Hafta SonuKitapKöşe YazılarıManşetYazarlar

[Feminizm/ LGBTİ+ kitaplığı] Hayaletler her yerde: Cinsiyet ve ırk çıkmazı

Jeffrey Eugenides‘in hacimli kitabı Middlesex‘i çok hızlı bitireceğinizden ve bitirdiğinizde çıktığınız yolculuğun sizi olduğunuzdan başka biri yapacağından şüpheniz olmasın.

Şöyle başlar Middlesex: “Ben iki kez doğdum: İlkinde 1960 yılının Ocak ayında, Detroit için inanılmaz derecede dumansız bir günde kız olarak ve daha sonra tekrar 1974 yılının Ağustos ayında Petoskey’de bir acil kliniğinde, ama bu defa ergenlik çağında bir delikanlı olarak.”

Ardından interseks olduğunu öğreneceğimiz  Calliope Stephanides’in ailesinin Bursa’da başlayan hikâyesi, İzmir Yangını’ndan Detroit Ayaklanması’na kadar uzanır, genişler.

Cinsellik, cinsiyet, aile, aşk ve göç üzerine büyük bir araştırmanın ürünü olan Middlesex tarihsel kurgu anlamında çok tatmin edici bir iş. Kitabın ana karakterinin cinsiyetine ve cinselliğine dair konular ise, -yazarının kendi deyimiyle- ajite olmamak adına bir parça “geçiştirilmiş” gibidir. Yine de Middlesex’in 21. yüzyılın en iyi kitaplarından biri olduğu gerçeği değişmez. Kitapla ilgili biraz daha bilgi için Cem Tunçer’in K24’ten beş yıl önceki yazısına bakmanızı öneririm.

Peşimizi bırakmayan hayaletler

“Ölümün ne olduğunu bildiğimi düşünmekten hoşlanırım. Göz kırpmadan bakabileceğim bir şey olduğunu düşünmek isterim. Büyükbabam yardımın lazım deyip siyah bıçağını pantolon kemerine soktuğunda, peşinden evden çıkıyorum, sırtımı dikleştirip omuzlarımı askı gibi geriyorum çünkü büyükbabam öyle yürür.  (…) Büyükbabam elimi kana bulamaktan çekinmediğimi bilsin istiyorum. Bugün benim doğum günüm.”

Böyle bir ihtimal var mı bilmiyorum ama etrafınızda henüz bu kitabı övmüş kimseyle karşılaşmadıysanız, bu boşluğu hemen doldurmak isterim. Söyle Hayalet Şarkını Söyle, Amerikalı yazar Jesmyn Ward’ın ikinci kez National Book Award kazanmasını sağlayan romanı. Ward, bu ödülü alan ilk kadın yazar olarak tarihe geçti bile.

Kitap hapiste beyaz bir baba ve uyuşturucu bağımlısı siyah bir annenin 13 yaşındaki çocukları Joseph’in gözünden açılıyor. Anlatıcı karakter bir anne –Leonie– oluyor bir Joseph. Kitap katman katman Amerika’nın ırkçı tarihinin tüm izlerini, geride kalan hayaletlerini üzerinize bırakıyor. Ergen bir çocuk üzerinden, etrafında dönen fakirlikle, uyuşturucu bağımlılığıyla, erken yaşta anne-baba olma sorunuyla… Bunların hiçbirini didaktik bir şekilde yapmıyor üstelik hikâye, kitabın edebi başarısı da  en az konusu kadar ön planda.

Herkes suçlu, herkes kurban

Kitabın yazarı da siyah bir kadın olunca ne 17 yaşında anne olan ne de uyuşturucu bağımlılığı yüzünden çocuklarını ihmal eden Leonie’yi de suçlu rolüne koyup içinizi rahatlatabiliyorsunuz. Neredeyse herkesin kurban olduğu bir hikâye bu. İşin içinden çıkması biraz zor. Biraz beyaz insana sinirlenip hırsınızı alabiliyorsunuz ama hayaletlerin sesini bastırmaya yetmiyor bu da.

Bu arada kitabın çevirmeninin Begüm Kovulmaz olduğunu da belirtmek gerek. Benim gibi ne çevirse okurum diyenler varsa kitabı okumak için bir diğer bahane olur belki. Bir not da yazar hakkında, yazar çocukluğunu Mississippi’de geçirmiş gerçek bir Güneyli, bu kadar içinde olmasına rağmen hikâyeyle arasındaki dramatik mesafeyi böyle başarıyla korumuş olması da onu gerçekten iyi bir yazar yapıyor.

Kategori: Hafta Sonu

Haber HattıKitapKöşe YazılarıManşetYazarlar

[Feminizm/ LGBTİ+ kitaplığı] Feminist iki kadından iki dönem, iki coğrafya

Zabel Yesayan’la tanışmayı uzun zamandır istesem de bir türlü fırsat bulup herhangi bir kitabını okuyamamıştım. Şimdi karantina günlerinde Son Kadeh’in de Aras Yayıncılık’ın e-kitap formatıyla satışa sunduğu kitaplar arasında olduğunu görünce fırsat bu fırsat dedim.

Diğer anlatıları da ilgimi çekse de işin içinde bir aşk macerası olduğundan ve anlatıcı karakterin kadın olmasından kaynaklı Son Kadeh zaten daha çok merak ettiğim bir kitabıydı yazarın.

Kitap uzun bir mektup formatında, bu sebeple itiraflar, iç hesaplaşmalar, çatışmalar tüm açıklığıyla gözler önüne seriliyor. İlk sayfaların görece durağanlığı sonrası hikâye oldukça heyecan verici bir şekilde açılıyor. Son sayfalara kadar da merakla peşinden sürüklendiğiniz bir anlatıya dönüşüyor. Son Kadeh’in dönemine göre cüretkâr bulunmasıyla dikkat çekmesi bir yana Yesayan gibi büyük bir yazarla tanışmak için de muhteşem bir fırsat. Umarım yazarın diğer eserleri de e-kitap formatına aktarılsın.

Kuzey İrlanda’nın çalkantılı dönemlerine bir yolculuk: Sütçü

Anne BurnsSütçü romanıyla beni pek de aşina olmadığım bir dünyaya götürdü. Kuzey İrlanda sorununa dair hiç bilmediğim ve çoğu zaman şaşkınlıkla anlatılanların gerçekliğini araştırmak için kitabın kapağını kapattığım bir okuma deneyimiydi.

Hikâye Kuzey İrlanda sorununun en ateşli döneminde geçiyor. Küçük bir kasabada herkes “diğer taraftan” gibi görünmemek için attığı her adıma dikkat ediyor. Çünkü “retçi” olmanın bedeli, tehdit edilmek, dövülmek hatta öldürülmek ya da ortadan kaybedilmek oluyor.

Ülkenin politik durumu akıl almaz bir noktaya gelmişken 18 yaşındaki anlatıcı karakterimiz bir de kasabanın sütçüsünün ısrarlı takipleriyle baş etmek zorunda kalıyor. Okuması da hazmetmesi de öyle kolay bir kitap değil Sütçü, bu genç bir kadının hayatının kontrolünü elinde tutma çabasının hikâyesi çok güçlü, sarsıcı. 2018’de kazandığı Man Booker Ödülü’nün hakkını teslim eden bu ilginç kitabı gözden kaçırmayın.

epikneokuyor.com

Kategori: Haber Hattı

Hafta SonuKitapKöşe YazılarıManşetYazarlar

[Feminizm/ LGBT+ kitaplığı] Luiselli ve Ernaux’dan kayıt tutmak üzerine…

İçinde arşiv parçalarının, kurgu karakterlerin, kitap ya da yazarların, listelerin, fotoğrafların yer aldığı kitapları seviyorsanız aradığınız kitap Kayıp Çocuk Arşivi

Valeria Luiselli, sakin sakin okuru hiç yormadan inşa ediyor kurgusunu. İşleri ses belgeleri toplamak ve belgeselcilik olan evli bir çift, iki çocuklarıyla yola çıkıyorlar. Romana adını veren kayıp çocuklardan bazıları ve en merkezde olanları Meksika sınırından ABD’ye girmeye çalışan çocuklar, ama dahası da var.

İnsan ilişkilerine dair, Amerika’nın günahlarına ve çocukluk ve yetişkinlik arasındaki o garip değişime dair bir kitap Kayıp Çocuk Arşivi. Özellikle farklı arşivleme yöntemlerine, hafıza ve saklama konularına ilgi duyuyorsanız bu kitabın kafanızı inanılmaz açacağından emin olabilirsiniz. Kitap uzun zamandır listemde olsa da şu aralar okumak da ayrıca keyifliydi, nedenini tam olarak açıklayamasam da uzun zamandır beklediğim bir okuma ve düşünme deneyimini yaşamamı sağladı Luiselli Kayıp Çocuk Arşivi‘yle.

Podcast sevenlerdenseniz, kitabın çevirmeni Seda Ersavcı ve yayıncısı Sanem Sirer’in kitaba dair sohbetini de buradan dinleyebilirsiniz.

Valerie Luiselli, Kayıp Çocuk Arşivi
440 sayfa, Çev.: Seda Ersavcı
Siren Yayınları, 2019

Sahip olduğumuz tek şey arşivimiz: Seneler

José Ortega y Gasset’nin “Sahip olduğumuz tek şey tarihimiz, o da bize ait değil” epigrafıyla açılıyor Annie Ernaux’nun türler ötesi kitabı Seneler ve tam da bu girişten aldığı güçle kişisel tarihini toplumsal olaylarla birleştiren bir anlatı yaratıyor. Daha ilk sayfalarından itibaren etkileyici bir kurgu dışı kitap arıyorsanız Ernaux’nu Seneler‘i tam size göre.

Geçen haftalarda Epik ne okuyor? Instagram hesabı üzerinden “Daha fazla kadın yazar okuma hedefinizde hangi yazar var” soruma birden fazla kişinin Annie Ernaux cevabını vermesinden kitabın bazılarımızın radarına girmiş olduğunu fark etsem de kesinlikle hem daha çok kişi tarafından okunmayı hem de üzerine uzun uzun konuşulmayı hak eden bir kitap Seneler.

Kitap 1940’lardan 2000’lere kadar bir listeler silsilesi, reklamlar, okulda ya da okul bahçesinde öğrendiklerimiz, evlerde, sokaklarda duyduklarımız hepsi de yazarın benzersiz perspektifiyle sıralanıyor. Şöyle diyor Ernaux Seneler‘de:

“hazzetmediğimiz erkek lafları, otuzbir çekmek, saplamak

okulda öğrendiğimiz ve dünyanın karmaşasını çözdüğümüz hissi veren sözler. Sınavdan çıkar çıkmaz, zihnimize girdiklerinden daha büyük bir hızla çekip giderlerdi

ninelerin, dedelerin, anne bababaların dillerinden düşürmedikleri, bizi sinir eden sözler, nedense vefatlarından sonra, yüzlerinden çok bunlar gelir akla, fazla merak kediyi öldürür

Pek şüpheye yer yok Seneler her yönüyle bu yıl Türkçede gördüğümüz en güçlü kitaplardan biri.

Annie Ernaux, Seneler
232 sayfa, Çev.: Siren İdemen
Can Yayınları, 2021

epikneokuyor.com

 

Kategori: Hafta Sonu

Hafta SonuKitapKöşe YazılarıManşetYazarlar

[Feminizm/ LGBTİ+ kitaplığı] Erkek edebiyat dünyasında lezbiyen bir kadının var olma çabası: Cehennem- Bir Şairin Romanı

Amerikalı lezbiyen feminist şair Eileen Myles’ın Türkçede yayımlanan ilk kitabı Cehennem: Bir Şairin Romanı geç de olsa yakaladığım için beni çok mutlu eden bir roman. İlk çıktığında bir arkadaşım “bu kitaba bakmalısın” diye önermişti ama ancak okuma fırsatım oldu kitabı.

Kitap Myles’ın Boston’daki lise yıllarından New York’a taşınması, orada bir kadın olarak, New York edebiyat dünyasına girişiyle eş zamanlı kendini keşfetme sürecini anlatıyor. Yetmişler Amerikası, Punk akımı, barda çalışarak hayatta kalmaya çalışan, bir yandan da erkek edebiyat dünyasında lezbiyen bir kadın olarak var olmaya çalışan Myles’ın romanı Patti Smith’in Çoluk Çocuk anlatısına benzer bir tat bırakıyor insanda. Ama daha edebisi, daha şairanesi… Patti Smith’in kendisi de romanda sözü geçen karakterlerden biri üstelik.

Otobiyografik bu roman dönemin de ruhuna uygun olarak deneysel bir dil ve yapıya sahip. Çevirmeni Sedef İlgiç’i burada anmadan geçmemek lazım. Böyle bir metni Türkçeleştirmek çok da kolay olmamıştır diye tahmin ediyorum. Punk bir şair olan Myles’ın hikâyesini takip edebilmek çok kolay değil, o yüzden başlangıçta kitabın içine girmekte zorlanabilirsiniz, fakat ilk yirmi sayfayı aşıp yazarın tarihsel olarak nereden nereye atladığını (lise yıllarından mı bahsediyor, New York’ta yaşadıklarından mı) yakalamayı onun düzensiz düzenini keşfettikten sonra ilham verici bir roman okuduğunuzu fark edebiliyorsunuz.

Cinsiyetsiz ideal aşık: Bedende Yazılı

Jeanette Winterson‘un Bedende Yazılı’sı, bana göre tüm zamanların en iyi aşk romanlarından biri.  Tüm dünyadan birçok okur için böyle olduğunu da biliyorum. Adını, yaşını, cinsiyetini bilmediğimiz anlatıcı karakter, birçoğumuzun hayalini kurduğu aşık. Belki de olmak istediğimiz aşık. Hatta daha çok olmak istediğimiz aşık. Tutkusu, romantizmi, akışkanlığı ve aşık olduğu insanların bedeninde onu büyüleyen parçaların bize daha önce tekrar ve tekrar anlatılan heteroseksüel aşk hikâyelerinden başkalığıyla çok çekici.

Annenizin, babanızın, onların da anne babasının oturduğu o klişeler koltuğuna illa oturacaksanız bile nasıl oturduğunuzu sorgulamanız için, her şey bir yana bu kadar akıllı, romantik, seksi bir ana karakterin erkek olma zorunluluğunu yıktığı için hele havalar da sonbahara dönerken mutlaka okunması gerekenler listenize almanıza önereceğim.

epikneokuyor.com

Kategori: Hafta Sonu

Hafta SonuKitapKöşe YazılarıManşetYazarlar

[Feminizm/ LGBTİ+ kitaplığı] Siyah bir kadının gözünden toplumsal güzellik: Kız Kardeşim Seri Katil

Bu yazıda önereceğim kitap, Kız Kardeşim Seri Katil. Hem küçük bir roman, hem de kısa kısa bölümlerin birleşiminden oluştuğu için muazzam bir hızla okunuyor. İki üç günde bitireceğiniz, çağımızın böylesine yetenekli bir yazarıyla tanıştığınız için kendinizi şanslı hissedeceğiniz bir kitap. Bu arada söylemeden edemeyeceğim, kitabın metroda, otobüste elinizde tutmaktan pek de hoşlanmayacağınız bir kapağı var:) ama ne demişler bir kitabı asla kapağına göre yargılama!

Kız Kardeşim Seri Katil’in 31 yaşındaki Nijeryalı yazarı Oyinkan Braithwaite, Man Booker’ın uzun listesine kalmamış olsa ben de kitabı okumaya bu kadar heves etmeyebilirdim. Hatta Türkçede bir süre önce çıkan kitabın -kapağının da olumsuz etkisiyle- pek de radarıma girmediğini söylemem gerek. Mundi Yayınları‘ndan çıkan eser, dünyada -tabii ki özellikle Batı’da- çok konuşulduysa da çevirisini dört gözle beklediğim Normal People ya da Her Body and Other Parties kadar heyecanlandığım bir kitap olmamıştı.

Öncelikle bu kayıtsızlıkta yanıldığımı söylemeliyim. İki kız kardeşin hikâyesini anlatan kitap, dünyayı sarsıcı bir şekilde siyah bir kadının gözünden toplumsal güzellik, kardeşlik ve aile üzerinden ele alıyor. Kitabın başkarakteri Korede’nin başka bir kadını tarif ederken, “Teni benimkinden daha koyu -hani hepimizi damgaladıkları siyah rengine çok yaklaşmış” cümlesinin üzerine “siyahi” ya da “siyah” tanımını cümle içinde kullanmak eskisinden de zor olacak. Kardeşler arasında ten rengi daha açık olanın koyu olana göre daha çok sevildiği ve arzulandığı bir dünya bu. Bunun altında yatan güzellik merkezini beyaz olandan almak ve ona göre belirlemek gerçeği oldukça sarsıcı.

Bu arada Braithwaite’ı özel bir yazar yapan şeyin onun mizah yeteneği olduğunu da söylemek gerek. En zor konuyu bile okurun dudağının kenarına bir gülümseme yerleştirerek okutmayı başarıyor.

12 yaşındaki Anna’nın çarpıcı arayışı: Helios Felaketi

Bir diğer küçücük kitap da Helios Felaketi. Bir günde okuyup okuduğunuz için kendinizi şanslı hissedeceğiniz türden romanlardan.

Kitabı okuyup bitirdikten birkaç gün sonra National Book Award‘ın uzun listesinde gördüğümde bir tanıdığa rastlamış gibi hissettim. On iki yaşındaki Anna Bergström tanıştığım en ilginç karakterlerden biri olarak aklıma kazındı. Katmanlı, şaşırtıcı; beklenmedik sevinçleri, üzüntüleri, çıkarımları olan bir çocuk karakter yaratmak her zaman kolay değildir. Linda Boström Knausgård, işte bunu en iyi şekilde başarıyor Helios Felaketi’nde.

Günümüzde bir İsveç kasabasında, babasından ayrı düşmüş bir kız çocuğunun, dille, aileyle, susmak ve konuşmakla ve babasını aramakla ilerleyen hikâyesi sizi bir çırpıda içine alacak. Kitabın arka kapağındaki şu cümle dönüp duracak zihninizde: Anna kim, babası kim, kavuşmalarını istiyor muyuz gerçekten, kavuştuklarında neler olabileceğini öngörmek mümkün mü?

Kategori: Hafta Sonu

Hafta SonuKitapKöşe YazılarıManşetYazarlar

[Feminizm/ LGBTİ+ kitaplığı] Bir performans olarak kadınlık ve erkeklik: Karanlık Odada

Susan Faludi’nin 2017 Pulitzer Biyografi veya Otobiyografi Ödülü finalisti olmasını sağlayan kitabı Karanlık Odada‘nın Türkçeye çevrilmesi hem de bunun çok yeni bir yayınevinin (Kaplumbaa Kitap) ilk kitaplarından biri olarak yayınlanmış olmasına çok şaşırdım, çok sevindim. Çok satmayacağından emin olduğun bir kitap basmak anlamına geliyordu çünkü bu.

Her ne kadar Faludi ABD’de oldukça tanınmış bir gazeteci olsa da burası için aynı şey söyleyemeyiz. Üstelik anlattığı hikâye 76 yaşında cinsiyet uyum ameliyatı olan babasının hayat hikâyesi.  (Anladığım kadarıyla bu konuda bir sorunu olmadığından Susan, Stefánie’ye baba demeye devam etse de ben yazının devamında, Stefánie Faludi’nin ilk mailinin sonunda yazdığı gibi ebeveyni demeye devam edeceğim.)

Cinsiyetin performatifliğini nereden sorgulamalı?

Kitapta Susan Faludi’nin çok da parlak bir geçmişleri olmayan ebeveyni Stefánie Faludi’nin karakterini değil de cinsiyetini sorguladığı kısımlarda biraz sinirlendiğimi itiraf etmeliyim. Trans kadınları yeterince feminist olmadıkları için eleştirirken “benim de trans arkadaşlarım var, onlara sordum” dediği noktalarda yazarın içsel transfobisini tastikleyip okumaya bu şekilde devam ettim kitabı. Neyse ki gençliğinde de yaşlılığında da çekilmez biri olsa da Stefánie Faludi’nin hayat hikâyesi peşinden gidilmeyecek gibi değildi. Bir roman karakteri olsa bu kadar da olmaz diyeceğimiz bir hayat.

Nazi döneminde Yahudi bir Macar olarak yaşadıkları, bir şekilde hayatta kalmayı başarıp sonu Amerika’da biten uzun bir yolculuk, evliliği, boşanması, Tayland’daki ameliyat süreci ve memleketi Macaristan’a dönüşü… Bütün bu hikayeyi okumak, “cinsiyetin performatifliğini” neden trans kimlikler üzerinden değil toplumsal cinsiyet üzerinden sorgulamamız gerektiğini göstermesi açısından önemli. Konuşmamız ve sorgulamamız gerekenin trans kadınların kadınlığı değil, “bir performans olarak kadınlık ve erkeklik” olduğunu anlamak açısından da.

Ameliyat olduğu haberini kızına “aslında hiçbir zaman olmadığı o sinirli, maço adam rolünü yeterince oynadığını” söylerek iletir Stefánie Faludi. Neden 76 yaşına kadar maço ve sinirli bir erkek rolü oynamak zorunda kalmıştır peki? Bu sorunun cevabını kitapta toplum, aile, savaş ortamı ve din üzerinden okurken tarihi arka plana dair de başka bir yerde kolay kolay bulamayacağımız detaylar da göreceksiniz. Umarım çok fazla kişiye ulaşır bu kitap. Zaman bulabilirsem kitap hakkında uzun bir eleştiri yazısı yazma niyetimi de buraya not düşmüş ve olayım.

Mini-Syllabus: Meraklısına giriş tadında dersler

Sevgili arkadaşım Bike sayesinde keşfettiğim bir siteyi sizinle de paylaşmak için bir süredir sabırsızlanıyordum. Mini Syllabus adı altında herkesin kendi ilgi alanına göre bir şeyler bulabileceği “mini dersler” var Entropy Mag.’de. Maalesef İngilizce tüm içerik ama önerdiği içeriğin bir kısmı Türkçede de var neticede. Queer çizgi romana giriş mi dersiniz, Afrika diasporasında siyahlık, cinsiyet ve cinsellik mi dersiniz, arkadaşlık romanlarıapocalypseSolarpunkdaddy issues artık hangisi ilginizi çekiyorsa çoğu 101 düzeyinde şunu okuyun, bunu izleyin şeklinde hem kurmaca hem kurmaca dışı önerileriyle konuya bir giriş yapmanızı sağlayacak dersler. Şahane fikir, keşke önce ben bulsaydım diyor insan.

epikneokuyor.com

Kategori: Hafta Sonu

Hafta SonuKitapKöşe YazılarıManşetYazarlar

[Feminizm/ LGBTİ+ kitaplığı] 12 kadın, 12 öykü: Kız, Kadın, Öteki

Bernardine Evaristo’nun 2019 Booker ödüllü Kız, Kadın, Öteki romanını çok sevebilirsiniz ya da hiç sevmeyebilirsiniz, tıpkı dünyanın geri kalanı gibi. Abartılı bir kitap olduğuna ya da gördüğü ilgiyi sonuna kadar hak ettiğini düşünebilirsiniz belki ama yazarın yarattığı dünyalara tanık olduğunuz için kendinizi şanslı hissedeceksiniz.

Evaristo’nun 12 farklı kadın karakter üzerinden çizdiği İngiltere panaroması, sesi edebiyat dünyasında hâlâ oldukça az duyulan siyah, lezbiyen, göçmen, trans, Müslüman, non-binary karakterlerin hayatına girmenin bakış açımızı değiştireceğinden emin olabilirsiniz. Anne, kız, sevgili, eş olarak değil de sadece kendisi olarak göreceğiniz her karakterle toplumsal cinsiyete dayalı birçok kalıp düşünceyi sorgularken bulacaksınız kendinizi.

Kitabın noktalama işaretleri olmadan yazılmış olması başlangıçta alışık olduğumuz okuma deneyiminden farklı olmasıyla zorlayabilse de kısa sürede bu şiirsel anlatım tarzının hikâyelerin bilinç akışı anlatım tarzına ne kadar uygun olduğunu göreceksiniz. Çünkü her bölümde farklı yaşlardan, sınıflardan, dönemlerden 12 kadının hikâyesine onların zihninin içinden tanık olacaksınız. İyi bir anne, iyi bir oyuncu, iyi bir eş, iyi bir yönetmen veya kız olmaya çalışan kadınlar olarak değil kızan, dalga geçen, tökezleyen, intikam alan, konuşan, dinleyen, bazen anlayan bazen anlamayan, bazense anlamak istemeyen kişiler olarak.

Farkılılık hem kutsanır hem taşlanırken…

Bazı karakterlerle daha fazla bağ kuracaksınız. Bazılarını daha derinlikli bulacaksınız. Bazı karakterler hakkındaysa jenerik bilgilerden daha fazlasını duymuş olmayı dileyeceksiniz. Yine de sadece bu kadar çeşitli karakterin olduğu bir romanda, anlatıcının ses tonunun, dilinin, tavrının her karaktere göre değişiyor olması bile büyük başarı.

Kitabın bu kadar farklı dönemden, yaştan, sınıftan karakteri yaratmanın üstesinden en iyi şekilde geldiği kısım şüphesiz karakterlerin değişen ses tonu, tavrı. Yani eski feministlerden, zamanında bağımsız bir tiyatro kurmuş bir karakterle onun günümüzde yaşayan genç kızının aynı dili kullanmadıkları gibi aynı şekilde düşünmemeleri de kitabın bir başarısı. Burada kitabın çevirmeni Ebru Kılıç’ı da anmadan olmaz, hem dil hem yapısal anlamda zor bir kitabı olabilecek en iyi çeviriyle Türkçeye kazandırdığı için.

Doğan Kitap‘tan çıkan Kız, Kadın, Öteki farklılığın böylesine hem kutsandığı hem de taşlandığı bir dönemde gözden kaçmaması gereken bir roman. Ayrıca kitapta geçen şarkılardan oluşan müthiş bir Spotify listesi var. Sabahları güne başlarken dinlemenizi öneririm. Ayrıca kitabın kalabalık karakter kadrosunu takip etmekte zorlananlar için hazırlanmış şu karakter haritasına da bakmanızı öneririm.

Elena Ferrante’den 40 kitap önerisi

Elena Ferrante’yi benim gibi henüz okumayan kaç kişi kaldı bilmiyorum ama benim okumadan da seveceğime ikna olduğum bir yazar kendisi. O yüzden 21. yüzyıldan kadın yazarların kitaplarını önerdiği bu 40 kitaplık listeyi görmek beni mutlu etti.

Ne de olsa dünyaca ünlü bir yazarla aynı kitapları okumuş olmak, listesindeki kitapları okuma listeme eklemek benim için hâlâ heyecan verici bir şey. Sizin de okuma listelerinize ekleyeceğiniz kitaplar olabileceğinden emin bir şekilde listeyi sizlerle de paylaşıyorum: Elena Ferrante’den 40 kitap önerisi.

https://www.epikneokuyor.com

 

Kategori: Hafta Sonu

Hafta SonuKitapKöşe YazılarıManşetYazarlar

[Feminizm/LGBTİ+ Kitaplığı] Feminist siberpunk türünün öncüllerinden: Uzaktan Kumandalı Kız

Bu yazıda feminist siberpunk anlatılarının dönüm noktalarından birinden söz etmek istiyorum. Bir süredir daha fazla feminist/queer bilimkurgu kitabı okuma isteğimle de ilişkili bir öneri bu. Uzaktan Kumandalı Kız, İthaki Yayınları tarafından Begüm Kovulmaz çevirisiyle 2018 yılında yayımlandı. Uzun zamandır “daha çok kişi okusun” diye isminden söz etmeyi planladığım James Tiptree Jr. mahlaslı Alice B. Sheldon’ın türe ilgisi olsun olmasın herkesin mutlaka tanışması gereken bir yazar olduğunu düşünüyorum.

Bildiğimiz şekliyle reklamların yasak olduğu bir kapitalist dünyada geçiyor bu kısa roman. Anlatıcı doğrudan okura seslenerek başlıyor hikâyesine, hem de “zombi” olarak.

Toplumun çirkin olarak gördüğü 17 yaşındaki P. Burke intihar denemesinin ardından bir iş teklifi alır. Delphi adında bir siber reklam ikonunu yönetecektir. Delphi’nin çok güzel olduğunu söylemeye gerek yok elbette. Reklam yasaklarına karşı markaların yüzü olmak için yaratılmış Delphi. Bugün -reklamlarla birlikte de olsa- kimi sosyal medya ikonlarının ya da ünlülerin giydikleri, yedikleri, içtikleri ile reklam yüzü olmasına alışığız. Ürün yerleştirme dediğimiz kavram herkesin bildiği bir şey. Tam bu noktada kitabın ilk kez 1974 yılında yayımlandığını, Alice B. Sheldon’ın erkek bir yazar ismiyle James Tiptree Jr. olarak Hugo En İyi Kısa Roman Ödülü’nü aldığını belirtmek gerek.

Ursula Le Guin’in ‘erkek’ mektup arkadaşı

Uzaktan Kumandalı Kız’ı tam anlamıyla feminist bir yapıt olarak görmek kolay değil fakat türün klasik erkek bakış açısını aşması, toplumsal yapıya dair eleştirileri ve döneme özgü kadın/erkek dili ayrılığının görülmemesiyle türün öncüllerinden biri olarak görülüyor.

Ursula K. Le Guin’in yıllarca James Tiptree Jr. olduğunu düşünerek mektuplaştığı, erkek bakış açısının olmadığı, cinsiyeti belirsiz bir dile sahip olduğunu söylediği öyküleriyle sevip takdir ettiği yazarın kitabı Türkçede yine Ursula K. Le Guin’in önsözüyle yayımlandı. Alice B. Sheldon sadece yazdıklarıyla değil hayatıyla da üzerine daha dikkatle eğilmeye değer bir yazar.

Türkçedeki ilk eserinin gözden kaçmaması ve daha geniş tartışmaların konusu olması dileğiyle.

Belgesel film önerisi: Finding Vivian Maier

Bu haftanın kitap dışı önerisi ise Finding Vivian Maier adlı belgesel. Çok fazla biliniyor gibi gelse de, geçen aylarda yakın bir arkadaşım filmi de Vivian Maier’i de duymadığını söyleyince fotoğrafçının hikâyesini anlatan belgeseli ve Maier üzerine yazılmış iki yazıyı paylaşmak istedim.

Vivian Maier, 1950’lerden 1990’lı yıllara kadar Chicago ve New York’ta çocuk bakıcılığı yaparak hayatını kazanırken bir taraftan da yüz binlerce fotoğraf çekmiş bir gizli sanatçı. John Maloof, 2009 yılında bir açık artırmada Maier’e ait bir kutu dolusu film bulur ve hikâyenin sonunda yüz binlerce fotoğrafla birlikte Finding Vivian Maier belgeseli de ortaya çıkar.

Maier ilgili iki yazı önerimden ilki Sanatın cinsiyet ekonomisi: Vivian Maier’ı Bulmak (yaz. Gözde Naiboğlu), ikincisi ise olur da ben zaten filmi izlemiştim diyenler ya da Maier’le tanıştıktan sonra fotoğrafları hakkında daha teknik bilgiler öğrenmeye heves edenler için 5 Lessons Vivian Maier Has Taught Me About Street Photography, Vivian Maier üzerinden sokak fotoğrafçılığına da ilginç bir bakış açısı sunuyor.

www.epikneokuyor.com

Kategori: Hafta Sonu

Hafta SonuKitapKöşe YazılarıManşetYazarlar

[Feminizm-LGBTİ+ kitaplığı] Çocuk ve gençler için insanlık ve hayvanlık halleri…

Bu ayki yoğun işlerin, ciddi okumaların yanında iki resimli kitapla karşılaşmak beni çok mutlu etti. İşi gücü bırakıp sadece iyi çocuk ve genç yetişkin kitapları okuma isteğiyle doldum ama gelin görün ki evde iki apartmanda üç olmak üzere mama bekleyen beş kedi var hayatımda. Kitaplardan birini okurken ağladığım diğerini okurken kahkahalar attığım için ikisini birden önermek istedim ki duygu durumunuzu dengeleyebilin benim gibi…

Kendini sevmeye dair: Nehir Gibi Konuşurum

İlki Nehir Gibi KonuşurumKırmızı Kedi Çocuk’tan çıkan kitabı çevrenizdeki çocuklara da kendinize de hediye etmenizi öneririm. Kalbinizi eritecek çizimleri, şahane baskısı, Gonca Özmen’in şiir gibi çevirisiyle kitaplığınızın en kıymetli parçalarından biri olacağından emin olabilirsiniz. Farklılıklara, “normal” olmamaya, kendini sevmeye dair sadece çocukların değil hepimizin ihtiyacı olan bir okuma Nehir Gibi Konuşurum. Kitap aynı zamanda hiç de şaşırtıcı olmayacak bir şekilde 2020’nin New York Times Yılın En İyi Resimli Çocuk Kitabı ödülüne de sahip.

Yazar: Jordan Scott, Sydney Smith
Çeviren: Gonca Özmen
Yayınevi: Kırmızı Kedi Çocuk, 2021

Tüm kadınlık deneyimleri: Kadınlar Alemi

İkinci önerim ise sevgili Hazal Baydur’un kitabın mizah yönünü, günümüzdenliğini Türkçeye müthiş bir şekilde aktardığı Aminder Dhaliwal‘ın Kadınlar Âlemi. Klasik bir hikâyeyi -erkeklerin soyu tükenir ve dünyada sadece kadınlar kalır- daha önce hiç yapılmamış bir şekilde anlatan bir genç-yetişkin kitabı. Cis, trans, non-binary gibi tüm kadınlık deneyimlerinin şenlikli bir şekilde kendine yer bulduğu kitabın yazarıyla arkadaş olsak ne kadar eğlenirdik diye düşünmeden edemeyeceksiniz.

Kitaptaki şakaları, bayrak seçimini, “peki heteroseksüel kadınlar ne yapacak şimdi” sorusunun cevabını düşündükçe şu an kitap önerisini gülerek yazdığımı da not düşmek isterim. 

Yazar: Aminder Dhaliwal
Çeviren: Hazal Baydur
Yayınevi: Yabancı Yayınları, 2021

Cody.

‘Normali arayan’ engelsiz filmler

Geçen yıl, 2-18 Ekim tarihlerinde düzenlenen Engelsiz Filmler Festivali  ilk kez bir tema etrafında gerçekleşti: “Normali Ararken”.  Beş başlık altında toplam 23 filmin  çevrimiçi olarak ücretsiz gösterildiği festivalde yer alan filmlerle ilgili detaylar Sanatatak‘taki haberde verilmiş.

Festival filmlerinden benim radarıma girenler şöyleydi: Kendilerini gururla şişman olarak genç İskandinav kadınların hikâyesini anlatan Fat Front,
Bir ailenin birlikte yaşamaya başladıkları bir sokak köpeğinin hayatlarını ve hayvanlarla ilişkilerini nasıl değiştirdiğini anlatan Cody: The Dog Days Are Over, Ve Genius Luci, Reine isimli yalnız bir karakterin şehirde karşılaştıklarını konu alan renkleriyle insanı içine çeken animasyon yapımı.

Filmleri bir yerlerde bulabilirseniz, izlemenizi öneririm. 

www.epikneokuyor.com 

Kategori: Hafta Sonu

Hafta SonuKitapKöşe YazılarıManşetYazarlar

[Feminizm-LGBTİ+ kitaplığı] ‘Cinsiyetçilik hem kız hem oğlan çocukları için bir savaş’

“Bir öykü anlatacağım. Ama bu öykü herkese göre değil. Görmek isteyenlere, büyüteci gözüne dayayıp sıra dışı olanı izlemeye cesaret edebilenlere göre bir öykü. Bu tür şeylere karşı körsen, sana göre bir öykü değil. Ama gözlerin açıksa dikkatle dinle! Öykü, köknar gövdelerinin kızıl bir kor gibi ışıdığı ormanda, küçük bir açıklıkta başlıyor. Gökyüzü alacakaranlık mavisi, orman sessiz, sakin. Eski evin ince pencerelerinden tiz, ısrarcı bir telefon sesi geliyor.“ (Jessica Schiefauer, Oğlanlar)

 

2018 yılında o yıl okuduğumuz kitaplar arasından bizi en çok etkileyeni seçtiğimiz bir seçki yaptığımızda şöyle demiştim: Bir yıl boyunca okuduğun kitaplar arasından seni en çok etkileyeni seçmek kolay değil. Herkesin bu seçimi yaparken farklı kriterleri olabiliyor. Belki de bu seçim sürecinin kendisi de “o kitap” kadar önemli. Neden o kitabı değil de bu kitabı taşımalıyım bu sayfalara? Buraya taşıdığım kitap nasıl bir yerden dokundu da bana o kadar kitap arasından sıyrıldı?

Listeye Jessica Schiefauer’ın o yıl Güldünya Yayınları tarafından yayımlanan Oğlanlar’ı eklemiştim. Benim için o yılın en heyecan verici karşılaşmasıydı. Sonradan Epik ne okuyor? üzerinden bir araya geldiğimiz kitap okuma gruplarında da bu kitabı tekrar okuduk. Okuyan neredeyse herkes kitapta kendi ergenliğinden bir şeyler buldu.

Oğlanlar’ın başkarakterleri 14 yaşında üç kız, Kim, Momo ve Bella. İsveç’in küçük bir şehrinde, cinsiyet rollerinin onlara dayattığı “kızlar” olmakla cinsiyetlerden bağımsız bir dünyada sadece kendileri olmak arasında sıkışmışken olayın içine biraz sihir karışıyor ve olaylar gelişiyor. İsveç’te küçük bir şehirde yaşayan üç kız arkadaş, bir bitkinin özünden içtikleri damlalarla oğlana dönüştüklerini keşfediyor ve bu keşif sonrası ikili bir hayat başlıyor onlar için.

İsveç’te bile..

İsveçli yazar Schiefauer, kendi deyimiyle “son derece gerçekçi bir hikâyeyi masalsı bir kılıfla” anlatıyor Oğlanlar’da. Toplumsal cinsiyetleri sebebiyle kendisi olamamış, kendisi olması ailesi, öğretmenleri ve toplum tarafından engellenmiş tüm genç kızların sesi olan bir hikâye bu. Kız çocuğuysan bunları ve bunları yapabilirsin, bunları ve bunları yapamazsın. Aynı şekilde oğlan çocuklarının da sert olmaları, ağlamamaları ve nedense kızlara kötü davranmaları gerekir. Toplumsal cinsiyetin deli gömleği herkesin elini kolunu bağlamıştır yani. Bazı kurallar daha sen doğmadan yazılmıştır. Jessica Schiefauer, kitapta okulun bahçesinde kızlardan birine yaşadığı tacize kendi ortaokul yıllarında gerçekten tanık olduğunu söylediğinde “İsveç’te bile mi” demiştim, İsveç’te bileydi.

Bugün biz dünyayı Batı üzerinden tanımlarken bile nelerin eksik kaldığını, ikili cinsiyet sisteminin her yerde hâlâ bir baş belası olduğunu görmek için de önemliydi Oğlanlar’ı okumuş olmak. Kitabı yanlış hatırlamıyorsam iki ya da üç günde bitirmiştim. Bir solukta okumuştum Kim, Momo ve Bella’nın başına gelenleri, içinde sıkıştıkları kalıpları ve hissettikleri baskıyı. Schiefauer’ın kızların bununla mücadele şekillerini masalsı bir zemine oturtmasını sevmiştim. Her şeyi gerçekte olduğu gibi değil de işin içine biraz sihir katarak anlatması konunun ağırlığını azaltmış, bir yandan da çok daha net bir bakış açısı kazanmamızı sağlamıştı.

‘Derinin altına asıl işleyenler okulda değil, okul koridorlarında öğrendiklerin’

Yazarın kendisiyle Türkiye’ye geldiğinde tanışma ve söyleşi yapma fırsatı da bulmuştum. Şöyle demişti Schiefauer: “Cinsiyetçilik hem kız çocukları hem oğlan çocukları için bir savaş. Okula gidersin ve derslerde bir şeyler öğrenirsin ama asıl derinin altına işleyen okul koridorlarında öğrendiklerindir.” Söyleşi bittikten sonra dakikalarca dünyada yükselen sağ popülist politikalar ve bunun karşısında feminizmin olanakları üzerine de konuştuk, özellikle #MeToo hareketinin İsveç’teki etkilerine dair söyledikleri benim için çok yeni ve heyecan vericiydi.

Bugün Türkiye’nin toplumsal cinsiyet temelli ayrımcılık konusunda da LGBTİ+ kimliklere karşı artan nefret konusunda da kendi tarihinin en utanç verici zamanlarından birini yaşadığı aşikâr. Kız çocukları ve kadınlar bir savaş ortamındaymışçasına her gün şiddete maruz kalıyor, istismara uğruyor ve öldürülüyor. Oğlanlar, tam da böyle bir dönemde toplumsal cinsiyet kalıplarını yıkmaya dair çok kolay okunan, genç yetişkin tarzında yazılmış, okuduğunuzda kendinizden çok şey bulacağınız bir roman.

 

Kategori: Hafta Sonu