduğu, 8 milyon 500 bin nüfusa, kişi başına yaklaşık 100 bin $ (nominal) GSMH’ye sahip bir refah ülkesi. Uluslararası ilişkiler açısından hiç düşmanı olmayan, 2020 insani gelişmişlik sıralamasında Norveç’ten sonra ikinci sırada yer alan bir ülke İsviçre. Dünyanın bugünkü yapısına bakıldığında, milyarlarca insanın İsviçre’de yaşamak için veremeyeceği çok az şey olsa gerek. Ama o ülkede topu topu 8 milyon 500 bin kişi yaşıyor ve bu kişiler 21 Haziran referandumunda bencilliğin anıtı sayılabilecek kararlara imza atıyor. Petrol lobisinin; kalkınma, daha çok kalkınma, en çok kalkınma çılgınlığının esiri olup, dünyaya hiç değilse umut aşılayacak yaşamsal önlemleri almaktan imtina ettiler.

‘Zehirli’ insan bencilliği gelişmişlik tanımıyor

Dünya üzerinde, aralarında Türkiye’nin de bulunduğu pek çok ülke (Paris Anlaşması’nın tarafı olmama -sözde- gerekçemizi hatırlayalım) iklim krizi başta olmak üzere, yaşanan çevresel yıkımlara karşı önlem almama konusunda hep az gelişmişliği ve diğerlerinin daha çok gelişmişliğini gerekçe gösteriyor. “Dünyayı kirleten onlar, biz niye onlar gibi önlem alalım?” diyor. Fakat ne yazık ki kimse dünyayı kirleten, doğayı yok eden, yaşamı kaçınılmaz bir sona sürükleyen asıl nedenin zengin-yoksul ayırt etmeden hepimizin zihinlerine yerleşmiş olan kirli ‘insan bencilliği’ olduğunu kabule yanaşmıyor.

Sırf insan olduğumuz için kendimizi dünyanın geri kalanından, tüm diğer canlılardan üstün sayan kültürel değerlerimizin altına odun atmaya devam ediyoruz. Ruhlarımızı bencilliğin en uç noktasına taşıyan bu zehir, “bana dokunmadığı sürece hiçbir çevresel yıkım benim sorunum olmaz”; “acı çeken, aç kalan, su bulamayan başka hiçbir insan beni ilgilendirmez”; “yok olan, nesli tükenen bitkilerden, hayvanlardan, habitatlardan bana ne” düşüncesini zihnimizin en derin noktalarına ısrarla kazımaya devam ediyor.

Evet, İsviçre referandumu ile reddedilen tasarılar kabul edilse bile dünya kurtulmayacaktı. İsviçre’nin dünyayı kirletmek konusundaki karnesinin toplam içindeki payı Amerika ya da Çin değil elbette. Fakat en azından bir örnek oluşturacaktı bu kararlar, bir umut yaratacaktı. Oysa İsviçreliler terör ve salgın gibi kendi ‘yüksek menfaatleri’ni yakından ilgilendiren, kendilerini ayrıcalıklı bir dokunulmazlığa kavuşturacak konularda kabul oyu kullanmayı tercih ederken, tüm insanlığa, tüm yaşama umut olacak ama kendi menfaatlerini az da olsa törpüleyecek konularda ‘zehirli insan bencilliği’ni göstermekte tereddüt bile etmediler. Bence İsviçre referandumundan çıkarılacak en önemli ders budur.

 

[Feminizm/ LGBTİ+ kitaplığı] Hayaletler her yerde: Cinsiyet ve ırk çıkmazı

Jeffrey Eugenides‘in hacimli kitabı Middlesex‘i çok hızlı bitireceğinizden ve bitirdiğinizde çıktığınız yolculuğun sizi olduğunuzdan başka biri yapacağından şüpheniz olmasın.

Şöyle başlar Middlesex: “Ben iki kez doğdum: İlkinde 1960 yılının Ocak ayında, Detroit için inanılmaz derecede dumansız bir günde kız olarak ve daha sonra tekrar 1974 yılının Ağustos ayında Petoskey’de bir acil kliniğinde, ama bu defa ergenlik çağında bir delikanlı olarak.”

Ardından interseks olduğunu öğreneceğimiz  Calliope Stephanides’in ailesinin Bursa’da başlayan hikâyesi, İzmir Yangını’ndan Detroit Ayaklanması’na kadar uzanır, genişler.

Cinsellik, cinsiyet, aile, aşk ve göç üzerine büyük bir araştırmanın ürünü olan Middlesex tarihsel kurgu anlamında çok tatmin edici bir iş. Kitabın ana karakterinin cinsiyetine ve cinselliğine dair konular ise, -yazarının kendi deyimiyle- ajite olmamak adına bir parça “geçiştirilmiş” gibidir. Yine de Middlesex’in 21. yüzyılın en iyi kitaplarından biri olduğu gerçeği değişmez. Kitapla ilgili biraz daha bilgi için Cem Tunçer’in K24’ten beş yıl önceki yazısına bakmanızı öneririm.

Peşimizi bırakmayan hayaletler

“Ölümün ne olduğunu bildiğimi düşünmekten hoşlanırım. Göz kırpmadan bakabileceğim bir şey olduğunu düşünmek isterim. Büyükbabam yardımın lazım deyip siyah bıçağını pantolon kemerine soktuğunda, peşinden evden çıkıyorum, sırtımı dikleştirip omuzlarımı askı gibi geriyorum çünkü büyükbabam öyle yürür.  (…) Büyükbabam elimi kana bulamaktan çekinmediğimi bilsin istiyorum. Bugün benim doğum günüm.”

Böyle bir ihtimal var mı bilmiyorum ama etrafınızda henüz bu kitabı övmüş kimseyle karşılaşmadıysanız, bu boşluğu hemen doldurmak isterim. Söyle Hayalet Şarkını Söyle, Amerikalı yazar Jesmyn Ward’ın ikinci kez National Book Award kazanmasını sağlayan romanı. Ward, bu ödülü alan ilk kadın yazar olarak tarihe geçti bile.

Kitap hapiste beyaz bir baba ve uyuşturucu bağımlısı siyah bir annenin 13 yaşındaki çocukları Joseph’in gözünden açılıyor. Anlatıcı karakter bir anne –Leonie– oluyor bir Joseph. Kitap katman katman Amerika’nın ırkçı tarihinin tüm izlerini, geride kalan hayaletlerini üzerinize bırakıyor. Ergen bir çocuk üzerinden, etrafında dönen fakirlikle, uyuşturucu bağımlılığıyla, erken yaşta anne-baba olma sorunuyla… Bunların hiçbirini didaktik bir şekilde yapmıyor üstelik hikâye, kitabın edebi başarısı da  en az konusu kadar ön planda.

Herkes suçlu, herkes kurban

Kitabın yazarı da siyah bir kadın olunca ne 17 yaşında anne olan ne de uyuşturucu bağımlılığı yüzünden çocuklarını ihmal eden Leonie’yi de suçlu rolüne koyup içinizi rahatlatabiliyorsunuz. Neredeyse herkesin kurban olduğu bir hikâye bu. İşin içinden çıkması biraz zor. Biraz beyaz insana sinirlenip hırsınızı alabiliyorsunuz ama hayaletlerin sesini bastırmaya yetmiyor bu da.

Bu arada kitabın çevirmeninin Begüm Kovulmaz olduğunu da belirtmek gerek. Benim gibi ne çevirse okurum diyenler varsa kitabı okumak için bir diğer bahane olur belki. Bir not da yazar hakkında, yazar çocukluğunu Mississippi’de geçirmiş gerçek bir Güneyli, bu kadar içinde olmasına rağmen hikâyeyle arasındaki dramatik mesafeyi böyle başarıyla korumuş olması da onu gerçekten iyi bir yazar yapıyor.

Endüstri yine bildiğiniz gibi!

Marmara müsilaj ile kırılırken Ergene ve Susurluk havzaları endüstrinin kirli sularıyla aralıksız kirletilmeye devam ediliyor. Bunun müsebbibi olan endüstri ise en iyi bildiği şeyi yani kapalı kapılar ardında manipülasyon yapıyor.

Plastik poşet ücretlendiriliyor ve bunun da tüm perakende alanına yaygınlaştırılması gerekirken endüstri yine kapalı kapılar ardından lobilerle, manipülasyonlarla ve üstü kapalı parmak sallamalarla ülkenin dağının, taşının ve suyunun plastiğe boğulmaya devam etmesi için ayak oyunları yapıyor.

Marmara müsilajla boğulurken bir deterjan firması, Marmara’ya kurduğu 3-5 tane oyuncak ile “denizinizi temizliyoruz” yeşil yıkamasına sarılıyor ve manipülasyona devam ediyor.

Dünyada yasaklanırken Türkiye topluyor

Tek kullanımlık plastikler tüm dünyada yavaş yavaş yasaklanırken Türkiye’deki tek kullanımlıkçı endüstri hijyen kaygısını suiistimal ederek manipülasyonlarla plastikle boğulmaya devam etmemiz için canhıraş çaba harcıyor.

Kanada hükümeti örneğin plastik çöpleri, bulundukları doğal ortamdaki tüm canlıları olumsuz etkilediği bilgisinden hareketle toksik çöp olarak nitelerken, çöpçü endüstri Kanada hükümetine geri adım attırmak için dava açmaya hazırlanıyor.

Dünya plastiksizleşmek ve fosil kaynak tüketimini azaltmak için her türlü yola eğilim gösterirken perakende içecek endüstrisi insanların bu kaygısı ve eğilimini bir kandırmacayla sömürmeye ve geri dönüşüm aldatmacasıyla tüketicileri yanıltmaya devam ediyor.

Birileri çöpü ham madde olarak yutturmaya çalışırken Avrupa, Polonya , Romanya ve Sırbistan’daki çöp ithalatçısı endüstrinin vergi kaçırması, yasadışı çöp ithal etmesi ve fason şirketler aracılığıyla çöplerden kazanç elde etmeye çalışmasını konuşuyor.

İthalat yasağıyla beraber bıçak gibi kesilen yasadışı çöp döküm faaliyetleri apaçık ortadayken, endüstri hala hedef göstermelere, manipülasyonlara, veriye dayanmayan ve kargaların bile güleceği iddialara ve komplo teorisinden hallice analizlerle ithalat yasağını kaldırmak için canhıraş çalışmaya devam ediyor.

Manipülatif lobi faaliyetleri

Yasak öncesinde “iyi örneklerimiz de var onları da över misiniz” diye ricacı olan, “aslında sektördeki tesislerin çoğunun ithalat lisansı iptal edilmeli ve seçili olan ve işini iyi yapanlar özel ve denetimi çok sıkı alanlarda toplanmalı ama en nihayetinde de ithalat yasaklanmalı” diyen ve hatta “ithalat yasağını aslında bize bakanlığa önerdik” diye online görüşmeler yapıp yandaş devşirmeye çalışan endüstri temsilcileri, şimdi de toplantılarda çevrecileri karalamaya, ve çöp gelsin diye canhıraş lobi faaliyetine devam ediyor.

Avrupa’nın plastik atıklarını en çok alan ülkeler. Grafik: Greenpeace Akdeniz.

Dünya enerjide yenilenebilir ve çevreciliği şaibeli olmayan enerji üretim yöntemlerine yönelirken endüstri ,gıda kaynağı olması gereken biyokütleyi karlılığı yüksek diye enerjiye dönüştürecek yatırımlara yönelmeye devam ediyor.

Depozito iade sisteminin çöp azaltımında oldukça etkili bir yöntem olduğu kanıtlanmışken plastikçiler ve içecek üreticileri kapalı kapılar ardındaki toplantılarda depozito iade sistemi uygulamaya konulmasın diye olmadık oyunlara başvurmaya devam ediyorlar.

Ne pandemi ne afet fark ediyor

Her yıl 60’a yakını nedeni belirlenemeyen yangınlarla kül olan geri dönüşüm tesisleri ortadayken endüstri “ne malum çevreciler ya da çöp ithalatına karşı olanların yakmadığı” gibi kötü, çirkin ve akıldan yoksun iddialarla ve “batsın sizin temiz havanız” yaklaşımıyla çirkinlik sergilemeye devam ediyor.

Dünya doğal ormanların azalmasının ağaçlandırmayla ikame edilemeyeceğini bas bas bağırırken, endüstri hatıra ormanları ile yeşil yıkamaya, orman alanlarına iş makinaları sokmaya, orman alanlarında maden aramaya ve bunu yaparken de her türlü yozlaşmışlığı sergilemeye devam ediyor.

Yani kısacası pandemi de olsa afet de olsa çevre felaketi de olsa ve hatta milyonlarca insan zehirlense bile endüstri, kazandığı para azalmasın diye çevreciliği kirletmeye de, insanların gözünün içine baka baka yalan söylemeyi de, manipülasyonu da her türlü ayak oyununu da yapmaktan geri durmuyor. Yani endüstri yine bildiğiniz gibi.

Artık neyi hissedebiliyoruz?

Son dönemde ana akım televizyon dizilerinde Psikiyatri uzmanı Dr. Gülseren Budayıcıoğlu’nun kitaplarından uyarlanan dizilerin sayısı giderek artıyor. Televizyon tutkunu Budayıcıoğlu’nun farklı romanlarından uyarlanan bu upuzun diziler melodram sever izleyici için adeta altın madeni. Yeşilçam kuşağına televizyon ekranlarında çocukluğunda denk gelenlere bu melodramlar tanıdık gelecektir elbet. Ancak bir de gerçek yasam öyküsünden uyarlanmıştır ibaresiyle izliyoruz bu dizileri.

Çoğunlukla kendi kişisel deneyimlerime dayanarak, bu dizileri izledikten sonra sormadan edemediğim bir çok soru var. Biz travmalarımızın kaynağını gündelik hayatımızın içine yer etmiş şekilde dile dökebiliyor muyuz? Yani çocukluk travmalarımız – ki hangimiz de yok ki – bu kadar sakil bicimde mi hayatımıza yön veriyor? Obsesif kompulsif kişilik bozukluğum var, çünkü annemden neler çektim neler şeklinde mi ilişkileniyoruz travmalarımızla. Hayatında bir çok kayıp yaşamış, hayal kırıklığına uğramış ve hayal kırıklığı üretmiş anne babaların, kendi mağduriyetleriyle zincirleme daha da mağdur yeni nesiller yaratma döngüsü dışında bu diziler bize ne anlatıyor? O yüksek sınıfın zengin ama mutsuz olduğunu göstermenin dışında bize ne diyorlar?

‘Biz bir aileyiz’ efsanesi

Örneğin Masumlar Apartmanı’ndaki ağır çekimlerin, dramatik müziklerin, bitmez tükenmez şekilde travmaları dile döken diyalogların, şiirin, müziğin, hepsinin birden bir araya gelip eninde sonunda durmadan tekrarladığı şey, “Biz bir aileyiz, affetmesek de sevmeye devam ederiz.!” Mahvedilmiş çocukluklar öğretemedi bize, aile tüm kötülüklerin barınağıdır. Aileye isyan edebilen, aile tabularıyla arasına mesafe koyabilen ve bu mesafeyi motive eden kaç dizi var şu anda televizyonda? Aksine bu tekinsiz çocukluklar şimdi birer birer kanal kanal saatlerimizi kemiriyor. İyi oyunculuklar deyip gözyaşları içinde alkış tutuyoruz.

Bunları izlerken içlerimize ne işliyor farkında mıyız? Ancak böylesi dramatik sahneleri mi hissedebiliyoruz? Hissedebilme eşiğimiz nerelere geldi? İki saat otuz altı dakikaya sığan kaç şarkı, kaç şiir bize içinde yaşamaya alıştığımız bataklıkta bir şeyler hissettirebilir? Hem bataklıkta yasayıp hem de bu dipsiz melodramların içinde ağlaya ağlaya neye dönüşüyoruz?

Kadın ölse de huzur yok

Kıskançlığı ve şiddeti travmalarıyla meşrulaştırmış Han delirince üzülüyoruz da bu erkek şiddetinin alt üst ettiği, banyoya kilitlediği İnci ondan kaçmak için şehir dışına çıkıp sonunda kazaya kurban gittiğinde erkeğin acısı dramatik keman ezgileriyle görünür ve duyulur olmaya devam ederken kadına ne oluyor? Söyleyeyim: Bir rüya/fantezi sahnesinde, pastoral bir mekanda dingin bir gölde yavaşça ilerleyen çiçeklerle dolu bir kayıkta ağlayan kocasına sarılırken “Çok mutluyum, artık korkmuyorum” diyor. Yine onu teselli eder bir konumda buluyoruz kadını. Öldükten sonra bile görevi bitmiyor yani. İşin açıkçası kadın huzura filan ermiyor, kadın yok oluyor. Ama dizinin önerdiği şekliyle, biz bir aileyiz, affetmesek de katili sevmeye devam ederiz.

Budayıcıoğlu Masumlar Apartmanı’nın sezon finalinin ardından verdiği röportajda şöyle demiş: ‘Sadece bu dizide değil, diğer dizilerde de amaç hep bu insanların nasıl ve neden bu hale geldiklerini sizlere gösterebilmek. Hiç̧ olmazsa bundan sonra insanlarımız acı çekmesinler.’  Acı çekmemeyi başarabilmek için bu yersiz uzun dizilerde aile şiddetinin üstesinden gelmiş, onun altında ezilmemenin yolunu bulmuş, çevresindekileri o travmatik çocukluğun kurbanı haline getirmemiş, paranoyak ve güvensiz erkeklere aşık olsa da kendi hayatını merkeze alabilmiş kadınlar izlememiz gerekmiyor mu?

Sanki bu diziler eninde sonunda erişilecek bir kurtuluş ya da iyileşme vadedip sürekli acılı çocuklukların dipsiz karanlık kuyusuna atıyor izleyicisini. Bence bizim ‘bu insanların’ neden ‘bu hale’ geldiğini görmekten çok, travmalarının üstesinden nasıl gelebildiklerini, nasıl güçlendiklerini görmeye ve izlemeye ihtiyacımız var.

 

[Çocuklar için Yeşil Kitaplar] Hava kirliliğine en renkli çözüm: Ağaçların yetiştiği bina

Küçük bir kız penceresinden dışarıyı; önünde uzanan gri, çirkin ve şekilsiz binalar ile inşaat vinçlerinden oluşan manzarayı izliyor. Onu dört duvar arasında tutan bir şey var: Hava kirliliği. Kendi kendine, “Yine mi evde kalacağım” diye homurdanıp “Bari bir çizim yapayım” diyor.

Anlık ve kendiliğinden gelişen bu fikir, penceresinin öte tarafındaki binalara çok benzeyen bir evin ana hatlarını koyarak yapılan bir başlangıç sıra dışı ve capcanlı çiçekleri filizlendiriyor önce. Derken çiçekler pencerelerden dışarı uzanıp her yere yayılıyor. Biz sayfaları çevirmeye devam ettikçe tüm evler, sokaklar, küçük kızın gözlerinin önündeki o anonim şehir, kitabın ilk sayfalarında karşımızda dikilen hafriyat sahası tümüyle değişiyor. Bitkiler ve hayvanlar özgürlüklerine kavuşuyor. Keza evler de. Şimdi kimi evler bir çift ayakkabının üstünde yükselirken kimileri bir çileğin formuna bürünüyor.

Koreli yazar ve illüstratör Kang-mi YOON‘un ilk kitabı olan Ağaçların Yetiştiği Bina, bir hayal gücü şöleni. Buna karşılık okuyucuyu sadece hayal gücü zemininde yapılacak bir yürüyüşe çağırmıyor sanatçı. YOON, doğa ile insan, insan ile mimari arasında kurulabilecek farklı bir ilişki ihtimali üzerine düşündürüyor. Dünyadaki tüm kendiliğinden varoluş biçimlerini baltalayan yıkıma bitki, hayvan, insan, mimari ve teknoloji arasında kurulabilecek bir ortaklığı somutlaştırarak cevap veriyor. Küçük bir kızın boya kalemlerinin ucunda şekillenen bu hikâye yeşil ve yaşanabilir bir hayatın çağrısı.

Kang-mi YOON

Üniversitede resim bölümünde okudu. Eserleri birçok sergide yer aldı. Çeşitli atölyelerde resimli kitaplar üzerine çalıştı. 2018’de Hyundai Çocuk Kitaplar Müzesi’nin düzenlediği “1. Basılmamış Fikirler” sergisinde, ziyaretçilerin oyuyla “yayın desteği alacak sanatçı” seçildi. Ağaçların Yetiştiği Bina sanatçının ilk resimli kitabıdır.

Ödüller

  • 2020 Bookstart Seçkisi
  • 2019 School Library Journal Tavsiye Edilen Kitaplar Seçkisi
  • 2019 Kore Kültür ve Sanat Komisyonu Edebi Eserler Seçkisi

Künye

Yayınevi: KÜ Çocuk
Yazar: Kang-mi YOON
Çevirmen: Nan-A LEE

 

Yeşiller Partisi Eş Sözcülerinden CHP’ye ziyaret

Kuruluşları İçişleri Bakanlığı’nın gerekli evrakları teslim etmediği için 272 gündür hukuksuz bir şekilde engellenen Yeşiller Partisi’nin eş sözcüleri Emine Özkan ve Koray Doğan Urbarlı, CHP temsilcileriyle görüştü.

CHP Genel Başkanı Kemal Kılıçdaroğlu ve CHP İstanbul İl Başkanı Canan Kaftancıoğlu ile yapılan görüşmede Yeşiller Partisi’nin hedefleri ve kurulma sürecinde yaşadıkları hak ihlalleri konuşuldu.

Emine Özkan Yeşil Gazete’ye yaptığı açıklamada 17 Haziran Perşembe günü sabah saatlerinde gerçekleşen toplantıyı “oldukça verimli bir görüşmeydi” sözleriyle nitelendirdi.

Hak ihlali Meclis’e taşınacak

Toplantıda konuşulan konular hakkında bilgi paylaşan Özkan, “Partiden, partiyi neden kurduğumuzdan ve yapımızdan bahsettik. İklim ve çevre meselelerine dayalı siyasi anlayışın kurumsallaşmasına ihtiyaç olduğundan söz ettik” dedi.

Partinin kuruluşunun engellenmesinin de gündeme geldiğini dile getiren Özkan, Kılıçdaroğlu’nun “Biz milletvekilleri aracılığıyla Meclis’te soru önergesi verelim. Gerekirse İçişleri Bakanlığı’na bir heyet gönderelim” diyerek bu hak ihlaline karşı yanlarında olacaklarının sözünü verdiğini aktardı.

Kılıçdaroğlu: Ekolojik haklar programa dahil edildi

Yeşiller Partisi Eş Sözcüsü Koray Doğan Urbarlı ise yaptığı açıklamada görüşmenin diğer bir önemli maddesinin Kılıçdaroğlu’nun ekolojik hakları parti programına dahil ettiklerini vurgulaması olduğunu söyledi.

CHP tarafından yayınlanan İkinci Yüzyıla Çağrı Beyannamesi’nin 10’uncu maddesinde “Gelecek nesiller için Ekosistem Hakkı’ korunacaktır” ifadeleri yer alıyordu. Urbarlı, Kılıçdaroğlu’nun “Bütün partiler programlarına ekolojiyi dahil etmeye başladı. Ancak sizin bu konuyu merkeze alarak ilerliyor olmanız oldukça önemli” dediğini aktardı.

Yeşiller Partisi Eş Sözcüsü Urbarlı görüşmenin genel anlamda olumlu geçtiğini ve ilerleyen günlerde diğer siyasi partilerle de bir araya geleceklerini söyledi.

Parti kuruluşu 272 gündür engelleniyor

Yeşiller Partisi kuruluşlarını bildirmek amacıyla 21 Eylül’de Siyasi Partiler Kanunu’nun 8’inci Maddesi’nde talep edilen belgeleri İçişleri Bakanlığı’na teslim etti.

Ancak İçişleri Bakanlığı “alındı belgesi” vermeyerek partinin tüzel kişilik kazanmasını sekteye uğrattı.  Partinin kurucu üyeleri ve avukatlarının defalarca telefonla ve bakanlık binasına giderek yetkililerle görüşme talebi, CİMER üzerinden yaptığı başvuru ve resmi yazışmalar yanıtsız kaldı.

Açılan dava reddedildi

Bu durumu yargıya taşıdıklarını aktaran Emine Özkan, İdari Mahkeme’de açtıkları davanın reddedildiğini ve kendilerinin Asliye Mahkemesi’ne yönlendirildiğini söyledi.

Asliye Mahkemeleri’nin tüzel kişilerin davalarına baktığını hatırlatan Özkan, “Bizim sorunumuz da zaten bu tüzel kişiliğin kazanılmasının engellenmesi. O yüzden bizde kararı temyize gönderdik” ifadelerini kullandı.

İçişleri Bakanlığı’nda görevli iki bürokrat hakkında da ‘görevi ihmal’ suçlamasıyla suç duyurusunda bulunduklarını hatırlatan Özkan,  buna karşı verilen takipsizlik kararına da itiraz ettiklerini aktardı.

“Hukuki olarak beklentimiz kalmamış durumda” diyen Özkan, iç hukuk yolları tükendikten sonra Anayasa Mahkemesi’ne gideceklerini söyledi.

LGBTİ+ örgütlerinden HDP İzmir il binasına yapılan saldırı sonrası taziye ve dayanışma mesajları

LGBTİ+ örgütleri, dün HDP İzmir İl binasına Onur Gencer tarafından yapılan saldırıda hayatını kaybeden Deniz Poyraz’ın yakınları, ailesi ve HDP’ye baş sağlığı diledi.

Örgütler, ayrı ayrı dayanışma mesajları yayımladı.

‘Bu bir kadın cinayetidir’

Kaos GL‘nin haberine göre, İzmir’deki Genç LGBTİ+ Derneği, bu cinayetin bir kadın cinayeti olduğunu belirtip, HDP’nin ve Deniz Poyraz’ın yakınlarının yasını ve öfkesini paylaştıklarını ifade etti:

HDP İzmir İl Binasına yönelik düzenlenen nefret saldırısı ve saldırıda parti çalışanı Deniz Poyraz’ın katledilmesi nedeniyle çok üzgün ve öfkeliyiz. Bu bir kadın cinayetidir! HDP İzmir’in ve Deniz Poyraz’ın yakınlarının yasını ve öfkesini paylaşıyoruz. Şiddetin ve nefretin olmadığı bir yaşam için dayanışmaya ve mücadele etmeye devam edeceğiz!”

İzmir Pride da devam eden İzmir Onur Haftası etkinliklerini ertelediklerini duyurdu.

Kürtçe ve Türkçe açıklama

Hêvî LGBTİ+ Derneği ise Kürtçe ve Türkçe açıklama yaptı. Açıklamada şu ifadelere yer verildi:

Erîşa li ser navenda bajêr ya #izmirhdp hatiye kirin erîşeke li dijî demokrasiyê ye. Em daxwaza lêpirsîneke bi bandor û zelalkirina êrîşê dikin. Em sersaxî li xizm û hevalên tekoşînê yên #DenizPoyraz dikin û dixwazin nefret bi dawî bibe.”

“#izmirhdp il binasına yapılan saldırı Demokrasiye yapılmış bir saldırıdır. Etkili bir soruşturma yürütülmesini ,saldırının aydınlatılmasını talep ediyoruz. #DenizPoyraz ‘ın yakınlarına ve mücadele arkadaşlarına başsağlığı dileklerimizi iletiyor nefretin son bulmasını istiyoruz.”

https://twitter.com/HeviLgbt/status/1405526594051997700

‘Nefret saldırılarına son’

Kaos GL Derneği ve 17 Mayıs Derneği, nefret saldırılarına son çağrısı yaparak şu ifadeleri kullandı:

Nefret saldırılarına son! HDP’ye, Deniz Poyraz’ın yakınları ve ailesine başsağlığı diliyoruz. Etkili bir soruşturma yürütülmesi, saldırının aydınlatılması, HDP’ye yönelik nefret söylemlerinin son bulmasını talep ediyoruz. #DenizPoyraz”

Örgütlerin taziye mesajları

SPoD, Lambdaistanbul LGBTİ+ Dayanışma Derneği, Ünikuir, İstanbul LGBTİ+ Onur Haftası, KuirMarmara, Boğaziçi LGBTİ+, ODTÜ LGBTİQAA+, Kızıl Okyanus LGBTİ+ ve Pembe Hayat, HDP’ye yönelik saldırıyla ilgili şu mesajları paylaştı:

SPoD: Halkların Demokratik Partisi (HDP)’nin İzmir il binasına yönelik saldırıda parti çalışanı Deniz Poyraz öldürüldü. HDP’ye ve D.P.’nin tüm yakınlarına başsağlığı diliyoruz. Demokratik alanı hedef alan bu nefret suçunu kınıyoruz. Şiddetsiz, nefretsiz, temiz siyasetten yanayız.”

Lambdaistanbul LGBTİ+ Dayanışma Derneği: “HDP’ye yapılan saldırının sorumlusu her gün usanmadan kadınları, kürtleri, LGBTİ+’ları hedef gösterenlerdir. İnsan hakları savunucularının terörist ilan edildiği coğrafyada, katillerin yalnız olmadığını biliyoruz. Nefret politikalarınıza karşı inatla yaşamı savunacağız!#HDPhalktır”

Ünikuir: “Bugün Halkların Demokratik Partisi İzmir il binasına yönelik saldırıda öldürülen Deniz Poyraz’ın tüm yakınlarına ve HDP’ye başsağlığı diliyoruz. Nefret söylemlerinin ve hedef göstermelerin zemin hazırladığı bu saldırıyı en kuvvetli biçimde kınıyor, demokrasiyi hedef alan bu saldırıyı gerçekleştirenlerin bir an önce adalet karşısında hesap vermeleri için tüm yetkili birimlere çağrıda bulunuyoruz.”

İstanbul LGBTİ+ Onur Haftası: “Bugün İzmir’de HDP İzmir İl binasında polislerin gözetimde katledilen Deniz Poyraz unutmayacağız. #HDPhalktır”

KuirMarmara: “Mevcut siyasi iktidarın kutuplaştırıcı, hedef gösterici, kışkırtıcı söylemlerinin sonucunda gerçekleşen nefret temelli saldırıların karşısındayız.

HDP’ye yapılan saldırının faili de azmettiricisi de bellidir. HDP’nin yanındayız.

#HDPhalktır

#DenizPoyraz”

Boğaziçi LGBTİ+: “Kürt halkına yönelik örgütlü nefret bugün bir kadını katletti. Irkçılık ve LGBTİ+fobinin aynı faşist nefretten beslendiğinin farkındayız. Nefrete ve faşizme karşı birleşik mücadele için bugün biz de alanlardaydık. HDP halktır, halk burada! Katledilen Deniz Poyraz onurumuzdur.”

ODTÜ LGBTİQAA+: “HDP İzmir İl binasına yapılan hain saldırıyı kınıyor, bu saldırıda katledilen Deniz Poyraz için olan üzüntümüzü dile getiriyor ve yakınlarına baş sağlığı diliyoruz. Nefret söylemlerinin, kışkırtmaların ve hedef göstermelerin neden olduğu bu saldırı, insan haklarını hedef alan bir saldırıdır. Deniz Poyraz’ın katilinin ve hedef göstermeleriyle saldırıda payı olan herkesin en kısa sürede adalete hesap vermesi çağrısında bulunuyoruz.”

Kızıl Okyanus LGBTİ+: “#DenizPoyraz’ın katili her fırsatta HDP’yi hedef alan, kadınlara ve LGBTİ+’lara saldıran, İstanbul Sözleşmesi‘ni feshetmeye çalışan iktidardır. #HDPHalktır Halka Hesap Vereceksiniz!”

Pembe Hayat: “Bu topraklarda nefret söylemleriyle Ermenileri, Kürtleri, Alevileri, LGBTİ+’ları sistematik olarak hedef gösterdiniz; nefret suçu nedeniyle kaybettiklerimizin katillerinin kim olduğunu biliyoruz. #DenizPoyraz İzmir HDP İl Örgütü’ne yapılan saldırıyı Pembe Hayat LGBTİ+ Dayanışma Derneği olarak kınıyoruz. Sistematik olarak bizleri hedef gösteren ayrımcı ve politik dilin derhal terk edilmesini talep ediyoruz. #DenizPoyraz”

HDP il binasında öldürülen Deniz Poyraz son yolculuğuna uğurlandı

İzmir’de Halkların Demokratik Partisi’ne (HDP) yönelik saldırıda katledilen Deniz Poyraz’, ailesi, yakınları ve partililerin katıldığı törenle son yolculuğuna uğurlandı.

MA‘nın haberine göre, cenazeyi almak üzere Konak ilçesindeki Tepecik Mahallesi’ne giden ailesi, Poyraz’ın tabutunun başında ağıtlar yaktı.  Mezarlıklar Müdürlüğü önünde konuşan anne Fehime Poyraz, “Benim kızıma ne işkence çektirdiyse, Allah ona da versin. Nasıl içim yandıysa, onun annesinin içi de yansın. Hayatta kimseye beddua etmedim ama içim yandı, onun annesinin içi de yansın. Denizler ölmez, Deniz gitti, binlerce Deniz gelecek. Ne mutlu bana ki Deniz’in annesiyim. Bir kadına o kadar işkence yapılır mı? Faşist!” dedi.

Mezarlıklar Müdürlüğü’nden kadınlar tarafından alınan Poyraz’ın tabutu, zılgıtlar ve alkışlar eşliğinde aile evinin bulunduğu Bağkuyu Mahallesi’ne götürüldü. Cenazeyi mahalle girişinde karşılayan yüzlerce kişi, aileye evine kadar eşlik etti. Aile evinin önünde bir toplanan kalabalık, sık sık “Denizler ölmez” sloganları attı.

Daha sonra kalabalık halinde gidilen Kadifekale Camii’ndeki cenaze törenini HDP Eş Genel Başkanları Pervin Buldan ve Mithat Sancar ile partililer de katıldı.

Deniz Poyraz, cenaze törenin ardından Buca Kaynaklar Mezarlığı’nda defnedilecek.