Ana Sayfa Blog Sayfa 1161

Ahmet Kaya’nın ölüm yıldönümü öncesinde mezarına saldırı düzenlendi

Fransa’nın başkenti Paris’te 16 Kasım 2000’de yaşamını yitiren Ahmet Kaya’nın mezarına saldırı düzenlendi.

Ölüm yıldönümünden hemen önce gerçekleştirilen saldırıda Kaya’nın Paris’te Père Lachaise Mezarlığı’nda bulunan kabrinin mezar taşları kırıldı.

Saldırının kim veya kimler tarafından gerçekleştiği bilinmiyor. Ancak mezarı ziyaret eden kişiler, paylaştıkları videoda saldırının yeni olduğunu söyledi.

‘Kürt sanatçının ölüsü bile korkutuyor’

Kürt kadın hareketi TJK-F, kültür hareketi Tev-Çand Paris ve Fransa Demokratik Kürt Konseyi tarafından yapılan ortak açıklamada “Ölüm yıl dönümü olan 16 Kasım tarihine birkaç gün kala yapılan bu saldırı onu 1999 yılında hedef gösteren zihniyetin ürünüdür” denildi.

ANF Türkçe’nin aktardığına göre açıklamada “Kürt sanatçısının ölüsü bile korkutuyor çünkü biliyorlar ki onların şarkıları halen milyonların kalbinde nefes alıyor. Tıpkı onun şarkı sözleri gibi, Kürt halkının yiğit evlatlarının mücadelesi, barış ve demokrasi umudundan korkulduğu için Kürdistan’da her gün onlarca mezar tahrip eden zihniyet, bu kez kendini Paris’te Pere Lachaise mezarlığında ortaya çıktı” denildi.

https://www.youtube.com/watch?v=D4_XctU-O2c&feature=emb_title

‘Kürtçe şarkılar söylenmeye devam edecek’

Açıklamanın devamında “Biliyorlar ki, susturmak istedikleri barış, demokrasi ve özgürlüğün savunucularını susturamıyorlar ve yaymak istedikleri korkuyu bu kez ölülerin mezarlarına saldırarak yaşatmaya çalışıyorlar. Yakılan kitaplar, yasaklanan şarkılar, yıkılan heykeller, zindanlara atılanlar, yıkılan mezarlarla amacınıza ulaşamayacaksınız çünkü bu şarkıları söyleyenler hep karşınızda dimdik duracak ve Kürtçe şarkılar, türküler söylemeye devam edecek” ifadeleri kullanıldı.

16 Kasım’daki anma törenine çağrı yapılan açıklamada “Paris’te yaşayan tüm yurtsever, devrimci ve demokrat halkımızı Père Lachaise mezarlığında 16 Kasım Salı günü saat 14.00’de gerçekleşecek anma etkinliğine faşizme yanıt olarak katılmaya çağırıyoruz” denildi.

2021’in ekim ayında en az 165 işçi iş cinayetlerinde hayatını kaybetti

İşçi Sağlığı ve İş Güvenliği Meclisi, (İSİG) eEkim ayı iş cinayetleri raporunu yayımladı. Rapora göre Ekim ayında en az 165, yılın ilk on ayında ise en az bin 853 işçi hayatını kaybetti.

Asgari ücret tartışmalarının başladığı hatırlatılan raporda, iktidarın medyada 3 bin 500 ve 3 bin 800 civarında ücret dillendirerek seçim kozu olarak kullandığı belirtildi: “İşçi sağlığı ve iş güvenliği mücadelesi açısından asgari ücret mücadelesi önemli bir başlık. Sağlıklı, yeterli, dengeli beslenme ve sosyal yaşamın idamesi sağlığımız için olmazsa olmaz.”

İşçilerin taleplerini mücadeleyle kazanacağı belirtilen raporda, asgari ücretin ortalama ücret haline getirildiğine vurgu yaparak, görüşmelerin TRT’den canlı olarak yapılması istendi.

 İki çocuk, 16 kadın, beş göçmen işçi yaşamını yitirdi

Raporda, 2021 yılının ilk on ayında en az bin 853 işçinin hayatını kaybettiği vurgulandı. Hayatını kaybeden işçinin 145’inin ücretli, 20’sinin ise kendi hesabına çalıştığı belirtilen raporda, yaşamını yitirenlerin 16’sının kadın olduğu ifade edildi. 5 göçmen işçinin yaşamını yitirdiği açıklanan raporda, iş cinayetlerinin en çok inşaat, ticaret, tarım sektörlerinde yaşandığına dikkati çekildi. İşçi ölümlerinin en fazla pandemi nedeniyle olduğunu vurgulandı.

Raporda iki çocuk işçinin yaşamını yitirdiği belirtilirken, 51 işçinin ise 51 yaş ve üzerinde olduğu kaydedildi.  Rapora göre iş cinayetlerinin en fazla yaşandığı iller ise sırasıyla İstanbul, Kocaeli ve Antalya olarak açıklandı.

Caferbey köyünde iş makineleri köye girmesin diye cenaze namazı nöbet alanında kılındı

Manisa Belediyesi’nin vazgeçmediği çöp tesisine karşı dün akşamdan beri köy merasında nöbet tutan Caferbey köylüleri, iş makinelerinin girişini engellemek için cenaze namazını nöbet alanında yaptı.

Salihli ilçesine bağlı köye sabah 05.00 civarında jandarma ekipleri giriş yaptı. TOMA’ların hazır bekletildiği köyde gergin bekleyiş devam ediyor.

Tarımı etkileyeceği için karşı çıkılıyor

Tarımla geçimlerini sağlayan Caferbeyliler, su varlıklarının kirlenmesi ve tarımsal niteliğin düşmemesi için çöp tesisinin yapılmasına karşı çıkıyor.

Projenin başka yerde yapılmasını talep eden köylüler, SİPİL A.Ş.‘nin proje yürütücüsü olduğu tesise karşı Manisa İdare Mahkemesi’nde de karşı dava açtı. Hukuki sürece rağmen iş makineleri köye sokulmak isteniyor.

İş makinelerinin girişine engel oluyorlar

Gazete Duvar’dan Osman Çaklı’nın haberine göre pazar akşam 20.00’den itibaren köyün merasında nöbete başlayan Caferbeyliler, sabah saat 05.00 civarında jandarma ekipleri ile karşı karşıya geldi.

Jandarmanın “güvenliği sağlamak için buradayız” gerekçesini kabul etmeyen Caferbeyliler, iş makinelerinin güvenlik güçleri eşliğinde köye girmesinden kaygı duyuyor.

Uluslararası Atom Enerjisi heyeti Fukuşima’da nükleer santrali denetleyecek

Uluslararası Atom Enerjisi Ajansı (UAEA), Fukuşima Daiichi Nükleer Santrali‘nin radyoaktif maddeler içeren bir milyon tondan fazla atık suyunun okyanusa boşaltılması planını denetlemek için Japonya‘ya geldi.

Santralin işletmecisi TEPCO şirketi, 2022 yazına kadar santralde atık suların depolandığı tankların tamamen dolacağını açıklamış bunun üzerine hükümet biriken atık suyu iki yıl içerisinde okyanusa bırakmaya karar vermişti.

Numune toplayacak

Hükümet temsilcileri ile müzakerelerde bulunacak uzman heyet, santralde biriken radyoaktif özellikli atık suyun denize boşaltılması planını yerinde gözlemleyecek.

AA’nın aktardığına göre heyet, boşaltılması planlanan atık su tahlili, planın çevresel etkilerinin ölçülmesi ve kıyı bölgelerinden numune toplanması görevlerini yürütecek. Ardından hazırlanacak rapor kamuoyuna sunulacak.

‘Şeffaf şekilde paylaşılacak’

Ekonomi, Ticaret ve Sanayi Bakanı Hagiuda Koiçi, geçen hafta, planın gidişatına ilişkin UAEA gözlemlerini, uluslararası kamuoyu ile “şeffaf şekilde” paylaşacaklarını bildirmişti.

Eylülde tesisi gezen UAEA Nükleer Güvenlik ve Emniyet Departmanı Başkanı Lydie Evrard, “yerinde denetlemede bilimsel tarafsızlığın önemini” vurgulamıştı.

1,25 milyon ton atık su

Nükleer santralde devasa miktardaki radyoaktif su 2011 yılında meydana gelen deprem ve tsunaminin neden olduğu tam erimeler neticesinde üç reaktörde soğutma işlemine devam edildiği için  biriktiriliyor.

Santralin işletmecisi TEPCO şirketi, 2022 yazına kadar santralde atık suların depolandığı tankların tamamen dolacağını açıklamıştı. Santralde günde 170 ton atık su oluşuyor.

Tesis sahasında 1.000’den fazla tankta depolanan yaklaşık 1.25 milyon ton atık su biriktirildiği tahmin ediliyor.

Demircan: ALPS arıtma sistemi çalışmıyor

Hükümet, Gelişmiş Sıvı İşleme Sistemleri (ALPS) yoluyla sudaki radyoaktif konsantrasyonları güvenli seviyelere düşürebildiklerinde ısrar ediyor.

Ancak nukleersiz.org Proje Koordinatörü ve Yeşil Gazete yazarı Pınar Demircan, Yeşil Gazete’ye yaptığı açıklamada atık suyun içinde onlarca radyoaktif izotopun bulunduğunu ve suyu ayrıştırmak için kurulan ALPS arıtma sisteminin çalışmadığının tespit edildiği hatırlatmasında bulunmuştu.

Şu anda tanklarda depolanan suyun yüzde 70’inden fazlası, emisyon konsantrasyon standartlarını tamamen aşan Stronsiyum 90Sezyum 137 ve İyot 129 gibi radyoaktif maddeler içeriyor.

Karar başta Güney Kore olmak üzere komşu ülkeler ve yerel balıkçılık toplulukları tarafından da tepki ile karşılandı. Ancak UAEA, kararı onayladıklarını ve planın şeffaflıkla yürütüldüğünün gözlemlenmesi için sürece dahil olacağını belirtmişti.

Elmalı davasında istismar zanlısı aile üyelerine beraat

Antalya Elmalı‘daki çocuklara cinsel istismar davasında, tutuksuz sanıklar anne Merve A., üvey baba Rahmi A. ile çocukların dayısı S.C.G., ‘cinsel istismar’ ve ‘eziyet’ suçlarından beraat etti.

Ailenin iki çocuğu cinsel istismarı çizdikleri resimlerle anlatmıştı.

Elmalı Ağır Ceza Mahkemesindeki duruşmada çocukların tutuksuz yargılanan annesi M.A, üvey babası R.A. ve dayısı S.C.G. ile çocukların babası G.G. ve babaannesi G.S hazır bulundu. Duruşmaya taraf avukatlarının yanı sıra farklı illerden gelen baro avukatı ve dernek temsilcileri de katıldı.

Savcı 70 yıl ceza istedi

Bugünkü oturumda, duruşma savcısı Ahmet Karakaya’nın esas hakkındaki mütaalasında anne ve üvey babanın 70 yıldan, dayının da 30 yıldan az olmamak kaydıyla ayrı ayrı cezalandırılmalarını ve tutuklanmalarına karar verilmesini istedi.

Son sözleri sorulan sanıklardan M.A, önceki ifadelerini tekrarlayarak, kendisine iftira atıldığını ve konuşamadığını söyledi. Sanık R.A. ve S.C.G. de  suçlamaları kabul etmedi.

Baba G.G ise çocukların hem bedenen hem de ruhen travma altında olduklarını belirterek, “Sanıkların cezalandırılmasını istiyorum. Bu sanıklar dışarıda olduğu her gün başka çocuklar da tehlike altındadır” dedi. Babaanne de 6 yaşındaki çocuğun bütün detayları ile istismarı anlattığını, çocukların anneyle görüşmek istemediklerini söyledi ve sanıkların en ağır şekilde cezalandırılmalarını talep etti.

Müşteki ve baro avukatları, çocukların istismara uğradığını öne sürerek, sanıkların cezalandırılmalarını istedi ancak verilen aranın ardından mahkeme heyeti  “çocuğa yönelik cinsel istismar” ve “eziyet” suçlarından yargılanan anne M.A, üvey baba R.A. ve S.C.G’nin beraatine hükmetti.

Ne olmuştu?

2020’de babaanne G.S., iki torununun cinsel istismara maruz kaldığı iddiasıyla Balıkesir’de Edremit Başsavcılığı‘na başvurmuş ve eski gelini M. A., kocası R. A. ile gelininin erkek arkadaşlarından şikâyetçi olmuştu. Soruşturma başlatan savcılık, çocukların ifadelerini almıştı.

24 Temmuz 2020’de düzenlenen iddianameyle sanıkların cezalandırılması istemiyle Elmalı Ağır Ceza Mahkemesinde dava açıldı; 21 Mayıs’taki duruşmada ise sanıkların tutuksuz yargılanmasına karar verildi.

İki kardeş ise korunma altına alındı.

 

Çeşme Turizm Projesi, İzmir’de düzenlenen piknikle protesto edildi

Yarımada Talanını Durdur Koordinasyonu‘nun çağrısıyla Çeşme Turizm Projesi, İzmir Alaçatı Mersin Koyu‘nda düzenlenen bir piknikle protesto edildi.

Pikniğe Çeşme, Karaburun, Urla ve İzmir merkezden çok sayıda kişi katıldı.

‘Bölgenin talan edilmesine izin verilmeyecek’

Piknik boyunca proje ile Çeşme yarımadasında kamu arazilerine ve sahil şeridine el konacağı dile getirildi. Ayrıca, bölgenin talan edilerek bir avuç sermaye sahibine devrine izin verilmeyeceği vurgulandı.

Tüm gün süren pikniğe katılan İzmirliler, topluca bugün için bestelenen şarkıyı söyleyerek; bölgenin savunulması için yeni eylemlerde buluşmak üzere Alaçatı Mersin Koyu’ndan ayrıldı.

Deniz Gümüşel serbest bırakıldı: Haksız gözaltı için suç duyurusunda bulanacağız

Muğla‘nın Milas ilçesinde düzenlenen Zeytin Şenliği’nin sponsorluğunu yapan termik santral şirketi protesto ettiği için gözaltına alınan İkizköy Çevre Komitesi‘nden Deniz Gümüşel savcılık ifadesinin alınmasının ardından sabah saatlerinde serbest bırakıldı.

Deniz Gümüşel, kendisini karşılamaya gelen kalabalık ile birlikte kömür madenine karşı nöbetin tutulduğu Akbelen Ormanı’na gitti. Kalabalık yol boyunca “Kömür buradan gidene kadar biz burayı terk etmiyoruz” ve “zeytin yaşatır, kömür öldürür” sloganları attı.

Neler yaşandı?

Muğla Belediyesi ve Milas Kaymakamlığı tarafından organize edilen pazar günü gerçekleşen etkinliğin sponsorluğunu Yeniköy Kemerköy Elektrik Üretim ve Ticaret Anonim Şirketi (YK Enerji) üstlenmişti.

Pazar günü Milas’ta gerçekleşen Zeytin Festivali’nde konuşma yapan Deniz Gümüşel, şirketin 2017 yılında kömür madenini genişletmek için Işıkdere’de 20 bin zeytin ağacını kestiğini hatırlatmıştı.

Şimdi de kömür madenini genişletmek için 35 bin ağacı kesmek istediklerine dikkat çeken Gümüşel, polisler tarafından alandan uzaklaştırılmıştı. Videolarda Gümüşel’in yol boyunca polisler tarafından sürüklenerek götürüldüğü görüntüleniyordu.

‘Polis neden gözaltına aldığını söylemedi’

Pazar günü gözaltına alınma anlarını Yeşil Gazete’ye anlatan Deniz Gümüşel, “Şirketin sponsor olduğunu öğrendiğimizde orada şirketin yol açtığı zararları anlattık. Şenliğe katılanlar da anlatmamızı istediler. Katılımcıların çoğu da haklı olduğumuzu doğru söylediğimizi belirtti” dedi.

Polislerin kendisini gözaltına almaya çalıştıklarını belirten Gümüşel polise “Beni hangi suçla gözaltına alıyorsunuz?” sorusunu sorduğunu ancak yanıt alamadığını aktardı. Gümüşel, gerekçe sunmadan almaya çalıştıkları için direndiğini söyledi.

‘Kolumda morluklar oluştu’

Polisin bu sırada orantısız bir güç kullandığını dile getiren Gümüşel, “Kolumda morluklar oldu. Sol bileğimi de ters çevirdiler ve baya zorladılar. Onun da raporunu aldık ve adli kayda geçti” dedi.

Gümüşel daha sonrasında ifadesinin alınmasının erteletilerek geceyi nezarethanede geçirmek zorunda bırakıldığını belirtti.

‘Nezarethanede gecelemem keyfi bir karardı’

Gümüşel, “Terörist muamelesi göstererek tüm gece TEM’de nezarethanede bekletildim. “Halkı kin ve nefrete teşvik etmek” suçlaması yönelttiler. Ancak kamuoyu gözaltına karşı verdikleri desteklerle cevabını vermiş oldu” dedi.

Gözaltında gecelemesi için hiçbir geçerli sebep sunulamadığını belirten Gümüşel, İlk olarak ‘savcılık yarın ifadesini alacak’ dediler. Devreye Baro Başkanları girdi telefonlar açıldı. Bunun üzerine ise ‘gözaltı dosyasını hazırlamayı bugün yetiştiremeyiz’ dediler” bilgilerini aktararak bu kararın keyfi bir şekilde verildiğini söyledi.

‘Suç duyurusunda bulunacağız’

Savcılıkta verdiği ifadeyi de paylaşan Gümüşel, “Ne yaptığımı anlattım. İkizköylülerin iklim değişikliğinden ve kömürden dolayı zeytin üretimlerinin düştüğünü; bunlara sebep olan şirketin etkinliğin sponsorluğunu yaptığını öğrenince de gerçekleri dile getirdiğimi söyledim” dedi.

Herhangi bir adli kontrol şartı gerek görülmeden sabah saatlerinde serbest bırakılan Deniz Gümüşel, “Avukatlarla beraber haksız gözaltına karşı suç duyurusunda bulunacağız” ifadelerini kullandı.

Deniz Gümüşel, bu süreç boyunca yanında olan herkese teşekkürlerini iletti ve kömür madenlerine karşı mücadelelerinin devam edeceğini söyledi.

Yeni Delhi’de hava kirliliği nedeniyle eğitime bir hafta ara verildi

Hindistan‘ın başkenti Yeni Delhi‘de hava kirliliği nedeniyle eğitime bir hafta ara verildiği duyuruldu.

Kararı açıklayan Yeni Delhi Başbakanı Arvind Kejriwal, acil durum benzeri bir durumla karşı karşıya olduklarını kaydederken, hava koşullarının ağırlaşması halinde ilave tedbirler uygulayacaklarını da ifade etti.

Sokağa çıkma yasağı isteniyor

Hava kirliliğine karşı alınan tedbirleri duyuran Kejriwal, okulların bir hafta kapalı olacağını ve derslerin çevrimiçi yapılacağını söyledi.

İnşaat faaliyetlerinin de 14 Kasım’dan 17 Kasım’a kadar durdurulduğunu vurgulayan Kejriwal, kamu çalışanlarının da işlerini bir hafta boyunca evden sürdüreceğini kaydetti.

Kejriwal ayrıca, Yüksek Mahkeme‘ye sokağa çıkma yasağı uygulanması teklifinde bulunacaklarını da dile getirdi.

2019 yılında yapılan bir araştırma göre, Hindistan’daki hava kirliliğinin ülkede 1,2 milyondan fazla kişinin ölümünde etkili olduğu belirtilmişti.

[Yeşil Gazete Doğu’da-1] Van’ın ‘deniz’ine kavuşma savaşı

Haber/İzlenim Dizisi: Alev KARAKARTAL

Fotoğraflar: Ruşen TAKVA

Yeşil Gazete için ekim ayında çıktığım; Van, Batman, Diyarbakır, Mardin ve Urfa‘yı kapsayan seyahatte her bir ilin en temel ekolojik-sosyal sıkıntılarının fotoğrafını çekmeye çalıştım, hikayelerin izini sürdüm. Gördüklerime, duyduklarıma bazen çok şaşırdım bazen de malumu ilan ettim. Yorgun ama dolu bir heybeyle döndüm. Umarım okurların gözünde eksiksiz değilse de üzerinde düşünülmeye değer bir fotoğraf karesi oluşturabilirim.  

Uzun yol boyunca bana eşlik eden, kıymetli katkılarını esirgemeyen sevgili meslektaşlarım; Ruşen Takva, Şenol Balı ve Metin Yoksu‘ya minnettarım. Onlar olmasa bu dizi olmazdı. Bizi incelikle ve samimiyetle ağırlayan, sorularımı çekincesizce yanıtlayan yöre halkına, STK ve akademi temsilcilerine de İstanbul’dan selam ve teşekkürlerimle…  

*

Maceralı bir yolculukla vardığımız Van’da bizi kentin ‘kıblesi’, Van Gölü; Vanlıların deyişiyle Van Denizi karşılıyor. Niye böyle dediklerini anlamak zor değil. Çevresi net 430, girinti çıkıntılarıyla 600 kilometreyi bulan devasa göl, bir gölden beklenmeyecek şekilde güneşin doğduğu ve battığı ufuk çizgisine sahip.

Madem kıblemiz; ilk ziyaret ettiğimiz yer de hemen gölün kıyısı oluyor ve ilk kötü sürprizle karşılaşıyoruz: Suya varana kadar geniş bir alanı kaplayan, balçık ve plastikten kadın pedine, kağıttan otomobil lastiğine, maskeden aklınıza gelebilecek her türlü maddenin kalıntısına kadar ne ararsanız bulabileceğiniz, bir yarı sıvı-çöp alanı kilometrelerce uzuyor. Üzerinde martıların çığlık çığlığa uçuştuğu ‘deniz’ ise çok uzaklarda…

Nedenini anlamamız uzun sürmüyor. Su, yer yer 200 metreden başlayıp 1 kilometreyi aşan bir alandan çekilmiş ve yerine dip çamurunu, balçığı ve çöplerini, müsebbibi insana bırakarak sahil şeridinden uzaklaşmış.

Hem Van Çevre Derneği Başkanı Ali Kalçık, hem Van Yüzüncü Yıl Üniversitesi Su Ürünleri Fakültesi Öğretim Üyesi Dr. Mustafa Akkuş hem de Vanlılar son 50-60 yıldır böylesi bir çekilmeye şahit olmadıklarını söylüyor.

Van Gölü havzası kapalı bir alan. Yani, debisi yağmur ve kara bağlı dereler dışında ne bir akış var ne de çıkış. Yağış az, buharlaşma çok olunca su seviyesi düşüyor, tersi durumda artıyor. Küresel ısınmaya bağlı iklim krizinin etkisi de burada ortaya çıkıyor. “Geçen sene kar, bu sene de yağmur yağmadı” diyor Ali Kalçık. Meteoroloji Genel Müdürlüğü de onu doğruluyor: Van ve çevresi son yılların en kurak dönemini yaşıyor. Göle akan 111 dere de bizzat gölün kendisi de, yaşamsal önemdeki yağıştan payını alamayıp hemen her dereye kurulu HES’lerle ve aşırı buharlaşmayla sürekli su kaybedince, 3 bin 712 kilometre karelik yüzey alanıyla dünyanın en büyük sodalı gölü, Türkiye’nin en büyük gölü, göz göre eriyor.

Gölün sularının görülmedik ölçüde çekilmesiyle daha önce su altındaki bazı bölgeler ve mikrobiyalitler de su yüzeyine çıkmaya başlamış. Yüz yıl önceki balıkçı iskelelerinin su altındaki kalıntıları ortaya çıkarken, yeni yapılan göl kenarındaki balıkçı barınakları da sudan çok uzaklaştığı için kullanılamaz duruma gelmiş.

‘Doğa sabırlıdır, yavaş değişir ama değişim şiddetlidir’

Mustafa Akkuş, gölün geçmişten bugüne serüvenini şöyle anlatıyor:

Doğa sabırlıdır, doğa yavaş değişir ama değişim şiddetlidir. Çok merhametlidir ama acımasızdır da.  İnsanın değil de doğanın zaman dilimiyle konuşursak, bundan 100 bin yıl geriye gittiğimizde göl adeta kurumuş. Sadece Tatvan’ın önünde küçücük bir gölet halinde kalmış. 16 bin yıl geriye gittiğimizde ise öyle yükselmiş ki, bugünkü şehir merkezi ile Muradiye Ovası’nı kaplayarak Pir Reşit Dağı’nın eteklerine kadar ulaşmış. Bugün kıyıda gördüğümüz bir çok düzlük göl yükseldiği zaman su altındaymış.

En son 1850’de yaşanan yükselmede, Erciş’e gelen Saadettin Paşa’nın anlatımına göre Erciş Kalesi’nin bulunduğu yerdeki şehri şimdiki yerine taşımak zorunda kalmışlar. Şu anda da yağışsız bir periyoda girdik. 100 bin yıl öncesine dönemez diyemeyiz belki, ama son 50 yılı düşünürsek, Van Gölü’nde hiç bu denli bir çekilme yaşanmadığını söyleyebiliriz.”

Göldeki buharlaşmanın yağışların dört katı olduğuna dikkat çeken Akkuş, iklim krizine ilişkin bir müdahale olmadan bu şekilde devam ederse çekilmenin artacağını vurguluyor.

‘Vahşi sulama ve yanlış ürün deseninden vaz geçilmeli’

Tüm ülkeyi kaplayan kuraklık kabusunun tek etkisi Van Gölü’ndeki çekilme de değil. Akkuş tarımsal üretimde de yeni duruma uygun revizyonlar yapılmadığı için büyük sorunlar yaşandığına değiniyor:

“Şuna dikkat etmemiz lazım: Kuraklık bir sonuç, küresel iklim değişimi o sonucu ortaya çıkaran faktörlerden sadece biri. Ülkemizdeki ürün deseni halen çok yanlış. Bir taraftan suyumuz azalıyor, nüfus artıyor, ama biz hala vahşi sulamanın yanı sıra, şeker pancarı, yonca, buğday, arpa gibi suya çok ihtiyaç duyan bitkiler ekiyoruz. Muradiye ovası, Adilcevaz’a doğru giderseniz şeker pancarı tarlalarını göreceksiniz. Van Gölü etrafında da büyük elma bahçeleri bulunuyor.”

Anadolu’da geçmişte de kurak dönemlerin yaşandığını hatırlatan Akkuş, yarı-kurak bir iklime sahip olduğumuzu, bunun biraz altına düşülünce de kuraklık yaşandığına dikkat çekiyor; 1550’lerde Osmanlı’da yaşanan kuraklığın hemen ardından patlak veren Celali isyanlarını, 1850’lerde Diyarbakır, Bingöl ve Elazığ’ı vuran kuraklık ve kıtlık yüzünden binlerce köylünün merkeze hücum ettiğini anlatıyor.

Kuraklık sadece aşırı sıcaktan dolayı olmuyor, aşırı soğuk da kuraklığa neden olabiliyor. Havada su buharı ve yağış olmadığında, kış aylarının çok uzun olduğu bölgelerde ürün yetişmiyor. Akkuş kuraklık çeşitlerini şöyle tarif ediyor:

“Meteorolojik kuraklıkta yağmur yağmaz. Hidrolojik kuraklıkta derelerde su kalmaz. Bizim şu an yaşadığımız bunların katkısıyla ortaya çıkan tarımsal kuraklık. Bunu iliklerimize kadar yaşıyoruz. En sonunda da sosyo-ekonomik kuraklıkla baş etmemiz gerekecek. Bu da ülkeleri yıkar“

Akkuş son olarak kuraklığın ortaya çıkardığı su krizinin yol açabileceği başka bir riske de dikkat çekiyor: Göçler.

Suriye’deki olaylarda Arap Baharı’nın etkisi var elbette ama köylerdeki milyonlarca çiftçinin de kuraklık ve su sıkıntısı yüzünden şehirlere akın ettiğini unutmamak lazım. Ülke liderleri suyu yönetemedi. Huzursuz, mutsuz insan da her zaman büyük patlamalara hazır olur.

Bizim buradaki Bahçesaray Çayı ile Çatak Çayı’na gitmişsinizdir. Bunlar Dicle’nin ana kollarıdır. Bahçesaray Çayı’ndan çıkan su binlerce kilometre kat edip Basra Körfezi’ne dökülür. O binlerce kilometrede o sudan geçimini sağlayan, tarım yapan milyonlarca insan var. Yani sınırın ötesinde, sınır aşan sular bunlar. Bu su azaldığında ve Türkiye suyu azalttığı veya kestiğinde bu savaş nedeni bile olabilir.  Nil Nehri’ni düşünelim. Nehir dokuz ülkeden geçer. Mısır, eskiden güçlü olduğu zamanlar, yukarıdaki ülke ve insanlar pek ses çıkaramıyordu, ama şimdi su o kadar azaldı ki Uganda ve diğer ülkelerde çok ciddi bir toplumsal patlama olayı bekleniyor.”

Kanalizasyon ve evsel atıklar da göle…

Van Gölü’nün tek önemli problemi, su kaybı değil. Kentin yıllardır çözemediği atık sorunu doğrudan gölü etkiliyor. 21 yıldır tüm evsel atıklar ve kanalizasyon suları hiçbir arıtma olmadan göle akıtılıyormuş. Göl çevresinde birkaç arıtma tesisi bulunuyor ancak hiçbiri biyolojik arıtma yapmadığı gibi yıllardır da düzenli çalışmadıklarını öğreniyoruz.

Tuşba’ya bağlı İskele Mahallesi’nde bulunan eski tesis, 80’li yılların sonunda kurulmuş ve 100 bin nüfusa göre dizayn edilmiş.  O da gelen atığın sadece yüzde 20-30’unu arıtıyormuş. Şimdi göçmenlerle birlikte nüfusu iki milyonu bulan kentte, son 1.5-2 yıldır ise bu tesisin çalıştığını hiç görmediklerini anlatıyor Vanlılar. Nihayet bu yıl 180 milyon TL’ye mal olan yeni biyolojik arıtma tesisinin yapımı bitmiş. Geçen haziran ayında Çevre ve Şehircilik Bakanı Murat Kurum ile Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’ın eşi Emine Erdoğan’ın kenti ziyareti sırasında da çalıştırılmaya başlanmış, ancak anlaşılan olması gerektiği gibi 7/24 bir arıtma gerçekleşmiyor.

Zira ziyaretimiz sırasında arıtma tesisinden çıkan litrelerce suyun çamurumsu renginin ve suda gördüğümüz kalıntıların yanı sıra ve daha belirleyici olarak o sudan çevreye yayılan ağır koku, herhangi bir arıtma faaliyetinin yapıldığına inanmayı güçleştiriyor.

Göl çevresini birlikte gezdiğimiz Ali Kalçık da şaşkın. Hem Emine Erdoğan’ın ziyaret sırasında hem de birkaç hafta önceki kendi gezisinde tesisten göle kokusuz ve berrak bir su akıtıldığına yemin edebileceğini, ama bugünkü manzarayı açıklayamayacağını söylüyor.

 

Saniyede 1800 litre su akıtan yeni tesis, yüzde 60-70 oranında arıtma yapıyormuş Kalçık’ın verdiği bilgilere göre ve kullanılan su da kentin içme suyu… Belediye yetkilileri de günde 200 bin metreküp suyun bu yeni tesisle arıtıldığını söylüyor.

Dr. Akkuş da arıtmanın düzenli yapılması gerektiğine, kesintili arıtmanın pek bir işe yaramayacağına işaret ediyor:

“Van Gölü’nün arıtma sorunu şehir kalabalıklaştıkça arttı. Ben 2003’ten beri, yani 21 yıldır Van’dayım, arıtma tesisinin çalıştığını görmedim. Siz buna bir 20 yıl daha ekleyin, buradaki sorun parti ayırt etmeksizin 50-60 yıllık bir sorun. Göl kenarında sürüler halinde gördüğünüz martılar ve suyun içindeki organizmalar da hep kirliliğin kanıtları.”

Hemen gölün kıyısında uçuşarak şairane manzaralar oluşturan yüzlerce martının yanı sıra, kargalar, su kuşları, hatta hemen gölün kıyısına otlamaya getirilen küçükbaş hayvanlar da atıklarla, su kurtçuklarıyla ve bu suyu emen otlarla besleniyor, hem de kirliliği gözle görülen sudan içiyor, içinde dolaşıyor. Akkuş, toksik maddelerin hayvanların vücudunda birikim yapabileceği ve onlardan da insanlara geçebileceği uyarısını da yapmayı ihmal etmiyor.

Dip çamuru temizliği

Şu sıralarda ortalama derinliği 171, en derin yeri 451 metre olan gölde bir “dip çamuru” temizleme çalışması yapılıyor. Bunun için, kentin çeşitli yerlerinden göl kenarına taşınan inşaat ve yıkıntı atıklarından oluşan hafriyattan göle doğru uzanan ‘köprüler’ inşa edilmiş.  Kepçelerle göl zemininden çıkarılan toksik dip çamuru, göl kenarında biriktirildikten ve istinat olarak ‘köprü’nün kenarlarında kullanıldıktan sonra, kamyonlarla şehir dışına taşınıyor.

13 kilometrelik bir hatta süren çalışmaların önümüzdeki yıl bir sonuç vermesi planlanıyor. Şimdiye dek 14 bin tona yakın çamur çıkarılmış.

 

Kalçık ve Akkuş, göldeki dip çamurunun temizlenmesi ve bunun yöntemiyle ilgili aynı fikirde değil. Kalçık, “Temizleme faaliyeti yapılacak diye denizin hafriyatla kirletildiği, bunun palyatif bir yöntem olduğu, bütün gölün dip çamurunun hafriyat köprüleriyle temizlenmesinin mümkün olmadığı” eleştirisi getirirken, Dr. Akkuş, “hiç yoktan iyidir” diyor:

Kalçık’a göre, Van Gölü’nün temiz kalması için yürütülen çalışma yetersiz. Sudaki balçıkların temizlenmesi için Van Büyükşehir Belediyesi tarafından iki ay önce başlatılan çalışmayı ise sert ifadelerle eleştiriyor: “Uzun yıllardır atık suyla beraber evsel atıklar da yine suya akıyor. Harfiyat da dökülüyor denizin kenarına .Bu bir vahşettir. Dip balçığı temizleniyor ama 25 km’lik bir sahil alanı balçıkla dolu. Şu an göl ilkel yollarla ve göstermelik olarak temizleniyor. Dünyadaki temizleme yöntemleri uygulanmıyor. Denize yol yapılarak balçık temizliği yapılamaz. Bu denizi daha çok kirletiyor.’’

 

Akkuş ise oligotrof bir göl olan Van Gölü’nde biyolojik döngünün çok yavaş olduğuna vurgu yapıyor.

Göller, kirlilik yükünü büyüklükleri, derinlikleri, batimetreleri nispetinde, belli oranlarda kendi kendilerine temizleyebiliyor. Yani, diyelim İstanbul’daki Sapanca Gölü, bir kirlilik odağını, kirlilik devam etmezse bir yılda temizlerken, Van Gölü için bu süre yüksek rakım ve uzun kış nedeniyle 10 yılı bulabiliyor.

Göldeki toksik yükün çok fazla olduğunu kaydeden Dr. Akkuş, dipteki biriken maddenin kıyıdan 100 ila 200 metre açığa kadar yaşamı öldürdüğünü anlatıyor: “Burada sadece kirliliğe toleranslı, kirliliğin fazla olduğunu gösteren canlılar yaşar. Sürekli olarak kötü koku yayan bir çöp gibi, ne balığın geldiği ne canlının yaşadığı bu alanın ölü bir zon olduğunu artık kabul etmeliyiz. Yani buraya ister iskele kazıkları çakıp temizleyelim ister dinamit atalım, değişen bir şey olmayacak.”

Dr. Mustafa Akkuş.

Kalçık gölün İstanbul Haliç’teki gibi temizlenmesi gerektiğini söylerken, Akkuş’a göre aşırı maliyeti nedeniyle bu, pek mümkün görünmüyor.

Haliç’te dip çamuru, pervanelerle sıvılaştırılmış ve büyük vakumlu borularla emilmişti Orada Marmara Denizi bağlantısı nedeniyle akıntının kalan çamuru yayarak tolere ettiğini söyleyen Akkuş, kapalı bir göl olan Van Gölü’nde böyle bir sistem çalıştırıldığında, sıvılaştırılan çamurun büyük bir bulanıklık oluşturacağını, bunu alıp götürecek bir akıntı bulunmadığı için daha büyük zarar verme riskinin bulunduğunu da belirtiliyor. Mükemmeli hedeflerken iyiyi gözden kaçırmamak gerek ona göre, ve bugün kıyıya ve gölün içine doğru yapılan molozdan iskeleler yoluyla bir dip temizliği yapılmaya çalışılıyorsa, bunun engellenmemesi gerektiği görüşünde Akkuş. İşlem bittikten sonra da moloz iskeleler kaldırılması ve besin yönünden zengin dip çamurunun da gübre veya toprak besini olarak kullanılması gerektiğini söylüyor:

“O çamur mutlaka gölden çıkarılıp taşınmalı. Oraya molozu dökmüş olmanızın artık ne yazık ki bir önemi yok, zira orada şu anda bir ekosistem bulunmuyor. Çamur temizlenirse ve yeni atıklar olmazsa, bölge zaman içinde tekrar kendini yenileyebilir”

Denizden 1646 metre yükseklikte, hem tatlı su hem de deniz ekosistemlerinden farklı bir sucul sistem olan, sodalı ve tuzlu suları nedeniyle yüksek rakıma ve sert kışlara rağmen donmayan, bilinen 103 tür fitoplankton, 36 tür zooplankton ve biri artık dünyaca ünlü inci kefali olmak üzere iki tür balığın yaşadığı Van Gölü, sadece Türkiye’nin değil, dünyanın de önemli bir değeri.

Kıyıların ticari işletmelerin kullanımı için doldurulması, ikincil konutların göl çevresini bir ağ gibi sarması, dünyada sadece burada yaşayan inci kefalinin korunması çabalarına karşın kaçak avcılığın bir türlü önlenememesi, göle dökülen derelerin üzerindeki onlarca hidroelektrik santrali, mülteci geçişleri için kolay yol olması nedeniyle her yıl yüzlerce göçmene mezar oluşu gibi her biri onlarca haberin konusu olacak daha pek çok derdine derman peşinde.

NASA’nın düzenlediği Dünya Turnuvası’nda astronot Kate Rubbins’in uzaydan çektiği fotoğrafıyla birincilik ödülüne layık görülmesi, dünya kamuoyunun da ilgisini buraya yöneltmişti. Ancak uzaydan görülmesi güç sorunlar büyük, çözümü için de yerel ve merkezi yönetimlerle yöre halkının kararlılığına ihtiyaç var.  İklim kriziyle mücadele için Paris Anlaşması’na imza koyan iktidarın anlaşmanın gereklerini yerine getirmeye başlaması iyi bir başlangıç olabilir. Göl çevresinde çok sayıda biyolojik arıtma tesisinin kurulması, bunların kesintisiz çalışması ve dip temizliği için daha çok kaynağın ayrılması da gerekiyor. Tabii bir de Vanlıların, “deniz alır götürür” anlayışından uzaklaşıp kıblelerini kirletmekten vazgeçmeleri ve yetkilileri harekete geçmeleri için zorlamaları.

Van, anılarındaki ‘denizini’ arıyor….

COP26 anlaşma metninde öne çıkan başlıklar neler?

İskoçya‘nın Glasgow kentinin ev sahipliği yaptığı Birleşmiş Milletler İklim Değişikliği Çerçeve Sözleşmesi 26’ncı Taraflar Konferansı’nda (COP26) müzakereler sonuçlandı.

COP26 sonrasında hazırlanan anlaşma metni itirazlara rağmen bütün ülkeler tarafından imzalandı.

Tartışmalar uzadı

Anlaşmanın taslak metni geçtiğimiz hafta başında yayımlanmış, ülkelere metni müzakere etmeleri için 12 Kasım Cuma günü 18.00’a kadar süre verilmişti. Ancak maddeler üzerindeki anlaşmazlık nedeniyle metin daha ileri tarihte açıklanabildi.

Anlaşma metni, sekiz başlık altında yer alan 97 maddeden oluşuyor. Başlıklar ise şu şekilde sıralanıyor: “Bilim ve aciliyet”, “uyum”, “uyum finansmanı”, “azaltım”, “azaltım ve uyum için finans, teknoloji aktarımı ve kapasite geliştirme”, “kayıp ve zararlar”, “uygulama”, “işbirliği”.

‘Fosil yakıt ve kömürden ilk kez bahsedildi’

Söz konusu metni Yeşil Gazete’ye yorumlayan İstanbul Politikalar Merkezi Kıdemli İklim Değişikliği Uzmanı Ümit Şahin, “Fosil yakıtların ve kömürün COP kararına ilk kez girmiş olmasını” ve “Adaptasyon finansmanının en az iki katına çıkarılacak olduğunun yazılmış olmasını” olumlu karşıladığını söyledi.

İklim taahhütlerini COP27’ye kadar artırma çağrısı

Şahin ek olarak gelecek sene gerçekleşecek COP27’ye kadar ülkelerin iklim taahhütlerini artırmaya çağrılmasının da olumlu maddelerden biri olduğunu ifade etti.

Anlaşmada bugüne kadar Paris Anlaşması kapsamında verilen Ulusal Katkı Beyanı’nın güncellenmiş halini vermeyen Türkiye gibi ülkelerin COP27’ye kadar bu belgeyi sunmaları gerektiği de belirtiliyor.

‘Kaldırma’ yerine ‘azaltma’ ifadesi

Öte yandan anlaşmanın hayal kırıklığı yaratan bölümler de söz konusu. Taslak metinde yer alan “azaltılmamış kömür enerjisi ve verimsiz fosil yakıt sübvansiyonlarını aşamalı olarak kaldırma” ifadesi “aşamalı olarak azaltmaları” şeklinde değiştirildi.

Küçük bir kelime değişikliğinin büyük bir fark yarattığını belirten Ümit Şahin bu değişikliği, “İklim iddialarını oldukça geriye götüren bir hamle” olarak nitelendirdi.

İfade değişikliğine yol açan süreçte ne yaşandı?

Ümit Şahin, taslak metinde yer alan ifadenin değiştirilmesiyle sonuçlanan müzakere sürecindeki tartışmaları şu sözlerle anlattı:

“Gelişmekte olan ülkeler kayıp ve zarar mekanizması için ayrı bir finansal mekanizma kurulmasını istiyordu. Ancak ABD ve AB bunu kabul etmeyerek kayıp ve zarar finansmanının adaptasyon ve iklim fonu içerisinde olmasını istedi. Halbuki bu tamamen farklı bir konu. Adaptasyon gelecekteki iklim etkilerine karşı dayanıklılığı artırma projelerinde kullanılırken kayıp ve zararda şu anki etkilerin zararlarının giderilmesi amaçlanıyor ve ülkelerin buna ihtiyacı var. Glasgow’da tartışmaların kilitlenmesinin nedeni de bu oldu.”

‘Talepleri kabul edilmeyince değişiklik önerdiler’

Kömürün kaldırılması talebinin Birleşik Krallık tarafından çok önemsendiğine dikkat çeken Şahin, “Ancak Çin ve Hindistan bunu istemiyordu. Kayıp ve zarardaki finansmanın kabul edilmesi şartıyla kabul edebilirlerdi. Ancak bu talepleri karşılık görmeyince onlar da bu ifade değişikliğini önerdi” dedi.

Hindistan eğer kömürle ilgili ifadenin toptan çıkarılmasını istese büyük tepki alacağını söyleyen Şahin, “Bu sebeple sadece ifade değişikliği yapılmasını istedi. Bu da ifadenin sulandırılması anlamına geliyor ve taraflar konferanslarında bu oldukça sık başvurulan bir yöntem” yorumunu yaptı.

Ada ülkeleri neden karşı çıkmadı?

Ada ülkelerinin kayıp ve zarar finansmanının reddedilmesine karşı neden çok direnmedikleri üzerinde de tahmin yürüten Ümit Şahin, “Çok fazla direnmediler çünkü her ne kadar kayıp ve zarar nemli olsa da adaptasyon fonu da onlar için önemli. Dev ülkeler için adaptasyondaki paranın çok önemi yok. Zaten iklim finansmanının en fazla dörtte biri uyum için veriliyor. Ama ada devletleri için bu pay dahi önemli” dedi.

Ümit Şahin, anlaşmada adaptasyon fonunun iki katına çıkarılmasına dair madde eklendiği için ada devletlerinin de kayıp ve zarardaki finansman talebinin reddedilmesi üzerine çok düşmediğini söyledi.

6’ncı madde kabul edildi

Paris Anlaşması’nın 6’ncı maddesi üzerindeki tartışmalar da konferansın önemli bir bölümünü oluşturuyordu. Madde kapsamında anlaşmaya taraf ülkelerin emisyon azaltım taahhütlerini yerine getirebilmeleri için piyasa mekanizmaları oluşturulması öngörülüyordu.

6’ncı maddenin kabul edildiğini ve Paris Anlaşması’nın uygulanmasına dair ilkelerin belirlendiği Paris Kurallar Kitabı’na girdiğini belirten Şahin, “Bazı önlemler alınmış görünüyor ancak hala tam olarak çözülmeyen başlıklar var. Onların da uygulamada sorun çıkarsa çözüleceği söyleniyor” ifadelerine yer verdi. 

Öte yandan Ümit Şahin, karbon kredilerinden gelen payın yüzde 5’inin adaptasyona aktarılmasının “Emisyon ticaretine vergi koyma adımı” olarak anlaşılabileceğini ve bunun olumlu olduğunu söyledi.

Türkiye için ne anlama geliyor?

Türkiye’nin COP26’nın kapanış konuşmaları sırasında yaptığı açıklamalara dikkat çeken Ümit Şahin, Türkiye’nin tasarıyı bütünüyle desteklediğini söyledi.

Hatta konuşmanın kömürden çıkış ifadesinin azaltma kelimesiyle değiştirilmeden önce yapıldığına dikkat çeken Şahin, “Demek ki kömürden çıkışı da destekliyorlar” dedi.

Türkiye delgasyonu tarafından yapılan açıklamada “Anlaştığımız maddeler dünyaya doğru bir sinyal gönderiyor. Kararlar bütün çabalarımızı ve iklim değişikliğine karşı mücadeledeki hevesliliğimizi yansıttığı için müteşekkiriz” denilmişti.

Türkiye’nin bundan sonraki yol haritasının da açıklandığı konuşmada 2022 başında, 2030 ve 2053 yol haritalarını belirlemek için tüm paydaşların katılımıyla bir iklim şurası oluşturulacağı, COP26’daki tüm bu kararların Türkiye’nin ulusal ve uluslararası taahhütleriyle uyum için birincil yönlendirici olacağı söylendi.

Türkiye, kararların uygulanması konusunda bölgesel lider olma ve gelecek kuşaklara yaşanabilir bir gezegen bırakma konusunda kararlı olduğunu belirtti.

‘Kömürlü termik santral yapmayacağını açıklamalı’

Bu konuşmanın kömürden çıkış dahil olmak üzere anlaşmadaki bütün yenilikleri destekledikleri anlamına geleceğini belirten Şahin, “Bu sözleri ileriki politikalarını da bağlar” dedi.

Türkiye’nin Ulusal Katkı Beyanı’nı güncellemenin de öncesinde yeni kömürlü termik santral yapmayacağını açıklaması gerektiğini belirten Şahin, “Bundan sonra yapılmaz, yapılsa bile çok zor olur diyerek oluruna bıraktı. Ancak bunu resmi bir şekilde açıklayarak çok doğru bir iş yapmış olur” dedi.