Ana Sayfa Blog Sayfa 1385

Arkadaş’ın izinde: Ulaş Tosun’la ‘Merhaba Canım’ın perde arkası

Yönetmen Ulaş Tosun’un çektiği “Merhaba Canım” belgeseli üç yılı aşkın bir çalışmanın sonunda izleyiciyle buluştu. Şair Arkadaş Z. Özger üzerine uzun yıllar süren bir araştırma ve çok sayıda tanıklıktan yola çıkarak hazırlanan film, bugüne kadar karanlıkta kalmış bir hayatın izlerini sürüyor.

Hem Türkiye’deki arşiv geleneğinin zayıflığı hem de eşcinsellik söz konusu olduğundaki otosansür nedeniyle, yaklaşık 40 sene önce 25 yaşında hayatını kaybeden bir insan üzerine kişisel arşivlerden ve tanıklıklardan yola çıkan bir belgesel hazırlamak çok meşakkatli bir iş. Ulaş Tosun ve ekibi, bu anlamda çok başarılı bir işe imza atmışlar.

Ankara Üniversitesi Siyasal Bilgiler Fakültesi Basın ve Yayın Yüksek Okulu’ndan mezun olan Özger, TRT‘nin Ankara bürolarında çalıştı; Dost, Forum, Kent 16, Papirüs, Ulus, Yordam gibi mecralarda şiirleri yayımlandı. Kendine seçtiği ve kullandığı isimler kadar eşcinselliği ve ölümü üzerine de farklı şeyler söylendi, yazıldı. 1973 senesinde geçirdiği beyin kanamasının, 24 Ocak 1971’deki Siyasal Bilgiler Fakültesi Yurdu’na yapılan polis baskınında kafasına aldığı darbelerden kaynaklandığı da bunlardan biriydi. İlk kitabına vermek istediği “Sakalsız Bir Oğlanın Tragedyası” ismi ölümünden sonra, belgeselde de izlediğimiz üzere kitabı yayımlayan arkadaşları tarafından saygı görmedi ve “Sevdadır” adıyla basılan kitap ancak 2014’te bu isimle yayımlanabildi.

Başka bir suret biçme çabaları

Arkadaş Z. Özger‘in filmle aynı ismi taşıyan şiirinin son dizelerini hatırlatıp sözü “Merhaba Canım” filminin yönetmeni Ulaş Tosun’a bırakalım.

 “…ve bir gün hiç anlamıyacaksınız/ güneşe ve erkekliğe büyüyen vücudum/ düşüvericek ellerinizden ellerinizden ve/ bir gün elbette/ zeki müreni seviceksiniz/ (zeki müreni seviniz)”

 Merhaba Canım’ın tohumları nasıl atıldı, Arkadaş Z. Özger belgeselini çekmeye nasıl karar verdiniz ve üç yıllık bu süreç nasıl ilerledi, biraz anlatır mısınız? 

Arkadaş Z. Özger’in şiirini çok severim ancak tanışıklığım şiirinden bağımsız olarak çocukluğumda bizim evde de bulunan Sevdadır kitabından başlar. Mayıs Yayınları‘nın 1989 basımı bu kitap, belki kapağındaki vesikalık bozması portreden, belki Arkadaş isminden aklımda hep kaldı. Abimler İstanbul Üniversitesi’nde öğrenciydi, birinin bir öğrenci eyleminde gözaltına alındığı haberi geldi. Bizim evde bir refleks Arkadaş da dahil bazı kitaplar, Ruhi Su’nun, Zülfü Livaneli’nin kasetleri sobada yakıldı. Olanları hayal meyal hatırlıyorum, Benzer içerikler delil sayılarak işkence gören, hapse atılan akrabalarımız vardı. Aynı şeylerin bizimkilerin de başına gelmesinden korkmuşlardı.

Bu olaydan yıllar sonra ben de İstanbul Üniversitesi’ne girdim ve kısa sürede kendimi sol kantin olarak anılan Edebiyat Fakültesi’nin kantininde buldum. Her zaman gergin ve duman altı olan bu mekânda Sevdadır’ın kapağı gibi afişler hiç eksik olmazdı. Öldürülen üniversitelilerin ve 68’lilerin vesikalık bozması portreleri aynı kırmızı fonun üzerinde duvarlara asılıyordu. Kırmızı fonlara her yeni vesikalık eklendiğinde okulun koridorlarında Arkadaş Z. Özger’in

“Başını omuzuma yasla / Göğsümde taşıyayım seni / Gövdem gövdene can olsun…”

dizeleriyle süren şiiri bağırılırdı. Aynı yıllarda şiirleri protest müzik sanatçıları tarafından da besteleniyordu…

Üniversitenin bittiği yıl o zamanlar adet olduğunca bir sürü kitap almıştım TÜYAP’tan. Aralarında Sevdadır da vardı. Kitapta ilk olarak o bildiğim şiirini aradım, bulamadım. Çünkü şiirin adı besteleyenlerin taktığı isimlerden hiçbiri değil “Aşkla, Sana” imiş. Garipsemiştim, ardından “Merhaba Canım” şiirine rastlayınca, onun tanıdığımı düşündüğüm kişiden farklı biri olduğunu gördüm. “Beyaz Ölüm Kuşları”nda, “Müfreze”de “Hüzün Mevsimi”nde, “Kurdeşen”de ve birçok şiirinde gerçek Arkadaş Z. Özger’i gördüm. Bunun üzerine onun hakkında yazılanları takip etmeye başladım ancak her edebiyat dergisinin bir Arkadaş Z. Özger sayısı olmasına rağmen anlatılanların onunla ilişkisinde protest müzikte olduğu gibi -en kibar deyimle- bir değiştirme, gizleme içerdiğini gördüm. Ardından onu tanımak için kendim işe koyuldum.

Sol’dan gelen homofobi

Sol’un ötekine bakışı ve kendi içindeki muhafazakarlığı malum. Belgeseldeki tanıkların dönemin ruhunu anlattıkları kısımlarda, kişisel hikayelerin o dönem çok arka planda tutulduğunu, kişisel alana politik alandan daha az değer verildiğini görüyoruz. Mikrofon uzattığınız kişileri konuşturmak zor oldu mu? Özellikle eşcinsellik konusundan bir kaçınma gözlemlediniz mi, ya da açık açık soralım, homofobiyle karşılaştınız mı?

Sol’un öteki olana bakışı konusunda genelleme yapmak istemiyorum zira belgeselde de tanıkların anlattığı üzere Arkadaş Z. Özger ve Tuğrul Eryılmaz’la farklılıklarını bildiği halde dostluklarını sürdüren başta Hüseyin Cevahir olmak üzere 68’liler mevcut. Görüşme yaptığımız insanların büyük kısmı 70’lerden bugüne entelektüel anlamda yolculuklarını sürdürmüş kişilerdi. Ancak sorduğumuz sorular üzerine “siz Arkadaş’ın yatak odasıyla neden ilgileniyorsunuz, asıl siz hepiniz eşcinselsiniz” gibi cümlelerle akılları sıra hakaret eden iki kişi oldu. Bunca yıl kendilerini devrimci ve entelektüel olarak yutturmayı başarmış bu kişiler güçlerinin yettiğince tehditler savurarak belgeseli durdurmaya da çalıştı. Bu durum belgeseli durdurmaya yetmedi ancak korkup bizimle konuşmaktan vazgeçen birkaç kişi maalesef oldu. Diğer taraftan bu durum Arkadaş’ın karşılaştığı homofobik tavırlar konusunda bize eşsiz bir deneyim de yaşattı. Gazetecilik yıllarımda veya haberleri takip eden bir okur olarak birçok defa başka insanların uğradığı homofobik saldırılara şahit olmuştum, ancak bu belgesel vesilesiyle ucundan kıyısından bunu yaşadım.

Filmi sizin tabirinizle “kolektivizm ruhuyla” tamamladınız. Fongogo mecrası üzerinden yaptığınız çağrıda yazan “(Filmin) bağımsız fonlar tarafından karşılanması planlanmış ancak ülkenin içinde bulunduğu ekonomik koşullar nedeniyle söz konusu desteklerin birçoğu iptal edilmiştir” cümleleri günümüz bağımsız sinemasının içinde bulunduğu şartları özetliyor. Bir tarafta küçük bir zümreye sunulan devlet desteği, diğer tarafta ise bağımsız fonlama var diyebilir miyiz? Bu kolektif ruh belgesele neler kattı, biraz bundan bahseder misiniz?

Biz belgesele başlarken Arkadaş Z. Özger üzerinde çok etkin bir tabu vardı. Dönemi bilen herkesin bildiği ancak halen endişe yaratan bir durum vardı, o da Arkadaş’ın farklılıklarıydı. Arkadaş’ın maruz kaldığı ötekileştirme, şiirinin en belirleyici parçalarından biri olmasına rağmen sanki böyle bir durum yokmuşçasına “Bu konuya girmesen de sadece onun şiirini anlatsan” gibi çok fazla telkin aldık. Bu durum uzunca bir süre projeyi koruma amaçlı olarak, sessiz bir şekilde sürdürme refleksi yarattı. Ta ki elimizdeki maddi kaynaklar tükenene kadar. Önce Arkadaş Z. Özger’in, Sevdadır’daki portresinden daha fazla kendisini yansıtan ve ailesinin ilk defa bizimle paylaştığı fotoğrafının olduğu afişi ve fragmanımızı yayınladık. Bunun ardından şairin sevenleri tarafından büyük ilgiyle karşılandık ve bizi hiç yalnız bırakmadılar.

Hasan Saltık’a selam

Arşiv malzemesini bir sinema diline dönüştürmek çok zor. Özellikle de fotoğraf söz konusu ise. Bu tip belgeseller çoğu zaman “sabit fotoğraflar ve konuşan kafalar” filmine dönüşüyor ister istemez. Merhaba Canım, röportajlar ve fotoğraflarla oluşturulmuş olsa da çok canlı ve hareketli bir duyguyu izleyicisine ulaştırıyor. Kurgu sürecinden biraz bahseder misiniz?

Merhaba Canım’ın anlatısı 50 yıl öncesine dayanıyor. Bu dönemden günümüze ulaşabilmiş çok az içerik var. Diğer taraftan anlatılarda doğal bir unutuş ve otosansür gibi unsurların etkisi var. Fakat doğru bir okuma ile kendini tüm açıklığıyla anlattığı şiirler de vardı. Arşiv meselesi açılmışken, bizim ve bağımsız üretimler yapan binlerce kişinin kahramanı Hasan Saltık’ı anmak istiyorum. Kendisinden cesaret başta olmak üzere arşiv görüntüleri, stüdyo kayıtları ve belgeselde kullandığımız müzikler konusunda çok büyük destek aldık. Devri daim olsun.

Kurgu süreci tam olarak pandeminin artık gizlenemez boyuta ulaştığı ve olanağı olan herkesin evlere kapandığı, ilk dönemine rastladı. Evden çalışma vb. sistemlerinin de tam olarak oturmadığı bu iki aylık dönemde, Asistanım M. Kaan Karataş’la birlikte çok dağınık ve uzun röportajlardan doğrudan Arkadaş Z. Özger’le ilgili olan kısımları ayıklayarak, bir kaba kurgu oluşturduk. Bunun ardından ya bizim yaptığımız kaba kurguyu işleyecek ya da sıfırdan bir kurgu yaratacak isimi aramaya başladık. Çok fazla kişiyle görüştük, bizce en uygun olan isimle çalıştık. Benzer teknik mantıklı birçok filmi kurgulayan Burak Dal, Merhaba Canım’a çok şey kattı.

Yönetmen Ulaş Tosun.

Pandemi nedeniyle filmin izleyiciyle buluşması da zor oldu diye tahmin ediyorum. İstanbul Film Festivali’nde bir gösterim yapıldı sanırım ama belgeselin basın gösterimi dahil online yapıldı. Bu sizce filmler için bir şans mı (online izleyici dünyanın her yerinden ulaşabilir) yoksa şanssızlık mı? Salonların kapanması ve uluslararası festivallerin iptali sizi nasıl etkiledi? 

Aslında bu durum buluşmaya nasıl bir anlam yüklediğinizle doğrudan ilişkili, şüphesiz büyük salonlarda, yüz yüze gerçekleştirilebilen festivallerin en başta yönetmeni onore etme gibi olumlu tarafları var. Prömiyerini online yaptığımız 40. İstanbul Film Festivali’nin ardından filmimizin izlenme bilgilerini aldık. Merhaba Canım için kombineler dahil 700 küsür bilet alındığı bilgisine ulaştık. Bu rakam yüz yüze gösterimlerde ulaşılması çok zor bir olanağı işaret ediyor. Bunun bir bedeli olarak bu süreci evimizde internet başında geçirdik. Bu bence sorun değil.

Bu noktada Documentarist’i protesto amacıyla, festivalin başladığı 6 Temmuz’da Merhaba Canım’ı ücretsiz olarak 24 saatliğine gösterime açmanızdan bahsetmek ister misiniz?

Bu soruyu sorduğunuz için teşekkür ederim. İnternet olanaklarından az evvel bahsetmiştik, ilgilenenler süreci ayrıntılarıyla anlattığımız açıklamamızı kolaylıkla bulabilirler. Özetle bir festivalin kendisini muhalif olarak adlandırması, onu sorumluluklarından muaf kılmaz. Her festival, hele ki başvuru yapılmadan filme talip olan festivaller, süreç hakkında muhataplarını bilgilendirmek zorundadır. Biz maruz kaldığımız manasızlıklar silsilesinin ardından bir eylem gerçekleştirdik. Yaptığımız önceki sorunuzda dile getirdiğiniz online gösterimlere yaklaşımımızla da örtüşmekte.

Merhaba Canım, dönemin “muhalif entelektüellerinden” birine yazılmış bir başkaldırı şiirdir. Belgeselimize konu olan şair ise kendisinde birçok hakkı görenlerin dünyasına başkaldırmış ve bunu hayatıyla ödemiş bir insandır. Bu manasızlığa sessiz kalsaydık en çok Arkadaş Z. Özger’in üzüleceğini düşünüyorum.

Salonların yavaş yavaş açılması planlanıyor. Merhaba Canım’ın yolculuğu yeni başlıyor diyebilir miyiz? Salonlarda izleyebilecek miyiz? Seyirci filme nasıl ulaşabilir?

Belgeseli göstermek istediğini ileten festivaller ve Mülkiyeliler Birliği gibi kurumlar var. Gösterimler netleştikçe sosyal medya hesaplarımızdan ve www.merhabacanim.com adresinden duyuracağız. Merhaba Canım içeriği ve yapımını mümkün kılan yegane teknik başta olmak üzere bir çok noktasıyla “değerlendiriciler” tarafından dışlanmayı göze almış bir belgeseldir. Arkadaş Z. Özger ölümünden ancak 25 yıl sonra bir fanzinde (değilodadeğil) kendisine yer bulan muhteşem şiiri Kurdeşen’in öyküsünden ilham alarak seyircinin filme ulaşması için elimizden geleni yapmayı sürdüreceğiz.

KirliTuna, GüzelMarmara, Sevr, Montreux vesair meseleler -1

Yeşiller Partisi Eş sözcüleri Emine Özkan ile Koray Doğan Urbarlı, 29 Haziran’da T24’te, Murat Sabuncu’nun konuğu idiler. Programın ana teması partinin resmen kurulamamasıydı. Laf daldan dala atladı, Kanal İstanbul’a geldi.

Bir galat-ı meşhurumuz var: “Tuna’nın pisliği Marmara’yı basacak, bizi mahvedecek!” 80-90’lardan beri tedavüldedir, kanal vesilesi ile rönesans yaşıyor. Kanal karşıtı hemen her toplantıda çıkar birisi dillendirir bu KirliTuna‘nın ne yaman tehdit olduğunu. Amentü gibidir, söylenir geçilir, ama mutlaka bir kez zikredilmesi toplantıya muska gibidir. Orada asılı durur. Bir sonraki toplantıda yine çıkar bir kutudan.

T24’ün video röportajında da aynı işlevi gördü KirliTuna. Uygun anda (20:55) malum ilan edildi. Sabuncu Kanalİstanbul sorusunu formüle ederken, KirliTuna’yı zikretmekle kalmadı, bu “bilgi”yi  “çok (iyi) bilinen”, artık tartışılması bile gerekmeyen hakikat mertebesinde sundu. Misafiri de malumun ilanına özel bir dikkat sarf etmeksizin, bu ifadeye “sokağa çıkarken üstümüze bir şeyler geçiririz” kabili bir cümle duymuş muamelesi yaptı, banal gerçeğin üstünde bile durmadan, sözüne hazırlandığı yerden devam etti. “Kışkışlanmayan” KirliTuna hayaleti bir kez daha ortama çöreklenip kaldı:  Bu bilgi hakkındaki toplumsal konsensüsümüz, bir kez daha onaylanıp geçilmiş oldu.

Apokaliptik tınılı KirliTuna söylemi, bugün vardığı noktada bildiğimiz zenofobik dış mihrak söyleminin çevreci versiyonuna dönüşmekte. Her fırsatta geçerken bir de Batı’ya vurmaktan hazzeden ulusalcı muhalefet için muteber bir ezber kalıbı olabilir. Avrasyacılar, Cumhurcular için de kanal taraftarı olsalar bile, bu argümanın yeri geldikçe dillendirilmesinin rahatlatıcı bir yanı olduğu su götürmez. Kırk yıl uğraşıp yapamayacakları ideolojik propagandayı muhalefet kendi kendine yapıyor, fena mı ? Bu mitin “beynelmilelci”, “bilim insanları ağırlıklı” Yeşillerin söz aldığı programa destursuz sızması ayrı konu, girmeyeceğiz.

***

Bu KirliTuna karakteri, sanırım “kendini Marmara hedefine kilitlemiş bir tür kamikaze AI” gibi tasavvur ediliyor. Bir dijital savaş oyununun kötü karakteri. Mega-Kurbağalıdere. Anti-kahraman.

Karaormanlar’dan doğuyor, Avrupa’yı kat edip Boğaz girişinden 800 kilometre uzakta Karadeniz’e kavuşuyor. Bizim için orada, Karadeniz’e döküldüğü yerde doğuyor. Çünkü bizimle alakası o noktada başlıyor.

Hiç dağılmadan seyrelmeden, demir disiplinli yürüyüş kolu nizamında Karaummanı bir hamlede aşıp, nokta lazer atışı ile bizim Boğaz’ın girişini tam tutturuyor. Çanakkale geçilmezdi, ama KirliTuna sinsi düşman, moleküler düzende içimize sızıyor, tüm yoğunluğu ve habaseti ile Boğaz’ımızdan geçip GüzelMarmara’mızın canını alıyor. Bu olası Marmara cinayeti son otuz yıldır karabasanımız, ufkumuzu karatıyor.

‘Kuzeyden gelecek yeni gayri milli tehdit’ miti

Daha eskilerde Gümüşdere Kilyos sahillerimize tankları ile çıkartma yapacak, içerdeki beşinci kolla birleşerek “bu kış” komünizmi getirecek bir  korkunç Iwan’ımız vardı. KirliTuna, hakkını vermek lazım, soğuk savaşın bitmesi ile birlikte, “kuzeyden gelecek gayrı milli tehdit” kategorisinde onun yerini pek güzel doldurdu.

KirliTuna karakterinin ana güzergahı Boğaz’ımız. Ama eğer olur da gaflete düşer, kanalı açarsak tam yanarız: KirliTuna bu sefer, Boğaz’ın yüzde bir hacmindeki kanal girişini de tutturup GüzelMarmara’mızı sırtından hançerleyecektir. Uyanık kalmalıyız ! Bu Tuna karakterinin ruhu ve niyeti kötüdür, çünkü kökü dışardadır. Sevr badiresi atlattık. Kül yutmayız.

***

En kirli yıllarında hiç dağılmadan seyrelmeden Karadeniz’i boydan boya kat edip tam Boğaz girişini tutturup GüzelMarmara’nın canını almayı becerememiş olan KirliTuna’nın, aynı işi bugün kanal güzergahından nasıl becereceği sorusu üstünde belli ki kafa yormaya hiç yeltenmiyoruz. İnanç ve korkularımız aklımızdan bir adım önde. Her vesile ile ne kadar uyanık olduğumuzu bir tekrar edelim: Muskasız iş olmaz.

Doğrudur, Tuna’nın 90’lı yılların başında doruğa çıkmış bir kirlilik sorunu vardı. Kıtanın iki düşman bloka bölünmüş olması,  90 milyon insanın yaşadığı havzanın gezegen üstünde -şaşırtıcı gelebilir buna Nil dahil- en fazla devlet barındıran[1] nehir havzası olması, yani işbirliği yapması gereken siyasal aktör sayısının çokluğu, denize kavuştuğu noktanın kaynağa uzaklığı, Batıdan bakınca Karadeniz’in bir tür arka avlu olması. vs. sorunu katmerlendirdi.

Aradan 30 yıl geçti, köprülerin altından sular aktı. Tuna havzasında bulunan ülkeler o esnada savaş halindeki eski Yugoslavya devletleri hariç 1994’de Tuna Nehri’nin Korunması için Uluslararası Komisyon/ International Commission for the Protection of the Danube River (ICPDR) i kurdu. Komisyon’un hazırladığı Tuna nehrini koruma sözleşmesi 1998’de yürürlüğe girdi. Net hedef, Avrupa Su Yönergesi kriterlerinin tüm Tuna havzası kapsamında, taraf ülkelerin AB üyesi olup olmadığına bakılmaksızın uygulanmasını sağlamak. Tam aynı dönemde İstanbul Su Girişimini oluşturmuş, o vesile ile dahil olduğumuz uluslararası ağlar vasıtası ile süreci az çok izleme imkanı bulmuştuk. Bölünmüşlüğünü aşan Avrupa vızıldanmayı bırakıp dersini çalışmaya koyuldu. Savaştan çıkan Eski-Yugoslav devletçiklerini da katıp sınır ötesi bütünleşik havza yönetimini devreye soktular. Bugün Tuna, Avrupa’nın sessiz bir başarı hikayesi olma yolunda.

Eşitler arası sürecin başarısı

Doğu Politikası’nın hemen her alanında hayli bocalayan, hatta çuvallayan Avrupa, Tuna dersinden yüzünün akı ile çıkıyor. Nasıl oluyor da oluyor ? Öncelikle Tuna herhangi bir nehir değil, havzası boyunca ulusal kimliklerin inşasında rol oynuyor: Avusturya, imparatorluk zamanları ana nehrin 1300 kilometresine hükmederdi, bugün bu mesafe 350’ye inmiş olsa da bu ülke milli marşında kendini “Nehrin Ülkesi” olarak tanımlar; Macaristan, Hırvatistan ve Bulgaristan‘ın da milli marşları Tuna’ya hayat damarı olarak referans verir. İleride tarihçiler daha iyi değerlendirecektir, daha 80’lerde demir perde yıkılmadan önce Tuna nehrini uluslararası siyasetin ufkuna ilk kez Macar sivil toplum hareketi sokmuştu. Hareket, eski-Çekoslovakya ve Macaristan’ın giriştiği nehrin doğal akışına sert müdahale eden bir mega projeyi durdurmayı becermiş, mühendis devlet aklına daha 80’lerde sokulan bu ilk çomak, sorunları yığılan Tuna’yı diplomasiye konu etmenin ötesinde kısa sürede demir perdenin çöküşüne giden siyasal süreci tetiklemişti.

Tuna’nın tam da Macaristan’ın orta havzasından başlayan, eski siyasal doğu kaynaklı bir inisiyatifle sahiplenilmesi, yüz yüze, göz hizasında bir işbirliğine kapı açtı. Avrupa’nın klasik ‘işin doğrusunu bilen’ Batıdan bindirme politikalarından farklı, eşitler arası bir süreç yaşandı. Bu durum, aktörlerin işe eşit motivasyonla sarılmasını sahiplenmesini sağladı. Aralarında ciddi siyasal uyuşmazlık olan komşular iş can damarlarına gelince daha olumlu yaklaşabildiler: Havza yönetimi diplomasinin de lokomotifi oldu.

Bir “Tuna sorunu”nun varlığını Türkiye’den fark etmemiz, her şeyden önce havza boyunda yaşayan halkların bu sorunlarını dillendirmesi ile oluştu, meseleyi zaten onlardan öğrenmiştik. Ancak ilgimizi tam da o noktada kestik. Batımızdaki bir yerin “sorunlu” olduğunu öğrenmenin hazzı bize yetti, gerisini takip etmekle pek ilgilenmedik. Tuna’nın fiziken toparlanma yoluna girdiği  yıllar, Türkiye’nin de Avrupa’ya sırtını döndüğü yıllara denk gelince, birbirimizden haberdar kalmak, bilgimizi yenilemek için motivasyon da bitti; bizim ezberler 80’lerde takıldı. Gerçekte-var olan-Tuna her gün biraz daha sağlığına kavuşurken, bizim kafamızdaki Tuna “kategorik olarak kirli, arınması imkansız” çekmecesinde tıkılı kaldı.

Uzun lafın kısası, bize Tuna’dan tehdit mehdit yok. Oysa tam da Tuna deneyiminden öğreneceğimiz şeyler olabilir. Marmara/Trakya havzalarının yönetimi konusunda ders çalışmaya Tuna’dan başlayabiliriz.

Devam edecek…

*

[1] Tuna havzasındaki 15 siyasal taraf: Almanya, Avusturya, Çek Cum, Slovakya, Macaristan, Slovenya, Hırvatistan, Sırbistan, Bosna-Hersek, Bulgaristan, Romanya, Moldova, Ukrayna. Ve AB. Nil havzası 11 Siyasal taraf: Tanzanya, Ruanda. Burundi, Kenya, Uganda, Demokratik Kongo Cum, Güney  Sudan, Etiyopya, Eritre, Sudan, Mısır.

 

[Bir şarkının hikayesi] California Dreamin’/ The Mamas and The Papas*

Tropikal bir cennette alevlenen dostluktan Kaliforniya rüyasının çöküşüne, başarının zirvesinden aşırılığın zirvesine kadar giden yolda, dışarıdan bakınca hiç ayrılamaz gibi gözüken bir dörtlünün aşk, ihanet ve her şeyden önce de müzik dolu hikayesidir The Mamas and the Papas’ın hikayesi.

Herşey 1962 yılında henüz 18 yaşında bir öğrenci olan Michelle Gilliam’ın yaz tatili için gittiği San Fransisco’daki bir konserde seyirciler arasındayken, Journeymen grubunun solist ve gitaristi John Phillips’ten etkilenmesi ile başlar. Arkadaşlıkları hızla ilerler ancak John 27 yaşındadır ve evlidir. Karısının “John’un her şehirde bir Michelle’i vardır “demesine rağmen olaylar pek öyle gelişmez ve John eşinden boşanarak Michelle ile evlenir. Grup arkadaşlarından da ayrılan John, Michelle’i şarkı söylemesi konusunda ikna eder. Journeymen grubu artık “John ve Michelle Phillips” ikilisinden ibarettir.

Michele ve John.

1963 yılında soğuk New York akşamlarının birinde Michelle kaldıkları otelde uyuklarken John onu uyandırır. Gitarda çok güzel bir melodi yakaladığını söyler ve “Lütfen kalkıp sözleri yazmama yardım et, pişman olmayacaksın” diyerek onu ikna eder. Hayatlarını tümüyle değiştirecek bir şarkı yazdıklarını çok sonra anlayacaklardır.

Kafaya düşen boruyla değişen ses ve kader

Journeymen grubuna kısa bir süre sonra Denny Doherty katılır. Mama Cass olarak ünlenecek olan Cass Elliot ise o sırada Big 3’nin solistidir ve Denny ile bir konserinde tanışıp arkadaş olurlar. Denny onun sesini sevmiştir, Cass ise Denny’yi… Dördü beraber Virjin Adaları’na giderler. Amaçları John’un kredi kartı limiti bitene kadar orada kalmak ve adanın ilham veren ortamında şarkı yazmak ve prova yapmaktır. John, Cass’i gruba almak konusunda henüz ikna olmamıştır. Yüksek notalara çıkma konusunda onu yeterli bulmamaktadır. Ama garip bir olay fikrini değiştirecektir. Cass’in kafasına kaza ile bir boru düşer ve üç gün hastanede kalmak zorunda kalır. Hastaneden çıktığında ise John’un değimi ile inanılmaz gerçekleşir. Cass’in sesi değişmiştir ve “extra notaları” söyleyebiliyordur. Artık Cass Elliot ta grubun bir üyesi olmuştur.

Tüm dünyada o sıralar Beatles rüzgarı esmektedir. Denny’nin ısrarı ile Beatles’ın yolunu takip edip elektriğe geçmeleri, LSD’nin etkisi ve Cass’in de katılımı ile yepyeni bir sound yakalarlar. Her şey yolunda gidiyor gibi görünürken adanın romantik ortamında Denny ile Michelle’in fazla yakınlaşması, grupta sonradan derinleşecek olan çatlağın ilk işaretidir. John görmezden gelse de Cass buna tepki koyar ve kısa bir süre sonra adayı terk ederek Los Angeles’a gider. Diğerleri de kısa bir süre sonra altı ay kaldıkları adadan ayrılarak New York’a dönerler.

1963’e geri dönersek henüz John ve Michelle yollarına yalnız devam etmektedirler ve New York’ta Albert Hotel’de kalmaktadırlar. Soğuk New York, Michelle’in doğup büyüdüğü Kaliforniya’ya hiç benzememektedir. John ile beraber yürüyüşe çıkarlar ve Michelle ilk defa karın yağdığına şahit olur.  St.Patrick’s katedralinin önünden geçerlerken  yapının ihtişamından etkilenen Michelle içeri girmek ister. John ise çocukken aldığı dini eğitimden olumsuz etkilenmiştir ve içeri girmeyi reddedince Michelle katedrali yalnız gezmek zorunda kalır. Otele döndüklerinde Michelle uyuyakalır. John ise onlar için yeni olan bu şehrin soğuğunun ve yeniden canlanan çocukluk anılarının da etkisi ile gitarını eline alarak “California Dreamin”in ilk notalarını ve mısralarını yazar. Sararan yaprakları ve gri gökyüzü ile soğuk New York’daki yürüyüşlerini anlatmaya başlar.

All the leaves are brown
And the sky is gray

I’ve been for a walk
On a winter’s day

John iyi bir şey yakaladığının farkındadır, ancak şarkının devamı için eşinin yardımına ihtiyacı vardır. “Seni uyandırdığım için sonra bana teşekkür edeceksin” diyerek Michelle’i uyandırır. Sonraki satırlarda Michelle’in Kaliforniya’ya olan özlemini birlikte yazarlar. Orada kendini daha güvende ve sıcak hissetmektedir.

I’d be safe and warm
If I was in LA
California dreamin’
On such a winter’s day

Bir sonraki kıtada Michelle katedral ziyaretini anlatır. John bu bölümü hiç sevmez, ama daha iyi bir şey bulamayınca kabul eder.

Stopped into a church
I passed along the way
Well, I got down on my knees
And I pretend to pray

1963 kışında yazılan bu şarkı ancak 1965 yılında kaydedilecek, üstelik ilk olarak bir başkası tarafından seslendirilecektir.

Sadece kendi ‘sesiyle’ söylenen şarkı

Virjin adalarında geçirdikleri altı  aydan sonra tekrar üç kişiye düşen Journeymen’in biriktirdikleri çalışmalarını değerlendirmek için gidebilecekleri tek yer vardır. Los Angeles’taki Cass’ten yardım isterler ve o da onları arkadaşı Barry McGuire ile tanıştırır. Yeni albümü için bir hit arayan McGuire, California Dreamin’i albüme koymayı kabul eder ama onlardan da kendisine vokal yapmalarını ister. McGuire’in yapımcısı Lou Adler grubu dinlemeyi kabul eder. Cass’i sadece deneme kaydı için de olsa aralarına dönmeye ikna etmişlerdir. Lou Adler dinlediklerine inanamaz ve bu grubun çok özel olduğunu fark edip onlara 24 saat sonra kontrat önerir. Cass 48 saat içinde gruba geri dönmüş ve yeni isimleri “The Mamas and the Papas” adı altında ilk kontratlarını imzalamışlardır. Sadece 1.500 dolar avans alırlar.

Barry McGuire’ın “California Dreamin”i, “This Precious Time”adlı albümünde yayınlanır. Şarkı albümün içinde kaybolur. Lou Adler şarkıyı bu sefer orijinal sahipleri ile kaydetmeye karar verir. Orkestra kaydını aynen kullanırlar, sadece McGuire’in vokalini silip yerine Denny’ninkini eklerler. Birkaç akor değiştirirler ve ilk versiyonda kullanılan mızıka yerine caz sanatçısı Bud Shank’ın tek seferde emprovize olarak kaydettiği flüt solosunu ilave ederler. Sonuç inanılmazdır.

 

1965’in yayınlanan single hemen hit olmaz ama kısa bir süre sonra Boston‘da bir radyo şarkıyı çalarak ülke çapında tanınmasını sağlar. Şarkı o dönemde psychedelic/yeni dalga pop olarak tanımlanır ve yeni bir alt müzik türü yaratmış olur. “California Dreamin” Bilboard’da 4’üncü sıraya kadar yükselince müzikseverler grubun diğer şarkılarını da dinlemek isterler. Mart 1966’da yayınlanan “Monday Monday” ise Bilboard Hot 100’de 1’nci sıraya yükselir ve tarihte ilk defa mix bir müzik türünü icra eden bir grup bu başarıyı yakalamış olur.

‘Özel ve eşsiz küçük baloncuklar’

California Dreamin’ Rolling Stone dergisi tarafında tüm zamanların en iyi şarkıları arasında 89’uncu sırada gösterilir. Ne yazık ki kendine özgü bu müzik türü ve eşsiz vokalleriyle 1960’ların ikinci yarısına damgasını vuran bu grubun birlikteliği sadece üç yıl sürebilmiştir. Bu kısacık sürede altı şarkılarını Bilboard’da ilk 10’a sokmayı başarmışlardır.

California Dreamin’i Beach Boys, America gibi ünlü gruplar da yorumlamıştır. Jose Feliciano’nun yorumu şüphesiz en dokunaklı olanıdır. Nihayet 2015 yılında da Avustralya’lı şarkıcı Sia, Kaliforniya’da çok büyük bir depremin kurgulandığı “San Andreas” filminin müziği olarak şarkıyı günümüze tekrar taşımıştır.

 

Hikayeyi grubun yaşayan tek üyesi Michelle’in sözleri ile bitirelim:

“Harika şeylerin çoğu sonsuza kadar sürmez, onlar özel ve eşsizdirler, ortaya çıkan küçük baloncuklardır, işte The Mamas and The Papas buydu.”

(*) Kayıt : Aralık 1965
Yapımcı: Lou Adler

Kaynakça

  • VH1, Behind The Music The Mamas and The Papas
  • Songfacts, California Dreamin’
  • KPPC, How the iconic tune California Dreamin’ came to be,March 2013
  • ByMe TV, Staff 6 thing you never knew about The Mamas and The Papas song California Dreamin’, Dec.201
  • Wikipedia, The Mamas and The Papas, California Dreamin’, Monday Monday, John Phillips, Michelle Phillips

 

 

İkizdere, Saros, Validebağ seni çağırıyor!

Ekoloji aktivistleri ile Gerze, Saros, İkizdere ve Validebağ direnişçileri geçtiğimiz günlerde “Direnişler Buluşuyor: Hukuk Yoksa Meşru Direniş Var” başlığı altında bir araya geldi. Daha önce de Kazdağları Direnişçileri ve İkizdereli’ler mücadelelerini ortaklaştırmak için birlikte hareket ederek deneyimlerini paylaşmış ve taş ve maden ocağı karşıtı kampanyalar yürütmüştü.

Buluşmaya direnişleri başarıya ulaşan Sinop Gerze’li aktivistler nasıl kazandıklarının deneyimlerini ulaştırmak için katıldı. Yakın zamanda Nota Bene Yayınları’ndan çıkan Gerze’de Bir Doğa Mücadelesi – Direniş Günlüğü kitabının yazarı ve direnişin tanıklarından Ferhat Hançer de gözlemlerini aktardı.

Gerze’de ne olmuştu?

Sinop’un Gerze ilçesi Yaykıl Köyü’nde Anadolu Grubu tarafından yapılmak istenen termik santrale karşı bölge halkı 2009-2015 yıllarında büyük bir direniş sergilemiş, direniş sonucu şirket bölgeden ayrılmıştı. Termik santrale karşı direnen köylülerin “bizi öldürmeden bu santrali yapamazsınız” sözleri belleklere kazınmıştı.

Buluşmaya katılan Gerze direnişçileri, başarıda tüm kesimleri bir araya getirebilmenin, kararlı duruşun ve kadınların yüksek katılımının çok etkisi olduğunu söyledi. İkizdere, Saros ve Validebağ’lı yurttaşlar ise Gerze aktarımından çok etkilendiklerini, moral bulduklarını söyleyip kendi süreçlerini anlattılar. Bu direnişlerin süreçlerine değinmeyeceğim çünkü Yeşil Gazete’de ve duyarlı basında ayrıntılı bir şekilde haber oldu zaten.

Meşru direnişin önemi

Hemen her doğa katliamı projesinde hukuksuzluk dizboyu. Geçtiğimiz günlerde yeniden gündeme gelen Finike-Kalkan arası otoban yapımı için gerçekleşen ÇED toplantısındaki usulsüzlük ve Saros’ta ÇED kararları sonuçlanmadan başlanılan inşaat bunun en yakın örnekleri. İkizdere’de ise yurttaşların avukatları bile tespit yapabilmek için vadiye sokulmadı. İki hafta keyfi sokağa çıkma yasağı uygulandı.

Bütün bunlar gösteriyor ki hukuk mücadelesini karşı tarafı köşeye sıkıştırmak için yine de elden bırakmayıp asıl olarak meşru mücadeleyi yükseltmek gerekiyor. O nedenle Kazdağları’ndan Dersim’e, Van’a, Edirne’ye ve Akdeniz’e uzanan mücadeleleri ve deneyimleri ortaklaştırmaya çalışan bu tür çabalar çok kıymetli.

Ne yapmalı?

Öncelikle bu gezegenin sorumlu bireyleri olarak her türlü yaşam ihlalini engellemek gibi bir yükümlülüğümüz var. Doğa savunusunu ekoloji aktivistlerine, hayvanların yaşam hakkını hayvan hakları aktivistlerine bırakma hastalığından vazgeçmek zorundayız. Yaşama karşı bir etik anlayışımız varsa bu her konuyu içermek zorundadır. Böyle bir etik anlayış da bize eyleme geçme zorunluluğu getirir. Herkes her konuda bir aktivist kadar eyleyemeyebilir. Ancak bu yapabileceğiniz bir şey yok anlamına gelmez.

Örneğin bir veya birkaç gününüzü ayırıp sizi desteğe çağıran İkizdere’ye, Saros Körfezi’ne, nöbetteki Validebağ’lıları ziyarete ve desteğe  gidebilirsiniz. Fırsat buldukça da bunu tekrarlayabilirsiniz. Saros Körfezi’nde likit doğalgaz ve petrol taşımacılığı için yapımı başlayan ve doğa harikası Saros’u mahveden limana karşı başlatılan ve ıslak olarak 45 bine Change.org da 125 bine ulaşan imza kampanyasına destek verebilirsiniz. Teknik bilgilerinizi ve yeteneklerinizi paylaşabilirsiniz direnişçilerle. Dahası bu direnişlere katıldıkça hayata farklı bir yerden bakmaya başlayıp ekoloji aktivizmine daha çok zaman ayırmanızın önü açılabilir. Kolektif hareket etmenin ve dayanışmanın yoğunluğuyla eyleme gücünüz artar.

8 Temmuz günü kitabevimi kapatmış eve döndüğümde, sürekli doğa, hayvan katliamıyla birlikte berbat bir hayvan hakları yasası çıktığını öğrenmenin, kadın ve çocuk istismarı haberlerinin etkisiyle bitkin bir haldeydim. Belki de aktivist tükenmişliği yaşıyordum takip ettiğim ve yazdığım şeylerin ağırlığıyla. O arada “Karıncanın Kardeşi Var”(*) mottosuyla hareket eden Karıncalar yaşam savunucuları ağından yukarıda bahsettiğim buluşmanın bilgisi geldi. Hemen katıldım biraz gecikmeli de olsa ve katılımcıların, direnişçilerin heyecanı olumsuz ruh halimi tamamen ortadan kaldırdı. Öyle ya “insanın acısını insan alır.” (**)

*

(*) Karıncalar ağı adını Antalya Finike’de sevgili Ali Ulvi-Aysin Büyüknohutçu’nun taş ve mermer ocaklarına karşı verdikleri mücadelede katledilmelerini anmak için biraraya gelen yaşam savunucularının açtığı “Karıncanın Kardeşi Var” pankartından almaktadır.

(**) Şükrü Erbaş

 

[Cadı Kazanı] Enerji oyunları…

İklim krizinin sonuçları gün ve gün kafamıza balyoz gibi inerken, baş sorumlu fosil yakıtlar yöneticilerin baş tacı. Siyasi partiler, kısır döngüde yapay gündemlerin esiri olurken iklim kriziyle, yani geleceğimizle ilgili en ufak bir plan, program yok ortada. Bu konuda en tutarlı bilgiyi ve yönetim biçimini hayata geçirme kapasitesi olabilecek Yeşiller Partisi‘nin kurulmasına ise hala izin verilmedi.

21 Eylül 2020 tarihinde, gerekli belgelerin tümü İçişleri Bakanlığı‘na teslim edildi, ama siyasi partiler mevzuatına göre bakanlığın vermekle yükümlü olduğu “alındı belgesi”, hiç bir gerekçe göstermeden dokuz ayı geçkin bir süredir teslim edilmediği için kuruluş sürecini yasal olarak tamamlanamadı.  Nedensiz, açıklamasız. Sümen altı olma olasılığı sizce ne kadar?

Türkiye’nin tercihi kimden yana?

“OECD Çevresel Performans İncelemeleri  Türkiye 2019” raporunda, şu saptamalar yapılıyor:

Güçlü ekonomi ve nüfus artışının, gelir seviyesindeki yükselişin ve karbon yoğunluklu yakıt karışımına sürekli bağlı kalmanın itici gücüyle Türkiye’nin sera gazı (GHG) emisyonları son on yılda ciddi ölçüde arttı. Yine de 2020 için iklime dönük hafifletme taahhüdünde bulunmayan tek OECD üye ülkesi olmaya devam ediyor….

….Türkiye bazı sürdürülebilir kalkınma hedefleri bakımından ilerleme kaydetmiştir ancak yeşil büyüme doğrultusunda bir kalkınma modeline geçiş için çevresel hedeflere daha çok çaba harcanması gerekmektedir. Atılan adımların hızlandırılmaması durumunda hava kirliliği, su kıtlığı ve kalitesi ile iklim değişikliğinin etkileri, giderek büyümeyi kısıtlayıcı bir unsur olacaktır. Türkiye, tüm sektörlerde yerli eko-inovasyonu destekleyen politika önlemlerini daha üst bir düzeye taşımadan çevre ile ilgili ürünler pazarının sunduğu fırsatı kaçırma riskiyle karşı karşıya olduğu”…

OECD ardından 2017 yılında Türkiye’nin, Fransa ve Meksika tarafından başlatılan “Paris Yeşil Bütçeleme İşbirliği’nden yararlanabileceğini belirtiyor. .

Yani  ezcümle, karar vericilerin geleceğimizle ilgili hiç bir taahhütü ya da planı, programı, projesi bulunmamakta. “Saldım çayıra mevlam kayıra” kafasının, bize daha çok pandemi yasakları, deniz salyası göstereceği ve  kuraklığın gittikçe önlenemez boyutlara ulaşacağı ise kesin.

‘Temiz enerji efsaneleri’ne dikkat

Sadece rakamdan ibaret olan, insana dokunmayan, hiçbir derdine çare olamayan ekonomik büyüme masalıyla “iyi uykular” halindeyiz . Temiz enerjiye geçiş, iklim değişikliğiyle mücadelenin anahtarı olmasına rağmen, şehir efsaneleri dolanıp duruyor ortalıkta. Efsanenin temelinde iki varsayım var: Birincisi, yenilenebilir enerjinin kaynaklarının güvenilir olamayacak kadar kesintili olması ve ikincisi de hükümetlerin tüm ekonomilerini, temiz enerjiye çevirme maliyetlerine katlanamayacağı. Eğer ‘üç maymunu’ oynamıyorsanız gerçeklerin  ne kadar farklı olduğunu görmemek olanaksız.

Küresel enerji sisteminin %80’inin hala fosil yakıtlara dayandığını, enerji tüketimi ve üretiminin iklim değişikliğine neden olan emisyonların üçte ikisine katkıda bulunduğunu ve 30 yıl öncesiyle de aynı olduğunu bilirsek,  iklim değişikliklerinin ana nedeni hakkında bir fikrimiz olur. Türkiye Ekonomisini Karbondan Arındırma Projesi (*) kapsamında hazırlanan raporda, efsaneyi çürütecek önemli saptamalar yer alıyor:

“Türkiye, OECD ülkeleri arasında enerji talebi ve emisyon artış hızı en yüksek olan ülkedir. Buradaki temel mesele, talep artışını yerli kaynaklardan karşılamaktır. Türkiye, bu talebi karşılamak için fosil yakıtlara dayalı bir enerji sistemini sürdürmeye devam edebilir ya da büyük ölçekli verimlilik uygulamalarının yanı sıra sürdürülebilir ve yenilenebilir kaynaklara dayalı bir enerji sistemi için karbonsuzlaşma gündemi belirleyebilir….

…Enerji sektörü, Türkiye’nin sera gazı emisyonu kaynakları açısından en önde gelen sektördür. Toplam sera gazı emisyonları 2018 yılında, 1990 seviyelerine göre %137 artmıştır ve enerji sektörünün payı 2018’de %72 olarak kaydedilmiştir.

….Türkiye’nin kömür bazlı enerji projeksiyonu, yenilenebilir kaynaklar ve fosil yakıt yatırımları arasındaki fiyat farkında hızlı bir düşüş gösteren piyasa gerçeklerinin görmezden gelindiğini göstermektedir. Kömür yakıtlı üretim, sübvansiyonla faaliyet gösterebilen ve yüksek fiyatlı siyasi ve piyasa riskleri nedeniyle giderek ekonomik olarak elverişsiz bir hale gelmektedir. Daha da önemlisi, talep ve üretimdeki büyümesine rağmen  kömür, küresel olarak pazar payını kaybetmektedir, çünkü artık maliyet açısından rekabetçi değildir. Türkiye’nin linyite olan bağımlılığının arttırılması, daha uygun maliyetli ve finansal olarak elverişli alternatiflere geçiş yapan ülkelerle rekabet gücünü azaltmaktadır….

…Elektrik üretiminin karbondan arındırılması, çevresel ve sağlık açısından sağladığı faydaların yanı sıra, yatırımların artması sonucu istihdam ve ekonomik faaliyet fırsatları yaratmaktadır. Bu durum enerji ithalatında gerçekleşecek düşüşe bağlı olarak cari açık üzerindeki baskıyı azaltmaktadır. Avrupa Yeşil Düzeni, raporda tartışılan karbondan arındırma yol haritalarının sosyo-ekonomik yönlerini kapsayan önemli bir politika çerçevesi sunmaktadır….

….Avrupa Komisyonu Başkanı Ursula Von der Leyen, Aralık 2019’da AB’yi iklim değişikliği ile mücadelede küresel bir lider haline getirmeyi ve aynı zamanda istihdam yaratmayı ve yeni iş kollarını teşvik etmeyi amaçlayan yeni Avrupa Yeşil Düzeni teklifinin genel hatlarını açıklamıştır. Avrupa Yeşil Düzeni, 2050 yılına kadar AB’yi ekonomik büyümenin kaynak kullanımından ayrıldığı ve hiçbir bireyin geride kalmadığı, net sıfır sera gazı emisyonu olan, modern, kaynak-verimli ve rekabetçi bir ekonomiye dönüştürmeyi amaçlayan yeni bir vizyon ve büyüme stratejisi sunmaktadır…

…AB ve ABD genelinde yayılan bir dalgada 268 GW kömür santrali kapatıldı. 213 GW’lık bir miktarın da kapatılmasına karar verilmiş durumda ve İngiltere ve Almanya da dahil olmak üzere dünyanın 80 kömürle enerji üreten ülkesinden 19’u bu yakıtı tamamen devre dışı bırakmayı planlıyor. 2015’ten bu yana, AB’deki 15 ulusal hükümet kömürü tasfiye etme niyetlerini açıkladı: Avusturya, Belçika, Danimarka, Finlandiya, Fransa, Almanya, Yunanistan, Macaristan, İrlanda, İtalya, Hollanda, Portekiz, Slovakya, İsveç ve İngiltere 2030 yılına kadar elektrik karışımında kömür olmamasını sağlama planlarını tartışıyorlar. Avrupa genelinde 82 kömür yakıtlı elektrik santrali hali hazırda kapanmış durumda veya kapatılacaklarını duyurmuştur.”

Raporda belirtildiği gibi, “Türkiye’nin enerji sektörü bir yol ayrımındadır: Verimliliğe yatırım yaparak ve düşük karbon teknolojileri kullanarak karbonsuzlaşma yönünde bir yol mu izleyecek ya da bundan sonraki 20-30 yılda enerji sektörüne yatırım potansiyelini kilitleyecek atıl varlık riskli yüksek-karbon teknolojilerine dayalı mevcut durum senaryosunu mu devam ettirecek?”

Yani ezcümle, iklim değişikliğini görmezden gelip yönetme sorumluluğunu üstlendiği kamunun çıkarının, her şeyin üstünde olduğunu unutup bir grup sermaye sahibinin çıkarlarını mı gözetecek! Üstelik iklim değişikliğinin sonucunda herkes bundan payını alacakken.. Oysa büyüdüğü sanılan ekonominin tek ya da çift haneli rakamları yok hükmünde olacak.

Yeşil ekonomiden yana bir hükümet için

Bizim hayatımız hakkında karar vericileri seçerken hala şaşalı hayatlara, saraylara övgüler düzüp altın ve dövizin ne kadar olduğunu sorgulayıp uzaya çıkma masalının uykuya dalmak için en iyi masal olduğunu düşünüyorsanız ve her gün şahit olduğunuz sonuçlarıyla iklim değişikliğinin nedenlerini sorgulamıyorsanız; deniz ürünü yiyemediğimiz, mavi sularda yüzemediğimiz, pandemi aşıları için hiç bitmeyen kuyruklarda geçireceğimiz, şakır şakır akan suyla duş alamayacağınız hatta içme suyu bulamayacağınız bir Türkiye için  hazır olun.

Çocuklarımıza bırakacağımız mirasın, geleceğin hala ev, araba, tarla, para, altın, arazi olduğunu düşünenler için  son söz:

Çocuklarınız için canınızı verseniz de faydası olmayacak, çünkü yaşayabilecekleri bir Türkiye olmayacak….

*

Olanca kötülüğün, karanlığın içinde her şeye rağmen ışık vardır ve ışığa zaten en çok ‘karanlık zamanlar’da ihtiyaç duyarız. Her doğum bir mucize, her insan yeni bir başlangıçtır ve insanlar bir araya gelip ortak eylemde bulunabildikleri sürece umut da vardır. Dünya sevgisini mümkün kılan, içinde yaşadığımız dünya için sorumluluk alıp ortak eylemde bulunma yetimizdir.” (Hannah Arendt)  

(*)Avrupa İklim Eylem Ağı (CAN Europe), Güney Doğu Avrupa İklim Değişikliği Ağı (SEE Change Net), Türkiye Ekonomi Politikaları Vakfı (TEPAV) tarafından “Türkiye 2050 Hesaplayıcısı: AB Düşük Karbon Patikası Aracı Kullanılarak İklim Politikası Diyaloğunun Oluşturulması” (Contract no. TR2015/DG/01/A5-02/147) projesi kapsamında hazırlanan politika dokümanı.)

 

[Çocuklar için Yeşil Kitaplar] Masallarla konuşmak: Bir varmış bir yokmuş

Çocukken ilk masalımı beş yaşında iken babamdan dinlemiştim. Babam çok çalışırdı. Üstüne üstlük iş için hafta içi şehir dışına giderdi. Onu ancak cuma gecesi ve hafta sonları görebiliyordum.

Cuma gecelerini sadece babamı göreceğim için iple çekmezdim. Aynı zamanda babamın masal günüydü o geceler. Ne kadar yorgun olsa da kardeşlerim ve bana uyumadan masal anlatmayı hiç atlamazdı. Hangi masallardı bunlar? Sıkı durun! Babam masalları kendisi uydururdu. İtiraf edeyim, hayal meyal hatırlıyorum. İsimlerini bile hatırlamıyorum. Hatırladığım masalların biri bir gemide geçiyordu. Fakirleri ezen zenginlere karşı bir maymun hiç şiddet kullanmadan adaleti sağlıyordu. Ayrıntıları hatırlamıyorum ama duygusu hala sabit: Ezilenin yanında olma ve adalet. Sanırım bir hikâyede, hatta başka kurgusal türlerde de önemli olan bu; duygunun yüreklerdeki kalıcılığı…

Masallar küçük yaşta başka dünyalarla, başka kurgularla, başka fikirlerle ve insan türünün ortak duygularıyla ilk karşılaştığımız mecralardan biri. Sezai Ozan Zeybek de, “Masallarla Konuşmak: Büyükler için Masalları Anlama ve Anlatma Kılavuzuadlı kitabında bu büyülü sahneye dalıyor. Okuyucuyu da sahneye davet ediyor. Kitabın bana göre en güzel kısmı da bu zaten. Okuyucu pasif kalmıyor. Kitabı okurken, bir masalı nasıl yeniden kurgulayabileceğinize dair ipuçlarını keşfediyorsunuz. Hatta yazar sizi de kendi kurgunuz için teşvik ediyor. Benim de her bir masalı okuduğumda aklımdan “ben olsam şöyle anlatırdım” türünden cümleler geçti. Bu önemli çünkü masallar – her ne kadar güncel masallar bulunsa da – genelde kadim kültürün bir parçası. Ve masal anlatırken kendinizi yalnızca aktarıcı konumunda bulmanız çok olası. Oysa masal, hem anlatana hem dinleyene yeni bir yaratıcılık alanı açıyor.

Anlatanın da katıldığı masallar

Sezai Ozan Zeybek de bu yaratıcılık alanının altını çiziyor ve masal anlatmanın aktarmaktan ibaret olmadığını; anlatanın da, dinleyenin de duygusuyla ve aklıyla masala bizzat katıldığını söylüyor. Ve bir masalı dinleyenin ilgisini canlı tutacak şekilde anlatmanın yolları konusunda okuyucuya fikirler, tüyolar sunuyor.

Yıl 2019 yazı… Antalya, Olimpos’da Kozmik Anafor’un düzenlediği Gökyüzü ve Bilim Festivali’ndeyiz. Antalya sıcağı… Bir yaz akşamı çocuklara masal anlatacağım. Ama öncesinde ne provalar yaptım! Önce masalı kendime göre güzelce yorumladım, kırptım, kestim, kendi biçimimi yarattım. Bir de bizimle etkinliğe katılamayacak olan küçük Nehir’e bu masalı etkinlikten önce okudum. Onun da fikirlerini aldım. Nerelerde dikkati dağılıyor, nerelerde heyecanlanıyor? Sonunda hayal kurma oyunuyla başlayan güzel bir masal etkinliği yaptık Olimpos’da. Zeybek’in anlatmaya çalıştığı gibi masal anlatmak tek yönlü bir aktarım değildir. İşte benim de tüm çabam etkileşimli bir masal gecesi içindi.

Masallara kendimizi katmanın bir nedeni de kadim kültürdür diye masalları dokunulmaz saymamak. Bir çocuk olarak sadece hayal gücümü geliştirip benimle adalet duygusunu paylaşmadı masallar. Erkeklerin her zaman kurtarıcı olduğu, kız çocuklarının tek emelinin doğru kişiyle evlenmek olduğu, farklı olanların, canavarların, devlerin, ‘çirkin’ olanların kötücülleştirilip ötekileştildiği bir evreni de paylaştı benimle masallar.

Sezai Ozan Zeybek de buna dikkat çekiyor. Evet, masalları ve hikâye anlatıcılığını bir kenara itmeyelim, geçmişteki ve günümüzdeki değerini bilelim ve fakat masalları kendi kültürümüze yahut insanlığın kadim kültürüne ait olduğu için dokunulmaz, kutsal, eleştirilmez ilan etmeyelim. Çünkü ne kültürler eşitsizliklerden muaf ne de onların ürünü masallar. Ama onları yeniden üretebiliriz. Bu yaratıcılık gücü bizim elimizde! “Niye masallardan vazgeçelim ki?” diye soruyor Sezai Ozan Zeybek… Madem ki türümüzün geçmişiyle, gelecekle ve kadim sorunlarımızla kurduğumuz bağda hikâye anlatıcılığının, masalların eşsiz bir payı var; neden bu bağdan vazgeçelim ki? Ama kitaptaki masallardakinden birinde yer alan üç gözlü çocuk gibi, üçüncü gözümüzü, eleştirel gözümüzü hiç kaybetmeden!

Haydi, bakalım, iyi okumalar! Ve kâh yıldızlı bir gecede, kâh herhangi bir evin herhangi bir salonunda bol masallı geceler!

Künye

Yazan: Sezai Ozan Zeybek
Resimleyen(ler): Canan Barış, Elif Meryem Aktaş, Esra Uçmak, Fatma Sevde Uçmak, Seda Antlı
Yayınevi: Nito Kitap
Yayın Yılı: 2021

 

 

Ertuğrul Çekin’den ‘somut delil’ açıklaması: Kadınların ve çocukların beyanları somut delil

Adalet Bakanlığı Sözcüsü Ertuğrul Çekin, kabul edilen 4. Yargı Paketi‘nde tartışma yaratan katalog suçlar düzenlemesi hakkında açıklama yaptı.

Çekin, yaptığı açıklamada kadınların ve çocukların ifadelerinin somut delil olduğunu söyledi.

Yargı paketindeki “terör”, soykırım, insanlığa karşı suçlar, kasten insan öldürme, çocuğun cinsel istismarının da aralarında bulunduğu “katalog suçlar”dan tutuklamada “somut delil” aranması koşulu tartışma yaratmıştı. Cinsel saldırı ve çocuklara yönelik cinsel istismar suçlarında tutuklama tedbirinin uygulanabilmesi için somut delil aranacak olması birçok kişinin tepkisini çekmişti.

‘Beyanlar somut delil’

Adalet Bakanlığı Sözcüsü Ertuğrul Çekin, konuyla ilgili yaptığı açıklamada şu ifadeleri kullandı:

Katalog suçlarda kuvvetli suç şüphesinin varlığını gösteren somut delillerin bulunması hususu yapılan düzenlemeyle açıkça vurgulanmıştır. Burada şu hususa özellikle vurgu yapmak istiyorum; soruşturma ve yargılama kapsamında adli görüşme odalarında alınan suç mağduru kadınların ifadeleri somut delildir. Ayrıca çocuk izlem merkezlerinde suç mağduru çocukların beyanları da somut delil niteliğindedir. Bu ifadeler uzmanlar eşliğinde alınmaktadır, kadın ve çocuklarımızın beyanları elbette ki delildir.”

‘Serinkanlı biçimde takip etmeyi öğrenmek zorundayız’

Sözcü Çekin, yargı süreçlerinin serinkanlı bir şekilde takip edilmesi gerektiğinin altını çizdi:

Eleştirinin yıkıma dönüşmemesi, ifade hürriyeti ile hakaretin birbirine karıştırılmaması için yargı süreçlerini serinkanlı biçimde takip etmeyi ve değerlendirmelerimizin bilgiye dayalı olmasının önemini öğrenmek zorundayız. Unutmayalım ki yargı Türk milletinin yargısıdır. Adliye bu ülkenin bir kurumudur. Hakim ve savcılar da bu milletin evlatlarıdır. Kendilerine yargı yetkisi emanet edilen hakim ve savcılarımızın, sosyal medya ortalamasının çok üzerinde bir vicdan ve hakkaniyet duygusu taşıdığından hiç kimsenin kuşkusu olmamalıdır.”

Diğer değişiklikler

Çekin, yargı paketinde dört farklı kanunda değişiklik yapıldığını, bu kapsamda Ceza İnfaz Kurumları ve Tutukevleri İzleme Kurulları‘nın görev ve yetkilerin genişletildiğini kaydetti:

Ayrıca yapılan yeni değişiklikle izleme kurulları tarafından hazırlanan raporlar artık Kamu Denetçiliği Kurumu (KDK) ile Türkiye İnsan Hakları Eşitlik Kurumu’na (TİHEK) da gönderilecektir. Getirilen düzenlemeyle izleme kurulları hastanelerle adliyelerde hükümlü ve tutukluların bulunduruldukları yerleri ve nakil araçlarını da denetleyebilecektir. Yine yapılan değişiklikle sosyal devlet ilkesi gereğince maddi durumu iyi olmayan hükümlülerden nakil giderlerinin alınmaması sağlanmış, infaz kurumlarında dijital dönüşüm kapsamında hükümlülerin bazı işlemlerini elektronik ortamda yapabilmeleri imkanı tanınmıştır. Ayrıca tutuklu ve hükümlülere hasta ziyareti amacıyla verilen mazeret izinleri de kolaylaştırılmış ve ziyaret süreleri uzatılmıştır. Bu düzenlemeyle hükümlülerin ziyaret süresi 1 saatten 1,5 saate çıkarılmakta; tutuklu ve hükümlüler bakımından hasta ziyareti amacıyla verilen mazeret izinleri arasında beklenmesi gereken asgari bir aylık süre şartı da kaldırılmıştır.”

Mardin’de DEDAŞ çilesi: Trafo sökülmesine tepki gösteren halka asker müdahale etti

Mardin‘in Derik ilçesinde askerler, Dicle Elektrik Dağıtım A.Ş. (DEDAŞ) ekiplerinin, su kuyularına ait trafoları sökmesine karşı çıkan yurttaşlara gazla müdahale ederek, havaya ateş açtı.

Anıtlı (Qasra) mahallesinin Kizlerê ve Menteşê mezraları ile Kuyulu (Selmê) mahallelerinde sulama kuyularının trafolarını sökmek istemesi tepkilere neden oldu.

Trafolar söküldü

Mahalleliler, askerler eşliğinde trafo sökmek isteyen DEDAŞ ekiplerine tepki gösterdi. Trafo sökülmek istenen mezralardan Menteşê’de olaylar büyüdü.

Mezopotamya Ajansı’nın aktardığına göre askerler, mahalle sakinlerine karşı biber gazı kullanarak, havaya ateş açtı. Bir süre devam eden gerginliğin ardından DEDAŞ ekipleri trafoları söktü.

Tanal: 10 gün içinde sulanmazsa mısır kuruyacak

O anların videosunu paylaşan CHP İstanbul Milletvekili Tanal, “DEDAŞ ekipleri, jandarma eşliğinde tarımsal sulamada kullanılan elektriği kesmeye geldi. Bölge halkı, 10 dönüme 40 bin lira masraf yapıp mısır ekti. 10 gün içinde ikinci sulama yapılmazsa mısır kuruyacak” dedi.

Tanal paylaşımının devamında “Mahsulün suya en çok ihtiyaç duyduğu dönemde bunu hep yapıyorlar” tepkisini gösterdi.

Mahkeme süreci devam ediyor

Mahalle sakinleri, “ödenmeyen borçlar” gerekçesiyle trafoların söküldüğünü aktararak, “Köyde hanelerin elektriği var şu an. Ama mısır yerde, suya ihtiyacı var. Trafolar olmazsa sulama yapamayız. Borçları gerekçe yapıyorlar” dedi.

Kesilen faturaları ödeme imkanları olmadığını aktaran bölge sakini, “Bu nedenle DEDAŞ’la mahkemelik olmuşuz. Mahkeme süreçleri devam etmesine rağmen trafolarımız gasp ediliyor” ifadelerini kullandı.

DEDAŞ daha önce de  “borç ödenmediği” gerekçesiyle Batman‘ın Kozluk ilçesine bağlı beldelerde su depolarının elektriklerini kesmişti. Pandemi ortasında binlerce insan bu sebeple 15 günü aşkın bir süredir suya ulaşamıyor.

Tekirdağ Tabip Odası Başkanı: Koronavirüs aşısında üçüncü doz mutlaka yapılmalı

Haber: Serap Cömertoğlu

*

Namık Kemal Üniversitesi Tıp Fakültesi Halk Sağlığı Anabilim Dalı Başkanı ve Tekirdağ Tabip Odası Başkanı Gamze Varol,  Covid-19 aşılarında üçüncü dozun muhakkak olunması gerektiğini belirtti.

Sinovac aşısının koruyucu etkisinin 3-6 aydan sonra azaldığını belirten Varol, Biontech aşısının ise yeni varyantlara karşı koruyuculuğunun daha yüksek olduğunu aktardı.

Sinovac mı Biontech mi?

Türkiye’de uygulanan Sinovac ve Biontech aşıları hakkında da bir karşılaştırma yapan Varol, “Bu dönemde Biontech aşısı gündeme geldi. Acaba hangisini olalım? Sinovac yetkilileri diyor ki; ilk iki dozdan sonra 6 ay içerisinde antikor titresi düşüyor. Varyantlar da var. O yüzden bir hatırlatıcı doz için mutlaka üçüncü Sinovac aşısı olması iyi olur” dedi.

Varol, “Öte yandan da bu varyantlara karşı  koruyuculuk yüzdesinin daha yüksek olduğu bir Biontech seçeneği var. Hangisine karar vereceğimiz aslında bize kalmış” şeklinde konuştu.

İleri yaşta yan etki azalıyor

Biontech aşısı ile  ilgili kamuoyunda  bir takım soru işaretleri olduğunu ve aşının uygulaması sırasında kaygıların yaşandığını belirten Varol, “ İleri yaşlarda Biontech aşısının yan etkilerinin  azaldığını ama koruyuculuğunun değişmediğini söylemek mümkün” ifadelerini kullandı.

Fotoğraf: Shutterstock

‘Üçüncü doz Biontech tercih ediliyor’

Biontech aşısının  delta varyantına karşı koruyuculuğunun daha yüksek olduğuna dair açıklamalar olduğunu hatırlatan Varol, “Bizler de sağlık çalışanı olarak, kendi aramızda yaptığımız değerlendirmelerde bir otoimmün hastalık yok ise kronik hastalık dahi olsa ya da ileri yaş grubu dahi olsa iki doz Sinovac aşısından sonra üçüncü doz Sinovac veya Biontech yapılabileceğini belirtiyoruz. Genelde sağlık çalışanlarına baktığımızda eğer bir otoimmün hastalığı yok ise 3’üncü dozun Biontech olarak tercih edildiğini de gözlemledik” bilgisini paylaştı.

Temel mesajın hatırlatıcı dozların mutlaka olunması, tereddütte  kalınmaması ve aşıların mutlaka tamamlanması olduğunu belirten Tekirdağ Tabip Odası Başkanı, “Toplumsal bağışıklık için hastalık geçirmiş dahi olsak, hastalık geçirdikten 3-6 ay sonra, aşılar tanımlandıysa aşı olmakta tereddütte kalmayalım. Çünkü; dünyanın pek çok ülkesinde hala aşı bulunamazken, ülkemizde iki seçenek aşı var. Bu fırsatı değerlendirmek gereklidir” ifadelerini kullandı.

İki yada üç doz aşı olunmasının da yüzde yüz hastalıktan korumayacağına dikkat çeken Varol, “Üç doz aşı olmamıza rağmen maske mesafe ve hijyen kurallarına da riayet etmemiz gerektiğini, 1 Temmuz’da ki açılmayla  rehavete kapılmamamız gerektiğini bir kez daha iletmek isterim” hatırlatmasında bulundu.

Yeşiller Partisi: Türkiye’yi çöp sömürgesi haline getirmeyin

Yeşiller Partisi, hükümetin 18 Mayıs’ta alınan etilen polimer atık ithalatını yasaklama kararının iptal edilmesi konusunda plastik sektörü temsilcileriyle uzlaşması hakkında yazılı bir açıklama yaptı.

Yapılan açıklamada “Türkiye’nin yeniden Avrupa Birliği’nin çöplüğü haline geldiği algısını oluşturan çöp ithalatının serbest bırakılmamasını istiyoruz” ifadeleri kullanıldı.

‘Motivasyonunu sömürgecilikten alıyor’

Açıklamada “Geçmişi 1960’lara kadar giden ve motivasyonunu sömürgecilikten alan çöp ticareti ya da tüccarlar tarafından şirinleştirilmeye çalışılan ismiyle atık/hammadde ticareti gelişmiş ülkelerin çöplerinden kurtulmanın bir yolu olarak günümüze kadar sürmüştür” denildi.

Çoğunlukla Küresel Kuzey’den Küresel Güney’e doğru gerçekleşen bu ticaretin önemli bir ayağının da plastiklerden oluştuğu belirtilen açıklamada “2018 yılına kadar Çin’in aldığı plastik çöpler, Çin’in getirdiği yasağın ardından içerisinde Türkiye’nin de olduğu Endonezya, Vietnam, Laos, Kamboçya, Bangladeş ve Filipinler gibi ülkelere doğru yöneldi” ifadeleri kullanıldı.

‘En fazla çöp ithal eden ülke’

Türkiye’nin 2020 yılına gelindiğinde en fazla plastik çöp ithal eden ülke konumuna yükseldiği hatırlatılan metinde “Bu sürede ithal edilen plastik çöpler Adana başta olmak üzere İstanbul, İzmir gibi illerde yasadışı olarak arazilere terk edildi ve birçok yerde de yakıldı” bilgisi paylaşıldı.

Açıklamada aynı dönemde Türkiye’deki geri dönüşüm tesislerindeki nedeni belirlenemeyen yangınların sayısının da arttığı belirtildi. Gerçekleştirilen araştırmaya göre 2016 yılında 8 adet, 2017 yılında 7 adet, 2018 yılında 15 adet 2019 yılında 33 adet ve 2020 yılında da 65 adet plastik ve plastik geri dönüşüm tesisi yangını çıktığı belgelenmişti.

2021’in ilk altı ayı için bu sayının geçen yılı geride bırakarak 68’e ulaştığı belirtilen açıklamada “Bu her 2-3 günde bir, bir yangın çıktığı anlamına geliyor. Bu sürede Türkiye’nin plastik çöp ithalatı da ciddi seviyede bir artış göstermiştir. 2016 yılında 159.569 ton, 2017 yılında 261.863 ton, 2018 yılında 439.909 ton ve 2020 yılında da sadece AB üyesi ülkelerden toplamda 750 bin ton plastik çöp ham madde adı altında ithal edilmiştir” denildi.

‘Lobi faaliyetleri sonuç verdi’

Gerçekleşen yasadışı faaliyetlerin üç yıldır gündeme gelse de bakanlığın kayda değer bir önlem almadığı belirtilen açıklamada “Ancak artık göz ardı edilemez hale gelen yasadışı faaliyetler nedeniyle ilgili bakanlık çöp ithalatını 2 Temmuz 2021’de uygulamaya girecek şekilde önemli oranda yasaklamıştır. Bu esnada bu işten ciddi anlamda para kazanan şirketler, sahip oldukları STK görünümlü lobi grupları üzerinden ciddi bir lobicilik faaliyeti gerçekleştirmiş ve bu konuda yanlış bilgilere ısmarlama haberleri gazete, dergi ve görsel medya üzerinden dolaşıma sokmuştur” denildi.

Açıklamada “Bu bağlamda harcandığı tahmin edilen milyonlarca TL PR parası neticesini vermiş ve bugün itibariyle basın yayın organlarına ithalatın tekrar açılacağı bilgisi düşmüştür. Hükümetin vizyon projesi olarak nitelendirdiği Sıfır Atık projesinin bile sıfırlandığı bu haberlerin gerçek olmamasını ve Türkiye’nin yeniden AB’nin çöplüğü haline geldiği algısını oluşturan çöp ithalatının serbest bırakılmamasını istiyoruz” ifadeleri kullanıldı.

Açıklama “Türkiye’nin çevresini ve doğasını katleden ve adeta bir ekokırım faaliyetine dönüşen plastik çöp ithalatındaki yasağı kaldırmaya ve Türkiye’yi tüccarların manipülasyonlarla çöp sömürgesi haline getirmeye çalıştığı bir ülke konumuna sokmaya yeltenilmemelidir” sözleriyle sona erdi.