Hafta SonuKöşe YazılarıManşetYazarlar

[2021’in ardından] Mesajı aldık mı?

Aralık ayı ortasında Yeşil Gazete‘den uzmanlık alanımda geçen yılı değerlendiren bir yazı yazmamı isteyen bir e-posta aldım.  Bu değerlendirme yazılarının geleneksel olduğunu da bu vesileyle öğrenmiş oldum. Yeşil Gazete’deki ilk yazım 20 Şubat 2021 tarihinde yayınlanmış. Bir yılını doldurmamış bir yazar olarak değerlendirmemi Covid-19 küresel salgınının başlangıcına dayandırmak istiyorum. Ne de olsa geçen yıl yazı yazmamıştım.

Kuşkusuz ki Covid-19 hayatımızda birçok sıkıntıya yol açtı, var olanları da katlayarak arttırdı ve görünür hale getirdi.  Uzun süredir savrularak yokuş aşağı giden bir aracın içindeydik ama salgınla birlikte aracın freni patladı.

2020 yılının başında kış döneminde o yıl ilk defa vereceğim “Değişim Yönetimi” dersi için içerik hazırlarken okuma listesinin başına WEF (World Economic Forum) küresel risk raporunu koymaya karar verdim. Öyle ya; küresel riskler değişimin tetikleyicisi olarak düşünülebilir. Raporda işaret edilen küresel riskler yıllık global risk algısı anketinden yola çıkılarak belirleniyor.

2019 yılı için ortaya konulan küresel riskler arasında çevre yıkımı daha önceki yıllarda olduğu gibi ilk sıralardaydı, jeo-politik ve ekonomik riskler, teknolojik kırılganlıklar, geniş kitlelerin kendilerini endişeli mutsuz ve yalnız hissetmeleri diğer önemli risk faktörleri olarak sıralanıyordu. Raporda son olarak patojenlerin değişimleri sonucu ortaya çıkabilecek biyolojik tehditlerden bahsediliyordu. Dünyanın bu tür bir biyolojik risk için hazırlıksız olduğu ve küçük bir biyolojik tehdidin dahi kişisel yaşamlarımızı, toplumsal esenliği, ekonomik aktiviteleri ve ulusal güvenliği ağır biçimde yaralayacağından söz ediliyordu.

Rapor hazırlanırken Covid-19 vakaları henüz ortaya çıkmamıştı. Biz derslerimize başladığımızdaysa Çin’de ortaya çıkan vakalar medyada geniş yer almaya başlamıştı. Yıllar sonra ilk defa sınıfımda Erasmus değişim programıyla gelen “batılı” öğrenciler vardı. Güvenlik kaygıları nedeniyle uzun yıllardır batılı ülkelerle değişim programları askıdaydı. Nihayet 2020 yılında Almanya’dan, İtalya’dan ve Slovenya’dan öğrenciler dersime kaydolmuştu.  Mart başında Vilnius’ta bir etkinlikte Gürcü meslektaşıma 15 gün kadar sonra Tiflis’e gideceğimi anlattığımda ülkelerinin tamamen güvenli olduğunu ve o güne kadar sadece iki vakanın görüldüğünü söylemişti. Ancak Türkiye’ye döndükten bir hafta sonra olanlar oldu. Dersler online platforma aktarıldı, her derste öğrenciler yaşadıklarını sınıfla paylaştı. Salgının etkilerini o sıralar durumu içler acısı olan İtalyan öğrencilerden, Alman ve Slovak öğrencilerden canlı olarak dinledik.

Hepsi ‘bağıra bağıra’ geldi

Bütün bunları şimdi hatırlamamın ve Yeşil Gazete okuruna aktarmamın nedeni bugün yaşadığımız sorunların bağıra bağıra geldiğinin altını çizmek. Yaşadıklarımızın hiçbiri sürpriz değildi, hepsi bekleniyordu. Üstelik gelir adaletsizliği, çevresel felaketler, iklim krizi ve zorunlu göç gibi tehditler konusunda bizi uyaranlar sadece toplumsal ve ekonomik konulara eleştirel bakan ilerici çevrelerden değil WEF gibi iş dünyasının sözcüsü konumundaki kuruluşlardan geliyor. Benzer uyarılar BM, Dünya bankası ve hatta IMF raporlarında bile yer alıyor. Ana akım kurum ve kuruluşlar uzun süredir alarm zillerini çalıyor. İçinde yaşadığımız gezegen tüm alışkanlıklarımızı, yaşam biçimimizi sarsarak bize çok sert bir mesaj veriyor. Değişmek zorundayız. Hayatımızı ve tüm ilişkilerimizi gözden geçirmek zorundayız.

Ne değişti?

Salgın başladığında bu sert uyarının bir dönüşüme yol açabileceği umudunu taşıyordum. Hepimiz evlerimize kapanmış, seyahat etmekten vaz geçmiş, çocukluğumuzdaki gibi evde yemek hazırlamaya, yoğurt mayalamaya, turşu kurmaya, ekmek yapmaya başlamıştık. Hava temizlenmiş, boğazda yunuslar yüzmeye başlamıştı. Bir şeyler değişiyor olabilir miydi?

Yaşadıklarımıza bakarsak çok da bir şeyin değiştiğini söylemek zor. Daha doğrusu iyiye doğru pek bir gelişme yok ne yazık ki. İnsan evladı büyük ölçüde bu krizden de ders almadan çıkmışa benziyor. Öncelikle bir yılda etkisinin azalacağını umduğumuz hastalık hala aramızda. Çalışma şeklimiz çoktan değişti; bazılarımız tamamen uzaktan çalışırken, hibrit çalışma yaygınlaştı.    Uzaktan eğitim ve online öğrenme biçimleri yaygınlaştı. Tüm dünyada gelir adaleti iyiden iyiye bozuldu. Nick Srnicek’in  “platform kapitalizmi” olarak adlandırdığı, Yanis Varoufakis’in “tekno-feodalizm” ismini verdiği yeni kapitalist düzene geçiş hızlandı.  Her kriz sonrası başka bir kılığa bürünen bildiğimiz kapitalizm sona ererken yerini daha acımasız bir sisteme terk etti.

Türkiye son on yıllık süreçte dünyadan koptu ve özellikle 2013 yılından sonra ülkenin kurumları ve ahlaki değerleri ağır biçimde tahrip oldu. Kasım ayında ortaya çıkan kriz, Türk lirasının değerini düşürürken özellikle ücretli kesimi fakirleştirdi. Önde gelen ekonomistler Türkiye’de geniş kitlelerin hiç görülmemiş bir fakirlikle karşı karşıya olduğu yeni bir dönemin başında olduğumuzu söylüyor. Önümüzdeki günlerde bizleri nelerin beklediğini tahmin etmek çok güç. Her ne kadar birçok uzman olası sıkıntılar konusunda bizleri uyarmış da olsa son bir iki ayda yaşadıklarımızı hiç kimse öngörememişti. Bundan sonrası için de öngörüde bulunmak kolay görünmüyor.

Peki ne yapmalı?

Gittikçe fakirleşirken ve hayatımız çoraklaşırken yaşama tutunmak için ne yapabiliriz? Belki 2011 yılında “Occupy Wall Street” hareketi sırasında David Graeber’in ortaya attığı “Biz % 99’uz“ sloganını aklımızda tutmalıyız. Dayanışma karşılaştığımız güçlüklerin panzehiri olabilir. Ne hükümetlerin, ne iş dünyasının, ne de uluslararası örgütlerin ihtiyaç duyduğumuz köklü değişim için harekete geçmeyeceklerini görmüş olduk.

1980’lerden itibaren tüm dünyada yaygınlaşan neoliberal politikalara ve giderek otoriterleşen politik iklime karşı kendi yaşamlarımızı yeniden inşa etmek için harekete geçmeliyiz, her birimiz sorumluluk almalıyız. Son yıllarda tüm dünyada orta sınıf hızla eriyor. İyi bir eğitim almanız, meslek sahibi olmanız çoğu zaman sizi ağır ekonomik koşullardan azade kılmıyor. Ayrıcalıklı eğitim kurumlarında yüksek öğrenim görmüş gençlerle mavi yaka çalışanların arasındaki ücret farkı giderek azalıyor. Güvencesiz iş koşulları, uzun çalışma saatleri, düşük kazanç sadece işçileri değil meslek sahibi olanları da kırılgan koşullara mahkûm ediyor. Bu bağlamda orta sınıf da büyük ölçüde “prekarite” tanımı içine oturuyor. Yani geniş kesimler bir anlamda fakirlikte ve güvencesiz-kötü çalışma koşullarında eşitleniyor. Bu durum bizleri birbirimize yakınlaştırabilir mi? Öyle olmasını umuyorum.

Son bir yılda hayatımdaki en güzel şeylerden biri David Harvey’in “umut mekanları”, Erik Olin Wright’ın “gerçek ütopyalar” olarak adlandırdığı dayanışma temelli örgütleri incelemek oldu.  Uzun süredir gıda alanındaki aktivizm üzerine çalışıyordum. Ancak başka alanlarda da benzer inisiyatiflerin varlığından da haberdardım. Yeşil Gazete için bunların bazılarının hikayelerini kaleme aldım. Bu çalışma, içinde olduğumuz karanlık ortamda, beni kısmen de olsa sağalttı. Bu vesileyle tanıştığım, konuştuğum insanlar “yeni bir yaşamın mümkün” olabileceğine dair inancımı canlı tutmamı sağladı. Freni patlamış araçta son sürat aşağı doğru düşerken birbirimize tutunmalıyız. Bunun aksi mesajı almadığımız anlamına gelir.

Daha çok paylaştığımız, daha çok hediye alıp verdiğimiz, daha çok dayanıştığımız bir yıl diliyorum. Yeni yılda umutlarımızı canlı tutalım…

 

 

Kategori: Hafta Sonu