Hafta SonuKöşe YazılarıManşetYazarlar

[Cadı Kazanı] Yılbaşı hediyenizi doğaya verin

Terkedince sorunlarımızın sona ereceğini düşündüğümüz 2020 yılında  Türkiye, tarihinin en kurak dönemini yaşadı. Bilimin ispatladığı iklim değişikliğine inanmayan kesimler, vergilerimizle maaş alan ve bu nedenle pandemide işsiz kalmayan çalışanlarını barındıran  bir kamu kuruluşunun önerisi ve desteğiyle, sorunu “yağmur duasıyla” halledeceğini düşündüler. Bu “ulvi düşünceyi” haber yapıp manşete taşıyan medya aklımızla dalga geçti.

Moralimiz biraz düzelsin diye, yeni bir yıla girerken her zaman yapılan iyi haber verme çabasına, iyi dileklerde bulunmaya niyetim yok. Geçici “mutluluk” peşinde olup gerçekleri göremiyor ve elimizi taşın altına koyamıyorsak, iyi dilek ve haberleri de hak etmiyoruz demektir.

Açgözlülüğümüzün bedelini ödüyoruz

Sığabildiğimiz iki odalı bir ev, bir araba ve bir bilgisayarla yaşayabilirken artık dört odalı bir ev, iki araba, akıllı telefonlar, tabletlerden oluşan  evlerimizde dün lüks olarak baktığımızı şeyleri ihtiyaca dönüştürdük. Oysa;

  • Soframızda kağıt peçete değil kumaş peçeteler vardı,
  • Burnumuzu kağıt değil kumaş mendillere silerdik.
  • Tek kullanımlık hiç bir ürün yoktu hayatımızda ve bize tüketim metası olarak sunulmadan eksikliğini duymuyorduk.

Doğal kaynaklarımızı kirlettik, tükettik, bu bir gerçek. O kadar açgözlüyüz ki küreselleşme yalanıyla insani ölçeklerimizi kaybettik.Küresel ekonominin dayatmalarına boyun eğdik. Başka ekonomik modellerin varlığından bile haberdar olmadık. Haberdar  olmadığımız için de talepkar olmadık.

Kaç kişi “MUTLULUK EKONOMİSİ” diye bir ekonomi anlayışını biliyor acaba? Kocaman, kocaman ekonomistler bizi  “ekonomik büyüme “masallarıyla uyuttular.  Oysa büyüyen sadece dünyamızın sorunları oldu.

Kendimiz, çocuklarımız, torunlarımız için geleceğimizi, yaşam pratiklerimizde yapacağımız değişikler belirleyecek. Bizim seçimlerimiz öncelikle kendimizin sonra da başkalarının refahını belirleyecek. Başka bir dünya olmadığına göre, gezegenimizi nasıl iyileştireceğimizi bilmek zorundayız. Zaten bu bilgiler sır  değil.

Bir yerden başlamak zorundayız

Doğaya yılbaşı hediyesi vererek başlamaya ne dersiniz? Üstelik bu hediyeler bedava, hatta sadece bedava değil bütçenize de katkı yapacak. Tüketim alışkanlığınızı değiştirmek için bir tanesini seçmekle başlayabilirsiniz:

  1. Plastik poşet yerine bez çanta
  2. Kağıt peçete yerine yıkanabilir kumaş peçete
  3. Plastik pipet yerine metal pipet
  4. Kağıt kahve filtresi yerine yıkanabilir filtre
  5. Ambalajsız gıdalar
  6. Plastik diş fırçası yerine bambu fırça
  7. Plastik fırçalar, sünger (bulaşık,lavabo) yerine bambu olanlar
  8. Ambalajlı sabun yerine doğal ambalajsız sabunlar…..

…..listeyi daha çok uzatabilirim ama bunlardan birinde bile tüketim pratiklerinizi değiştirmek. inanın doğaya vereceğiniz en güzel hediye olacaktır. Üstelik her bir hediyenin misliyle size geri döneceğini garanti ediyorum.

İhtiyacınızdan fazlasını tüketmeyeceğiniz, yemeyeceğiniz bir yıl olsun 2021..  

                                                        

Olanca kötülüğün, karanlığın içinde her şeye rağmen ışık vardır ve ışığa zaten en çok ‘karanlık zamanlar’da ihtiyaç duyarız. Her doğum bir mucize, her insan yeni bir başlangıçtır ve insanlar bir araya gelip ortak eylemde bulunabildikleri sürece umut da vardır. Dünya sevgisini mümkün kılan, içinde yaşadığımız dünya için sorumluluk alıp ortak eylemde bulunma yetimizdir.” (Hannah Arendt )                                                                                                              

Kategori: Hafta Sonu

Hafta SonuKöşe YazılarıManşetUncategorizedYazarlar

[Cadı Kazanı] Doğaya karşı şiddetin cezası var mı?

Daha bir yıl bile olmadan insanlar pandemi sürecinde eve kapanmaktan, sıkıldı, depresyona girdi, isyan etti, bunaldı hatta bazı Avrupa ülkelerinde sokaklara döküldü.

Bir de hayatımız boyunca kapalı bir ortamda, hiç dışarı çıkma olasılığınız olmadan yaşadığınızı düşünün. Hatta dünyadaki ekosistemi -olasılık dışı ama-  taklit ederek milyonlarca kilometre kare bir alana yayılan, sadece kapalı mekanlardan oluşan bir yeni dünyada yaşadığınızı düşünün.

Düşünmek bile istemeyeceksiniz tabii ki, ama düşünmeliyiz! Çünkü bunun küçük bir uygulaması  yapıldı ve ne kadar olanaksız olduğu görüldü.

Başka bir dünya mümkün mü? 

Okul bilgilerimizden hatırladığımız bir biyosfer var: Dünyadaki canlıların yaşadığı, enerji ve besin alışverişinin sürekli yapıldığı, 16-20 km kalınlığında bir “canlı yüzey”. Kısaca nefes alıp yaşayabileceğimiz tek dünya.

Bazı bilim insanları bir gün -ki çok uzakta görünmüyor- dünyamızı yaşanamayacak hale getirirsek, acaba yeni bir biyosfer mümkün olur mu diye yola çıkmışlardı. Az gittiler, uz gittiler, dere tepe düz gittiler ama bir de baktılar ki bir arpa boyu yol alamamışlar.

Tabi ki bu bir masal değil. Gerçek  öykü, 1990’ların başında Amerika’nın Arizona Eyaleti’nde, dünyamızın ekosistemininin işleyişini kopyalayarak, bu işleyişi anlamak ve tabii gerektiğinde insanların başka bir gezegende yaşayabilmeleri için istasyonların kurulmasına model olacak bir proje olarak başlatıldı.

Biyosfer-2 adı verilen bu proje yaklaşık 12 bin metrekarelik bir alanda cam ve çelik kullanılarak inşa edilen, sera gibi görünen binalardan oluşuyordu ve dışardan sadece güneş ışığının girmesine izin verilmişti. Yani dünyamızdaki ekosistemden tamamen izole edilmişti. İçeride ise tropik yağmur ormanlarından bataklıklara, çölden savana uzanan biyom türleri oluşturuldu.

Bu yapay ekosistemde yağmur yağdırılmasından, besin maddelerinin üretilmesine kadar her şey planlanmıştı. Birçok hayvan ve bitki türlerinin yanısıra 25 omurgalı hayvan türü bile vardı. Sekiz gönüllü bilim insanı burada iki yıl boyunca kaldılar ve çalıştılar.

Sistem sadece iki yıl dayandı yani kendisine yeterli oldu. Bu sürenin sonunda havanın kalitesi de bozulmuştu. Atmosferdeki bileşenler sağlığı tehdit etmeye başladı. Böcek çeşitliliği bozulduğu için sadece karınca ve hamam böceklerinin sayısında patlama olduğu ise bir iddia olarak kayıtlara geçti. Göletleri yosunlar kapladı, temiz su sağlayan sistem kirlendi.  Bitkilerin tozlaşmasını sağlayan böcekler öldüğü için tarla bitkileri yok oldu. 25 omurgalı hayvandan geriye altısı kaldı. Bütün tesisi çekirgeler bastı…

Biyosfer -2, küresel ekoloji için dünyanın ilk deneysel laboratuvarı oldu. Bunu iki yıl boyunca deneyimleyen bilim insanlarından Sir Ghillen Prance, tesisin yağmur ormanı alanını tasarlayarak, yağmur ormanlarının çeşitliliğini  korumada önemli olacak stratejileri test etti. Bilim insanları mürettebatının bir üyesi olan Dr Mark Nelson, “Biyosfer 2, Dünya’nın biyosferiyle (Biyosfer 1) ilişkimizi iyileştirmek için önemli dersler verdi” demişti. Bu iki bilim insanı üyesi oldukları , 1973 de kurulan Instute of Ecotechnics‘de 2018 Eylül’ünde yayımladıkları bir seminer konuşmasında yer alan bu cümlesine ek olarak, alınan dersleri şöyle sıralıyorlardı:

“Teknosfer, yaşamı ona zarar vermeden desteklemek için tasarlanabilir; atmosferik görevliler olarak insanlar için yeni roller, atık suyu geri dönüştürmek ve havayı temizlemek için yenilikçi biyo-teknolojiler;  kimyasalların kullanılmadığı yüksek verimli rejeneratif tarım, dünya rekorları kırardı;  biyoçeşitliliği korumak için müdahale eden temel yırtıcılar olarak insanlar; biyosfere olan ortak bağımlılık, grup gerilimlerini ve alt grupları geçersiz kılar.  Deneyin sürprizleri, biyosferler hakkında ne kadar çok şey bilmediğimizin altını çizdi.  Biyosfer 2, insanların gezegensel biyosferimizle yeniden bağlantı kurma ve yeni bir ilişki kurma arzusundan yararlanarak dünyanın hayal gücünü yakaladı.”

Gezegenimizin öyküleri sadece insana değil, bütün canlılara dair 

Sözün özü, başka bir dünya yok!. Yeryüzünün yaşanılır kılınması için yapılacak hem bireysel, kurumsal ve hem de bilimsel tüm çalışmalar, başka bir gezegene gitmek ve oralarda yaşam belirtileri bulmak için çabalamaktan çok daha kolay ve “yapılabilir”.

Evet dünyamız bir kriz yaşıyor ama bu krizi nasıl atlatacağımız konusunda elimizde inanılmaz veriler , deneyler, çözüm önerileri ve uygulamalar var. İki kelime: Korumak ve geliştirmek.

Doğru çözümlere ulaşmamamız içinse anahtar cümleler şöyle:  

  • Yağmur ormanlarını, sulak alanları, biyoçeşitliliğimizi korumak ve geliştirmek
  • Toksik kimyasalları hem topraktan hem de evlerimizden yok etmek
  • Tarım anlayışımızı yeniden yapılandırarak agroekolojik tarımı bir devlet projesi yapmak. 

Yani “doğaya karşı şiddet’in savunucusu olmamak. Sessiz kalmakla, şiddet uygulayıcısı olmak arasında hiçbir fark yok.

 

“Olanca kötülüğün, karanlığın içinde her şeye rağmen ışık vardır ve ışığa zaten en çok ‘karanlık zamanlar’da ihtiyaç duyarız. Her doğum bir mucize, her insan yeni bir başlangıçtır ve insanlar bir araya gelip ortak eylemde bulunabildikleri sürece umut da vardır. Dünya sevgisini mümkün kılan, içinde yaşadığımız dünya için sorumluluk alıp ortak eylemde bulunma yetimizdir.” (Hannah Arendt) 

 

Kategori: Hafta Sonu

Hafta SonuKöşe YazılarıManşetYazarlar

[Cadı Kazanı] Toprağın soykırımı

Dünya nüfusu hızla artarken doğal olarak gıda gereksinimi de artıyor. Ne  yediğimiz kadar gıdanın nereden geldiği de önemli. Toprağın kalitesi, yediğimizin de kalitesini belirler. 

Tarım ve ormancılık faaliyetleri , ekosistem ve arazi üzerindeki baskıyı arttıran en önemli etmenlerden biri. Fosil yakıtlar iklim değişikliğinin tek nedeni değil.

Tarım ve ormancılık faaliyetleri dünya çapında sera gazı emisyonlarının % 24’ünü oluşturuyor. Çünkü karbon salımının %40’ı  yanlış yapılan tarımsal faaliyet kaynaklı.

Her şey aslında karbon: Biz karbondan oluşuyoruz, toprak mikropları karbonla çalışıyor. Biz nefesle veriyoruz, bitkiler alıyor. Fosil yakıtlar da karbondioksit üretiyor. Karbon sandığımız kadar kötü değil. Toprakta her şey karbonla çalışır, bir anlamda itici güç, sistemin çalışmasını sağlıyor.

Hepimizin okul bilgisi olarak aldığımız bitkilerin büyümesini sağlayan fotosentezin temelinde de karbon var. Ancak bitkinin havadan aldığı karbon, yaşadığı toprağın verimliliği için en önemli kaynak. Bitkiler aldığı karbonun %40’ını köklerine gönderir, bu da topraktaki mikro organizmaları besler. Bu organizmalar da bitkiye mineral içeren besinler getirir. Bitkilerin kökünde karbon yakıtından oluşan bir tür tutucu, tutkal gibi oluşum olur. Ve toprakta bir habitat oluşur. Bu inanılmaz, adeta matematiksel hesaplanmış süreç sonunda toprakta hava ve suyun hareketini kontrol eden adeta küçük cepler oluşur. İşte bu, karbonun toprakta tutulma yollarından biridir. Yani toprak atmosferdeki karbondioksiti emerek depolama gibi eşsiz bir özelliğe sahip.

Yakın zamanda ülkemizde de yaşanan ama yıllardır çölleşen topraklarda sık sık yaşanan toz bulutlarının kaynağında yatan da bu. CO2’i doğru yönlendirmezseniz toprak çölleşir, bu kadar basit aslında.

Toprakla savaş

Toprak canlı bir organizma, birçok mikro organizmaya ev sahipliği yapar. Bir avuç toprakta tüm insanlardan daha çok organizma bulunur. Geleneksel ve endüstriyel tarımın en yaygın metodu olan toprağı sürmek ve zehirler, yani zirai ilaçları kullanmak bu mikroorganizmaları yok eder, toprağı  yavaş yavaş öldürür. Onlar olmayınca da toprak havadaki karbonu çekemez. Su ve karbonun kaderi topraktaki organik maddeye bağlıdır. Toprağa zarar verdiğimizde dışarı karbon salınır ve karbon atmosfere geri döner.

Toprak ne kadar sürülürse o kadar zayıflar, zayıfladıkça da çiftçiler daha çok kimyasal kullanarak bunu önleyeceklerini sanırlar, ama tam tersi olur. Bu endüstriyel tarımın kısır bir döngüsüdür.

Bu döngü  2.Dünya Savaşı’yla başladı. Soykırımda gaz odalarında kullanılan zehiri yaratan  ve ne yazık ki bilim insanı olarak adı geçen Alman Fritz Haber, gıda üretimini artıracak sentetik azotlu gübreyle buldu. Diğer “bilimsel” buluşu ise, tarım ilacı olarak bize öğretilen zehirlerdi. Bu zehirler önce savaşta kimyasal silah olarak kullanıldı, savaş sonrası Amerika bunları önce çiftçilerine ve tabii bütün dünyaya “tarım ilacı” olarak sundu. Toprağın soykırımı da böyle başladı. Savaşta “düşmana”, barışta topraktaki “düşmana” yöneldi bu zehirler. Bu savaş metodu dünyanın en güçlü endüstriyel tarımını böyle yarattı. Doğal süreçleri anlamak, toprağı sevmek, saygı duymak yerine, toprağa karşı “zehir faşizmi” ilan edildi. 

Yağmur duayla değil, toprağa saygıyla yağar

Nasıl ki ilaçlar insan hastalığına geçici iyilik sağlarsa toprak için de aynı şey söz konusu. Toprağa verdiğimiz kimyasallar, organik olmayan gübreler, zehirli tarım ilaçları bir süre iyi ürün almamızı sağlasa da toprak hastalanınca daha çok ilaç vererek iyileşeceğini sanırız, ama gerçeklik o hastalığın nedenini bilmediğimiz için ölümünü hızlandırmış olduğumuzdur. Tarım zehiri kullanımının en yoğunlaştığı 1970’lerden bu yana, dünya yüzey toprağının üçte birini kaybettik.

Yağışların %4o’ının küçük su döngüsünden, yani karadan geldiğini genelde bilmeyiz. Toprağın üzerinde canlı bir bitki yoksa daha fazla buharlaşma olur. Oysa bitkinin, ağacın yapraklarına yürüyüp buharlaşan su, yani terleme nemi arttırır ve nem artınca da yağmur yağar. Ezcümle, yağmur duayla değil, toprağa saygıyla yağar.

Bu döngüyü bozduğumuz için ,çıplak toprak daha çok ısı yayar. Microklima bozulur. Bunun sonucu olan çölleşme insan türü için en acil tehdittir. Dünyanın üçte ikisi çölleşiyor, buna Türkiye de dahil. Bu gerçeği görmek için NASA’nın güncel haritalarına bakmak yeterli.

Çölleşme her yıl  40 milyon insanın toprağını terk etmesine, göçlere yol açıyor. 2050 yılına kadar yaklaşık bir milyar insan başka ülkelere sığınmak durumunda kalacak.

Beslenme şeklimiz , bağımlı olduğumuz ekolojiye zarar veriyor. Verilere baktığımızda, bu gezegen üzerinde yaşamaya, tahminlerden çok daha az bir süre devam edeceğiz. BM verilerine göre, dünyanın kalan yüzey toprağı 60 yıl içinde yok olacak.

Ez cümle: Toprağı iyileştirmenin bir yolunu bulmazsak -ki var- geriye 60 hasadımız kaldı.

Olanca kötülüğün, karanlığın içinde her şeye rağmen ışık vardır ve ışığa zaten en çok ‘karanlık zamanlar’da ihtiyaç duyarız. Her doğum bir mucize, her insan yeni bir başlangıçtır ve insanlar bir araya gelip ortak eylemde bulunabildikleri sürece umut da vardır. Dünya sevgisini mümkün kılan, içinde yaşadığımız dünya için sorumluluk alıp ortak eylemde bulunma yetimizdir.”  Hannah Arendt 

Kategori: Hafta Sonu

Hafta SonuKöşe YazılarıManşetYazarlar

[Cadı Kazanı]Bir ahtapotun öğrettikleri

“My Octopus Teacher”… Yönetmenliğini Pippa Ehrlich ve James Reed, yapımcılığını ve oyunculuğunu ise Craig Foster’ın yaptığı bir belgesel. Aslında sadece belgesel demek biraz yetersiz, bir ahtapotun yaşamından öte, adeta bir hayat ve hatta siyaset dersi.

Craig Foster’ın her gün tüpsüz dalarak, bir yıl boyunca sürdürdüğü sıradan bir ahtapotla olan inanılmaz ilişkisi anlatılıyor, bir buçuk saatlik belgeselde. Nefesinin yettiği kadar kalabildiği derinlerde adeta bir aşk yaşıyor. 

Uzun yıllar, birden çok belgeselin yönetmenliği ve yapımcılığını yapan biri olarak, sadece bir ahtapotun yaşamını izlemek için seyirciyi bir saatten fazla ekrana kilitlemenin çok zor bir başarı olduğunu bilirim. Bu başarının altında çekim teknikleri ve birçok belgeselcinin vazgeçilmezi olan harika görüntüler yatmıyor sadece. Belgeseli seyredilir kılmanın birinci koşulu olan “hikaye”nin muhteşemliği ve inanılmaz bir duygusallık ve aşkla işlenmesi. Bir deniz canlısının hikayesini insanın hikayesiyle eşleştirmek belki de en zoru..

Ahtapotun güvenini nasıl kazanırsınız?

Bir yöneticinin, başkanın, cumhurbaşkanının, halkının güvenini kazanmasından çok daha zor bir durum. Ahtapota yalan söyleyemezsiniz, onu cazip yemlerle kandıramazsınız, güvenini kazanmak için dürüst olduğunuzu, ona ihanet etmeyeceğinizi sabırla göstermeniz gerekir.

Ahtapot, inanılmaz zeki bir deniz canlısı. Tehlikenin nereden, nasıl geldiğini hissedebilen, karşısındaki bir köpek balığı da olsa, nasıl hayatta kalabileceğini hesaplayan bir canlı. Ve hayatından yalnızca tek bir şey için vazgeçiyor; yeni canlar yaratmak için.. Dişil gücün ve enerjisinin birleştiği bir zeka.

Bunun bir benzerini yıllar önce izlediğim somon balıklarıyla ilgili bir belgeselde de görmüştüm. Yumurtalarını bırakacakları bölgeye ulaşmak için akıntıya karşı yüzerken ayılardan bile korkmayan balıklarda. Amacına ulaşmak , somon yavrularını oluşturacak yumurtalarını bırakmak için, hiç bir zorluğun yıldıramadığı ve sonunda ölüm bile olsa vazgeçilmeyen yaşam öyküleri. Tabağınıza konan, afiyetle yediğimiz bir ahtapotun, bir somonun , çoğu kez bizlerden daha cesur olduklarını bilmek inanılmaz öğretici bir deneyim.

2015 yılında Perth şehrinde kıyıya ölü bir yunus vurdu. Erkek bir yunusun ölüm sebebi ise yiyemediği, ağzından sarkmakta olan Maori ahtapotuydu. Kollarından birini yunusun gırtlağına dolayarak onun havasız kalarak ölümüne neden olmuştu. Kendi de öldü ama yem olmadı.”

Doğaya bu gözle bakarsak bin yıllardır, aslında insanın doğaya hiçbir şey öğretmediğini, ama doğanın bize ne kadar çok şey öğrettiğini görebiliriz. Bunu görmenin zamanı gelmedi mi?

İnsan olmanın, en akıllı, en zeki canlı olmakla hiçbir alakası olmadığını görmemiz için bakalım artık doğaya. Bir kağıt parçası, bir sarı maden uğruna feda ettiklerimizi sorgulamak için bakalım…

Olanca kötülüğün, karanlığın içinde her şeye rağmen ışık vardır ve ışığa zaten en çok ‘karanlık zamanlar’da ihtiyaç duyarız. Her doğum bir mucize, her insan yeni bir başlangıçtır ve insanlar bir araya gelip ortak eylemde bulunabildikleri sürece umut da vardır. Dünya sevgisini mümkün kılan, içinde yaşadığımız dünya için sorumluluk alıp ortak eylemde bulunma yetimizdir.”  Hannah Arendt

Kategori: Hafta Sonu

Hafta SonuKöşe YazılarıManşetYazarlar

Tohum hiç parayla satılır mı?

Tahmin edeceğiniz gibi bu cümleyi bir hükümet yetkilisi söylemedi, tarımdan sorumlu bakan hiç değil!  Söylemesi gerekenler onlardı ama değil ne yazık ki..

Buğday Derneği‘ni, yeşil  feminist aktivist ve bir televizyon program yapımcısı olarak 90’lı yıllardan beri hep takip etmişimdir. Victor Ananias‘la  Galatasaray Lisesi’nin karşısındaki ekolojik, doğal ürünler dükkanda ilk röportajı yapıp onu tanımak, yine televizyonda ilk yayınlayan  yapımcı onurunu taşımak  en güzel ödül oldu benim için. O yıllarda  çevre bilinci televizyon yapımcılarında  henüz çok gelişmediğinden her gün yayınlanan bir canlı kuşakta “Gündemde Çevre Var’ adıyla bir köşem vardı.O gün-bugündür Buğday Derneği’nin ( www.bugday.org) bu ülke için ne kadar önemli olduğunu bilirim ve sık sık bültenlerini  okurum.

Geçtiğimiz günlerde yeni bir yazı dizisine başladılar, aslında yazı demek doğru değil, küçük öyküler demek gerekir, zaten adı da “Tohum Hikayeleri”...  Bu hikaye dizisinin ilkinin  tanıtımı şu cümlelerle başlıyor:

“Atalık tohumları yaşatmak için çalışan, onları eken ve çoğaltan güzel insanlar var bu topraklarda. Tohum Hikayeleri serimizde sizlere, onların tohumları bulma, ekme ve çoğaltma öykülerini anlatacağız.”

Öyküyü okuyunca aslında bu dünyanın birkaç iyi insanın omuzlarında hala var olabildiğini anlıyorsunuz. Dizinin ilk kahramanı Mustafa Alper Ülgen ve Saz çavdarı. Bu küçük hikayeyi anlatmayacağım, tadına varmanız için okumanız gerekir. Sadece yazıma adını veren cümleyi söyleyen Hatice Nene’den söz edeceğim.

Mustafa bey aradığı ve yok edilen  çavdar tohumunu bulmak için son ümit gittiği Dedeler Köyü’nde seksenlerinde bir çift Mehmet Dede ve Hatice Nene’nin evinde bulur tohumluk çavdarı. Mehmet Dede, kendisinin ekeceği kadar ayırdığı için vermek istemez ama Hatice nenenin “Hacı bir teneke vereceksin bu çocuklara, onlar da eksin. Seneye tohum istersen bize verirler, hem tohum vermek sevaptır, tohum kutsaldır, geri çevirmek ayıptır” sözleri üzerine alabilirler tohumu. 

Karşılığında para teklif ettiklerindeyse Hatice Nene’nin “Tohum hiç parayla satılır mı, ayıptır, günahtır” cümlesini, ben de bu ülkede yerel tohumumuzu yok eden, satılmasını bile engelleyen, bırakın satılmasını, tekrar tekrar tohum alamayacağınız hibrit tohumları savunan, daha beş yıl önce 202 milyon dolarlık tohum ithal eden  yetkililere ithaf ediyorum.

Bir TV kanalındaki haberlerde, davudi bir erkek sesiyle sunulan ‘Doğrusu ne” çok hoşlarına gitmiş ki, Tarım ve Orman Bakanlığı Bitkisel Üretim Genel Müdürlüğü de ‘Tohumda doğru bilinen yanlışlar” başlığıyla  tarımorman.gov.tr de bir  savunma sayfası hazırlayarak Hatice Neneden daha doğru yaptıklarını ispatlama çabasındalar. Aklınızla bir kez daha dalga geçilmesini isterseniz benim gibi girin inceleyin . Bir kaçı  yetecektir zaten:

“Hibrit tohumlardan elde edilen ikinci nesil tohumların ekiminde, yine doğal bir olay olarak melezlemeden geriye dönüş olduğundan, verim ve kalite açısından bazı kayıplar olabilecektir. Dolayısıyla hibrit tohum hiç döl vermeyen kısır tohum demek değildir. Bu yüzden amacına göre elde edilen vasıfların kaybolmaması için, hibrit tohumların her yıl yenilenmesi tercih edilmektedir” 

diyorlar. 

Çok kötü niyetliyiz, çiftçinin her yıl yeni tohum alması çokuluslu ve özel şirketlerin cebine para girmesi için değil, tohumun vasfının kaybolmaması için. Ahhh Hatice Nene , Mehmet Dede, sizler senelerce saklayarak ve her yıl o tohumdan yeniden yeniden üreterek yanlış yapmışsınız!

Yerel çeşitlerin herhangi bir kontrolden geçirilmeden ve tohumlarla ilgili belirlenen standartlara uygunluğu tespit edilmeden çiftçilere satılması, çiftçilerin karşılaşabileceği mağduriyetler sebebiyle yasaklanmıştır.”

diyorlar.

Mağduriyetin anlamını  endüstriyel üretim yapanlar değil de bir de çiftçiler anlatsa…

“Kamu ve özel sektör kuruluşları tohum üretip ihraç etmenin yanında, geliştirdikleri çeşitlerin üretim haklarını diğer ülkelere satarak teknoloji ihraç etmektedir.”

diyorlar.

Ne kadar kötü niyetliyiz ! Aslında tohumlarımızı peşkeş çekmiyoruz, teknoloji ihraç ediyoruz.  Zurnanın Zırrtt dediği yer. Daha yazacak çok şey var ama akıl sağlığımı korumam gerekli….

*

Not: Tohumlarını çeyizinde getirip günümüze taşıyan kadınlara haksızlık etmemek ve cinsiyetçi  dil kullanmamak için “Atalık Tohum” yerine “Yerel tohum” demek gerekli.. Malum ATA’lar hep erkek

                           

Olanca kötülüğün, karanlığın içinde her şeye rağmen ışık vardır ve ışığa zaten en çok ‘karanlık zamanlar’da ihtiyaç duyarız. Her doğum bir mucize, her insan yeni bir başlangıçtır ve insanlar bir araya gelip ortak eylemde bulunabildikleri sürece umut da vardır. Dünya sevgisini mümkün kılan, içinde yaşadığımız dünya için sorumluluk alıp ortak eylemde bulunma yetimizdir.”

  Hannah  Arendt 

Kategori: Hafta Sonu

Hafta SonuKöşe YazılarıManşetYazarlar

[Cadı Kazanı] Altın ‘yatırımınız’ pandemileri engeller mi?

Geçtiğimiz günlerde bir TV kanalındaki “yatırım uzmanı” , en iyi “yatırım” aracının “hala” altın olduğunu, üstüne basa basa vurguluyordu. Gramı 400 TL yi geçen bir maden parçası için , yurdum insanları bankalardan kredi çekip kuyumculara koşturmuşlar: Evlenenenlerin, yeni doğan bebeklerin gelecekteki yaşamlarını “pandemilere” teslim etmek için. Nedense hiçbirinin aklına bir ağaç, bir orman hediye etmek gelmemiş. Anadolu insanı yüzyıllardır doğan her bebek için bir kavak ağacı diker, çehiz olarak sandığa “tohum” koyardı. Bu kadim bir bilgiydi, çünkü insanlığı gelecekte kurtaracak iki şeyden biri ağaç, diğeri tohumdu.

Pandemi borsası, altın borsasını ikinci sıraya itince , bir de düğünler yasaklanınca kimse altını düşünmedi. Haberler, sosyal medya, öncelikle solunum yollarını tutan , nefes aldırmayan Covid-19’ la nasıl savaşacağımızı anlatıp, canlı yayınlar yaptı, doğru nefes alma teknikleri oldukça sık gündeme geldi. Covid-19  “kurbanları” nefes alamazken altının gramının ne kadar olduğunu düşünüyorlar mıydı sizce! Belki ölmeyip yaşasalardı,  en önemli akciğerimiz  Kazdağları için onlar da eylem yapardı. Nefes alabilmenin değerini acı bir tecrübeyle anlamışlardı çünkü.

Kazdağları, kendisi bir mücevher 

Tam bir yıl önce Cadı Kazanı’mda , pandemi ufukta bile gözükmezken yine Kazdağlarını yazmıştım ve başlığı ilginçtir ki “Nefes borumdaki Kazdağları”ydı . Şöyle başlıyordu yazım:

Bazen, bir şey yerken, küçük bir parça nefes borunuza kaçar ve sizi inanılmaz rahatsız eder. Aslında nefes alabiliyorsunuzdur ama sürekli öksürerek, kendinizi harap edersiniz, öyle ki ölecekmiş gibi hissedersiniz. İşte Türkiye’de yaşamak böyle bir şey… Nefes borunuza takılan sürekli bir şeyler var. Günlerdir nefes borumda duran şey: Kazdağları..“

Altın ve maden için Kazdağlarını muhteşem ekolojik yapısını bozmanın bedelini ağır bir şekilde ödeyeceğimizin ilk sinyali geldi kapımıza dayandı ama karar vericilerin bundan haberi yok galiba . Kazdağları’nı delik-deşik etmeye, siyanürle zehirlemeye kararlılar. Maden Yasası‘nda  yapılan  son değişikliklerle ise akciğerimizi işlevsiz kılacaklar.

Yeşil Gazete’de haber olarak da yer alan TEMA VAKFI’nın “Kazdağları Yöresi’nde Madencilik” başlıklı bilimsel araştırmasını okuyunca, Kazdağları’nın günlerce değil artık hayatım boyunca nefes borumda takılı kalacağını anladım. Çünkü Kazdağları yöresinin %79’u  artık maden ruhsatlı. Rapora göre bir ekosistem bütünü olan tüm orman varlığının sadece %20’si herhangi bir ruhsat sınırına dahil değil. Kazdağları; Milli Park, Tabiat Koruma Alanı, Gen Kaynaklarını Yerinde Koruma Sahası gibi koruma sistemlerinin yanı sıra , canlı tür çeşitliliği ve ekosistem özelliklerini bir arada değerlendirerek önemli alanları belirleyen bir başka koruma yaklaşımı olan “Önemli Doğa Alanları” (ÖDA) kapsamında. ÖDA hassas ve benzersiz doğal alanları belirlemek için kullanılır ve canlı türlerin nesillerini sürdürebilmeleri için özel önem taşıyan coğrafyaları tanımlar.

Ne kadar çok altın, o kadar az nefes

TEMA VAKFI’nın araştırmasında yer alan bu harita Kazdağları Yöresi’nin Önemli Doğa Alanları’nı ( sarı renkli olanlar) belirtiyor. Her canlın ekosistemimizde yeri çok önemli ve bir denge unsuru.En ufak bir fiziksel müdahale , ekosistemimizi dönülmez bir yola soktuğunda , insanlık   da dönülmez bir yola girmiş olacak. 

Her şeyi belirleyen karar vericiler değil bizleriz aslında. Eğer hiç birimiz altın almaz, altına yatırım yapmazsak, altın aramanın da gereği kalmayacak.

Ekonomiyi, kendinizin ve çocuklarınızın geleceği için dönüştürme şansınız hala varken kullanın, yoksa çocuklarınız için canınızı da verseniz işe yaramayacak.

Ekosistem için bir böcek bile altından daha değerli. Şimdi şapkalarınızı önünüze koyup düşünün. Altın mı, nefes alabilmek mi?

*

Olanca kötülüğün, karanlığın içinde her şeye rağmen ışık vardır ve ışığa zaten en çok ‘karanlık zamanlar’da ihtiyaç duyarız. Her doğum bir mucize, her insan yeni bir başlangıçtır ve insanlar bir araya gelip ortak eylemde bulunabildikleri sürece umut da vardır. Dünya sevgisini mümkün kılan, içinde yaşadığımız dünya için sorumluluk alıp ortak eylemde bulunma yetimizdir.”

Hannah Arendt

                                                                                                                                 

 

 

 

 

Kategori: Hafta Sonu

Hafta SonuKöşe YazılarıManşetYazarlar

Zehirleniyoruz, gerisi teferruat…

“ENDÜSTRİ ÇAĞINDA doğmuş kimyasal dalgası çevremizi yutmak üzere kabarırken en ciddi halk sağlığı sorunlarının doğasında ciddi bir değişiklik olmuştur. Sadece dünün insanlığı önlerine gelen ulusları silip süpüren çiçek, kolera ve  veba korkusuyla yaşardı. Artık bizim başlıca endişemiz , eskiden her yerde ve her zaman hazır olan hastalık mikroplarıyla ilgili değil; sağlık önlemleri, daha iyi yaşama koşulları ve yeni ilaçlar , bulaşıcı hastalıkları çok büyük oranda kontrol altına almamızı sağladı.Günümüzde biz, çevremizde pusuya yatmış farklı bir tür tehlikenin endişesi içindeyiz-modern yaşam evrimleşirken kendi elimizle dünyamızı soktuğumuz bir tehlike”.            (Sessiz Bahar/Rachel Carson

*

2018 yılında ülkemizde toprağa 60 bin ton tarım zehiri atıldı, bu kayda geçen miktar. Kayıt dışı ne kadar zehir, meyvemize, sebzemize, oradan toprağa, yeraltı sularına karıştı  bilmiyoruz. Bildiğimiz tek şey öyle ya da böyle zehirleniyoruz. Pandemide yaşadıklarımız bunun yanında hiç kalır..

Hazır olun bireysel pandemilere.  Pandeminin  bireyseli olur mu diyeceksiniz ama olur, her birimiz yediğimiz tarım ilaçlarıyla  zehirlenmiş  gıdalarla, farklı da olsa çeşitli nedenlerle akut ya da kronik hastalıklara maruz kalacağız. Kanser, parkinson, alzaymır gibi hastalıklar yüzünden acılar yaşayacağız. Pandemilerin birkaç aylık kısıtlamaları , ömür boyu kısıtlamalara dönecek. Daha anne karnında başlayan bu zehirlenme, çocuklarımızın, torunlarımızın geleceğini karartacak. Ne yazık ki sağlığımız hakkında karar verme yetkisine sahip kişiler ki bunlar arasında bazı bilim insanları da var, hızlı ortaya çıkan ve kolayca görülen etkilere bakmaya alışmışlar. Birçok araştırmacı ve bilim insanı bile gözardı edilemeyecek kadar ortaya çıkmadıkça, tehlikelerin varlığını önemsemiyorlar ya da kabul etmiyorlar.

Tarım ve Orman Bakanlığı bu zehirlere ilginç bir isim vermiş: Bitki Koruma Ürünleri! İlginç değil mi, bitkileri koruduğunu düşünen akıllar, bunları gıda olarak tüketen insanların zehirleneceğini akıl edememişler, ama bizim sağlığımız için karar verme hakkına sahipler.

Bu görüş eksikliği tabi ki yasaklama kelimesinin geleceğe yönelik olamayacağı da göremiyor, üstelik insan sağlığı söz konusuysa. “Yasaklanan” aktif maddelerden  yabancı ot öldürücü Aminotriazole’nin daha 1960’lı yıllarda,  Amerika’daki hayvanlarda yapılan deneylerde  tiroid kanserine neden olduğu kanıtlanmıştı. Aynı yıllarda, yaban mersini yetiştiricilerinin hatalı kullanımları sonucunda piyasaya sürülen meyvelerde kalıntılara yol açtı. Kirlenmiş meyvelerin Gıda ve ilaç İdaresi tarafından toplatılmasından sonra başlayan tartışmalarda, kimyasalın kanser yapıcı etkisi olduğu gerçeğine ne yazık ki birçok tıp insanı  bile karşı çıkmıştı.(1)

Bazı pestisitler 2021’in sonuna dek serbest

Bakanlık bu zehirin ithalatını 30.06.2020, imalatını 31.07.2020, kullanımınını 31.12.2020 tarihinde sonlandıracağını açıkladı.Bir de özgürlüklerimiz kısıtlanıyor denir; bu yılın sonuna kadar troid kanseri olma özgürlüğünüz var! Tabii yıllarca yedikleriniz ve içtiklerinizden aldığımız bu zehirin bizi ne zaman hasta edeceği bilinmez, ama bilinen en gerçek eninde sonunda hastalanacağız.

Zehirsiz Sofralar kampanyası sonucunda yasaklandığı söylenen 16 aktif madde zehirin sadece birini örnekledim. Yasaklanmasına rağmen bazılarının kullanımı 2021 yılının sonuna kadar serbest olacak. Alın size bir özgürlük daha…

Asıl soru şu: Yasaklanan zehirleri kim  ve nasıl kontrol edecek? Özellikle küçük beldelerde daha bilinçsiz olarak kullanılan zehirlerin satışının yapılıp yapılmadığı ya da yasaklanmadan önce birilerinin depolayıp depolamadığını kim denetleyecek? Denetlemenin en etkin  yolu şüphesiz sebze-meyve hali ve toptancıları, pazarlar ya da belirli marketlere, sebze-meyve satıcılarına giren ürünlerden alınan örneklerle pestisit, yani tarım ilacı kalıntısı olup olmadığının kontrolünün belli periyotlarla yapılması.Kalıntı bulunanların anında imha edilip satanların cezalandırılması. Üreticiden çok toptancılar ya da temincilere verilecek yüksek cezalar, şüphesiz en etkin yöntem. Bunlar yapılmadığı sürece her şey lafta kalır.

Başka bir etkin yöntem de bilinçli tüketici olmak . Pandemi döneminde organik ürünlerin satışında büyük bir patlama oldu. “Organik”ya da zehirsiz  gıdaya inanmayanlar bile korku dağları sarınca bu konuda talepkar hale geldi. Çünkü pandemilere karşı en önemli savunma gücümüz olan bağışıklık sistemimiz neredeyse tamamen yediğimiz-içtiğimizle ilgiliydi. ”Ne yersek oyuz” cümlesi,  gerçekliğini bir kez daha kanıtladı.

Daha az, öz ve zehirsiz yemek  

Çoğu kişi, organik ve zehirsiz ürünleri “daha pahalı” olduğu için almadıklarını ya da bütçelerinin buna elvermediğini söylüyor. Bunu söyleyenlerin çoğu gerçekten  yoksul ya da yoksun değiller. Ceplerinde en pahalı cep telefonunu taşıyanlar, kredilerle ikide bir arabalarını değiştirenler, her gün sigara tüketimlerine bir dolu para harcayanlar, kozmetiğe bir servet yatıranlar her nasılsa sağlıklı beslenmenin bedelini ödemek istemiyorlar. Doktorlara, hastanelere harcanan paralar cabası. Daha az, öz ve zehirsiz yemeyi, restoranlarda yarım porsiyon söylemeyi bir yaşam biçimine çevirirsek zaten yolun yarısını katetmiş oluruz. Gereksiz alışverişlerle çöpe giden gıdaları da unutmayalım.

Bodrum’a taşınır taşınmaz ilk yaptığım şey zehirsiz ürün yetiştiren üreticileri aramak oldu. Meşhur Bodrum pazarları tarım ilaçlarıyla bezenmiş, göz alıcı ürünlerle doluydu. Sadece küçük üreticilerin, özellikle kadınların bahçelerinde yetiştirdikleri 2-3 ürünü, ekşi mayalı ekmekleri, tavuklarının o hafta verdiği 20-30 yumurtayı, kendi yaptıkları zeytinleri, sabah sağdıkları 3-5 şişe sütleriyle açtıkları tezgahlarındaki doğal ürünleri sabahın erken saatlerinde kapışılmadan alabilirdiniz.   

Bodrum Tohum Derneği‘nin  çabalarıyla kurulan üretici pazarları ise ancak 5-6 zehirsiz üreten küçük çiftçilerin geldiği pazarlar. Bilinçli tüketicilerin müdavimi olduğu bu pazarlardaki ürünler, kısa sürede kapış -kapış giderken, Bizim Bostan Bodrum ise tam bir kurtarıcı oldu.

Bilinçli, azla kanaat getiren , aç gözlü olmayan üreticileri bulmak ve onları desteklemek, zehirsiz sofralar kurmanın en iyi yolu ama tabii ki yeterli değil. Bu üreticiler desteklenmez ve bizler bütün tarım ilaçlarının yasaklanması için talepkar olmazsak sofralarımız zehirli olmaya devam edecek. 

 

Olanca kötülüğün, karanlığın içinde her şeye rağmen ışık vardır ve ışığa zaten en çok ‘karanlık zamanlar’da ihtiyaç duyarız. Her doğum bir mucize, her insan yeni bir başlangıçtır ve insanlar bir araya gelip ortak eylemde bulunabildikleri sürece umut da vardır. Dünya sevgisini mümkün kılan, içinde yaşadığımız dünya için sorumluluk alıp ortak eylemde bulunma yetimizdir.”

Hannah Arendt

   

 

 

 

 

Kategori: Hafta Sonu