Ana Sayfa Blog Sayfa 1162

İzmir’de yapılmak istenen Akarca Balıkçı Barınağı’nın imar planları iptal edildi

İzmir‘in Seferihisar ilçesinin Akarca bölgesinde, dalgakıranlar, iskeleler ve yapıları kapsayan Akarca Balıkçı Barınağı‘nın inşası için düzenlenen imar planları iptal edildi.

Türk Mühendis ve Mimar Odaları Birliği (TMMOB) Şehir Plancıları Odası İzmir Şubesi tarafından açılan davada, daha önce de imar planının yürütmesi İzmir 6. İdare Mahkemesi tarafından durdurulmuştu.

Bilirkişi raporu dikkate alındı

1/5000 ölçekli Nazım İmar Planı ve 1/1000 ölçekli Uygulama İmar Planının bilimsel ve teknik bir gerekçesinin olmadığı, turizm ve yazlık konut amaçlı planlanan alanlar ile sahil kullanımı arasındaki ilişkiyi keseceği ve plan bütünlüğünü bozucu nitelikte olduğu gerekçeleriyle yürütmesinin durdurulması ve iptali talebiyle TMMOB Şehir Plancıları Odası İzmir Şubesi tarafından dava açılmıştı.

Dava sonucunda hazırlanan bilirkişi raporunda yer alan hususlar dikkate alınarak  söz konusu işlemler iptal edildi.

Bölge halkı, çevre aktivistleri ve STK’ler imar planlarının hayata geçmemesi için bir yıldır mücadele veriyordu. İmar planı, altı dönümlük bölümü denizde olmak üzere toplam 117 dönümü kapsıyordu.

Akarca sahilleri, Akdeniz fokları için de önemli bir üreme alanı. Projenin hayata geçmesi durumunda Akdeniz folklarının yaşam alanları da yok olacaktı.

HDP’li Murat Çepni: İkizdere’deki zararların tespit edilmesi için Meclis Araştırması açılmalı

Halkların Demokratik Partisi (HDP) İzmir Milletvekili Murat Çepni, Cengiz İnşaat‘ın liman projesine hammadde temini için Rize‘nin İkizdere ilçesinde açmak istediği taş ocağına karşı bilirkişi kararını hatırlatarak, çalışmalarına devam edilen taş ocağının çevreye vereceği zararların giderilmesi amacıyla Meclis Araştırması açılmasını talep etti.

Çepni, “Taş ocağının, ekosisteme, çevreye, orman varlıklarına, yaşam alanlarına, tarım alanlarına, ürünlerin verimine ve kalitesine vereceği zararların tespit edilmesi, yöre halkının mağduriyetlerinin giderilmesi amacıyla Anayasa’nın 98’inci, Meclis İç Tüzüğü’nün 104’üncü ve 105’inci maddeleri gereğince Meclis Araştırması açılması için gereğini arz ve talep ederim” ifadelerini kullandı.

Bölgede incelemelerde bulunan bilirkişiler, hazırladıkları raporda projenin usulsüz olduğunu ve yapımının uygun olmadığını kaydetmişti.

Bölge halkının taş ocağına karşı direnişi de aylardır devam ediyor.

‘Taş ocağı alanının tamamı orman vasfında’

HDP İzmir Milletvekili Murat Çepni, gerekçesinde taş ocağının yapımı ve hayata geçmesi durumunda yaşanacaklarla ilgili şu açıklamaları yaptı:

2020 yılında Rize’nin İkizdere ilçesine bağlık İyidere sahil mevkiinde yapılması planlanan lojistik liman için ihaleye çıkılmış, ihaleyi Cengiz İnşaat ve Yapı&Yapı AŞ ortaklığı kazanmıştır. İyidere Lojistik Liman Projesi inşaatının 2 Kasım 2021 tarihinde başladığı basında yer almıştır. İyidere Liman projesinin yakınlarında bulunan ve tam kapasite ile çalışmayan Samsun, Trabzon, Rize ve Hopa limanlarına rağmen bu projeye neden ihtiyaç duyulduğu konusu ve denize dolgu yapılarak inşa edilecek olması kamuoyunda tartışmalara neden olmuştur.

Liman inşasında, Cevizlik ve Gürdere taş ocağından, kamyonlarla nakledilen taşlar, dolgu için denize dökülecektir. Eskencidere Vadisi’nde bulunan Cevizlik ve Gürdere köylerinde 17 adet parsel için acele kamulaştırma kararı çıkarılmış ve söz konusu projenin deniz dolgusu için ham madde temini amacıyla, Ulaştırma ve Altyapı Bakanlığı Trabzon 11. Bölge Müdürlüğü taş ocağına izin vermiştir. Taş ocağının alanının tamamı orman vasfındadır.

İkizdere Vadisi, 13-08-2020 tarihli ve 170536 sayılı olur ile kısmen ‘Doğal Sit-Nitelikli Doğal Koruma Alanı’ ve kısmen ‘Doğal Sit-Sürdürülebilir Koruma ve Kontrollü Kullanım Alanı’ olarak tescil edilmiştir. Dünyada korunacak öncelikli 200 ekolojik bölgeden biri olan Eskencidere Vadisi essiz bitki örtüsüne sahiptir. Vadide bulunan orman; sayısız yaban hayata ev sahipliği yapmaktadır. Taş ocağının kurulacağı bölgelerdeki köylerde toplam 163 büyükbaş hayvan, 953 adet faal arılı kovanı bulunmaktadır. Taş ocağının neden olacağı tozlanma etkisinden dolayı bölgedeki tarım ürünlerinin, özellikle çayın ve balın veriminin düşeceği belirtilmektedir.”

‘Bakanlığa çalışmaları durdurma çağrısı yapıldı’

Çepni, Türkiye Büyük Millet Meclisi Başkanlığı’na ithafen yazdığı metinde, bilirkişi raporunda geçen ifadeleri bir kez daha dile getirdi ve raporun yayımlanmasının ardından Ulaştırma ve Altyapı Bakanlığı’na çalışmaları durdurma çağrısı yapıldığını hatırlattı:

21 Nisan 2021 tarihinde Cengiz İnşaat’a ait iş makineleri vadiye girmiş, buna karşın yöre halkı direnişi başlatmıştır. Taş ocağının doğal yaşam alanlarını tahrip edileceğinden, tarım ve arıcılığın yok olacağından, köylerin taş toprak içinde kalmasından, suların kesilmesinden ve en önemlisi ormanların, vadinin talan edilmesinden endişe eden İkizdere halkı iş makinelerinin önüne geçerek durdurmaya çalışmış ve jandarmanın engeliyle karşılaşmıştır. Jandarma halka gaz sıkıp, şiddete başvurmuştur.

Taş ocağının ormana, tarım alanlarına, yaşam alanlarına vereceği zararları engellemek için demokratik kitle örgütleri ve yöre halkı dava açmışlardır. Proje alanında yapılan incelemeler sonucunda, 5-10-2021 tarihinde bilirkişi kararı açıklanmıştır.

Kararda ‘Dava konusu Rize İli, İkizdere İlçesi, Cevizli Köyünde kurulması planlanan Mermer (Bazalt) Ocağı ve Kırma-eleme tesisi projesinin sahanın jeomekanik tespiti, taşkın-drenaj, arıcılık faaliyetleri, orman alanları, su kaynakları (yüzey ve yeraltı) değerlendirmeleri açısından Çevre Kanunun ve Çevresel Etki Değerlendirmesi Yönetmeliği kapsamında çevre üzerindeki olumsuz etkilerinin, projenin uygulanmasının izlenmesi ve kontrolünde sürdürülecek çalışmalarla alınacak önlemlerin ilgili mevzuat ve bilimsel esaslara göre kabul edilebilir düzeylerde olmadığı, raporda ayrıntıları verilen bu parametreler açısından çevresel etki değerlendirmeleri yapılmamış projenin bu hali ile işletilmesi durumunda fiziksel ve biyolojik çevresel değerlerin ve ekolojik dengenin tahribine, bozulmasına ve yok olmasına neden olacağı, çevreye olabilecek olumsuz yöndeki etkilerin önlenmesi ya da zararın çevreye zarar vermeyecek ölçüde en aza indirilmesi için gerekli önlemlerin alanı temsilden uzak ve literatür bilgilerine dayalı hazırlandığı ve proje özelinde uygun ve yeterli olmadığı, proje alanında yürütülecek faaliyetlerin ve kurulacak kırma ve eleme tesisinin işletme kapasitesi, kullanılacak teknik donanım ve yöntem gözetildiğinde ‘Mermer (Bazalt) Ocağı ve Kırma-Eleme Tesisi Projesi’ ile ilgili olarak verilen Rize Çevre ve Şehircilik İl Müdürlüğü’nün 25-9-2019 tarih ve E-201966 sayılı ‘Çevresel Etki Değerlendirmesi Gerekli Değildir’ kararının teknik olarak yeterli ve uygun olmadığı görüş ve kanaatindeyiz. Karar Yüce Mahkemenizindir.’ Denilmektedir. Raporun yayımlanmasının ardından Ulaştırma ve Altyapı Bakanlığı’na çalışmaları durdurma çağrısı yapılmıştır.”

‘Zararlar tespit edilmeli’

HDP İzmir Milletvekili, çevreye verilecek zararların tespit edilmesi, yöre halkının mağduriyetlerinin giderilmesi amacıyla Meclis araştırması açılması gerektiğini kaydetti:

Bilirkişi raporunda da belirtildiği gibi, şirketin sunduğu proje tanıtım dosyasında eksik ve yetersiz bilgiler mevuttur. Taş ocağı, bölgenin ekosistemine ve tarımsal üretimine zarar vermektedir. Bölgede kaymalar başlamıştır. Heyelan riski oldukça artmıştır. Çıkarılan cevheri taşımak için yoğun kamyon trafiği oluşacak, Cevizlik köyü, Rize-İspir Yolu ve tünel girişi taş savrulmasından dolayı etkilenecektir. Taş ocağının, ekosisteme, çevreye, orman varlıklarına, yaşam alanlarına, tarım alanlarına, ürünlerin verimine ve kalitesine vereceği zararların tespit edilmesi, yöre halkının mağduriyetlerinin giderilmesi amacıyla Meclis araştırması açılması gerekmektedir.”

KAHİP: Çevre koruma ve iklim değişikliğine ayrılan kamu kaynakları yetersiz

Kamu Harcamaları İzleme Platformu (KAHİP) tarafından hazırlanan “Türkiye’de çevre koruma ve iklim değişikliği ile mücadeleye ayrılan kamu kaynaklarının izlenmesi: 2021 bütçesi bir değişikliğe işaret ediyor mu?” isimli rapor yayımlandı.

Çalışmada,  “yeşil belediyecilik” yaklaşımının büyükşehir olsun olmasın tüm belediyelerin gündemine ana akım bir konu olarak girmesinin geç kalınmış acil bir zorunluluk olduğu vurgulandı.

‘Özel ek bütçe gerekli’

Raporda, Çevre Koruma ve İklim Değişikliği (ÇKİD) ilgili 2021 yılında ayrılan bütçenin merkezi yönetim bünyesindeki sekiz kurum için 43 milyar TL; 14 büyükşehir belediyesi için ise 24 milyar TL civarında olduğu bilgisi paylaşıldı.

Bu bütçenin Milli Savunma Bakanlığı ve Emniyet Genel Müdürlüğü gibi kurumların bütçe ve harcamaları ile karşılaştırıldığında oldukça yetersiz olduğunun anlaşıldığı ve ÇKİD ile ilgili özel ek bütçenin gerekli olduğuna vurgu yapıldı:

Ek bütçe iklim değişikliğine olumsuz etkisi olan kurumların bütçelerinden karşılanabilir. İklim değişikliği ile mücadeleye yönelik çalışmaların finansmanı
konusunda uluslararası kaynaklar ve karbon vergisi gibi tartışmalar bulunmaktadır. Ancak bu çalışmada ayrıntılı olarak tartışıldığı gibi, küresel ısıtmaya olumsuz etkisi bulunan kurumların bütçelerinin içinden de iklim değişikliği ile mücadele için bir kaynak ayrılması düşünülmelidir. Örneğin nükleer ve hidrolik enerjiden güneş ve rüzgar enerjisine aktarılabilecek kaynaklar bulunmaktadır.

Sera gazı üretiminde ve doğaya verilen zararlarda en büyük paya sahip olan karayolları yerine demiryollarının inşasına ve şehirlerdeki raylı sistemlere kaynak ayrılabilir. Karayolları Genel Müdürlüğü’nün her yıl olduğu gibi yıl içinde artırılan bütçesinden ÇKİD hedefleri olan bütçelere aktarmalar yapılabilir.”

Çevre, Şehircilik ve İklim Bakanlığı bütçesinden aktarma

Bir başka örnek de Çevre, Şehircilik ve İklim Bakanlığı’nın (ÇŞB) bütçesi üzerinden verildi. Buna göre, Bakanlığın 2021 bütçesi incelendiğinde, bütçenin yüzde 70’inin şehircilikle ilgili olduğu, gerçekleşen harcamalara bakıldığında ise şehircilik için yapılan harcamaların, toplam bakanlık bütçesinin yüzde 95’ine ulaştığının (2019 yılı için) tespit edildiği kaydedildi. “Bu nedenle bakanlığın şehircilik ile ilgili bütçesinden çevre koruma ve iklim değişikliği ile ilgili bütçesine aktarma yapılabilir” yorumunda bulunuldu.

Raporda, Tarım ve Orman Bakanlığı’nın (TOB) en önemli harcama kaleminin çiftçilerin desteklenmesine yönelik olduğu ve aslında bu desteklerin iklim değişikliği ile mücadelede önemli olan organik tarım, yerelin şartlarına uyumlu ve sıcağa dayanıklı ürünlerin ekimi, metan gazı azaltımı ve kompost üretimi uygulamalarına yönlendirilebileceği de kaydedildi.

DSİ’nin bütçesinde artış

Metinde, Devlet Su İşleri‘nde de (DSİ) hidrolik enerji ve tarımsal sulama kaynaklı bütçe artışı gözlemlendiği kaydedildi ve şu açıklamalarda bulunuldu:

Sekiz kurumun 2021 toplam ÇKİD bütçesindeki artış; esas olarak, DSİ’nin tarımsal sulama hedefi bütçesinden kaynaklanmaktadır. 2 milyon hektarlık bir alanın sulanması için 2020 performans programında, 2020-2022 yılları için toplam 15 milyar TL ayrılmışken; 2021 performans programında, 2021-2023 yılları için bu bütçe 30 milyar TL’nin üzerine çıkmaktadır.

DSİ’nin performans programları incelenerek söz konusu bütçe farkının göstergeleri ayrı ayrı ele alınmıştır; ancak farkın nereden kaynaklandığı, var olan göstergeler üzerinden anlaşılamamaktadır. Ayrıca, bu tesislerin inşaat ihalelerinin TOKİ tarafından gerçekleştirilecek olması izaha muhtaç bir konu olarak karşımıza çıkmaktadır.
2020-2021 yılları arasında görülen ÇKİD toplam bütçesindeki artışın ikinci önemli kaynağı UAYB kent içi ulaşım sistemlerinin artırılmasına yönelik hedeflere ayrılan bütçedir. Bu olumlu gelişme bakanlığın bağlı kurumu olan KYGM’ye ayrılan bütçe ile karşılaştırıldığında anlamını yitirmektedir.

Bakanlığın bütçesindeki ÇKİD ile ilgili hedeflerin oranı yüzde 27, karayolları ile ilgili hedeflerin oranı ise yüzde 66 civarında olduğu görülmektedir. UYAB’nin KYGM bütçesini emisyonu düşük kent içi hafif raylı sistem alt yapı ve ulaşım çalışmalarına yönlendirecek şekilde gözden geçirmesi önemlidir. Karayollarının gelişimine dayalı büyümeci ekonomi politikası sera gazı salımına olumsuz etkisi
dikkate alınarak gözden geçirilmelidir.”

Raporda ayrıca, Orman Genel Müdürlüğü‘ne (OGM) bütçeden ayrılan kaynağın çok düşük olduğuna vurgu yapıldı. “OGM’nin ormanların kiralanmasına ve orman ürünlerinin satışına dayalı gelir elde etme yaklaşımının değişmesi, orman yangınlarıyla mücadelede etkinliği artıracaktır” denildi.

‘Bütçenin enflasyon karşısında erimesi kabul edilemez’

Çalışmada, bütçesi en büyük 14 büyükşehir belediyesi ve bağlı kurumlarının performans programları ve ÇKİD ile ilgili ayırdıkları bütçenin hesaplandığı ve yeterli miktarın ayrılmadığı kaydedildi. 14 büyükşehir belediyesi ve bağlı kurumlarının 2021 performans hedefleri azaltım, uyum, atık ve diğer çevre açısından sınıflandırıldığında zaten çok düşük olan ÇKİD bütçesinde azaltıma ayrılan payın en düşük bütçe kalemi olduğu da ifade edildi:

14 BB’nin ve BK’nın toplam ÇKİD bütçeleri 2021 yılı için 23,5 milyar TL civarında olduğu saptanmıştır. Bir başka deyişle incelenen belediyelerin (BB ve BK) yıllık ÇKİD bütçelerinin, toplam yıllık bütçelerine oranı ortalama yüzde 23 civarında olup; çevre koruma ve iklim değişikliği ile mücadele için ayırdıkları tutar, toplam harcamalarının dörtte birine ulaşamamaktadır. 14 BB ve BK’nın ÇKİD bütçelerinin 2018 yılından itibaren cari fiyatla artış göstermesi bu hesaplamalarda tespit edilen bir diğer saptamadır.

2018 sabit fiyatı ile incelenen ÇKİD bütçelerinde ise, 2018-2020 yılları arasında bir artıştan söz edilemezken, 2021 yılında azalma olduğu bir üçüncü saptama olarak görülmüştür. Son yıllarda daha sık tanık olduğumuz şiddetli fırtınalar, dolular, sel afetleri, sıcak hava dalgaları, orman yangınları gibi iklim değişikliğine bağlı gerçekleşen aşırı hava olayları nedeniyle oluşan can ve mal kayıpları, doğrusal ekonomik kalkınma anlayışındaki insan faaliyetleri nedeniyle kaynakların tükenişi, doğal hayatın tahribi, gıda ve su krizleri, yerel yönetimlerin, sera gazı salımını azaltacak ve iklim krizine dirençliliklerini artıracak hedefler koymaları ve bu hedeflere yönelik bütçelerini artırmaları için önemli uyarılardır. Giderek ağırlaşan koşullar altında, çevre koruma ve iklim değişikliği ile mücadele konusuna ayrılan bütçenin enflasyon karşısında erimesi kabul edilemez.”

‘Yeşil Belediyecilik’ anlayışı benimsenmeli’

Raporda, bu çalışma çerçevesinde incelenen bütçelerde iklim değişikliği ile gerçek bir mücadele için gerekli kalemlerin eksikliğine vurgu yapıldı.

Yeşil belediyeciliğin tüm belediyelerin gündemine ana akım bir konu olarak girmesi gerektiğine işaret edilen raporda, tüm yerel yönetimler iklim krizine karşı acilen göreve davet edildi:

Toplam bütçenin ancak yüzde 23’ünün ÇKİD için ayrıldığı BB ve BK’ların ÇKİD bütçeleri incelendiğinde, belediyelerin, geleneksel belediyecilik anlayışı içinde, ulaşım sorununu çözme, su bulma, katı ve sıvı atık toplama, insanların kullanımına büyük ölçüde kapalı alanlarda çim ağırlıklı yeşil alan ve peyzaj düzenlemesi gibi faaliyetler için harcadıkları görülmektedir.

Bunların dışındaki yenilenebilir enerji üretimi ve kullanımı, enerji verimliliği, tarımsal ve hayvansal sera gazı azaltımı, sera gazı ölçümü, iklim eylem planı yapılması ve uygulanması; yağmur suyu geri kazanımı, suyun verimli kullanımı, uyumlu tarım ve hayvancılık, iklime bağlı afet/taşkın erken uyarı sistemi; atık verimliliği ve geri kazanım gibi hedeflere ayrılan bütçeler yok denecek kadar küçüktür.

Geçtiğimiz on yıllarda, Türkiye’de, yaşanan kent yoksulluğuna bağlı olarak sosyal belediyecilik alanında gelişme sağlanmıştır. Küresel ısınma ve yaşanan iklim krizinin kentler üzerindeki etkileri ve kentlerin bu krize katkıları birlikte düşünüldüğünde, bu çalışma çerçevesinde incelenen bütçelerde iklim değişikliği ile gerçek bir mücadele için gerekli kalemlerin eksikliğine vurgu yapılmaktadır. Çalışma, eksikliği belirtilen hedefleri içerecek bir ‘yeşil belediyecilik’ yaklaşımının büyükşehir olsun olmasın tüm belediyelerin gündemine ana akım bir konu olarak girmesini, geç kalınmış acil bir zorunluluk olduğunu vurgulamakta; tüm yerel yönetimleri iklim krizine karşı acilen göreve davet etmektedir.”

Glasgow’da kelime oyunları

31 Ekim’de Glasgow’da başlayan 26.COP toplantıları 12 Kasım’da sona erdi. Beklendiği gibi zirvede siyasi liderlerin kelime oyunları ve fosil yakıt lobisinin baskılarıyla gelecek için elle tutulur bir karar alınamadı. Ortada kömür kullanımını yasaklamak amacı ile hazırlanıp imza altına alınan bir antlaşma var, ama son saniyede yapılan kelime oyunlarıyla o antlaşma da tartışmalı hale geldi.

Aslında bütün dünyayı bir an için umutlandıran antlaşma metninde “kömür kullanımının aşamalı olarak sonlandırılması, ülkelerin Paris İklim Antlaşması taahhütlerine uyumunun denetlenmesi ve gelişmekte olan ülkelere yenilenebilir enerji kapasitelerini geliştirebilmeleri için daha fazla finansal destek yapılması” öngörülüyordu. Ancak anlaşmanın taslak metinlerinde yer alan kömürün ‘aşamalı olarak sonlandırılması’ taahhüdü, son dakika da Hindistan’ın itirazlarıyla karşılaştı. Hindistan İklim Bakanı Bhupender Yadav,’a göre “kalkınma ve yoksullukla uğraşan ülkelerden kömür ve fosil yakıt sübvansiyonlarını aşamalı da olsa kaldırmaları” beklenmemeliydi. Hindistan’ın ısrarlı itirazı sonucu ‘kömür kullanımının aşamalı olarak sonlandırılması’ kelimesi son dakika da ‘aşamalı olarak azaltmak’ şeklinde değiştirildi.

Kömüre veda ilk kez bir anlaşma metninde, ama…

Birçok bilim insanı ve ülke temsilcisinde de hayal kırıklığına neden olan bu son saniye ‘kelime oyununa’  rağmen kömürün kullanımının sonlandırılması gereği ilk defa bir antlaşma metnine giriyor. Birçok ülke temsilcisi kömür ile ilgili ifadenin yumuşatılmasının 1.5º C hedefini artık imkansız hale getireceğini söylemelerine karşın ‘düzeltilmiş metni’ imzaladılar. Diğer bir gelişme ise ülkelerin 1.5º C hedefi için çok yetersiz olan emisyon azaltma planlarının revizyonunu önümüzdeki yıla bırakmalarıydı. Ülkeler Paris İklim Antlaşması’ndaki mevcut taahhütlerine tam olarak uysalar bile yüzyılın sonundaki ısınma 2.4º C’yi buluyor. Oysa 1.5º C hedefinin yakalanması için ise başta kömür olmak üzere tüm fosil yakıtların kullanımının zengin ülkelerden başlamak üzere 2035 ile 2050 yılları arasında kademeli olarak yasaklanması şart.

Gündemdeki diğer bir konu ise zengin ülkelerin gelişmekte olan ülkelere yapmayı taahhüt ettikleri ancak 2020 yılına kadar yapmadıkları, yıllık 100 milyar dolarlık iklim değişikliğine uyum kapasitesini geliştirme vaatleriydi. Bunu yerine getirmeyen zenginler ‘üzüntülerini’ ifade edip, gelecekte mali yardımları artıracakları sözü ile yetindiler.

Türkiye’nin yükümlülükleri

Ülkemiz açısından bakacak olursak; 2015 yılında imzalanan Paris Antlaşmasını ancak 2021’de, 197 ülke arasında 192. ülke olarak onaylayan Türkiye çok geç attığı bu adımda samimi olduğunu gösterebilmesi açısından kömüre dayalı enerji politikalarından bir an önce vazgeçtiğini açıklaması gerekiyor. Halen elektrik üretiminin %35’ni kömürlü termik santrallerden yapan Türkiye’nin yeni kömürlü termik santral yapım projelerinden vazgeçtiğini ve mevcut termik santrallerini de 2035 yılına kadar kademeli olarak kapatacağını yüksek sesle söylemeli.

Sonuç olarak Glasgow’da 1,5ºC hedefinin vurgulanması, sulandırılsa da kömür kullanımının sınırlandırılmasının antlaşma metinlerine ilk defa alınması küçük ama olumlu adımlar olarak görülebilir. Ancak 1,5ºC hedefinin tutturulabilmesi için ülkelerin taahhütlerinin yeniden düzenlenmesinin önümüzdeki yıla bırakılması, zengin ülkelerin yeni taahhütler konusunda isteksiz olması, gelişmekte olan ülkelere ödenmesi gereken 100 milyar dolarlık fonun yine ortada bırakılması küresel iklim krizinin önüne geçilebilmesi için var olan küçücük umutları bile yok ediyor. Üstelik nükleer santral lobisinin 26. COP toplantılarında iyice ortaya çıkması da başka bir sorun…

Küresel iklim krizinin en büyük sorumluları kapitalist sistemin zengin ülkeleri ve bu ülkeler daha eşitlikçi bir dünyada da yaşamak istemiyorlar. Yapılan projeksiyonlar 2030 yılında tüm ülkeler tüm taahhütlerini yerine getirse bile dünyanın en zengin %1’nin kişi başı emisyonları olması gereken küresel ortalamanın tam 30 katını buluyor. Bu küçük veri bile aslında sorunun çözümünün kapitalist sistemi sorgulamaktan geçtiğini gösteriyor. Aslında Glaskow’da yapılan 26. COP toplantısı bize bir kez daha kapitalist sistemin içinde kalarak küresel iklim krizine çözüm bulunamayacağını daha da net olarak gösterdi.

CHP’li Ali Öztunç, bütçe görüşmelerinde sordu: İklim fonu ne için harcanacak?

CHP Genel Başkan Yardımcısı Ali Öztunç, TBMM Plan Bütçe Komisyonu’na sunulan İklim Değişikliği Başkanlığı bütçesi hakkında yorum yaptı.

Öztunç, “3 Milyar Dolarlık İklim Fonu gelecek, İklim için kurduk dedikleri başkanlığa 60 milyon 716 bin TL ayrılmış. Kalan payı ne yapacaklar belli değil. Bakan Kurum, agresif görüntüler sergileyerek hesap vermekten kaçıyor” yorumunu yaptı.

‘Para yandaşa aktarılsın diye verilmedi’

“Bu fon, hükümet mali açığı kapatsın diye değil, iklim kriziyle mücadele edilmesi, krizin zararlarını sübvanse edilebilsin diye veriliyor” ifadelerini kullanan Öztunç şöyle konuştu:

“Bütçeyi şeffaf olarak açıklamazsanız, bir çok şaibeye mahal verirsiniz. Bütçedeki paranın ne kadarının kullanılacağı, kullanılmayan miktarın nasıl muhafaza edileceğini açıkça paylaşmanız gerekiyor. Bakana maaşını nasıl kullandığını sormuyoruz, bu devletin kasasına giren paranın akıbetini soruyoruz, milletin lehine kullanılıp kullanılmadığını soruyoruz. Bunda sinirlenecek ne var?”

‘Siyaset üstü’ sözleri gerçekçi değil

Öztunç açıklamasında, “Bakan Murat Kurum, mecliste iklim meselesi siyaset üstüdür gibi beylik sözler sarf ediyor. Kendisi ise siyasetin güdümünde. Her eylemi ya Cumhurbaşkanının ya da Emine hanımın talimatı üzerine” dedi.

Açıklamada “İklim meselesini siyaset üstü görseydiler, iklim ile ilgili koordinasyon kurulunda, TOBB, TÜSİAD ve MÜSİAD gibi kuruluşların yanı sıra muhalefet partilerine, işçi sendikalarına, çevre örgütlerine, iklimin mağduru olacak kadınlar, gençler, çocuklar, özbakım ihtiyacı olan bireyler, çiftçiler gibi kırılgan grupların temsilcilerine de yer verirlerdi. Bakan Kurum, kendini kandırmasın” denildi.

‘Murat Kurum, kömürden çıkış hakkında sessiz’

11 Kasım’da, TBMM Plan Bütçe Komisyonunda gerçekleşen Çevre ve Şehircilik Bakanlığıyla ilgili bütçe görüşmelerinde, Bakanlığın kömürden çıkış tarihi verip vermeyeceğini soran Öztunç şunları söyledi:

“Bakan Kurum bu sorumuzu cevapsız bırakmıştır. Stratejik planlar yapacağız diyor halen. Bakan Kurum’un sonu gelmez, hayal ve planlarını dinlemekten sıkıldı bu millet. Her yerde filtresiz santraller çalışıyor, Bakan gelmiş 2053’te sıfır emisyon masalından söz ediyor. Bu samimiyetle iklim krizi çözülmez, daha da karmaşıklaştırılır” dedi.

‘AKP iklim fonunu gereği gibi harcamıyor’

Cumhurbaşkanı 3 Milyar Dolarlık iklim fonunu duyunca Paris Anlaşması hakkındaki tüm düşüncelerini unuttu diyen Öztunç şu ifadelere yer verdi:

“Şimdi bu fon nasıl kullanacak, tek kelime etmiyorlar. Kömürden vazgeçince, adil dönüşüm etkilenen işçilere, sektörlere ve topluluklara, mali, teknik ve sosyal destekte bulunacaksınız. İklim krizi nedeniyle zarara uğrayan, mağdur olan çifçiye yardım sunacaksınız. İklim fonu bu tarz çalışmalar yapılsın diye veriliyor. AKP fonları topluyor ama gereği gibi harcamıyor, sonra da para buharlaştı diyor.”

Çevre aktivisti Deniz Gümüşel gözaltına alındı

Muğla‘nın Milas ilçesinde düzenlenen Zeytin Şenliği’nin sponsorluğunu yapan termik santral şirketini protesto eden İkizköy Çevre Komitesi‘nden Deniz Gümüşel gözaltına alındı.

Muğla Belediyesi ve Milas Kaymakamlığı tarafından organize edilen etkinliğin sponsorluğunu Yeniköy Kemerköy Elektrik Üretim ve Ticaret Anonim Şirketi (YK Enerji) üstlenmişti.

Gözaltı haberini duyuran İkizköy Çevre Komitesi, “Deniz Gümüşel, YK Enerji sponsorluğunda düzenlenen Milas Zeytin Şenliği’nde zeytinlerimizi verimsizleştiren ve 35 bin ağacımızı kesmek için biz köylülere yapmadığını bırakmayan iki yüzlü şirketi protesto ettiği için gözaltına alındı” ifadelerini kullandı.

Uzun süredir protesto ediliyor

Şirket bir yandan işlettiği termik santraller bir yandan da kömür madenini İkizköy ve Akbelen Ormanı‘nı yutacak şekilde genişletme çabaları nedeniyle bölge halkı tarafından uzun zamandır protesto ediliyor.

Kasım 2020 tarihinde Tarım ve Orman Bakanı tarafından bizzat imzalanmış ve 740 dönümlük ormanlık alanda YK Enerji’ye kömür madeni işletme izni veren bir karar olduğu ortaya çıkmıştı. YK Enerji’ye tahsis kararının iptal edilmesi için Muğla 1’inci İdare Mahkemesi’ne dava açıldı. Ayrıca bölge halkı aylardır Akbelen Ormanı’nda kesimin durdurulması için nöbet tutuyor.

Şirketin yıkımlarını hatırlattı

Pazar günü Milas’ta gerçekleşen Zeytin Festivali’nde konuşma yapan Deniz Gümüşel, şirketin 2017 yılında kömür madenini genişletmek için Işıkdere’de 20 bin zeytin ağacını kestiğini hatırlattı.

Şimdi de 35 bin ağacın kesilmek istendiğine dikkat çeken Gümüşel, “Bu sponsorluklarla yediğimiz hiçbir şey bize de helal değil” ifadelerini kullandı.

Polis tarafından sürüklendi

Bu sırada polisler tarafından alandan uzaklaştırılmak istenen Gümüşel, alandan çıkmamak için direndi. Bir süre sonra yeniden gelen polisler, Gümüşel’i gözaltına alarak alandan çıkardı.

Videolarda Gümüşel’in yol boyunca polisler tarafından sürüklenerek götürüldüğü görüntüleniyor. Çevre aktivistinin ifadesinin alınma işleminin bugün sabah yapılacağı belirtildi.

‘Doğayı savunmak suç unsuru sayılamaz’

Ekoloji Birliği tarafından yapılan paylaşımda ise “Termik santral uğruna zeytinlerin, ormanların, suların ve temiz havanın yok edilmesine sebep olanları koruyan kolluk kuvvetleri doğayı ve yaşamı savunanlara saldırıyor” denildi.

Açıklamada “İfadesi yarın sabaha bırakılan Deniz’e yapılan uygulamanın keyfi ve hukuksuz aynı zamanda şirket menfaatleri uğruna olduğunu biliyoruz. Doğa hakkı savunusu anayasal hakkımızdır, suç unsuru sayılamaz. Mücadele arkadaşımız derhal serbest bırakılsın” ifadeleri yer aldı.

Birçok çevre savunucusu da “Haddini Bil YK” etiketi üzerinden Deniz Gümüşel’in serbest bırakılmasını talep etti.

Akkuyu’da maaşlarını alamadıkları için eylem yapan bir işçiye uçan tekme atıldı

Mersin‘de yapımı devam eden Akkuyu Nükleer Güç Santrali‘nde aylardır maaşlarını alamayan işçilerin eylemine özel güvenlik ve jandarma müdahale etti. Bir özel güvenlik görevlisi, işçiye uçan tekme attı.

Geçtiğimiz haftalarda santralin inşaatında çalışan personele ait yemekhanenin yağan yağmurda su altında kaldığını gösteren görüntüler de ortaya çıkmıştı.

İşçi, darbenin ardından yere yığıldı

Sözcü‘de yer alan habere göre, Akkuyu Nükleer Santral Projesi yapımında taşeron şirketlerde görevli yaklaşık 10 bin işçiden büyük bölümü hafta içinde toplu olarak iş bıraktı. Aylardır maaşlarını alamayan işçiler santralin inşaat alanında toplandı ve maaşlarının bir an önce ödenmesi yönünde çağrıda bulundu.

İşçilerin eyleme başlamasından kısa bir süre sonra çok sayıda özel güvenlik görevlisi ve jandarma bölgeye geldi.

Özel güvenlik görevlileri, işçilere eylemi sonlandırması yönünde çağrı yaparken, işçilerle güvenlik görevlileri arasında tartışma ve büyük bir arbede yaşandı. Jandarmanın da yaşanan bu arbedeye müdahale etmesi üzerine jandarma ve işçiler arasında da arbede çıktı.

Olay sırasında kaydedilen videoda özel güvenlik görevlisinin bir işçiye uçan tekme attığı görüldü. İşçi, darbenin ardından yere yığıldı.

CHP’li milletvekili tepki gösterdi

CHP Mersin Milletvekili Avukat Alpay Antmen, konuyla ilgili sosyal medyadan bir açıklama yaptı. Antmen, “Akkuyu Nükleer Santrali’nde maaş alamadığı için direnen işçilere uçan tekme atan zihniyete ve sahiplerine ilk seçimlerde sandıkta nasıl tekme atılırmış göstereceğiz…” ifadelerini kullandı.

‘Nükleer enerjiyi savunanlar bile Akkuyu NGS’ye karşı çıkmalı’

nukleersiz.org Koordinatörü Pınar Demircan da Akkuyu Nükleer Güç Santrali’nin hem ekoloji hem işçi düşmanı olduğuna vurgu yaparak, nükleer enerjiyi savunanların bile bu santrale karşı çıkmaları gerektiğini kaydetti:

Sadece inşaatıyla bile ekolojiye düşman olan Akkuyu NGS, emekçilerin ücretini vermeyerek onlara da düşman olduğunu bir kez daha gösterdi. Yineliyorum: nükleer enerjiyi savunanlar bile Akkuyu NGS’ye karşı çıkmalı!

#Akkuyuyahayır!
#Emekçidüşmanı
#Ekolojikfacia

#Buinşaatıdurdurun

Kaçacak bir kuzey olmayacak!

Bu yazıyı kaleme alırken İskoçya’nın Glasgow kentinde devam eden COP26 Birleşmiş Milletler İklim Değişikliği Konferansı’nın bitmesine saatler kalmıştı. Yaklaşık iki hafadır devam eden zirvede, takip ettiğim kadarıyla elle tutulur pek bir şey ortaya konulmadı. Sadece, kömürden tamamen çıkılması ve fosil yakıtla çalışan otomobillerin tedavülden kaldırılıp otomobil teknolojisinde tamamen yenilenebilir enerjiye geçilmesiyle ilgili teklifler ve buna kimi ülkelerin imza atması, biraz heyecan yarattı o kadar.

Ancak, şeytanın ayrıntıda gizli olduğunu unutmayalım. Örneğin, kömürden çıkışa imza atan ülkelerin çoğunda, zaten termik santral bulunmazken, otomobil teknolojisinde fosil yakıtın terk edilmesi kararına imza atanlarda ise otomobil fabrikası yok. Bu durum da hevesimizin kursağımızda kalması için yeterli. Ülkelerin gönderdiği yüzlerce delegasyon üyelerinin çoğunun, fosil yakıt temsilcileri olması boşuna değilmiş anlaşılan. 2018’de Polonya’nın kömür üretimiyle meşhur bölgesi Katowice’de gerçekleşen COP24’te, adeta gelenlerle dalga geçer gibi kömür maketleri sergilenmişti. Bu zirveye de BM Genel Sekreteri Antonio Guterres’in  “gezegen bitkisel hayata girdi, radikal önlemler almalıyız” uyarısına rağmen, fosil yakıtçıların çabası damga vuracak gibi görünüyor. Umarım kalan saatlerde büyük değişiklikler gerçekleşir ve ben de yanılmış olurum. COP26’da büyük endüstriyel şirketlerin, ellerinin bu kadar güçlü olmasında, küresel ısıtmadan en çok etkilenen güney ülkelerinin pandemi kısıtlamasıyla fazla yer alamaması da etkili olmuştur. Bu durum aynı zamanda COP26’nın “kuzey” ve “beyaz” bir COP olduğu eleştirilerini de haklı çıkarıyor. Yalnız şunu belirtmek isterim ki söylediğim şey ülke delegasyonları için geçerlidir. Çünkü, zirve için Glasgow’a gelen iklim aktivistleri, çok etkin eylemler gerçekleştirdiler ve ikilim adaletine sürekli vurgu yaptılar. Güney ülkelerindeki iklim krizi kaynaklı yoksulluğa, su, gıda ve temiz hava sorununa dikkat çektiler.

Ya kapitalizm ve ölüm ya devrim!

İnsan merkezci yaklaşımlarla, flora ve fauna üzerindeki tahakkümle birlikte, gezegenin aşındırılması yeni bir olgu değil, ancak kapitalizmle zirveye ulaşmış durumda… Sonlu bir dünyada sonsuz büyüme arzusu içerisinde olan bu sistemin elitleri, kendi sonlarını da getirecek olmasına rağmen bu arzularından vazgeçip ciddiyetli iklim krizi önlemleri alamazlar. Çünkü “ya büyü ya öl” mottosuna bağlı bu sistemin, başka türlü işlemesi mümkün değildir. Krizin, bütün yönleriyle farkında olmalarına rağmen dişe dokunur hiçbir adım atılmamaları bunu yeterince ispatlıyor.

Okuduğumuz kimi kaynaklardan zenginlerin, özellikle Yeni Zelanda’dan toprak satın aldığını, herhangi bir iklim adaletsizliği ve açlık isyanında güvenli olur diye çölün ortasında bile büyük yerler aldığını öğreniyoruz. Yüksek teknolojilerle güvenlikli bölgeler oluşturmayı düşündükleri geliyor insanın aklına. Ancak gözden kaçırdıkları bir şey var. Gezegenin ısınmasındaki her yükselişin, nerede ne etki yapabileceğini tam olarak bilim insanları bile kestiremiyor. Almanya’da büyük seller ve can kayıpları yaşanabiliyor. Dünyanın en soğuk yerlerinden Yakutistan’da yangınlar çıkıyor. Kutuplarda sıcaklık 20 derecelere ulaşabiliyor. Ayrıca her bölgenin kendine has bir bitki örtüsü var ve bunun sıcaklık değişiminde hangi aşamada gıda krizine yol açabileceğini de düşünmek lazım. Bir de Mars’ta yaşam kurma hayalleri var tabii… Bu uzay gezileri için harcadıkları paralar, dünyadaki açlığı bitirebilir büyüklüktedir.

Öfkelenin!

Yoksulların acısına bakmaktan gizli bir haz duyan sermayedarlardan, kendi bireysel konumunu korumak dışında bir faaliyet bekleyemeyeceğimiz, hemen her gün türlü olaylarla ispatlanıyor. Bu durum, özellikle de iklim krizi söz konusu olduğunda paradoksal bir tablo ortaya çıkarıyor. İklim adaletsizliğinden direk sistemi sorumlu tutup “ikimin değil sistemin değişmesini” isteyen aktivistleri hariç tutarsak, dünyadaki çevreci hareketin önemli bir kısmı, halen hükümetlerin bu konuda çözücü adım atacağı iyimserliğini koruyor. Aslında bu beklentinin, yıllardır BM düzeyinde yapılan zirvelere ve konunun öneminin sürekli vurgulanmasına rağmen gerçekleşmediği bireyler tarafından içten içe biliniyor. Birçok insan bu durumdan etkilenerek eko-anksiyete sorunu yaşıyor. Gerçekleşmeyen beklentilerden doğan çaresizlik durumu yani… Her sosyal adaletsizlik ve eşitsizlik konularında olduğu gibi bu konuda da belki sistem bunu istiyor. Melankoli, kötümserlik, boğulan hayallerimiz, duygularımızın işgal altında olması, başka bir dünyanın ve bir geleceğin olmadığı hissine kapılmamız. Bu durumda, olması gereken bir duygu varsa o da öfke olmalıdır. Yaşamımızı distopyaya çevirip , pişkin pişkin sırıtanlara karşı öfke, milyonlarca insanı ölüm sınırında yaşamaya iten sisteme öfke, Covid-19 aşısını bile büyük bir gelir kaynağı olarak görüp insanların ölümünü seyreden düzene olan öfke, mezbahalarda hayvan öğüten endüstriye öfke…

Ne demişti yüzyıllar önce büyük ozan Pir Sultan Abdal: “Bozuk düzende sağlam çark olmaz.” En sert ve olumsuz gibi görünen duygular, üzerine iyi düşünülürse büyük bir olanağa kapı aralayabilir. Bizim öfkemiz de sevdamıza hizmet edecek bir gücün kaldıracı olabilir.

‘Başka bir son mümkün’

George Floyd’un polis tarafından vahşice katledilmesinin ardından, “ DÜNYANIN BAŞKA BİR SONU MÜMKÜN” sloganı, büyük harflerle Minneapolis’te bir duvarın üzerine püskürtülmüştü; 2000’lerin küreselleşme karşıtı hareketi sırasında ünlenen gelecek odaklı “ Başka Bir Dünya Mümkün” sloganının uyarlamasıydı bu.” [1] Kapitalizm, kendi krizini bize çözümsüzlük gibi yutturmaya çalışırken, bu örgütlü sınıfsal kötülük filmine başka bir son yazabiliriz. En büyük krizler aynı zamanda en büyük fırsatların da zamanıdır. Toplumdaki rahatsızlığın arttığı ve bir araya gelme ihtiyacının yükseldiği dönemlerdir böyle ekonomik, sosyal ve ekolojik kriz ortamları… Distopyaya karşı, ütopyayla bitecek bir senaryonun bütün potansiyellerine sahibiz. Ömrünü, olması gereken geleceği bir düş olmaktan çıkarıp gerçek olmasını sağlamaya adamış, anarşist antropolog ve aktivist David Graeber, 2011’deki Wall Street’i İşgal Et (Occupy Wall Street) hareketinin mottosu olan “Biz yüzde doksan dokuzuz”u dostlarıyla birlikte üretirken çok haklıydı. Üzerimizden atmamız gereken “yapacak bir şey yok”  ruh halinin yanında, çoğunluk olduğumuzu da görmemiz ve anlamamız gerekiyor.

Tek sorun bir araya gelebilmek olmalı. Bunun yolları araştırılmalı. Bunun için de “küresel düşünüp yerel hareket ederken” sınır ötesi dayanışmanın her imkânının değerlendirmeliyiz. Sistemin mağdur edip acı çektirdiği insanlar ve insan olmayan hayvanlara baktığımızda, bunca gücümüze rağmen bir şey yapamıyor olmak, bizde bir haysiyet sorunu yaratıyor olmalı. Hem ulusal hem de ulusaşırı kolektif eylemlerle özgür-ekolojik yaşam adacıkları oluşturmaya çalışan insanlarla buluşalım ve birlikte eyleyelim. Hayatta kalmanın ötesine geçelim. Herhalde şu konjonktürde yapabileceğimiz en büyük devrim bu olacaktır.

*

[1] Srecko Horvat, Gelecekten Gelen Şiir, Kolektifkitap 2021, syf.14 çeviri: M.Taha Tunç

 

Atatürk’ün orman anlayışından günümüz fidan anlayışına

Geçtiğimiz hafta gerçekleşen Türkiye Ormancılar Derneği Danışma Kurulu Toplantısında, dört gün boyunca Türkiye ormancılığının değişik boyutlarını ve elbette derneğin bu açıdan üstlendiği rol ve sorumlulukları konuştuk. Aralarında benim de olduğum ve yeni oluşan dernek bilim kurulu olarak ayrıca yaptığımız toplantıda, önümüzdeki süreçte öncelik kazanacak ormancılık sorunlarını gözden geçirip, bu sorunların çözümü için raporlar hazırlamak üzere bilim kuruluna bağlı çeşitli çalışma gruplarının oluşturulmasını karara bağladık.

Diğer yandan geçtiğimiz hafta, 2019 yılında başlatılan ve Milli Ağaçlandırma Günü olarak ilan edilen 11 Kasım ağaçlandırma etkinliklerine de sahne olacaktı. Ben bu yazıyı etkinlikler gerçekleşmeden önce, 10 Kasım Çarşamba akşamı yazıyorum. Önceden yapılan açıklamalara göre 252 milyon fidan dikilecekmiş. Ne fidanı, nereye, ne amaçla, ne zaman dikilecek belli değil. Nasrettin Hoca’nın ‘inanmayan ölçsün’ hikâyesi gibi, inanmayan saysın. Biz bütün değerlendirmelerimizi, haklı olarak havada uçuşan bu anlamsız sayılara bakarak değil Orman Genel Müdürlüğü tarafından açıklanan yıllık ağaçlandırma miktarlarına bakarak yapıyoruz. O miktarlara baktığımızda ise aşağıda da göreceksiniz durum hiç ama hiç parlak değil.

Türkiye ormancılığın diğer alanlarında olduğu gibi ağaçlandırma çalışmalarında da çöküş yaşıyor. 

Ben ve sorumluluk duygusu taşıyan diğer meslektaşlarım belki yüz kere söyledik ama gerekirse yüz kere daha söylemeye de hazırız. Ağaçlandırma geçmişten günümüze Türk ormancılığının önemli etkinlik alanlarından biri oldu. Türkiye toprakları tarih boyunca çeşitli uygarlıklara ev sahipliği yaptığı için büyük bir ormansızlaştırmaya maruz kaldı; orman alanları başta tarım alanı olmak üzere farklı arazi kullanım türlerine dönüştürüldü. Bu sürecin tersine çevrilmesi ve kaybedilen orman alanlarının en azından bir kısmının geri kazanılabilmesi ve niteliğini yitiren orman alanlarının rehabilite edilebilmesi için ağaçlandırma çalışmaları zorunluydu. Bu zorunluluğun anlaşılması biraz daha geriye gitse de planlı ve düzenli bir ormanlaştırmaya dönüşmesi için önce 1937 yılında 3116 sayılı Orman Yasası’nın çıkması, sonra da İkinci Dünya Savaşı’nın yarattığı koşulların ortadan kalkması gerekti. Özetle Türkiye’de ağaçlandırmalar yoluyla orman varlığının ve niteliğinin artırılması çalışmaları gerçek anlamda 1940’ların ikinci yarısında başladı. Zamanla hem ağaçlandırma çalışmalarıyla ilgili bilimsel ve teknolojik ilerlemeler hem de ağaçlandırmalara karşı sosyal direncin[1] azalması ile daha yüksek miktarlarda ağaçlandırmalar yapıldı. Orman Genel Müdürlüğü tarafından açıklanan ağaçlandırma istatistiklerine göre Türkiye’nin yıllık bazda en çok ağaçlandırma yaptığı dönem 1980’li yıllar. O yıllarda yıllık ortalama 90 bin hektara ulaşan ağaçlandırmalar yapıldı. Karşılaştırma yapmak için 2010’lu yıllarda yapılan yıllık ortalama ağaçlandırma miktarının 43 bin hektar civarında olduğunu söyleyeyim. O nedenle yaklaşık 20 yıldır ülkeyi yöneten iktidarın kendilerinden önce hiç ağaçlandırma yapılmıyormuş ya da kendileri önceki dönemden daha iyi ağaçlandırma yapıyormuş şeklinde bir algı yaratmaya çalışması bütünüyle gerçek dışı. Dediğimi daha net gözler önüne serebilmek için değerli dostum ve meslektaşım Prof. Dr. Erdoğan Atmış’ın yukarıda bahsettiğim danışma kurulu toplantısında yaptığı sunumda kullandığı son 18 yıl ve önceki 18 yıl ağaçlandırma miktarları tablosunu aşağıya koyuyorum.

Tabloda da rahatlıkla görülebileceği gibi, bu iktidarın görevde olduğu 18 yılda (2003-2020) yapılan toplam ağaçlandırma miktarı yaklaşık 658 bin hektar ve bunun bir yıla düşen ortalaması yaklaşık 36 bin hektar iken önceki 18 yılda (1985-2002), önemli bölümü tek parti iktidarlarıyla değil değişik koalisyon yönetimleriyle geçen dönemde yapılan toplam ağaçlandırma miktarı yaklaşık 1 milyon 27 bin hektar ve bunun bir yıla düşen ortalaması ise 57 bin hektar civarında. Bu iktidardan önceki 18 yılda bu iktidarın 18 yılda yaptığı ağaçlandırmadan 369 bin hektar daha çok ağaçlandırma yapılmış. Yani her yıl ortalama 20 bin hektar civarında fazla ağaçlandırmaya denk geliyor bu. İşin en garip yanı da ilk 11 Kasım etkinliğinin yapıldığı, bir günde en fazla fidan dikme rekorunun kırılması nedeniyle parlatıla parlatıla yere göğe sığdırılamayan 2019 yılında, bu iktidarın 18 yıllık yönetimindeki en düşük ağaçlandırma miktarı kayıtlara geçti. 2020 yılında da 2019 öncesiyle kıyaslandığında son derece düşük bir ağaçlandırma miktarı var. 2021’in de farklı olacağını sanmıyorum. Sözün özü şu: Türkiye’de ağaçlandırma çalışmalarının köklü ve başarılı bir tarihsel birikimi var. Ağaçlandırmalar için bir şahlanış döneminden söz etmemiz gerekirse o dönem 1980’li yıllardır. Son 20 yılda bir şahlanma olmadığı gibi son birkaç yılda açık bir çöküş yaşandığı da gözlerden kaçmıyor ve o çöküşün Cumhurbaşkanlığı yönetim sistemi yıllarına denk gelmesi de rastlantı olmasa gerek. Sanırım bütün bu göz boyama faaliyetleri biraz da bu çöküşün perdelenmesi amacını taşıyor.

Bu noktada önemle vurgulanması gereken bir diğer nokta da yapılan her ağaçlandırma çalışmasının ya da dikilen her fidanın orman alanına dönüşmüyor olması gerçeği. Ağaçlandırma çalışmaları çoğu zaman zaten orman sayılan alanlarda yapıldığından ormanlarda alansal bir artışa yol açmıyor. 11 Kasım etkinliği gibi işlevden çok algıya hitap eden kampanyalarda dikilen fidanların orman orman ekosistemine dönüşme oranı ise çok daha düşük. Örneğin, Türkiye’nin FAO tarafından beş yılda bir yapılan küresel orman kaynakları değerlendirmesi için 2020 yılında sunduğu rapora göre, bütün Türkiye’de ağaçlandırma yoluyla oluşturulmuş orman alanı miktarı yaklaşık 707 bin hektar ve toplam orman varlığı içindeki payı yalnızca %4,21. Oysa bir üst paragrafta aktardığım verilere göre yalnızca 1985-2020 yılları arasındaki 36 yıllık dönemde yapılan ağaçlandırma miktarı bile 1 milyon 700 bin hektara yaklaşıyor. Pek çok defa pek çok yerde söylediğimiz gibi Türkiye’de orman alanı artışının yaşandığı bölgelerde [2] bu artışın asıl nedeni yapılan ağaçlandırmalar değil, tarım ve hayvancılık yapılmadığı için terk edilen tarım alanları ve otlakların civar ormanlardan yayılan orman ağacı tohumlarının etkisiyle kendiliğinden ormanlaşması. O nedenle, üstüne basarak tekrarlayayım, ağaçlandırma çalışmaları elbette çok önemli. Ancak ne dünyada ne de Türkiye’de doğal ormanları korumanın alternatifi ağaçlandırma olamaz. Doğal ormanların korunmadığı hiçbir ülkede ya da bölgede, ne kadar ağaçlandırma yapılırsa yapılsın başarılı bir ormancılık politikasından söz edilemez.

Keşke yapılan işler gerçekten öncekilerle kıyaslanamayacak boyutlarda olsalar da biz de alkışlasak, takdir etsek, gururlansak. Ancak gerçekler öyle olmadığı için birilerinin bunu söylemesi, kral çıplak demesi gerekiyor. Yaratılan korku ikliminde gerçekleri açıklıkla dile getirmeye cesaret edebilenlerin sayısı pek fazla olmadığı için bu sorumluluk üç beş kişinin omuzlarına biniyor. Bu üç beş kişiden biri olarak ben ne kimsenin yandaşıyım ne de kimsenin karşısında. Hiçbir siyasi parti ya da oluşumla doğrudan ya da dolaylı bir bağım yok. Doğru yapılırsa doğru, yanlış yapılırsa yanlış demek gibi çok basit bir şiarım var. Doğru ya da yanlış dediklerimde yanılırsam özür de dilerim. Ancak sayılar çok kolay hata yapmaya yer bırakmıyor. Her şey yukarıdaki istatistiklerde alenen ortada. İstatistikleri de ben hazırlamıyorum, Orman Genel Müdürlüğü açıklıyor.

Atatürk ve ormanlarımız

Üç gün önce ulusumuzun kurtarıcısı ve Türkiye Cumhuriyeti’nin kurucusu Gazi Mustafa Kemal Atatürk’ün 83’üncü ölüm yıldönümüydü. Milyonlarca insan tek yürek, tek beden olarak Atamızı andık. Elbette milyonlarca insan samimiyetle, özlemle, sevgiyle ve saygıyla andık Atatürk’ü. Sanıyorum ki samimiyetsizce, içinden gelmediği halde anan veya anmak zorunda kalanlar da az değildir. Keşke Atatürk’ün yüzde biri kadar cesur olup, samimiyetsiz anmalar yerine açık yüreklilikle, bahanelerin arkasına gizlenmeden anmamayı tercih edebilseler. İnanın onlara şimdikinden çok daha fazla saygı duyardım.

Yukarıda sözünü ettiğim danışma kurulu toplantısının son günü 10 Kasım’a denk gelince, 1924 yılında kurulmuş, Cumhuriyet’in ilk sivil toplum kuruluşlarından biri olan ve Atatürk’ün çizdiği yolu ana rehber edinen Türkiye Ormancılar Derneğinin bu günü atlaması düşünülemezdi. O gün saat dokuzu beş geçe sanıyorum 250 kişiden fazla kapasitesi olan salon bütünüyle dolmuştu. Ben hiçbir dernek etkinliğinde salonun böylesine dolu olduğuna şahit olmamıştım daha önce. Saygı duruşu ve İstiklâl Marşı’ndan sonra Karadeniz Teknik Üniversitesi Orman Fakültesinden değerli hocamız Prof. Dr. Cantürk Gümüş Atatürk’ün son devrimi olarak nitelendirdiği Türk orman devrimini anlattı. 1937 yılında çıkarılan 3116 sayılı Orman Yasası ile vücut bulan o devrim yapılmamış, ormanlardan parasız yararlanma kaldırılmamış ve imtiyazlı şirket ormancılığından devlet ormancılığına, devlet orman işletmeciliğine geçilmemiş olsaydı bugün ülkemizde şimdikinden kat kat daha az orman kalmış olurdu.

10 Kasım nedeniyle sosyal medyada büyük şirketlerin anma videoları da dolaşıma sunuldu doğal olarak. Yalova’daki Yürüyen Köşk’ün öyküsünü konu alan bir tanesi sanıyorum en çok izlenip paylaşılanlardan. Atatürk tek bir ağacın kesilmesini bile umursayıp, onun yerine bir köşkün temelinden taşınmasını isteyecek kadar doğanın, ağacın, ormanın değerini bilen büyük bir önderdi. Onun bu liderliği sergilemesinin, bu ışığı tutmasının üzerinden neredeyse 100 yıl geçtikten sonra, bir ağacın değil ağaçların, ormanların yok edilerek tepelere, koylara saraylar yapılması noktasına gelmiş olmamızı bazen gerçekten anlayamıyorum. Fakat umutsuz değilim, üzülüyor ama karalar bağlamıyorum. Atatürk’ü okumuş ve anlamış birisinin bir saniye bile umutsuzluğa düşmesi düşünülemez çünkü. Atatürk varsa umut var. Ve o hep ama hep olacak!

*

[1] Ağaçlandırılan alanlar özellikle otlatmaya ve diğer kullanımlara kapatıldığı için o bölgede hayvancılıkla uğraşan toplum kesimleri tarafından pek hoş karşılanmazdı.
[2] İstanbul ve Marmara bölgesi, Ege bölgesinin önemli bölümü gibi nüfus artışının yüksek arazinin değerli olduğu yerlerde orman alanı artmıyor, tersine azalıyor.

Farah Mahmoud: It was the climate justice slogan that made me act [Climate Generation-23]

Farah Mahmoud, a 14-year-old climate activist, is from Iraq but was born and raised in Kuala Lumpur, the capital of Malaysia.

“In my country Iraq, climate change is a huge factor. The rivers are completely drying up and that is so saddening to see,” she says, but has hope that we can all overcome the climate crisis through struggle.

Influenced by the climate justice slogan, she decided to establish Fridays For Future Malaysia.

‘I was impressed by the slogan of climate justice’

Atlas: What is your personal story as a climate activist? How did you start and what is your position in general in the climate movement and what keeps you going?

Farah: I didn’t know about the climate crisis when I was younger but I surely loved being an advocate for the environment. I started a campaign at school about no-littering. From then on, I continued my journey until I found my way to climate activism.

In the beginning of 2020, at the time I was 12, I saw a documentary about the September 2019 global day of action. The students marching on the streets were chanting things like “what do we want? Climate justice, when do we want it? Now”.

Those words kept ringing in my ears. I decided to tell my friends about this and soon together we formed a climate carnival at my school.

We talked about the climate crisis and how we need urgent action now and also did activities and brought plants and sustainable alternatives like metal straws and bamboo toothbrushes and ended the carnival with climate chanting.

Later, I realised that there wasn’t a Fridays For Future Malaysia Instagram account so I emailed FFF and asked if I could start one here and so I did!

I became the founder and organiser in Fridays For Future Malaysia. What keeps me truly motivated is the love I have for leadership in the climate movement to help save our planet and to learn more about the environment.

‘It is so sad to see rivers are drying up’

How is the climate crisis affecting your everyday life?

Pollution is everywhere, people now have adapted to it and treat it as if it is normal but that is wrong on so many levels. In my country Iraq, climate change is a huge factor.

The rivers are completely drying up and that is so saddening to see. People get ill because of how hot it gets in summer and it wasn’t always like this, hence why it makes sense that the climate crisis is real. A part of why I raise awareness is the refusal to see people and places suffer like that.

‘We all are in danger’

If you had a platform to speak to the leaders of the world, what would you say to them?

What I would tell world leaders is: “This is no game, the earth is screwed and the time to save it is now! Not 2030 and not 2050. We all are in danger but we have hope and we need to start to act accordingly immediately. You too will be affected. A leader leads by action so instead of meaningless talk we want real action.”

‘As MAPA we stand in solidarity for action’

What specific climate crisis is the most important issue in your country? And also please tell us what does it mean to be MAPA for you?

The burning of the forests is horrible here, we face haze a lot and it is quite alarming. Now, burning trees is by choice but later it will be by force. Forests will burn with no return.

Being a part of MAPA is being able to relate to the other activists about the things that are happening around them and stand in solidarity for action. Although I haven’t been so active with the MAPA group, because activism can be draining, I still feel bad about how terrible the climate crisis is affecting my friends in MAPA.

I wish the climate emergency wasn’t the thing that we are all related to but together we are fighting for system change not climate change.

You went to Glasgow for COP26. Yaay! :) Why is COP26 important for you and what are your demands for the world leaders? And what do you think the outcome will be?

The justice systems must be changed around the world in order to achieve climate action because people from other countries are facing the troubles and struggles caused by the global north and that is not fair. People who are most affected have contributed the least to the climate crisis.

‘Listen to the science’

Can you tell us how your government is handling the climate crisis? Are you in contact with decision makers for climate issues? What are your demands for them?

I am not in contact with any decision makers but my demands for world leaders around the globe to listen to the science, listen to the truth. This is our place to be because there is no Planet B.

The developed countries should be having climate change as number one on their agenda and should be taking the lead in climate action. When that happens, developing countries will follow.

Switching to a more sustainable and safer world ensures a future for coming generations and it costs cheaper in the long run. People are so short-sighted nowadays which could cause big problems beyond fixing.

‘My school supports my call to climate action’

How are you coping with school alongside climate activism and how do you ground yourself?

Being a climate activist is amazing but at times It could drain your mental health. How I strive to keep myself grounded is by staying off my phone and instead of screen time, I like to read books, watch movies, bake something and live in the real world instead of being sucked into my screen.

I have actually managed to do school and activism without causing any hardship for myself and others in both fields which I am certainly glad about. My school supports my call to climate action which I very much appreciate.

‘Always think positive’

What do you think the future holds for us? Do you think we will be able to tackle this crisis? What is your projection of 2030?

Always think positive. It really triggers me when I come across people who say “the climate won’t be saved” and I always ask them in my head “why are you so hopeless when we haven’t even tried yet?”

So yes, I have hope that by 2030, we will be living in a world where future generations won’t need to constantly think if our planet is livable.

Thank you!!