Ana Sayfa Blog Sayfa 1100

‘Zaman yolcusu’ Webb teleskobunu canlı izleyin

NASA Goddard Uzay Uçuş Merkezi aracılığıyla siteye yansıtılan bilgiler, anlık olarak güncelleniyor. ‘Where Is Webb’, yani “Webb nerede” adlı sayfada roketin yeri,  yolculuğun ne kadarının tamamladığı, hızı ve yüzey sıcaklığına kadar birçok bilgiyi barındırıyor.

Roketin geçeceği aşamalara dair detaylı bilgilere de sayfanın aşağı kısmında bulunan sekmelerden ulaşılabiliyor.

James Webb Uzay Teleskobu (İngilizce kısaltmasıyla JWST), eskiyen Hubble Uzay Teleskobu’nun kısmen ardılı olacak şekilde planlanan bir kızılötesi uzay teleskobu.

James Webb’in en eski galaksiler konusunda bilgi toplaması hedefleniyor. Geliştirilmesi yaklaşık 30 sene süren JWST,  insanlık tarihi boyunca geliştirilen en güçlü ve büyük teleskop. 10 milyar dolara mal olan teleskobun misyonun tamamının 10 yıl sürmesi planlanıyor.

NASA ile Avrupa (ESA) ve Kanada uzay ajansları (CSA) arasındaki bir ortaklığa dayanan bir proje olarak hayata geçirilen teleskop, adını  2002’de NASA’nın Apollo programından sorumlu müdürü olan James E. Webb’ten aldı. 6.5 metre genişliğinde altın kaplama bir aynayla donatılan kızılaltı özelliğe sahip JWST, bu ayna sayesinde 13.5 milyar ışık yılı uzağı, yani evrenin ilk yıldızlarının oluştuğu zamanı göreceği öngörülüyor.

Dünya’dan neredeyse 1,5 milyon kilometre uzaklıktaki yörüngeye yerleştirecek teleskobun yolculuğu, bir ay sürecek. Teleskop ayrıca yaşam olması muhtemel, suya ve atmosfere sahip gezegenler var olup olmadığına dair de bilgi toplayacak.

Yeni teleskobun topladığı verilerin en erken yazın temin edileceği bildiriliyor.

 

 

‘Ulusun vicdanı’, iklim aktivisti Desmond Tutu yaşamını yitirdi

Öğretmendi, rahip oldu

1931’de doğan Tutu, rejim kurulduğunda babası gibi öğretmen olmuştu. Siyahlara toplumda “hizmetçi” rolü biçen rejim, öğretmenlerden de bunu benimsetmesini istiyordu.

Tutu, daha sonra öğretmenliği bırakıp kiliseye girdi, 1960’ta rahip olarak atandı. Anglikan kilisesi içindeki rolünü, Güney Afrikalı siyahların durumuna dikkat çekmek için kullandı. Nelson Mandela gibi Afrika Ulusal Kongresi‘nin lider kadroları hapisteyken, 80’lerde ırkçılık karşıtı hareketin uluslararası alandaki yüzü oldu.

1984’te Nobel Barış Ödülü’nü aldıktan iki yıl sonra Cape Town’un ilk siyah Başpiskoposu olarak atandı. Tutu, Güney Afrika’da “ulusun vicdanı” olarak kabul ediliyordu.

Mandela 1994’te cumhurbaşkanı olduktan sonra Tutu’yu apartheid döneminde işlenen ırkçı suçları araştırmak üzere Hakikat ve Uzlaşma Komisyonu‘nun başkanlığına atamıştı.

Tutu etnik çeşitliliği ifade etmek için kullanılan “gökkuşağı ulusu” teriminin de yaratıcısıydı ancak ayrımcılık rejiminin son bulması sonrası ülkenin ‘hayallerindeki kadar bir olamamasına’ üzüldüğünü ifade etmişti.

İklim adaletsizliği, Apartheid gibi

Desmond Tutu, iklim değişikliği ve çevresel yıkım konusunda da aktif tavır almıştı. Vicdan sahibi insanların iklim krizinin adaletsizliğini finanse eden şirketlerle bağlarını koparması gerektiğini söyleyen Tutu, fosil yakıt enerji şirketlerinin sponsor olduğu etkinlikleri, spor takımlarını, medya programlarını boykot etmeyi gündeme getirmişti.

Geçen yıl 89. doğum gününde “iklim adaleti” temasıyla düzenlenen Uluslararası Barış Konferansı‘nda konuşan Tutu, “İklim değişikliğinin dünyanın gündeminde olduğu 25 yılda, küresel emisyonlar kontrolsüz bir şekilde artarken, gerçek dünyadaki etkiler ciddi bir şekilde yerini aldı” demişti. 

Tutu buradaki konuşmasında şunları söylemişti:  

“Zaman daralıyor. Yoğun fırtınalar, tatlı su kıtlığı, hastalıkların yayılması ve artan gıda fiyatları nedeniyle şimdiden can ve geçim kaybı yaşıyoruz. En yıkıcı etkileri sorunu yaratmada hiçbir etkisi olmayan yoksullar görüyor. Bu da derin bir adaletsizlik yaratıyor.

Tıpkı bazılarının ırkçı Güney Afrika ile ahlaksız bir sisteme yardım ve yataklık etmesi gibi, bugün de “fosil yakıtların yakılmasının neden olduğu yükselen sıcaklıklardan, denizlerden ve insanların çektiği acılardan kazanç sağlayanlar” var.

Artık yarın yokmuş gibi fosil yakıtlara olan bağımlılığımızı beslemeye devam edemeyiz çünkü yarın olmayacak. Liderler acilen harekete geçmeli ve konfor alanlarını terk etmeli. 

Bugün size sunduğumuz iki seçenek var: yaşam ve ölüm. İnsanlar için hayatı seçin. Ekosistemler için yaşamı seçin. Gezegen için yaşamı seçin.”

Hükümetlere ve vatandaşlara çağrı

İklim değişikliğine adaptasyon için de yoksul ülkeleri kollayan bir sistem oluşturulmasını gerektiğini kaydeden Tutu, hükümetlere ve halklara da şöyle seslenmişti:

Yeni bir güvenli enerji ekonomisine küresel geçişin eşiğindeyiz. Liderlerimizi doğru, ahlaki seçimler yapmaları için desteklemeliyiz.

Yeni fosil kaynakları için daha fazla araştırma yapmayı bırakın. Halihazırda keşfedilen fosil yakıtların bir kısmından fazlasını yakarsak, insanlık için yaşanabilir bir sıcaklık ve iklim sağlayamayız.

İklim hasarlarına neden olanları  sorumlu olanları sorumlu tutun. Sürdürülebilir olmayan çevresel uygulamalar için yasal sorumluluk talep ederek kâr teşvikini değiştirin.

Hükümetleri, iklim değişikliğine karşı eylemi engelleyen fosil yakıt endüstrisinden fon almayı bırakmaya teşvik edin.

Fosil yakıtlardan vazgeçin ve temiz bir enerji geleceğine yatırım yapın. Paranızı problemin dışına ve çözümlere taşıyın.

Güney Afrika’da insan ilişkilerini tanımlamak için kullandığımız bir kelime var: Ubuntu. Bu şu demek: Ben varım çünkü sen varsın. Başarım ve başarısızlıklarım sizinkine bağlı. Biz birbirimiz için yaratıldık, tek bir ailenin parçasıyız, insan ailesinin..” 

Cumhurbaşkanının açıklamalarının ardından sokakta yaşayan hayvanlar toplatılıyor

Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan‘ın “Belediyeleri sahipsiz hayvanları sokaktan alacak adımları atmaya çağırıyorum” açıklamasının ardından sokakta yaşayan köpeklerin toplatıldığına dair haberler paylaşılmaya başlandı.

Dayanışma Hayvan Hakları Federasyonu Başkanı Timur Ugan, Cumhurbaşkanının çağrısının ardından Bağcılar’da parklarda uyuyan köpeklerin toplandığını söyleyerek, “Belediye işçilerinin arkasından kendi istekleriyle arabaya binen masum köpekleri alıyorlar” dedi.

Hayvanları toplama görüntüleri

Timur Ugan, Erdoğan’ın çağrısıyla belediyelerin toplayacağı köpeklerin, esnaf dükkanlarının önünde yatan, mahalle aralarında dolaşan ve aç gezen köpekler olduklarını belirtti ve “Belediye işçileri riske girip çöplükte yaşayan tehlikeli köpekleri toplamaz ki… Uygulamalar bugün birkaç ilçede başladı. İstanbul Bağcılar ve Afyonkarahisar Sandıklı’da köpekler toplandı. Sabahtan bu yana ihbar telefonları geliyor bizlere, telefonlarımız susmuyor. Bağcılar’da parklarda uyuyan köpekleri almışlar. Belediye işçilerinin arkasından kendi istekleriyle arabaya binen masum köpekleri alıyorlar” dedi.

Afyon‘da da sokakta yaşayan hayvanların toplanma görüntüleri Twitter’dan paylaşıldı:

Ordu‘da da çekilmiş bir videoda, belediye görevlisinin bir köpeği uygunsuz şekilde tutarak götürmesine sosyal medya kullanıcıları, “Bu yavru köpek nereye götürülüyor?” diyerek tepki gösterdi.

Ankara Barosu Hayvan Hakları Merkezi de Cumhurbaşkanı ve tüm belediyelere çağrıda bulunarak, “Kanunen Sokaklar Hayvanların Yaşam Alanıdır” dedi:

Belediyelerden açıklama

Öte yandan, bazı belediyeler yaptıkları açıklamalarda sokakta yaşayan hayvanlarla ilgili uygulamalarda hiçbir değişiklik olmayacağına vurgu yaptı:

Hayvanların toplanması durumunda izlenecek adımlar

Hayvan Hakları İzleme Komitesi (HAKİM), sokakta yaşayan hayvanları koruyabilmek adına alınacak önlemler, toplama gerçekleştirilmesi durumunda izlenecek adımlarla ilgili bilgiler yayımladı:

Öncelikle çağrımız herkesin sokağında, mahallesinde yaşayan hayvanların çevreden hangi bölge olduğunun da anlaşılacağı bir şekilde fotoğraflarını çekmesi veya video kaydı alması.
Hayvanları Koruma Kanunu’nun 6. maddesi uyarınca hayvanların tedavi bahanesiyle götürülmesi halinde dahi tedavileri sona erdikten sonra geri getirilmesi konusunda ısrarcı olun. Hukuka aykırı toplama işlemi gerçekleştiren görevliler hakkında şikayette bulunun.”

Hayvana şiddet

Bunların yanında, söz konusu açıklamalar sonrası hayvanlara şiddet görüntüleri de paylaşıldı. Zonguldak‘ta sokakta yaşayan bir köpek gözleri dağlanmış şekilde bulundu.

Kütahya‘da da tüfekle vurulmuş hayvanlar bulundu:

Erdoğan’ın açıklamalarına hayvanseverlerden tepki: Sokak hayvanları sahipsiz değil

Cumhurbaşkanı ve AKP Genel Başkanı Recep Tayyip Erdoğan, AK Parti Antep İl Danışma Meclisi Toplantısı‘nda ve daha sonra düzenlenen açılış töreninde yaptığı konuşmalarda sokak köpeklerini hedef gösteren açıklamalarının ardından hayvanseverlerden tepkiler gecikmedi.

Özellikle sosyal medya üzerinden tepkilerini gösteren hayvan hakları savunucularının #SokakHayvanlarıSahipsizDeğil etiketiyle Twitter üzerinden yaptığı paylaşımlar, kısa sürede en çok konuşulan konular arasına girdi.

‘Parası bol olanların köpekleri’

“Belediyeleri sahipsiz hayvanları sokaktan alacak adımları atmaya çağırıyorum” diyen Erdoğan, “İşte Asiye yavrumuzun başına gelen. Beyaz Türkler, hayvanlarınıza sahip çıkın” ifadelerini kullandı.

“Bu saldırı bardağı taşırdı. Bu nedenle tehlike arz eden tüm köpeklerin toplanmasını istiyorum” diyen Erdoğan’ın konuyla ilgili açıklamaları şöyle:

4 yaşındaki Asiye yavrumuzu pitbulllar parçalama noktasına getirdi. Asiye yavrumuzu dün gece buradan çok değerli kardeşim Ömer Özkan kardeşimin hastanesine, Akdeniz Üniversitesi’ne naklettik. Bu köpekler parası bol olanların köpekleri. O yavru orada paramparça oluyor, acaba babasını nasıl aldatırız onun gayreti içindeler. Ama bunun bedelini ödeyecekler.”

Erdoğan ayrıca, “Babasını da çalıştığı o yerden alıp, çok daha iye çalışabileceği bir yere yönlendireceğiz. Vatandaşımıza bu devlet nerede dedirtmedik dedirtmeyeceğiz” ifadelerini de kullandı.

Erdoğan’a tepkiler

Erdoğan’ın bu sözlerine tepkiler gecikmedi. Bazı sosyal medya kullanıcıları ve kurumlar Erdoğan’ın sokakta yaşayan hayvanları hedef gösterici açıklamalarına şöyle tepki verdi:

https://twitter.com/ihsaneliacik/status/1474772959885766658

[2021’in ardından] Hayvan deneyleri yapanlara bir mektup

2017 yılından beri Yeşil Gazete’de hayvan deneylerini konu alan 40 yazı yazmışım. Yılın son ve benim de 41. yazımın ne olacağı konusunda epey düşündüm, farklı konularda birkaç taslak denemesi de yaptım ama sonunda hep gıyabında yazdığım hayvanlar üzerinde çalışmalar yapan bilim insanlarına bu sefer de hitaben yazmaya karar verdim…

*

Sevgili bilim insanları: Hayvan deneyi yapan akademisyen/araştırmacılar,

Primum non nocere ilkenize rağmen hayvan deneyleri konusundaki göreci tutumunuz, şüphesiz ki sizleri toplumun gözünde birer cani veya katil yapmaz çünkü siz hayat kurtaran, insanın yaşam süresini uzatmaya çalışan muteber bir meslek grubuna mensupsunuz. İnsan dışı hayvanlara deney laboratuvarlarında yapılanlar, dâhil olduğunuz grubun bir imtiyazı olarak çok uzun bir süre ve istisnasız şekilde tenkitten muaf ve şüpheden uzak tutularak erkinliğini devam ettirdi. Hayvan deneylerinin eleştirilmeye başlandığı zamanlarda -hatta günümüzde- bile bir “sade vatandaş” gerçekleştirdiğinde hayvana karşı şiddet olarak nitelenen ve lânetlenen eylemler, tarafınızdan gerçekleştirildiğinde, hayvanlara saygıyla yaklaşacağınız ve onların refahını korumaya yönelik makul adımları atacağınız yönündeki toplumsal beklenti ve bu eylemlerin hukuka aykırı olmaması sebebiyle anlayışla karşılanıyor olabilir. Aksi hallerde ise bu eylemlerin hizmet ettiği amaçlara (ki bu kısmı ihtilaflıdır) göndermeden ibaret tortulaşmış yanıtlar duyarız.

‘Hızlı ölüm’ alicenaplığı

Hayvan deneyleri konusunda sıklıkla gönderme yapılan hukuki-rasyonel meşruiyet, bu uygulamaların hayvan aleyhine sonuçlarının mesuliyetinden muaf tutulmayı sağlayacak gibi görünebilir ve hatta insan eylemlerinin sınırlandırılmasıyla hayvanlar için adaletin garantilendiği düşünülebilir, ancak; hayvanların dışlandığı insan toplulukları tarafından inşa edilen insan merkezci bir sistemde, bir hukuk ve ahlak öznesi olarak kabul edilmeyen hayvanların genel çıkar ve haklarının tam olarak -ya da en kötü ihtimalle, azamî ölçüde- gözetildiğine inanmak saflık olur.

Hayvanlara gereksiz yere acı çektirmenin doğru olmadığını söyleyen de gerekli acı-gereksiz acı kriterlerini belirleyen de aynı taraftır: İnsan. Alınan hiçbir “etik kurul izni”, 3R-4R-6R ya da 8R- mülkiyet onamı niteliğinin ötesine geçemeyen hiçbir yönerge, tehdit dolu bir mektuba benzeyen hiçbir yasal metin, öz farkındalık seviyesini hafife aldığınız hayvanların birer maktul olduğu gerçeğini değiştiremez. Sıklıkla adını (dahi yanlış şekilde) andığınız ve hayvanlar için gökyüzüne bırakılan bir dilek balonunu andıran Hayvan Refahı Evrensel Bildirgesi de dâhil olmak üzere tüm bu metinler, yaşamalarına izin verildiği zaman diliminde hayvanlara belirli büyüklükteki yaşam alanlarını sağlayarak, öldürürken mümkün olan en hızlı ve acısız yöntemin kullanılarak aslında hayvanlara karşı ne kadar cömert olunduğunu kanıtlamaya çalışır. Bu âlicenaplığın ürünü “hayvan refahı” kavramı ise hayvanların öldürüldüğü gerçeğinin görmezden gelinmesi dışında pek bir şey hedeflemez.

‘Bizim ikna etmemiz değil, sizin açıklama yapmanız gerekir’

Biz hayvan hakları savunucuları olarak; hayvan deneylerinin yanlışlığına dair argümanlar sunmak ya da sizleri “hayvanlara acı çektirmemeye” ikna etmek zorunda değiliz, aksine sizler, aynı biz insanlar gibi hissedebilir-duyarlı canlıların bedeni, ruhu, iradesi, kısacası mutlak varlığı üzerindeki tahakküm geleneğine dair ısrarın geçerli sebeplerini, ahlaki failler olarak bize sıralamak zorundasınız-ikna olmayacağımızı bildiğinizde bile. Sırf kendi türümüzden geldiği için bu iddiaları destekleme gibi bir yükümlülüğümüz olmadığını da eklemeliyim elbette.

Hayvan deneyleriyle ilgili tartışmalarda tezata düşme pahasına sarf edilen “o halde tıbbın sunduklarından faydalanmamayı seçebilirsiniz” (elbette burada kibar bir versiyonunu yazıyorum) ve benzeri basmakalıp cümleler, çözüme dair herhangi bir şey içermediği gibi sorunu manipüle etmenin nahoş bir göstergesidir zira hayvanlar sadece ilaç, aşı çalışmalarında kullanılmıyor. Tartışmaya “o halde sizler de tıbba kendi bedenlerinizi sunmaya ne dersiniz?” gibi kinayeli sorularla devam edildiği bir senaryoda nihaî cümle “biz de hayvanları incitmekten yana değiliz ama başka seçenek yok” olur ancak bu, ormanın ortasında bir leoparla karşılaşıp size saldırdığında (tesadüfen) yanınızda olan silahla onu vurmak zorunda kaldığınızda söylenebilecek türden bir cümledir.

Farklılıkları kendi lehine yorumlamak…

Deney karşıtı mücadeleyi insan ölümsüzlüğünün karşısındaki engellerden biri ya da şefkat ve sempatiye dayalı cahilâne istekler bütünü gibi görmek (ve göstermek) hayli elverişli durabilir ancak bu durumda da yüzyıllardır bu konu üzerine çalışan felsefecilere, hayvan hakları teorisyenlerine ve hepsinden önemlisi hayvanları laboratuvarların dışında tutacak modern ve güvenilir yöntemleri geliştiren meslektaşlarınıza haksızlık etmiş olursunuz. Hem mağdur hem de faile sempati duyuyor olmak kaotik gözükebilir ama değil; elbette herkes kadar bizler de tıbbın ve bu alanda emek verenlerin yaşama kattıklarını takdir ediyor, herkes gibi bunlardan faydalanmak ve sevdiklerimizin de faydalanmasını istiyoruz lakin birilerinin incitildiği durumlarda yöntemlerinizi eleştirme özgürlüğümüzün baki olduğu kabul edilmeli.

Farklılıkları kendi lehimize yorumlayarak duyarlı-hissedebilir hayvanların biricik yaşamı üzerine yaptığımız varsayımsal genelleme veya çıkarımlarla yapılan triyaj sorunludur. Laboratuvarda sadece önemsiz maddî değeri olan bir araç gibi gördüğünüz bir farenin yaşamı size göre manasız, basit ve kıymetsiz olabilir; neticede makaleler yazmıyor, çocuğunun üniversite mezuniyetinde gururlanamıyor, sosyal sorumluluk projelerinde yer almıyor ya da plak koleksiyonları yok. Ancak bir fare için fare olarak yaşamanın nasıl olduğunu, yaşamının içindeki zenginlikleri ve o yaşamın onun için ne kadar kıymetli olduğunu bilmeniz mümkün değil, çünkü fare değilsiniz. Yukarıda saydıklarımı (ya da yaşamın zenginliği için kriter kabul ettiğiniz her ne varsa) bulamayacağınız milyonlarca insan var ve bu, ne o insanların yaşamının sizinkinden daha az kıymetli olduğunu ne de yaşamdan aldıkları zevkin sizin aldığınızdan daha az olduğunu gösterir. Yaşadığımız gezegen, gökyüzü, doğa res nullius’tur ve evet, ağaçlar kuşlar tarafından yuva yapmak için kullanılabilirken, insanlar da onların meyvesi ya da gölgesinden faydalanabilir ancak hayvanların bedenleri sadece ve sadece hayvanlara aittir.

Pek çok olumsuzlukla mücadele ettiğimiz bir yılı bitiriyor ve yeni bir yıla giriyoruz. Bu yeni yılda -hangi meslekten olursa olsun- hayvanların yaşama iradesine hürmet eden ve haklarına uyum sağlayan kişilerin günbegün artmasını diliyorum.

İyi seneler… #DeneyeHayır #HavaiFişekYasaklansın

[2021’in ardından] Orman yangınları, sel ve taşkınlar, COP26 orman bildirgesi…

Pek çok platformda pek çok kişi tarafından dile getirilir; ülkemiz o kadar hareketli bir ülke ki, normal bir ülkeden bir yılda yaşanabilecek miktarda olağan dışı olay bizim ülkemizde bir haftada, hatta bazen tek bir günde bile yaşanabiliyor. 2021 yılı da bu açıdan çok fazla şaşırtmadı bizi. Yıl bitiyor ama olaylar bitmek tükenmek bilmiyor. O nedenle geriye dönüp bakınca, herhangi bir kaynağa bakmadan sırf zihnimizi yoklayarak bile ‘vay be!’ dedirten ne çok olay yaşadığımızı görüyoruz. O nedenle tam anlamıyla bir ‘akılda kalanlar’ yazısı, köşe yazısından çok kitap olur. Ben sadece ormanlarla sınırlı kalacak şekilde birkaç önemli olayı hatırlatmakla yetineceğim.

Orman yangınları 2021’e damga vurdu

Orman meseleleri arasında ve hatta belki de tüm ülke gündemi içerisinde 2021’e damga vuran konu orman yangınlarıydı. Ben bu yazıyı yılın bitmesine 7-8 gün kala yazıyorum. Umarım daha kötü bir olay yaşanmaz.

Temmuz’un sonunda başlayıp ağustosun ortasına kadar süren orman yangınlarında yaklaşık 130 bin hektar orman alanı zarar gördü. Diğer alanlarla birlikte zarar gören toplam alan miktarı 170 bin hektara dayandı. Türkiye’de bu çapta orman yangınlarına, yangın kayıtlarının tutulduğu dönemde yalnızca 1945-46 yıllarında şahit olunmuştu ki, o yılların yangın dinamikleri şimdikinden çok farklıydı.

Ben ve benim gibi ülkenin ormancılık meselelerine objektif ve akılcı perspektiften bakabilenler, bu sene orman yangınlarının çok can yakacağını yangınlar başlamadan önce de biliyorduk. Nitekim bu kaygımı bu köşede 12 Haziran tarihinde yazdığım ‘Son Orman Yanmadan’ başlıklı yazımda paylaşmıştım. Haklı çıkmaktan en büyük üzüntü duyduğum konulardan biridir bu, keşke yanılsaydım. Fakat yaşananlar benim tahminlerimin bile ötesine geçti ne yazık ki.

Orman yangınlarının bu derece büyük olmasının arkasında iklim krizi, ormancılık organizasyonundaki sorunlar, uygulanan ormancılık politikalarının ormanları bir ekosistemden çok ekonomik amaçlara hizmet eden bir üretim tesisine ve herkesin elini kolunu sallayarak istediğini yapabildiği arazi parçalarına, adeta Osmanlı’daki cibal-i mubaha‘ya (serbest dağlar) çevirmiş olması gibi pek çok etken yatıyor. Bunlar o dönemde bolca yazıldı, konuşuldu. Burada yeniden bilgi yüklemesi yapmak gibi bir niyetim yok. O döneme ilişkin yazılanlar ve TV programları hepimizin elinin altında nasıl olsa. Fakat tek bir şeyi tekrar tekrar vurgulamak istiyorum. Çıkan yangınları söndürme konusunda harcanan/harcanmayan enerjinin bir bölümü bu yangınların çıkmasını engellemek konusunda harcanırsa, ormancılık politikaları çağın gereklerine uygun hale getirilirse ve ormancılık örgütündeki çarpıklık ve eksiklikler düzeltilirse insan etkisiyle çıkan (her 10 yangından dokuzu insan etkisiyle çıkıyor) her iki yangından en az birinin engellenebileceğini düşünüyorum. En az!

COP 26 ve orman bildirgesi

 Yılın sonunda doğru Glasgow’da toplanan 26. Taraflar Konferansı çoğunluğa göre başarısızlıkla sonuçlandı. Pek çok ülke (12 Kasım 2021 itibariyle 141 ülke ile birlikte Türkiye’nin de altına imza attığı orman bildirgesi, tam adıyla söylemek gerekirse ‘Ormanlar ve Arazi Kullanımı Liderler Bildirgesi’ COP 26 denilince ilk akla gelenlerden. Yasal bağlayıcılığı olmayan bir niyet belgesinden başka bir şey olmayan bildirgenin en dikkat çeken kısmı 2030 yılına kadar orman azalması ve orman bozulmasının durdurulması ve tersine çevrilmesi taahhüdüydü. Ancak metin dikkatlice okunduğunda bu taahhüdün iki önemli ayrıntısı vardı. Birincisi liderler ‘durdurmayı ve tersine çevirmeyi’ değil ‘durdurmak ve tersine çevirmek için çalışmayı’ taahhüt ediyorlar. Yani, daha açık ifadeyle, dünyayı yöneten liderler ‘durduracağız’ bile diyemiyorlar, adeta durdurmayacaklarını bildiklerinden, şimdiden kılıf hazırlıyorlar.

İkinci önemli ayrıntı ise bu taahhüdün sürdürülebilir kalkınmayı sağlama koşuluna bağlanmış olmasıydı. Hepimiz biliyoruz ki işin içine sürdürülebilir makyajı eklenmiş olarak da olsa kalkınma koşulu girdiğinde, bu açıkça ipe un sermek demek oluyor. Zaten biz bu tür (sözde) iyi niyet bildirgelerinin pek de bir işe yaramadığını geçmiş deneyimlerimizden, örneğin 1992 Rio’da imzalanan ve süslü sözler içeren Orman Prensipleri adlı bildirgeden gayet iyi biliyoruz. Nitekim daha bu son imzanın mürekkebi kurumadan, Kasım ayı sonunda TBMM’ye iktidar partisi milletvekillerince sunulan ve orman alanlarında midye ve istiridye üretmek amacıyla tesisler kurulmasına da izin veren Orman Yasası değişikliğinin yine bir torba yasanın içerisine sıkıştırılmasıyla, ‘lafı bırak icraata bak’ düsturumuzun ne kadar doğru ve yerinde olduğunu bir kez daha anlamış olduk.

Seller, taşkınlar ve ormanlar

 Daha yangınlar tam olarak sönmeden, Batı Karadeniz’de özellikle 11 Ağustos’ta gerçekleşen şiddetli yağışlar sonucunda meydana gelen sellerde Kastamonu, Bartın ve Sinop illerinde 82 kişi yaşamını yitirirken 200’den fazla kişi yaralanmış ve büyük ekonomik zararlar meydana gelmişti. Hükümet yetkilileri tarafından diğer afetlerde olduğu gibi sellerin de kaçınılmaz bir kadermiş gibi gösterilmeye çalışılmasına rağmen aklı başında herkes gerçek nedenleri biliyordu. Üst yağış havzalarındaki ekosistem bozulmaları ve özellikle ormanların tahrip olması ile akarsu yataklarında gerçekleşen yapılaşmaya yetkililer tarafından bile bile göz yumulması yaşanan felaketin asıl nedenlerinden en önemlileri.

Fakat Ayancık’ta hem can kaybını hem de maddi hasarı artıran öylesine bir etken daha gözlendi ki, akıllara durgunluk verir.  Orman işletmesi odun deposunu kaçak bir şekilde akarsuyun taşkın yatağına yapmış ve selle birlikte taşınan tomruklar ilçedeki köprüleri tıkadığı için taşan suların yarattığı zarar kat kat artmıştı. İyi kötü orman mühendisliği eğitimi almış her ormancı o deponun oraya yapılmaması gerektiğini bilirken ne olmuştu da depo için yer seçiminde böylesine vahim bir hata yapılmıştı. Sonra gazeteci İsmail Saymaz’ın yaptığı haberle öğrendik ki, ilçe kaymakamı orman işletmesinin yaptığı depoyu kaldırmak istemiş ama yöre halkı ‘kaymakam ekmeğimizle oynuyor’ diye tepki gösterince ilçeden tayinini istemek zorunda kalmış. Yani, çok söz söylemeden ifade etmek gerekirse tuzu da kokutmuş bu çarpık sistem.

Validebağ için ‘Ekosistem Tabanlı Yönetim Planı’

İstanbul’un göbeğinde, Üsküdar ile Kadıköy’ün sınırında, böylesine betonlaşmış ve yeşil alan yoksulu bir kent için bulunmaz bir nimet olan Validebağ Korusu’nda Üsküdar Belediyesinin rant girişimleri devam ederken, kendini koruyu korumaya adamış sivil toplumun mücadelesi dünyada bir ilk sayılabilecek bir uygulamayı hayata geçirdi. İstanbul Planlama Ajansı tarafından Ağustos’ta yapılan Validebağ Korusu Çalıştayı’nda dile getirilen ‘Ekosistem Tabanlı Yönetim Planı’ olmadan koruda hiçbir şey yapılmamalıdır önerisini sahiplenen sivil toplum, zorunlu harcamaların bütünüyle kendilerince karşılanacağı ve plan hazırlama sürecinin tamamıyla gönüllü araştırmacılarla yürütüleceği bir süreci Kasım ayında başlattı. Yaklaşık bir yılda tamamlanması hedeflenen plan, belki de bütünüyle sivil girişimle gerçekleştirilmiş ilk ekosistem tabanlı yönetim planı olarak tarihe geçecek.[1]

Diğer her şey bildiğiniz gibi

Ne yazık ki 2021 yılında ülke ormanları ve ormancılığının geleceği için umut veren herhangi bir şey yaşanmadı. Orman ekosistemleri bin bir çeşit nedenle ormanın sırtından para kazanmak isteyenlere dağıtılmaya devam edildi. Yukarıda da söylediğim gibi, bu nedenlere bir yenisini ekleyecek yasa değişikliğinin adımları da atılmaya başlandı. Ülkenin dört bir yanında ormanını, toprağını, suyunu, doğasını korumak isteyen insanlar yerel bazda örgütlenerek bu ‘wild wild west’ sisteme karşı varını yoğunu ortaya koydu. Avcılar arsızlıklarına, hırsızlar yolsuzluklarına devam etti. Toplumun büyük bir kısmı her şeyin farkına varıp böyle gitmez derken bir kısmı da mışıl mışıl uyumayı sürdürüyor. Bakalım 2022 kimleri uykusundan uyandıracak. Bekleyip göreceğiz.

*

[1] Kısa bir araştırma yaptım ve dünyada benzer bir çalışmanın kaydına rastlamadım. Fakat kesinlikle başka bir çalışma yoktur diyebilecek kadar kapsamlı bir araştırma yapmadan iddialı sözler söylemek istemiyorum.

[2021’in ardından] Ekonominin en karanlık yılı

[email protected]

Türkiye 2021 yılında artık parasına önem vermeyen, onun yerlerde sürünen değerinden rahatsız olmayan, adeta parasından vaz geçmiş bir ülke görüntüsü vermeye başladı. İktidar, izlediği yanlış ekonomi politikalarıyla döviz kurlarında aşırı yükselmeye yol açarak enflasyonu ciddi bir oranda yükseltti. Böylece ülkedeki ekonomik dengeleri bozan ve ekonomideki riskleri büyüten bir yaklaşımı tercih ettiğini kararlı bir şekilde ilan etmiş oldu.

Bu ekonomi politikası tercihinin temelinde Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın iktisat teorisine ters olan “Faiz sebep, enflasyon sonuç” olarak özetlenen yaklaşımı olduğunu biliyoruz. Bu yaklaşıma göre, “faizlerin yüksek olması enflasyona yol açıyor, o halde faizleri düşürürsek enflasyon da iner”. Oysa, iktisat teorisi ve uygulamalarına göre enflasyonun düşürülmesi için bunun tam tersi yapılmalı, yani faizler yükseltilerek ülke parasının cazibesi artırılmalı, insanlar tüketime ve başka paralara yatırıma değil tasarrufa yönlendirilmeli, bunun sonucunda enflasyon düşmeye başlayınca ve ekonomide güven tesis edilince de faizler düşürülmeli. Doğal olarak, neden-sonuç ilişkisi yanlış kurulunca, izlenen politikalar da yanlış oluyor. Ekomideki gelişmeler konusunda ekim ve kasım aylarında Yeşil Gazete’de iki makale yazdım. Bu konuda ayrıntı isteyenler bunları da okuyabilir.

Amacı ne olursa olsun, bu ortamda izlenen düşük faiz politikası ülkedeki fakirleşmeyi hızla artırıyor, gelir dağılımının çok daha bozulmasına neden oluyor ve enflasyonun yükselip kalıcı hale gelmesine yol açıyor. Özetle, ülkenin ekonomisi tepetaklak olup, insanların refahı ve umutları sönmeye başlıyor!

2021 yılı başlangıcı

Aslında 2021 yılı göreli olarak olumlu başlamıştı çünkü Kasım 2020’de TCMB Başkanı ve ardından Bakan Berat Albayrak’ın görevlerinden ayrılmalarını takiben TCMB Başkanlığına atanan eski bakan Naci Ağbal faizleri yükselterek doğru yönde bir adım atmıştı. Faizlerin yükseltilmesiyle birlikte kurlardaki artış kontrol altına alınmaya ve ekonomide göreli bir düzelme yaşanmaya başlanmıştı. Ancak,  faizlerin yükseltilmesi fikrini bir türlü sevemeyen Cumhurbaşkanı Erdoğan buna ancak beş ay dayanabildi ve Mart 2021’de Ağbal’ı görevden alıp şimdiki başkan Şahap Kavcıoğlu’nu atadı.

Şahap Kavcıoğlu’nun misyonu Naci Ağbal’ın yükselttiği faizleri düşürmekti ve rivayete göre kendisine 5-6 aylık bir süre verilmişti. Ama bu dönemde enflasyon da artmaya devam ediyordu. Ayrıca artık kamunun (TCMB ve kamu bankaları) elinde satılacak döviz de kalmamıştı. Kavcıoğlu eylül ayına kadar bekleyebildi ancak. Artık Beştepe’de sabır tükeniyordu. Kavcıoğlu yönetimindeki Merkez Bankası, enflasyonun artmayı sürdürdüğü, FED’in global likiditede daralma sinyalleri verdiği, dolayısıyla kırılganlıkların arttığı Eylül-Aralık 2021 döneminde TCMB gösterge faizlerini dört aşamada yüzde 19’dan yüzde 14’e indirerek, tam 5 puan düşürdü. Merkez Bankası’nın bu sert faiz düşürme hamlesi yaşanan krizi daha da derinleştirdi.

Faizlerin sürekli düşürüldüğü eylül-ekim-kasım aylarında tüketici enflasyonu hem TÜİK verileriyle hem de ENAG verilerine göre aşırı bir artış gösterdi. TÜİK’e göre aylık fiyat artışları bu üç ayda sırasıyla %1,25, 2,39 ve 3,51 iken; ENAG’a göre sırasıyla %2,89, 6,90 ve 9,91 olarak gerçekleşti. Artan enflasyon karşısında reel faizler TÜİK verilerine göre bile negatife döndü. Dünyada birçok merkez bankasının artan enflasyon karşısında faizleri yükselttiği bir dönemde TCMB dört ay boyunca faiz indirimlerine devam eden tek merkez bankası olarak tarihe geçti. Dolar kuru ilk faiz indiriminin açıklandığı 23 Eylül 2021’de 8,66 TL iken, son faiz indiriminin ilan edildiği 16 Aralık 2021’de 15,70 TL’ye ulaştı. Böylece dolar kuru üç aylık dönemde tam tamına yüzde 81 artmış oldu. Euro’da da durum pek farklı değil. Aynı dönemdeki artış oranı yüzde 75.

Ekonomik model?

Faizler düşürülüp, kurlarda inanılmaz artış ortaya çıkınca iktidar çevrelerinde buna bir kılıf arama, bu gelişmeyi bir “ekonomik model” çerçevesine oturtma gayreti başladı. Olması gereken, önce modelin ciddi bir şekilde araştırılıp, analiz edilip ve kamuoyunda tartışılmasının ardından politikaların uygulamaya sokulması iken, uygulama başlayıp sonuçlar ortaya çıktıktan sonra bir model geliştirmek ancak “Türk usulü başkanlık sistemi”nde mümkün olurmuş dedirtti insanlara.

Önce Çin modeli ve Kore modeli gibi bir takım laflar dolaştı ortada. İhracata dayalı büyüme modeli diyenler de oldu. En sonunda “Türkiye Ekonomi Modeli” olarak resmi bir tanımlama yapıldı. Bunlara göre, zayıf TL ile ihracatımız patlayacak, cari denge fazla verecek ve bunun sonucunda istihdam, büyüme ve gelir artışı olacakmış. Bunu iddia edenler ihracatımızın ithalat bağımlılığının pek farkında değiller anlaşılan. Mal ihracatımızın üretiminde ciddi ölçüde yüksek kurlarla ithal edilmiş ara mal kullanılıyor. Ayrıca enerjide (petrol ve doğal gaz) tamamen dışarıya bağımlıyız. Bunlara ilaveten, ihracatımız içerisinde katma değeri yüksek teknoloji içeren ürünleri o kadar az ki, aslında bu fiyatlardan sattığımız ürünlerle ülkemizin varlıklarını, zenginliklerini ve ucuz emeğini diğer ülkelere aktarmış oluyoruz.

Derken, 20 Aralık günü TL’deki değer kaybı ciddi bir şekilde hızlanınca (Dolar 18TL, Euro 20 TL’yi geçti), aynı akşam birden bire eski DÇM (Dövize Çevrilebilir Mevduat) hesaplarından esinlenerek geliştirilmiş bir Dövize Endeksli Mevduat-DEM (resmi adıyla Kur Korumalı TL Vadeli Mevduat) hesabı ortaya atıldı. Belirli bir dönemde TL mevduat faizi döviz kurundaki artışın altında kalırsa aradaki farkı Hazine veya Merkez Bankası ödeyecekmiş. Yani, örtülü bir biçimde faiz artışı yapılarak aradaki faiz farkı TL’den geçişlerde Hazine’ye, DTH’ndan geçişlerde Merkez Bankası’na, yani bütün vergi mükelleflerine, yani halka ödettiriliyor. Ayrıca, Merkez Bankası’nın bu yolla artıracağı para arzı ve yaratacağı enflasyon da cabası. Bu haberin etkisiyle 20 Aralık akşamından itibaren kurlarda ciddi bir düşüş yaşandı. Perşembe (23 Aralık 2021) itibarıyla Dolar 11,50 TL, Euro ise 13 TL seviyelerinde işlem görüyor. Ama bu ve benzer günü kurtarmaya yönelik politikalarla nereye kadar gidilebileceği ve bunun ülkeye ve halka maliyetinin ne olacağı tamamen belirsiz. İki yanlış maalesef bir doğru etmiyor! Nasıl olsa bu maliyet gelecek dönemlerde ortaya çıkacağı için de iktidarın umurunda değil!

20 Aralık akşamı yaşananlar, yukarıda sıraladığım bütün modelleme çabalarının ex-post açıklama çabaları olduğunu, panikle her gün yeni bir şey yapılabileceğini net bir şekilde ortaya koydu. Altını bir kez daha çizeyim. Ortada ne bir strateji, ne de model var. Faizlerin düşürülmesini sorgulamaksızın veri alıp bunu desteklemek amacıyla ex-post olarak iddia edilen bazı fikirler ve panikle uygulamaya konulan bazı önlemler var. Ama bunların hiçbirisi ekonomide görünen yangını (yani enflasyonu) ve dipteki kanayan yarayı (yani artan fakirliği, işsizliği ve gençlerimizin umutlarının yitişini) durdurmaya yeterli değil. Ekonomiye istikrar getirecek ve halka güven verecek adımlar değil. Arkasından ciddi yapısal raformların geleceği bir serinin başlangıç adımları hiç değil! Bunlar maalesef sadece seçimlere kadar günü kurtarmaya yönelik, panikle atılmış adımlar.

Mücadele edilmesi gereken asıl düşman: Enflasyon

Döviz kurlarındaki bu olağanüstü artışın enflasyonu fırlatması kaçınılmazdı. Zaten her alanda fiyat artışları çoktan başladı bile. Önümüzdeki aylarda çok daha yüksek fiyat artışlarıyla karşı karşıya kalacağımız kesin ve artık enflasyon maalesef kontrol edilemez bir seviyeye doğru yol alıyor.

Türkiye’nin birçok ekonomik sorunu var. Ama bunların içerisinde öncelikle mücadele edilmesi gereken en büyük düşman enflasyon. Neden enflasyon? Enflasyon, bir ekonomide fiyatlar genel seviyesinin sürekli yükselmesi halidir. Normal koşullarda ve rekabet ortamında fiyatlar inerek veya çıkarak arz ve talebe cevap verip ekonomik dengeleri korurken enflasyon ortamında hepsi sürekli artmaya başlar. Bu seneki fiyat artışlarında Covid-19 nedeniyle üretim ve lojistik cephesinde yaşanan sorunların da elbette payı var. Buna bir de endeksleme eklenirse, yani ücretler, faiz oranları ve döviz kurları enflasyona göre ayarlanmaya başlanırsa bu artışlar bir sarmala dönüşür ve enflasyon kalıcı bir hale gelir. Enflasyon ahlakı bozar ve toplumun psikolojisini derinden etkiler. Enflasyonun kalıcı hale getirilmemesi için ilk fırsatta bu tehlikeyle ciddi bir şekilde mücadele edilmesi şarttır. Enflasyon ortamında en fazla zararı toplumun ücretli çalışanları, çiftçiler ve fiyatlar üzerinde hiçbir kontrolü olmayan tüketiciler görür. Enflasyon, gelir dağılımı eşitsizliğini daha da kötüleştirerek toplumsal barışı da bozar. Türkiye maalesef 1990’larda yaşadığı ve 2001 krizinden sonra büyük ölçüde kurtulduğu bu sarmala tekrar girdi. Özellikle son üç senedir enflasyon, ciddi hiçbir adım atılmayarak, aşama aşama kalıcı hale getirildi.

2022 beklentileri

Mucizeler gerçekleşmediği takdirde bu başlık altında yazacak pek olumlu bir beklenti yok maalesef. Öncelikle enflasyonda çok ciddi artışlar göreceğiz. TÜİK’in rakamları ne gösterecek bilemeyiz ama bağımsız enflasyon hesaplamalarında üç haneli enflasyon oranlarına ulaşabiliriz. Bu hafta atılan adımlarla kur artışının köpüğü bir ölçüde alınmış olsa da son üç ayda döviz kurlarında yaşanan artışın enflasyona yansıması bile enflasyonu üç haneli rakamlara yaklaştıracak gibi görünüyor. Ekonomiye ve siyasete duyulan güvensizlik devam ettiği müddetçe kurlardaki artışın sürmesi de büyük olasılık. Bundan dolayı yüksek kur-yüksek enflasyon sarmalına girmiş olduğumuz yeni yılda iyice tescillenecek gibi. Dolayısıyla, enflasyon en büyük sorunumuz olarak önümüzde dağ gibi duruyor olacak. Bu kur seviyelerinde ihracatta ve turist sayısında bazı artışlar olabilir ama bunlar maalesef sağlıklı ve sürdürülebilir bir ekonomik yapıdan daha da uzaklaşmamıza ve ülkedeki gelir dağılımı uçurumunun daha da büyümesine engel olamayacak. 

 

Işık Latin Amerika’dan yükseliyor

Şili’deki başkanlık seçimlerini,  geçtiğimiz günlerde yapılan ikinci turun sonucunda, sol koalisyonun ortak adayı Gabriel Boric kazandı. 35 yaşında ve dünyanın en genç başkanı olacak Boric, oyların %56,5 ini aldı. Sağcı aday J. Antonio Cast ise %44’te kaldı. Birinci turda, daha yüksek oy almasına rağmen ikinci turda kaybeden Cast’ın seçim sonuçlarına itiraz edeceğinden korkuluyordu ancak korkulan olmadı. Cast, seçim sonuçlarını tanıdığını söyleyerek Boric’i tebrik etti.

Başkent Santiago’ya hukuk okumaya gelen Gabriel Boric, 2011’deki gençlik eylemlerinin de öncülerindendir. Boriç, daha sonra klasik sol sosyalist partilerin dışında olan radikal sol grupların ortak adayı olarak parlamentoya girmiş. Eşitsizliğe karşı 2019 yılında başlayan toplumsal hareketin Şili’deki bu sonuçların ortaya çıkmasının temelini oluşturduğunu söyleyebiliriz. Ve yıllardır Şili halkının kamusal değil özel emekliliğe mahkum edilmesi yeni arayışlarda çok etkili olmuştur. Dünyanın en güneyinde yer alan kentlerden Punta Arenas doğumlu Boric, şehrinin Antarktika’ya olan yakınlığından dolayı da uzun zamandır iklim krizinin farkında olanlardandır. Onun içindir ki seçimlerdeki vaatlerinde demokrasi ve adaletsizlikle mücadelenin yanında hep ekolojiyi de vurgu yapmıştır.

Rüzgar soldan esiyor!

Latin Amerika halklarından bazıları, sağ siyasetçileri ya da otoriteryan liderleri iş başına getirmişti ancak şimdilerde bu eğilim tersine dönmüş durumda. Örneğin, Bolivya’da Eva Morales’in yaptığı hatalarla iktidarı bir süreliğine kaybeden sosyalistler yeniden iktidara doğru ilerlerken, Brezilya’da İşçi Partisi, faşist Bolsonaro’yu yaklaşan seçimlerde devirecek gibi duruyor. Kolombiya’da ise eski bir gerilla liderinin seçimleri kazanması bekleniyor. Maduro ve Daniel Ortega’yı örnek göstererek yürütülen “bu solcular diktatörleşip ülkeleri mahvediyor” propagandası ise pek tutmayacak gibi. Boric, demokrasi anlayışıyla bu liderlerden çok farklı bir yerde durduğunu her fırsatta ortaya koymaya çalışıyor. Zaten bir koalisyon adayı olduğu için de tek başına hareket etmesi  oldukça zor. Boric, daha seçimlerden önce, yeni ve bağlayıcı demokratik  bir anayasa oluşması sürecini desteklediğini de söylemişti.

Yeni anayasa süreci

Şili, uzun zamandır neoliberal politikalar doğrultusunda oluşturulmuş ve diktatör Pinochet’in döneminden kalma bir anayasa ile yönetiliyor. Bu anayasa, toplumun isteklerini hiçbir şekilde yansıtmamasına rağmen yürürlükteydi ve çok tartışılıyordu. Bu nedenle daha seçimlerden önce Şili halkı, yeni bir anayasa yazım süreci başlatmak için referanduma gitti. Halkın, “Referandumda yeni bir anayasa istiyor musunuz” sorusuna cevabı %78 evet oldu. Diğer soru ise anayasayı kimlerin yazacağıyla ilgiliydi. O sorunun cevabı da yine aynı oranda, anayasayı halkın seçtiği geçici bir meclis – buna konvansiyon da diyebiliriz – yazsın şeklinde oldu.

Evet oylarının ezici bir çoğunluğa sahip olduğunu düşünürsek, Pinochet’nin izinden gitmeyi düşünen Cast’ın anayasa konusunda halkın büyük bir kısmıyla ters düştüğünü de görebiliyoruz. Çünkü, bu oran onun oy oranının neredeyse iki katı. Sürecin nasıl işlediğine gelirsek: 2021’in Mayıs ortasında bu anayasayı yazacak konvansiyon için seçimler yapıldı. Bu seçilecek heyette özellikle cinsiyet eşitliği ve yerli temsiliyetine önem verildi. 155 kişilik konvansiyonun yarısı kadınlardan oluşacaktı. Ülke nüfusunun önemli bir kısmını oluşturan Mapuçe yerlilerinin temsiliyeti ve cinsiyet eşitliği sağlanması çok güzel gelişmeler oldu. 155 kişilik konvansiyonun başkanlığına ise delegelerin %96’sının oyunu alan bir Mapuçe yerlisi 58 yaşındaki kadın Elisa Loncon seçildi. Loncon, seçildikten sonraki konuşmasında hem Mapuçe dili Mapudungun hem de İspanyolca olarak “ Bu ülkenin tarihini değiştirmek için bir kadına oy verdikleri için herkese teşekkür etmek istiyorum” dedi. Dahası, şimdiden başlamış olan yazım sürecinde yer alanların büyük bir çoğunluğu kamuda çalışmamış, sol eğilimli, feminist ve ekolojist yaklaşımlı bireylerden oluşuyor. Anayasanın, bu oluşan meclisle dokuz ayda yazılması gerekiyor. Yazım süreci dokuz ayda bitmezse üç ay daha uzatılacak. Anayasayı yazacak olan meclis yedi alt birimden oluşup altta sıraladığım konuları çalışacaklar:

  • Siyasal sistem, hükümet, yasama organı ve seçim sistemi.
  • Anayasal ilkeler, milliyet ve vatandaşlık.
  • Devlet biçimi, yerel yönetim, eşitlik, arazi adaleti, vergi sistemi.
  • Temel haklar.
  • Çevre ve doğa hakları, ekonomik model ve müşterekler.
  • Adalet sistemi, özerk denetim organları ve anayasa reformu.
  • Bilgi sistemleri, bilim ve teknoloji, kültür-sanat ve Şili’nin mirası.

Adım adım doğrudan demokrasiye

Anayasayı direkt olarak halktan seçilen insanların yazacak olması ve üzerinde çalışılacak konu ve kavramlara baktığımızda heyecan verici bir tablo çıkıyor ortaya. Burada temsili demokrasi uygulamasından çok farklı bir durum var. Farklı bölge, cinsiyet ve etnik kökenlerden insanlar, yaşamak istedikleri bir toplumun anayasasını kendileri yazıyor. Yazım süreci tamamlandığında metnin bu 155 kişinin 2/3 ünün oyuyla kabul edilmesi gerekiyor. Eğer böyle bir çoğunlukla kabul edilirse, metin halkoylamasına sunulacak. Bu çalışmanın tam anlamıyla bir doğrudan demokratik süreç olduğunu söyleyemeyiz ancak bu yönde atılmış adımlar içeriyor. Örneğin yerel yönetimlerin güçlendirileceği, ekonominin eşitlikçi ve ekolojik bir bakış açısıyla ele alınacağı vurgusu, müşterekler ve “arazi adaleti” gibi yeni ve önemli bir kavramla karşı karşıyayız.

Ve sonrası!

Boric’in yüksek bir oyla seçim kazanması, ilk konuşmasında Greta Thunberg’e de atıf yapıp, ekolojik bir süreç başlayacağını duyurması ve adalet, eşitlik vurgusuyla Mapuçe dilinde de seslenmesi çok olumlu gelişmeler. Ancak işinin çok kolay olmayacağı da kesin. Çünkü, koalisyonu oluşturan her güç kendi isteklerini dayatacaktır. Bütün bunları uzlaştırırken, bahsettiği şeyleri gerçekleştirmesi ne kadar mümkün olacak süreç gösterecek. Boric ve onun gibi düşünenler, Yunanistan’da birkaç yıl önce Syriza’nın yarattığı hayal kırıklığının farkındadır diye düşünüyorum. Hepimiz, neoliberalizmin ilk deney alanı Şili’den yıkılışını da görmek istiyoruz. Ancak Şili’de halen çok güçlü olan muhafazakar sağ milletvekili sayısını düşündüğümüzde bu o kadar da kolay olmayacaktır. Bunun için, Şili’de oluşacak yönetimin çok kararlı ve uluslararası bir desteğe sahip olması gerekir.

Buradan karamsar olduğum sonucu çıksın istemem. Ben, seçilen liderin özelliklerinden çok, halkın kendi anayasasını yapmaktaki ısrarından umutluyum. Bu halk, bu iradeyi gösteriyorsa neoliberalizmin uygulamalarına zaten dur diyecektir ki yıllardır eylemlilik içerisindeler. Eşitlik ve adalet için 2019’dan beri devam eden gösterilerin yanında feminist grup Las Tesis’in eylemleri de tüm dünyaya yayılmıştı. Son olarak şunu söylemek isterim: Ortaya çıkmış müthiş bir potansiyel ve eylemlilik var. Şimdi, hem Şili insanlarının hem de tüm Dünya insanlarının hiyerarşisiz bir siyaset ve yaşam anlayışını hayata geçirmek gibi bir sorumluluğu var ve bunun için elimizden ne geliyorsa yapmalıyız. Çünkü, uluslararası sermeye nasıl Yunanistan’da gelişen Syriza Hareketi’ni seçim başarısına rağmen boğduysa Şili’de de aynısını yapmaya çalışacaktır. Bunu yapabilirsek hep beraber, belki Allende mezarında bir nebze olsun rahat uyur.

*

Not: Yazımı kaleme alırken, uluslararası siyasi gelişmeleri çok iyi takip eden Cengiz Aktar’ın Açık Radyo’daki verdiği bilgilerden yararlandığımı şükranla belirtmek isterim.

[Bir şarkının hikayesi] Bella Ciao

Soygunda giydikleri kırmızı renkli tulumlarıyla ve taktıkları Dali maskeleriyle sosyalist mesajlar veren, sisteme başkaldırma iddiası ile halkın desteğini almaya çalışan ama aslında masum insanları rehine alarak büyük bir vurgun planlayan sözde Milenyum Robin Hood’larının hikayesi “La Casa de Papel”. Her ne kadar soygun gibi gözükse de aslında darphanede kendi paralarını basarak kimseyi soymuyorlar ve sadece Avrupa Merkez Bankası’nın yaptığının yanında solda sıfır kalan küçük bir parasal genişlemeyi 10 kişinin cebine aktararak enflasyona bile neden olmuyorlardı. Literatürde John Stuart Mill kalpazanlık benzeri bu tür suçları “Kurbansız Suçlar” olarak sınıflandırmıştı.

Partizan’dan ‘sistem karşıtı’ soygunculara…

Dizinin ikinci sezonunun başında, planladıkları yeni soygun öncesinde darphaneden ceplerine indirdikleri birkaç milyar Avro’nun çok küçük bir bölümünü, o da sadece bir kaos yaratmak amacı ile Madrid üzerinde uçurdukları zeplinlerden halkın üzerine atmak dışında, kendilerini destekleyenlere somut hiçbir katkıda bulunmayan bu sözde Robin Hood’ların neden bu kadar sevildikleri sosyolojik bir vaka olmakla beraber yazımızın konusu değil.

La Casa de Papel’in birinci sezonunda anlatıcı olan Tokyo adındaki karakter, soygunların planlayıcısı olan namı diğer “Profesör”’ün dedesinin İtalya’da faşistlere karşı savaşmaya gittiğinde öğrendiği bir şarkıdan bahsediyor. Dizinin ikonik sahnelerinde çalan ve İtalyan Partizan’larının özgürlük şarkısı olarak bilinen “Bella Ciao” ile soyguncuların sistem karşıtı karakterlerini güçlendiren bir imge daha eklenmiş oluyordu.

 

Aslında İkinci Dünya Savaşı sırasında Nazilere karşı direnen Partizanlar arasında en fazla yayılan şarkı “Fischia Il vento”idi. Melodisi Katiuscia adlı çok bilinen bir Rus şarkısından alınmıştı ve komünist referanslar içeriyordu. Emiliano bölgesindeki bir grup partizan tarafından söylenen “Bella Ciao” ise kısa zamanda bu şarkının yerini aldı. “Bella Ciao” politik olarak daha doğru gözüktüğü gibi kültürel olarak ta İtalyanlara daha uygundu.

Çeltik işçisi kadınların isyanı

Partizanlar tarafından sözleri değiştirilerek anti faşist bir direniş şarkısı haline gelmeden önce “Bella Ciao” Kuzey İtalya’da çeltik tarlalarında çalışıp pirinç hasadı yapan İtalyan kadın mevsim işçilerinin yaşadıkları zorlukları anlatıyordu. Zor çalışma koşullarına isyan eden folklorik ve protest bir şarkı idi. Şarkının bu versiyonun en güzel yorumlarından birini ünlü İtalyan şarkıcı Milva’dan dinleyebiliriz. Şarkının sonunda verilen mesaj bir özgürlük mesajı idi.

“Bir gün gelecek hepimiz
Özgürce çalışacağız”

 

Bu sözler İtalyan Partizanları tarafından değiştirildi ve “Bella Ciao” 1943 ile 1945 yılları arasında İtalya’daki anti faşist direnişin marşı haline geldi. Folklorik versiyonda İtalyan çeltik işçilerinin zorlukları ve özgürlük özlemi anlatılırken bu versiyonda özgürlükleri için ölmeye hazır olan Partizanların direnişi anlatılıyordu.

“Bir sabah uyandım
Ve işgalciyi karşımda buldum.
Ey Partizan,beni uzağa götür
Çünkü kendimi ölecek gibi hissediyorum.”

Peki İtalya’da pirinç hasadında çalışan kadınlar acaba bu şarkıyı nerden duymuşlardı?

İşte burada şaşırtıcı bir hikaye daha çıkıyor karşımıza. Kimin aklına gelebilir ki İtalyan kadınlarının protest şarkısı, partizanların ve tüm antifaşist direnişçilerin ikonik şarkısı “Bella Ciao”,  Yiddish bir halk şarkısından esinlenilmiş. Şarkının ilk plak kaydına 1919 yılında yılında Odesa’dan New York’a göç etmiş olan Mishka Ziganoff’un  Klezmer- Swing tarzındaki albümünde rastlıyoruz ve şarkının adı da “Koilen” veya Yiddish ismi ile “Dus Zukele Koilen”. Bu müziğin göçmenler tarafından İtalya’ya getirildiği ve bir halk şarkısına dönüştüğü düşünülüyor. İtalyan etnomüzikolog ve rejisör Renato Morelli, grubu ile Koilen ve Bella Ciao’u beraber yorumlayarak bu benzerliği çok güzel ortaya koymuş.

 

19’uncuyüzyılın Yiddish folklorik müziğinden, İtalyan işçilerinin protest şarkısına, Partizanların antifaşist direniş marşından, Casa de Papel’in kahramanlarının motivasyon şarkısına giden ve bir yüzyıldan uzun bir geçmişi olan “Ciao Belle Ciao”, bu günlerde Meksika kökenli Amerikalı genç şarkıcı Becky G.’nin harika yorumu ile tekrar radyolarda kulaklarımızın pasını atıyor ve “zamansız” yolculuğuna devam ediyor.

Kaynakça

  • Giovannardi F., L’Origine Musicale di Bella Ciao, academia.edu, 01.11.2011
  • Meletti j., Da ballata yiddish a inno partigiano il lungo viaggio di Bella Ciao, 12.04.2008
  • La Casa de Papel’e Hukuki ve İktisadi Bakış, rakamlar ve yalanlar.com, Ağustos 29, 2019
  • Wikipedia, Bella Ciao, La Casa de Papel, Becky G.

 

[2021’in ardından] Mesajı aldık mı?

Aralık ayı ortasında Yeşil Gazete‘den uzmanlık alanımda geçen yılı değerlendiren bir yazı yazmamı isteyen bir e-posta aldım.  Bu değerlendirme yazılarının geleneksel olduğunu da bu vesileyle öğrenmiş oldum. Yeşil Gazete’deki ilk yazım 20 Şubat 2021 tarihinde yayınlanmış. Bir yılını doldurmamış bir yazar olarak değerlendirmemi Covid-19 küresel salgınının başlangıcına dayandırmak istiyorum. Ne de olsa geçen yıl yazı yazmamıştım.

Kuşkusuz ki Covid-19 hayatımızda birçok sıkıntıya yol açtı, var olanları da katlayarak arttırdı ve görünür hale getirdi.  Uzun süredir savrularak yokuş aşağı giden bir aracın içindeydik ama salgınla birlikte aracın freni patladı.

2020 yılının başında kış döneminde o yıl ilk defa vereceğim “Değişim Yönetimi” dersi için içerik hazırlarken okuma listesinin başına WEF (World Economic Forum) küresel risk raporunu koymaya karar verdim. Öyle ya; küresel riskler değişimin tetikleyicisi olarak düşünülebilir. Raporda işaret edilen küresel riskler yıllık global risk algısı anketinden yola çıkılarak belirleniyor.

2019 yılı için ortaya konulan küresel riskler arasında çevre yıkımı daha önceki yıllarda olduğu gibi ilk sıralardaydı, jeo-politik ve ekonomik riskler, teknolojik kırılganlıklar, geniş kitlelerin kendilerini endişeli mutsuz ve yalnız hissetmeleri diğer önemli risk faktörleri olarak sıralanıyordu. Raporda son olarak patojenlerin değişimleri sonucu ortaya çıkabilecek biyolojik tehditlerden bahsediliyordu. Dünyanın bu tür bir biyolojik risk için hazırlıksız olduğu ve küçük bir biyolojik tehdidin dahi kişisel yaşamlarımızı, toplumsal esenliği, ekonomik aktiviteleri ve ulusal güvenliği ağır biçimde yaralayacağından söz ediliyordu.

Rapor hazırlanırken Covid-19 vakaları henüz ortaya çıkmamıştı. Biz derslerimize başladığımızdaysa Çin’de ortaya çıkan vakalar medyada geniş yer almaya başlamıştı. Yıllar sonra ilk defa sınıfımda Erasmus değişim programıyla gelen “batılı” öğrenciler vardı. Güvenlik kaygıları nedeniyle uzun yıllardır batılı ülkelerle değişim programları askıdaydı. Nihayet 2020 yılında Almanya’dan, İtalya’dan ve Slovenya’dan öğrenciler dersime kaydolmuştu.  Mart başında Vilnius’ta bir etkinlikte Gürcü meslektaşıma 15 gün kadar sonra Tiflis’e gideceğimi anlattığımda ülkelerinin tamamen güvenli olduğunu ve o güne kadar sadece iki vakanın görüldüğünü söylemişti. Ancak Türkiye’ye döndükten bir hafta sonra olanlar oldu. Dersler online platforma aktarıldı, her derste öğrenciler yaşadıklarını sınıfla paylaştı. Salgının etkilerini o sıralar durumu içler acısı olan İtalyan öğrencilerden, Alman ve Slovak öğrencilerden canlı olarak dinledik.

Hepsi ‘bağıra bağıra’ geldi

Bütün bunları şimdi hatırlamamın ve Yeşil Gazete okuruna aktarmamın nedeni bugün yaşadığımız sorunların bağıra bağıra geldiğinin altını çizmek. Yaşadıklarımızın hiçbiri sürpriz değildi, hepsi bekleniyordu. Üstelik gelir adaletsizliği, çevresel felaketler, iklim krizi ve zorunlu göç gibi tehditler konusunda bizi uyaranlar sadece toplumsal ve ekonomik konulara eleştirel bakan ilerici çevrelerden değil WEF gibi iş dünyasının sözcüsü konumundaki kuruluşlardan geliyor. Benzer uyarılar BM, Dünya bankası ve hatta IMF raporlarında bile yer alıyor. Ana akım kurum ve kuruluşlar uzun süredir alarm zillerini çalıyor. İçinde yaşadığımız gezegen tüm alışkanlıklarımızı, yaşam biçimimizi sarsarak bize çok sert bir mesaj veriyor. Değişmek zorundayız. Hayatımızı ve tüm ilişkilerimizi gözden geçirmek zorundayız.

Ne değişti?

Salgın başladığında bu sert uyarının bir dönüşüme yol açabileceği umudunu taşıyordum. Hepimiz evlerimize kapanmış, seyahat etmekten vaz geçmiş, çocukluğumuzdaki gibi evde yemek hazırlamaya, yoğurt mayalamaya, turşu kurmaya, ekmek yapmaya başlamıştık. Hava temizlenmiş, boğazda yunuslar yüzmeye başlamıştı. Bir şeyler değişiyor olabilir miydi?

Yaşadıklarımıza bakarsak çok da bir şeyin değiştiğini söylemek zor. Daha doğrusu iyiye doğru pek bir gelişme yok ne yazık ki. İnsan evladı büyük ölçüde bu krizden de ders almadan çıkmışa benziyor. Öncelikle bir yılda etkisinin azalacağını umduğumuz hastalık hala aramızda. Çalışma şeklimiz çoktan değişti; bazılarımız tamamen uzaktan çalışırken, hibrit çalışma yaygınlaştı.    Uzaktan eğitim ve online öğrenme biçimleri yaygınlaştı. Tüm dünyada gelir adaleti iyiden iyiye bozuldu. Nick Srnicek’in  “platform kapitalizmi” olarak adlandırdığı, Yanis Varoufakis’in “tekno-feodalizm” ismini verdiği yeni kapitalist düzene geçiş hızlandı.  Her kriz sonrası başka bir kılığa bürünen bildiğimiz kapitalizm sona ererken yerini daha acımasız bir sisteme terk etti.

Türkiye son on yıllık süreçte dünyadan koptu ve özellikle 2013 yılından sonra ülkenin kurumları ve ahlaki değerleri ağır biçimde tahrip oldu. Kasım ayında ortaya çıkan kriz, Türk lirasının değerini düşürürken özellikle ücretli kesimi fakirleştirdi. Önde gelen ekonomistler Türkiye’de geniş kitlelerin hiç görülmemiş bir fakirlikle karşı karşıya olduğu yeni bir dönemin başında olduğumuzu söylüyor. Önümüzdeki günlerde bizleri nelerin beklediğini tahmin etmek çok güç. Her ne kadar birçok uzman olası sıkıntılar konusunda bizleri uyarmış da olsa son bir iki ayda yaşadıklarımızı hiç kimse öngörememişti. Bundan sonrası için de öngörüde bulunmak kolay görünmüyor.

Peki ne yapmalı?

Gittikçe fakirleşirken ve hayatımız çoraklaşırken yaşama tutunmak için ne yapabiliriz? Belki 2011 yılında “Occupy Wall Street” hareketi sırasında David Graeber’in ortaya attığı “Biz % 99’uz“ sloganını aklımızda tutmalıyız. Dayanışma karşılaştığımız güçlüklerin panzehiri olabilir. Ne hükümetlerin, ne iş dünyasının, ne de uluslararası örgütlerin ihtiyaç duyduğumuz köklü değişim için harekete geçmeyeceklerini görmüş olduk.

1980’lerden itibaren tüm dünyada yaygınlaşan neoliberal politikalara ve giderek otoriterleşen politik iklime karşı kendi yaşamlarımızı yeniden inşa etmek için harekete geçmeliyiz, her birimiz sorumluluk almalıyız. Son yıllarda tüm dünyada orta sınıf hızla eriyor. İyi bir eğitim almanız, meslek sahibi olmanız çoğu zaman sizi ağır ekonomik koşullardan azade kılmıyor. Ayrıcalıklı eğitim kurumlarında yüksek öğrenim görmüş gençlerle mavi yaka çalışanların arasındaki ücret farkı giderek azalıyor. Güvencesiz iş koşulları, uzun çalışma saatleri, düşük kazanç sadece işçileri değil meslek sahibi olanları da kırılgan koşullara mahkûm ediyor. Bu bağlamda orta sınıf da büyük ölçüde “prekarite” tanımı içine oturuyor. Yani geniş kesimler bir anlamda fakirlikte ve güvencesiz-kötü çalışma koşullarında eşitleniyor. Bu durum bizleri birbirimize yakınlaştırabilir mi? Öyle olmasını umuyorum.

Son bir yılda hayatımdaki en güzel şeylerden biri David Harvey’in “umut mekanları”, Erik Olin Wright’ın “gerçek ütopyalar” olarak adlandırdığı dayanışma temelli örgütleri incelemek oldu.  Uzun süredir gıda alanındaki aktivizm üzerine çalışıyordum. Ancak başka alanlarda da benzer inisiyatiflerin varlığından da haberdardım. Yeşil Gazete için bunların bazılarının hikayelerini kaleme aldım. Bu çalışma, içinde olduğumuz karanlık ortamda, beni kısmen de olsa sağalttı. Bu vesileyle tanıştığım, konuştuğum insanlar “yeni bir yaşamın mümkün” olabileceğine dair inancımı canlı tutmamı sağladı. Freni patlamış araçta son sürat aşağı doğru düşerken birbirimize tutunmalıyız. Bunun aksi mesajı almadığımız anlamına gelir.

Daha çok paylaştığımız, daha çok hediye alıp verdiğimiz, daha çok dayanıştığımız bir yıl diliyorum. Yeni yılda umutlarımızı canlı tutalım…