Ana Sayfa Blog Sayfa 721

Rishi Sunak İngiltere’nin yeni başbakanı oldu

İngiltere’nin eski maliye bakanı Rishi Sunak, diğer adayların yarıştan çekilmesiyle iktidardaki Muhafazakar Parti‘nin yeni lideri ve İngiltere’nin yeni başbakanı oldu.

Britanya Kralı III. Charles, Sunak’ı görevde yalnızca 44 gün kaldıktan sonra istifa eden eski lider Liz Truss‘un ardından bir hükümet kurması için görevlendirilecek. 

Truss’ın istifasının ardından ismi yeniden gündeme gelen eski başbakan Boris Johsnon aday olmayacağını açıklamış; diğer başbakan adayı Penny Mordaunt, en az 100 milletvekilinin desteğini alamayınca yarıştan çekilmişti.

42 yaşındaki Sunak, İngiltere’nin en genç başbakanı ve iki aydan kısa bir süre içinde İngiltere’nin üçüncü başbakanı oldu. Eski maliye bakanı ve hedge-fund patronu Sunak, bir multimilyoner.

İngiltere Başbakanı Boris Johnson istifa etti: Nasıl bilirdik?
Liz Truss’a iklim taahhütleri sınavı: Emisyonlar, enerji arzı ve yaban hayatı…

 

Bütçe Komisyonu torba yasa için toplandı: Limanların 49 yıllığına özelleştirilmesine dair madde çıkarıldı

AKP’nin Meclis’e sunduğu 23 maddelik “Vergi Usul Kanun ile Bazı Kanunlarda Değişiklik Yapılmasına Dair Kanun Teklifi“nin görüşmeleri TBMM Plan ve Bütçe Komisyonu‘nda görüşülüyor.

AKP İstanbul Milletvekili Abdullah Güler, kanuna ilişkin sunumunda, teklifin Özelleştirme Uygulamaları Hakkında Kanun’da yapılacak değişiklikle limanların işletme sürelerine ilişkin düzenlemeler öngören dokuzuncu maddesini geri çektiklerini açıkladı.

Söz konusu madde ile Türkiye Denizcilik İşletmeleri A.Ş ve Türkiye Cumhuriyeti Devlet Demir Yolları İşletmesi Genel Müdürlüğüne (TCDD) ait bazı limanların işletme hakkı devredilerek özelleştirilmeleri kapsamında imzalanan 49 yıldan az süreli sözleşmelerin süresi, hakkın başlangıç tarihinden itibaren ve bir defaya mahsus olmak üzere 49 yıla kadar uzatılacaktı.

Muhalefet, maddeye karşı çıkıyor ve özelleştirmelerin son bulmasını istiyordu.

CHP Muğla Milletvekili Süleyman Girgin komisyonda, “Özelleştirilen limanların adeta bir kapütalasyon imtiyazına dönüşecek şekilde özelleştirme sürelerinin 49 yıla çıkarılmasının arkasında yatan sebep nedir? diye sordu.

‘Alevilik ayrı bri din değildir, bölücülük yapıyor’

Cemevlerinin elektrik ve su gibi giderlerinin karşılanmasını öngören maddenin görüşmelerinde HDP ve AKP sıraları arasında tartışma yaşandı.

HDP, “Cem ibadetimiz cemevleri ibadethanemizdir” dövizi taşıdı. HDP Diyarbakır Milletvekili Garo Paylan, maddenin eşit yurttaşlık ilkesiyle hzırlanmadığına yönelik eleştirileri hatırlattı:

“Eşit yurttaşlık meselesi plan bütçe komisyonunda görüşülmemeli. Eşit yurttaş değiliz, birileri daha eşit” dedi.

AKP Manisa Milletvekili Uğur Aydemir‘in  Paylan’a sarf ettiği “Bölücülük yapıyor” sözlerine Paylan, “Bölücü, ayrımcı sizsiniz” diye yanıt verdi.

HDP’lilerin Komisyon Başkanı Cevdet Yılmaz’a, “Biz bölücü değiliz. Eşit yurttaşlık istiyoruz” itirazına Yılmaz ,”Uzun zamandır beklentisi olan bir tarihi bir tartıma yapılacak. Bir kesimin bir partinin değil tüm toplumun meseleleri. Bunu bir parti meselesine dönüştürmeye çalışırsanız haksızlık olur” dedi.

Devamında şu diyaloglar gerçekleşti:

HDP’li Paylan: Az önceki tutumunuz tarafsız olmadığınızı gösterdi. Benden özür dileyeceksiniz bu ülkede eşit yurttaşlık yok. Bir kilise ile cami, cemevi eşit mi?

AKP’li Uğur: Alevilik ayrı bir din değildir.

Paylan: Ona Aleviler karar verir. Sen niyet okuyorsun.Bu yasa bu komisyonda görüşülmemeli. Bu torba yasada görüşülemez. Bu mesele araştırma komisyonunu kurar sosyal tarafları dinler talepleri dinler. Aleviler diyor ki, biz eşit değiliz, diyor. Suyu verdik elektriği verdik daha ne istiyorsunuz denmemesi lazım.

AKP’li Komisyon Başkanı Yılmaz: Ben tarafsız davranıyorum. Beni çekmeye hakkınız yok. Kendinizi çekebilirsiniz. Aksi takdirde ara vereceğim. Burası kahvehane değil. Buranın kuralları var. Siz bütün kuralları yerle bir etmek istiyorsunuz.

AKP sıraları: Siz bu kanunun çıkmasını istemiyorsunuz. Alevilere sorduk merak etmeyin.

 

 

Çöken Arel Üniversitesi binası kullanılamaz hale geldi: Öğrenciler belirsizlik içinde bekliyor

İSTANBUL – Özel Arel Üniversitesi‘nin Küçükçekmece Sefaköy‘deki binası, bitişiğindeki konut inşaatında istinat duvarının çökmesinin ardından gördüğü hasarla  ardından gece saatlerinde çöktü.

Dün saat 16.00 sıralarında duvarlarda çatlakların oluşmasıyla öğrencilerin tahliye edildiği binada facia, saatlerle önlendi.

Küçükçekmece Kaymakamlığı, çökme yaşanmadan önce bölgede yapılan incelemenin ardından, içerisinde 71 öğrenci bulunan bir yurt ve 128 dairenin olduğu beş apartmanın tahliye edildiğini açıklamıştı.

Kaymakamlık, bugün yaptığı yazılı açıklamada, gece saat 23:15 sularında fore kazıklarının çökmesi sonucu bir kısmı çöken binanın kullanılamaz hale geldiğini söyledi:

“Tahliye edilen binalardaki 128 hanede ikamet eden vatandaşlarımız ile yurtta kalan 71 öğrencimiz, ilçemizde bulunan otel ve misafirhanelere yerleştirilmiştir.Ayrıca tedbir alınan binaların bulunduğu sokakların elektrik, su ve doğal gaz akışları kesilerek olası bir afet durumuna karşı önlem alınmıştır.

Meydana gelen olayda herhangi bir can kaybı ve yaralanma meydana gelmemiştir. Konu ile alakalı soruşturma başlatılmış olup, gelişmeler yakından takip edilmektedir.”

Daha önce de kaç kez uyardılar, üç kez teğet geçti

Öğrenciler ne yapacaklarını bilemediklerini belirterek, binanın yeniden inşa edilmesinin çok uzun zaman alacağını, üniversite taşınırsa de ulaşım sorunu yaşayacaklarını ifade etti.

Dersleri ertelenen öğrenciler, belirsizliğin giderilmesini bekliyorve uzaktan eğitimin kendileri için yararlı olmadığını belirtiyor.

DHA’ya konuşan bir öğrenci,daha önce ders sırasında da iş makinelerinin okul binasını üç kez teğet geçtiğini söyledi:

“Kaç kez uyarıldılar ama, yine de böyle bir durum yaşandı.”

Belliydi

Duyduğu üzüntüyü dile getiren öğrenci şöyle devam etti:

“Sabah kalktık ve okulumuzun yıkıldığını gördük. Derslerin iptal olduğunu öğrendik. Bir anda böyle bir şey duymak çok üzücü. Yandaki inşaatın böyle bir şey yapacağı belliydi. Biz dersteyken de iş makineleri üç kez teğet geçmişti. Kaç kere uyarılmasına rağmen, böyle bir durum yaşandı. Mutlu olduğumuz tek konu biz içerdeyken yaşanmaması. Umarım en kısa sürede düzelir. Henüz bir bilgi gelmedi bize, fakat konuşulan uzaktan eğitim olacağı yönünde. Umarım böyle olmaz çünkü, hiçbir yarar göremeyiz bu eğitimden.”

Diğer ir öğrenci ise, “Biz de dün gördük çok şaşırdık. Ne yapacağımızı bilemedik. O yüzden okula geldik bugün, neler olduğuna bakmak için. Sizin de gördüğünüz gibi okul tamamen gitmiş durumda ve ders görebilmemiz imkansız” dedi ve belirsizliği şöyle anlattı:

“Muhtemelen başka bir bina kiralanacak ya da başka bir kampüse gönderileceğiz. Fakat benim evime diğer kampüsler üç saat uzaklıkta. Binanın da tekrar inşa edilmesi çok uzun bir süreç. Derslerimizin ertelendiğini söylediler, haber bekliyoruz.”

Şebnem Korur Fincancı: Soruşturma topluma bir gözdağı

Türkiye‘nin Kuzey Irak‘ta sürdürdüğü operasyonlar sırasında kimyasal gaz kullanıldığı iddialarını değerlendiren ve bölgede bağımsız uzmanlarca inceleme yapılması gerektiğini söylediği için hakkında soruşturma açılan Türk Tabipleri Birliği (TTB) Başkanı Prof. Dr. Şebnem Korur Fincancı açıklamalarda bulundu.

Katıldığı bir yayında söyledikleri sebebiyle “terör örgütü propagandası yapmak” ve “Türk milletini, Türkiye Cumhuriyeti Devleti’ni, devletin kurum ve organlarını aşağılama” gibi suçlardan soruşturması devam eden Fincancı, “Eğer böyle bir iddia varsa olaya dair etkili bir soruşturmanın yolunu açmaları gerekirdi. ‘Soruşturma açılsın’ diyene soruşturma açmak suçu gizlemeye dönük bir izlenim uyandırıyor” dedi..

Türkiye adına talihsizlik

Bianet‘ten Ruken Tuncel‘e konuşan Fincancı’nın açıklamaları şu şekilde:

“Soruşturma açılmasının nedenini biliyoruz. Bir daha hiçbir hekim bu konularda konuşmasın istiyorlar, bu soruşturma susturulmaya, sindirilmeye dönük bir girişimdir.

Fakat ben susmadığımı defalarca kez kanıtladım bu nedenle soruşturmanın bana yönelik olduğunu düşünmüyorum. Bu soruşturma topluma bir gözdağı anlamına geliyor. Bu da Türkiye adına büyük talihsizlik.

Meslek örgütü olarak kriminalize edildik

Böylesi bir durumda olması gereken zaten etkin bir soruşturma talebinde bulunmaktır.Bana soruşturma açmak yerine etkin bir soruşturma yürütmeleri ve kullanmadıklarını kanıtlamaları gerekirdi.

“Ayrıca biz salgın sürecinde, ‘sizlerin verileriyle bizlerin alandan derlediği veriler örtüşmüyor’ dediğimizde de meslek örgütü olarak kriminalize edildik. İnsan hakları savunucuları sürekli kriminalize ediliyor. Yani soruşturma açılması, böyle bir refleksin ortaya çıkması çok şaşırtıcı değil.”

Sorumsuz bir habercilik yapıldı

“Haberin veriliş biçimine eleştirim var; sorumsuz bir habercilik yapıldı. Yayınlanan görüntülerde, kasılmaları ve istemsiz hareketleri olan insanlar görülüyor ve kimyasal silah kullanıldığı iddia ediliyor. Ben, katıldığım yayında bu istemsiz hareketlerin sinir sistemini tutan bir kimyasalın etkisiyle olabileceğini belirttim ve bir kimyasal kullanıldığı iddiası varsa da bununla ilgili etkili bir soruşturma yapılması gerektiğini ifade ettim.

Ölüm meydana gelmişse Minnesota Protokolü’ne göre tıbbi bir araştırma yapılması gerektiğini, bağımsız kurumlar tarafından da bir soruşturma yapılmasının zorunluluk olduğunu çünkü bunun Cenevre Sözleşmesi kapsamında savaş suçu olarak değerlendirildiğini söyledim. Ancak haber, benim bu olayı kanıtladığım şeklinde yansıtılmış, yani pek doğru yansıtılmadı.”

Ne olmuştu? 

Türkiye’nin Kuzey Irak‘taki operasyonları sırasında kimyasal gaz kullanıldığı iddialarını değerlendiren Şebnem Korur Fincancı, görüntülerini incelediğini belirterek, “Belli ki sinir sistemini doğrudan tutan toksik-zehirli kimyasal gazlardan biri kullanılmış durumda. Her ne kadar kullanılması yasak olsa da çatışmalarda kullanıldığını görüyoruz” demişti.

‣ Kimyasal gaz iddiaları Meclis’te: Etkin soruşturma istendi

Bağımsız heyetlerin bölgede inceleme yapmasının uluslararası sözleşmeler gereği zorunlu olduğuna dikkat çeken Fincancı, “Uluslararası sözleşmelerin uygulanması ve kimyasal silahların kullanımını yasaklayan Cenevre Sözleşmesi kapsamında böyle bir iddia ortaya çıktığında nasıl bir araştırma yapılacağı da Minnesota Protokolü’nün ilkelerinin ele alınması gerekiyor” diye konuşmuştu.

İddialar Meclis gündemine getirilmiş; HDP‘den Meral Danış Beştaş ve CHP‘li Sezgin Tanrıkulu bağımsız soruşturma istemişti. Edirne F Tipi Cezaevi‘nde tutuklu bulunan eski HDP Eş Genel Başkanı Selahattin Demirtaş da sosyal medya hesabından bir açıklama yaparak, görüntülere ve  iddialara TBMM’nin sessiz kalamayacağını söylemişti.

İktidar kanadı ise iddiaları reddetmiş, MSB‘dan yapılan açıklamada, TSK’nin envanterinde kimyasal gaz bulunmadığı duyurulmuştu.

TTB, soruşturmanın ardından “Yaşamın ve hakikatin yanındayız” başlığıyla şu açıklamayı yapmıştı:

“Şebnem Korur Fincancı’nın hiçbir kurum ve kuruluşu hedef almayan, hakikatin ortaya çıkmasına yönelik bilimsel yöntemi dile getirdiği açıklamaları nedeniyle hedef gösterilmesini kabul etmiyoruz.

Birçok etik ilke ve uluslararası sözleşme hekimler olarak bizlere, yaşamın ve yaşatmanın yanında yer alma sorumluluğunu vermektedir. Bizler de dün olduğu gibi, bugün de yaşamın ve hakikatin yanında olmayı sürdüreceğiz.”

Tozkoparan: Bizim mahalle ‘zengin rantçı adamlar’a karşı

Video haber: Eylül Deniz YAŞAR

*

Harıl harıl çalışan iş makineleri, Suriye’de iç savaş bölgesindeymişsiniz hissi veren, beton ve çelik çubuklar arasından halı, perde, yorgan sarkan yıkık dökük binalar… Kadını, erkeği, genciyle bir grup mahalleli buldozer manzaralı kaldırımda hararetli tartışma içinde ve yorgun bir inşaat işçisi sigarasını yakmış dinlenmekteyken iki günde hurdacıların çakılı çivi bırakmadığı bir binanın içi dolu son meskeninin penceresinden bu manzarayı izleyen gözü yaşlı bir azize… Burası Ayazma, Sulukule, Tarlabaşı’ndan sonra İstanbul’da ‘rantsal dönüşümün’ yeni hedefi: Tozkoparan!

Şu adına kentsel dönüşüm dedikleri soylulaştırma kıskacında feryat figan, toz duman, rant zulmüne karşı son gücüyle dalgakıran. Yoksullaşmaya, yersiz-yurtsuzlaşmaya, AKP-MHP iktidarı tarafından barınma hakkının gaspına karşı yok mu Tozkoparan’la birlikte kıyamet koparan?

Kentimizi kent yapan o mahalle yok mu, hani AVM’lerden çıkıp gitmeseniz de görmeseniz de hep orada olan, küçük bir ‘Barış Parkı’, gölgesindeki ahşap çardaklarda çay içen komşuları ağırlayan kentin son kapı-önü ağaçları ile… Tozkoparan bir kültür, kentin emekçi hafızası ve adına “komşuluk” denen topraklarımızın kadim örgütlenmesinin soyu tükenen meskenlerinden biri. O nedenle derdest edilmesi gereken bir tehdit siyasi iktidar için.

Fotoğraf: Eylül Deniz Yaşar

Yeşil Gazete, “riskli bölge” ilan edilen alanda yaşayan 900 haneden bu zamana kadar 600 kadarının polis baskınları eşliğinde yıkıldığı Güngören Belediyesi’ne bağlı Tozkoparan mahallesi sakinleri ile konuştu; mağduriyetlerini, isyanlarını ve işin perde arkasına dair şüphelerini dinledi.

Fotoğraf: Eylül Deniz Yaşar

‘İşgal etti burayı, ranttır burası’

Muhsine Uçar, emekli işçi, yedi çocuk annesi ve bu haber yayınlandığı sırada fiilen “evsiz” kalan ev sahiplerinden. Kentsel dönüşüm kapsamında evinin yıkılmasını beklerken evi yıkılmış olan karşı komşularıyla otururken buluyoruz Muhsine teyzeyi. Binanın yıkılan çardağından sökülüp yol kenarına konmuş bir bankta otururken, “Ben 35 yıldır buradayım. Komşularımızla hep akraba gibi olmuşuz. Evimiz gitti bir taraftan, komşuluğumuz gitti, herkes bir yere dağıldı” diyor.

Muhsine Uçar
Fotoğraf: Eylül Deniz Yaşar

Evinin tapulu sahibi iken kendini birlikte yaşadığı oğluyla kapı önünde bulan Muhsine teyzenin kentsel dönüşüme “rızası” yok:

“Kim rızamıza bakıyor ki? Ranttır burası, kim bilir ne kadar paraya satacaklar? Herkes ev arıyor, bulamıyor. Olan da çok pahalı. Bilmiyorum ki ne yapacağımı, eşyalarımı gidip belediye depoya mı koyacak, ne yapacak, öyle diyorlar. Ben de nereye gideceğimi bilemiyorum.”

Muhsine teyzenin barınma matematiği

Güngören Belediyesi 2020’de ilk tahliye kararları ile birlikte Tozkoparanlılara taşınma yardımı ve mal sahiplerine proje tamamlanıp daireleri teslim edilinceye kadar aylık bin 500 TL tutarında kira yardımı verileceğini açıkladı.

Karşısında bir muhatap bulamamış, hiçbir devlet yetkilisi gelip ne olacağını, sürecin nasıl yürüyeceğini ona anlatmamışken tek bildiği bir miktar kira yardımı dışında evinin karşılığında hiçbir şey alamadığı Muhsine teyzenin. Onun için “bin” hala “milyar”ken kendi matematiğini işletiyor, basit bir hesapla döküveriyor enflasyonun barınma fiyatlarına nasıl yansıdığını:

“Bize iki milyar kira bedeli verecekmiş, zaten evler olmuş sekiz-dokuz milyar, bir de iki ay peşin istiyorlar, emlak parası… En az 20 milyar elinde olacak. 20 milyarı bırak da 25 kuruş yok bizde. Biz kendimizi zor geçindiriyoruz. Ben emekliyim, ayda alıyorum 3 buçuk milyar. Elektriğim, suyumdur, doğalgazımdır. Ben ne yapacağım…”

TOZ-DER’li Kemal Amca: Halkımız direndi

Deprem riski taşıdığı belirtilen dairelerde Tozkoparanlı hak sahiplerine Güngören İmar ve Şehircilik Müdürlüğü tarafından 2020 yılında gönderilen tebligatlarla atılmış bugünkü yıkımların temeli. İki yıl önce bir sabah kapısında tahliye notu ile uyananlardan biri de Tozkoparan’ın 37 yıllık sakini Kemal Yılmaz.

Kemal Yılmaz
Fotoğraf: Eylül Deniz Yaşar

Güngören Belediyesi’nin yıkım planına karşı mahallenin hakkını savunmak için kurulan Tozkoparan Derneği TOZ-DER’in üyesi olarak verdikleri hukuki mücadeleyi şöyle anlatıyor:

“TOZ-DER halkla beraber dava açtı, davalar aça aça, yıkım kararını iptal ettire ettire 2018-2019 yılına kadar zar zor geldik. Şimdi ise yine dava açtık, İstanbul 10. İdare Mahkemesi’nden yürütmeyi durdurma aldık. Ama Danıştay reddetti.”

Fotoğraf: Eylül Deniz Yaşar

Danıştay kararını “Kentsel dönüşüm değil de rantsal dönüşüm kararı” diye yorumlayan Kemal amca, “Halkımız çok da direndi ama maalesef belirli bir noktaya kadar direnebiliyoruz. Süreç bakanlığın lehine, bizim de aleyhimize işlemiş oldu. İmza verenler de verdi gitti, gerisi azınlık kaldı, azınlığında gücü yetmiyor” diyor.

Burası yıkılandan sonra…

65 yaşındaki Kemal amca ömrü boyunca belediyede çalıştıktan sonra iki ev sahibi olabilmiş. Başka da malı mülkü yok. Evin biri Tozkoparan’da, ha yıkıldı ha yıkılacak diye bekliyor günlerdir. Diğeri de bir üst mahallede olduğu için sıranın ona geleceğinden dolayı oldukça kaygılı:

“Böyle giderse orayı da yıkarlar.”

Fotoğraf: Eylül Deniz Yaşar

Bu sırada yaşanan yıkımların da polis baskınlarının da şahidi olarak, “Dört tane bloğu yıkmak için iki bin, iki bin beş yüz kadar polis geldi. Biz de karşılık vermiyoruz, onlara saygılı davrandık. Bundan sonra yıkılacak daireler belki bin tane polis gelir, çünkü onlara zarar verecek bir şey yapmıyoruz. Gece 2 gibi arabalarla getiriyorlar, saat 5-6 gibi binalara giriyorlar, içerde teyze varmış, anne, baba, çocuk varmış. Onlar için önemli değil, vurup kırıp giriyorlar” diye anlatıyor.

Devletle tek muhataplığı sırasıyla tahliye tebligatı, polis ve sonrasında “muvafakatname” olan yurttaş Kemal, “Herhangi bir sözleşmemiz yok, bizi çağırıp konuşan olmadı da” diyor.

“Belediye olarak, Bakanlık olarak, benim şartlarıma göre sizlerin evlerinizi alacağım, gerekirse maddeleri değiştireceğim diyor. Size ev de vermeyebilirim, imarını da kendi kafama göre yapıyorum, fiyatını da değiştirebilirim…”

Kentsel dönüşüm planlamasını tek taraflı yapan belediye ve bakanlığın önlerine koyduğu çok maddeli, bol keyfi anlaşmaların “karşılıksızlık” ilkesine dayalı olmasını şüpheyle karşılayan Kemal amca, “Her türlü şeyi kendilerinin lehine çeviriyorlar, bizim de aleyhimize tabii ki. İmzalamıyorum. İmza vermeyeceğim, kararımı aldım,” diye bitiriyor, evinin karşısındaki yıkımın yanı başında vedalaşırken…

Fotoğraf: Eylül Deniz Yaşar

10 yılda aldığı evini bir haftada kaybetti

AKP’li Güngören Belediyesi projeye dair verdikleri demeçlerde “Bakanlık tarafından bu bölgede inşa edilecek yeni konutlar vatandaşlarımızın hizmetine mevcut konut hakları ve değerleri korunacak şekilde verilecektir,” vaadinde bulunsa da bu vaat resmi bir devlet kelamı olarak Tozkoparan sakinlerine uzatılan “muvafakatnameye” yansımamış görünüyor.

Sadık Turguteli
Fotoğraf: Eylül Deniz Yaşar

“Bize bir sözleşme getirdiler. Bu bir sözleşme değil, taahhütname. Getirdi, önümüze koydu, imzala!” 1967’den beri Tozkoparan’da yaşayan emekli belediye memuru Sadık Turguteli böyle açıklıyor imzalatılmak istenen belgeyi. Bu belge ona göre “Ceketini dahi bırak git” demek.

Tozkoparan’da ev alan ilk mahalle sakinlerinden biri olarak mahallenin tarihçesini kısaca özetliyor:

“Burası sosyal konutlar olarak kuruldu. Belediye memurları yerleşti. Daha evvelinde 1982’de burada halka bu evleri verdiler, o zaman tahminen 50-60 hane buraya yerleşti. 1967’de 26 bin borçla bu evi sattı, bize kiraladılar, 10 sene kira ödedik. Aşağıdaki evimizin birim fiyatı karşılığı bu evleri bize sattı. Arsa payından düşerek bizi borçlandırdılar.”

Evlerin demirbaşlarını hurdacılar hızla alıp götürüyor.
Fotoğraf: Eylül Deniz Yaşar

Sadık amca 10 yılda satın aldığı evini bir hafta içinde kaybetti:

“Burada rant geliri var. Bunun için bizi en kısa zamanda çıkarıyorlar, yedi gün içinde evi boşaltıyoruz. TOKİ’nin bize sunduğu kira yardımı. bin 950 lira, taşınma parası dokuz bin TL. Ben ev aradım, sekiz bin TL’ye dahi ev bulamadım. İnşaatın sürdüğü iki yıl boyunca bu parayla nasıl barınacağım?”

‘Zengin rantçı adamlar Pariş Şanzelizesi gibi buraları moda evi yapacak’

68 kuşağının tüm politik direngenliği sesine yansıyarak konuşurken belediyenin “deprem riski”ni Tozkoparan’da kentsel dönüşümü meşrulaştırmak ve bu yıkım projesinin asıl amaçlarının üstünü kapamak için bir “gerekçe” olduğuna işaret ediyor Sadık amca:

“Oradaki vatandaşların evi bizimki gibi yıkılsın diye söylemiyorum, kimse burası gibi mağdur olmasın. Ama aşağıda Menderes Blokları diye geçen bloklar ve başka pek çok depreme dayanıksız, demirleri dahi dışarı çıkmış, kamyon geçerken sallanan balkonları olan binalar dururken neden öncelikle buradan başladılar yıkıma? TOKİ halkını düşünüyorsa önce oraları yapsaydı. Bu binaların temeli 80lerde atıldı, onlarınki 60larda. En büyük tehlike orası.”

Ona göre, burada başka bir konu var:

“8 katlı bina yaptı, 7 katını halka verdi diyelim, alt katını trilyonluk dükkanlar yapacak. Şöyle ki Merter’deki zengin rantçı adamlar bu alttaki dükkanları bir Pariş Şanzelizesi gibi buraları moda evi yapacak.”

Son söz: Beşli çeteye hayırlı olsun!

Kentsel dönüşüm projeleri ile İstanbul’un yoksulları yıllara yayılan bir süreçte giderek kentin dışına itilmiş, kışkırtılmış lüks konut talebi, yıllarını iki göz bir yuva kurmaya harcamış insanların barınma hakkının önüne geçirilmişken önümüzde canlı canlı yok edilen son mahalle Tozkoparan.

Gece saatlerinde yıkım sürüyor.
Fotoğraf: Eylül Deniz Yaşar

“Biz kentsel dönüşüme karşı değiliz, ama böyle olmasını istemezdik. Başka türlü yapamazlar mıydı?” Mahalle sakinlerinden biri soruyor, sorunun muhatabı: devlet yetkilileri. Yarattığı böylesi mağduriyetler ile “bu türlü” bir kentsel dönüşüm kentleri sahiden neye dönüştürüyor? Sorunun muhatabı: hepimiz.

Haberin son sözü de 68li Sadık amcadan:

“Napolyon Türkiye’ye geldi: Para para para! Beşli çeteye hayırlı olsun”

Küresel Uyum İndeksi ne söylüyor?

Notre Dame Üniversitesi Küresel Uyum İndeksi (ND-GAIN) hükümetlerin, işletmelerin ve toplulukların yüksek nüfus, gıda güvensizliği, yetersiz altyapı ve sivil çatışmalar gibi iklim değişikliğinin şiddetlendirdiği riskleri incelemelerine yardımcı olan bir ölçüm aracıdır.

Açık kaynakları kullanan Ülke Endeksi, her yıl 180’den fazla ülkeyi kırılganlık düzeylerine ve başarıyla uygulayabilecekleri uyum çözümlerine göre sıralamak için 45 göstergede 20 yıldır elde edilen verileri kullanıyor.

ND-GAIN indeksine bakıldığında, yüksek gelir grubundaki ülkelerin uyum indeksinde üst sıralarda (ilk 28 ülke), düşük gelir grubundaki ülkelerin ise alt sıralarda (son 18 ülke) olduğunu görmek çok şaşırtıcı değil. Sadece buna bakarak bile maddi imkanların iklim krizine uyumda baş rolü oynadığını görebiliriz.

Yüksek gelir grubunda en alt sıradaki ülke Bahama Adaları (87’inci sıra). Ülkeye sık sık zarar veren tropik kasırgalar düşünüldüğünde bu sıralama çok da kötü gelmiyor bize.

Düşük gelir grubundaki en üst sıradaki ülke ise 103’üncü sıradaki Tacikistan. Bunu da Tacikistan’ın iklim krizinin getirdiği felaketlerden şimdilik uzak olmasıyla açıklamak mümkün.

Buradan da görülebileceği gibi uyum indeksi, iki ana kavramın bileşkesi olarak ortaya koyuluyor. Bir yanda iklim krizinin getirdiği felaketlere karşı kırılganlık diğer yanda da bu felaketlere karşı olan hazırlık seviyesi bulunuyor.

Uyum indeksinde tepede bulunan Norveç en az kırılganlığı olan ikinci ülkeyken hazırlık seviyesi en yüksek üçüncü ülke konumunda. Hazırlık seviyesi en yüksek olan Singapur, kırılganlık açısından 65’inc. sırada yer alıyor. Bu da, yöneticilerin ülkenin kırılganlık durumuna dikkat ederek bu alana yatırım yapmış olduklarını bize söylüyor.

İklim krizinin zararlarından en uzak ülke olarak İsviçre görülüyor, bununla birlikte hazırlıklı olma sıralamasında da İsviçre 10’uncu sırada bulunuyor. Bu da yönetimin iklim sorunlarını şansa bırakmadığının bir göstergesi.

Ülkemiz bu indekste uyum açısından 48’inci sırada kendisine yer buluyor. Kırılganlık sıralamasındaki yerimizin 28’inci sıra olması aslında biraz şaşırtıcı. Özellikle Akdeniz Havzası’nda bulunan ülkemizin kırılganlığının daha fazla olmasını beklerdik. Hazırlık seviyesinde ise 63’üncü sıradayız. 

Kırılganlık üç kavramın ortak etkisi olarak açıklanıyor. Bu kavramlar uyum kapasitesi, hassasiyet ve maruziyettir. Doğal olarak maruziyet ilk ele alınan başlık oluyor. Eğer başımıza iklim felaketlerinin gelmediği bir yerde yaşıyorsak kırılganlığımız da az oluyor.

İklim felaketlerinin sık görülebildiği bir yerde yaşıyor olabiliriz ama bu felaketler bizi etkilemiyorsa hassasiyetimiz düşük demektir. Mesela yaşadığımız vadi bölgesi sıkça sele maruz kalıyor olabilir ama biz vadi tabanında değil yamaçta yaşıyorsak bu sele karşı hassas değiliz anlamına gelir.

Diyelim vadi tabanında yaşıyoruz ve bolca sel basıyor ama bizim evimiz yerden epeyce yüksek kazıklar üzerine oturtulmuş ve sel bassa da bizi etkilemiyorsa o zaman da uyum kapasitemiz yüksektir.

Bu bağlamlarda bakıldığında Türkiye uyum kapasitesinde 33’üncü hassasiyette 78’inci ve maruziyette 28’inci sırada yer alıyor. Bunu fazla sel basmayan bir vadi tabanında yüksek evlerde yaşıyoruz şeklinde yorumlayabiliriz. Aslında çok kötü bir durum değil bu.

Ancak “eğer maruziyetimiz artarsa,  yani iklim felaketleri artacak olursa şu anda almış olduğumuz önlemler yeterli olur mu?” sorusuna cevap bulabilmemiz gerekiyor. Çünkü çoğumuz bu felaketlerden fazlaca etkilenebilecek bölgelerde yaşıyoruz.

İklim felaketlerine hazırlık açısından bakıldığında ülkemizin durumu çok da iyi görünmüyor. Hazırlığın üç bileşeninden ilki olan ekonomik yapıyı, uyum kapasitesini artırmak için yapılan yatırımlar olarak açıklamak mümkün. Buradaki sıramız 60.

Bizden üstte, düşük gelir grubundan Somali ve Rwanda’nın bulunması düşündürücü olmalı, çünkü oralarda bile yatırım alanında iklim krizine uyum sağlamanın ülkemizdekinden fazla önemsendiği algısına kapılmak mümkün.

Özellikle terör olaylarına yakınlığımız, yönetişim başlığındaki sıramızın 188 ülke arasında 123’üncü sırada olmasının bir nedeni. Sosyal hazırlık seviyesi açısından da 29’uncu sıradayız. Bu da gerek toplumsal gerekse de teknolojik altyapımızın, bu konuya eğilmek istesek fazlasıyla yeterli olduğunu gösteriyor.

Sonuç olarak yüksek ve düşük gelir düzeyine sahip ülkelerle kıyaslandığında çok kötü bir noktada olmadığımızı söylemek mümkün. Ancak zaman içerisinde artacak iklim felaketlerine hızla uyum sağlayabilmek için bu konuda gözlerimizi daima açık tutmamız ve şimdiden hazırlıklı olmamız gerekiyor; çünkü İsviçre veya Norveç gibi iklim felaketlerinden nispeten uzak bir ülkede yaşamıyoruz.

HRW: Yüzlerce mülteci Suriye’ye sınır dışı edildi

İnsan Hakları İzleme Örgütü (HRW) bugün yaptığı yazılı açıklamada, Türkiye makamlarının Şubat ve Temmuz 2022 tarihleri arasında yüzlerce Suriyeli mülteci erkeği ve çocuğu keyfi olarak yakalayıp idari gözetim altına aldığını ve Suriye’ye sınır dışı ettiğini belirtti.

Sınır dışı edilen Suriyeliler HRW’ye Türk yetkililerin kendilerini evlerinde, işyerlerinde veya sokakta yakaladıklarını kötü koşullarda tuttuğunu, çoğunu darp ve kötü muameleye maruz bıraktıklarını, gönüllü geri dönüş formları imzalamaya zorladıklarını ve Kuzey Suriye ile sınır geçiş noktalarına götürüp silah zoruyla karşıya geçmeye zorladıklarını aktardılar.

HRW’de Mülteci ve Göçmen Hakları Araştırmacısı Nadia Hardman, “Türkiye makamları, uluslararası hukuka aykırı olarak yüzlerce Suriyeli mülteciyi ve hatta refakatsiz çocukları topladı ve onları Kuzey Suriye’ye zorla geri gönderdi. Türkiye 3,6 milyon Suriyeli mülteciye geçici koruma sağlamış olsa da, şimdi Suriye’nin kuzeyini mültecilerin terk edileceği bir yer haline getirmeye çalışıyor gibi görünüyor” dedi. HRW’den yapılan yazılı açıklamada şu ifadelere yer verildi:

“Türkiye ve diğer hükümetlerden gelen son işaretler, onların Suriye Devlet Başkanı Beşar Esad ile ilişkileri normalleştirmeyi düşündüklerini gösteriyor. Suriye’nin mültecilerin geri dönüşü için güvenli olmamasına rağmen, Mayıs 2022’de Türkiye Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan, bir milyon mülteciyi Suriye’nin kuzeyinde, hükümetin kontrolü dışındaki bölgelere yerleştirmeyi planladığını açıkladı. Geri gönderilenlerin çoğu hükümetin kontrolündeki bölgelerden gelenlerdi, ancak ilgili bölgelere geri dönseler dahi altı milyondan fazla mültecinin oluşmasına neden olan ve ayaklanmalar başlamadan önce bile kendi vatandaşlarına karşı ağır insan hakları ihlalleri gerçekleştiren Suriye hükümeti halen aynı hükümet.

Haziran 2022’de Tuzla Geri Gönderme Merkezi’nde hücreye gönderilmeyi beklerken saatlerce basketbol sahasında tutulan göçmen ve mülteciler.
Kaynak: HRW

Sınır dışı eylemleri, dünyadaki diğer tüm ülkelerden daha fazla ve Avrupa Birliği‘nin (AB) tümünün neredeyse dört katı kadar mülteciye ev sahipliği yapan Türkiye’nin cömert siciliyle tam bir tezat oluşturuyor. AB, insani destek ve göç yönetimi için milyarlarca euro tutarında finansman sağlamıştı.”

İnsan Hakları İzleme Örgütü, Şubat ve Ağustos ayları arasında Türkiye’de geçici koruma sahibi 37 Suriyeli erkek ve 2 Suriyeli erkek çocukla telefonla veya yüz yüze görüştü.

HRW ayrıca bu süre zarfında Kuzey Suriye’ye sınır dışı edilenlerin yakınları olan yedi Suriyeli mülteci erkek ve bir mülteci kadınla görüştü. Görüşmelere ilişkin açıklamada şunlar ifade edildi:

  • Görüşülen kişilerden 37’si Türkiye makamları tarafından Kuzey Suriye’ye sınır dışı edilmişlerdi. Görüşülenlerin tümü, onlarca hatta yüzlerce kişiyle birlikte sınır dışı edildiklerini ifade ettiler. Tümü, geri gönderme merkezlerinde ya da Suriye sınırında formlar imzalamaya zorlandıklarını söylediler.
  • Yetkililerin formları okumalarına izin vermediklerini ve formların içeriğini açıklamadıklarını, ancak formların iddiaya göre gönüllü olarak geri gönderilmeyi kabul etmeleriyle ilgili olduğunu anladıklarını söylediler. Bazıları, yetkililerin formun Arapça yazılmış bir kısmını elleriyle kapattıklarını söyledi.
  • Görüşülenlerin çoğu, geri gönderme merkezlerindeki yetkililerin diğer Suriyelileri de aynı işleme tabi tuttuklarını gördüklerini ilettiler.
  • Birçoğu, Türk yetkililerin başlangıçta imzalamayı reddedenleri dövdüğünü gördüklerini, bu nedenle imzalamaktan başka çareleri olmadığını düşündüklerini iletti.
  • Adana’daki bir geri gönderme merkezinde idari gözetim altında tutulan iki erkek, bir form imzalayarak Suriye’ye geri dönme ya da bir yıl idari gözetimde kalma seçeneklerinin kendilerine sunulduğunu ifade etti.
  • İkisi de bir yıl alıkoyulma düşüncesine dayanamadıkları ve ailelerine destek olmaları gerektiği için merkezden ayrılmayı tercih ettiler.
  • On kişi sınır dışı edilmedi. Bazıları serbest bırakıldı ve kayıtlı oldukları illere geri dönmezlerse ve başka bir yerde oldukları tespit edilirse sınır dışı edilecekleri konusunda uyarıldılar. Diğerleri, serbest bırakılmalarına yardımcı olmak için aile üyelerinin de müdahalesiyle avukatlarla iletişim kurmayı başardı.
  • Bazıları hala geri gönderme merkezlerinde davalarının sonuçlanmasını beklemekte, neden alıkonduklarını bilmemekte ve sınır dışı edilmekten korkmaktadır.
  • Serbest bırakılanlar Türkiye’deki yaşamı tehlikeli olarak nitelendirerek perdeleri kapalı şekilde evde kaldıklarını ve Türk yetkililerden kaçınmak için sınırlı olarak hareket ettiklerini ifade ettiler.
  • Sınır dışı edilenler, geri gönderme merkezlerinden sınıra, bazı durumlarda 21 saat süren yolculuk boyunca kelepçeli olarak götürüldüler.
  • Öncüpınar (Bab al-Salam) veya Cilvegözü (Bab al-Hawa) sınır kapılarından Suriye hükümetinin kontrolü dışındaki bölgelere zorla götürüldüklerini ifade ettiler.
  • 26 yaşındaki Halep’li bir kişi, bir Türk yetkilinin kendisine “geri geçmeye çalışan herkesi vururuz” dediğini belirtti.
Kaynak: HRW

Haziran 2022’de BM Mülteciler Yüksek Komiserliği (UNHCR), bu yıl 15 bin 149 Suriyeli gönüllü olarak Suriye’ye geri döndüğünü açıkladı. Bab al-Hawa ve Bab al-Salam sınır kapılarını kontrol eden yerel makamlar, bu kapılardan Türkiye’den Suriye’ye gerçekleştirilen aylık sınır dışı işlemlerinin sayılarını yayınlıyor.

Şubat ve Ağustos 2022 arasında 11 bin 645 kişi Bab a-Hawa ve 8 bin 404 kişi Bab al-Salam sınır kapılarından sınır dışı edildi. HRW’nin açıklamasında ayrıca Göç İdaresi Başkanı Dr. Savaş Ünlü‘nün sözlerine yer verildi:

“Göç İdaresi Başkanı Dr. Savaş Ünlü, İnsan Hakları İzleme Örgütü’nün bu raporun bulgularını paylaştığı 3 Ekim tarihli mektubuna 21 Ekim’de bir mektupla yanıt verdi. Türkiye’nin dünyada en fazla mülteciye ev sahipliği yapan ülke olduğunu vurgulayan Dr. Ünlü, İnsan Hakları İzleme Örgütü’nün bulgularını bütünüyle reddederek iddiaları ‘temelsiz’ olarak nitelendirdi.

Türkiye’de koruma arayan kişilere sağlanması kanunen gerekli hizmetleri sıralayarak, Türkiye’nin ‘göç yönetimini ulusal ve uluslararası hukuka uygun şekilde sürdürdüğünün’ altını çizdi.

Hardman, “AB ve üyesi ülkeler, Türkiye’nin güvenli üçüncü ülke kriterlerini karşılamadığını kabul etmeli ve sınır dışı faaliyetleri sona erene kadar geri gönderme merkezleri ile sınır kontrollerine sağladıkları finansmanı askıya almalıdır. ‘Türkiye’nin ‘güvenli üçüncü ülke’ olduğunu ilan etmek, Suriyeli sığınmacıların kuzey Suriye’ye sınır dışı edilme yoğunluğu ile çelişiyor. Üye devletler bu tespiti yapmamalı ve yeniden yerleşim sayılarını artırarak sığınmacıların iskanına odaklanmalıdır” dedi.

HRW’nin Türkiye’ye tavsiyeleri:

  • Suriyeli mültecilerin keyfi olarak gözaltına alınmaları, alıkonmaları ve Kuzey Suriye’ye sınır dışı edilmelerine son verin.
  • Güvenlik güçleri ve göç yetkililerinin Suriyelilere veya alıkoyulan diğer yabancı uyruklulara karşı şiddet kullanmamalarını ve şiddet kullanan yetkililerin hesap vermesini sağlayın.
  • “Gönüllü geri dönüş” formlarında göçmenlerin parmak izlerini basmaya veya imzalamaya zorlamaya, kandırmaya veya tahrif etmeye yönelik eylemleri bağımsız şekilde soruşturun.
  • Birleşmiş Milletler Mülteciler Yüksek Komiserliği’nin geri gönderme merkezlerine serbestçe erişimine, Suriyelilerin Suriye’ye geri gönderilmeleri için izin alma sürecinin gönüllü olduğundan emin olunması için izleme yapılmasına, polis veya göç idaresi görevlilerinin Suriyelilere veya diğer yabancı uyruklulara karşı şiddet kullanmadığından emin olunması için mülakatların ve geri gönderme prosedürlerinin gözlemlenmesine izin verin.

HRW’nin Avrupa Komisyonu’na tavsiyeleri

  • Türkiye‘nin AB Sığınma Prosedürleri Yönergesi‘nin 38. maddesinde belirtilen kriterler doğrultusunda güvenli bir üçüncü ülke olmadığını kamuoyuna açık şekilde duyurun.
  • Yunanistan’a, Türkiye’yi güvenli üçüncü ülke olarak kabul eden Ortak Bakanlıklar Kararını yürürlükten kaldırması için baskı yapın ve makul bir süre içinde yürürlükten kaldırılmadığı takdirde hukuki adımlar atın.
  • Yunanistan’a, tüm Suriyeli sığınmacılarla ilgili olarak güvenli üçüncü ülke kavramına dayalı tüm kabul edilemezlik kararlarını yeniden incelemesi için kamuoyuna açık bir çağrıda bulunun.
  • Avrupa Birliği Sığınma Ajansı‘ndan, güvenli üçüncü ülke tayin edilmesi ile ilgili yeni bir Türkiye Menşe Ülkesi raporu hazırlamasını ve rapora Türkiye’den geçiş yapan veya Türkiye’de uluslararası koruma arayanlar dahil olmak üzere Türkiye’de bulunan üçüncü ülke vatandaşlarını dahil etmesini isteyin.
  • Geri gönderme merkezlerinin AB tarafından finanse edilmesini, Birleşmiş Milletler Mülteciler Yüksek Komiserliği ve AB izleme personeli ile diğer bağımsız gözlemcilerin, geri dönüşün gönüllülüğünü incelemek üzere idari gözetim altında tutulanlarla mülakat yapma imkanı da dahil olmak üzere, tam ve sınırsız erişimine şartlı hale getirin.
  • Kamuoyuna açık bir insan hakları etki değerlendirmesi geliştirin. Sınır yönetimi için sağlanan AB fonlarının bağımsız bir raporlama mekanizmasına tabi tutulması, geri gönderme merkezlerinin insan hakları ihlallerine katkıda bulunmamasını veya bu ihlalleri sürekli kılmamasını sağlamak için Türkiye’ye baskı yapın.
  • Türkiye’nin yıllık raporlama süreci kapsamındaki de dahil olmak üzere, Türkiye makamlarının Suriyeli mültecileri hukuka aykırı bir şekilde sınır dışı etme ve AB finansmanı alanların da içinde bulunduğu geri gönderme merkezlerinde ‘gönüllü geri dönüş’ formlarını imzalamaya zorlama eylemleri hakkında kamuoyuna bilgi verin.
  • Sınır dışı işlemlerini durdurması ve idari gözetim altındaki Suriyelilerin Türkiye’de kalmak mı yoksa gönüllü olarak Suriye’ye dönmek mi istedikleri konusunda izleme faaliyeti yürütmesi için Türkiye’nin Birleşmiş Milletler Mülteciler Yüksek Komiserliği’ne izin vermesi için Türk yetkililere kamuoyu önünde çağrıda bulunun.

Mısır’ın ‘güvenlik’ önlemleri COP27’deki tartışmaları kısıtlayabilir: Aktivistler endişeli

Bu yıl Mısır‘ın Şarm El-Şeyh kentinde düzenlenecek BM 27’inci Taraflar Konferansı’na (COP27) haftalar kala sivil toplum örgütleri ve iklim aktivistleri, Mısır hükümetinin aldığı anti-demokratik kararların seslerini duyurmalarına engel olmasından endişe ediyor.

6-18 Kasım arasında gerçekleşecek zirvenin ilk iki günü için hükümetin ‘güvenlik önlemlerini sıkılaştırması’ gerekçesiyle bu günlerdeki bazı  etkinlikler iptal edilmek zorunda kalabilir.

The Guardian‘ın aktardığına göre Mısırlı yetkililer, dünya liderlerinin müzakerelere katılmak üzere konferanslara gireceği 6 ve 7 Kasım’da bazı pavyon etkinliklerinin yapılmamasına karar verdi.

Birçok ülke ve sivil toplum grubu, hükümet liderlerinin için bir araya geleceği BM tarafından kapsanan “Mavi Bölge”de pavyonlar kurdu. Pavyonlar genel olarak bilim insanları, politikacılar, iş dünyası liderleri, ünlüler ve kampanyacılarla önemli iklim konularında fikir alışverişinde bulunmak için etkinliklere ev sahipliği yapıyor.

Ancak habere göre kendilerine, Pazartesi günü açılması planlanan etkinliklerin, ziyaret eden devlet başkanlarını içermediği sürece iptal edilmesi gerektiği söylendi.

Ele alınması gerekn tüm konuları konuşmak için iki haftalık etkinlik takvimlerini titizlikle hazırlayan sivil toplum, iptallerin tartışmaları kısıtlayabileceğinden ve zirvede devlet dışı aktörlerin dışlanacak olmasından endişe ediyor.

Medyanın Mavi Bölge içindeki pavyonlara erişiminin de büyük ölçüde kısıtlanması ihtimali, endişeleri daha da artırıyor.

‣ [COP27] Geri sayım başladı: Önemi ne, ne bekleniyor?

Nature Positive Pavilion‘un organizatörlerinden James Lloyd, The Guardian’a şunları söyledi:

“BM iklim toplantıları sadece devlet başkanları ve bakanların değil, daha geniş kapsamda iklim topluluğundan temsilcilerin ilerlemeyi yönlendirmeleri için de bir alan. Konferansın ilk birkaç günü, yerel yönetimler, şirketler ve ön saflardaki topluluklardan temsilcilerin  bir araya gelmesine ve iddialı taahhütleri değerlendirmesine ve eylem planlarını buna göre güncellemesine olanak tanıyor.

Fotoğraf: Isaac Kasamani / AFP

Zirvenin ilk gününde pavyonların kapatılmasının bu diyalog için kritik alanları ortadan kaldırmasından, net sıfır gündemini ileriye taşımada kritik olan önemli tartışmaları durdurmasından endişe duyuyoruz.”

Şarm El-Şeyh’teki zirve, COVID-19 kısıtlamalarının hafifletilmesinden sonra düzenlenecek ilk BM iklim konferansı olacak. Kampanyacılar zirveyi iklim değişikliği konusunda seslerini yükseltmek ve hükümetleri harekete geçmeye zorlamak için çok önemli bir yer olarak görüyor.

Ancak, geçmişteki COP’larda yaptıkları gibi endişelerini mitingler ve protestolar yoluyla dile getirmenin, halka açık gösterilerin fiilen yasaklandığı ve aktivistlerin siyasi muhalefete yönelik geniş kapsamlı bir baskı altında olduğu Mısır’da daha zor olacağını düşünüyor.

Mısır şu anda zirveye katılmak için kalıcı olarak akredite edilmiş yalnzıca tek bir sivil toplum örgütüne sahip. Hükümet yakın zamanda, “sivil toplumun katılımının bir öncelik olduğunu ve yalnızca COP27 için geçerli olan tek yıllık bir akreditasyon sağlanarak 35 Mısırlı grup da dahil olmak üzere daha fazla STK’nın zirveye katılmasına yardımcı olduğunu” açıkladı.

Mısır Kişisel Haklar Girişimi’nin (EIPR) başkanı ve Mısır’ın en tanınmış kampanyacılarından biri olan Hossam Bahgat, Reuters’e verdiği demeçte bunun olumlu bir adım olduğunu ancak sürecin kamuya açıklanmadığını ve bazı gruplara başvuru için adil bir fırsat vermediğini söyledi:

“Sonuç olarak, akredite kuruluşlar listesinde çevre adaleti ve iklim adaleti üzerinde çalışanlar da dahil olmak üzere Mısır’daki bağımsız insan hakları örgütlerinin bir tanesi bile yok.”

‣ HRW: Mısır hükümeti COP27 öncesi aktivistleri baskı altına alıyor, Mısır: Akredite değiller

Reuters’a yazılı bir açıklama gönderen Mısır COP başkanlığı ise açıklamasında “bölgesel örgütler ve ulusal müzakere ekipleriyle istişareleri kapsayan “tamamen şeffaf” bir süreç yürütüldüğünü ve BM tarafından da onaylandığını” söyledi.

Açıklamada, Mısırlı grupların “iklim değişikliği konusundaki uzmanlıklarına” göre tavsiye edildiği belirtildi.

‣ Afrikalı genç aktivistler Mısır’da düzenenlenecek COP27 görüşmelerine katılmak için mücadele ediyor

Coğrafi zorluklar

Aktivistler arasındaki bir diğer endişe de, sıradan vatandaşların Şarm El-Şeyh’e ulaşımda karşılaşabilecekleri zorluk. Mısır’ın Sina yarımadasının güney ucunda yer alan şehir, bir yanda deniz, çöl tarafında ise beton ve tel bariyerlerle çevrili.

Şehre hava yolu dışında yalnızca  Süveyş Kanalı, İsrail sınırı ve Kuzey Sina‘ya doğru kuzeye uzanan ve Mısır güvenlik güçlerinin çok sıkı kontrol noktalarıyla dolu kara yolalrından ulaşım sağlanıyor.

“Konferansın kendisi için akredite olmayan birinin konferans süresince şehre erişmesi neredeyse imkansız olacak” diyen Bahgat, aktivistlerin bu yıl “önemli ölçüde daha sessiz ve çok daha düzenli” bir COP beklediklerini de sözlerine ekledi.

 

Almanya’da iklim aktivistleri Monet tablosuna patates püresi fırlattı

İklim aktivisti grup Letzte Generation (Son Nesil) üyeleri, Almanya‘nın Postdam kentindeki Barberini Müzesi‘nde sergilenen Claude Monet‘nin Les Meules eserine patates püresi fırlattı.

Daha sonra ellerini duvara yapıştıran aktivistlerden biri şunları söyledi:

“İnsanlar ölüyor, insanlar donuyor, insanlar açlık çekiyor. Bir iklim felaketinin içindeyiz. Ancak sizin korktuğunuz tek şey bir tabloya domates çorbası ya da patates püresi fırlatılması. Ben neden korkuyorum biliyor musunuz? Bilimin bize 2050’ye kadar ailelerimizi besleyemeyecek duruma geleceğimizi söylüyor olmasından. Bunu dinlemeniz için bir tabloya patates püresi fırlatmamız mı gerekiyor? Yemek için savaşmaya başladığımızda bu tablo hiçbir şey ifade etmeyecek.”

Grup, eylemi, “Toplumun fosil yakıt hevesinin hepimizi öldürdüğünü hatırlamasını sağlamak için üzerine patates püresi veya domates çorbası atılmış bir tablo gerekiyorsa, o zaman size bir tablo üzerinde patates püresi vereceğiz!” mesajıyla paylaştı.

Camla korunan tabloya herhangi bir zarar gelmezken iki aktivist tutuklandı.

Birleşik Krallık merkezli aktivist grup Just Stop Oil’den iki aktivist de 14  Ekim’de Londra’daki Ulusal Galeri‘de  sergilenen Vincent van Gogh‘un Ayçiçekleri tablolarından birinin üzerine domates çorbası fırlatmıştı.

17 Ekim’de aynı grup, iklim eylemlerini durdurmak üzere geçirilmek istenen yeni bir yasa tasarısını protesto etmek için spor araba markası Aston Martin‘in Londra merkezindeki showroomunun girişine turuncu boya püskürtmüştü.

 

Amasra’daki maden katliamı sonrası ocak müdüründen ‘istifa’ sorusuna ilk yanıt: Bir şey diyemeyeceğim

Bartın’ın Amasra’ ilçesinde 14 Ekim’de Türkiye Taşkömürü Kurumu (TTK) Amasra Müessese Müdürlüğü’ne bağlı ocakta meydana gelen grizu patlamasında 41 işçinin yaşamını yitirmesinin ardından TTK yetkilileri ilk kez konuştu.

Cumhuriyet‘ten Mehmet Oflaz‘ın ulaştığı TTK Genel Müdürü Kazım Eroğlu, konuya ilişkin “Şu anda toplantı halindeyim. Yoğunum. Teşekkür ederim. Sağ olundemekle yetindi.

Amasra Taşkömürü İşletme Müessese (ATİM) Müdürü Cihat Özdemir de yalnızca “Şu anda meşgulüz” açıklamasını yaptı.

Özdemir, Oflaz’ın yönelttiği “41 madenci yaşamını yitirdi, istifa etmeyi düşünüyor musunuz?” sorusuna ise “Şu anda bir şey diyemeyeceğim. Sağ olun” yanıtını verdi.

Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan‘ın, 41 işçinin katledildiği patlamanın ardından “Birileri dalgasını geçebilir ama önemli değil biz kader planına inanmış insanlarız” açıklamasına tepki yağmıştı.

Enerji ve Tabii Kaynaklar Bakanı Fatih Dönmez,  Meclis’te maden patlamasına ilişkin milletvekillerini bilgiliendirdiği açıklamasında, “son denetimde ocakta hiçbir sorunun tespit edilmediğini” söylemiş, Dönmez’in açıklamalarının ardından muhalefet sıralarından ‘istifa sesleri yükselmişti.

Patlamanın ardından bugüne kadar yapılan tüm resmi açıklamalar, ihmal iddialarını reddederken ’41 işçi neden öldü?’ sorusu hala yanıtsız.

Cumhurbaşkanlığı İletişim Başkanlığı da yayımladığı ‘dezenformasyon bülteni’nde patlamanın ardından gündemegelen Sayıştay Raporları’ndaki eksikliklerin giderildiğini anlatarak ocakta “gereğinden de fazla önlem alındığını” söylemişti.

Sayıştay’ın 2019 Denetim Raporu’nda Amasra’daki maden ocağındaki gaz risklerinin yanı sıra, işçi sayısının tehlike doğuracak boyutta azaltılmış olduğu, yer altı haberleşme sisteminin uzun süre kesik kalabildiği, 24 saat takip gerektiren tehlikeli gaz ölçümü sisteminin sağlıklı işlemediği tespitleri de yer alıyordu.

Çağdaş Hukukçular Derneği, 41 işçinin katledildiği Bartın’daki maden patlamasıyla ilgili suç duyurusunda, aralarında Enerji ve Tabii Kaynaklar Bakanı Fatih Dönmez, Çalışma ve Sosyal Güvenlik Bakanı Vedat Bilgin‘in de olduğu 11 kişi hakkında ‘olası kastla insan öldürme, kasten öldürmenin ihmali davranışla işlenmesi, neticesi sebebiyle ağırlaşmış yaralama’ suçlarından soruşturma başlatılmasını talep etmişti.

Hukukçular dilekçelerinde, 26 maddeden oluşan bir delil listesi sunmuş ve şüphelilerin halen kamu gücüne sahip olduğunu ve delilleri karartma şüphesi bulunduğunu vurgulamıştı.