Ana Sayfa Blog Sayfa 1101

Doğu Batı Kampı: İnformel bir eğitim için kültürlerarası bir etkileşim modeli

Kendini ve başkasını bilen
Bilecektir şunu da:
Ayrılamaz birbirinden
Doğu ve Batı asla

Doğu ve Batı arasında
Gider gelirim mânâlar peşinde;
Kısacası iki dünya ikliminde
Dolaşmak yaraşır en iyi bize  (Johann Wolfgang von Goethe[1])

Bu hafta biraz daha farklı bir konuya, benim için çok özel bir anlamı olan bir kamptan bahsedeceğim: Doğu-Batı Kampı’ndan.

2008 yılında henüz yeni mezun olmuş ve arayış içinde olan bir gençken Prof. Dr. Mustafa Sarı hoca ve sosyal girişimci mentor Hülya Denizalp (Hülya Ablamız) sayesinde hayatımın geri kalanında önemli bir etki bırakacak olan Doğu-Batı Kampı (DBK) ile tanışmıştım (DBK, 18-26 yaş arasındaki öğrenci veya yeni mezun olmuş, ulusal ya da yerel sosyal sorumluluk projelerinde aktif olarak yer almış gençlerin başvurularını kabul eden bir kamp). Kamp kapsamında Van Gölü’nün çevresini çok sayıda yabancı gönüllü ile turlamış ve bu esnada da bazı sosyal fayda yaratma etkinlikleri düzenlemiştik. Daha sonra birkaç defa daha katılma fırsatı bulduğum DBK, her yıl iki dönem şeklinde 14 yıl boyunca İzmir Aliağa’daki Afacan Gençlik Merkezi’nde gerçekleştirildi ve bir o kadar yıl daha devam edeceğinden eminim diyebilirim.

Kendini keşfet, sınırlarını gör

Benim gibi birçok gencin hayatına önemli dokunuşları olan bu kamp, aynı zamanda oldukça faydalı bir kültürler arası iletişim/etkileşim modeli. Zamanla yaşayarak öğrenmenin kendi içindeki dinamiğiyle değerleri şekillenmiş olan kampın artık yazılı olmayan ve model olabilecek bir müşterekler manzumesi mevcut. DBK’nın yaşayarak ürettiği müştereklerden hareketle DBK modelini her türlü informal eğitim ve öğretim etkinliklerine uygulamak mümkün. Zira buradan hareketle fikri temelleri atılan Yaşayarak Öğrenme Merkezi (YAŞÖM) bugün çok etkili ve faydalı işleri hali hazırda yürütüyor bile. Ancak burada ben daha çok DBK’nın resmi olmayan ve çoğu katılımcısının da ana hatlarıyla hem fikir olduğu ancak genel hatlarıyla benim anladığım değerlerini anlatmaya çalışacağım.

Doğu-Batı kampı salt bir kültürler arası iletişim projesi değil aynı zamanda bireyin kendi bariyerlerini de keşfettiği ve bir bakıma kendini de sınadığı bir yaşam ve deneyim alanıdır. Kişilerin samimiyetlerini çeşitli sorumluluklar alarak ya da sorumlulukların etrafında kümelenerek ortaya koymaları da DBK’nın önemli özelliklerinden biridir. Kişi kendi kişisel alanlarını koruyabilirken faydalı iletişim ile birlikte konfor alanının dışına çıkma cesaretini de bulabilmektedir.

Tüm bu iletişim deneyimleri başkalarının da kişisel alanları olduğunun öğrenilmesine olanak sağlarken, beraberinde de kişilere sosyal etki yaratmasına fırsat verir. DBK’nın bu deneyim ekosisteminde kişilerin aynılaşmadığı bilakis çeşitliliklerinin korunduğu ve bu çeşitliliğin de beraberinde bazı ilkelerin oluşmasına katkı sunduğunu belirtmek gerekir. Bu durum aslında doğal ekosistemlerin de temel ilkesidir.

Doğal ekosistemler, aşırılıkların değil de uzlaşının ve birbirlerine bağlı zincirlerin muazzam bir işbirliği ile yürüyen sistemlerdir. Çünkü aşırılıklar ve tıpkı insan ilişkilerindeki toksiklik gibi çıkıntılıklar ekosistemlerin bozulmasına ve sağaltım olmadığı takdirde de çöküşüne yol açabilir. Dolayısıyla doğada keskin çizgiler değil, birbirleri arasında yumuşak geçişkenliklerin olduğu kompartmanlar mevcuttur. DBK da bir bakıma bunu mikro ölçekte iletişime adapte etmiştir diyebiliriz.

Samimiyet, güven ve uzlaşı arayışı

DBK değerleri ana hatlarıyla sorumluluğa, samimiyete ve sosyal etki yaratmaya dayanan çeşitli alt kırılımlara sahiptir. Bu değerler DBK esnasındaki tüm oyun ve etkinliklerde kendini gösterir. Zira bu etkinlikler de bu ilkelere uygun olduğu için seçilmiştir. Örneğin samimiyet DBK’nın en önemli ilkelerinden biridir ve güvenli ortam algısının oluşmasıyla birlikte yaratıcılığın ortaya çıkmasına fırsat tanır. Güvenli ortamın oluşmasıyla ortaya çıkan yaratıcılık da beraberinde anlayış göstermeye dayalı bir tartışma ortamının oluşmasına neden olur. Burada kast edilen tartışma şiddetli çatışma değil anlayışlı uzlaşıya işaret etmektedir. Yani DBK’nın sahip olduğu samimiyet değeri, kişinin kendini gerçekleştirmesi için de önemli bir alan açmaktadır.

DBK’nın diğer bir önemli değeri de sorumluluk alma ya da duyma ilkesidir. Bu değer tüm katılımcılar için doğal bir bağlayıcılığa sahiptir. Sorumluluk değeri aslında DBK kültürünün doğal değeridir. Çünkü sorumluluk gönüllülüğün bir yansımasıdır.  Bu gönüllülük, içten gelen samimi bir aktif katılıma dayanır ki bu da sosyal fayda üretiminin önemli şartlarından biridir. DBK tam olarak bunun oluştuğu bir ekosistemi ifade eder. Gönüllüğün ve samimiyetin ortaya çıkarttığı sorumluluk duygusu! Bu duygu kişinin yeni şeyler öğrenme ve öğretme tatminine de erişmesine olanak tanır. Yeni şeyler öğrenme ve öğretme ile birlikte ortaya çıkan sosyal etki aslında eğlenceli ve rahat bir iletişimin de geliştiğini gösterir. Bu iletişim beraberinde farklı düşünceleri deneyimlemeyi, dışımızdaki olanlara farkındalığı ve bunların yarattığı motivasyonla da paylaşıma dayalı bir öğrenme sürecini oluşturmaktadır. Doğaya saygı, bireye saygı ve toplumsal faydanın üretim süreci!

Yabancı dile ihtiyaç duymayan yaratıcı iletişim modeli

İşte bunların hepsi bir araya geldiğinde de zihinsel ve bedensel bir dinlenme de gerçekleşmiş oluyor. DBK kampı esnasında gerçekleşen tüm bu kazanımlar eğlenceli olma temeline dayanmaktadır. Eğlenceyi sağlayanda adil ve yeterli katılımdan kaynaklanıyor. Herkesin gönüllü olarak katıldığı bir etkinliğin zaten sıkıcı olma şansı yoktur. Ayrıca katılımcıların önemli bir kısmının yurt dışından geliyor olması (pandemi etkisini saymazsak) da kampın en önemli özelliği! Üstelik Türkiye’den katılanların, yabancı dil bilmesi bir ön şart değil. Çünkü DBK bir dil bilmese de yaratıcı iletişim yöntemleriyle kültürler arası kaynaşmaya başka bir boyut kazandırabilen bir yapıya sahip. Öyle ki benim ilk katıldığım kampta Türkiye’den katılan iki kişi çat pat, üç kişi ise hiç ama hiç İngilizce bilmiyordu. Ancak kamp boyunca bir iletişim problemi olduğuna neredeyse şahit olmadım.

Sonuç olarak DBK deneyimi ve modeli özellikle okul dışı öğrenmenin uygulanabileceği çok özel bir örneğe tekabül ediyor. Çünkü normal şartlar altında bulunduğu yaşam alanındaki kısıtlı imkânlar, insanların bazı şeyleri gerçekleştirmelerini güçleştirmektedir. Bu durum da aslında dezavantajlılığı doğurur ki DBK işte tam da bu noktada bir fırsat kapısı açar. Yani bireylere, yukarıda saydığımız değerleri deneyimlemeleri için önemli bir kapı açar. Bunları özümsemek de kişinin özverisine kalır. Böylelikle kişinin önünde kendi sınırları dışında herhangi bir bariyerin olmadığı hareket alanı ortaya çıkmış olur. DBK bunu nasıl gerçekleştireceği konusunda da kişilere gözlemleyebilecekleri örnekleri sunar. Yani hem yol, hem rehber hem de alan! DBK için mekânsal anlam tam olarak buna karşılık geliyor. Benim anladığım gördüğüm ve deneyimlediğim tam olarak bunlardır.

DBK’yı daha yakından tanımak isteyenlere DBK sayfasını takip etmelerini öneririm. Öyle ki başvuru şartlarını taşıyanların başvurmasını ve bu modelin geleceğe taşınmasına katkı sunmak isteyenleri de bu etkinliğe destek olmalarını öneririm.

*

[1] DBK internet sitesinden alınmıştır.

[1950’lere doğru Türkiye’de kentler-5] Ulaşım

[email protected]

Kentlerdeki dönüşümü, kuşbakışı ama bazı ayrıntıları büyüteç altına alarak tartışmayı sürdürüyoruz. Daha önceki yazılarda, kentsel dönüşümlerin ve geç modern ve daha sonra neo-liberal kentin yakın geçmişini anlamaya çalışırken varsayımsal bir başlangıç noktası olarak, 2. Dünya Savaşı sonrasını/ 1950’ler civarını almış ve kentlerde bu tarihten sonra ortaya çıkan gelişmeleri, başlangıç özelliklerine göreli biçimde yorumlayabileceğimizi belirtmiştik.

Yerleşim ve konut dokusunu, kent merkezlerini ve kentteki üretimi ve eğitim hizmetlerini, ulaşımdan önce betimleyerek bir anlamda bütün bu kentsel arazi kullanımları ya da gündelik yaşamın kurgusunun nasıl birbiriyle ilişkilendiğini ve bağlandığını anlayabilmeyi/ değerlendirmeyi kolaylaştırmayı amaçlamıştık.

Geçmişi yeniden anımsama egzersizi aslında, iklim krizini yaşayan bugünün kentinin, artık “normal/ olağan hali” saydığı neo-liberal yaşam/ harcama/ üretim ve tüketim/ ekolojik sorunlar ve kirlenmeler/ zaman ve mekan alışkanlıkları vb.nin hiç de öyle yanlışlanamaz ve seçeneksiz durumlar olmayabileceğini anımsatmak istiyor. Bugünün kentine benzemeyen ve kimseyi boğucu emisyonlarla zehirlemeyen “normal” bir kentin yaşanmış gerçekliği-somutluğu üzerine yeniden düşünmeyi amaçlıyor.

‘Patlama’nın hemen öncesi

Bununla birlikte kentlerin yakın geçmişine bakarken değişen teknolojik olanaklar ve sınırlar ile değişen yaşam ve tüketim ideolojileri, yoksullaşmalar ile kentlerde bazı bakımlardan sürdürülemez hale gelen durumları da anımsamak gerekecek. Büyümeler/ şişmeler karşısında “yeni” seçenekleri oluştururken önerilerin “olabilirliği”, “olmasının deneyimlendiği” dönemlerdeki dengeleri kuran diğer parametrelerin durumu ve özellikleriyle birlikte öngörünün sınanabilirliğine zemin hazırlamak amacı da gözetiliyor.

Boğaziçi vapurları.

1950’li yıllarda Türkiye’deki kentlerin, ulaşım-taşıma sektörü bakımından çarpıcı özellikleri aşağıda özetlenecek. Ancak bundan önce ulaşımın kent ekolojisi bakımından içinde bulunduğu koşulları da kısaca anımsayalım: Savaşın bitimiyle birlikte dünyanın birçok ülkesinin ekonomisi, (Türkiye dahil) hızla büyüme eğilimine girmişti. Ülkeler, sonsuz ve maliyeti olmadığını düşündükleri doğal kaynakları oburca tüketerek ekonomik büyüme ve (en çok, neolitik dönemden beri nerdeyse değişmemiş olan tarımdaki) teknolojik gelişme yarışında hızla yol alıyordu. Ülke mekanının organizasyonu ve kentler de bu teknolojik değişme-büyüme-doğal kaynakları tahrip anlayışını yansıtmaya başlamıştı.

Genellikle ülkelerdeki demiryolu ve liman altyapıları, kara ve denizde ulaşım ve taşımayı sağlıyordu. Tarım, orman ve maden ürünleri için lastik tekerlekli kamyon, insanlar için otobüs altyapısı, yani asfalt ve beton, yerleşimler/ kentler arası taşımacılık ve ulaşımda henüz gelişmenin şafağındaydı. Ama çok kısa bir süre içinde başat konuma gelecektir.

Türkiye’de, oldukça yoksul genişçe bir orta sınıf ve alt sınıflar/ göçle gelmiş olanlar, kent nüfuslarının büyük bir çoğunluğunu oluşturuyordu. Ancak kentler henüz şimdiki nüfuslarının %10’u ile %5’i arasında bir büyüklüktedir. Kent yüzölçümü bu nedenle, aynı oranda daha küçük ve kent makro formu oldukça derişiktir (kompakt). Banliyöler oldukça çizgisel (lineer) bir biçimde dağılıyordu ve sadece kamusal taşımacılıkla (genellikle raylı sistem/ banliyö treni veya şehir vapurlarıyla) kolayca erişilebilir durumdaydı.

Ankara.

Kent içi ulaşım ve taşımacılık

Kentler çok büyük olmadığı ve göreli olarak derişik bir formda ve yoğun oldukları için talebi karşılayabilecek bir düzeyde kamusal taşımacılık sistemleri kurulmuştu. Kent içinde, İstanbul’da raylı sistem (tramvay), Ankara ve İzmir’de elektrikle çalışan troleybüsler ve otobüs sistemleri, İstanbul ve İzmir’de şehir vapurları ve bütün kentlerde taksiler (ve deniz kentlerinde kayıklar/ dolmuş kayıklar) bulunuyordu. “Dolmuş” (ve sonra “minibüs”) sistemi denilen ve bir bakıma yoksul (ya da 3. Dünya) ülkelerine özgü, kent içi özel taşımacılık sistemleri, 2. Dünya Savaşı’nın hemen sonrasında çok seyrekti. Özel araç sahipliği çok düşük bir orandaydı (yok denilecek kadar azdı) ve sadece üst gelir gruplarının bir kesimi için söz konusuydu; bu nedenle kent içi yol ağında ve trafikte (1950’lerin ortalarına-sonuna kadar) önemli bir sorun yoktu. ( Yine de, İstanbul’un tarihsel dokusunu parçalayan büyük bulvarlar/ çok şeritli ana yol altyapısı inşaatı, bu tarihte başlamıştı.)

Ulaşımın belki en güçlü olan yönü, kentlerin derişikliğine bağlı olarak yaya trafiğinin çok önemli olması ve kamusal taşıma sistemleriyle tam bir uyum içinde bağlantılı olarak ve etkin bir biçimde kent içi ulaşımda kullanılabilmesiydi. Bisiklet ise (belki Konya ve topografik olarak elverişli diğer yerler dışında) sadece hobi düzeyinde işlevseldi.

İzmir.

Kent içi ulaşımın en karakteristik türleri;

  • Yayalık,
  • Kamusal ulaşım (hafif raylı ve elektrikli toplu taşıma sistemleri ve mazotlu otobüsler ve deniz kentlerinde vapur),
  • Taksi, taksi-dolmuş, dolmuş ve giderek (1950’lerin ortasından-sonundan başlayarak) gecekondu saçaklanmalarıyla gelişen minibüsler (bu türü, özel sektör tarafından sağlanan kamusal ulaşım hizmeti olarak düşünebiliriz),
  • Özel araçlar ve
  • Banliyöler için ağır raylı sistem

biçiminde kısaca özetlenebilir. Bunların dışında, özellikle eşya ve mal taşımacılığında (özellikle sebze-meyve ve içme suyu için ve ev taşınmalarında/ toptancı hallerinde ve tren garlarında), at arabaları ve bazen eşek, kent içinde kullanılır. Bazı kentlerde (İstanbul’da Kadıköy, Adalar, İzmir’de Karşıyaka vb.) “payton”lar, yolcu taşımak için kullanılır.

İzmir Limanı.

İşe, okula veya alış-verişe gitmek için en sık/ yaygın biçimde kullanılan ulaşım türü, belki 1970’lere kadar yaya ulaşımıdır. Eğer mesafeler artarsa oldukça düzenli ve tarifeli çalışan kamu taşımacılığı ile eklemlenebilir. Yaya kaldırımları ve bazı kentlerde yaya yolları, belediyelerin önemsedikleri bir görev olarak, oldukça temiz, bakımlı ve güvenlidir. Ağaçlandırılmış ve geceleri aydınlatılmıştır.

Cadde altyapısı, araç trafiğini kaldıracak genişlikte, genellikle refüjlü-geniş kaldırımlı ancak (trafik ışıkları ve işaretleri bakımından) oldukça donanımsız durumdadır. Trafik aksamadan akar; sokaklar çok sakindir ve çoğu kez, çocukların evlerinin önündeki bahçelerle birlikte oyun alanı olarak kullanılır. Trafik seyrektir ve sokaklarda park etmiş araç/ otomobil bulunmaz. Bu nedenle yayalık için de uygundur.

Bütün büyük kentlerdeki kamu taşımacılığı, genellikle elektrik enerjisiyle çalıştığı için (İstanbul’da tramvaylar, Ankara’da troleybüsler ve İzmir’de, bir süre her ikisi de) kirletici ve gürültülü değildir. Bu sisteme paralel veya seri olarak bağlantılı otobüs hizmeti vardır ve kamu ulaşımının işleyişi güvenilirdir. Trafik sıkışıkları olmadığı için aksamaz. Deniz ulaşımı da tarifeli, güvenilir ve oldukça konforludur.

Tünel.

Ulaşım maliyeti, kentlilerin zorlanmadan karşılayabilecekleri düzeydedir. Kamusal ulaşımda doruk saatlerde aşırı kalabalıktan yakınmalar, 1950’lerin ortasından sonra başlamıştır. Bütün kent içi ulaşım sistemleri, o kentin belediyesi tarafından yönetilir. Özel (exclusive) türler olarak, İstanbul’da tünel ve İzmir’de asansör de kamusal ulaşımın bir parçasıdır.

Özelikle gelişmekte olan ülkelerin kentleri bakımından dolmuşların ortaya çıkması, batı kentlerinde olmayan bir durum sayılabilir. (“Dolmuş” türüne/ fikrine/ buluşuna, İstanbul’da 19. yy sonunda kayıklarda rastlanıyor.) 1950’lerde dolmuş, yetersizleşmeye başlayan kamusal ulaşıma paralel, biraz daha esnek ve biraz daha yüksek maliyetli, ancak tarifesiz ama daha sıktır. Taksi-dolmuşlar, orta sınıflar için; minibüsler, gecekondulular için uygun çözümler sağlamaya başlar. Taksiler, (genellikle orta-üst sınıflar için) maliyeti yüksek olmakla birlikte ulaşımın bütün özel sorunları için esneklik ve olanak sağlar ve kentlere göre yeterli sayıdadır.

Banliyö trenleri (Ankara’da Kayaş-Etimesgut, İstanbul’da Sirkeci-Halkalı ve Kadıköy-Tuzla/Gebze, İzmir’de Basmane-Karşıyaka/Bostanlı, Bornova ve Buca hatları), kentlerin biraz uzakça (İstanbul için Bakırköy gibi), banliyö veya “sayfiye” semtlerine, şehir hatları vapurları da, kıyı boyunca dizilmiş yakın köy ve sayfiyelere (Haliç, Boğaz, Ada; İzmir ve İzmit için Körfez vapurları) ulaşımı sağlar.

Bu yılların kentleri için en ilginç durum, özel araç sahipliği ve kentlerdeki özel araç trafiği ile ilgilidir. Özel araç, sadece en üst sınıflar için söz konusudur ve kesinlikle (nerdeyse 1950’lerin sonuna kadar) bir “lüks tüketim” göstergesidir. Genellikle garajlarda park edilir. Trafiği sık değildir ve kent içinde bir sorun yaratacak çoklukta değildir. Kentin ulaşım altyapısını (yol şeritlerini/ kavşakları) zorlamaz ve bu nedenle, kamu taşımacılığı ve daha sonra dolmuşlar oldukça yeterli/ düzeyli/ ucuz ve zaman kaybettirmeden kentlilerin ulaşım gereksinimini karşılamayı sürdürür.

Kentlerin, önceleri “çok az”, sonraları “az” olan, özel taşıt araçlarıyla yaşadığı dönemler, otomobiller olmaksızın yaşanabilecek bir kent formu/ büyüklüğü/ kentsel yaşam kipleri ve kent ekolojisi olabileceğini ve kentin bu durumunun, bütün kentlilerin yararına sağlık ve zehirlenmezlik/ güvenlik/ gürültüsüzlük/ zaman tasarruflu ve ucuzluk sağladığını kesin olarak göstermektedir.

Ancak değişen ekonomik/ sınıfsal durum, gelişen teknoloji ve ideolojik ortam, otomobillerin, kentler için “kaçınılmaz” ve “vazgeçilmez” olduğu kabulünü bir dogmaya dönüştürdüğünden, “otomobilsiz kentler” için yeni ve özel programların geliştirilmesi gerekecektir.

Gelecek yazılarda kentlerdeki kültürel süreçleri, ekolojik durumu tartışacağız ve diziyi bir sonuç değerlendirmesiyle bitireceğiz.

Yılda on milyon: David Wallace-Wellson ile hava kirliliği üzerine

Yazan: David Wallace-Wellson*

Yeşil Gazete için çeviren: Hanife Aliefendioğlu

*

Tüm ölümler eşit değildir. Şubat 2020’de dünya, o ay 2714 kişiyi öldüren yeni tip koronavirüs nedeniyle paniğe kapılmaya başladı. Bu haber oldu. Aynı ayda, hava kirliliğinin etkilerinden yaklaşık 800.000 kişi öldü. Bu haber olmadı. Yeni olan çok anlam taşır. Salgının başlangıcında böyle karşılaştırmalar yapmak yakışıksız görülüyordu. Ancak insan yaşamının değerini karşılaştırmak, modern uygarlık makinesinin durmaksızın, neredeyse her zaman zenginlere öncelik vermek ve onları aklamak için yaptığı bir şeydir; örneğin, küresel düzeyde Covid aşıları öncelikle en yüksek gelirli ülkelere gönderildiğinde veya Bangladeş‘teki doğal afetlerin maliyetinin, deniz seviyesindeki yükselmenin Miami Beach gayrimenkulleri üzerindeki etkisinde ya da Joe Biden‘ın bir zamanlar ekonomi danışmanı olan Lawrence Summers‘ın Afrika’nın bir bütün olarak ‘çok az kirletilmiş’ olduğunu ve ‘bir yığın zehirli atığı en düşük ücretli ülkeye boşaltmanın arkasındaki ekonomik mantığın kusursuz’ olduğunu öne sürdüğünde…

İlk yılında pandemi, dünyanın en zengin ülkelerine en kötü darbeyi indirerek, beklenenin tam tersi bir şekilde zarar verdi. O ülkelerdeki insanlar, virüs tehdidini griple karşılaştırarak azaltmaya çalıştığında, hastalık onlara şaka yaptı. Ancak hava kirliliği her yıl gripten on kat daha fazla ölüme neden oluyor ve bu konuda daha da az şey duyuyoruz. 2017’deki bir Lancet araştırması, bu rakamı yılda yaklaşık yedi milyona çıkardı; yaklaşık üçte ikisi dış hava kirliliğinden ve üçte biri iç mekan, ev kirliliğinden kaynaklanıyor. Daha yakın tarihli tahminler, her yıl sadece yanan fosil yakıtlardan üretilen dış mekan partiküllerine atfedilebilen daha yüksek. İç mekan kirliliğini ekleyin ve yıllık on milyondan ölüme ulaşırsınız. Bu, geçen yıl Covid’den dünya çapındaki resmi ölüm sayısının dört katından fazla. Savaş, cinayet ve terörizmden kaynaklanan mevcut yıllık ölümlerin toplamından yaklaşık yirmi kat daha fazla. Başka bir deyişle, hava kirliliği günde ortalama yirmi bin kişiyi öldürüyor. Çernobil, Three Mile Adası, Fukushima ve diğerlerini düşündüğünüzde, nükleer enerji tarihindeki tüm sızıntılardan ölenlerden daha fazla. Salgın bizi o kadar korkuttu ki milyarlarca insan aylarca panik halinde kozalarına çekildi, ancak bu her yıl tekrarlanan duman solumaya bağlı olarak sona eren on milyon hayata karşı körlüğümüzü ve kayıtsızlığımızı ne açıklayabilir ne de haklı çıkarabilir.

‘Kurban bölgeleri’

Yılda on milyon ölüm, on yılda yüz milyon eder. Rakamlar o kadar büyük ki, en büyük felaketler bile küçük kalıyor. O kadar büyükler ki, belki de kısmen hiçbirimizin sokakta hava kirliliğinden ölen birini hayal edemediğimizden ve kısmen de bir doktorun daha sağlıklı bir havada kalmayı tavsiye etmesi acıklı bir şekilde modası geçmiş göründüğünden inanılırlığı zorluyor. Ancak, obezite veya sigara içmekten bir ölümü de hayal edememe ihtimaliniz var ve yine de muhtemelen bunların insan sağlığına verdiği zararla ilgili tahminlerden şüphe duymuyorsunuz veya Louisiana‘nın River Parishes‘ini ‘Kanser Geçidi’ olarak adlandırmanın yanlış olduğunu düşünüyorsunuz. 150 petrokimya tesisinin varlığı, bazı toplulukların ulusal ortalamanın elli katında kanser oranları ile burayı yaşamak için tartışmasız sağlıksız bir yer haline getirdi. Bu tür alanlar bazen ‘kurban bölgeleri’ olarak adlandırılıyor.

Tek bir siyah karbon zerresi solunduğunda kalbi durdurmaz veya akciğerleri zehirlemez, ancak zamanla, nüfus üzerinde etkisi yıkıcı olur. Ölümden bahsettiğimizde hep bir katil görmek isteriz. Bir katil olmadığında, ona bir trajedi ya da Tanrı’nın isteği yerine cinayet demek çok daha zordur. “Sokakta bir kişinin ezildiğini görüyorsun ve bunu asla unutmayacaksın” diyor bir çevreci, Choked: The Age of Air Pollution and the Fight for a Cleaner Future‘da (Yutma: Hava Kirliliği Çağı ve Daha Temiz Bir gelecek İçin Mücadele) “Kirli havanın etkilerinden binlerce kişi ‘ölecek’ sizi asla korkutmasın.” Ancak, herhangi bir ölümlülük modelinin temel önermesi, herkesin ölümlü olduğudur: Soru, bunun ne zaman olacağı ve belirli bir davranışın veya çevresel faktörün bu sonu hızlandırıp hızlandırmadığıdır. Ve bu tahminlerin hiç biri, kurşun yarası veya sabah çayınızda bir doz zehir gibi tek bir ölüm nedeni önermek anlamına gelmese de, hava kirliliğinin hesabı obezite veya sigara içme ile aynıdır: Sorunu ortadan kaldırın ve böylece milyonlarca erken ölüm azalsın. Yeni araştırmalara göre, gelişmekte olan ülkelerde yoğunlaşan bu ölümlerin yarısı, dünyanın en zengin ülkelerindeki tüketim ve fosil yakıtların yakılmasından kaynaklanıyor.

Çevre tarihçisi Stephen Pyne çağımıza, küresel bir yakma rejimi, “pirosen” adını veriyor: Çoğu planlı bir şekilde yakılan kömür ve petrol, tarım arazileri ve ormanlar, çalılar ve sulak alanlar. Pyne, Antroposen‘in doğa üzerinde egemenlik anlamına geldiğini söylüyor. Nereye bakarsanız bakın yeryüzünün alevler içinde olduğunu vurguluyor. Kalıntı karbon monoksit, azot dioksit, ozon, siyah karbon, kükürt dioksit ve PM2.5 olarak bilinen küçük parçacıklı maddenin özellikle toksik grubudur. Yaktığımız her şeyi soluyoruz.

‘Dünya nüfusunun yüzde 99’u kirli hava soluyor’

Yüz milyonlarca insan, havadaki toksik kalıntılarla kalıcı olarak bulutlanmış şehirlerde yaşıyor ve nefes alıyor. Kasım ayında, Delhi‘deki yetkililer, okulları ve üniversiteleri süresiz olarak kapattılar, inşaat çalışmalarını durdurdular ve yerel kömür santrallerinin yarısını bir ‘zehirli duman’ olayının ardından ve Hindistan Yüksek Mahkemesi bununla mücadele etmek için acil önlemler alınması emrini verdikten sonra kapattılar. Duman yeni değildi; sorun şuydu. Şehir genelinde, ofislerde, lobilerde ve evlerde, hatta hava temizleyicileri olanlarda bile zehirli partikül madde dolaşıyor. Zehirli sis genellikle o kadar yoğunlaşıyor ki hava yolculuğunu engelliyor. Daha da önemlisi, tren yolculuğunu kesintiye uğrattı. Sis, makinistlerin rayları görmesini imkansız hale getirdi. Taksi şoförlerinin, içeri sızan partikülleri arındırmak için filtreleme sistemleri var. Yayalar bundan kaçamıyor, özellikle sisli günlerde Delhi’de yaşamanın birkaç paket sigara içmeye eşdeğer olmasının bir nedeni de bu. Şehir, dünyadaki en yüksek solunum yolu hastalığı oranlarına sahip ve KOAH – kronik obstrüktif akciğer hastalığı – teşhisi konan Delhililerin yüzde 60’ı sigara bile içmiyor.

Her yıl bir milyondan fazla insanın hava kirliliğinden öldüğü Hindistan genelinde, küçük partikül maddeye maruz kalma oranının, Dünya Sağlık Örgütü‘nün uzun süredir ‘güvenli’ – metreküp hava başına on mikrogram olarak tanımlanan – seviyesinin beş katı olduğu tahmin ediliyor. Bu yıl Dünya Sağlık Örgütü (DSÖ), eski düzeyin yarısında yeni bir standart belirledi. Eski eşikte, dünya nüfusunun yüzde 90’ı tehlikeli derecede kirli hava soluyordu; yeni eşikte bu rakam yüzde 99’a yakın. Dünyanın en kirli on dört metropolünden sadece biri (Çin‘de Hotan) Hindistan dışında. Listede sonra gelen 336 şehirden 184’ü Çin’de. Ancak bu, hava kirliliğinin sadece iki ülkede sorun olduğu anlamına gelmiyor. Sorun küresel olarak, beş kişiden birinin ölümüne neden oluyor.

İşte size ölüm oranları dışında, hava kirliliğinden etkilendiğini bildiğimiz şeylerden bazılarının listesi. GSYİH, geçen yıl bir OECD raporuna göre, kirlilikte yüzde 10’luk bir artış, üretimi neredeyse tam bir yüzde puanı azaltıyor. Bilişsel performans açısından yapılan bir çalışma, Çin’in kirliliğinin ABD‘de gerekli olan standartlara düşürülmesinin ortalama bir öğrencinin sözel testlerdeki sıralamasını yüzde 26 ve matematikteki sıralamasını yüzde 13 artıracağını gösteriyor. Los Angeles‘ta okullara 700 $’lık hava temizleyicileri yerleştirildikten sonra, öğrenci performansı, sınıf büyüklükleri üçte bir oranında azaltılmış gibi arttı. Kalp hastalığı, birçok kanser türü ve astım, felç, akut ve kronik solunum yolu hastalıkları gibi hastalıklar kirli havada daha yaygındır. Alzheimer vakaları üç katına çıkabilir: Choked‘ta, Beth Gardiner’in referans verdiği bir çalışmaya göre, yüksek kirliliğin olduğu bölgelerde yapılan otopsilerin yüzde 40’ında erken Alzheimer’ın belirtileri bulunurken bu bölgelerin dışındakilerde hiç bulunmuyor. Parkinson gibi diğer demans türlerinin oranları da artıyor. Hava kirliliği aynı zamanda her türden akıl hastalığını da tetikliyor. British Journal of Psychiatry‘de yakın zamanda yayınlanan bir makale, yerel kirlilikteki küçük artışların bile tedavi ihtiyacını üçte bir oranında ve hastaneye yatışı beşte bir oranında artırdığını ve daha kötüsü hafızayı, dikkati ve kelime dağarcığını zayıflattığını, bununla birlikte DEHB ve otizm spektrum bozukluklarına da yol açtığını gösteriyor. Kirliliğin, beyindeki nöronların gelişimine zarar verdiğini ve bir kömür santraline yakınlığın anne karnındaki bebeğin DNA’sını bozabileceğini, hatta görme bozukluğunu artırdığını gösterdi.

Yol açtığı zararlar saymakla bitmiyor

Bir bebeğin doğduğu yıldaki yüksek kirlilik seviyesinin, otuz yaşına geldiğinde gelirinde ve iş gücüne katılımında azalmaya neden olduğu da gösterildi. Kirliliğin erken doğumlar ve düşük doğum ağırlığıyla ilişkisi o kadar güçlüdür ki, Amerikan şehirlerinde otomatik geçiş ücreti sistemi E-ZPass’ın getirilmesi, gişelere yakın bölgelerdeki araçların sıraya girmesi gerektiğinde dışarı atılan egzozu azaltarak her iki sorunu da (sırasıyla yüzde 10,8 ve yüzde 11,8) azaltmıştır. Başka bir araştırmaya göre aşırı erken doğumlar, anneler trafiğin yoğun olduğu bölgelerde yaşadığında yüzde 80 daha fazla. Hamilelik sırasında egzoz dumanı soluyan kadınlar, daha yüksek pediatrik lösemi, böbrek kanseri, göz tümörleri ve yumurtalık ve testislerde tümör oranları yüksek olan çocuklar doğurdu. Bebek ölüm oranları, kalp sorunları kirlilik seviyelerine paralel olarak arttı. Ve çocuklukta daha kirli hava soluyanlar, yetişkinlikte önemli ölçüde daha yüksek kendine zarar verme oranları sergilediler. Danimarka‘da 1,4 milyon insanda günde sadece beş mikrogram küçük partikül artışının, kendine yönelik şiddette yüzde 42’lik bir artışa neden olduğu görüldü. Gençlerde depresyon dörde katlanıyor; intihar da daha yaygın hale geliyor.

Bu yıl yapılan bir araştırmaya göre, hava kirliliğinin yüksek olduğu günlerde borsa getirileri daha düşük. Cerrahi sonuçlar daha kötü. Artan partikül konsantrasyonları ile özellikle şiddet içeren suçlar artıyor: Kolorado Eyalet Üniversitesi‘ndeki araştırmacılar, kirlilikte yüzde 10’luk bir azalmanın, ABD’deki suçla ilgili maliyeti yılda 1,4 milyar dolar azaltabileceğini hesapladı. Havada daha fazla duman olduğunda, satranç oyuncuları daha fazla ve daha önemli hatalar yapıyorlar. Politikacılar daha basit konuşuyor ve beyzbol hakemleri daha kötü kararlar veriyorlar.

2019’da Uluslararası Solunum Dernekleri Forumu tarafından yapılan kapsamlı bir küresel araştırma, hava kirliliğinin vücuttaki her organa, aslında neredeyse her hücreye zarar verdiğini ortaya koydu. Çok genç kişilerin bile beyin saplarında kirlilik nano parçacıkları bulundu. Ancak partikül madde solumanın etkilerini görmek için doğumu beklemeniz gerekmiyor. Etkisi anne karnında başlıyor, akciğerlerin gelişimine zarar veriyor ve gelecekteki yaşamları kısaltıyor. 2019’da Hasselt Üniversitesi‘nde yapılan küçük ölçekli bir çalışma, havanın temiz olduğu düşünülen bölgelerde yaşayan annelerinkiler de dahil olmak üzere, incelenen her plasentada, her milimetre küpte binlerce parçacıkla birlikte siyah karbon parçacıkları buldu. Balık etindeki mikroplastiklerden endişe edenler için bu, çok daha saldırgan bir durum. Elbette havada mikroplastikler de var. Bunlar plasentalarda da bulundu.

Kirleten ‘kalkınma’

Kirliliğin varlığında her şeyin daha kötü olması, yokluğunda her şeyin daha iyi olması gerektiği anlamına gelir. Ve söyleyebileceğimiz en iyi şey, evet, öyle. Ulusal Kaynaklar Savunma Konseyi‘ne (NRDC) göre, 1970 tarihli ABD Temiz Hava Yasası halen her yıl 370.000 Amerikalının hayatını kurtarıyor. Bu rakam pandemi hiç gelmemiş olsaydı geçen yıl kurtarılacak olandan daha fazla. NRDC’ye göre tek bir mevzuat, yürürlüğe girme maliyetinin 32 katı olan 3 trilyon dolardan fazla yıllık ekonomik fayda sağlıyor ve bu fayda orantısız bir şekilde yoksullara ve azınlıklara/marjinallere ulaşıyor. Amerikan deneyimi, kirliliğe karşı kendi kendini haklı çıkaran kayıtsızlığın temelini sağlıyor: Genellikle “çevresel Kuznets eğrisi” olarak adlandırılan şeye göre kalkınma, ülkeleri temiz olmadan önce daha da kirletiyor. Kirliliğin kalkınmanın kaçınılmaz bir sonucu olduğunu ima eden bu hüsnükuruntu, muhtemelen temiz bir şekilde elde edilemez ve bir şekilde rızaya dayalıymuş, sanki iş istemeye çalışırken boğulma isteğini ifade ediyormuş gibi. Aynı zamanda, belirli bir refah düzeyindeki toplumlar ağır kirliliğe katlanmayı reddedeceğinden, bu etkinin geçici olduğunu da öne sürüyor. Ancak, gezegenin nüfusunun yüzde 90’ından fazlası, tehlikeli derecede hava kirliliği olan yerlerde yıllarca yaşadıysa, yüzde 90’ı da yenilenebilir enerjinin kirli enerjiden daha ucuz olduğu yerlerde yaşıyor. Bu tek olgu bile eğer inandırıcı olduğu söylenebilirse, hava kirliliğini “ekonomik pazarlığı” konusunda bir mazeret uydurmaktan daha iyi kılmaz.

Londra‘da, tek bir yaşam boyunca elde edilen kazanımlar çarpıcı olmuştur. Gary Fuller, “The Invisible Killer: The Rising Global Threat of Air Pollution”da (2018) şöyle der: “5 Aralık 1952 Cuma günü babam Güney Londra’daki işinden ayrıldı, karanlığa adım attı ve bunun sıradan bir eve dönüş yolculuğu olmayacağını anladı. Sis son derece yoğundu. Sanki etrafındaki dünya yok olmuş gibiydi. Eve gidene kadar kaldırım boyunca yolu hissetmek zorundaydı.” Tim Smedley, “Clearing the Air: The Beginning and The End of Pollution”da, “Şehir genelinde görüş mesafesi sadece bir metreye indi. İnsanlar kendi ayaklarını bile göremediler. Körleşmiş yolcular köprülerden buzlu Thames‘e ve demiryolu platformlarından karşıdan gelen trenlerin önüne adım attılar.” Duman ön camlara boya gibi yapıştı ve sürücüleri araçlarını terk etmeye zorladı. 1952’de, sisin Londra’da dört bin kişiyi öldürdüğü tahmin ediliyordu, ancak daha sonraki tahminler bu rakamı üç katına çıkardı. Ölüm oranı 1866’daki kolera salgınından daha yüksekti. Hastaneler dolup taşmıştı. Dört yıl sonra Temiz Hava Yasası yürürlüğe girdi ve şehre kalıcı bir kimlik kazandıran – Dickens, Monet ve Conan Doyle’un eserlerine yansıyan – yoğun sis nispeten kısa sürede sona erdi.

Çin’de devletin ‘savaş’ ilan ettiği parçacık kirliliği, 2013’ten bu yana üçte bir oranında azaldı. 1990’larda, Mexico City Delhi’den daha kirliyken, Smedley’in yazdığına göre, 10 ve 11 yaşındaki çocukların yüzde 80’i gökyüzünün renginin “gri” olduğu yanıtını verdi, sadece yüzde 10’u “mavi” olduğunu söyledi. Bugün artık şehir, ünlü bisiklet yarışlarının son durağı olan Kuzey Fransız kasabası Roubaix kadar temiz havasıyla dünyanın en kirli bin şehri arasında yer alıyor.

Bu kazanımların çok büyük olması, daha da büyük kazanımların elde edilecek olmadığı anlamına gelmez. Çin’de hala her yıl bir milyondan fazla insan hava kirliliğinden ölüyor. Afrika’da, bir milyon kişi ölüyor. Londra’da Gardiner, Ultra Düşük Emisyon Bölgesi‘nin belirgin başarısına rağmen, 9500 ölümü tahmin ediyor. Bu sayı şehrin toplam ölümlerinin yaklaşık yüzde 20’sini oluşturuyor. @CleanAirLondon adlı Twitter hesabı, bölgelere göre kirliliğe bağlı ölümleri gerçek zamanlı olarak hesaplamaya başladı. Smedley, Birleşik Krallık nüfusunun yaklaşık üçte ikisinin AB tarafından belirlenen yasal sınırın üzerinde bir kirlilikle yaşadığını ve milyonlarca İngiliz çocuğun tehlikeli derecede kirli havada okula gittiğini hesaplıyor.

Yıllık 8.1 trilyon dolarlık kayıp

Dünya Bankası, küresel GSYİH’nın yüzde 6’sının kirlilik nedeniyle kaybolduğunu tahmin ediyor ve yıllık kaybı 8,1 trilyon dolar olarak hesaplıyor. Geçen yıl, kirliliğin etkisi konusunda uzman olan Duke Üniversitesi‘nden Drew Shindell, ABD Temsilciler Meclisi Gözetim ve Reform Komitesi’ne bilgi verdi. Shindell’in araştırması, Amerika’nın havasını önümüzdeki elli yıl içinde daha fazla temizleyerek ülkenin 4,5 milyon erken ölümü, 1,4 milyon hastaneye yatışını, 1,7 milyon bunama vakasını ve 300 milyon iş günü kaybını önleyebileceğini gösteriyor. Bu hesaplamanın, net fayda olarak yılda 700 milyar dolar olacağını, bunun da “enerji geçişinin maliyetinden çok daha fazla” olacağını da gösterdi. Başka bir deyişle, ABD ekonomisinin tamamen karbondan arındırılması, yalnızca halk sağlığı alanındaki kazanımlarıyla kendi masrafını karşılayacak. Amerikan Çevre Koruma Dairesi‘nin tek bir insan hayatının değeri için resmi bir ölçüsü var: 2006 yılı doları ile 7 milyon dolar. Bu rakamı baz alırsanız, kirlilik nedeniyle her yıl kaybedilen 350.000 hayatı kurtarmanın yıllık değeri 2,45 trilyon dolar olur.

Küresel olarak, hava kirliliği yaşam beklentisini neredeyse iki yıl kısaltıyor. Hava kirliliği olmasaydı, ortalama bir Delhili 9,7 yıl daha uzun yaşayacaktı. Bu rakam, 500 milyon insanın yaşadığı Ganj ovalarında 8,5 yıl. Hava kirliliğini DSÖ standardına indirgemek, 1,38 milyar Hint’in yaşam beklentisini 5,9 yıl, 164,7 milyon Bangladeşlinin yaşam beklentisini 5,4 yıl, ve 220 milyon Pakistanlının yaşam beklentisini 5,4 yıl artıracak. Güney Asya‘da her yıl 349.000 ölü doğum ve düşük hava kirliliğine bağlanıyor ve 116.000 bebek hayatlarının daha ilk aylarında hava kirliliğinin etkileri nedeniyle ölüyor.

Bu rakamlar, içinde yaşadığımız dünyanın vahşeti üzerinde düşünerek, yaşadığımız dünyanın resmini yeniden çizmemizi gerektiriyor. Temiz hava, temiz su ve insan sağlığının, çevresel haçlı seferinin -hareketin dekarbonizasyon yoluyla iklim değişikliğini ele almak için gerekli bir proje etrafında birleştiği için düşürüldükleri marjdan ziyade- merkezine geri getirilmesi gerektiği açıkça ortaya çıkıyor. (Bir yan fayda olarak, temiz hava ve temiz su, seçmenler arasında iklim odaklı çevre politikalarından çok daha popüler olma eğiliminde.) Yangın, fırtına ve sel gibi son birkaç yıldaki seri felaketlerden sonra bu zaman ölçeği artık o kadar geniş görünmüyor, ancak hava kirliliği değişim için daha da acil bir neden sağlıyor. Çünkü şu anda bu parçacıklar yüzünden milyonlarca insan ölüyor. Kirlilik, atmosferdeki karbondioksitten çok daha hızlı yayılıyor, bu kirliliği azaltmak daha hızlı hayat kurtarır. Karbonu ortadan kaldırmazsak yüzyıllarca havada asılı kalır. Yerel kirlilik bir kibritin yanışı gibi biter.

Karbonsuzlaşmanın faydaları

Tek tek hükümetlerin kirliliğin ele alınmasına öncelik vermesi için başka bir neden var. Karbonsuzlaştırmanın faydaları – özellikle sıcaklık artışı sınırlaması – küresel olarak dağıtılır; bu, pratikte yerel aktörlerin kendileri hareket etmeden önce diğerlerinin ne kadar hızlı hareket ettiğini beklemeleri ve görmeleri anlamına gelir. Hava kirliliği hesabı değiştiriyor: Birincisi, aslında yerel ve ulusal hükümetlerin kontrolü altında. Aynı zamanda halk sağlığı üzerinde de önemli bir yük ve hafifletilirse, her hükümetin elde etmek istemesi gereken doğrudan faydalar sunuyor.

Yılda on milyona varan ölümlerin nihai bir sonucu, kesinlikle insan ölümlülüğü bakımından ve muhtemelen insanların çektiği acılar açısından, önümüzdeki birkaç on yıl içinde fosil yakıtların yakılmasından kaynaklanan hava kirliliği zararı ve eğer şimdiden ölçmezsek iklim değişikliğinin diğer tüm etkileri bundan daha büyük olacak. Küresel ısınma elbette ölüm eşiğinin çok altında cezalandırıcı ve dönüştürücü etkiler yaratacaktır: Sel, kuraklık, ürün kıtlığı; yoksulluk ve zorunlu göç ve muhtemelen devletlerin çöküşü; benzeri görülmemiş yoğunlukta kasırgalar ve orman yangınları. Ancak bunlar ne kadar acımasız olursa olsun, yılda on milyona yakın ya da hatta bir milyon ölüm, çoğu modelde olası olmayan geri besleme döngülerinin (örneğin kuzey enlemlerinde eriyen permafrosttan büyük ölçekli metan salınımı) veya yaygın medeniyet çöküşünün etkilerini hesaplamadığınız sürece bir anlamı olmaz.

Isınma, toplumları pekala istikrarsızlaştırabilir: Bu kesinlikle mümkün. Ancak hava kirliliğinin verdiği zarar varsayımsal değil ve çok daha büyük ölçekte gerçekleşiyor. Dünya Sağlık Örgütü’ne göre, aşırı sıcak, 1998 ve 2017 yılları arasında dünya çapında en az 166.000 kişiyi öldürdü, yani yılda 8700 kişiyi. Hava kirliliği bin kat daha fazla can aldı. Diğer tahminler daha yüksek, ancak en yüksek olanı bile – Lancet’in yılda yarım milyon sıcaklığa bağlı ölümü – hava kirliliğinden olan ölümlerin sadece yirmide biri. Bu yılın başlarında Madagaskar‘da 30.000 kişinin açlık sınırında ve ülkenin dünyanın ilk “iklim kıtlığının” eşiğinde olduğu söyleniyordu. Aynı ülkede UNICEF, hava kirliliğinin etkileri nedeniyle her yıl 40.000’den fazla kişinin öldüğünü tahmin ediyor. Climate Impact Lab kısa süre önce “iklim değişikliği için küresel ölüm sonuçlarının” kapsamlı bir dökümünü yayınladı. Çok çeşitli ABD kurumlarından çevre bilimciler ve ekonomistlerinden oluşan bir konsorsiyum olan laboratuvar, ısınmanın etkileri üzerine yapılan ciddi araştırmaların alarm veren öncüsü olarak biliniyor. Bu yüzyılın sonu için iklim değişikliğinden kaynaklanan yıllık ölüm oranı konusunda en yüksek tahminleri – inanılmaz derecede yüksek RCP8.5 olarak bilinen maddeyle ilgili emisyon senaryosuna göre – 100.000 kişi başına 73 ölüm. Bugün, hava kirliliğine bağlı ölüm oranı 100.000’de 126’ya kadar çıkıyor. Daha makul bir senaryoya göre ise rapor 100.000’de 20’den az ölüm öngörüyor.

‘Küresel ısınma’ ölümleri

Belki siz de benim gibi son beş yılı iklim değişikliği konusunda panik halde geçirdiniz. Belki de bu politik tarafınızı ve benlik duygunuzu alevlendirmiştir. Öyle olmalı. Dünya, insan uygarlığı tarihinde hiç olmadığı kadar sıcak. Tarım, toplum, siyaset ve kültür adına bildiğimiz her şeye imkan veren dar sıcaklık aralığını çoktan aştık. Atmosferde bugünkü oranda karbon varken, sıcaklık şimdi olduğu gibi sanayi öncesi taban seviyesinden 1,2°C daha fazla değil, Antarktika’da büyüyen ormanlarla birlikte yaklaşık 3°C idi, deniz seviyeleri de yirmi metre daha yüksekti. Dünya’daki yaşamın yüzde 90’ından fazlasını yok eden kitlesel yok oluşları içeren iklim, gezegen tarihinde hiç olmadığı kadar, on kat daha hızlı değişiyor. Bu hasarın yarısı, Al Gore‘un küresel ısınma hakkındaki ilk kitabının yayınlanmasından ve BM’nin Hükümetlerarası İklim Değişikliği Paneli‘nin kurulmasından bu yana son 25 yılda – başka bir deyişle, bilim camiasının ve dünyanın bilgisi ve küresel siyasi liderlerin etkin rızası ile yapıldı. Değişimin dörtte biri, kibirli bir tavırla “Bu, okyanusların yükselişinin yavaşlamaya başladığı ve gezegenimizin iyileşmeye başladığı andır” diyen Barack Obama’nın başkan seçilmesinden bu yana gerçekleşti. Sadece birkaç yıl sonra, Teksas‘taki bir izleyici kitlesine birdenbire, “Amerika en büyük petrol üreticisidir” diye övündü. “Bu bendim, millet.”

2018’de bir Hükümetlerarası İklim Değişikliği Paneli (IPCC) raporu, gezegene 2°C’lik ısınmanın altında kalma ve bunun getireceği yıkıcı etkilerden kaçınma konusunda iyi bir şans veren bu on yılda emisyonlarda yüzde 45’lik bir azalma gerektirecek. Bu duruma ada ulusları soykırım adını verirken Afrika iklim elçileri kıta için ‘kesin ölüm’ dedi. Rapor, bu kadar hızlı bir zaman çizelgesinin, gelecek yıl olan 2019’dan başlayarak küresel bir İkinci Dünya Savaşı seferberliği gerektireceğini öne sürdü. Ancak salgın sırasındaki kısa süreli bir düşüşün ardından 2021’de emisyonlar arttı ve tekrar yükselecek gibi görünüyor.

Ağustos ayında yayınlanan bir Hükümetlerarası İklim Değişikliği Paneli IPCC raporu ayrıca, hava kirliliğinin sıcaklık seviyesini sınırladığını, öyle ki kaldırılsaydı küresel ısının şimdi olduğundan yarım derece daha yüksek olacağını belirtti. Bunun nedeni aerosollerin güneş ışığını uzaya geri yansıtması ve bu nedenle sıcaklık artışını tek başına karbon konsantrasyonlarımızın neden olacağı seviyenin altında tutması. Soğutma etkisine ilişkin bazı tahminler daha da yüksek: iklim bilimcisi James Hansen, aerosoller azaldıkça küresel ısınma oranının iki katına çıkabileceğine inanıyor. Hava kirliliğini azaltmak geçiş kademeli olacağından muhtemelen ani bir sıcaklık artışı sağlamayacak, çünkü, eğer yılda on milyon insanı öldürecek kadar parçacık madde üretmemiş olsaydık, muhtemelen 2°C eşiğine çoktan yaklaşmış olurduk.

Yükselişi 2°C’nin altında tutamazsak, eskiden yüzyılda bir olan sel felaketlerini her yıl görebiliriz; Güney Asya ve Orta Doğu‘daki büyük şehirler yılda iki yüz veya daha fazla gün “ölümcül” sıcaklık yaşıyor; yarım milyar insana yiyecek, gelir ve kıyı koruması sağlayan mercan resifleri tamamen kaybolacak ve muhtemelen Kuzey Kutbu buz tabakalarının erimesinin bir sonucu olarak deniz seviyesindeki yükselme geri döndürülemez bir şekilde hızlanacak. Ve iklim, karbon dalgalanmalarımıza karşı ortalama tahminlerin öngördüğünden daha hassas olabilir: Karbon konsantrasyonlarının sanayi öncesi ortalamanın iki katına çıkması, modele bağlı olarak iki dereceden altı dereceye kadar bir ısınmaya yol açar. Üç derecede, potansiyel küresel GSYİH’nın dörtte biri yok olabilecek; ekvator bölgesinde ekonomik büyüme için hiçbir umut kalmayacak. Dört derecede, tarımsal ürün verimi önemli ölçüde düşecek ve dünyanın bazı bölgeleri aynı anda altı ayrı iklim kaynaklı doğal afetten etkilenebilecek.

Mega orman yangınlarının etkisi

Tüm bu etkiler, zincirlerinden kurtulsa bile, çok uzun bir süre insan ölümleri açısından muhtemelen günümüz hava kirliliğini geçmeyecektir. Fosil yakıt kirliliğini azaltmak sorunu çözmeyecektir. Geçen yıl, orman yangınları, Amerika Birleşik Devletleri’nin batısında hava kirliliğinin yarısından fazlasını oluşturuyordu – yani, yanan ormanlardan kaynaklanan parçacıklar, bu eyaletlerde yaşayan Amerikalıların ciğerlerine diğer tüm insani ve endüstriyel faaliyetlerin toplamından daha fazla sızdı. Yüzyılın ortalarına gelindiğinde bu yangınların boyutunun en azından iki katına çıkması bekleniyor, yakılan her ağacın tıpkı kömür gibi karbon ve parçacık madde salmasıyla birlikte. Şu anda Kaliforniya‘da, dünyanın en kötü hava kalitesi rutin olarak ölçülüyor ve bu rekor kıran olaylar genellikle sadece birkaç gün sürse de, geçen yılki yangınlardan çıkan dumanın beş bin daha erken doğumun nedeni olması mümkün. Küresel olarak, dünyanın orman yangınlarından çıkan duman, hava kirliliğinin yalnızca bir kısmına neden oluyor, ancak bu kısım büyüyor. 2021 yangınları hâlâ için için yanıyor ve bu yılki orman yangını emisyonları, dünyanın en büyük ikinci emisyon kaynağı olan ABD tarafından geçen yıl üretilen 5,1 milyardan hiç de az olmayacak biçimde 4,7 milyar ton karbona ulaştı.

Elbette, Amerika’nın batısında yangın hep vardı, ancak iklim şüphecileri eski mega yangınların kanıtlarına işaret ederken, o zamanlar Kaliforniya’da kırk milyon insanın yaşamadığını söylemeyi ihmal ediyorlar. 20. Yüzyıl boyunca, 404.700 dönümden fazla ormanı yakan sadece beş yangın vardı. 2020’de bu türden on bir yangın oldu – bunlardan biri; Mendocino‘daki 4 milyon 200 dönüme yakınını yakan August Complex yangını, kendisini tanımlamak için yeni bir “büyük yangın (gigafire)” terimi talep ediyor gibiydi. Bu yangınların her biri benzeri görülmemiş miktarda duman üretti, o kadar çok ki yangınlar kendi hava sistemlerini yarattı – pirokümülüs bulutları, yangın hortumları ve şimşek fırtınaları, şimşek bazen merkezi tutuşma noktasından kilometrelerce uzağa gidip ve indiği yerde daha fazla ateş yakıyor ve daha fazla duman üretiyordu.

Bazı bakımdan duman korkusu, yangın korkusundan daha mantıklıdır. Kaliforniya’nın birçok yerinde evinizin yanmayacağından emin olabilirsiniz. Yaygın orman yangınlarının alevlerinden bile kaçabilme şansınız olabilir. Ama duman karantinaya alınamaz. Bu yaz, kendi ölçeğinde 51’i ‘tehlikeli’ olarak tanımlayan Hava Kalitesi İndeksi‘nin 700’ü bulduğu Tahoe Gölü tatil beldesinde, haftalar süren bunaltıcı dumanlar sırasında içeride mahsur kalanlar sonunda tatil evlerinden kaçtı. Zehirli hava, her yıl batıdaki orman yangınlarından daha fazla ölüme neden olduğu ABD’nin Doğu Kıyısı’na ve Atlantik‘ten Avrupa‘ya, Akdeniz çevresine ulaştı, benzeri görülmemiş yangınların olduğu oteller ve tatil köylerini müşterilerini tahliye etmeye zorladı.

Bu küresel bir hikaye. Dünyamızı duman sardı. Kanada Britanya Kolombiyası’nda artık her yıl orman yangınları diğer tüm kaynaklardan daha fazla karbon salıyor. 2019-20 sezonunda orman yangınlarının hem manzara hem de kadim anlatıların kalıcı bir özelliği olduğu Avustralya‘da, 190 milyon dönümden fazla orman yandı – on katı ile rekor kıran Kaliforniya yangını tahminen bir yılda bir milyar hayvanı öldürmeye yetecek kadar yıkımla onu izliyor. Sidney Limanı‘ndaki duman, feribotların hareket edemeyeceği kadar yoğundu ve parçacıklar o kadar fazlaydı ki sensörler yakınlarda alev olması gerektiği sinyalini alarak ofis binalarında yangın alarmları çalıştırdı. Artık Kuzey Kutbu kışı boyunca “Zombi yangınlarının” düzenli olarak çıktığı Sibirya‘da, alevler içinde kalan ormanlardan salınan karbon düzenli olarak Kuzey Kutbu’dan gezegenin diğer tarafına yoğun duman gönderiyor.

Bir de Güney Amerika var, dünyanın en büyük tropik sulak alanı olan Pantanal‘ın yüzde 30’u bir yılda, 2020’de, yangın nedeniyle yok oldu. Amazon‘da, tarımsal kullanım için ağaçları yok eden o kadar çok arazi yakılıyor ki, yağmur ormanı yangınları Brezilya‘daki diğer tüm emisyon biçimlerinin üç katı kadar karbon emisyonu yaratıyor. Yağmur ormanı eğer bir ülke olsaydı, yağmur ormanlarının kendisini dünyanın beşinci en büyük emisyonu haline getirmeye ve ısınmaya karşı mücadelemize yardımcı olabilecek ünlü ‘karbon yutağını’ çevirmeye yetecekken, net bir küresel karbon kaynağına dönüştürüyor. Teorik olarak, Lula, Bolsonaro‘nun yerine geçer ve gelecek yıl Brezilya’nın başkanlığına dönerse yakma durdurulabilir, en azından yavaşlatılabilir. Ancak, mevcut küresel emisyon yörüngeleri, 2040’larda bölge için geri dönüşü olmayan bir düşüş gösterdiğinden, yağmur ormanlarının uzun vadeli azalışı, ulusal politikaların kapsamı dışında kalabilir: Daha az orman ve daha fazla çimen, daha az yeni büyüme ve daha fazla yeni ölüm, daha fazla ısı ve dolayısıyla daha fazla ateş. Amazon uzun zamandır “gezegenin akciğerleri” olarak adlandırılıyordu. Yakında bir körük haline gelebilir. Yaktığımız her şeyi soluyoruz.

(*) David Wallace-Wells: New York Dergisi‘nin bağımsız editörü ve The Uninhabitable Earth: A Story of the Future (Yaşanılamaz Dünya: Bir Gelecek Öyküsü) adlı kitabın yazarı.

Makalenin orijinali için tıklayın

[Çocuklar için Yeşil Kitaplar] Zekanın farklı yolları

Zeki olmak günümüzde –belki de çok uzun zamandır böyle– özellikle ülkemizde, matematiksel zekâyla, yani sayısal zekâyla özdeşleştiriliyor. Bunun çocuklar üzerindeki baskısı ise daha büyük. Bilirsiniz, matematik problemlerini çözen çocuk “zeki”, güzel resimler yapabilen çocuk ise sadece “resme yetenekli” diye adlandırılır. Matematik notlarının iyi olması bir çocuğu bütünüyle zeki yapmaya yeterken, resme kabiliyetli olması ise sadece resme kabiliyetli yapmaya yeter. Hangi çocuk daha makbuldür? Tabii ki matematik sorularını şıp diye çözen, fen bilgisinden 100 alan çocuk…

Yanlış anlaşılmasın; sayısal zekâyı, matematik ve fen alanındaki kabiliyeti küçümsemiyorum. Derdim, Her Çocuk Zekidir kitabının yazarı Davina Bell’in kitapta yapmaya çalıştığı gibi, zeki olmanın, yani zekâyı ortaya koymanın farklı yolları olduğunu söyleyebilmek… Zaten kitabımızın orijinal ismi de All The Ways To Be Smart. Türkçe birebir çevirisiyle “Zeki Olmanın Farklı Yolları”…

Bu kitabı özellikle sevdim. Çünkü şu meşhur tek-tip zekâ dayatmasından çocukken ben de çektim. Sayısala ilgisi olan bir çocuk olmadım hiç… Daha çok sözel zekâya sahiptim. Ama notları iyi olan bir öğretmen çocuğuydum. O yüzden istemeye istemeye de olsa Fen Lisesi sınavlarına girmek zorunda kaldım. Oysa ben Fen Lisesi’nde okumak istemiyordum ki! Ama dersleri iyi olan, çalışkan çocuklar Fen Lisesi’ne giderdi! Peki, ben ne yaptım? Sınavı sabote ettim! Sınava geç girdim. Soruları doğru düzgün cevaplamadım. Ve sonuç olarak Fen Lisesi’ni kazanamadım. Yaşasın!

Haa, bir de şunu net olarak hatırlıyorum. Lisede okurken alan seçimleri zamanı geldiğinde ben sözel alanı seçmek istemiştim. Arkadaşımın annesinin tepkisi ise şuydu: “Aa, ben onu zeki zannediyordum!” Yani sözelciler tembel ve daha az zeki, sayısalcılar ise çalışkan ve çok zeki oluyordu.

Zeka, sadece ‘saymak’ değildir..

İşte bu gibi toplumsal önyargılardan ve dayatmalardan çocuklar çok musdarip olabiliyor. Davina Bell, Her Çocuk Zekidir kitabında bu gibi önkabuller ve baskılar karşısında çocukları güçlendirmeye dönük şahane bir anlatı sunuyor. Zekâ yalnızca sorulara doğru cevaplar verebilmek, sayı sayabilmek değildir diyor yazar. Zekâ aynı zamanda hayal gücüdür; saatlerce sessizce oturabilmek ya da gündüz düşlerine dalabilmektir. Hayatın her anını doya doya yaşayabilmektir. Ejderhalara binebilmek, denizkızı olup sularda süzülmektir. Zekâ çocukluğunu yaşayabilmektir. Aynı zamanda duygusal zekâdır. Paylaşabilmektir. Empatidir. Utanan ya da ağlayan birini fark edip yanında olabilmektir. Kısacası, Davina Bell’in deyimiyle “zeki olmak için birbirimize benzeyip aynı şeyleri yapmak zorunda değiliz”.

Kitabın çizeri Allison Colpoys’un da hakkını vermek gerek. Mürekkep, kömür ve kara kalemle çizilip dijital araçlarla birleştirilen resimlemeler kitabı adeta bir şölen haline getiriyor. Siyah, beyaz, melez olarak resimlenen türlü ırklardan çocuklar kitabın kahramanları. Sadece çocuklar mı? Yarasalar, dinazorlar, çeşit çeşit hayvanlar; vampirler, cadılar… Ama durun bir dakika! Vampirler, cadılar şu bildiklerimizden değil! Vampirimiz korkunç korkunç değil, meraklı meraklı bakıyor. Cadılarımız ise Yeşilçam filmlerindeki kötü karakterler gibi etrafa kötülük değil, gülücükler saçıyor. Bu gibi klişelerin yer değiştirmesinden ötürü yazar da, çizer de tebriği hak ediyor.

Son olarak, küçük bir eleştiri… Kitabın bir sayfasında zeki olmanın sorular sorabilmek olduğunu anlatırken, mekân olarak bir sirk kullanılmış ve bu sahnede meraklı çocuğumuza bir aslan eşlik ediyor. Hayvan sömürüsünün doruğa çıktığı yerlerden biri olan sirklerin bu güzel kitaba yakışmadığını düşünüyorum. Bu küçük not dışında hepimizin kendimizce zeki olduğunu anlatan bu güçlendirici kitabı küçük, büyük tüm okurların keyifle okuyacağından eminim!

Künye

Yazan: Davina Bell
Resimleyen: Allison Colpoys
Çeviren: Müge Akbulut
Yayınevi: Vakıfbank Kültür Yayınları

 

Antalya’da bir gece kulübünde hapsedilen köpek balığı için imza kampanyası başlatıldı

Hayvan hakları örgütü PETA, Antalya’daki Club Summer Garden gece kulübünde yıllardır dar bir akvaryumda gece kulübünün gürültüsüne maruz bırakılan bir köpek balığının özgür bırakılması için imza kampanyası başlattı ve gece kulübü yöneticilerine çağrı yaptı.

Kampanyayı duyuran Yunuslara Özgürlük Platformu ise, köpek balığının en az 2014’ten beri gece kulübünde tutulmuş olabileceğini ifade etti.

‘Köpek balığı deniz ortamına bırakılmalı’

Yunuslara Özgürlük Platformu, köpek balığının esaret altında tutulmasıyla ilgili şu açıklamalarda bulundu:

Antalya’daki Club Summer Garden gece kulübünde hapsedilen bu köpek balığı, tıpkı hayvanat bahçelerindeki ve yunus parklarındaki hayvanlar gibi, doğasından uzak, yapay ve gürültülü bir ortamda, ufacık ve bomboş bir havuzda ömrünü geçirmeye zorlanıyor. Yıllardır tutsak edilen hayvanın aynı birey olup olmadığı henüz bilinmese de, esaret endüstrisince yaygın uygulanan bir yöntem olarak, yedi yıllık süre zarfında ölen bireyin yerine başka bir köpek balığının getirilmiş olabileceği düşünülüyor.

Yunuslara Özgürlük Platformu olarak yetkili kurumlara başvurularımızı yaparken, köpek balığının bir an önce ait olduğu deniz ortamına bırakılması ya da yurtdışında köpek balığı deniz koruma alanlarından birine nakliyesi için uzmanlarla irtibata geçmeleri konusunda gece kulübü sahiplerini, yıllarca esir tuttukları köpek balığının geri kalan yaşamı için sorumluluk almaya davet ediyoruz.”

PETA Almanya’nın deniz canlıları konusunda uzman danışmanı olan deniz biyoloğu Dr. Tanja Breining ise, “Tersine dönmüş gece-gündüz ritmi, yapay ışıklar, ziyaretçilerin verdiği huzursuzluk, yüksek sesli müzik ve bas ses sarsıntıları nedeniyle Summer Garden’daki köpek balığı her gün korkunç bir strese maruz kalıyor. Umarız sorumluları, hayvanın maruz kaldığı bu işkenceye artık bir son verirler ve onu, içinde herhangi bir bitki veya taş bile bulunmayan o küçücük havuzdan kurtarırlar” dedi.

İmza kampanyasına buradan ulaşabilirsiniz.

İstanbul’da ulaşıma zam geldi

İstanbul Büyükşehir Belediyesi (İBB), Ulaşım Koordinasyon Merkezi (UKOME) aralık ayı olağanüstü toplantısında ulaşıma zam kararı alındı.

Böylece elektronik bilet, taksi, taksi dolmuş, minibüs fiyatlarına yüzde 36, servis ücretlerine ise yüzde 27 zam geldi.

Zam teklifi oy çokluğuyla kabul edildi

İBB Genel Sekreter Yardımcısı Orhan Demir başkanlığında gerçekleşen toplantıda elektronik bilet ile taksi, taksi dolmuş, minibüs, servis ücretlerine zam ve Adalar’da elektrikli araç alımı teklifi görüşüldü.

Ulaşım Hizmetleri Müdürlüğü (TUHİM) tarafından, yakıt giderleri, elektrik, dolar ve asgari ücretin artışından dolayı elektronik bilet fiyatları, taksi, taksi dolmuş, minibüs fiyatlarına yüzde 36 zam talep edilirken, servis ücretlerine ise yüzde 27 zam yapılması teklif edildi. Zam teklifi oy çokluğuyla kabul edildi.

Kabul edilen zam teklifleriyle, taksi metre ücretleri açılışı 5,55 kuruştan 7 TL’ye yükseldi. Kısa mesafe ücret ise 14 TL 50 kuruştan 20 TL’ye çıktı.

HAD Başkanı: Cumhurbaşkanı barınakların iyi yerler olduğunu düşünebilir ama ölüm kampıdır

Cumhurbaşkanı ve AKP Genel Başkanı Recep Tayyip Erdoğan dün AKP’li belediye başkanların ithafen yaptığı açıklamada, sokakta yaşayan hayvanların yerinin barınaklar olduğunu ileri sürerek, “ön almalarını” istemesinin ardından, hayvan hakları aktivistleri ve derneklerden tepkiler gecikmedi.

Yeşil Gazete‘ye Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın sözlerini değerlendiren Hayvanlara Adalet Derneği (HAD) Başkanı Avukat Hülya Yalçın, “Bu açıklama tamamen köpek sevmeyen kitlenin yoğun baskısı üzerine köpeklerin toplanacağı işaretini vermek ama belediyelerin çoğu da köpeklerden zaten haz etmediği için bunun üzerine gidip Cumhurbaşkanının talimatıyla yaptık diyecek” ifadelerini kullandı.

‘Bazı saldırı haberleri gerçeği yansıtmıyor’

Cumhurbaşkanı Erdoğan, dün Kızılcahamam‘da Belediye Başkanları İstişare ve Değerlendirme Toplantısı‘nda yaptığı açıklamalarda AKP’li belediye başkanlarına, “Maalesef medyada çocuklara saldıran başıboş köpeklerle ilgili üzüntü verici hadiselere rastlıyoruz. Sahipsiz hayvanlarının yerinin sokaklar değil barınaklar olduğunu unutmamalıyız. Sahipsiz hayvanlar için lütfen ön alın, sıcak barınaklar kurarak pek çok gönül kazanabiliriz, kazanabilirsiniz” demişti.

Bu hedef gösterici açıklamalara karşılık Hülya Yalçın, medyaya yansıyan bazı köpeklerin saldırı haberlerinin gerçeği yansıtmadığını, hatta bazı cinayetlerin bile köpeklerin üzerine atıldığını şöyle anlattı:

Cumhurbaşkanının dün yaptığı açıklama aslında çok uzun zamandır bir kısım medya ve insanların örgütlenerek özellikle köpürttüğü ve beslediği bir olay üzerine bir anlamda mecbur kalınmış bir açıklama. Biz daha önce de hep söyledik. Köpekler çocuklara saldırdı, pazara giden kadına saldırdı, insanları parçaladı gibi haberlerin bir kısmının uydurma olduğu, insan cinayetlerinin de köpeklerin olduğu bölgelere atılıp, köpeklerin üzerine bırakıldığı, köpeklere ihale çıkarıldığını biliyoruz.

Hatta bu konuda Eskişehir’de Erinç Pütün olayı olmuştu. Yeniden otopsi yapılmasını istemiştik ve reddedilmişti. Çünkü muhtemelen insanlar tarafından öldürülen, tecavüz edilen ve bir köşeye atılan insanlar için de köpek saldırısı demeyi tercih ettiler. Bu çok adaletsiz bir şey.”

2015 yılında, Eskişehir’de yaşayan Erinç Pütün’ün ölümü sokakta yaşayan köpeklere mal edilmiş, Pütün’ün başkaca sebeplerle yaşamını yitirmiş olabileceği ihtimali üzerine gidilmemiş ve taleplere rağmen klasik otopsi yapılmamıştı.

Yalçın, en son Antep’te meydana gelen küçük çocukla köpekler arasında olan olayın da yine köpeklerin üzerine bırakıldığını kaydetti.

‘Yıllardır barınakların ölüm kampı olduğunu söylüyoruz’

Cumhurbaşkanının barınakları çok iyi yerler olarak düşünüyor olabileceğini ancak durumun hiç öyle olmadığını kaydeden Hülya Yalçın, senelerdir barınakların ölüm kampı olduklarını dile getirdiklerinden bahsetti:

Tabii ki Cumhurbaşkanı da seçime giden bir parti lideri sonuçta. Bu kadar yüksek bir ses çıktığında buna dikkat etmek gerektiğini düşündü ve kendi ziyaret ettiği barınakların elbette önden hazırlıklı olduğu için çok iyi yerler olduğunu düşünüyor olabilir. Ben bunun samimi olduğunu düşünmüyorum.

Çünkü barınaklar hakkında yıllardır feveran ediyoruz. Ölüm kampıdır, işkencehanedir, açlık, soğuk, ölüm, zehirleme her türlü şey barınaklarda var. Türkiye’de ‘Evet bu barınak çok güzel ve güvenli’ diyebileceğimiz bir tane bile örnek yokken, belediye başkanlarına ‘Barınaklar hazırlayın’ demesi hiç samimi değil. Sadece köpekleri istemeyen kitlenin sesine bir cevap verme.”

‘Umarız ki politik bir hamledir’

Temmuz ayında resmen yürürlüğe giren Hayvanları Koruma Kanunu‘nu hatırlatan Avukat Yalçın, bu kanunun yokmuş gibi davranılmayacağını umduklarını ifade etti:

Umarız ki bu politik bir hamledir. Çünkü 5199 sayılı kanun daha bu yıl revize edildi ve onun uygulanması gerekiyor. Bir Cumhurbaşkanı kendi çıkardığı ve aylarca çalışıp raporlar üzerine kurduğu kanunun üstüne basıp da o yokmuş gibi davranmayacaktır. En azından politik ahlak gereği böyle düşünüyoruz.”

‘Bizi çok zor bir mücadele bekliyor’

HAD Başkanı, hayvan hakları savunucularını bundan sonra da zorlu bir mücadelenin beklediğini ifade edip, açıklamalarını şöyle sürdürdü:

Bizi hem sokaklarda hem idari süreçte hem hukuki süreçte çok zor bir mücadele bekliyor. Bu anlamda hayvan hakları savunucularına da ciddi bir mesaj vermek lazım.

Biz hayvanların bulundukları bölgelerde güvenli ve özgür yaşamasından yanayız. Şu ana kadar olduğu gibi yaşadıkları alanlarda koruyabilmeyi başarmalıyız. Yoksa şimdi herkes böyle bir açıklama yapıldı diye bir toprak parçası bulayım, etrafını çevireyim, içine de kendi hayvanımı koyayım düşüncesine hiç girmesin. Burada hükümete verilen mesaj, topluma verilen mesaj dışında hayvanseverlere verilecek mesaj da çok önemli.”

Sırbistan’da halkı sokağa döken maden projesi askıya alındı

Sırbistan‘da, halkın büyük tepkisine yol açan ve geçen haftalarda ülke çapında gösterilerle protesto edilen Birleşik Krallık-Avustralya merkezli Rio Tinto şirketinin lityum maden projesi  askıya alındı. 

Yerel medyaya protestoların çalışma için elverişli koşullar oluşturmadığını söyleyen şirketinin Sırbistan kolu Rio Sava‘nın CEO’su Vesna Prodanoviç,  Prodanoviç, “Böylesine yoğun bir madencilik karşıtı ve muhalif kampanya söz konusuyken, herhangi bir konu hakkında makul bir tartışma yapmak hayli zor. Halkla diyaloğa geçmek ve bölge sakinlerine projemizi tüm boyutlarıyla tanıtmak istiyoruz” dedi.

Prodanoviç, şirketin madende kullanacağı bir takım teknik çözümleri “yeniden gözden geçirip muhtemelen geliştirmeyi” planladığını da söyledi.

Lozniçe Belediyesi de geçen hafta 2,4 milyar dolar (yaklaşık 27,7 milyar TL) değerindeki proje kapsamında madencilik yapılması planlanan alanın şirkete verilmesini öngören uygulamayı askıya almıştı.

Ne olmuştu?

Şirket, ülkenin batısındaki Lozniçe’de, elektronik cihazlar ve çeşitli bataryaların üretiminde çok önemli olan lityum rezervlerini 2006’da keşfetmişti. Burada açılmak istenen maden projesi Sırbistanlıların büyük tepki toplamış; binlerce kişi sokaklara dökülerek, yolları kapatmıştı.

Maden projesini destekleyen Sırbistan Cumhurbaşkanı Aleksandar Vučić karşıtı sloganlar atılan gösterilere Dünya Erkekler Tenisi’nin bir numarası Novak Djokovic de destek vermiş, sosyal medya üzerinden yaptığı paylaşımında  “Temiz hava, su ve gıda sağlığın anahtarıdır. Bunlar olmadan, ‘sağlık’ hakkında konuşulan her şey boş” demişti. 

Laponya’da iklim mücadelesi: Kar örtüsü bozuldu, Ren geyikleri yiyecek için güneye kaçıyor

Avrupa‘da kalan tek yerli halk olan Samilere mensup Ren geyiği çobanları, kar örtüsünün yerini alan buz yüzünden geyiklerinin yiyecek bulamadığı ve bazılarının liken peşinde, sürüden kaçarak kilometrelerce güneye gittiğini açıkladı.

Finlandiya ve İsveç‘in kuzeyindeki ormanlık bölgelerinde ren geyiklerini takip etmek zorunda kalan çobanlar, bazı yerlerde helikopterle dahi arama çalışmalarını sürdürüyor.

Norveç sınırına yakın İsveç‘in en kuzeyindeki kasaba olan Kiruna’dan bir ren geyiği çobanı olan Lars-Anders Kuhmunen, “Bu yeni karın bir adı yok” dedi:

“Ne olduğunu bilmiyorum. Normalde mart ayında gelen erken “tjaevi” (kazmanın zor olduğu sert kar)  gibi. Kışlar şimdi daha sıcak ve yağmur yağıyor, ardından hava birden soğuyunca ıslak zemin buzlu hale geliyor. Ren geyikleri bunları kazıp likenleri yiyemiyor.”

Bu hafta Science Dergisi‘nde yayımlanan makaleye göre, Kuzey Kutbu daha önce inanıldığı gibi dünyanın geri kalanının iki değil, dört ila 10 kat daha hızlı ısınıyor . İsveç, Finlandiya, Norveç ve Rusya olmak üzere dört ülkenin bir kısmına yayılan ve üç denizle çevrili bir bölge olan Sápmi’de bu yıl temmuz ayında yüzyıldan daha uzun süredir görülen en yüksek sıcaklık, 33.6 derece olarak kaydedildi.

Günlerini ve genellikle gecelerini uçsuz bucaksız tundralara dağılmış sürülere güden Kuhmunen ve diğer ren geyiği çobanları, Guardian’a kutup bölgesinin zorlu koşullarına adapte olmuş yarı evcil bir tür olan ren geyiğinin, değişikliklerin sınırlarına kadar zorlandığını anlattı.

Geyikler, kürek benzeri toynaklarını, kışın ana besin kaynağı olan likenleri ve ayrıca kar altında büyüyen diğer bitkileri kazmak için kullanıyor, ancak yiyecek bulmak giderek zorlaşıyor. Çünkü, ortalamadan daha yüksek sıcaklıklar, kış boyunca yarı kalıcı olan karın yağmura dönüşmesi anlamına geliyor, bu da yerde donarak likenleri buzun altında hapsediyor. Böylece hayvanlar likenlere ulaşamıyor. Daha sık görülen yoğun kar yağışı ise, hayvanların koku yoluyla likeni bulmasını imkansız hale getirerek sorunları daha da büyütüyor.

‘Donma-çözülme, kar üzerine yağmur’

Bu donma-çözülme ve kar üzerine yağmur olayları, Kuzey Kutbu‘nda doğal olarak zaman zaman meydana gelse de, bunların sıklığı ve ölçeğinin giderek arttığına dikkat çekiliyor.

Ren geyiği çobanlığı, Laponya bölgesindeki birçok yerli Sami halkının ana geçim kaynağı. İsveç’in kuzey doğusunda yaşayan 62 yaşındaki çoban Tomas Seva, BBC’ye “Yiyecek bulmak için kaçan geyiklerimizi bulmak ve onları geri sürümek için saatlerce araba kullanıyoruz. Ancak bu kış koşullarında çok zor oldu. Dolayısıyla, biz de helikopter kullanmaya başladık. Bu da çok pahalıya mal oluyor” dedi.

Seva, kendisinin yaşadığı köyle birlikte yakındaki başka bir köyden yaklaşık 8 bin ren geyiğinin son günlerde bölgeden uzaklaştığını ve birçoğunun alışılmadık derecede uzun mesafeler kat ettiğini kaydetti. 

 İsveç Ren Geyiği Çobanları Derneği de olaydan ülkenin kuzey doğusundaki başka ilçelerin de sorundan etkilendiğini ve Finlandiya sınırında da geyik göçlerinin görüldüğünü kaydetti. 
Bilim insanlarına göre, Laponya’daki kış meralarında bu tür olaylar son yıllarda sıklaştı ve ren geyiklerinin de otlaması zorlaştı. Fin araştırmacı Jouko Kumpula “Bu tür kışlar daha önce genelde 30 yılda bir yaşanırdı. Ancak görünüşe göre devam eden iklim değişikliği nedeniyle muhtemelen giderek daha yaygın hale geliyor” diye konuştu. 

Çobanlar, serbest dolaşan hayvanları beslemeye başladı

Norveç Yaşam Bilimleri Üniversitesi‘nden Prof Oystein Holand, kış bitki örtüsündeki buzun artışı nedeniyle çobanların, şimdiye dek serbest dolaşan ve yiyeceklerini kendi bulan hayvanları beslemeye başladığına işaret etti. 

2013-14’te Rusya’da ve 2018-19’da Norveç’te ren geyiği sürülerinde kitlesel açlık yaşanmıştı. Çobanlar otlak bulmak için son birkaç yılda çok daha uzaklara gitmek zorunda kaldı. 

Çoban Kuhmunen, değişen hava koşullarının ve daralan otlakların işini daha da zorlaştırdığını söyledi. Sürüyü takip ettiği Kiruna’nın 10 km kuzeyindeki ormanda konuşan ve sürüyü bir arada tutmanın artık çok daha zor olduğunu anlatan Kuhmunen, “Yiyecek bulamadıkları için daha çok dağılıyorlar. Şu sıralar sadece dört ya da beş saat gün ışığı var. Kutup karanlığı geldiğinde her şey daha zor olacak” dedi.

‘Daha fazla uyum sağlayamazlar’

Ormancılık ve madencilik faaliyetlerinin geleneksel otlak alanlarına taşınmasıyla birlikte, ren geyiği sürüsü, insan yayılımının da tehdidi altında. Norveç’te yapılan bir araştırma geçen yüzyılda bozulmamış ren geyiği habitatının hidroelektrik barajlar için su basan otlaklar da dahil olmak üzere %70 oranında küçüldüğünü bulmuştu.

Çoban ve Lainiovuoma kabilesinin eski şefi olan 42 yaşındaki Aslat Simma, aralık ayında olduğumuza dikkat çekerek, “Bu dönemde sıcaklıklar her zaman eksi olmalıdır. Normal bir kışta -20 ila -25C sıcaklıklar olması gerekir. Şimdi bazen sıfır derece bazen de artı derecelere çıkıyor” ifadelerini kullandı.

“Doğayla iç içe yaşıyoruz ve yaptığımız her şey için havaya ve ren geyiğine bağımlıyız. Ancak ren geyiği, otlak bulmak ve kazmak için tüm enerjilerini tüketiyor. Uyum sağlamanın sınırında yaşıyorlar. İklimdeki değişiklikler çok hızlı geldiğinde uyum sağlayamazlar. Zaten çok fazla adapte oldular.”

Jokkmokk kasabasından çobanlık yapan bir ailenin üyesi olan Henrik Blind ise şunları söyledi: “Geçim kaynağımız yanmayan bir gezegene bağlı. Biz bir Arktik halkıyız ve kültürümüz karla yazılmıştır. Ancak iklim değişikliği, karın gitgide daha az yağacağı anlamına geliyor.

Gezegenimizi gereğinden fazla tüketemeyeceğimizi anlamalıyız. Bu acil. Gezegenle uyum içinde yaşamayı bilen dünyadaki tüm yerli insanları dinlememiz gerekiyor.”

Kartal Dağı’na RES ve mobil taş ocağına halktan itiraz: Ormanımızdan elinizi çekin

İzmir‘in Tire ilçesi ile Aydın’ın Germencik ilçesi arasında yer alan Kartal Dağı eteklerindeki Halkapınar, Mehmetler, Üzümler, Küçükkale, Büyükkale, Dampınar ve Habibler köylerinin üzerine EnerjiSA Üretim A.Ş. tarafından Rüzgâr Enerjisi (RES) Santralı ve Patlatmalı Mobil Kırma Eleme Tesisi kurulmak üzere ÇED süreci başlatıldı.

ÇED raporuna göre RES ile birlikte Kartal Dağı’nın tepelerinde yıllarca mobil taş ocağı işletilecek. Köylüler birkaç ay önce ağaçlandırma seferberliği düzenleyen bir holdinge bağlı şirketin “Temiz Enerji” diyerek orman ve tarım arazileri içinde patlatmalar yapmasına, devasa tırların üzerine monte edilmiş tesislerde taş kırıp, eleyerek insana, çevreye, ekosisteme zarar vermesine karşı çıktı.

Bir açıklama yayımlayan Kartal Dağı Koruma Platformu, şunlara dikkat çekti:

“Bizler yenilenebilir enerjiye, ekonomik getirisi olan, yerinde ve usulünce çevreye, ekosisteme zarar vermeden yapılacak yatırımlara değil, ekolojik dengeyi alt üst edecek, iklim ve yaşam koşullarını bozacak vahşi projelere karşıyız. Yöre halkı olarak Paris İklim Anlaşması’nın TBMM’de kabul edildiği, Cumhurbaşkanlığınca “Yeşil Mutabakat” anlayışının hayata geçirildiği bugünlerde her boyutta telafisi mümkün olmayacak zararlar oluşturacak bu projeye ait ÇED sürecinin derhal durdurulmasını, EnerjiSA A.Ş.’nin de gerekli duyarlılığı göstererek projeyi iptal etmesini talep ediyoruz.”

Köylülerin itirazının özünde, kızılçam ve sandal ağacı ormanları, endemik bitkiler, binlerce yıllık arkeolojik kültür varlıkları ile dolu olan Kartal Dağı zemininin patlatılmaması talebi yer alıyor. Proje gerçekleşirse çıkan taşların, dağda kontrolsüzce gezdirilecek  devasa tırların üzerine kurulmuş tesislerde kırılıp mıcır yapılacak. Ormandaki ağaçların kesilerek  geniş yollar açılacağına, elde edilen elektriği taşımak için de ormanı, zeytinlikleri, incir bahçelerini, köyleri delik deşik edeceğini belirten Platform, üretim süreci boyunca da köylerine çok yakın yollarda yoğun bir araç trafiği, gürültü, hava ve çevre kirliliği yaratılmasını ve ekosistemin tahrip edileceğini belirtti.

Tarım alanları ve su kaynaklarının ortasında…

ÇED raporunda yer alan bilgilere göre; proje 11 adet türbin ve 60,5 MWm/33 MWe kurulu güçte “Dampınar Rüzgar Enerji Santrali (RES) ve Mobil Kırma Eleme Tesisi”ni kapsıyor. RES’in dışında yapılacak seyyar taş ocağı işletmesi için başvuruda hemen hiç bir bilginin yer almadığını kaydeden Kartal Dağı Platformu, tirbünlerin de yaşama alanlarına 70 ila 470 metre civarında kurulmak istendiğini kaydetti. 

Tirbünlerin Türkiye’nin en kaliteli incirlerinin yetiştiği incir bahçeleri, zeytinlikler ile verimli tarım arazileri, süt inekçiliği, koyunculuk, arıcılık yapılan meralarla Küçük Menderes ovasını besleyen su kaynaklarının ortasına inşa edileceğini belirten Platform, proje Sahasında 1.derece sit olarak tescil edilmiş ve tescil başvurusu yapılmış birden fazla arkeolojik kültür varlığı olduğunu da bildirdi.

Tire Belediyesi Başkan Yardımcısı Avukat Gökhan Hızlı, başvuru dosyasındaki eksiklikleri öne sürerek halkın katılımı toplantısını iptalini talep etti.

Dün (23 Aralık)  ilçenin Büyükkale ve Küçükkale köyleri yakınında işletilmek istenen mermer ocağının ÇED süreci Çevre, Şehircilik ve İklim Değişikliği Bakanlığı tarafından “Zeytincilik Yasası” gerekçe gösterilerek iptal edilmiş; kararı temkinli bir mutlulukla karşıladıklarını belirten  Kartal Dağı Koruma Platformu Sözcüsü Zeynel Aydın “Her ne karar çıkarsa çıksın biz dağın bekçisiyiz” demişti.