Hafta SonuKitapKöşe YazılarıManşetYazarlar

‘Kesekli tarla’ların sesi: Figen Şakacı

 Figen Şakacı’nın, öykülerinden oluşan son kitabı Kesekli Tarla, İletişim Yayınları tarafından geçtiğimiz ay yayımlandı. Farklı zamanlarda yazılmış, kimisi daha önce yayımlanmış yirmi iki öyküyü birleştiren Kesekli Tarla, okuyucuyu “zank” diye vuran bir kitap. Kimileri bağımsız, kimileri birbiriyle ilintili bu öykülerde sıradan kötülük, gündelik şiddet, müzmin sevgisizlikle, dolayısıyla da toplumun, bugünün, kendi hayatlarımızın bir fotoğrafıyla karşı karşıyayız.

Kesekli Tarla’da, Figen Şakacı’nın Bitirgen üçlemesinin izlerini görmemek mümkün değil. O nedenle, Şakacı’nın ilk öykü kitabından bahsetmeden önce yazarın önceki eserlerinden ve yazılarında değişmeyen “büyüme” temasından bahsetmek gerek.

Figen Şakacı, 1989 yılında gazeteciliğe başladı, çeşitli yayın kuruluşlarında muhabirlik ve köşe yazarlığı yaptı. Bana Sevgiyi Anlat (1996) filminin senaryosu kaleme alan, Her Doğum Bir Mucizedir – Aykut Kazancıgil Kitabı (2005) ve Mizah Zekânın Zekatıdır-Tarık Minkari Kitabı (2007) adlarında iki nehir söyleşi kitabı da bulunan Figen Şakacı’yı okur daha çok yine İletişim Yayınları tarafından basılan Bitirgen üçlemesi ile tanıdı.

Bitirgen’den Pala Hayriye’ye 

Bitirgen’de küçük bir kız çocuğunun ergenliğe girdiği süreçte yaşadıklarını yazdı. Günlüğü, defteri, yani en yakın arkadaşı Bitirgen’le dertleşen, arkadaşlık özlemi duyan, annesiyle tartışan, babasını seven, abisiyle ve ablasıyla bir türlü anlaşamayan bir kız çocuğunun yetişkinlerin dünyasıyla tanışma sürecini kaleme aldı:

“Babama Bitirgen ne demek diye sordum; meğer küçük ve şeker gibi tatlı kayısıymış. Ben de küçük ve şeker olduğum için onun Bitirgeniymişim. Ne güzel değil mi? Çok sevindim. Bence sana da çok yakıştı bu isim.”

Bunu yaparken bir taraftan 80’li yılları diğer taraftan da bir büyüme hikâyesi anlattı.

2011 senesinde çıkan Bitirgen’in ardından Pala Hayriye (2014) ve Hayriye Hanım’ı Kim Çaldı? (2017) romanlarıyla erkek egemen topluma direnen “kayıp kahraman” Hayriye’nin yaşam mücadelesini anlattı. Pala Hayriye’de bize doksanlı yılları, 18 yaşına basınca, üniversitede okuyabilmek için evden kaçan ve ardından gazetecilik yapan Hayriye’nin kırklı yaşlarına kadar neler yaşadığını yazdı. Bunu yaparken siyasi gündemi hatırlattı, sol gruplardaki kadın-erkek ilişkisini vurguladı, genç bir kadının kendini bulurken memleketin geçeklerini kavramasını anlattı: “Meğer evden kaçarak kadının özgürleşme mücadelesinde ilk adımı atmış, cinsel kimliğimin bilincine varmış, birey olmanın onuruna uygun hareket etmişim de haberim yokmuş.”

2017 yılında yayımlanan ve üçlemenin son kitabı olan “Hayriye Hanım’ı Kim Çaldı?” ya geldiğimizde, anlatımı Hayriye’nin en yakın arkadaşı Rüya devralmıştı. Yaşlılık teması etrafında şekillenen bu romanda, birdenbire ortadan kaybolan Hayriye’nin izini, yollanmamış mektuplarda, geride bıraktığı yazılarında ve arkadaşlarının anlatılarında arar olduk. Bir taraftan kaybolan Hayriye’yi ararken diğer taraftan kaybettiğimiz kadınları, şehirleri, ülkeyi düşünürken bulduk kendimizi:

“Ülkem ceset kokuyor Rüya, bir seri katil önüne geleni tarıyor. Koca bir mezarlık gibi memleket. Buralarda artık kimse ecelini beklemiyor, katilini bekliyor. Ona nerede, ne zaman yakalanacağını düşünerek nasıl yaşanır, ne yazılır?”

Kadınlar, hayatlar…

Yazımı on yıldan fazla süren üçlemenin ardından yayımlanan, öykülerini topladığı Kesekli Tarla sayesinde Figen Şakacı’nın özlediğimiz ironiyle bezeli ve öfkeli diline yeniden kavuştuk. Önceki kitapları gibi parçalı metinlerden oluşan, her biri bize büyümeyi, değişmeyi anlatan öyküler var karşımızda. Şakacı’nın mizahın hiç eksik olmadığı, trajediyle komediyi birleştiren anlatımı, kısacık öyküler vasıtasıyla memleketin ağır meselelerini okuyucunun yüzüne çarpıyor. Yazar, “Ağıt Sayaç”ta kadın cinayetlerine, “Hal ve Gidiş”te kentsel dönüşüm, talan ve ranta, “Fidan’ın Boynu”nda erkek şiddetine vurgu yapıyor. Öykülerin her birinde, hayatları bir türlü istedikleri gibi gitmeyen karakterlerin yaşamlarını, yaşantılarını, evlerini, kafalarının içini, dert ettikleri şeyleri bize açıyor. Okur, mutsuz evliliklerin, aldatmaların, terk edilmelerin, karanlık odaların, sessiz evlerin, kimsesiz çocukların, sevgiye aç, bir türlü yerini bulamamış insanların hikayelerine şahit olurken kimi zaman gülüyor, ama çoğu zaman sessizce bakakalıyor. Figen Şakacı’nın güçlü anlatımının etkisi kolay kolay geçmiyor.

Kesekli Tarla’da birbiriyle bağlantılı öyküler de var. “İki sabun bi lif”in Ömer’ine neler olduğunu Süprem’de “Fidan’ın boynu”nda konu edilen Fidan-Salih evliliğinin devamını “Bilmediğin şeyler var Şeyda”da ,“Hal ve Gidiş”de Suat’a bakan Aygül’ün hikâyesini “Suat’ın Zekeri”nde okumaya devam ediyoruz. Şakacı’nın öykülerinde yalnızca kadınlar yok. “Aralık”ta, sanki âşık olmaya bile hakkı olmayan bozacı Adem’in yalnızlığını, “Babaannemin Kirli Çorapları”nda öksüz ve yetim Ekrem’i, Süprem”de Ömer’in sevgiye olan açlığını, “Sarı”da annesi planlı bir şekilde elinden alınan çocuğun çaresizliğini okuyoruz.

Kısa, sert, öfkeli ve trajikomik öykülerden oluşan Kesekli Tarla, Gülten Akın’ın “Unutma sakın unutma/ Bağışlama sakın/ Sakın düşmanını sevme, sakın susma/ Bekle büyük kavgayı bekle/ Anlıyor musun yüreğim” dizeleriyle başlıyor ve Figen Şakacı’nın annesinden ona miras kalan bir soruyla sona eriyor: “Tarla mı kesekli yoksa biz mi yürümeyi bilemedik?”.

Ve hızlı okunan, ama sindirmesi zor bu öyküler bittiğinde bile, kahramanların sesleri kulağınızdan gitmiyor.

Kategori: Hafta Sonu

Hafta SonuKitapKöşe YazılarıManşetUncategorizedYazarlar

Hayvanların gizli yaşamı: Biz aynıyız!

İnsanlar da hayvanlar gibi sevebiliyor, birbirinin acısını paylaşıyor, empati kuruyor ve birbirleriyle konuşuyor. Cümleyi, duymaya alışık olduğumuzun tersinden kurunca, bir an için kulağa garip geliyor değil mi? Ekoloji üzerine kaleme aldığı popüler bilim kitaplarıyla dünya çapında çok satanlar listelerine giren Peter Wohlleben, yeni kitabında tam da bu hissi aşılıyor.

Yazarın 2016 yılında Almanca olarak kaleme aldığı Hayvanların Gizli Yaşamı (Das Seelenleben der Tiere), geçtiğimiz haftalarda Kolektif Kitap tarafından yayımlandı. Carl Jung, Hermann Hesse, Robert Musil, Rainer Maria Rilke, Stefan Zweig gibi yazarlardan yaptığı çevirilerle tanıdığımız Zehra Aksu Yılmazer’in berrak Türkçesiyle dilimize kazandırdığı Hayvanların Gizli Yaşamı, ilginç anekdotlar ve hazine niteliğinde bilgiler içeren, hayvanların iç dünyasına perde aralayan bir çalışma.

1964 doğumlu ormancılık uzmanı Peter Wohlleben, üniversitede aldığı ormancılık eğitiminden sonra yirmi yılı boyunca Rheinland-Pfalz eyaletinin Orman Müdürlüğü’nde çalışmış. İşinden ayrıldığından beri çevre üzerine kitaplar yazıyor ve yaşadığı köyde kendisine ayrılan ormanlık alanı çevre dostu yöntemlerle yönetme görevini yürütüyor. Yazdığı popüler bilim ve çocuk kitaplarıyla ağaçları, hayvanları, doğayı bize içeriden anlatan Wohlleben’in akıcı kalemi, bilimsel veriler ve yıllardır yaptığı gözlemlerle birleşince okuyucunun elinden bırakamayacağı ve bir solukta okuyacağı bir kitap çıkmış ortaya.

Hayvanların ne hissettiği pek çoğumuzun ilgi duyduğu bir konu. Ama bu ilgi tüm türleri, özellikle de tehlikeli ya da iğrenç bulduğumuz hayvanları kapsamaz. ‘Kene ne işe yarıyor ki?’ sorusunu çok sık duyar, her defasında da şaşırırım. Çünkü herhangi bir hayvanın ekosistemde diğerinden daha önemli bir misyonu olduğunu sanmıyorum. Bir ormancının ağzından bunu duymak tuhaf gelebilir, ama her varlığa hak ettiği saygının buna benzer bir bakış açısıyla gösterildiği kanısındayım.”

‘Hayvanları daha kolay sömürmek için duygularını inkâr ediyoruz’

 Wohlleben, duygular konusunda hayvan ve insan dikotomisinin ötesine geçmeye çalışarak insanların hayvan olduğunu bir daha hatırlatıyor, “evrimleşirken farklılaşmış, insanlardan geride kalmış” hayvanlardan bahsetmenin absürtlüğünü gözler önüne seriyor. Sevgi, empati, utanç ya da nefret gibi hislerin insan türüne özgü olmadığını, hayvanlarla insanların farklı hissetmediğini örneklerle ortaya koyan yazar, “Hayvanların da duygusal ve hassas olduğu kabul edilseydi, onlardan böyle fütursuzca faydalanılmazdı, et yerken ya da deri ceket giyerken vicdan azabı duyulur, bütün bunların tadı kaçardı” diyor.

Hayvan ve insanı farklı kategorilere ayırarak bu ikisinin farklı şekilde evrimleştiği düşüncesinin çürütüldüğünü vurgulayan yazar, insanların -belki- düşünmek konusunda daha iyi olabileceğini, ama iş hislere ve duygulara geldiğinde hayvan ve insan ayrımının geçersiz bir hale geldiğini savunuyor. Wholleben, duygu sahibi olmanın zekâ gerektirmediğini, duygulara yön veren etkenin aslında içgüdüler olduğunu, dolayısıyla da hayvanlar ve insanlarda farklı düzeylerde mevcut olan duyguların her ikisi için de hayati önem taşıdığını, yani pek de farklı olmadığımızı anlatıyor.

‘İnsanların faydalandığı hayvanların çoğu sefil bir yaşam sürer’

Bazı bilim insanları ve özellikle de tarımdan sorumlu politikacılar, hayvanların mutluluk ve acı hissetme yetisine sahip olduğu fikrine neden bu kadar karşı çıkıyor? Bunun en önemli sebeplerinden biri, daha önce de sözü edilen, domuz yavrularının uyuşturulmadan kısırlaştırılması gibi ucuz besi yöntemleriyle teşvik edilen endüstriyel çiftçiliktir. Diğeriyse, her yıl yüzbinlerce memeli hayvanın ve kuşun katledildiği ve bu haliyle tamamen çağdışı kalan av sektörü.”

Peter Wohlleben, kitabın büyük bir kısmında aşık kargalar, yas tutan geyikler, ebe domuzlar, paylaşımcı yarasalar ya da birbirlerinin isimlerini bilen sincapları örnek göstererek sevgi, zekâ, arzu, yas, acı, korku, iyilik ve kötülük gibi birçok kavram üzerinden hayvanların duygu dünyasını gözler önüne seriyor. Hatta, çoğu bölümde, evlerde birlikte yaşadığımız hayvanların bizi sevip sevmediği gibi muzip sorularla okuyucuyu şaşırtarak düşündürüyor.

Kitabın son bölümlerinde ise, insan eliyle hayvanlara verilen zararlara yoğunlaşılmış. Wohlleben, Sanayi Devrimi’yle birlikte çoğalan hava kirliliği ve çevreye verilen zararı, yapay habitatlara hapsedilen, insanlara hizmet etmeye zorlanan hayvanların allak bullak edilen hayatlarını, betonun, yapay ışıkların, karayollarının ve trafiğin sebep olduğu ölümleri bir bir anlatarak, okuyucuyu düşünmeye, daha dikkatli tüketmeye, yani aslında kendini merkeze koymaktan vazgeçmeye çağırıyor.

 Bir bütünün parçaları: Ağaçlar, ormanlar, hayvanlar ve insanlar

Yazarın ilk kitabı, Ağaçların Gizli Yaşamı (2015), 40 dile çevrilmiş ve dünya çapında milyonlarca okura ulaşmıştı. Yalnızca Almanya’da 800 binden fazla satan kitap iki yıl boyunca ülkenin en önemli dergilerinden Der Spiegel’in “Bestseller” listesindeki yerini korumuştu. Yayımlandığı tarihten bu yana Amazon’un çok satanlar listesinde, ağaçlar, doğa, hayvanlar kategorilerinin her birinde hâlâ birinci sırada yer alıyor. Kitap, ağaçların oluşturduğu ekosistem ve iletişim ağlarını (World Wide Web’den yola çıkarak Wood Wide Web) anlatarak ağaçlara ve ormanlara bambaşka bakmamızı sağlamıştı.

Peter Wohlleben, Türkiye’deki çevre gündemine de yabancı olmayan bir yazar. Kazdağları’ndaki Kirazlı altın madeni projesi hakkında geçtiğimiz sene Deutsche Welle’ye verdiği bir röportajda,  Kanadalı Alamos Gold şirketinin girişimi hakkında, “Alternatif olmasına rağmen çevre katili siyanürle işlem yapılacak olunması çifte ahlaksızlık.” demiş ve Kazdağları’ndaki ağaç kesiminin Türkiye için bir felaket olduğunu ifade etmişti:

Özellikle Türkiye için bu bir felaket. Çünkü yaz aylarında sıcaklık çok artıyor ve ormanın olmadığı dağlık bölgelerde de kuraklık artıyor. Almanya’da yürüttüğümüz araştırmalar, ormanın yaz aylarında hava sıcaklığını 10 dereceye kadar azaltabildiğini ortaya koydu. Türkiye’de de durum farklı değil. Özellikle daha yüksek sıcaklığa ve daha büyük kuraklığa yol açacağını bildiğimiz iklim değişimini de dikkate aldığımızda tek bir ağacın bile vazgeçilmez olduğu bir gerçek.”

Hayvanların Gizli Yaşamı, yukarıda bahsettiğimiz konuları 214 sayfada ve 41 bölüme ayrılmış bir şekilde, okuyucuyu bilgi bombardımanına tutmadan anlatan bir kitap. Yazarın bir taraftan bilimsel makalelerden yola çıkarak bize anlaşılır bir dille anlattığı veriler, diğer taraftan da mesleği gereği otuz yılı aşkın bir süredir yaptığı gözlemlerle zenginleştirdiği bu anlatı, hayvanlara karşı işlenen şiddet suçlarının gündeme oturduğu ülkemizde, herkesin okuması gereken bir eser.

Kategori: Hafta Sonu

Hafta SonuKitapKöşe YazılarıManşetYazarlar

Wright: Niçin anti-kapitalist olmalı?

Marksist sosyolog Erik Olin Wright (1947- 2019) analitik Marksizm’in temsilcilerinden ve Evrensel Temel Gelir kavramının en büyük savunucularından biriydi.  Yazarın ölümünden sonra yayımlanan son kitabı “Yirmi Birinci Yüzyılda Anti-Kapitalist Olmak”, Barış Yıldırım’ın çevirisiyle NotaBene Yayınları tarafından basıldı.2017’nin aralığında makale olarak yayımlanan bu manifesto, 2019’da kitap halinde Verso Books tarafından basılmıştı.

128 sayfalık bu kitabın son bölümünü “dilediği şekilde” tamamlayamadan aramızdan ayrılan Wright, kariyerini sınıf kavramını düşünmeye adadı. Yazılarında son derece berrak bir dille, sosyalizmin temelinin demokrasi olduğunu vurguladı, katılımcılığın öneminin altını çizdi, herkesin elinden geldiğince toplumun işleyişine ve eşitlik prensibine katkıda bulunmasının önemini anlattı. 1976’da doktorasını aldıktan sonra Wisconsin-Madison Üniversitesi‘nde çalışmaya başladı ve ömrünün sonuna kadar aynı üniversitede ders vermeye devam etti. 71 yaşında ölen Wright’ın 16 kitabı ve sayısız makalesi yayımlandı. Wright’ın dilimize çevrilmiş ve aynı yayınevinden basılmış Sınıf Analizine Yaklaşımlar (2014), Sınıflar (2016) ve Sınıflar Üzerine Tartışmalar (2017) adlı üç kitabı daha bulunuyor.

2000’li yıllarda, Gerçek Ütopyalar olarak adlandırdığı proje üzerinde çalışmaya başlayan Erik Olin Wright, 2010 yılında basılan ve bu uzun çalışmanın ürünü olan “Gerçek Ütopyalar Tasarlamak” (Envisioning Real Utopias) adlı kitabıyla kendinden söz ettirmişti. Yazar, “Yirmi Birinci Yüzyılda Anti-Kapitalist Olmak”ı da başta, Ütopyalar kitabının anlaşılır bir özeti olarak tasavvur etmiş ama zaman içinde bu proje ilk kitabın bir devam haline dönüşmüş. Wright, elimizdeki kitabı hem akademik çalışmalar yapanlara hem de sıradan okuyuculara hitap etmesi için çok bölümlü bir şekilde kurgulamış. Yazar, kitabın adının “Yirmi Birinci Yüzyılda Nasıl Demokratik Sosyalist Olunur”da olabileceğini ama kapitalizme karşı olup da sosyalizme şüpheci yaklaşanlar için anlamlı olması amacıyla antikapitalist kavramını kullandığını söylüyor.

‘Kapitalizmin alameti farikası bolluğun ortasındaki yoksulluktur’

Erik Olin Wright.

Wright’a göre kapitalizmin başlıca kusuru, aslında kolayca ortadan kaldırılabilecek olan yoksulluk, başka bir ifadeyle “insan acıları” meselesidir ve eşitsizliği arttıran bir makine olarak tanımladığı kapitalizme karşı mücadele etmek en temelinden ahlaki bir duruştur.

Kitaptaki temel argüman; başka bir dünyanın mümkün olduğu. Yazar, asıl tartışmanın 1980’lerde Margareth Thatcher’ın “Başka alternatif yok” sözüyle Dünya Sosyal Forumu’nun sloganı “Başka bir dünya mümkün” arasında olduğunu söylüyor ve bu dünyada insanlığın daha iyi koşullarda yaşayabileceğini savunuyor:

Antikapitalizm, yaşadığımız dünyadaki kötülüklere ve adaletsizliklere karşı sadece bir ahlaki duruş olarak değil, daha fazla insanın gönenç içinde yaşaması için bir alternatif inşa etme yönünde pratik bir duruş olarak da mümkün.”

Kapitalizmin itici gücü olan amansız kâr arayışının çevreye en büyük zararı verdiğini ifade eden Wright, maalesef bu kitapta çevre krizinin üzerinde pek durmamış. Buna rağmen çevre krizinin, “başka bir dünya”ya giden yoldaki en büyük engel olduğunu, zira bu kriz yüzünden insanlığın hayallerini gerçekleştirecek zamanı kalmayabileceğini söylüyor ve bize bir başka senaryo öneriyor:

İklim değişikliğine adaptasyonu ele alma gerekliliği, Neo-liberalizmin ve ideolojik darlıkların sonuna işaret ediyor. Devlet, büyük ölçekli imar projeleri başlatıyor, ayrıca da karbon temelli enerji sisteminden daha hızlı uzaklaşmak için enerji üretim ve ulaşım sistemlerindeki ekonomik planlamada daha girişken bir rol üstleniyor. Bu bağlamda, devletin daha geniş bir yelpazeye yayılan rolü bir kez daha siyasi gündeme girmiş oluyor ki bunun içinde kamu malları ihtiyacına dönük daha geniş bir anlayış ve devletin artan dışlanma ve ekonomik eşitsizliğe karşı önlemler alma sorumluluğu da var zira kapitalist emek piyasaları yoluyla tam istihdamın sağlanması giderek inandırıcılığını kaybetmiş.”

Bu senaryoda, Wright’a göre iki çözüm noktası bulunuyor, birincisi, kamu malları ve hizmetlerinin tedarikinde devletin finanse ettiği istihdamın genişletilmesi, diğeri, belki en önemlisi ve Wright’ın üzerinde çok durduğu her vatandaşa verilecek olan Koşulsuz Temel Gelir. Yazar, Koşulsuz Temel Gelir’in kapitalizmin temel sınıf ilişkisini bozacağını, çalışanlara kapitalist istihdamı reddetme ve toplum ve dayanışma ekonomisi, işçi kooperatifleri, ticari olmayan performans sanatları, topluluk içi aktivizm gibi kapitalist olmayan fsaliyetlerde bulunma imkânı vererek kapitalizmin erozyona uğratılmasına sebebiyet vereceğini iddia ediyor.

Kapitalizm antikapitalistleri doğurur’

Erik Olin Wright’a göre kapitalizmin olduğu yerde mutlaka hoşnutsuzluk ve direniş de vardır: Kapitalizmden hoşnutsuzluk ve ona karşı direnişin iki temel nedeni de sınıf çıkarları ve ahlaki değerlerdir. Dolayısıyla, Wright kapitalizme karşı çıkan insanların ya kendi çıkarlarına zarar verdiği ya da kişinin manevi değerlerini incittiği için bu yolu seçeceğini söylüyor. Yine de, yazara göre bu çıkar meselesi klasik Marksizmin tanımladığı üretim araçlarına sahip olan ve olmayanlar ayrımından daha farklı bir sınıf analizi gerektiriyor. Wright’a göre, yalnızca iki sınıf olsaydı antikapitalizmi bu sınıfların çıkarları üzerinden tartışmak mümkün olabilirdi ama bu üç nedenle pek mümkün değil: 

  • Birincisi, bu iki sınıf kapsamına da girmeyenler vardır.
  • İkincisi, bu sınıflandırmada salt çıkarları temel alamayız, çünkü ahlaki değerlere göre tutum takınan insanlar da olacaktır.
  • Üçüncüsü, insanlar yalnızca yanlış buldukları üzerinden değil alternatiflerin onlara vaat ettiği şeyler üzerinden karar verirler. Örnek vermek gerekirse, Wright, kendi işinde çalışanlar, yüksek eğitimli profesyoneller ve yöneticiler söz konusu olduğunda, çıkar meselesinin ve dolayısıyla ikili sınıf tanımının karmaşık ve hatta tutarsız bir hale geldiğini söylüyor.

Erik Olin Wright, kitabın ilerleyen bölümlerinde, eşitlik/hakkaniyet, demokrasi/özgürlük ve topluluk/dayanışma olarak tanımladığı üç değer kümesi üzerinden bir kapitalizm eleştirisi sunuyor. Yazara göre zaten kapitalizmin ahlaki eleştirisinin merkezinde de bu üç küme bulunuyor ve kapitalizm her ne kadar bu değerleri bir dereceye kadar destekler gibi görünse de aslında tam tersine bu değerlerin gerçekleşmesini sistematik olarak engelleyen bir sistemdir. Bu sistemi “erozyona uğratmak” için Wright dört stratejik mantığı birleştirmek gerektiğini (kapitalizme direnme, kapitalizmden kaçış, kapitalizmi ehlileştirme ve kapitalizmi sökme) ve her strateji için farklı kolektif aktörler ve kolektif aktör koalisyonları gerektiğini söylüyor.

Hangi aktörler kapitalizmi erozyona uğratacak? 

Kitabın altıncı ve son kısmı “Dönüşümün Failleri”, kapitalizmi etkili bir şekilde dönüştürme yolunda, siyasi olarak hareket edebilecek kolektif aktörlerin oluşturulması sorunu üzerine yazılmış, kapitalizme meydan okuması beklenen kolektif aktörler üzerine kısa ve öz bir giriş aslında. “Yirmi Birinci Yüzyılda Anti-Kapitalist Olmak” kitabını yazarken Wright en çok bu bölüm üzerinde durmak istemiş ama gördüğü kanser tedavisi nedeniyle bu bölümü arzu ettiği kadar ilerletememiş.

Dolayısıyla, Erik Olin Wright’ın 2019’un ocak ayında ölümünden birkaç ay sonra basılan bu kitap, okuyucuya birçok soru sordururken Wright’ın verebileceği cevapları tahayyül etme görevini de onlara bırakıyor. Kitabın belki de en can alıcı kısmını oluşturan bu bölümde, yazar bir taraftan kimlikler, değerler ve kimliklerin farklı çıkarları üzerinden ilerleyerek ırkçılık, otoritarizm ve sağ popülizmin geldiği noktayı inceliyor, bir taraftan da okuyucuya kapitalizmi etkili bir şekilde erozyona uğratmak için rehber ilkeler sunuyor. Kitabın ortalarında bir yerlerde Antonio Gramsci’nin “Aklın kötümserliği, iradenin iyimserliği” kavramı üzerinden bir umut temelli duruş önerisinde bulunan Wright, kitabın sonunda yeniden ümit meselesine değinerek, her ne kadar bugün kimilerine gerçekçi görünmeyebilirse de yeni bir ilerici politika çağının gerçekleşip gerçekleşmeyeceğini eylemcilerin ve kolektif aktörlerin “yaratıcı failliği”nin belirleyeceğini ifade ederek bize son sözlerini söylüyor.  

Kategori: Hafta Sonu

Hafta SonuKitapKöşe YazılarıManşetYazarlar

‘Zaman bilinci’ çevre krizinin antidotu olabilir mi?

Lawrence Üniversitesi’nden jeolog Marcia Bjornerud’un kaleme aldığı “Yeryüzünün Zamanı: Bir Jeolog Gibi Düşünerek Dünyayı Kurtarabilir miyiz?” (Timefulness: How Thinking Like a Geologist Can Help Save the World) çevre krizinin aciliyeti ve kapitalist küreselleşmenin sürdürülemezliği üzerine bir bilim insanının, bir jeoloji hocasının bakış açısını bizlere sunuyor:

Gezegende bir asırdan kısa bir süre içinde ‘başarılan’ insan kaynaklı değişimlerin büyüklüğü, jeolojik zamanda öteki sınırları belirleyen büyük kitlesel yok oluşlarda görülenlerle aynı düzeyde. Ne var ki, Kretase sonunda meteorit darbesiyle gelen hariç, bunlar on binlerce yıllık sürelerde gerçekleşmişti.”

Raşit Gürdilek’in çevirisiyle bu ay Metis Yayınları’ndan çıkan “Yeryüzünün Zamanı: Bir Jeolog Gibi Düşünerek Dünyayı Kurtarabilir miyiz?” kitabı, bir taraftan çok bilinmeyen bir alandan yola çıkarak çevre krizine dair önermelerde bulunuyor, bir taraftan da jeoloji konusunda hiç bilgisi olmayanlar için zengin bir giriş kitabı niteliğinde.

Marcia Bjornerud, yıllar içinde edindiği ders anlatma deneyiminin izlerini taşıyan, herkesin anlayabileceği bir dille yazılmış, çevre ve iklim krizine bambaşka bir açıdan yaklaşan bu eserde “zamanın bilincine varmanın” öneminin altını çiziyor. Bir yandan da, gezegenin tarihini, jeolojik olayların “muazzam zaman ölçeğini” gözler önüne seriyor.

Dünya’nın yaşı 19. yüzyıla kadar belirsizliğini korudu. Marcia Bjornerud, bir taraftan kıtalar, okyanuslar ve yanardağların analizi üzerinden Dünya’nın nasıl meydana geldiğini anlatıyor, bir taraftan da bizi bugün bildiklerimize getiren araştırma serüveninden bahsediyor. Bjornerud, bize dünyanın tarihini ve “Derin Zaman”ı anlatmaya, 1789 yılında İskoç doktor James Hutton’ın, kendi arazisinde toprak üzerine çıkmış bir kayaya bakarak jeolojik zamanın “muazzam ölçeğini” fark etmesi ve bu şekilde Dünya’nın tarihinin yeniden yazılmasıyla başlıyor. Canlı ve fosil yaşam formlarını inceleyerek Dünya’nın yaşının en az bir milyar yıl olduğunu iddia eden Darwin’e yapılan saldırılara, 1897’de keşfedilen radyoaktivitenin kayaların yaşını belirlemede kullanılmasına ve ancak 1911’de Darwin’in sezgisinin doğrulanmasına,  sonunda ise 1960’larda levha hareketleri kuramıyla birlikte Dünya’nın nasıl işlediğinin açıklanmasına giden yolu bize tane tane ve keyifli bir dille anlatıyor.

Yeni bir çağ başlıyor: Antroposen

Antroposen adı verilen yeni bir çağda yaşıyoruz. Bjornerud bunu şöyle açıklıyor:

Geçtiğimiz yüzyılın bir noktasında, insanların yol açtığı çevresel değişim hızlarının, birçok doğal jeolojik ve biyolojik sürecin hızlarını geride bıraktığı eşiği geçtik. Bu eşik zaman çizelgesi için önerilen yeni bir çağın, Antroposen’in başlangıcını temsil ediyor. Nobel Ödüllü atmosfer kimyacısı Paul Krutzen tarafından 2002 yılında konan ad, gezegenin davranışının insan etkinliğinin tartışmasız damgasını taşıdığı benzeri görülmemiş bir dönem için bir kısaltma olarak kısa sürede hem jeoloji literatürüne hem de popüler kullanıma girdi.”

Antroposen’in beş özelliği bulunuyor:

  • Bunlardan ilki, insanların dünyanın tüm nehirlerince yapılanın 10 katı hızlı şekilde erozyon ve tortu birikimine yol açması.
  • İkincisi, 7 bin yıldır sıfıra yakın seyreden deniz seviyesindeki yükselişin son 100 yılda 0.3’ü bulması (2100’de bunun iki misli olması bekleniyor).
  • Üçüncüsü, binlerce yıldır değişmeyen okyanus kimyasının 0.1 PH daha asitli hale gelmesi.Dörd
  • Dörüncüsü, arka plan hızların bin ila 10 bin katı olan yok oluş hızları.
  • Beşincisi ise, atmosferik karbondioksit miktarının son 4 milyon yıldır, yanı Buz Çağı’nın öncesinden beri en yüksek seviyeye ulaşması.

Bjornerud, insan etkinlikleri sonucunda oluşan karbondioksitin dünyadaki tüm yanardağların ürettiğinden 100 kat fazla olduğunu belirtiyor ve tarım, tarımsal gübreler, orman katliamı gibi nedenlerin de bu durumu giderek kötüleştirdiğini gözler önüne seriyor.

Zaman bilinci ya da Derin Zaman’ın farkına varmak

Marcia Bjornerud, yazar Kurt Vonnegut’un son röportajında söylediği “Şimdiye kadar hiçbir kabinede bir Gelecek Bakanı olmadı ve ne torunlarım ne de torunlarımın torunları için düşünülmüş bir plan yok” sözünden yola çıkarak kendi yarattığımız iklim felaketine karşı ne yapabiliriz sorusunu soruyor. Yaşadığımız gezegeni tanımadığımızı, dünyaya gelip gezegenin tarihine ve kültürüne önem vermeden, onun kadim dilini dinlemeden boş boş dolaşan turistlere benzediğimizi söyleyen yazar, Chronophobia (zaman fobisi) ve Time Literacy (zaman okuryazarlığı) gibi kavramları kullanarak zamanın öneminin altını çiziyor.

Bjornerud, jeoloji eğitiminin müfredata girmesinin, gezegenin oluşumundaki milyarlarca yıllık süreci kavramamızı, dolayısıyla da dünyaya başka türlü bakmamızı sağlayacağını, dolayısıyla zaman okuryazarlığının bilinç yükseltmekteki en büyük etken olacağını düşünüyor. Çevre ve iklim krizinin başlıca nedenlerinden birini Dünya’nın geçmişinin “muzzam ölçeğinin” farkına varmayan insanlığın, “geniş zaman”a değil, bugüne odaklı yaşamasında buluyor. Yazar yukarıda saydığımız kavramlara bir de Timefulness (zaman bilinci) kavramını ekliyor. Bu kavramı da zamansızlığın tam tersi olarak tanımlıyor. Bizler jeolojik bir zamanda yaşıyoruz ve dünyanın oluşumunda ve gelişiminde bir devamlılık var, bunun bilincinde yaşamamız lazım. Bjornerud, zaman okuryazarı olan, Dünya’nın oluşumundaki uzun süreci ve devamlılığı gözden kaçırmayan bir toplumun geleceği şekillendirmekte çok önemli olacağını vurguluyor.

Son sözü Bjornerud’un keskin kalemine bırakalım:

Holosen’deki karlı günümüz sona eriyor; yarın artık Antroposen. Hepimiz bencilce ve hiçbir şeyi umursamadan oynadığımız oyunlara devam edebileceğimiz, canımız isteyip içeri girince de yemeğimizin önümüze koyulacağı ve hiçbir şeyin değişmemiş olacağı fantezisinden çok memnunduk. Ama evde bizimle ilgilenecek hiç kimse yok. Artık büyüyüp kendi yolumuzu bulmamız, kaybettiğimiz bunca zamanı telafi etmek için Geçmişin Atlası’ndan en iyi şekilde yararlanmalıyız.”

Marcia Bjornerud hakkında

Bjornerud, Minnesota Üniversitesi’nde jeofizik okuduktan sonra Wisconsin-Madison Üniversitesi’nde yapısal jeoloji alanında doktora yapıp uzmanlaşmış, Byrd Kutup Araştırma Merkezi’nde çalışmış, Miami ve Lawrence üniversitelerinde görev almış bir akademisyen. Bugün, jeoloji ve çevre araştırmaları profesörü olarak depremlerin ve dağ oluşumunun fiziği üzerine çalışıyor. 2018 yılında basılan Yeryüzünün Zamanı, geçtiğimiz yıl Amerikan Yayıncılar Birliği’nin verdiği PROSE (Mesleki ve Akademik Başarı) Ödülü’ne, “popüler bilim ve popüler matematik” dalında layık görüldü. Makaleleri, The New Yorker, New York Times ve Wired gibi gazete ve dergilerde yayımlanan Bjornerud’un dilimize henüz çevrilmemiş “Kayaları Okumak: Yeryüzünün Otobiyografisi” (Reading the Rocks: The Autobiography of the Earth) adlı bir kitabı daha bulunuyor.

Kategori: Hafta Sonu

Hafta SonuKitapKöşe YazılarıManşetYazarlar

Ozan Zeybek’le insan olmayanların sosyal tarihi: Hayal beraber kurulur

Sezai Ozan Zeybek’in son kitabı “Türkiye’nin Yakın Tarihinde Hayvanlar: Sosyal Bilimleri İnsan Olmayanlara Açmak”, geçtiğimiz aylarda NotaBene Yayınları tarafından basıldı. Eşitlik, hak ve millet gibi kavramları “insan olan varlıklar” üzerinden tartışmanın mayınlı bir sahada yürümek gibi olduğu günümüzde, meseleyi “insan olmayan varlıklar” üzerinden düşünmeye çağıran kitap, ‘kenarda kalanı görmek, anlamak ve onlar üzerinden dünyayı değiştirmek” üzerine okuru ters köşeye yatıran bir tasavvur sunuyor. 

‘Türkiye’nin Yakın Tarihinde Hayvanlar…” kitabında savaşlarda araçsallaştırılan ve asker haline getirilen hayvanlar, bombardıman kelimesinin ardındaki arılar, şehirlerdeki sokak köpekleri, ithal edilen inekler, zararlı bulunan keçiler ve toprağı havalandırırken zehirlenen solucanlar üzerinden tarım ve hayvancılık politikalarına, çevreyle ilişkimize, güncel siyasete dair, şimdiye dek ele alınmamış bir açıdan, eleştirel bir bakış bulacaksınız. 

Zeybek ile kitabından yola çıkarak, çevre, adalet, sömürü, anti-kapitalizm ve umut üzerine söyleştik.

‘Adalet güçlü olanın insafına bırakılamaz’

Esin İleri: Bir tarafın diğerinden açıkça güçlü olduğu durumlarda adaletin tesisi zorlaşır, diyorsun. Kitapta vurguladığın gibi, hayvanlar da insanlar gibi devlet tarafından zorunlu askerliğe alınıyor, şiddet görüyor, sürgün ediliyor. Dolayısıyla türcülükle mücadele etmekten daha fazlasına ihtiyacımız var gibi, zira “güçlü” olan için “kendi türü” ya da öteki pek fark etmiyor, sen ne dersin?

Sezai Ozan Zeybek: Kesinlikle öyle… Adalet, güçlü olanın insafına bırakılamaz. İki kere vicdan, üç kere utanç belki geri adım attırır. Ama özellikle krizlerde, savaşlarda, etnik temizliklerde orantısız gücü olanların o eşikleri ne kadar kolayca göz ardı edebildiklerine şahit oluyoruz.

Hele ki arada bir de doğrudan sömürü ilişkisi varsa, güçlü olanın görmemek, idrak etmemek, değişmemek için yapabileceklerinin sınırı yok. Köleci geçmişin mirasından vazgeçememiş, “Beyaz Amerika’da” olan tam da bu. Yüzyıllarca mülk satın alması engellenmiş, bankadan kredi çekememiş, okullara kabul edilmemiş bir grup bunca ilerlemeye rağmen hâlâ sokak ortasında keyfe keder öldürülebiliyor. Adalet mekanizması çoğu zaman insanı çileden çıkaracak kadar yetersiz ve yavaş işliyor. Türkiye’de de, Almanya’da da bu böyle… İmtiyazlılar, imtiyazlarından eğitimle, aydınlanmayla yahut doğru şeyleri söylemeyi öğrenerek vazgeçemiyor. Olan bu.

Benzer bir durum hayvanlar ve insanlar arasında iyice açılmış olan asimetrik güç ilişkisinde de var. Her yıl 50 milyar tavuğun hayatı en korkunç koşullarda sona eriyor.

Tüm bunlarla mücadele etmek için sınırları müzakere etmek, yani mesela zulmün “insan” onurunu ayaklar altına aldığını söylemek, “insan” haklarından bahsetmek yahut hayvanlara yapılanın türcülük olduğunu tespit etmek yeterli göolmayabilir. Bunlar önemli, fakat bunun yanında gücün, yani oyun alanının daha dengeli bir dağılımını hedeflemek de gerekiyor. Bu da sadece güçsüzü güçlendirmekle değil, güçlünün elinden gücünü almakla mümkün. Görece denk bir zeminde, en azından arada uçurumun olmadığı bir zeminde adaletin koşullarını müzakere etmek çok daha olası.

‘Birikmiş bilgiden göç etmek’

Peki bu nasıl olabilir?

O kadar çok yolu var ki… Kitapta bazı ipuçları var. Ama mesela mirasın sınırlandırılması, servet vergisi, şirketlerin politik gücünün radikal şekilde azaltılması, toprağın-suyun şehirlilere ucuza nakledildiği anlayışın terk edilmesi, kimsenin yapmak istemediği işlerin (köylü, amele, çöpçü, ev kadını diye hakir görülen grupların…) pastadan çok daha büyük pay almaları… Daha sayılabilir. Bunlardan sonra bakın nasıl herkes herkesi dinlemeye, birbiriyle anlaşmaya teşne olacak.

Kitapta bir tarafta zorla yerinden etmeler ve tarla yakmaların yaşandığı, diğer tarafta destek programlarından küçük çiftçinin yararlanamadığı, bilakis şirketleşmenin önünün açıldığı, kimya şirketlerinden medet umulan günümüz koşullarını gözler önüne seriyorsun. Bu şartlar altında umudunu yitirip meslek değiştiren ya da kente göçen küçük çiftçi açısından kooperatifler bir çözüm olarak görülebilir mi?

Buna bir cevap vermek kolay değil. Şu ara bakanlığın en çok üstünde durduğu modellerden biri kooperatifçilik. Konuyla ilgili bir sürü toplantı yapılıyor, teşvikler veriliyor. Geçmişte de farklı sektörlerde denenmiş bir model. Çoğu kapanmış, âtıl hale gelmiş. Ancak şimdi AB fonlarıyla yaşanan bir dönüş var kooperatifçiliğe. İşe yarar mı? Yarayabilir.

Ama zarfa değil mazrufa bak diye de bir tabir var dilimizde. Kooperatif kâğıt üstünde yasal bir kurum, mevzu onun içinin nasıl doldurulacağı. Ciddi bir sosyal örgütlenme gerektiriyor. Hangi prensiplerle hareket edildiği çok önemli: Hayvancılığa, tohumculuğa, üretime, çalışan haklarına dair nasıl bir yaklaşımı var kooperatiflerin? Buna her kooperatif farklı bir cevap verecek.

Katıldığım, gözlemleyebildiğim toplantılarda prensiplerden ziyade sunulan fırsatlar, fon yapısı, destekler-hibeler vs. konuşuluyordu. Diğer hususlar laf arasında bazen geçiyordu, çoğu zaman hiç geçmiyordu. Sebebini anlayabiliyorum, belki kervan yolda düzülür diye de düşünülebilir. Ama içeriğin konuşulduğu, prensiplerin, yoldaşlığın müzakere edildiği bir aşamaya her durumda ihtiyaç var. Kooperatif diye söze başlamaktansa bu daha önemli geliyor bana.

“Taban Hareketleri, Motor Sesleri” bölümünde çevre tarihçisi Joachim Radkau’ya referansla, göçler nedeniyle nesiller boyu biriken bilgilerin silinmesinden bahsediyorsun. Nüfus, tanımadığı coğrafyalara göç etmek zorunda kaldığında ya da “imha edildiğinde,” köyden kente göç yoğunlaştığında, “zeytini, asmayı, toprağı, böceği tanımaya zaman olmamış” diyorsun. Okurken aklıma Saroyan’ın Nar Ağacı öyküsü geldi. Öyküde, buradaki zulümden kaçabilip Amerika’ya yerleşen amcası Melik, bir tarla satın alıp nar ve incir gibi yetiştirmeyi bildiği meyveleri ekmeyi hayal eder. Yıllarca uğraşıp tarlasını ekilir hale getirmeye, su çıkarmaya çalışır ve sonunda nar eker. Ama ağaçlar büyümez, büyüse de meyve vermez. Bu hikâyeden yüz yıl sonra bugün, hızlıca önlem almazsak, dünyayı büyük bir su krizi ve onun getireceği zorunlu göçler bekliyor. Geçmişten ders çıkarmak en kolay seçenekken, insan türü neden buna direniyor?

Yani tam dediğin gibi, terk edilen yer de giden kişi de uzun süre kendine gelemiyor. Türkiye’nin makûs talihi, bu coğrafyada özellikle son iki yüzyıldır nüfus sürekli yer değiştirmiş. Gelen muhacirler zeytinliklere, bostanlara ne yapacağını bilememiş. Gidenler yeni yerlerine intibak edememiş. İmha edilenler, boş kalan yerleşim yerleri… Bu coğrafyanın acı dolu hikâyeleri. Son dalga köyden kente göç. Türkiye’nin yerleşim yerine göre dağılımı, son yüz yıl içinde tepetaklak oldu. Sadece Türkiye’de değil, hemen her yerde benzer bir eğilim var.  İnsanlık büyük bir tecrübe birikimini terk ediyor. Bunun ne kadar radikal bir değişim olduğunu, kömür ve petrol olmadan gerçekleşemeyeceğini, enerjinin bu kadar hoyratça sarf edilemediği bir enerji darboğazına girersek (ki olası) bu düzenin sürdürülemeyeceğini ne kadar anlatsak az.

Kendi hayatımda da benzer bir durum var. Yıllarca bir yere ait olmanın çok da önemli olmadığını düşündüm. Mesleğim icabı, bir yere kök salmam zaten oldukça zordu. Yurt dışında doktora, belirsizlik, süreli işler, oradan buraya hareket derken yıllar geçti. Şimdi 42 yaşındayım ve yerim yurdum neresi açıkçası bilmiyorum.

Yaptığımız işler de değişti. Artık toprağı, çevreyi, ağacı tanımak zorunda olduğumuz işler yapmıyoruz. En azından ben yapmıyorum. Zamandan-mekândan soyutlanarak çalışabiliyoruz. Online dersler veriyorum mesela, bu dönemki öğrencilerimi henüz görmedim. 19. yüzyıldaki iş yerinin dönüşümü, standartlaşmasına dair yazılmış çizilmiş ne varsa tamamına erdi sanki. İnsanlık tecrübesi artık başka mecralarda birikiyor. Havada suda değil, Twitter’da, Facebook’ta…. Orada da biriken nedir, tartışılır. Geçmiş güzellemesi yapmak istemiyorum; ancak ben hâlâ eskinin birikimlerini, tarıma-hayvancılığa-tohumculuğa dair birikmiş bilgiyi bu kadar kolay terk etmemeliyiz diye düşünüyorum. Bir sürü insanın bunun için mücadele ettiğini görüyoruz. Ancak işte Türkiye’de bir kez mekândan-topraktan kopunca, geri dönmenin ne kadar zor olduğu da ortada.

Daniel Tanuro, ‘Yeşil Kapitalizm İmkânsızdır’ kitabında çevre mücadelesi ve toplumsal mücadele birbirinden ayrı düşünülemez der. Sence, büyük şirketlerin topraktan çokça verim almak vaadiyle toprağı tüketerek kendine bağımlı hale getirdiği, yalnızca kâr gözeten, verimlilik ve tüketim üzerine kurulu kapitalist üretim modeli altında doğanın tahribatına karşı gelmek mümkün mü? Ya da şöyle ifade edeyim, günümüz şartlarında, üretim ilişkilerini baştan sona değiştirmeden, bu talana karşı durabilir miyiz?

Çok net bir cevap verebilirim: Gelecek için daha iyi bir dünya istiyorsak, kapitalizmle muhasebeyi çok iyi yapmamız gerekiyor. Yazdığım kitabın da temel ekseni bu. Kitapta, içinde yaşadığımız düzene serbest piyasa ekonomisi değil, anti-piyasa ekonomisi demeyi tercih ettim. Çünkü ortada serbest olan hiçbir şey yok. Tohumdan hayvancılığa hemen her sektörde az sayıdaki şirket piyasanın çoğunu, kimi zaman lobi faaliyetiyle kimi zaman güç kullanarak kontrol etmeye çalışıyor.

Mesela enerjinin, petrolün ve Orta Doğu’nun tarihi tam olarak bu. İlgilenenler varsa Timothy Mitchell’ın Karbon Demokrasi isimli kitabını hararetle tavsiye ederim. Petrolün çok, talebin görece az olduğu bir ortamda, şirketlerin piyasaya sürülen petrolü nasıl kısıtladıklarını, rekabeti nasıl yok ettiklerini, gerekirse darbe yoluyla rejimleri nasıl kontrol ettiklerini anlatıyor Mitchell. Yani mevzu sadece petrol çıkarmak değil, enerjiyi kontrol etmek, kârı arttırmak, gücü elde tutmak idi.

Bugün de kömür ve petrolü şirketler açısından bu kadar vazgeçilmez kılan bu. Güneş potansiyel olarak çok daha demokratik bir enerji. Üç şirketin kontrol etmesi zor. En azından yakın zamana kadar zor gözüküyordu.

Ancak şimdi bu iklim krizi arifesinde önemli mücadele hatlarından birinin bu olduğunu fark ediyorum: Enerjinin (kaynağı ne olursa olsun) kontrolünü elde tutmak! Oligarşik kapitalizmin can damarı bu. O yüzden rekabeti engelleyici, enerji üretiminin demokratikleşmesine engel olacak her tür yasaya, lisansa, büyük yatırıma hazır olalım. Zaten bunun nüvelerini şimdiden görüyoruz. Büyük baraj ve enerji şirketleri, yenilenebilir enerjideki demokratik potansiyel açığa çıkmadan sektöre hâkim olmak için çalışıyorlar. Bunun için de çevreci örgütlerle bile yakın iş birliği kurmaya hazırlar.

O yüzden iklim krizini her zaman iki ayaklı olarak düşünmek gerekiyor. A) Karbon emisyonlarını azaltmamız şart. Bunun tehir edilecek, tartışılacak bir tarafı yok. B) Şirketlerin enerji sektöründeki ve hemen her alandaki tekelini kıracak anti-kapitalist mücadelelere ihtiyacımız var. Biri olmadan, diğerinden bütüncül bir değişim çıkması mümkün değil.

Yakın tarih, yaşamımızı ilgilendiren hayatî alanları (enerji, gıda, sağlık, eğitim…) az sayıdaki şirkete teslim ettiğimiz müddetçe yıkımın (savaş-işgal-sömürü…) öyle ya da böyle devam ettiğini, adalet makasının açıldığını gösteriyor.

Bence bu önümüzdeki dönem o anlamda çok kritik. Bu iki mücadelenin mesafesini açmak için medyada, uzman meclislerinde yoğun bir çaba var. Ne yazık ki STK’lerin bir kısmının bu yöne sapmış olduğunu yahut zaten baştan beri yönelimlerinin bu olduğunu düşünüyorum. Dediğim tartışmalı bir konu, farkındayım. Ama her durumda eğer bir kriz geliyorsa (ve geliyor) ev ödevimizi çok iyi yapmamız, ne istediğimizi çok iyi dile getirmemiz ve bu iki ayağı birbirine sıkı sıkı bağlamamız gerekiyor diye düşünüyorum. Anti-kapitalist olmak asla demode bir siyaset olamaz.

‘Türkiye’nin Yakın Tarihinde Hayvanlar’ tüm bu karamsar tablonun sonunda bir “umut siyaseti” önermesiyle bitiyor. Bu duruşu, “Umudu ince ince işlemek; uzak coğrafyalarla, başka türlerle, bizim gibi olmayanlarla, geçmişle bağlantılar kurmak bir yandan da bizi kuşatan gerçekliğin kırılganlığını göstermek” olarak tanımlıyorsun. Bu bağlamda, hayal ettiğin düzeni tarifler misin?

Sanırım önceki cevaplarımda nasıl bir hayal kurduğum üç aşağı beş yukarı ortaya çıkmış olmalı. Ancak belki bir iki hususun daha altını çizebilirim. Biri şu: Hayal beraber kurulur. Kitapta tekrar tekrar vurgulamaya çalıştığım hususlardan biriydi bu. Kolektif kavramı etrafında ilişkilerimizi, insan bedeninin nasıl başka bedenlere muhtaç olduğunu ve ne derece kırılgan olduğunu göstermeye çalıştım. Amacım da kendinden menkul, sınırları belli bir insan tarifinden uzaklaşmak, insanın aslen bir soyutlama olduğunu göstermekti. Soyutlama, çünkü çevresinden yalıtarak anlamaya çalışıyoruz. Bunun yerine makinelerin, hayvanların, bitkilerin vs. bir araya gelmesi ile kurulmuş ve kurulabilecek başka toplumsal modeller olduğunu göstermeye çalıştım.

İnsanın ne yaptığı ve ne yapabileceği yahut kurabileceği hayaller de bu çerçevede ortaya çıkıyor. Çevremize topladıklarımız, irtibata geçtiklerimiz, kurduğumuz hayallerin de sınırını belirliyor. Ben kendi adıma çok daha ilham verici bir hayatın özlemini çektiğimi söyleyebilirim. Belki orta yaş krizidir, bilmiyorum. Yaptığım iş ve yaşadığım hayata bakarak (tümüyle olmasa da) yanlış işler peşinde çok vakit harcadığımı düşünüyorum. Henüz rahatça soluk alabildiğim, kök salabildiğim bir yer bulabilmiş değilim.

Umut ve hayal ilişkisine dair bir husus daha var belirtmek istediğim. Bugün toplumdaki pek çok insanın hayallerini futbolcuların, modellerin, siyasetçilerin, yani önemli addedilen insanların yaptıkları belirliyor. Ancak aslında ilham alınacak, umut bağlanacak başka bir sürü şey oluyor çevremizde. Üstelik bunların çoğu “önemsiz” insanlar tarafından icra ediliyor. Sanırım eleştirel düşüncenin yapageldiği en önemli işlerden biri bu: Kenarda kalanı görmek, anlamlandırmak, dünyanın gidişini madunları merkeze alarak yorumlamak ve değiştirmek. Benim için umut, buralarda bir yerde saklı.

Yani özetle hayalimde net bir toplum modeli yok. Olmasın da zaten. Ama ilham veren bir sürü eylem var, tarih var, olay var.

Sezai Ozan Zeybek

İnsan-hayvan ilişkisi, mekan, ekoloji ve militarizm üzerine yaptığı çalışmalarla bilinen sosyolog, Doç. Dr. Sezai Ozan Zeybek, coğrafya alanında hazırladığı doktorasının ardından şu anda Berlin’de bulunan Wissenchaftkolleg ve Alice Salomon Üniversitesi’nde postkolonyalizm ve ekoloji üzerine dersler veriyor. Yeşil Gazete‘de yazan ve Özgürüz Radyo’da Havadan Sudan adlı bir program hazırlayan Zeybek’in yayımlanmış dört çocuk kitabı var, beşincisi basım aşamasında. 

 

 

 

 

Kategori: Hafta Sonu

Hafta SonuKitapKöşe YazılarıManşetYazarlar

Döneminin en büyük şehrini beslemek: Konstantinopolis modeli

Çiftçiden tüccara, halden komisyoncuya, sevkiyatçıdan yine hale, oradan da markete ve tüketiciye uzanan günümüz tedarik zincirinin maliyetleri nasıl yükselttiği, küçük ve orta ölçekli çiftçiyi nasıl bir çıkmaza soktuğu hepimizin malumu. Üreticiyi aracıya bağımlı hale getiren, zinciri uzattıkça aradaki aracıların kâr etmesi için maliyetleri yükselten ve üreticiyi mutsuz eden bu sistemin değişmesi gerektiği konusunda hemfikir olduğumuzu düşünüyorum.

Abdullah Aysu, Yeni İnsan Yayınevi’nden çıkan Kooperatifler: Yemek Yemek Politik Bir İştir kitabının giriş bölümünde, yemek kültürümüz “değiştirilmeden önce” sebze-meyvelerin mevsiminde üretip tüketildiğini, üretici ile tüketicinin arasındaki mesafenin çok uğraklı olmadığını, ürünlerin genel olarak üretildikleri havzada satıldığını vurguluyor. Kitabı okuduktan sonra biraz eskilere gitmek, yaşadığım şehirdeki gıda tedarik zincirinin geçmişine bakmak istedim. Aradığım bilgileri Jonathan Harris’in Alfa Yayınları’ndan çıkan Konstantinopolis: Bizans’ın Başkenti kitabında buldum. Londra Üniversitesi, Royal Holloway Koleji Bizans tarihi profesörü Harris’in 86 yaşındayken, kariyerinin tüm birikimiyle kaleme aldığı 422 sayfalık bu kapsamlı eser, Bizans’ın kuruluşundan çöküşüne başkent Konstantinopolis’teki yaşamı detaylı bir şekilde inceliyor.

Harris’e göre Bizans efsanesinin büyük kısmını dillere destan zenginliği oluşturuyor ve ona göre şaşırtıcı olan şey Konstantinopolis’in zaman içinde giderek zenginleşmesi değil, dönemin en büyük Hıristiyan şehrinin bu nüfus yoğunluğuna rağmen ayakta kalabilmesi. “Bizans başkenti için gerçek tehlike işgal tehdidi değil, açlığa mahkûm edilerek dize getirilebilir olmasıydı” diyor Harris. Dolayısıyla, gıdaya bu denli önem atfedilen bir şehirde, en temel besin olan ekmeği üreten fırıncıların tüm kamu hizmetinden muaf olduğunu, bir fırıncının kirasını yükseltmeye kalkan kişinin ise ömür boyu sürgün cezasına çarptırıldığını söylesem kimse şaşırmaz sanırım.

“Şehrin ihtiyaçları her türlü mülahazanın üstündeydi” diyor yazar. Konstantinopolis ancak bu şekilde ihtiyaç duyduğu yiyeceğe ulaşabiliyordu. Binden fazla kayığın olduğu balıkçı filosunun yakaladığı balığı şehre getirip satmak zorunda olduğu, şehir dışına ihraca yalnızca fazlalık durumunda, balık bozulmasın diye izin verildiği bir sistemden ve şehrin doğal akıntısı nedeniyle uskumru, palamut, orkinos sürülerinin her yıl akın ettiği bir dönemden bahsediyoruz.

Kuşatma ve vebanın kıskacındaki başkent 

Yazara göre şehrin ayakta kalmasının iki ana koşulu, yüksek nüfusu besleyecek kaynakları yaratmak ve halkın temiz su ihtiyacını karşılamak . O dönemde şehrin tek içme suyu kaynağı Bayrampaşa’daki Lykos Deresi. Sur içinde başlayıp sur dışına doğru uzayan bahçe ve bostanlarda yetişen ürünlerle halkı doyurmak imkânsız olduğu için ekmek yapmak için Mısır, Bulgaristan, Kırım ve Ege Denizi bölgesinden tahıl getiriliyormuş.  642’de Arapların Mısır’ı almasıyla birlikte şehrin ana tahıl kaynağı elden gittiğinde, Bizans bir taraftan kuşatmaya karşı direniyor diğer taraftan da vebayla boğuşuyor. 745 senesine gelindiğinde, veba nedeniyle artık mezarlıklarda yer kalmamış, ölüler mecburen sur yakınlarındaki bostan ve bahçelere gömülürken, imparator gıda stoku olmayanları şehri terk etmeye teşvik ediyormuş. Veba etkisini yitirmeye başlayınca ilk yapılan şey temel gıda maddeleri üzerine çalışma yürütmek ve var olan su kemerleriyle sarnıçları restore etmek oluyor. Şehrin toprağı o kadar bereketli ki, kıtlık yaşayan Mısır’a tahıl ihraç edecek kadar ürün toplandığı kayıtlara geçiyor. 

Jonathan Harris.

Peki Konstantinopolis’te üretilemeyen gıdalar şehre nasıl ulaşıyordu? O dönemde gıdanın tedarikinden, tahıl fiyatlarının ve hatta fırıncıların satacağı ekmek fiyatının belirlenmesinden günümüze vali/belediye başkanına eş değer bir konumda bulunan eparkhos/praefectus sorumlu. Acil durumlar içinse Yunanistan’da tahıl stokları bekletilip şehirde tükendiğinde oradan yollanır. Ama işler hep böyle gitmez tabii. Selçukluların Küçük Asya’da hâkimiyetlerini artırmalarıyla beraber mülteciler Bizans’a akın etmektedir. 1070 yılında büyük bir gıda krizi baş gösterir. Başnaip Nikephoritzes tahıl alım-satım fiyatlarına müdahale edebilmek için stokları Rhaidestos (Tekirdağ) limanının dışına taşır, depoların yönetimine kendi adamlarını getirir. Çiftçiler hem kendi mallarını yağmalayan bu yeni depo görevlilerine hem de Nikephoritzes’in belirlediği fiyatlara karşı çıkınca kıtlık büyür. 1077’ye geldiğimizde artık isyan çıkmakta, ambarlar ateşe verilmektedir. Nikephoritzes şehirden kaçar, ama yakalanarak idam edilir. Çiftçiyi, üreticiyi mutsuz etmeye Konstantinopolis’te izin yoktur.

Tahıl ve hayvanlar dışında, şehre dışarıdan getirilen iki ana maddenin Girit ve Ege adalarından gelen peynirlik keçi sütüyle, yine Girit ve Ege adalarıyla Suriye ve İtalya’dan ithal edilen şarap olduğunu öğreniyoruz kitaptan. Jonathan Harris, 1071 yılındaki kıtlık hariç, halkını doyuran ve tüm temiz içme suyu ihtiyacını karşılayabilen, hatta bir işçinin tavernada uygun fiyata şarap içebildiği bu şehir için “geçimlerini sağlayacak kadar tarım yapmanın standardı oluşturduğu bir dünyada, Konstantinopolis bir organizasyon harikasıydı” diyor. Bizi de yaşadığımız şehirde, sağlıklı ve sürdürülebilir gıdaya ulaşmanın bir zamanlar olduğu gibi yine mümkün olabileceği düşüncesiyle baş başa bırakıyor, buna ulaşmak için de yollar aramanın önemini zihnimize bir daha kazıyor.

Kategori: Hafta Sonu