Ana Sayfa Blog Sayfa 1163

Farah Mahmoud: Beni harekete geçiren iklim adaleti sloganı oldu [İklim Kuşağı-23]

Farah Mahmoud şu anda 14 yaşında olan bir iklim aktivisti. Iraklı ama Malezya‘nın başkenti Kuala Lumpur‘da doğup büyümüş.

“Ülkem Irak‘ta iklim değişikliği çok büyük bir faktör. Nehirler tamamen kuruyor ve bunu görmek çok üzücü” diyor ancak mücadele ile iklim krizinin üstesinden hep birlikte gelebileceğimize dair umudu var.

İklim adaleti sloganından etkilenerek Fridays For Future Malezya’yı kurma kararı vermiş.

‘İklim adaleti sloganı beni çok etkiledi’

Atlas: Bir iklim aktivisti olarak kişisel hikayen nedir? Nasıl başladın ve genel olarak iklim hareketindeki konumunu nasıl tanımlıyorsun? Seni aktivizmde tutan şey nedir?

Farah: Daha gençken iklim krizini bilmiyordum ama kesinlikle çevrenin savunucusu olmayı seviyordum. Okulda çöp atmama konusunda bir kampanya başlattım. O andan itibaren iklim aktivizmine giden yolu bulana kadar yolculuğuma devam ettim.

2020’nin başında, 12 yaşımdayken, 2019 Eylül küresel eylem günü ile ilgili bir belgesel izlemiştim. Sokaklarda yürüyen öğrenciler, “Ne istiyoruz? İklim adaleti, ne zaman istiyoruz? Şimdi” diye slogan atıyorlardı.

Bu sözler kulaklarımda çınlamaya devam etti. Arkadaşlarıma bundan bahsetmeye karar verdim ve kısa süre sonra birlikte okulumda bir iklim şenliği düzenledik.

İklim krizini ve şimdi nasıl acil eyleme ihtiyacımız olduğunu konuştuk ve faaliyetler yaptık ve metal pipetler ve bambu diş fırçaları gibi bitkiler ve sürdürülebilir alternatifler getirdik ve şenliği iklim sloganlarıyla sonlandırdık.

Daha sonra Fridays For Future Malezya Instagram hesabı olmadığını fark ettim ve FFF’e e-posta gönderdim ve buradan bir tane başlatıp başlatamayacağımı sordum ve böylece Fridays For Future Malezya’yı başlatmış oldum!

Fridays For Future Malezya’nın kurucusu ve organizatörü oldum. Beni gerçekten motive eden şey, gezegenimizi kurtarmaya yardımcı olmak ve çevre hakkında daha fazla bilgi edinmek için iklim hareketinde liderliğe duyduğum sevgidir.

‘Nehirlerin kuruduğunu görmek çok üzücü’

İklim krizi günlük hayatınızı nasıl etkiliyor?

Kirlilik her yerde, insanlar artık buna adapte olmuş ve normal bir şeymiş gibi davranıyorlar ama bu bence pek çok düzeyde yanlış. Ülkem Irak‘ta iklim değişikliği çok büyük bir faktör. Nehirler tamamen kuruyor ve bunu görmek çok üzücü.

İnsanlar yazın çok sıcak olduğu için hastalanıyor ve bu her zaman böyle değildi, bu yüzden iklim krizinin gerçek olduğunu anlayabilirsiniz. Farkındalık yaratmamın nedeni ise dezavantajlı insanların ve bölgelerin bu şekilde acı çekmesini görmeyi reddediyor olmam.

‘Hepimiz tehlikedeyiz’

Dünya liderleriyle konuşmak için bir platformunuz olsaydı, onlara ne söylerdiniz?

Dünya liderlerine “bu bir oyun değil, dünya mahvoldu ve onu kurtarmanın zamanı geldi” demek istiyorum.

“2030 değil, 2050 değil. Hepimiz tehlikedeyiz ama umudumuz var ve buna göre bir an önce harekete geçmemiz gerekiyor. Sonunda siz de etkileneceksiniz. Bir lider eylemleriyle liderliğini gösterir bu yüzden anlamsız konuşmalar yerine gerçek eylem istiyoruz.”

‘MAPA olmak dayanışma içinde olmak demek’

Ülkenizdeki en önemli iklim krizi sorunu nedir? MAPA olmanın sizin için ne anlama geldiğini söyleyebilir misin?

Ormanların yakılması burada korkunç derecede fazla, çok fazla dumanla karşı karşıyayız ve bu oldukça endişe verici. Şimdi ağaçları isteklerine bağlı olarak yakanlar, daha sonra ısıtmadan dolayı yangınların geri dönüşü olmayan bir şekilde bizi ormansız bırakacağını fark etmeliler.

En çok etkilenen insanlar ve bölgelerden (MAPA) olmak, etraflarında olup bitenler hakkında diğer aktivistlerle ilişki kurabilmek ve eylem için dayanışma içinde olabilmektir.

MAPA grubuyla çok aktif olmamama rağmen, aktivizm tüketici olabiliyor, ancak iklim krizinin MAPA’daki arkadaşlarımı ne kadar korkunç etkilediğini duydukça kendimi daha da kötü hissediyorum.

Keşke iklim acil durumu içinde olmasaydık ama hepimiz birlikte iklim değişikliği için değil sistem değişikliği için savaşıyoruz.

COP26’ya gittiğini öğrendim. Süper! :) COP26 senin için neden önemli ve dünya liderlerinden taleplerin neler? Ve sonucun ne olacağını düşünüyorsun?

İklim eylemini gerçekleştirmek için dünyadaki adalet sistemleri değiştirilmeli çünkü diğer ülkelerden insanlar küresel kuzeyin neden olduğu sıkıntılar ve mücadelelerle karşı karşıya ve bu hiç adil değil. En çok etkilenen insanlar iklim krizine en az katkıda bulunanlar.

‘Bilimi dinlemelerini talep ediyorum’

Bize hükümetinizin iklim krizini nasıl ele aldığını anlatır mısın? İklim sorunları için karar vericilerle iletişim halinde misin? Onlardan taleplerin nelerdir?

Herhangi bir karar verici ile temas halinde değilim, ancak dünyanın dört bir yanındaki dünya liderlerinden bilimi dinlemelerini, gerçeği dinlemelerini talep ediyorum. Burası bizim yerimiz çünkü “Gezegen B Yok”.

Gelişmiş ülkeler iklim değişikliğini gündemlerine en üst sıradan almalı ve iklim eyleminde başı çekmeli. Bu olduğunda, gelişmekte olan ülkeler de onları takip edecektir.

Daha sürdürülebilir ve daha güvenli bir dünyaya geçiş, gelecek nesiller için bir gelecek sağlar ve uzun vadede daha ucuza mal olur. İnsanlar günümüzde o kadar uzağı göremiyorlar ki bu, bir daha düzeltilemeyecek büyük sorunlara neden olabilir.

‘Okulum iklim eylemi çağrımı destekliyor’

İklim aktivizminin yanı sıra okulla nasıl başa çıkıyorsun ve kendini nasıl dengeliyorsun?

İklim aktivisti olmak harika ama bazen zihinsel sağlığınızı tüketebiliyor. Kendimi topraklamak için nasıl çabaladığımı telefonumdan uzak durarak ve ekran zamanı yerine kitap okumayı, film izlemeyi, bir şeyler pişirmeyi ve ekranıma çekilmek yerine gerçek dünyada yaşamayı seviyorum.

Aslında her iki alanda da kesinlikle mutlu olduğum okul ve aktivizmi hem kendime hem de başkalarına zorluk çıkarmadan yapmayı başardım. Çok takdir ettiğim okulum, iklim eylemi çağrımı destekliyor.

‘Daima olumlu düşünün’

Sence gelecekte bizi neler bekliyor? Bu krizi aşabilecek miyiz? 2030 projeksiyonun nedir?

Daima olumlu düşünün. “İklim kurtarılmayacak” diyen insanlarla karşılaştığımda gerçekten rahatsız oluyorum ve hep kafamda “daha ​​denemeden bile neden bu kadar umutsuzsunuz?” diye soruyorum.

Yani evet, 2030 yılına kadar gelecek nesillerin gezegenimizin yaşanabilir olup olmadığını sürekli olarak düşünmek zorunda kalmayacağı bir dünyada yaşayacağımıza dair umutlarım var.

Teşekkürler!!

[COP26] Devin Bahçeci: Bu zirvenin başarısız olduğunu söyleyemeyiz 

İskoçya‘nın Glasgow kentinde yapılan Birleşmiş Milletler İklim Değişikliği Çerçeve Sözleşmesi 26’ncı Taraflar Konferansı‘nın (COP26) dün son günüydü.

Zirvenin en başından beri Glasgow’da olan iklim aktivisti ve Yeşiller Partisi üyesi Devin Bahçeci, konferansın genel bir değerlendirmesini yaparken, Birleşik Krallık‘ın ev sahipliğini, yayınlanan sonuç bildirisi taslağının olumlu ve olumsuz yanlarını da yorumladı.

‘Zirveyle ilgili beklenti çok yüksekti’

Bahçeci, bu zirveyle ilgili beklentilerin çok fazla yükseltildiğinin özellikle altını çizdi. Kömürden çıkışın sonuç bildirisi taslağına girmesinin çok önemli olduğunu kaydeden Devin Bahçeci, “Bu COP’un başarısız olduğunu söyleyemeyiz” dedi.

Bahçeci, konferansın diplomatik olarak başarılı olacak bir zirve gibi göründüğünü de ekledi.

‘Sokaklar şenlikliydi’

Birleşik Krallık’ta zirve boyunca sokakların çok şenlikli olduğunu söyleyen Bahçeci, ancak ev sahipliği konusunda iddialı olan ülkenin çok başarılı bir ev sahibi olmadığını da belirtti.

Bahçeci, zirvede yoksul ülkelerin ciddi baskı yaptığını ve onların sayesinde önemli adımlar atıldığını da ifade etti.

[Bir şarkının hikayesi] Streets of Philadelphia/ Bruce Springsteen

Eğer bir pazar gününüzü evde film seyrederek geçirmek istiyorsanız herhangi bir Tom Hanks filmi seçtiğinizde vasat bir 2 saat geçirme olasılığınız neredeyse sıfıra yakındır. Altı kere Oscar’a aday olup heykelciği iki kere evine götüren Hanks, hep güzel senaryolarla izleyicilerin karşısına çıkmıştır.

Defalarca seyredilse bile her seferinde ayrı bir keyif alınan Forrest Gump’taki rolü ile ikinci Oscar’ını alan Hollywood’un sevilen aktörüne ilk Oscar’ını kazandıran film, AIDS ’e yakalandığı için işinden atılan başarılı bir avukatı canlandırdığı 1993 yapımı “Philadelphia” olmuştu.

Senarist Ron Nyswaner o dönem için çok cesur sayılabilecek bir hikaye ile AIDS hastalarının uğradığı ayırımcılığı gündeme taşımıştı. Yönetmen koltuğundaki Jonathan Demme, böyle cesur bir senaryonun izleyicinin sempatisini toplaması için Tom Hanks’in yanında Denzel Washington ve Antonio Banderas gibi güçlü bir oyuncu kadrosu kullanmakla yetinmemiş , bu duygusal hikayeyi bir de iyi müzikle tamamlamaya karar vermişti. Demme, özgün bir müzik yazması için önce Neil Young’a gitti ve sanatçı ona “Philadelphia” adında çok güzel bir şarkı yazdı. Neil Young’ın hüzünlü “Philadelphia”sı filmin sonunda, AIDS’ten ölen talihsiz avukatın ailesinin, onun çocukluk videolarını izledikleri son sahnede kullanılmaya çok uygundu. Usta yönetmen hala bir arayış içindeydi ve giriş sahnesi için planladığı güçlü şarkıyı popülaritesi yüksek olan bir müzisyenin yazmasının filmin başarısına önemli bir katkıda bulunacağına inanıyordu ve sevilen şarkıcı Bruce Springsteen’e gitmeye karar verdi.

Bir ölümün diğerine çağırdıkları…

Her zaman işçi sınıfının savunucusu olan Springsteen, büyük bir siyasi mesele olan gelir eşitsizliğine karşı sık sık sesini yükselten bir sanatçıydı. Bu konuyu işlediği “The River” adlı şarkısını Pennsylvania çelik işçilerine ithaf etmişti ve yaptığı konuşmada “Amerikan Rüyasının herkesin başarılı olacağı ve milyar dolarlar kazanacağı bir şeyden çok, herkesin onurlu ve kendine saygı duyabileceği bir yaşam sürebilmesi için bir fırsata sahip olabileceği bir şey olduğunu düşünüyorum” demişti.

Tom Hanks, Philadelphia’da.

Demme, Bruce Springsteen’den film için rock bir şarkı yapmasını istedi ve o da “Teklifin beni ilgilendiriyor ve sana bir şarkı yazmak isterim. Bana biraz süre verirsen deneyeceğim ama söz vermiyorum”dedi. Springsteen o günlerde grubu E Street Band’den yeni ayrılmıştı ve 1992 yılında çıkardığı son iki solo albümü hayal kırıklığı yaratmıştı. Bir başlangıç yapmakta zorlanan Springsteen, “Küçük stüdyoma kapandım ve bir iki gün boyunca bir şey bulmaya çalıştım ama hiçbir şey bulamamıştım” demişti.

Şarkı, filmin başında kamera Philadelphia sokaklarında dolaşan Tom Hanks’i görüntülerken, arka planda kullanılacaktı ve yönetmenin kendisine fikir sahibi olması için gönderdiği taslak videoyu seyredince nihayet Springsteen’in kafasında bir fikir oluşmuştu.

Elinde daha önce trajik bir şekilde vefat eden yakın bir arkadaşı için yazdığı sözler vardı ve ondan yararlanarak şarkı sözlerini yazdı, fakat yazdıkları rock temposu ile uyum sağlamıyordu. Onun yerine hip-hop’u andıran, Paul Simon’ın “50 Ways to Leave Your Lover”ındaki gibi, sıra dışı bir ritm buldu ve demo’yu yönetmene gönderdi:

İstediğinin bu olduğunu sanmıyordum ama gene de gönderdim ve ne düşündüğünü sordum. ‘Süper’ dedi. Hepsi buydu, iki günde bitmişti”

AİDS hastalarına karşı önyargıları kırdı

Şarkının sözleri direk olarak filmin konusuna girmiyor gibi gözükse de Bruce Springsteen, satır aralarında hastalığın semptomlarını ve AIDS hastalarının yaşadıklarını anlatmıştı.

Unrecognizable to ourselves” ve “our clothes don’t fit me no more” mısraları, hastalık süresince hızla kilo kaybedince elbiseleri artık vücutlarına büyük gelen ve yaşadıkları fiziksel çöküntü sonucu aynada kendilerini dahi tanıyamaz hale gelen hastaları tarif ediyordu.

 

Kilise, AIDS hastalarını dışlamıştı ve hastalığı kapma korkusuyla kimse onlarla bir yemek paylaşmak dahi istemiyordu. “No angel gonna greet me”, “It was just you and I my friend” mısraları, AIDS hastalarının dışlanmışlıklarını ve yalnızlıklarını çok dokunaklı sözlerle anlatıyordu.

AIDS krizi ile ilgili Madonna, Elton John, Lou Reed gibi sanatçılar iyi niyetli şarkılar yapmış olsalar da hiçbiri Bruce Springsteen’in yarattığı etkiyi yaratmamıştı. Film ve şarkı AIDS hastalığına karşı hassasiyeti arttırdı ve hastalık ile ilgili bazı önyargıların kırılmasına da katkı sağladı.

“Streets of Philadelphia” filmin diğer özgün şarkısı olan Neil Young’ın “Philadelphia”sını da geride bırakarak 1994 yılında “En iyi Orijinal Şarkı” Oscar’ını almayı başardı. Film, Tom Hanks’e de kariyerinin ilk “En iyi aktör” Oscar’ını kazandırmıştı.

Bruce Springsteen, şarkı ile 1995’te de Grammy ödüllerini de sildi süpürdü. “Streets of Philadelphia”, Yılın Şarkısı, En İyi Rock Şarkı, En İyi Solo Vokal Performans ve Özellikle Bir Film veya TV için Yazılmış En İyi Şarkı dallarında dört Grammy ödülü aldı.

Bu başarıyı daha da anlamlı kılan kuşkusuz Bruce Springsteen’in “Streets of Philadelphia”dan önce hiç film müziği yazmamış olması idi.

Kaynakça

  • London A., Streets of Philadelphia by Bruce Springsteen, July 24, 2020
  • Lockett D., Bruce Springsteen Tells Tom Hanks How He Wrote ‘Streets of Philadelphia’ in Only Two Days
  • Songfacts, Streets of Philadelphia
  • Deino D., Is Bruce Springsteen’s ‘Streets Of Philadelphia’ The Best Movie Song Of All Time?, 27.03.2017
  • Wikipedia, Streets of Philadelphia, Bruce Springsteen

 

 

 

 

Karbon sıfır yolunda kömüre yer yok! Peki ya plastik?

Plastiklerin çoğunlukla petrol türevli ürünler olduklarını artık bilmeyen yok. Yani tüketilen her plastik tanesi aynı zamanda tüketilen petrol anlamına geliyor. Uzun süredir bu köşede bunu zaten anlatıyorum.

İşte bu özelliğinden dolayı da plastiklerin üretimlerinde ciddi bir ham madde ihtiyacı mevcuttur. Bu ham madde, ilgili üretici ülkenin idari sınırları içerisinde bulunmuyorsa, çoğunlukla başka ülkelerden ithalat yoluyla temin edilir. Türkiye’nin plastik meselesinde de durum tam olarak bu. Türkiye yıllık ortalama olarak yaklaşık 10 milyon ton civarında plastik mamul üretmekte ve bu üretimi karşılamak için gerekli olan ham madde ihtiyacını karşılamak amacıyla ihtiyacının %90’ını yurtdışından ithal etmektedir. Her yıl 2-2.5 milyon ton polipropilen, 2.5-3 milyon ton polietilen (yüksek ve düşük yoğunluklu) ve yine 1-1.5 milyon ton PVC ham madde ithalatı gerçekleştirilmektedir. Dolayısıyla bunu bilen uyanık yatırımcı da plastiğin ham madde ihtiyacına yönelik yapılan yatırımlarına ana gerekçe olarak cari açığın kapatılmasını sunabiliyor.

Mersin’den sonra Hatay’a da polipropilen tesisi

Nitekim daha önce iptal edilen Mersin’deki polipropilen yatırımı ve temelini cumhurbaşkanının attığı Adana/Ceyhan’daki yatırımın da ana gerekçesi bu. Dışa bağımlılıktan kurtulmak! Öyle ki bu fırsat kapısını gören yeni yatırımcılar yeni proje başvuruları da yapıyorlar.

İşte bunlardan en yenisi de Hatay/Erzin’de kurulması planlanan tesis. Yıllık 350 bin ton ham madde üretip bizi dışa bağımlılıktan kurtarma iddiasında. Oysa bu durum tam olarak doğru değil. Türkiye petrol kaynağı neredeyse olmayan bir ülke olduğu için plastiğin ham maddesinin üretilmesi için gerekli olan petrol ürünleri de ithal edilmek zorunda. Yani Hatay/Erzin örneğinde olan yatırıma konu polipropilen tipteki plastiğin ham maddesi için ana petrol ürünü olan propan kimyasalının da ithal edilmesi gerekiyor. Dolayısıyla genellikle boncuk şeklinde olan ve pelet olarak tabir edilen polipropilenin ithalatı yerine propan maddesinin ithalatı söz konusu.Üstelik doğrudan hem propan hem de polipropileni birlikte üreten ana üreticiden ham madde almak yerine araya giren aracılardan ham madde satın alınması durumu ile karşı karşıyayız. Hani tarlada 1 pazarda 10 olan tarımsal ürünlerde aradaki kazancın asıl sahibi olan aracılar var ya işte onun gibi! Üstelik burada işin içine bir de zehirli atıklar girecek. Ortada kayda değer bir cari açık kapanmasının söz konusu olmadığı yetmeyecek bir de zehirli atıklarımıza yenileri eklenecek.

Bu ham madde ithalatı azalacak cari açık kapanacak söylemindeki tutarsızlığı örneklendirmek gerekirse; 500.000 ton polipropilen üretebilmek için en az 650.000 ton sıvılaştırılmış propan alınması gerekiyor. Bu hesaba göre Erzin’de kurulması planlanan tesiste üretilecek olan polipropilen için yaklaşık 455 bin ton aşırı derecede patlayıcı ve yanıcı olan propan gazı ithal edilecek. Yani cari açık filan kapanacak değil.

Santralleri kapatırken çöp yakma tesisi açmak

COP26 toplantısı vesilesiyle tüm ülkeler tarafından kömürden çıkış, petrolden kaçış, güneşe hücum, rüzgârla dans hedefleri tek tek deklare ediliyor. Bunun için de çeşitli tarihler veriliyor. Ancak ortada bir mantık hatası olduğunu söylemeden edemeyeceğim. Örneğin kömürlü termik santrallerini tek tek kapatan Almanya bir yandan da devasa çöp yakma tesisleri inşa ediyor. Karbon sıfır programı açıklayan Avrupa Birliği sınırlarında çok sayıda yeni petrokimya tesisi inşa ediliyor. Paris iklim Anlaşması‘nı meclisten geçiren ve karbon sıfır için 2053 tarihini veren Türkiye bir yandan yeni termik santraller bir yandan da Hatay/Erzin’deki gibi petrokimya tesisleri inşa etmeye girişiyor. Bunlar karbon sıfır hedeflerinin ne kadar da ciddiyetten uzak olduğunun küresel olarak göstergesi.

Plastikler gerek üretim gerekse de tüketimleri aşamasında çevre açısından ciddi anlamda risk teşkil etmektedirler. Örneğin CIEL (2019) ortalama bir plastik fabrikasının 1.4 milyon tona kadar sera gazı salımına neden olabileceğini bildirmektedir. Yani karbon sıfır yolunda nasıl kömüre ihtiyaç yoksa plastiğe de ihtiyaç yok.

Petrol endüstrisi petrolden uzaklaşıldığını anlamış vaziyette ve yönünü de bu yüzden plastiğe çeviriyor. Yani bir yandan petrolsüzleşildiği algısı yaratılırken bir yandan da plastiğe geçiş için yeni yollar oluşturuluyor. Gerek Hatay/Erzin’de planlanan, gerekse de Adana/Ceyhan bölgesinde temeli atılan petrokimya tesisleri karbon sıfıra değil daha çok karbona katkı sağlamaktan başka bir işe yaramayacaktır. Türkiye yatırımını çöp olmaktan başka bir akıbeti bulunmayan plastiğe değil daha çevre dostu üretim biçimlerine yapmalıdır. Aksi takdirde gelecek şimdi olduğundan daha çetin ve zorlu olacaktır. Hele ki Akdeniz gibi iklim krizinden en fazla etkilenecek bir havzada yer alırken…

[1950’lere doğru Türkiye’de kentler -1] Berlin’in düşüşünden beri Türkiye kentlerinde neler oldu?

[email protected]

Çok uzun sürmüş bir “yaz tatilinden” sonra, yeniden merhaba.

Bu uzun ara, tatilin çok uzun sürmesinden çok, bu yazıların işlevinden/ yararından duyulan kaygıların çoğalmış olmasıyla ilgiliydi. Yazı yazan herkes sanırım, okunmayı/ okunanların bir anlamı ve yararı olduğunun düşünülmesini, dahası bu anlam üzerine sorular/ eleştiriler, katkılar ve karşı çıkışlar bekler. Bunların yokluğu, çoğu kez, “dipsiz bir kuyuya, ha bire taş atmak ve bir yankı beklentisinin boşa çıkması” sendromu gibi bir şey yaratıyor. (Böyle bir sendrom var mı gerçekten, bunu da bilmiyorum.)

Özetle, yazdığım yazılarla ilgili olarak duyduğum kuşku ve kaygı, beni uzun süre yazmaktan alıkoydu. Ama yine de, yeni bir cesaretle başlıyorum…

*

Türkiye’deki kentlerin son 50 yıl içindeki değişimini genel olarak yorumlamaya çalışmanın aslında iklim değişikliği ve krizi tartışmalarına karşı kentlerin bu soruna nasıl yanıt verebilecekleri arayışının bir parçası olabileceğini düşünülebilir.

İklim krizi çok boyutlu ve çok karmaşık bir düşünme alanı. Krize karşı alınması gerekebilecek önlemlerinin ve gelecek öngörüsü planlarının, gelişmiş ve gelişecek olan teknolojilere göre düşünülmesinin kaçınılmaz bir öncül olacağı söylenebilir. Böyle bir programın özünün (yaklaşımın arkasındaki ekolojik felsefenin), en genel terimle, (toplumsal-ekonomik ve teknolojik özellikleriyle) bir “küçülme” programı olması büyük bir olasılıktır.

Bu küçülmeler en çok tüketimcilik ideolojisinin ve enerji oburu yaşama biçimlerinin, kaynakların gereksiz kullanımının ve israfının, atık üretiminin (yeniden kullanım/ dönüştürerek kullanım düşüncelerinin sağladığı rahatlamayla birlikte “kullan-at” yaklaşımının) önüne geçmelidir. Biraz daha düşük bir konfor düzeyini normalleştirmek, dayanışma ve paylaşma/ takas ekonomilerinin gündelik yaşamada daha çok yer bulması türü beklentilerimiz olabilir. Ayrıca iş bölümünün ayrıntılandırılması yerine, herkesin yapabileceği basit işleri “uzmanına” bırakmaksızın, herkesin kendi yapabilecekleriyle evini-çevresini ve kentini kurmaya katkıda bulunmasının vb. kentin yeni yaşamı çerçevesinde tartışılabilecek/tartışılması gereken konular olacağını düşünülebilir.

Kentin sadeleşerek yeniden düzenlenmesi

Kenti/ kentin insanları, kamusal alanları ve gündelik yaşamın küçülerek, basitleşerek/ sadeleşerek yeniden düzenlenmesinin (“gerekli/ zorunlu” olmasından önce) anlamlı olmasının kabul edilmesiyle birlikte, kentsel demokrasinin ve kent yönetimlerinin (kamusal sivil ve resmi yönetim örgütlenmelerinin ve bu alandaki katılımcı dolayımların) de vb. yeniden biçimlenmesi gerekecek. Ama kent toplumları bu tür sorunları ve önerilen çözümleri yeteri kadar irdelemeden, bu yaşam biçimlerini nasıl anlamlı bulacaklar? Kentlilerin özgür iradeleriyle geleceğe hazırlanmaları nasıl olacak? Bu tartışmaları kim açacak ve sürdürecek?

Bir felaket senaryosu oluşturmadan ve kimseyi zorlamadan ve korkutmadan, küresel iklim değişikliğine karşı kent halkları (bu artık dünya nüfusunun hem yarıdan fazlasını, hem de daha kirletici kesimi) kent halkları geleceğini nasıl öngörecek? Bu durumda, oluşturulacak bu yeni kentsel yaşam, kamusal alanın ve kamusal altyapının, bunların üreteceği mekanların/ mekanları yoğuran toplumsal yaşam biçiminin düşünülmesi için, kentlerin tarihine bakmanın neden gerekeceği sorulabilir.

İstatistikte, ortalama belirlemek için başvurulan ölçütlerden biri “mod” ya da “ortanca” kavramıdır. İstatistiksel olduğu gibi, “betimsel” olarak da tanımlanabilir. Çok yakın bir geçmişe kadar geçerli olan ama hızla unutulun ve yeni kuşaklar için sanki “gerçek ötesi” gibi duran bir kentsel yaşam biçimi (betimsel) modunun, bazı ögeleriyle ve belirli bir evrimsel (teknolojik ve toplumsal) dönüşümle, hala geçerli/ edimsel nitelikleri olabilir.

Küçülme düşüncesinin herkes için çok yabancı/ yadırgatıcı, hatta korkutucu olabileceğini kolayca öngörmek pek zor değil. Oysa daha basit ve daha az boyutlu, daha az tüketen ve “müşterekleri” daha çok kullanan, atık üretmeyen ( ya da çok az üreten), “gösterişçi tüketimin” çok marjinal kaldığı bir kentsel yaşam, yakın zamana kadar “normal” durumdu. Kentlerde daha az enerji kullanan, yayalığın (ve sonra kamu taşımacılığının) en yaygın ulaşım biçimi olduğu ve daha az konforlu ama daha sade bir kentsel varoluş modu, zaten yakın döneme kadar olağan gündelik uygulamaydı ve belki birçok bakımdan, çok daha elverişli yaşam olanakları sağlıyordu.

‘Okul transfer sektörü’nün mana ve ehemmiyeti

Kentlerin şimdi içinde bulunduğu “yeni durum” ise, evrimin (gelişmenin/ kalkınmanın) kaçınılmaz bir sonucu değil, sadece neo-liberal kapitalist üretim ve pazarlama (dolayısıyla tüketim ve insan ilişkileri) düzeneklerinin/ ideolojisinin bir sonucu. Bir örnek vermek gerekirse, yakın zaman kadar her mahallenin (ve köyün) bir ilkokulu varken ve çocuklar, tehlikesiz bir biçimde yürüyerek okula gidebilirken, neden şimdi çocuklar kendi başlarına ve yürüyerek okula gidemiyor ve “okul transfer sektörü” diye bir düzenleme var? Niye her kentin dışında dev bir “şehir hastanesi” olduğu için, kent içinde dağılmış daha küçük kapasiteli hastaneler yok? Neden “millet bahçesi” denilen ve çevresindeki rantı pompalayan çok büyük park düzenlemeleri var?

Bunlar doğal evrimin sonucu mu? Bunlardan vazgeçmek ve yeniden her mahallede ve köyde taşımalı eğitim olmaksızın bir ilkokul (ve ilkokul öncesi, belki sonrası) eğitimlerinin sağlanması söz konusu olmasın? Okula başlama çağındaki kuşak, hatta belki anne-babası da, “okul servisi”nin doğal bir gereklilik olduğunu düşünüyordur. Ama öyle mi?

Bu tür sorunları, kentlerin evrimini tartışmak üzere kurulacak bir coğrafyada tartışmaya çalışmak, acaba ilgi çekici ama aynı zamanda da düşündürücü ve öğretici, geleceği kurmak için yapılacak tartışmalarda yol gösterici olabilir mi?

O zaman kentlerin son (yakın zamanda) nasıl evrildiğine bakmak, bu değişmelerin niteliği üzerinde tartışmak ve değişen durumun ne olduğu, değişim öncesi durumların ne tür nitelikleri ve eksiklikleri/ gelişmeler karşısındaki uyumsuzluklarının neler olduğu vb. gibi konular üzerinde düşünmek, yararlı olmaz mı?

Nasıl bir kentsel gelecek?

Böyle düşünerek, Türkiye’deki kentlerin son 50 yılına bakmak, ilginç olabilir. Ancak gerçekten bir dönüşüm başlangıç çizgisi belirlemek istiyorsak, “son 50 yıl” gibi anlamsız bir zaman dilimi seçmek yerine, 1950 sonrasından (hatta daha da doğrusu, II. Dünya Savaşı bitiminden) başlayarak, kentlerin geçirmeye başladığı değişimin ve evrimin üzerinde durulabilir.

Türkiye’deki kentlerin “kısa ve bilimsel ama akademik olmayan tarihi” diyebileceğimiz bir yaklaşımda geçirdiği değişimlere/ evrime ve evrim dışı kapitalist ekonominin ve toprak rantının dayattığı zorlamalara göre aldığı/ almakta olduğu yeni durumu anlamak üzere tartışmak yararlı olacaktır. Ancak bu geriye bakış, aslında “nasıl bir kentsel gelecek?” sorusu bakımından, bir zemin oluşturmak üzere düşünülerek tasarlanırsa, bir “geçmiş güzellemesi” olmaktan kurtulabilir.

Böylesi bir çalışmada gerçeği ve değişimin bize gösterdiği hakikati doğru ve bilime aykırı olmaksızın ifade edebilmek/ ana hatlarını belirlemek türü bir çalışma yapılabilir. Bu tür bir çalışmaya, “Türkiye’deki kentlerin geçmiş ve geleceği üzerine denemeler” gibi bir ad verilebilir.

Kentler nasıl oldu da, bu kadar kirletici, enerji oburu, tüketici, israfçı, atık üretici ve yabancılaştırıcı-yalnızlaştırıcı, dayanışmasız ve kendi niteliklerine/ emeğine verebileceği değerden bu kadar uzaklaşmış ve robotlaşmış, belleksiz ve bencilleşmiş, riskli ve ayrımcı vb. bir hale geldi? Böyle olmamak da, bir seçenek olabilir miydi, ya da bir seçenek midir?

Tartışmayı sürdüreceğiz.

[Çocuklar için Yeşil Kitaplar] Çöpe atılmak istemeyen küçük sandalyenin ‘iş’ arayışı

Çevre duyarlığının önemli bir ayağını Küçük Mavi Sandalye kitabının tanıtımında değinildiği gibi ‘nesnelerin tekrar kullanımı ve yeniden değerlendirilmesi’ oluşturuyor. Fakat genelde eşyaların kullanım ömrü dolduktan sonra ya da dolmadan çöp konteynırları onların son konaklama yeri oluyor. Seri üretimle gelen “kullan at kültürü” bir taraftan tüketimi teşvik ederken diğer taraftan nesnelerle yaşanmışlık biriktirme olanağını ortadan kaldırıyor.

Bir kokunun çocukluktaki bir anı canlandırması gibi büyüdüğümüz için terk ettiğimiz bir nesne de geçmişle şimdi arasına bir geçit oluyor çoğu zaman. Tıpkı Küçük Mavi Sandalye kitabında olduğu gibi.

İş arayan küçük sandalye

‘Lütfen beni alın’ cümlesiyle başlıyor Küçük Mavi Sandalye’nin yolculuğu. ‘Evinize sandalye, Beni ister misiniz? İş arıyorum’ cümleleri yolculuğun seyrini belirliyor ve her cümle yeni bir maceraya kapı aralıyor. Küçük mavi sandalye bazen filin sırtında çocukları gezmeye çıkarıyor bazen de bir saksıda yetişen tohumun ağaca dönüşmesini izleme ayrıcalığını yakalıyor.

Kitapta macera ile birlikte ilerleyen daha doğrusu maceranın kendisine eşlik ettiği bir detay var. Sandalye üzerine bırakılan mütevazi cümlelerin kılavuzluğunda öngörülen tutum, o cümlelerin tevazuundan beklenmeyecek güzellikte yaşam kesitleri sunuyor, küçücük ayrıntılarda çeşitlenen anılar biriktiriyor. İhtiyaç olmaktan çıkan nesneyi atmak yerine ihtiyacı olan birine vermek ya da üretim amacının dışındaki bağlamlarda kullanarak onun kendisinde ne kadar olanak barındırdığını görmek… Küçük Mavi Sandalye her buluşmaya kendisini alanlara yeni işlevler sunarak dahil oluyor.

‘Çöpe atılan bir nesnenin ihmal edilmiş olanakları’

Örneğin kuşlara tohum yedirmek için iple ağaca çekiliyor ve kuşlar ürkmeden sandalyenin üzerinde tohumları yerken toprak tohumdan kuşlar topraktan nasipleniyor. Tohumdan yeşeren bitkiler kuşların yeni konaklama alanları oluyor. Didaktizme kaçmadan yalın bir dille nesnelerin yeniden kullanımının ve değerlendirilmesinin sunduğu olanaklar güzel resimlemeler ve cümlelerle okurla buluşuyor. Kitapta hiç bahsi geçmeyen fakat okuru oraya taşıyan diğer bir detaysa çöpe atılan bir nesnenin o an için ihmal edilmiş olanakları.

Küçük Mavi Sandalye insanların hayatına yaptığı küçük dokunuşlarla nesnelerin yeniden kullanımı üzerine düşündürüyor ve bir yaşam biçimi olarak çevreci tutum geliştirmeyi heveslendiriyor.

Uçanbalık Yayınları‘dan çıkan Küçük Mavi Sandalye’nin yazarı Carry Fagan. İllüstrasyonlar ise Madeline Kloepper’ e ait. Kitabı Ümit Mutlu dilimize çevirmiş.

Cary Sagan

1957 doğumlu Kanadalı sanatçı roman, kısa öykü ve çocuk kitabı yazarıdır. 2001 de ilk kitabı yayınlandıktan sonra 25 tane çocuk kitabı yazmıştır.

Madeline Kloepper

Emily Carr Sanat ve Tasarım Üniversitesi’nde Güzel Sanatlar ve illüstrasyon eğitimi almış. Sanatçının çalışmaları çocukluktan, nostaljiden ve doğa ile kurduğu ilişkiden ilhamını alıyor.

[Yeşil Havadis] Duygu Kutluay: Türkiye ‘net sıfır’ için kömürden çıkış hedef yılı belirlemeli

Yeşil Gazete ile Açık Radyo işbirliğiyle yayınlanan ‘Yeşil Havadis’te geçen hafta COP26′da verilen kömürden çıkış taahhüdünü, Europe Beyond Coal kampanyacısı Duygu Kutluay, programcımız Arca Yılmaz‘a yorumladı.

Kutluay, geçmişte kömürden çıkma niyetini beyan eden Avrupa‘nın yanı sıra COP26’da bu ülkelere Asya ve Afrika ülkelerinin de katılmasının önemine dikkat çekti; ancak niyet beyanının yeterli olmadığını vurguladı. Çin‘in de katılımıyla artık kömürün finanse edilmesinin çok zorlaştığını kaydeden Duygu Kutluay, İklim Yatırım Fonu‘nun oluşturulmasının önemine değindi.

Ancak, yeni kömürden çıkış belgesinin, 1.5 hedefi için yeterli olmadığına dikkat çeken Kutluay, Türkiye’nin imzaladığı Paris Anlaşması ve 2053’te net sıfır hedefinin yakalanabilmesi için  kömürden kesin bir çıkış gerçekleştirmesi gerektiğini söyledi.

Duygu Kutluay’ın Yeşil Havadis’e verdiği röportaj şöyle:

COP26’da Enerji Gününde Birleşik Krallık öncülüğünde bir karar alındı. Bir açıklama yayınlandı ve kömürden çıkış taahhüdü veren ülke sayısı arttı. Bu nasıl bir vaat, bu taahhüdü verenler ne kadar samimi?

Aslında COP öncesi süreçte de Birleşik Krallık‘ın beklentileri arasında kömürü tarihe gömecek bir konferans yaratma amacı vardı. Aslında bunun meyvesini de Enerji Günü’nde görmüş olduk. Aralarında 46 ülkenin olduğu bir açıklamayla geldi. Burada aslında dört ana başlık var. İlki temiz enerji sistemlerinin daha fazla kurulmasına yönelik bir niyet. Bu; kömürün elektrik üretiminden çıkarılması, yeni kömürlü termik santrallerin kurulmaması ve son olarak kömürden çıkış sürecinin adil dönüşüm mekanizmalarıyla gerçekleştirilmesini kapsayan dörtlü bir niyet paketiyle açıklandı. 46 ülke ve başka yerel idareler de imzacı oldu.

Burada önemli olan belki de 22 yeni ülkenin kömürden çıkacağını telaffuz etmeye başlaması oldu. Bu ülkeler arasında ilginç bir eğilim de görüyoruz. Avrupa’da kömürden çıkış tartışmaları yeni değil. Paris’in imzalanması sonrası beş yıl içinde 21 ülke kömürden çıkacağını taahhüt etmişti. Ama COP’taki bu yeni taahhütte biz Asya ve Afrika ülkelerini de görüyoruz. Artık kömürden çıkış, diğer coğrafyalarda da tartışılmaya başlandı. Gelişmekte olan ülkelerin fosil yakıtlara değil de yenilenebilir enerjiye dayalı bir gelişme planladıklarını da gösterdiğini düşündüğüm bir gelişme. Bu yeni imzacılar  arasında, dünyanın en fazla kömür kullanan 10 ülkesi sıralamasında bulunan  Güney Kore, Endonezya ve Vietnam var mesela. Asya’nın coğrafya olarak kömür kullanımının %80’inden sorumlu olduğunu düşündüğümüzde bu güzel bir gelişme. Afrika ülkelerinin olması da olumlu. Avrupa’dan da Polonya, Ukrayna ve Hırvatistan bu sürece yeni katılanlar oldu. Kısaca böyle özetleyebiliriz.

‘Kömürün artık finansman imkanı bulması çok zor’

Konuşulması uygulamaya hemen geçileceği anlamına gelmese de konuşulması önemli. Umarım eylemler de zamanla kömürden çıkışı hızlandıracak. Bahsettiğiniz taahhütler arasında adil dönüşüm de vardı. Açıklamayı yapan ülkeler bu niyetleri bir plana oturtuyor mu yoksa şu anda sadece söz aşamasında mı?

Bu sadece bir niyet beyanı. Sadece adil dönüşüm değil, diğer başlıkların da altı nasıl doldurulacak izleyip göreceğiz. Bu sadece bir referans noktası. Çin’in yurtdışı kömür yatırımlarını sonlandıracağı kararı belki de bu kadar ülkenin kömürden çıkış taahhüdünü bu kadar kolaylıkla vermesine sebep olmuş olabilir. Bir de yine enerji gününde 11 yeni finans kurumu “Powering Post-Coal Alliance”, yani kömür sonrası enerji üretimi ittifakına katıldı. Artık kömürü finanse etmeyeceğini açıklayan toplamda 33 finans kurumundan oluşan 17 trilyon dolarlık bir sermayeden bahsediyoruz. Buna Çin’i de eklersek artık kömürün finansman bulma imkanı çok zor. Ülkelerin kömürsüz bir geleceği adil bir geleceği tasarlamaları gerek.

Bir de şu noktaya bakalım; kömürden çıkan finansmanın başka yollardan geri geldiğini görüyoruz. Örneğin Afrika’nın kömür kullanımının büyük bir kısmından sorumlu olan Güney Afrika, tamamen adil dönüşüm fonları ve kömürden çıkış fonlarından yararlanmak için 8.5 milyar dolarlık bir anlaşma imzaladı. Climate Investment Fund (İklim Yatırım Fonu) da yeni bir açıklamayla sadece kömürden çıkışı hızlandırma mekanizması için bir fon oluşturuyor. Aslında ülkeler kömürden çıkışlarını beyan ettikleri sürece buna bir fon ayrıldığını görüyoruz. Kömürden ayrılan fon kömürden çıkış için geri dönüyor. Bu da süreci hızlandıracaktır. COP’un ilk haftasının sonunda dünyada kömür kullanan 70 ülkenin 35’inin artık kömürden çıkış yoluna girdiğini söyleyebiliriz.

Bir de şunu söyleyelim, bu yeni belge Paris’in öngördüğü 1.5 derece hedefi için yeterli değil. IEA’nın yayınladığı 1.5 derece raporunda gelişmiş ülkelerin en geç 2030 yılında, gelişmekte olan ülkelerin de en geç 2040 yılında çıkması gerektiği vurgulanıyor. Bu belgede daha yuvarlak bir tarih görüyoruz, 2030’lar 2040’lar gibi. Ama bizim Avrupa’daki deneyimlerimize göre bir ülke bir kez kömürden çıkış yoluna girdiğinde süreci çok daha hızlı tamamlıyor. Buna Portekiz, Birleşik Krallık ve Avusturya’yı örnek verebiliriz.

Belki bu süreçler sivil toplumun ve kamuoyunun baskısıyla Avrupa örneklerinde olduğu gibi bu ülkelerde de hızlanarak ilerleyebilir.

İki yönlü bir baskı var. Kömürün halk sağlığı, hava kirliliği ve su kirliliği gibi iklim dışı dışsallıklarını düşündüğümüzde kömürün halklar nezdinde sosyal ehliyeti yok. Yerel halklar kömürü istemiyor. Bir yandan da çok hızla ucuzlayan yenilenebilir enerji teknolojileri var. Kömürden çok daha ucuza güneş ve rüzgardan elektrik üretme imkanı var. Bir yandan da piyasaların böyle bir baskısı var. Yatırımcılar da kömür yerine yenilenebilir enerjiyi destekliyor. Aslında bu şekilde hükümetler üzerinden iki yönlü bir baskı oluşuyor.

‘Türkiye kömürden çıkmadıkça net sıfır hedefi mümkün değil’

Buradan başka bir noktaya geçmek istiyorum. Bahsettiğiniz Endonezya, Güney Kore ve Vietnam gibi ülkeleri düşündüğümüzde aslında Türkiye de bu ülkelerin bulunduğu listelere çok uzak değil. Özellikle planlanan kömürlü termik santral miktarını düşündüğümüzde. Bu taahhütte Türkiye’nin ismini göremedik. Yani hala bir kömürden çıkış hedefi yok. CAN Europe’un da dahil olduğu Karbon Nötr Türkiye Yolunda İlk Adım: Kömürden Çıkış 2030 raporu yayınlandı. Biraz detaylardan bahsedebilir misiniz?

Biz de kömürden çıkış hedefi olmayan, bunu konuşmayan, kömürlü termik santral planları olan ve hatta kömür yatırımlarını kamu kaynaklarıyla ayakta tutmaya çalışan bir ülkenin eğer kömürü elektrik üretiminden çıkarma niyeti olursa enerji sistemi nasıl olur; bunun maliyeti, kazanımları nedir ve ne tarz siyasi adımlara ihtiyaç olur diye görmek istediğimiz için bu raporu oluşturduk. Bir yıl önce başladığımız bu proje süresinde de beklemediğimiz şekilde hem Paris Anlaşması onaylandı hem de net sıfır hedefi açıklandı. Bu hedefler nasıl doldurulacak bilemiyoruz ama bizim raporumuzun da gösterdiği kömürden çıkılmadığı sürece 2053 net sıfır hedefinin yakalanması mümkün değil. Model çalışmasının da gösterdiği üzere 2030’da Türkiye’nin kömürden çıkması mümkün. Ama bunun için belirli politik mekanizmalara ihtiyaç var. İlk olarak kömür gibi kirli bir endüstriyi ayakta tutmak için kamu teşviki sağlanmamalı. Model çalışmamızda ilk varsayımımız bu teşviklerin kalması oldu.

Diğer bir varsayım ise “kirletene ödetme” prensibiydi. Türkiye’de şu anda termik santraller sebep olduğu kirliliği ya da herhangi başka bir dışsallığı ödemiyor. Örneğin geçtiğimiz yıl yaşanan baca filtreleri tartışmaları gibi. Kirletene ödetildiğinde ve destekler çekildiğinde 2029 yılında kömürün sistemden doğal seyriyle çıktığını gördük. Modelde sadece kömürün çıkarılmasıyla karbon emisyonunda %82’lik bir azaltım oldu. Yerli yenilenebilir enerji oranının %75’e yaklaştığını gördük. Mevcut senaryoda %50 civarında kalıyordu. Ayrıca karbon fiyatından gelen kazancın da iletim hattı gibi maliyetleri karşılayabileceğini gördük.

Bir başka çıktı ise elektrik faturalarına senaryonun ortaları haricinde çok bir etkisi olmadığını, 2030 ve sonrasında daha fazla yenilenebilir enerji kaynakları devreye girdikçe de düştüğünü gördük. Bizim için de yol gösterici bir harita oldu. Umuyoruz Türkiye de hem planlanan kömürlü termik santrallerden vazgeçer hem de kömürden çıkış için bir hedef yıl koyar. Bir an önce de kömürden çıkışın faydalarından özellikle kömür bölgelerinde yaşayan kişiler olmak üzere toplumun genelinin yararlanması için mekanizmalar geliştirilir.

Programın tamamına buradan ulaşabilirsiniz.

[Cadı Kazanı] Müziğiyle tarihe şerh düşen besteci: Fazıl Say

Piyanist-besteci Fazıl Say’ın eserleri, yorumları hakkında sayfalar dolusu yazılabilir, hatta kitaplar yazılır. Ama onun belki de hepsinin üzerinde yaptığı en önemli şeyin, besteleriyle Türkiye tarihine ‘şerh’ düşmek olduğunu söylemek abartılı olmaz. Çünkü müziğiyle “sesli tarih” yazarıdır aynı zamanda.

Yüzyıllardır erki elinde bulunduranların şekillendirdiği tarih, ‘sözlü tarih’ kavramıyla evrilirken, aslında tarihe gerçeklik damgasını vuran asıl şeyin sıradan insanların yaşadıkları olduğunu öğrendik. Say’ın besteleriyle, hepimizi derinden etkileyen toplumsal olayların, müzikle anlatımının da  tarihe damgasını vurabileceğini gördük. ‘Say Plays Say’ albüm serisinin üçüncüsüyle, sözlü  tarihten sonra “sesli tarih” kavramını yerleştirdi sözlüğümüze..

Bestecinin kendi eserlerini çaldığı ve bir seriye dönüştürdüğü albümü “Say Plays Says”ın ilki 2013’te çıkmıştı. İkindi albümde “Truva Sonatı” ve “Yürüyen Köşkü kaydetti.

Gezi Parkı: Masumiyetin katledilmesi 

Albümde yer alan eserlerden ikisi; “Gezipark Sonatı” ve Ankara Garı’ndaki terör olayını anlatan “In Memoriam”, Türkiye’nin yakın tarihinde yaşanan iki dramatik olayın, en gerçekçi ve çıkarsız anlatımı.

GeziPark Sonatı, ‘İstanbul Sokaklarında Direniş Geceleri’, ’Gaz Bulutunun Sessizliği’, ‘Suçsuz Çocuk Berkin Elvan’ başlıklı bölümlerinden sonra bize ‘Umutlar Tükenmez’ diyor. Böylece erki elinde bulunduranlar ne kadar uğraşsalar da gerçekliğin üzeri örtülemeyecek ve yüzlerce yıl sonra da ölmez bir eserin bölüm başlıklardan biri olarak suçsuz bir çocuğun katledilişini haykıracak bize…

AKM, 98’nci yılında Cumhuriyet’i utandırdı

İlk defa bir yere Atatürk’ün adının tekrar verilmesine üzüldüm. Eminin O’nun ruhu da sızlamıştır. Ve yine eminim ki hayatta olsaydı adında Atatürk bulunan ve İstanbul’un tek önemli kültür merkezini, Fazıl Say’ın “İstanbul Senfonisi”yle  ya da 10 Kasım nedeniyle sosyal medya ve televizyonlarda sık sık gösterilen ve  ağaca olan saygısını, sevgisini anlatan ’Yürüyen Köşk’ adlı eseriyle açardı.

2010 yılında Avrupa Birliği tarafından İstanbul’un “Kültür Başkenti” olması nedeniyle , dünyada ilk kez seslendirilmesine “izin” verilmeyen sürgündeki eser ‘İstanbul Senfonisi’ni, besteci Almanya’nın Dortmund kentindeki konser salonunun siparişi üzerine yazmış ve Türkiye için ne utançtır ki, dünya prömiyeri de orada yapılmıştı.

Dünyanın birçok ülkesi onu onurlandırmak için adeta yarıştı, hala da yarışıyor. Ünlü Salzburg Festivali, Say’ın eserleri ya da yorumlarıyla açılırken, Japonya adına festival yaparken, Fransa ve Almanya’da özel konser günleri düzenlenirken; onlarca uluslararası ödül alan, Avrupa Komisyonu’nun 2008 de kültürlerarası diyalog çalışmasında ‘Ambassador’ (elçi) ünvanıyla görev yapan, doğuyla batı arasında sanatıyla köprüler kuran piyanist-besteci Fazıl Say’a değil, Sibel Can’a yer verdi salonlarında AKM…

Her çağda ve her coğrafyada , erki elinde bulunduranların zulmüne karşı muhalefet eden gerçek sanatçılar gibi Fazıl Say da iyilikten yola çıkarak daha eşit, adil ve kardeşçe bir yaşamın herkes için mümkün olmasını istedi sadece.

En trajikomik olan da; AKM yönetimi ve karar vericilerilerin, salonlarında bir yapay zeka piyaniste yer verip, gerçek bir piyano zekası ve dahisi olan Fazıl Say’ı dışlamasıydı.

Sonuçta AKM halkın, çünkü onların parasıyla yapıldı ve inanıyorum ki bu halk bir gün o salonları, Say’ın eserleriyle, piyanosunun tınılarıyla onurlandıracak. Ben AKM’yi tabii ki gidip göreceğim orası bizim, ama  konser salonları bu onuru yaşayıncaya kadar, hiçbir konsere gitmeyeceğim.

*

Olanca kötülüğün, karanlığın içinde her şeye rağmen ışık vardır ve ışığa zaten en çok ‘karanlık zamanlar’da ihtiyaç duyarız. Her doğum bir mucize, her insan yeni bir başlangıçtır ve insanlar bir araya gelip ortak eylemde bulunabildikleri sürece umut da vardır. Dünya sevgisini mümkün kılan, içinde yaşadığımız dünya için sorumluluk alıp ortak eylemde bulunma yetimizdir.” (Hannah Arendt)   

 

‘Nükleer enerji iklim krizine karşı çözüm değil, bilakis tehdit’

Nükleersiz.org koordinatörü ve Yeşil Gazete nükleer editörü Pınar Demircan’ın Sivil Sayfalar’a verdiği nükleer sözleşmelerle ilgili röportajıh ikinci bölümünü aynen yayımlıyoruz. 

*

Pınar Demircan, nükleer santrallerin kurulumundan başlayan negatif etkilerinin çalıştığı dönemdeki devasa riskler ve çevreye verdiği zararla devam ettiğini, tasfiye kararından sonra da hem çevreye hem de ekonomiye zarar vermeyi sürdürdüğünü söylüyor. Demircan; “Nükleer santraller çözümlenememiş atık sorunu, aşırı maliyetli süreçlerinin yanı sıra tüm yakıt çevrimi içinde değerlendirildiğinde (uranyum madenciliği-yakıt üretimi-yakıt sevkiyatı-tesis inşaatı-atık süreci) nükleer enerji üretiminin güneş enerjisine göre altı, rüzgar enerjisine göre de üç kat daha yüksek karbon salımına yol açtığı bilimsel olarak ispatlanmıştır” diyor.

Nukleersiz.org ve nükleer karşıtı mücadele veren diğer dernekler, sıklıkla nükleer enerjinin temiz enerji olmadığını vurguluyor, taşıdığı tehlikelerin altını çiziyor. Nükleer enerjinin iklim krizine karşılık çözüm önerisi olarak sunanlara karşı sizin argümanlarınız nelerdir? Nükleer enerji iklim değişikliğini önleyebilir mi? 

Pınar DemircanNükleer enerjinin iklim krizine karşı çözüm değil bilakis tehdit olduğuna dair iddiamız, nükleerin salt bir enerji kaynağı olmadığı gerçeğine dayanıyor. Çünkü yaşamın devamlılığı ancak ekolojide yaratılan tahribat üzerinden bize kötücül formlarda dönmeyecek bir enerji türüyle mümkün olabilir. Yani enerjinin astarı yüzünden pahalı olmamalıdır. Nitekim kömürün riskleri, emisyonları artırdığı artık küresel çapta anlaşıldı ve kömürden vazgeçiliyor. Esasen Çernobil Nükleer Felaketi’nin ardından Avrupa’da 10 yıl boyunca nükleer santral kurulmamıştı. En son Fukuşima Nükleer Felaketi meydana geldiğinde Almanya tüm sanayisini besleyen elektrik üretiminin %30’unu sağladığı nükleer santralleri kapatma kararı aldı ve bu kararını 2022’de tüm reaktörlerini kapatmış olmak için adım adım uyguluyor, 11 reaktörünü kapattı ve kapatılmayı bekleyen altı reaktörü kaldı. Benzer şekilde Belçika, İspanya ve İsviçre 2030 itibariyle nükleer santrallerini tekrar açmamak üzere kapatma yani söküm kararı aldı. Almanya’nın kömürlü termik santrallerini de kapatma kararı aldığını biliyoruz.

Bu noktada şunu hatırlatmak istiyorum: Almanya 2019’da ilk kez, hidro-olmayan yenilenebilir enerji kaynakları (güneş, rüzgar ve esas olarak biyokütle) nükleer santrallerden daha fazla enerji üretti. 2020’de nükleer üretimdeki önemli düşüşle aradaki fark genişledi ve yenilenebilir kaynaklar küresel olarak nükleer reaktörlerden yüzde 16,5 daha fazla elektrik üretti. 2020’de ise Almanya’nın 573 trevatsaat elektrik ürettiğini bunun 557 teravatsaatini tükettiğini görüyoruz. Türkiye’de ise üretimin 291 teravatsaat, tüketimin 290 teravatsaat olarak gerçekleştiğini görüyoruz. Yani Almanya dev sanayisini yenilenebilir enerjilere dayandırarak mevcut nükleer santrallerini kapatmanın maliyetlerini de göze alarak nükleer enerji üretiminden vazgeçiyor.

‘Türkiye güneş ve rüzgar enerjisi üretiminde neden Almanya’yı geçemesin?’

Almanya’nın yarısı kadar elektrik üreten ve tüketen Türkiye bu niye yapamasın? Kaldı ki Türkiye’de güneş elde edilen zaman süresi Almanya’ya göre 1000 saat daha fazla. Türkiye’de ihtiyaç duyulan elektriğin yalnızca %6’sı güneşten elde edilirken,  Almanya’da yüzde 60 daha az güneş kapasitesi olmasına rağmen Türkiye’de üretilen güneş enerjisinin 46 kat fazlasını üretiliyor.

Rüzgar konusunda da benzer bir durum söz konusu: Almanya’da rüzgardan elde edilen elektrik enerjisi ile tüketiminin yüzde 21’i karşılanırken ve Türkiye rüzgar konusunda da Almanya’dan üç kat daha yüksek kapasiteye sahipken rüzgar enerjisinden üretimi Almanya’nın yarısı kadar. Ayrıca Almanya 2022’de nükleerden çıktığı gibi 2038’de kömürden çıkmış olacak. Yani nükleeri de iklim krizine bir çare olarak görmüyor, iklim krizi açısından kapatılması elzem olan kömürden çıkışını da nükleerden sonraya bırakıyor! Bununla birlikte güneş ve rüzgarın istihdam olanaklarının nükleere göre en az üç kat daha fazla olduğunu da belirtmeliyim.

‘Nükleer santrallerin söküm ve atık süreci de çok maliyetli’

Almanya’nın Fukuşima Nükleer Felaketi’nden ders çıkararak nükleer enerji üretiminden vazgeçmesinin arkasında Japonya’daki gibi bir felaketin meydana gelmesi halinde ilk günlerde açıklanan 250 milyar dolarlık kazanın maliyetinin bugün 750 milyar dolara ulaşmış olmasıyla da ilgisi var, kaldı ki izleyen yıllarda Fukuşima’nın maliyeti 1 trilyon doları da aşacak. Zira daha onlarca yıl nükleer atıklarla da uğraşılması gerekiyor. Yani nükleer tesis sökülse dahi sorunlar devam etmekte, hep ek önlemler alınması, yeni maliyetlerin yüklenilmesi gerekecek.

Bu öyle maliyetli bir süreç ki, nükleer risklerin bilincinde olan çoğu ülkenin dahi nükleer santrallerini kapatmaktan kaçınmasının da nedeni. Zira mevcut siyasi iktidarlar bu sorun ve maliyetli süreçleri üstlenmek istemiyor. Esasen Almanya nükleer enerji üretiminden çıkmış olunca da sırada söküm süreçleri ve atık bertaraf süreçleri bulunduğundan nükleer sınavı bitmiş değil, yine bu proseslere insan ve maddi kaynak ayırmak zorunda kalacak. Örneğin bugün ülkenin elinde 20 bin ton nükleer atık var, bunlar kimsenin kendi bölgesinde ya da ‘arka bahçesinde’ istemediği atıklar… Almanya’da nihai nükleer atıklar için kalıcı milyonlarca Avro maliyet anlamına gelen kalıcı depolama alanı araştırmaları devam ediyor.

Nükleer santrallerin bu söküm ve atık süreçleri dahil ekoloji ve yaşamın devamlılığı açısından riskleri saymakla bitmez, bu röportaja da sığmaz. Bunun için ilgilenen okuyucularımızı nükleersiz.org web sitemizde nükleer riskleri, karşı çıkış nedenlerimizi 100 nedende topladığımız sayfaya davet edeyim.

Nükleerin genel risklerine ek olarak, iklim krizine  çözüm olamayacağını esas alan Do not Nuke The Climate /Türkçe tercümesiyle İklimime Nükleer Bulaştırma!  adında dünya çapında bir kampanyanın başlatıldığını belirtmek isterim. Biz de  bu kampanyanın aktif bir üyesi olarak Türkiye’de yaygınlaştırılmasına çalışıyoruz.

‘Akkuyu Nükleer Santrali’nin inşaatı dahi yaşamın kendisine düşman’

Nükleer yakıtın çıkartılıp, işlenip, ömrünü tamamlamasına kadar geçen yaşam çevrimine “Nükleer Yakıt Çevrimi” denir. Yakıt çevriminin ön kısmı olarak adlandırılan süreç, uranyumun reaktörde kullanılmak amacıyla yerin altından çıkartılması ki burada da radyoaktif atıklar ortaya çıkar; kimyasallarla işlenmesi; zenginleştirilmesi ve yakıt imalatı aşamalarından oluşur. Elektrik üretimine başlandıktan üç yıl sonra yakıtın reaktörden çıkartılmasını izleyen ve havuza alınarak gerçekleştirilen depolama süreçleri, havuzdan alınıp yeniden işleme tabi tutulması (bu aşamada denizaşırı sevkiyat da söz konusu) ve nihayet kalıcı depolama/jeolojik depolama süreçleri  nükleer yakıt çevriminin kendisidir. Bu yakıt çevriminin her aşamasında karbon salınır. Bu prosesler benzin, mazot kullanılarak doğa tahrip edilerek gerçekleştirilmektedir. Ayrıca bu proseslerin her biri  karbon salımı olan proseslerdir. Karbon salımı demişken  tertemiz Akdeniz’in Akkuyu Plajı’nın, kum zambaklarının kökünü kurutan, fokların yaşam alanını yok eden Akkuyu Nükleer Santrali’nin görüntüsü bile, nükleer enerji tesisi inşaatının dahi ekolojiye dolayısıyla iklime yani yaşamın kendisine nasıl düşman olduğunu göstermez mi?

Toparlayacak olursam; nükleer santraller çözümlenememiş atık sorunu, aşırı maliyetli süreçlerinin yanı sıra tüm yakıt çevrimi içinde değerlendirildiğinde (uranyum madenciliği-yakıt üretimi-yakıt sevkiyatı-tesis inşaatı-atık süreci) nükleer enerji üretiminin güneş enerjisine göre altı, rüzgar enerjisine göre de üç kat daha yüksek karbon salımına yol açtığı da bilimsel olarak ispatlanmıştır. Bunun için bilimsel bir kaynak da paylaşabilirim. (Sovacool, B.K Valuing the greenhouse gas emissions from nuclear power: A critical survey, Energy Policy,Volume 36, Issue 8, 2008)

Almanya, İsviçre gibi ülkeler nükleer santrallerini kapatma kararı alırken Türkiye yeni nükleer santral kurmanın peşinde. Türkiye’de Mersin ve Sinop’ta yapımları süren nükleer santraller durdurulmazsa ne gibi tehlikelerle karşılaşmak olası? Burada en çok akla gelen şey Çernobil ya da Fukuşima gibi kazaların yaşanma olasılığı. Ama bu çeşit kazalar olmasa dahi, normal işleyişiyle de nükleer santrallerin çevreye verdiği zararlar neler? 

Türkiye’nin halihazırda Mersin’de devam eden Akkuyu Nükleer Santral Projesi’nden vazgeçmesi gerekiyor. Esasen Türkiye’de nükleeri bir enerji kaynağı olarak gören, geleceğin teknolojisi olarak değerlendirenlerin bile Türkiye’deki nükleer santral projelerine karşı çıkması gerekiyor. Nükleer santrallerin genel tehlikelerini, risklerini nükleer enerjiyi savunanlar ya bilmez ya  da gerçekleşmesi düşük riskler olarak görür, tecrübe etmeden anlamayacaktır. Fakat bu ülkenin gerçeklerini gören bilen, bilenlerin bilmeyenlere, görmek istemeyenlere anlatması lazım. Çünkü herkesin Akkuyu Nükleer Santrali’nin kurulmasına karşı çıkması Sinop’taki projenin ise  başlatılmasına engel olması gerekiyor. Yani size üçlü bir yelpazeden bahsediyorum:

  • Nükleere özgü nedenler (ekolojik olmaması, savaş teknolojisi olması)
  • Nükleer santrallerin kurulması için uluslararası sözleşme yapmak ve bunu yap-sahip ol-işlet formatında Ruslara teslim etmek dahil şeffaflık ve hesap verebilirlikten uzak olma durumu yani bizim ülkemize özgü nedenler (siyasi nedenler).

Bunların içine Akkuyu NGS’de 2019’da meydana gelen reaktör temelinin inşaatının çökmesini, geçen sene yaşanan ve bir kilometrekare mesafede evlerin arabaların camlarının kılınmasına neden olan patlamanın ve daha birkaç gün önce Akkuyu NGS trafosunda çıkan yangının meydana geliş sebeplerini de ekleyelim. Bunlar sıradan olaylar değildir, bu ülkede nükleer enerjiyi savunanların bile Türkiye’de nükleer santral kurulmasına karşı çıkmasını gerektiren bazı önemli örneklerdir.

İklim kriziyle bu iki kategoriyi daha da öteye taşıması muhtemel nedenler şeklinde tasnif edebiliriz bunları. 

Nükleere özgü nedenleri açarsam; nükleer aslında bir enerji kaynağından ziyade dünya genelinde ağlarını örmüş nükleer endüstrinin bir ürünüdür ve esas amacı nükleer silah üretimine ya da nükleer teknolojilerin geliştirilmesine yönelik üretimdir. Yani siyasi ve ekonomik pazarlıkların konusuna girer. Nükleer santral kurarak ana hedefin enerji üretimi olmadığını bize bu enerjinin verimli olmayan, riskli süreçleri ve uzun zaman alan maliyetli inşaat süreçleri zaten göstermekte. Kaldı ki nükleerin ekolojiye düşman su kaynaklarını kullanan ve kirleten bir üretim süreci vardır.  Örneğin 2017’den beri bu konuda yazıyorum ki içinde bulunduğumuz iklim krizi çağında kurak geçen yaz mevsimi boyunca soğutma suyunu göl ve nehirden alan nükleer santrallerin kapatılması hatta yaz aylarında devreden çıkarılması gibi durumlar söz konusudur ve maalesef iklim krizi bu gibi örnekleri her geçen yıl çoğaltacaktır.

Bu noktada nükleer enerji için verimli denebilir mi? Üstelik soğutma suyuna neden ihtiyaç duyulduğu da başlı başına bir sorun. Zira nükleer enerji doğası gereği verimsiz, aşırı ısınan bir maddeyi deniz suyuyla soğutarak aşırı yüksek sıcaklık üretmek suretiyle buhara çevirerek jeneratör çalıştırıyorsunuz. Kömürlü termik santralin daha fazla su kullananı diye düşünebilirsiniz ve bu suyu kullanmak için de deniz canlılarının ölmesine neden olan klor ve kimyasallar kullanılıyor. Şimdi bu noktada sadece bacasından karbon emisyonu çıkarmıyor diye nükleer santral iklim dostu farz edilebilir mi? Kaldı ki ek olarak yine ekolojik olarak sorun yaratacak başka bir madde salımı yapıyor. Periyodik olarak havaya radyoaktif izotoplar salıyor. Bazen bu salım daha uzun sürelerde oluyor. İşte bir problem geldiğinde belirlenen sınırlar aşılarak bu salım yapılırsa ve bu uluslararası meteoroloji kaynakları tarafından tespit edilirse imzaladığınız sözleşmelere ve vakanın büyüklüğüne göre ülkelere tazminat ödüyorsunuz.

Öte yandan nükleer enerji ile ucuz elektriğe erişim imkanı gibi yalanlara da toplumun kanmaması gerekiyor. Çünkü elektriği şu anda dünya standartlarına göre 4 dolar sentten alırken Akkuyu Nükleer Santrali için bunun ilk 15 yıl için üç-dört kat fazlasına 12,35 dolar sent’ten satın alacağımızı taahhüt etmiş bulunuyoruz ki sonraki yıllarda bu temel fiyatın artmayacağını garantisi yok, kaldı ki yurttaş elektriğe ulaşırken eklenecek vergiler de cabası. Üstelik doların TL karşılığı anlaşma yapıldığı zaman 2,35TL iken bugün 10 TL olması gibi Türkiye’nin ekonomik gidişatının vahametini gösteren durumlar söz konusu.

Son olarak; Dünya Nükleer Endüstri Durum Raporu eylül ayının sonunda kamuoyuyla paylaşıldı. Yeşil Gazete’de de sizin raporla ilgili detaylı incelemeniz yer aldı. Raporda geleceğe yönelik öne çıkan ayrıntılar sizce nelerdi? Dünya nükleer enerjiden uzaklaşıp temiz, yenilenebilir enerjiye yaklaşıyor, iklim kriziyle –en azından nükleer enerji alanında- gerçekten mücadele ediliyor diyebilir miyiz? 

Maalesef diyemeyiz. Bilakis dünya şimdi iklim krizi bacasından karbon salmadığı iddiasına dayanarak  sorunlu ve sorumsuz bir yolda ilerleme eğilimi içinde bulunuyor. Diğer bir deyişle 1970’lerin sonunda petrol krizinde kömüre, petrole  alternatif enerji kaynağı olarak gösterilerek adeta Nükleer Rönesans ilan edilen dönemde nükleer santrallerin birbiri ardına kurulması deneyimlenmişti. Şimdi benzer bir atılımı nükleer lobi iklim krizini bahane ederek yapmanın peşinde. Bu şekilde ikinci bir nükleer rönesans başlatmak niyetindeler ki bunun en net örneği olarak Ortadoğu’nun nükleerleşmesinde  görüyoruz. Yeni nükleer santraller kuşkusuz nükleer lobi için yeni müşteriler demek… Bugün 31 ülkede toplam 415 nükleer reaktör aktif operasyonda bulunuyor.

Nükleerin iklim krizine çözüm gibi gösterilmesi yeni bir hadise değil, ancak her geçen yıl nükleer lobi bu konuda el yükseltiyor. Örneğin 2017 yılında Bonn İklim Forumu’nda muzda da radyasyon var, bakın her gün yiyebiliyorsunuz diyerek muz dağıttılar. Muzdakinin radyasyon değil potasyum olduğunu es geçerek bunu yapıyorlar ki hemen ardından Türkiye’de de böyle haberler dolaşıma sokuldu. Muzdaki potasyumun endüstriyel izotopla aynı şey olmadığını, çocuklarda görülen tiroit kanserinin tek nedeninin endüstriyel izotoplar olduğunu, oysa bu çocuklar için muzun önemli bir besin kaynağı olduğunu göz ardı ediyorlar.

Bu konuda ilgili bir yazımın da linkini yeri gelmişken buradan verebilirim.

Dünya Nükleer Endüstri Durum Raporu’na dair bir değerlendirmeyi hemen her sene kaleme alıyorum çünkü hakikaten güvenilir ve tarafsız bilgi kaynağına ihtiyaç var bu alanda .

Kuşkusuz küresel olarak Paris İklim Anlaşması’nın imzalanmasıyla iklim krizinin durdurulması, en azından yavaşlatılması için bir adım atılmış olması sevindirici fakat nükleerin çözüm gibi sunulması nedeniyle bu yaklaşımın samimi olmadığını görüyoruz. Yani aslında iklim krizinde nükleere ayrılan kaynaklar çözümün kendisinden adım adım uzaklaşmak demek.

Nitekim Dünya Nükleer Endüstri Durum Raporu’nda da nükleer enerjinin güneş ve rüzgar üretimindeki maliyet düşüşlerine rağmen yaygınlaştırılmak istendiği görülüyor, oysa iklim riskleriyle birlikte düşününce nükleer endüstrinin dünyanın bütünü için mevcut olan risklerinin artmış olduğuna da dikkat çekiliyor. Dünya genelinde nükleer reaktörlerin yaşlanmakta oluşlarıyla bakım-onarım maliyetlerinin arttığı ve daha da riskli konuma geldikleri de düşünülmesi gereken hususlardan. Dileyenler raporun değerlendirmesine şuradan göz atabilirler.

Zira iklim krizine çözümü nükleer enerjiyle verileceğini sanmak gerçeklikten kopmuş olmayı gerektirir. Her şeyden önce dünyanın çok vakti kalmadı. Nükleer çözüm bile olsa 10 yıldan önce bitmeyen inşaatlar, milyonlarca dolarlık maliyetlerin arşınlanma zorunluluğu hızlı önlemler alınmasına izin vermez. Kaldı ki 2030’da eriyen buzullara bağlı olarak deniz kıyısındaki nükleer santraller için deniz seviyelerinin yükselmesi gibi büyük riskler var. Bu risklerden biri de Akkuyu için geçerli.

‘Türkiyen nükleeri iklim krizine çözüm gibi gösteren ülkeler arasında’

Maalesef  Türkiye nükleerin iklim krizine çözüm gibi gösterilmesine  aracılık eden bir ülke konumunda. Çünkü enerji üretimi için uzun, maliyetli süreçlerin göze alınması bazı siyasi iktidarlar için siyasi vaatler oluşturarak bunları kullanmayı sağlıyor. Örneğin iş piyasası yaratılacağı söyleniyor, dünya nükleer endüstri pazarına girileceği söyleniyor ve meşakkatli, uzun ve maliyetli süreçler neoliberal kapitalizmle uyumlu bir şekilde siyasilerin vaat edebileceği iş pastaları olarak sunuluyor.

Oysa nükleer santral faaliyete geçtiğinde asında bu vaatler de yerini burukluklara bırakacak. Çünkü nükleer santrallerin belli teknolojik standartları var ve know how sahibi olan Rusya’nın Türkiye tarafında teknolojik aktarım yapması söz konusu değil. Ayrıca Rusya’nın kendi iş piyasasını ilgilendiren bir durum bu daha çok. Şöyle bir örnek vereyim; Fukuşima Nükleer Felaketi’nin nedenlerini ve sonuçlarını öğrenip Türkiye’ye aktarmak üzere Japon sivil toplum örgütlerinin davetiyle Fukuşima’ya birkaç kez gitme imkanım olduğunda bir nükleer santral ziyaret etmiştik. Orada görevliye Fukuşima sonrasında tüm nükleer santraller kapatıldığı için nükleer santral çalışanı olan teknik personeli işten çıkarıp çıkarmadıklarını sormuştum. Yanıt, ‘hayır kimse çıkarılmadı, yurt dışındaki projelerde değerlendirilecek onlar’ şeklindeydi.

Nükleerin bir enerji kaynağı olmadığı konusunda son olarak size Ermenistan’dan bir örnek vermek isterim. Bildiğiniz gibi orada 400 Megavatlık bir nükleer reaktör var, önceden Ermenistan’ın Rus uzmanların desteğiyle yapılan iki  reaktörü vardı. 1988 yılında 7,2 büyüklüğündeki Spitak depreminden sonra kapatıldı ancak, 1995 yılında 2’nci ünite yeniden açıldı. Ermenistan Rusya’dan yüzde 80 oranında doğalgaz ithal eden bir ülke yani Türkiye gibi enerjide dışa bağımlı. Nükleerden elde ettiği elektrik enerjisinin yarısını ise İran’a ihraç ediyor. Yani Ermenistan nükleer santrali kendi enerji ihtiyacını karşılamak için üretmiyor. Şu anda da renövasyon sürecinde olan santralin en az 2026’ya kadar çalıştırılması planlanıyor. Türkiye’de halihazırda kurulu kapasiteye ve gelecek projeksiyonlara baktığımızda elektrik üretimine ihtiyaç görülmüyor ve Türkiye halihazırda yüzde 50 oranında Rusya’ya olmak üzere  toplam yüzde 70 civarında enerjide dışa bağımlı bir ülke pozisyonundadır.

Oysa siyasi iktidarın retoriğinde “yerli ve milli” tabir edilen enerji üretimi ancak güneş ve rüzgarla mümkündür, zira dev endüstrisini Türkiye’deki kapasitenin yarısıyla ayakta tutabileceğini öngören Almanya yüzünü tamamen güneşe ve rüzgara dönebiliyorsa bunu Türkiye çok daha kolay ve kısa sürede başarabilir. Aksi takdirde Türkiye insan ve maddi kaynağını nükleer enerjiyle tüketirken yurttaşlarını istihdam edebileceği yarınlarını doğru projelerle emanet edebileceği güneş ve rüzgar enerjisi üretim süreçlerine geç kalabilir.

Röportajın ilk bölümünü şuradan okuyabilirsiniz.

Birçok kuş türünün yaşadığı Nehil Sazlığı’nda yeniden yangın çıktı

Hakkâri‘nin Yüksekova ilçesinde, birçok kuş türünün yaşadığı Nehil Sazlığı‘nda dün akşam yeniden yangın başladı.

Bataklık olduğu için ekiplerin müdahale edemediği yangının yerleşim birimlerine sıçramaması için önlem alındı.

Yüksekova’ya bağlı Dedeler, Kamışlı, Karlı ile Vezirli köylerinin yakınında bulunan ve birçok kuş türüne ev sahipliği yapan Nehil Sazlığı’nda iki gün önce de yangın çıkmış, yangın iki saat içerisinde kontrol altına alınmıştı.

Kundak şüphesi

İki gün sonrasında yeniden çıkan ve rüzgarın da etkisiyle büyüyen yangına ekipler, alanın bataklık olması nedeniyle müdahale edemedi. Yangının yerleşim yerlerine sıçramaması için önlem alınırken, jandarma da çıkış nedeniyle ilgili soruşturma başlattı.

Nehil Sazlığı’nın yandığını söyleyen Nevzat Alter, DHA’ya yaptığı açıklamada “Kış mevsimini yaşıyoruz. Yüksekova’nın can damarı olan Nehil Sazlığı cayır cayır yanıyor. Birileri kasıtlı olarak onlarca canlının yaşamış olduğu Nehil Sazlığı’nı bilerek yakıyor” iddiasında bulundu.