Ana Sayfa Blog Sayfa 713

Uluslararası Karadeniz Günü: Plastik kirliliği artıyor, türler tehlikede, zehirlenmeler olabilir…

Karadeniz’e kıyısı olan Türkiye, Bulgaristan, Gürcistan, Romanya, Rusya ve Ukrayna tarafından 1996 yılında imzalanan “Karadeniz’in Kirliliğe Karşı Korunması ve İyileştirilmesi Stratejik Eylem Planı” doğrultusunda, planın imzalandığı 31 Ekim günü, bugün, “Uluslararası Karadeniz Günü” olarak kutlanıyor.

Her yıl yapılan etkinliklerle karadan, gemilerden ve atmosferden kaynaklanan kirliliğe dikkat çekilerek, Karadeniz’in korunmasına yönelik farkındalığın artırılması amaçlanıyor.

AA’dan Gülseli Kenarlı‘nın aktardığına göre; Recep Tayyip Erdoğan Üniversitesi Su Ürünleri Fakültesi Su Ürünleri Temel Bilimler Bölümü Deniz Biyolojisi Ana Bilim Dalı Öğretim Üyesi Doç. Dr. Ülgen Aytan, Karadeniz’in hidrografisi ve dünya denizleriyle olan sınırlı bağlantısı nedeniyle kirliliğe karşı çok savunmasız bir deniz olduğunu belirtti.

Aytan, “Karadeniz, çoklu baskı altında ayakta kalmaya çalışan bir ekosistem. İklim değişikliği, kirlilik, aşırı avcılık, habitat kayıpları ve istilacı türler dolayısıyla ciddi değişimler yaşamış ve yaşamakta olan bir denizimiz” dedi.

Fotoğraf: Ali Atmaca – Anadolu Ajansı 

‘İklim değişikliğiyle deniz suyu sıcaklığı yükseliyor’

İklim değişikliğinin son yıllarda Karadeniz ekosistemi üzerinde bir takım değişiklikler yarattığını, en belirgin etkilerden birinin ise kış deniz suyu sıcaklıklarının önceki yıllara göre yükselmesi olduğunu aktaran Aytan, şöyle devam etti:

“Deniz suyu sıcaklıklarındaki artış eğilimi, denizdeki birçok prosese etki ediyor. Denizin hidrografisi, birincil üretim, besin zincirinde enerji transferi; deniz canlıların davranışı, göçü, beslenmesi ve metabolik hızları değişebiliyor. Kimi canlıların miktarı artıyor, kimi canlılarınki azalıyor. Kışların sert geçmesini istiyoruz çünkü fırtına ve rüzgârlarla deniz suyu sıcaklığının düşmesiyle birlikte alt ve üst su tabakası birbirine karışıyor.

Dipteki zengin suyun yukarı çıkmasıyla, ilkbaharla birlikte fotosentez yapan fitoplankton için uygun bir ortam oluşuyor. Bu da onların üzerinden beslenen zooplanktondaki artışı takip ederek, birçok balığın yumurtadan çıkmasına denk gelen dönemde larvalar için besin kaynağı oluyor. Denizlerdeki canlılık bu şekilde devam ediyor ve besin zincirinin temelini oluşturuyorlar. Kışların ılıman geçmesi denizdeki tüm üretimi, bir sezon sonraki balık stokunu dahi etkiliyor.”

Fotoğraf: AA

‘Kabuğu ve iskeleti karbonat içeren birçok tür, yok olma tehlikesiyle karşı karşıya

İklim değişikliğiyle bağlantılı olarak fitoplanktonlarda değişim gözlendiğini, bazı toksin içeren türlerin aşırı artabildiğini, halkın bunu denizdeki renk değişimi olarak gördüğünü anlatan Aytan, miktarları düşükken tehdit oluşturmayan bu canlıların miktarları yüksek rakamlara ulaştığında, içerdikleri toksin nedeniyle deniz yaşamı ve insan sağlığı için risk oluşturduğu, kabuklu deniz ürünlerinin tüketilmesiyle de zehirlenmelerin görülebileceği uyarısında bulundu.

“İklim değişikliğinin bir diğer etkisi de asidifikasyon, yani artan karbondioksit miktarına bağlı olarak deniz suyunun daha asidik hale gelmesi” diyen Aytan, özellikle kabuğu ve iskeleti karbonat içeren birçok türün, bu nedenle yok olma tehlikesiyle karşı karşıya kaldığını işaret etti.

‘Yeni türler ekosistemi değiştirebilir’

Geçen 50 yılda Karadeniz ekosisteminde istilacı türler dolayısıyla ciddi değişimler yaşandığını ve son yıllarda yapılan çalışmalara göre Karadeniz’de “Akdenizleşme” söz konusu olduğunu ifade eden Aytan, “Değişen Karadeniz ekosisteminde her geçen yıl yeni türlere rastlanıyor. Boğazlar aracılığıyla ya da gemilerin balast sularıyla Karadeniz’e giren türler ekosistemde yayılıyor ve sayıları artmaya başlıyor. Bunların takip edilmeleri, kontrol yöntemlerinin belirlenmesi gerekiyor” diye konuştu.

Aytan, Akdeniz’e göre Karadeniz’de tür çeşitliliğinin daha düşük ancak mevcut türlerin miktarının daha fazla olduğunu, dengelerin kritik bir durumda bulunduğunu, herhangi bir türde meydana gelebilecek bir değişimin de tüm ekosistemi etkileyebileceğini kaydetti.

‘Karadeniz 22 ülkenin drenaj alanı’

Karadeniz’in yalnızca kıyısı olan altı ülkenin değil, gelişmiş 22 ülkenin drenaj alanını oluşturduğuna vurgu yapan Aytan, “Bütün Avrupa’nın yükünü taşıyan Tuna, Dinyeper, Dinyester gibi nehirler ile yükü oldukça yüksek Sakarya, Kızılırmak, Yeşilırmak nehirleri Karadeniz’e dökülüyor. Nehirler ciddi miktarda kirleticiyi Karadeniz’e taşıyor. Global olarak üretilen yaklaşık 150 bin kimyasal var. Bir canlıdan bir canlıya besin zinciri içerisinde aktarılabilen kalıcı organik kirleticiler var. Ayrıca ağır metaller ve petrol kirliliği de var. Kullandığımız ilaçlar, antibiyotikler bile kanalizasyon aracılığıyla denize gönderiliyor” dedi.

Plastik kirliliğine de değinen Aytan, bunun küresel bir problem olduğunu ve her geçen gün etkisinin arttığını belirterek şunları söyledi:

“Denizlere 1950’lerde giren plastikler hala denizde, yok olmak yerine mikroplastiklere, nanoplastiklere ayrılıyorlar, daha fazla alanı kontamine ediyorlar. Hem içerdikleri hem de taşıdıkları kimyasallarla deniz yaşamı ve kontamine olmuş su ürünleri tüketimi aracılığıyla insan sağlığı için büyük risk teşkil ediyorlar. Birçok deniz canlısı mikroplastikleri besin zannederek ya da kazara tüketiyor. Plastikler fiziksel olarak da dolanma ve beslenme sonucu sindirim kanalının tıkanması yoluyla özellikle deniz memeleri, kuşlar ve kaplumbağaların ölümüne neden oluyor.”

‘Yedi balık türünde mikroplastiğe rastladık’

Plastik kirliliğini, “Karadeniz’in karşı karşıya kaldığı, en hızlı büyüyen çevresel problem” olarak nitelendiren Aytan, bu kirlilik türünün zamansal ve bölgesel farklılıklar gösterdiğini bildirdi. Aytan, şu değerlendirmelerde bulundu:

“Karadeniz’de yaptığımız çalışmalara göre, Türkiye kıyılarında kilometrekarede bir milyonun üzerinde mikroplastik olduğunu söyleyebiliriz. Karadeniz’in diğer kıyılarında yapılan çalışmalara bakıldığında rakamlar oldukça yüksek. Karadeniz’le ilgili uluslararası çalışmalarda özellikle Gürcistan ve Türkiye arasındaki kısımda plastik kirliliğinin en yüksek değerlere ulaştığı ortaya konuldu. Plajlarda metrekarede en az bir tane plastiğe rastlıyorsunuz. Bunların çoğu tek kullanımlık plastikler.

Karadeniz’de incelediğimiz yedi ticari balık türünde değişen oranlarda mikroplastiğe rastladık. Plastik kirliliği ile ilgili tablo iyileşme göstermiyor, artan üretimle hayatın her alanında sıklıkla kullanılan plastikler denize giriyor hem de mevcut olanlar parçalanmaya devam ediyor.”

Yetersiz atık yönetimi, kontrolsüz kıyı dolguları, kaçak hafriyat boşaltımları nedeniyle Karadeniz kıyılarına ciddi miktarda plastik taşındığına dikkati çeken Aytan, sözlerini şöyle tamamladı:

“Kentsel atık su ile yüksek miktarda mikroplastik denizlerimize ulaşıyor. Yapılan çalışmalar, çamaşır makineleriyle inanılmaz bir plastik yükünün denizlere gönderildiğini gösteriyor.

Sentetik içeriği yüksek, altı kilogramlık çamaşır yıkadığınızda 20 milyonun üzerinde mikro fiberi kanalizasyonla denizlere gönderebiliyorsunuz. Şu anda Karadeniz Bölgesi’nde ileri arıtım yapılmıyor, birçok yerde arıtım yok, derin deniz deşarjı yapılıyor.

Bizim denizde en çok rastladığımız plastik türü fiberler. Yine sentetik kıyafetlerin kullanımı esnasında havaya karışan fiberler, araç tekerleklerinin aşınması sonucunda ortaya çıkan sentetik kauçuk parçalar, yürürken ayakkabılarımızın altından çıkan mikroplastik parçacıkları şehir tozuna karışıyor. Bu da rüzgarlarla, hava hareketleriyle birlikte tekrar deniz ortamına taşınıyor. Farkında olmadığımız, ürettiğimizi anlamadığımız ama kronik olarak denize gönderdiğimiz plastikler var.”

Güney Kore’de ulusal yas: 154 kişinin öldüğü Cadılar Bayramı kutlamasıyla ilgili soruşturma başlatıldı

Güney Kore hükümeti bugün itibariyle 50’den fazla televizyon kanalı ve sosyal medyada paylaşılan görüntüleri tarayarak 154 kişinin ölümüne neden olan Cadılar Bayramı izdihamını araştırmaya başladı.

Ülkede bir haftalık yas ilan edilirken ölü sayısı 154’e yükseldi, 149 yaralıdan 33’ünün durumu ağır.

Ölenler arasında yaklaşık 20 farklı ülkenin vatandaşları bulunuyor.

BaşbakanHan Duck-soo yaptığı açıklamada, kapsamlı bir soruşturma yürütüleceğine söz verdi ve yetkililerin ölümlere yol açan olaylar zincirini incelediklerini ve izdihamda herhangi bir sorumlunun olup olmadığını araştırdıklarını söyledi.

Polis baş müfettişi Nam Gu-jun da gazetecilere verdiği demeçte, “Kazanın kesin nedenini bulmak için kapalı devre televizyonu analiz ediyoruz. Yakındaki dükkanların çalışanları da dahil daha fazla tanığı sorgulamaya devam edeceğiz” dedi.

Çoğu yirmili yaşlarda on binlerce genç, pandemi nedeniyle üç yıldır ilk kez bu büyüklükte gerçekleşen Cadılar Bayramı etkinliği için başkent Seul‘ün popüler eğlence bölgesi Itaewon‘da buluşmuş, nedeni henüz kesinleşmeyen bir panik dalgası ile kalabalığın dar ara sokaklarda sıkışmasıyla 150’den fazla kişi, çoğu kalp krizi geçirerek, hayatını kaybetmişti.

Han, ölenlerin neredeyse hepsinin kimliklerinin belirlendiğini ve cenaze hazırlıklarının devam ettiğini söyledi: “Yaslı ailelere gerekli desteği sağlamak için elimizden geleni yapacağız.”

Ülke çapında okulların, anaokullarının, şirketlerin  Cadılar Bayramı etkinlikleri; K-pop konserleri ve hükümet brifingleri iptal edildi.

İzdiham, 2014 yılında çoğu lise öğrencisi olan 304 kişinin hayatını kaybettiği bir feribot kazasından bu yana ülkenin gördüğü en ölümcül olay oldu.

Bugün itibariyle insanlar Itaewon metro istasyonunun çıkışındaki küçük  sunağa çiçek ve mumlar bırakarak ölenler için anma düzenlemeye başladı. Polis ekiplerinin, hala çöplerle dolu Itaewon sokaklarındaki araştırması devam ediyor.

Han, ölenleri suçlayarak nefret söylemi yayan insanların olduğuna, yanlış bilgilerin yayıldığına ve olayın rahatsız edici görüntülerinin internette paylaşıldığına değindi. Ulusal Polis Teşkilatı bu durumlarla ilgili altı davayı araştırdıklarını söyledi.

Itaewon’u felaket bölgesi ilan eden Devlet Başkanı Yoon Suk-yeol, bugün belediye binasının yakınında kurulan anma alanını ziyaret etti ve ölenler için saygılarını sundu.

 

Dünyanın tüm çekçekçileri birleşiyor

Geçtiğimiz yıl hatırlarsanız kâğıt toplayıcılığı yapan ve çekçekçi olarak da bilinen toplayıcı emekçilerinden “Atık yönetim altyapısının işleyen tek halkası” diye bahsetmiştik. Bu bahsi, olmayan atık yönetiminin bu işleyen halkasının ne yazık ki hiçbir anlamı ve yeterliliği olmayan bir yasal düzenlemeyle sözde düzene sokulmaya çalışılması üzerine yapmıştık. Düzenlemenin mühendis yaklaşımıyla hazırlandığı ve ne sosyal adalet ne de çevresel adaletten nasiplenememiş olduğundan bahsetmiştik.

Normaldir, çünkü Türkiye’de mühendislik eğitimlerinde ne sosyal bilimler ne de doğa bilimlerine doğru düzgün yer verilmemekte, verilenlerde de üstünkörü olmaktan öteye geçememektedir. Bu durum da mühendislerin çevre, doğa ve toplumla ilgili meselelere yaklaşırken oldukça problemli ve çoğu zaman da yıkıcı bir etkiyle yaklaşmasına neden olmaktadır. Nitekim kâğıt toplayıcılarına dair yasal düzenleme de tam olarak bu durumu yansıtmaktadır.

Düzenlemenin, sektörün isteği doğrultusunda, mühendis kafasıyla yazıldığı açık ve net! Bu durum karşısında kâğıt toplayıcıların hakkını arayabilecekleri ya da kendilerini savunabilecekleri platformların ne kadar yetersiz olduğunu da o dönemde anlamıştık. Kâğıt toplayıcılarına karşı gerek kolluk kuvvetlerinin gerekse de belediyelerin yaklaşımları hep eksik, yetersiz ya da kaba olmuştu. Belediyelerin yenebilir meyve sebzeden göstermelik kompost partileri düzenleyenlere gösterdiği ilgi ve alaka, beceremedikleri atık yönetimini kendi kurumsal kapasitelerinin onda birine bile sahip olmadan gerçekleştirebilen, dezavantajlı ve kırılgan topluluklar haline getirilmiş olan kâğıt toplayıcılara gösterilmiyordu. Bu durum elbette liyakat ve bu işin sorumluluğunu üstlenenlerin eksik ve yetersiz akademik alt yapılarıyla da ilişkili. Başka hesaplar da mutlaka vardır ama yazıyı buna ayırıp da nafile bir işe girişmeyeceğim. Daha önemli gelişmeler var.

Bugün kâğıt toplayıcıları, bulundukları bölgelerde artık daha örgütlü ve organize halde hareket edebilen birer topluluğa dönüşmüş vaziyette. Her ne kadar hala yeteri düzeyde biraradalık ve örgütsel birliktelik tam olarak sağlanamamış olsa da yine de büyüyen bir enternasyonal hareketin şafağında olduklarını görebiliyoruz. Bunun nasıl oluştuğu da önemli. Gelin biraz olayın tarihçesini irdeleyelim.

Geçmişi 1970’lere dayanan atık toplayıcılarının örgütlülük girişimleri ilk olarak Hindistan’da ortaya çıksa da (SEWA) 1990’lara kadar Hindistan dışında dünyanın herhangi bir bölgesinde atık toplayıcılarının bir örgütlülüğü söz konusu değildi.

1989 yılında Brezilya’da ortaya çıkan kooperatifleşme hareketiyle beraber, çoğunluğu Latin Amerika’da olmak üzere çok sayıda ülkede atık toplayıcılarının örgütlü hareketleri söz konusu. Öyle ki SEWA bugün 2.1 milyon kadın üyesiyle devasa bir örgütlü güç haline gelmiş vaziyette.

Burada özellikle Latin Amerika örneği üzerinde durmakta fayda var. Çünkü Brezilya ve Kolombiya’da başlayan toplayıcı örgütlülüklerinin özellikle de Kolombiya’da oldukça acıklı bir hikâyesi söz konusu. Mart 1992’de Kolombiya Barranquilla’daki Barranquilla Özgür Üniversitesi’nde 11 atık toplayıcısı organları tıp öğrencilerine satılmak üzere katledilmişti.  Bu vahşet sonrasında 1 Mart tarihi Uluslararası Atık Toplayıcıları Günü olarak Kolombiya’da hayatını kaybedenlerin anısına anılıyor. Bu olaydan sonra Kolombiya’daki atık toplayıcıları geniş bir örgütlülüğe ulaşmış vaziyette.

Her ne kadar bugün 50’den fazla atık toplayıcısı organizasyonu Türkiye de dahil dünya genelinde örgütlü olsa da, bu örgütlülüğün enternasyonel bir gövdeye kavuşması oldukça yeni gerçekleşen bir durum.

Öncülüğünü Latin Amerika’daki atık toplayıcılarının yaptığı bu gövde geçtiğimiz cumartesi yani 29 Ekim’de kuruluşunu resmen ilan etti. Kısaca Atık Toplayıcıları Enternasyonali olarak adlandırılan bu hareket, dünyanın birçok bölgesinden çok sayıda organizasyonun katılımıyla oluşturuldu.

Artık Birleşmiş Milletler çevre birimine de temsilcilerinin katılma fırsatı olduğu bu oluşum büyümeye devam ediyor.

İlk olarak 2005 yılında, Brezilya’nın São Leopoldo şehrinde, dört Latin Amerika ülkesinden birkaç atık toplayıcı örgütün liderinin bir araya gelmesiyle tohumları atılan bu hareket, şimdi uluslararası bir organizasyona dönüşmüş vaziyette. Böylelikle atık toplayıcılarının da hem insan onuruna yakışır çalışma şartlarına hem de hak ettikleri saygıyı görmelerine yardımcı olacak bir örgütlülükler var.

Artık atık toplayıcıları, masa başında hazırlanmış niteliksiz yönetmeliklerin insafına terk edilemeyecek kadar örgütlüler. Artık atık yönetim alt yapısı ve politikaları atık toplayıcısı işçiler olmadan birer çöpten başka bir şey değil.

 

 

Gerçek olaylara dayanan büyüleyici bir romanla tanışın​: Charlotte Brontë’nin Gizli Aşkı

Hollandalı yazar ve gazeteci Jolien Janzing’e dünya çapında ün kazandıran ikinci kitabı Charlotte Brontë’nin Gizli Aşkı artık Türkiye’de. Edebiyat eleştirmenlerinin övgüyle bahsettiği biyografik roman, feminist yayınevi Güldünya Yayınları tarafından Türkçeye kazandırıldı.

Bir film setinde geziniyormuş hissi yaratan kitap ilk kez 2013 yılında, De Meester adıyla, Felemenkçe olarak yayınlandı. Kitap ödüllü çevirmen Paul Vincent tarafından İngilizceye, Füsun Özlen tarafından da Türkçeye çevrildi.

İki edebiyat dehasının çarpıcı hikayesi

19’uncu Yüzyıl İngiliz Edebiyatı alanında uzman olan ve konusunu avcunun içi gibi bilen Jolien Janzing’in zarif bir şekilde kaleme aldığı biyografik roman, bizleri 19’uncu yüzyıl Brüksel’ine, bir yasak aşk hikayesine götürüyor. Charlotte Brontë’nin Gizli Aşkı, bir papazın kızları olarak dünyaya gelen ve eserleriyle İngiliz edebiyatının en önemli isimleri arasına giren Charlotte ve Emily Brontë’nin hayatlarındaki heyecan verici bir bölüme ışık tutuyor.

Charlotte ile Emily’nin Brüksel’de geçirdikleri zamanı hem bilgi, hem de hayal gücüyle harmanlayan usta yazar, eserlerinin tamamında güçlü kadın karakterlere yer veren iki edebiyat dehasının çarpıcı portrelerini büyük bir beceri ile kurgulamış.

Edebiyata meraklı, Brontë kardeşlerin eserlerini seven herkesin yeni şeyler bulacağı, hikayeyi bilenlerin bile coşkuyla okuyacağı Charlotte Brontë’nin Gizli Aşkı, Berlin Film Festivali’nin edebi eserleri sinemaya taşımak amacıyla oluşturduğu Books at Berlinale kategorisine de seçildi.

Kitabın film hakları ise Londra merkezli yapım şirketi David P. Kelly Films tarafından satın alındı.

Ünlü yazar Charles Palliser’in en çok satan romanı The Quincunx ile kıyaslanan kitap, edebiyat eleştirmenlerinden büyük övgü aldı.

Brontë kardeşler neden hâlâ ilham kaynağı?

Dünyanın en ünlü kardeşlerinden Charlotte Brontë, Emily Brontë ve Anne Brontë, İngiliz Edebiyatı’nın klasikleri arasına yerleşen eserleriyle pek çok kadına, hayat hikayeleriyle de sinemacı ve yazara ilham oldu.

Üç kardeşin en büyüğü olan, 1816 doğumlu Charlotte Brontë’nin en ünlü eseri Jane Eyre, yazımının üzerinden bir asırdan fazla zaman geçmesine rağmen ilgi görmeye devam ediyor. Bu ilginin altında yatan önemli sebeplerden birisi de seçtiği karakterler.

Kadınların edebiyat dünyasının içinde olmasının desteklenmediği dönemlerde, Brontë kardeşler kitaplarında tek arzusu evlilik olmayan, romantik bir aşktan ziyade deliliğin, vahşiliğin sınırlarında gezen, boyun eğmeyen, erkeklere her zaman saygı duymayan, bağımsız, mükemmel olması gerekmeyen kadın; şiddete meyilli, despot, baskıcı ama güçlerini istedikleri gibi kullanamayan erkek karakterlere yer verdiler.

Kitaplarındaki kadın karakterler çok güçlü olsa da Brontë kardeşler ne yazık ki hayata erken yaşta yenildiler. Çeşitli hastalıklar sebebiyle genç yaşta ölen ünlü edebiyatçılar kısa ve acıklı hayat hikâyeleriyle de pek çok yönetmene, yazara ilham oldular.

Künye

Yazar: Jolien Janzing
Yayına Hazırlayan: Ayşe Düzkan
Çeviri: Füsun Özlen
Son Okuma: Beyhan Demir
Kapak ve Kitap Tasarımı: Mine Özalp
Basın Danışmanı: Mehtap Doğan
Yayınevi: Güldünya Yayınları

Ormanların yok edilmesi yetersiz de olsa geçen yıl yavaşladı

İngiltere’nin Glasgow kentinde geçen yıl düzenlenen 26. Birleşmiş Milletler Taraflar İklim Değişikliği Konferansı’nda (COP26) 2030 yılına kadar küresel orman kaybı ve bozulmasının durdurulması bir hedef olarak vurgulanmıştı. Bilindiği gibi karbon depolayabilen, bazı bölgelerde yerel soğuma sağlayabilen ormanların korunması, küresel ısınmayı önleyebilmek için oluşturulan stratejinin önemli parçalarından…

Birkaç gün önce yayınlanan Washington DC‘deki bir çevre düşünce kuruluşu olan Dünya Kaynakları Enstitüsü başta olmak üzere bir dizi sivil toplum ve araştırma grubu tarafından yürütülen ve Orman Deklarasyonu Değerlendirilmesi olarak adlandırılan rapor, ülkelerin Kasım ayında Mısır‘ın Şarm El-Şeyh kentinde düzenlenecek bir sonraki büyük iklim zirvesine (COP27) hazırlandığı döneme denk geldi.

Bilim insanları, küresel ısınmayı sanayi öncesi seviyelerin 1.5-2 ° C üzerinde sınırlamak açısından Dünya’da ormansızlaşmanın 2030 yılına kadar sona ermesi gerektiği konusunda hemfikirler. Bu rapora göre küresel ormansızlaşma hızı, 2018-2020 yılı ortalamalarına göre 2021 yılında yüzde 6.3 oranında azaldı. Ancak bu küçük ilerleme, 2030 yılına kadar orman kaybı ve bozulmasının durdurulması hedefine ulaşmayı sağlamıyor. 2030 yılında orman kaybı ve bozulmasının durdurulabilmesi için yıllık olarak yüzde 10 oranında azaltılması gerekiyor. Amsterdam merkezli Climate Focus’un danışmanlarından Erin Matson’a göre ‘bu azalma iyi bir başlangıç, ancak yeterli değil’.

2021 yılı boyunca ormansızlaşmayı izlemek için uydu verileriyle ölçülen orman gölgelerindeki değişiklikler ve ormanların ekolojik sağlığının bir ölçüsü olan Orman Peyzaj Bütünlüğü Endeksi gibi göstergeler analiz edildi. Bulunan ormansızlaşmadaki yavaş azalma, esas olarak ormansızlaşmanın en yüksek olduğu birkaç tropikal ülkeyi etkilememiş görünüyor. Dünyadaki ağaç kaybına en büyük katkısı olan Brezilya’daki Amazon ormanlarında 2021’de ormansızlaşma oranında, 2018-2020 yıllarına kıyasla yüzde 3’lük bir artış görülmüş.

Fotoğraf: WWF-Brazil, Amazon

Ormansızlaşma hızı aynı dönemde Bolivya ve Kongo Demokratik Cumhuriyeti‘ndeki tropikal ormanlarda sırasıyla yüzde 6 ve yüzde 3 oranında artmış. Bu tropikal bölgelerdeki ormanların kaybı raporu hazırlayan gruba göre ‘endişe verici’… Çünkü tropikal ormanlar karbonu tutmanın yanı sıra havayı nemlendiriyor ve yakınındaki alanları fiziksel olarak soğutabiliyor. Asya‘daki tropikal ormanlardan oluşan bölge ise bu değerlendirmeye göre, 2030 yılına kadar ormansızlaşmayı durdurma yolunda olumlu değişim gösteren dünya üzerindeki tek bölge… Bu bölgede ormansızlaşma 2021 yılında, 2018-2020 yılı ortalamalarına göre yüzde 20 oranında azaldı.

Climate Focus’un danışmanlarından Erin Matson’a göre ‘Gördüğümüz dünya çapındaki ilerleme, bazı ülkelerdeki olağanüstü sonuçlardan kaynaklanıyor’ Asya’daki, özellikle de Endonezya’daki ormansızlaşmadaki büyük azalma Endonezya hükümetinin palmiye yağı üretiminin çevresel zararlarını ele almasından ve bazı kısıtlamalar getirmesinden kaynaklanıyor.

Fotoğraf: WWF-Indonesia

2018’de Endonezya’da hükümet yeni palmiye yağı tarlaları açılmasına kısıtlamalar getirdi. 2020 yılı itibarıyla bu ülkedeki palmiye yağı firmaları, yeni palmiye yağı tarlaları açmamaya ve palmiye dikmek için tropikal ormanları tahrip etmemeye söz vermişler. 2021’de bölgedeki yüzde 25’e varan oranda ormansızlaşmanın azalmasının temel nedeninin bu olduğu biliniyor. Ancak kısıtlamaların kalkmasından ve bu bölgede tekrar ormansızlaşmanın hızlanmasından da korkuluyor.

Bazı ülkelerde 2021 yılında 2018-2020 yıllarına ormansızlaşma oranlarındaki değişim: Venezüella, Guatemala, Endonezya’da ormanların yok edilmesi azalırken, Angola, Kanada, Orta Afrika Cumhuriyeti gibi ülkelerde artmış.

Ormansızlaştırmanın tek nedeni palmiye yağı üretimi de değil. Ete talep nedeniyle özellikle Brezilya’da ormanlar yok edilerek sığırlar için meralar açılıyor. Fosil yakıtlara artan küresel talep orman bölgelerinde yeni petrol sahaları ve kömür madenleri açılmasına neden oluyor. Ayrıca yıldan yıla artan kereste üretimi de ormansızlaşmanın önemli nedenlerinden… Bir de tüm bu nedenlerin üzerine hükümetlerin ormanları korumak ve geliştirmek için gerekli maddi kaynağı ayırmaması ekleniyor.

Yapılan hesaplamalar 2030 yılına kadar ormansızlaşmayı ortadan kaldırmak için 45 ile 460 milyar ABD dolarlık bir maddi kaynak gerektiğini gösteriyor. Şu anda ise tüm dünyada hükümetlerin ayırdığı maddi kaynak, gereksinimin yüzde 1’ini bile karşılamıyor. Birçok çevre örgütü önümüzdeki ay yapılacak COP 27 toplantısında ormanların korunması ve geliştirilmesi için hükümetlerin maddi kaynak sağlama taahhütlerini yenilemesini istiyor.

Bununla birlikte, İngiltere‘deki Oxford Üniversitesi‘nde çevre değişikliği araştırmacısı olan Constance McDermott, ‘orman örtüsü değişimi ve harcanan para tahminlerine’ çok fazla odaklanmaya karşı uyarıyor.

McDermott ‘yerli halk ve yerel topluluklardakiler için sosyal eşitlik, ormansızlaşma ile ilgili tartışmaların bir parçası olmalı’ diyor. Bu toplulukların arazi haklarını güçlendirerek ve tanımladıkları arazi kullanımı zorluklarını ele alarak, sorumlu orman yönetimini uygulama çabalarını desteklemek için daha fazla çabaya ihtiyaç duyulduğunu da söylüyor. Aksi takdirde, McDermott, ’ormansızlaşmayı durdurmaya yönelik küresel çabaların küresel, ulusal ve yerel eşitsizlikleri güçlendirme olasılığından daha yüksek olduğu’ konusunda uyarıyor.

Afrika, Asya, Güney Amerika ve Karayipler bölgesinde tropikal ormanların yıldan yıla yok edilme değişimleri… 2030’da ormansızlaştırmanın tamamen önüne geçebilmemiz için büyük çaba gösterilmesi gerekiyor.

Ülkemize gelince ormansızlaşan ve bozulan orman alanlarının yıldan yıla değişimini bilmiyoruz. Bildiğimiz gerçek ise orman sahalarımızın son yıllardaki büyük yangınlarla kayıplarının yanı sıra, Kaz Dağlarında, Muğla İkizköy’de olduğu gibi madenciliğe, Ege ve Akdeniz kıyılarında olduğu gibi turistik tesis yapımına kurban edildiği gerçeği…

Kaz dağlarında binlerce yetişkin ağaç madenciliğe kurban edildi, edilmeye de devam ediliyor. Muğla İkizköy köylüleri iki yıldan bu yana ormanlarını kömür madencilerinden korumak için gece-gündüz nöbet tutuyor.

Küresel iklim krizi ile mücadelenin önemli bir bileşeni de ormanları korumak ve geliştirmek… Bunun için tespit edilen son tarih olan 2030 yılına ise topu topu sekiz yıl kaldı. Hedefe ulaşmak için Amazon ormanları başta olmak üzere, Güney Amerika’daki tropik ormanların da Güney Asya’daki ormanlara benzer bir şekilde korunması gerekiyor. COP 27 toplantıları tüm dünyada ormansızlaşmanın önüne geçilebilmesi için belirleyici olacak.

Cinsel şiddetle mücadele için yapabileceğiniz 10 şey

Yeşil Gazete‘de, Cinsel Şiddetle Mücadele Derneği’yle yaptığımız işbirliği sayesinde bu haftadan itibaren her hafta cinsel istismarla mücadele yolları, yöntemleri üzerine kısa ve bilgilendirici notlar paylaşacağız. 

Bu bilgi notlarının cinsel şiddete ve/ya istismara maruz kalan ya da tehdidi altında olan kadınlar, LGBTİ+’lar ve çocuklar için yol gösterici olacağını umuyoruz. Böyle bir durumla karşılaşır veya tehdit altında olduğunuzu hissederseniz, lütfen kolluk güçlerine, konuyla ilgili çalışan kurum ve kuruluşlara ve hukukçulara ulaşın. 

*

Serimizin ikinci bölümünde, cinsel şiddetle mücadele için birey olarak yapabileceklerimizi sıralaladık.

Cinsel şiddet aile, akranlar ve kültür yoluyla öğrenilir, aynı zamanda önlenebilir de.

İşte yapabileceğimiz 10 şey;

  1. Bugün bir arkadaşınızı kıyafeti veya dış görünümü yerine iyi yapabildiği şeylerle ilgili övün.
  2. “Adam gibi yap”, “Kız gibi kırıtma”, “Erkekler ağlamaz” gibi sözler söylemeyin. Bunları duymak herkesi yaralar.
  3. Çocuğunuz televizyonda şiddet içeren bir sahne gördüğünde kanalı değiştirmek yerine, bunun hakkında konuşun. Eleştirel düşünmesi için onu cesaretlendirin.
  4. Herhangi birine karşı tehdit edici, ayrımcılık ve şiddet içeren sözler duyduğunuzda bunları sineye çekmeyin. Tepkinizi gösterin.
  5. Çevrenizdeki insanlardan duygusal, fiziksel ve cinsel şiddete göz yummadıklarını belirten güçlü mesajlar vermelerini isteyin.
  6. Hayatınızdaki kız çocuklarını daha güçlü, oğlan çocuklarını da daha duyarlı olmaları yönünde cesaretlendirin.
  7. Eğer çocuklar sarılmanızı veya öpmenizi istemiyorsa onların bedenleriyle ilgili karar verme hakkına saygı duyun ve ısrarcı davranmayın.

8. Toplumsal cinsiyet rolleri kendi ilişkilerinizde nasıl ortaya çıkıyor? Sorgulamaya ve değiştirmeye kendi yaşamınızdan başlayın.

9. Toplumsal cinsiyet eşitliğini destekleyen paylaşımlarda bulunmak için sosyal medyayı kullanın. Daha fazlasını öğrenin.
10. Cinsel şiddetle mücadele üzerine çalışan kişileri, sunum yapmaları için çalıştığınız yere veya okulunuza davet edin.

Cinsel şiddete/istismara maruz bırakıldıysanız, bırakıldığınızı düşünüyorsanız ya da çocuklarınızın/hayvanlarınızın maruz kaldıklarıyla ilgili daha çok bilgi almak isterseniz, Cinsel Şiddetle Mücadele Derneği’ne ulaşabilirsiniz:

Anasayfa


0549/ 599 15 19
[email protected]

 

Göç

Sekiz yılda 29 binden fazla göçmen Avrupa yolunda hayatını kaybetti”, Yeşil Gazete, 27 Ekim 2022.  

Göç, insanlık tarihi kadar eski bir olay. Sadece insan topluluklarına özgü değil, bütün canlılar için söz konusu.

Ama şimdilik sadece insan topluluklarını ele alalım.

Göç, insan topluluklarının en temel ve en önemli uyum mekanizmalarından biri. Eğer insanlar göç edemeseydi, içinde bulunduğu çevrenin verileriyle ve bilgisiyle koşullara uyum yapmaktan başka tür bir tepki gösterememiş olacaktı. Oysa başka türlü uyumlar yapabilmek için, canlıların yeni bir çevreyle/ yeni bireyler ve kültürlerle iletişime geçmesi ve etkileşmesi gibi, önemli bir olasılık ortaya çıkmış oluyor göç davranışıyla.

Demografik bir terim olarak göç, “iç göç” ve “dış göç” diye iki başlık altında ele alınıyor. İç göçler, ülkenin/ bölgelerin demografik yapısının değişmesine neden oluyor ve nüfusa dinamizm kazandırıyor. Dış göç, özellikle milli devletler çağında, daha önceki göçlere göre çok daha zorlaştırılmış ve denetim altına alınmaya çalışılmış bir insan davranışı…

Göç, belirli bir tempoyla her zaman ve belirli bir örüntüye göre gelişen bir insan davranışı olarak düşünülüyor. Ancak asıl büyük bir tepki doğuran, ansızın hızlanan ve güçlü bir akışa dönüşen göçler.

Ölümlere, çatışmaya, acımasızlıklara varacak kadar yoğun ve hızlı göç akımları; aniden (savaş, afet vb. beklenmeyen bir nedenle) hızlanan, yoğunlaşan ve niceliksel olarak güçlü bir akım halini alan göç dalgaları, çok daha farklı bir sorun olarak çıkıyor toplumların karşısına.

Olağan göç ve olağanüstü koşullarda ve dalgalar halinde bir akım olarak ortaya çıkan göç, toplumları zor bir soru ile karşı karşıya bırakıyor. Aslında son derece insani bir durum olarak değerlendirilmesi gereken, ani göç dalgaları, göçü alan toplumlarda, eski davranış biçimlerini ve etik kalıpları/ standartları zorlayan durumlar yaratıyor.

Göç, çok hızlandırılmış ve yoğunlaştırılmış bir değişim, hatta yıkıcı bir değişim gereği olarak çıkıyor toplumların karşısına.

İklim değişikliği ile ilgili gelişmelerin hızlandığı çağda, göçe karşı gelişmeleri ve tutumları gözden geçirelim:

  • Dışarıdan gelecek ve yerel topluluğun bağışık olmadığı virüsler (Amerika kıtasındaki yerli halkların büyük bir oranın, basit bir grip virüsü nedeniyle yok olması vb. gibi örnekler), yeni tohumlar, başka türlü yapma-üretme biçimleri vb. nedeniyle duyulan, ekolojik dengelerle veya sağlıkla ilgili kaygılar,
  • İş bölümünün, işgücü niteliklerinin ve yoğunluklarının değişmesiyle ekonomik yapıda dönüşüm (üretim ve pazar dahil), hatta sınıfsal kaygılarla ilgili ekonomik karşı çıkışlar;
  • İç politikada ve ülke yönetiminde ortaya çıkabilecek ek sorun ve maliyetlerden duyulan kaygılar;
  • Milli sınır içindeki nüfusun homojenliği/ saflığı ve aynı zamanda mekansal dağılımı ve yoğunlaşmaları nedeniyle ortaya çıkabilecek/ çıkan değişimlerden duyulan kuşkular dolayısıyla oluşan demografik kaygılar;
  • Heterojenleşme kaygısı: Birbirinden farklı etnik diller-kültürlerden, gündelik yaşam alışkanlıklarından vb. (daha çok politik/ toplumsal her toplumun asimile edebileceği veya hoş görebileceği ve birlikte yaşayabileceği ölçüyü aşan etkiden duyulan kaygı, muhafazakar olsun veya olmasın, bütün toplum kesimleri bakımından) duyulan kaygılar;
  • Milliyetçi, ayrımcı ve/ya bireysel/ bölgesel/ ülkesel bencillikler nedeniyle karşı çıkışlar, (bunların önemli bir bölümüne ideolojik ve ırk-uygarlık üstünlüğü vehmine dayalı bakış açısı diyebiliriz);
  • Belki de her şeyden önemlisi, (bütün canlı türleri için) cinslerin, ırkların hatta kültürlerin melezlenmesi, saflığını kaybetmesi, akültüre olması, yeni sentezlerin oluşması vb. ile ortaya çıkacak yeni durumla ilgili belirsizliklerle ilgili kaygılar yaratıyor.
Ayn al Arab’da Türkiye sınırında bekleyen insanlar. Fotoğraf. John Stanmayer / National Geographic

Bu karşılaşma durumunu, bir anlamda, yerel bir toplumun veya yerel bir kültürün, kendi geleceği hatta sağ kalma (survival) içgüdüleri/ içgüdüsel refleksleri veya davranışları olarak düşünebiliriz.

Aslında yerel topluluğun, saf kalma, kültürel olarak kendi arılığını koruma kaygısının ötesinde, göçü bir yaşam ya da yok oluş kaygısıyla karşılamasını, dışarıdan gelen ve ne olduğunu tam kestiremediği bir başka toplumsal ve yaşamsal nitelikle karşılaşması biçiminde düşünebiliriz.

Yerel bir (toplumsal, kültürel, ekonomik/ ekolojik) homojenliğin, ansızın tanımadığı veya niteliklerini bilmediği (ve/ya bu nitelikle etkileşiminin sonuçlarını kestiremediği) önceden düşünülmemiş ve hazırlıklı olmadığı bir durum karşısındaki tepkisi olarak düşünülebilir. Bunun küçük ölçekli örnekleri olabileceği gibi, ülkesel, bölgesel hatta evrensel örnekleri de düşünülebilir. (Uzaydan gelen akılı canlılarla karşılaşma üzerine izlediğimiz/ okuduğumuz bilim-kurgu öykülerinin ne kadar çok olduğunu anımsayalım.)

Göç, insan toplulukları açısından her zaman (Primatların Afrika’dan başlayan, Neandertal ve diğer türler/coğrafyalarla karşılaşmasıyla süren bir tarih bakımından) güç, alt-üst edici bir sorun alanı olmuş olabilir.

Birçok (yerel) insan topluluğunun, kendi iç dengeleri ile oldukça kapalı ve homojen topluluklar olarak yaşamlarını sürdürmekteyken, bir dış öge olarak gelen ve daha basit teknolojik düzeyde buldukları insan topluluklarına saldırdıklarını gösteren bir insanlık tarihi var.

Üstelik bu tarih (özellikle batı tarihlerinin “keşifler” dediği çağdan sonra) bir çeşit Batı Avrupalı toplumların dünya üzerinde ekonomik-politik-askeri ve kültürel egemenlik kurduğu bir sömürgecilik çağı ile özdeşleşmişse…

Toplumlar, istilacıların askeri-politik bir zorbalıklarıyla bastırılmış, dönüştürülmüş ve köleleştirilmiş.

Bütün dünyanın belleğinde, zorla göç ettirmiş ve bu ülkelere göç etmiş, melezleştirmiş ve (bazı durumlarda azınlıkta olsa bile) akültüre etmeye çalışmış (ve bunu da bazı durmalarda başarmış) toplulukların, kültürel-ideolojik olarak yazdığı bir insanlık tarihi var.

Şimdi, böyle insafsız bir sömürü/ sömürgeleştirmeyle, büyük bir acımasızlıkla ve şiddetle ayrımcılıklara dayanarak yazılmış, dengesizlikleri ve egemen olanı kutsayan tarihi belleğinde taşıyan insanlığın, göç olayına nasıl bir korku ve kuşkuyla bakabileceğin öngörmek hiç de güç değil.

Gerçi burada istila ve göç olgularını karıştırmamak ve bunların farklı olduğunu anımsamakta yarar var.

Ancak saldırgan üstün beyaz insan tarafından yazılmış tarih bakımından, bu saldırının arkasından gelen (ve çeşitli biçimleri olan) sömürgen göçün (teknolojik üstünlüğüyle yağma ve sömürü amaçlayan az sayıda göçmenin), yerel topluluklar tarafından nasıl anlaşıldığını ve değerlendirdiğini düşünmemiz gerek.

Hollywood, belki yarım yüzyıldan daha uzun bir süre bu öyküyü, göç etmekte olan istilacıların bakış açısından anlattı. Şimdi gereksinim duyduğumuz öykü belki de, “batıya göç” filmlerini tersine çevirmek olmalı. Akdenizli yeni göçmenlerin, şişme botlardaki düşünceleri, hayalleriyle ilgilenmeliyiz artık…

Bütün cinsler ve canlılar bakımından ekolojik dengeleri ve melezleşmeleri yeniden düşünmeyi gerektiren yıllarda yaşıyoruz.

İklim değişikliği (ve belki de savaşlar vb.) nedeniyle ilgili beklentiler, göçün giderek artacağını ve gelecek on yıllarda insan topluluklarının bu yeni duruma karşı daha hazırlıklı olmasını gerektiğini gösteriyor. Bu yeni karşılaşmaların, “keşifler” veya “batıya göç” serüvenlerindeki gibi, çok kanlı, acımasız ve şiddet getiren “istilacı” bakış açısıyla düşünülmesi gerekmiyor. Göç eden ve göç alan toplulukların, bu yeni göç olgularına, ortaya çıkabilecek yeni sorunların ve dengelerin nasıl daha iyi, daha sorunsuz biçimde ele alınabileceğine dair hazırlanmaları gerekiyor.

Yeni karşılaşmaların ve bilmediğimiz kültürlerle, topluluklarla insanlarla karşılaşama beklentilerinin, mutlaka asimile edebilme kapasitesi, melezleşmeyi belirli bir minimumda tutabilmek kaygısı, üstün ırk-üstün kültür ile geriliğin ve ilkelliğin karşılaşması biçiminde tahayyül edilmesi gerekmiyor.

İtalya’nın yeni faşist başbakanının, belki de bütün Avrupa’nın ve bütün ülkelerin yöneticilerinin, başka coğrafyalara doğru hareketlenmiş insan topluluklarıyla nasıl ilgilenebilecekleri, orta ve uzun erimde daha eşitlikçi ve ayrımcılıksız bir yaşama düzenini nasıl kurabilecekleri ve bütün bu gelişmelerin toplulukları nasıl değiştirebileceği ama aynı zamanda zenginleştirebileceği üzerinde düşünmeleri gerekiyor.

Bunun için kendilerini eğitmeyi, yenilemeyi ve geleceği, herkes için daha iyi olabilecek bir biçimde nasıl planlayabileceklerinin yaratıcılığına erişmeleri, yeni düşünme-anlama biçimlerini bulmaları gerekiyor.

 

[Çocuklar için Yeşil Kitaplar] Sahilde Özel Bir Gün: Çöpün denizde ne işi var?

Hatırlarsınız; Marmara Denizi’ndeki müsilaj vakası geçtiğimiz aylarda gündeme oturmuştu. Bu belki uzun yıllardır süregelen deniz kirliliği meselesinin en çarpıcı göstergesiydi. Sonunda güzelim deniz nefes alamaz hale gelmişti! Denize atılan çöpler denizi nefessiz bırakmıştı.

Bu yıl denizlerdeki atıkları temizleme çalışmalarında Marmara Denizi’nden 25 bin kişinin bir günde ürettiği atığa eşdeğer tam 30 tona yakın çöp çıkarılmış. Bunların içerisinde neler yok! Poşetler, pet şişeler, giysiler, balık ağları…

Elbette bu kirlilikten yalnızca Marmara Denizi nasibini almıyor. TÜBİTAK Bilim Genç dergisinde yayınlanan bir yazıya göre, dünya genelinde bir yılda üretilen 300 milyon ton plastiğin yaklaşık 8 milyon tonu rüzgâr, akıntı, kanal ve gelgit yoluyla okyanuslara taşınıyor. Bu plastiklerin okyanusta çözünmesiyse 1000 yılı bulabiliyor.

Okyanuslara taşınan plastikler, deniz canlıları tarafından yiyecek zannedilip yenilince canlıların ölümüne sebep olabiliyor. Veya örneğin balık ağları, deniz canlılarının vücutlarına takılıp nefes almalarını engelleyebiliyor.

Ya, neredeyse her yıl yaşanan petrol tankeri kazalarından sonra denizlere ya da okyanuslara dökülen petrol atıklarına ne demeli? Bu atıklar deniz canlılarının vücutlarına yapışınca, örneğin penguenler hayatlarını kaybediyor.

Deniz kirliliğinden en çok etkilenen canlılar ise yunuslar ve köpek balıkları başta olmak üzere balıklar, yengeçler, deniz kuşları ve deniz kaplumbağaları… Her yaz ülkemizde de örneğin Antalya Çıralı sahiline deniz kaplumbağaları uzun yollardan gelip yumurtalarını bırakıyorlar. Peki, yumurtalarının zamanı geldiğinde çatlayıp yavru deniz kaplumbağalarının denize ulaşabilecekleri güvenli sahiller bulabiliyorlar mı? Maalesef hayır!

Esra Şanal’ın yazıp resimlediği, Meraklı Tilki Kitaplığı yayınevinden çıkan Sahilde Özel Bir Gün kitabı tam da bu konuyu hikayeleştiriyor. Peki bu özel gün, nasıl bir gün?

Hikayemizin baş kahramanları Kaz Paytak ve Tavşan Papi’nin doyasıya deniz ve kum keyfi yaptıkları bir gün mü? Maalesef hayır! Ama hayır; hemen endişelenmeyin! Hikayemiz mutlu sonla biten, umutlu bir hikaye!

Kahramanlarımızın heyecanla bekledikleri o günü özel kılan şey, o günün can dostları deniz kaplumbağası Poki’nin öteki deniz kaplumbağaları ile beraber yumurtasını sahile bırakacağı gün olması…

Paytak ile Papi, o gün sahile arkadaşları Poki’yi karşılamak üzere gidiyorlar. Bir de ne görsünler! Tüm sahil plastik şişelerle, poşetlerle, ve türlü çöple dolu! Üstelik zavallı Poki’nin vücuduna plastik ipler dolanmış! Tüm deniz kaplumbağaları bu pis sahile yumurtalarını nasıl bırakacaklarını kara kara düşünüyorlar!

Peki, kahramanlarımız bu manzaraya yalnızca üzülüyorlar mı, yoksa bir çare mi düşünüyorlar? Bildiniz, kahramanlarımız, diğer hayvan dostlarıyla birlikte bir çözüm buluyorlar! Devamını anlatmayayım! Kahramanlarımız bu kötü tablonun üstesinden nasıl geliyorlar; bu dayanışma ve umut hikayesini okuyup da görelim!

Künye

  • Yazan&Çizen: Esra Şanal
  • Editör: Dr. Elif Kurtuluş Küçükoğlu
  • Yayınevi: Meraklı Tilki Kitaplığı
  • Yaş: 3-8 Yaş (Okul öncesi ve okumaya yeni başlayan)

Dokuz gazeteci tutuklandı!

Ankara merkezli soruşturma kapsamında 25 Ekim’de gözaltına alınan ve dört gün sonra ifadeleri alınan Mezopotamya Ajansı (MA) Yazı İşleri Müdürü Diren Yurtsever, MA muhabirleri Berivan Altan, Deniz Nazlım, Selman Güzelyüz, Hakan Yalçın, Ceylan Şahinli, Emrullah Acar ile JİNNEWS muhabirleri Habibe Eren ve Öznur Değer, “örgüt üyeliği” iddiasıyla tutuklandı.

MA’nın aktardığına göre; gazetecilerin yaptıkları haberler, sanal medya paylaşımları ve seyahatleri suçlama konusu yapıldı.

Mehmet Günhan ise yurt dışı yasağı ve adli kontrol şartıyla serbest bırakıldı.

Adliye önünde bekleyen gazetecilerin aileleri ve meslektaşları kararı, “Özgür basın susturulamaz” sloganları ve alkışlarla protesto etti.

Gazeteciler baskınla, işkenceyle gözaltına alındı: Emniyet görüntüleri müzikle paylaştı
Türkiye’de gazetecilerin son üç günü 

Gazetecilere yöneltilen sorular: Neden seyahat, neden yazı işleri müdürlüğü…

Gazetecilere, Dicle ve Fırat Gazeteciler Derneği’ne (DFG) üyelikleri, yaptıkları haberler, televizyon bağlantıları, sanal medya paylaşımları ve Federe Kürdistan Bölgesi’nde suikast sonucu katledilen Nagihan Akarsel’in cenaze törenine neden katıldıkları soruldu.

Diren Yurtsever’e neden MA Yazı İşleri Müdürü olduğu soruldu. Yurtsever’e, MA mikrofonu ile birlikte çekilen fotoğrafı gösterildi, kendisiyle birlikte gözaltına alınan gazetecileri tanıyıp tanımadığı soruldu.

Neden seyahat ettin?

Gazeteci Öznur Değer’e TMMOB Mimarlar Odası Ankara Şubesi Yönetim Kurulu’nun Jin TV’ye verdiği ödülü neden aldığı soruldu. Öznur Değer’in yaptığı 67 seyahat, suçlama olarak yöneltildi. Öznur Değer’e, sanal medya paylaşımlarını hangi gerekçeyle yaptığı ve bu konuda kimden talimat aldığı soruldu.

Mezopotamya Ajansı’ndan rahatsız mısın?

Gazeteci Deniz Nazlım’a DFG’ye neden ve nasıl üye olunduğu soruldu. Nazlım’ın çalıştığı Mezopotamya Ajansı’nda rahatsız olup olmadığı sorulması dikkat çekti.

Gazeteci Emrullah Acar’a ise Mezopotamya Ajansı’nda neden çalıştığı ve çalışma arkadaşı olan Selman Güzelyüz’ü nereden tanıdığı soruldu.

Televizyon bağlantıları soruldu

JINNEWS muhabiri Habibe Eren’e, gazeteci Nagihan Akarsel’in katledilmesiyle ilgili yaptığı televizyon bağlantıları soruldu. Savcının Eren’e, “PKK’den talimat aldınız mı?” diye sorulması dikkat çekti.

Haber için kimden talimat alıyorsun?

MA muhabiri Berivan Altan’a sanal medya hesaplarında yaptığı paylaşımlar suçlama olarak yöneltildi. Altan’a, çalışma arkadaşlarının kim olduğu ve haberleri hangi yöntemlerle servis ettiği soruldu. Altan’a, yaptığı haberler için kimden talimat aldığı soruldu.

Gazeteci Selman Güzelyüz’e, gizli tanık beyanları üzerine yaptığı haberlerde kimden talimat aldığı, finansal desteğin nasıl karşılandığı, HDP’nin neden takip edildiği, sanal medya paylaşımları ve “Kürdistan neresi?” diye soruldu.

Ne olmuştu?

Ankara merkezli soruşturma kapsamında 25 Ekim’de ters kelepçe ve işkenceyle gözaltına alınan MA Yazı İşleri Müdürü Diren Yurtsever, MA muhabirleri Berivan Altan, Deniz Nazlım, Selman Güzelyüz, Hakan Yalçın, Ceylan Şahinli, Emrullah Acar ile JİNNEWS muhabirleri Habibe Eren ve Öznur Değer ile MA’nın Ankara bürosunda bir süre stajyer olarak çalışan Mehmet Günhan, dört gün sonra getirildikleri Ankara Adliyesi’nde alınan savcılık ifadeleri dün tamamlanmıştı.

Polisin baskın sırasında yaptığı işkence Emniyet Genel Müdürlüğü‘nün resmi sosyal medya hesabından ‘müzik’ eşliğinde  paylaştığı görüntülere de yansımıştı.

Soruşturma dosyasına “suçun vasıf ve mahiyeti” gerekçesiyle kısıtlılık kararı verilmişti.

Avukatlar, arama-el koyma tutanakları ve gözaltı kararlarının taraflarına tebliğ edilmemesine karşı Sulh Ceza Hakimliği’ne itiraz başvurusunda bulunmuştu.

Mezopotamya Ajansı’nın Ankara muhabiri Zemo Ağgöz, 45 gün önce doğurduğu bebeğinden ayrı tutulmuştu.

Arin bebek  emzirme için götürüldüğü emniyette çıplak aramadan geçirilmişti.

Türkiye Gazeteciler Sendikası ve çeşitli basın eslek örgütleri avukatlarıyla gazetecilerin durumunun takip edildiğini açıklarken, siyasiler ve basın mensupları duruma tepki göstermişti:

Dicle Fırat Gazeteciler Derneği: Gazetecileri susturmaya yönelik bu operasyonu kınıyoruz. Özgür basın bu saldırılarla yılmayacak.

DİSK Basın-İş: Gazetecilik suç değildir, arkadaşlarımızı derhal serbest bırakın!

Mezopotamya Kadın Gazeteciler Platformu (MKGP): Basına dönük sindirme politikaları her koldan gazetecileri baskı altına almaya çalışıyor. Dün de söyledik bugün de söylüyoruz: Gazetecileri susturamazsınız. Bu baskı ve sindirme politikaları amacına ulaşamayacaktır. Gerçekleri yazmaktan vazgeçmeyeceğiz. Gazeteciler üzerinden elinizi çekin. Yasalarınız ve tutuklamalarınız kadın gazetecilere geri adım attırmayacak.
Türkiye Gazeteciler Sendikası: Bu uygulamalarla gazeteciliği krimlinalize edemeyeceksiniz!
Kadın Gazeteciler Koalisyonu (CFWIJ): Özgür basına yönelik keyfi uygulamaların derhal son bulmasını ve gazetecilerin serbest bırakılmasını talep ediyoruz.

 

İliç’teki siyanür sızıntısı Uluslararası Ceza Mahkemesi’nde: Ekokırım ve insanlık suçu işlendi

Erzincan İliç’te siyanür sızıntısına yol açan Çöpler Altın Madeni’ni işleten Anagold -SSR Mining şirketi yönetim kurulu üyeleri, ekokırım ve insanlığa karşı suç işlemekten Uluslararası Ceza Mahkemesi’ne şikayet edildi.

Amerikalı ve Kanadalı Anagold Madencilik ile Çalık Holding‘in ortağı olduğu Erzincan’ın İliç ilçesinde faaliyet gösteren Çöpler Altın Madeni’nde 21 Haziran’da siyanürlü solüsyon boruları patlamış, sızıntı sonucu 32 ton saf siyanürün Fırat Nehri’ne karıştığı belirtilmişti.

Erzincan halkı siyanür soluyor
Erzincan halkının siyanür soluduğu İliç’te bilirkişi keşfi
TMMOB: İliç’te sağlığı yok sayan sömürge altın madenleri derhal kapatılsın
Bakanlık İliç’te Mart’ta yaptığı denetime işaret edip ‘siyanür yok’ dedi

Konu İliç’teki ekokırımı duyuran Sedat Cezayirlioğlu ve gönülü avukatı İsmail Hakkı Atal tarafından Uluslararası Ceza Mahkemesi’ne taşındı. Mahkeme’ye yapılan şikayette şu ifadelere yer verildi:

“[…] madencilik faaliyetleriyle kasten küresel -bölgesel ekolojik kirliliğe yol açmak suretiyle Uluslararası Ceza Mahkemesi Roma Statüsü md.7 / 1 / a-b-d-k fıkralarını ihlal etmek; uluslararası hukukta uygulanan ‘ihtiyatlılık’ ve ‘öngörülebilirlik’ ilkeleri gereğince yaptıkları faaliyetlerin olası sonuçlarını bilerek 21.06.2022 tarihinde siyanür borusunun patlamasına neden olarak  Fırat Nehri’ne 210 m3 siyanürlü zehirli kimyasal bileşik (80 kg siyanür ) karışmasına sebebiyet vermek ve tüm Ortadoğu coğrafyasını zehirleyecek  şekilde Uluslararası Ceza Mahkemesi Roma Statüsü’nün md.7 / 1 / a-b-d-k fıkralarını ihlal ederek sivil halkın bir bölümünün ölümüne, acı çekmesine, yer değiştirmesine, hastalanmasına neden olan/olacak süreci başlatmak ve/veya sürdürmek veya katkı koymak suretiyle aynı fiille insanlığa karşı suç ve ekokırım suçu işleyen  SSR Mining Anagold şirketi Yönetim Kurulu üyeleri sanıklar hakkında işlem yapılarak başvuru kayıt numarası verilmesi ve dava açılması için suç bildiriminde bulunur gerekli işlemlerin yapılması ve cezalandırılmalarını talep ederiz.”

Cezayirlioğlu ve Atal, madencilik şirketinin yöneticisi ve yönetici kurulu üyelerinden oluşan 10 kişi hakkında şikayette bulundu.

Şikayet dilekçesinde öne çıkanlar: Kanser, ekokırım, insanlık suçu…

Siyanürün havaya ve suya karışması sadece solüsyonun fiziki olarak dereye veya dere yatağına ulaşmasıyla değil, aynı zamanda buharlaşma ve toprağın içine karışarak besin zincirine dahil olmasıyla da gerçekleştiğinin ifade edildiği şikayet dilekçesinde Sağlık Bakanlığının 2002 ile 2016 aralığını kapsayan kansere ilişkin verilere de değinildi:

  • “2002’de erkeklerde 100 bin kişide prostat kanseri vakası 11,5 iken, 2016’da 35’e;
  • 100 bin kişide lenf kanseri 1,4 iken 7,2’ye , troid kanseri 0,5 iken 6,2’ye, akciğer kanseri 42,2 iken 57,7 ye çıkmıştır.

Sağlık Bakanlığının resmi istatistiklerine göre 2002 -2016 yılları arasında;

  • Erkeklerde prostat kanseri 3 kat, lenf kanseri 5 kat, troid kanseri 12 kat, akciğer kanseri 1,5 kat artmıştır.
  • Kadınlarda da 2002 -2016 arasında meme kanserinin 1,5 kat, troid kanserinin 6,5 kat, akciğer kanserinin 2 kat arttığı belirlenmiştir.

Halk Sağlığı Genel Müdürlüğü verilerinden alınarak Sağlık Bakanlığı’nın yayınladığı 2018 Sağlık İstatistikleri Yıllığı da açıkça göstermektedir ki ; Anagold madencilik şirketi Türkiye topraklarında insanlığa karşı suç  işlemektedir. Gezegen üzerindeki sivil halkın bir bölümünü dolaylı yoldan zehirleyerek ve diğer yandan iklim krizini derinleştirerek Roma Statüsü 7. Madde 1 / a-b-d-k fıkralarını ihlal etmektedirler.”

‘Şirket insanlık suçu işliyor’

Şikayete konu olan suç unsurlarından “insanlığa karşı suç” adı altında ise şunlara yer verildi:

“Uluslararası Ceza Mahkemesi’nin kuruluş amacını gösteren statünün giriş paragrafında belirtildiği üzere ‘Küresel iklim krizi, iklim afetleri, kıtlık, kuraklık, doğal afetler, su ve yiyecek savaşları ve salgın hastalıkların oluşmasına neden olan fosil yakıt ve maden şirketleri bu hassas mozaiğin her an dağılmasına neden olabilecek sonuçlara yol açmaktadır. Ayrıca şikayet olunan şirket küresel sonuçların yanı sıra, siyanürle altın çıkarırken patlattığı siyanür borusuyla insanları uzun vadede görülecek şekilde zehirleyerek yereldeki sivil halkın bir bölümüne karşı da insanlığa karşı suç işlemektedir.”

Ekokırım suçu: Çevreye ağır ve geniş çapta ya da uzun vadeli bir biçimde zarar…

Ekokırım suçuna ilişkin ise şu ifadeler kullanıldı:

“Şikayet olunan kişilerin sahibi olduğu Anagold -SSR Mining şirketinin siyanür borusunun patlamasıyla doğal ekosistemlere ve Fırat Nehri’ne 210 m3 siyanürlü zehirli kimyasal bileşik karışması aynı zamanda ekokırım niteliğinde de bir suçtur. Haziran 2021’de Stop Ecocide Foundation (Ekokırımı Durdurun Vakfı) girişimiyle uluslararası uzmanlardan oluşan bir heyet, ekokırım suçunun tanımı konusunda uzlaşıya vararak bir metin hazırlamış ve ekokırım suçunun unsurları tanımlanmıştır. Buna göre ‘Çevreye ağır ve geniş çapta ya da ağır ve uzun vadeli bir biçimde zarara yol açmasının kuvvetle muhtemel olduğunun bilincinde, yasadışı veya keyfi olarak işlenen fiiller ekokırım suçunu oluşturur’.”

Şikayette siyanürlü altın madenciliği faaliyetlerinin yol açtığı hava, su, toprak kirliliği ve nüfusun bir bölümünün zehirlenmesi konularının UCM Roma Statüsü md. 7-2/b fıkrası kapsamında değerlendirilmesi istendi.

Siyanür sızdıktan sonra yaşananlar

21 Haziran’da madenin borularından biri kırıldı ve 20 ton civarında siyanür bulunan solüsyonun borulardan çevreye yayıldığı bildirildi. 

Olay gününe ilişkin jandarma tutanağında ise yırtılan boru içerisinde yaklaşık 20 m3 siyanürlü solüsyonun liç sahasına ve yola aktığı belirtildi.

Şirketten açıklama ancak günler sonra gelebildi. Şirket sosyal medya yapılan paylaşımları yalanlarken siyanürün sızdığı iddiasını ise doğruladı.

Maden işletmesinin çevreyi kirletmesi iddiasıyla Anagold Madencilik hakkında soruşturma başlatıldı.

Cumhuriyet Başsavcılığı sızıntı iddialarıyla ilgili “çevreye zarar verecek şekilde, atık veya artıkların toprağa, suya veya havaya verilmesi” hükmünü içeren 182’nci maddesinde düzenlenen “çevrenin taksirle kirletilmesi” suçuyla soruşturma başlattı. 

Öte yandan Çevre, Şehircilik ve İklim Değişikliği Bakanlığı madencilik firmasına 16 milyon 441 bin Türk lirası idari para cezası kesildiğini ve suç duyurusu yapıldığını açıkladı. Ardından tesisin faaliyetleri durduruldu.

Peki bugüne kadar Çöpler Altın Madeni’nde neler yapıldı?

Madene ilişkin olarak 2008’de ve 2014’te Çevresel Etki Değerlendirme (ÇED) raporları çıkarılmış, 2008’de maden için ÇED Olumlu kararı verilmişti.

Maden için 2008’de verilen ÇED Raporu kapsamında 18 yıl sürdürülmesi planlanan faaliyetlerde 100 milyon ton kaya (pasa) ve 52 milyon ton cevher çıkarılacağı belirtiliyordu. Ancak rakamlar zaman içerisinde arttı.

2014’teki ÇED raporunda pasa 173 milyon tona çıkarıldı. 2021’de ise rakamlar dört kata kadar arttı; pasa 420 milyon tona, cevher 85,3 milyon tona çıkarıldı.

Madene verilen ÇED Raporu’nda çıkarılacak kimyasallar bir bir yazılmış, tehlikeli olanlar ayrıca sıralanmıştı.

Madende kapasite artırımı yapılarak 2019’da sodyum siyanür 11 bin tona, sülfürik asit üretimi 122 bin tona çıkarıldı.

2021’de yayınlanan raporda ise 18 adet tehlikeli maddeye yer verildi. Bunlar arasında solunum yollarına, sudaki organizmalara, ciddi yanıklara, aşındırıcı etkilere, cilt ve gözde aşırı tahrişlere neden olan sodyum siyanürnitrik asitbakır sülfatsodyum hidrosülfit gibi tehlikeli maddeler de bulunuyor. Raporda belirten kimyasal maddeleri aşağıdaki tablodan inceleyebilirsiniz:

Çöpler altın madeni doğayı nasıl zehirliyor?

Konunun yıllardır takipçisi olan ve maden sahasının yakınlarındaki bölgede yaşayan Sedat Cezayirlioğlu, Yeşil Gazete’ye şirketin altın madeni için birden çok Çevresel Etki Değerlendirmesi (ÇED) raporu çıkarıldığını, Erzincan Belediyesi dahil bölgede sorumlu kamu kuruluşlarının siyanür üretilen madene şirketin CEO’sundan daha özenle yaklaştığını, şirketin bölgede yaşayan vatandaşlara ‘sus payı’ olarak milyonlarca lira verdiğini, kendisine sırf mücadele ettiği için “Emekliliğini yakarız” diye tehditler yağdırıldığını anlatmıştı.

Sedat Cezayirlioğlu

Türk Toraks Derneği tarafından 24 Temmuz 2017’de madene ilişkin olarak bildirilen görüşte tesiste kullanılacak maddelerin hemen hepsinin insan sağlığı ve ekolojik yaşam açısından riskli olduğunun altı çizildi.

Türk Toraks Derneği tarafından verilen görüşte “Bazıları (örneğin kuvars içeren kum) sadece çalışan sağlığı açısından risk oluşturmakta iken (silik, silikozise yol açmaktadır, kanserojen olduğu bilinmektedir); çoğu madde başta çalışan sağlığı olmak üzere, çevredeki insanlar, ekolojik yaşam üzerinde olumsuz etki potansiyeline sahiptirler” denilmişti.

TTB’den 25 Mayıs 2021’de konuya ilişkin paylaşılan görüşte “Siyanürlü madencilik faaliyeti dört ana aşamadan oluşur: Arama, sıyırma ve patlatma, öğütme ve siyanürleme, atıkların depolanması. Madenciliğin tüm bu aşamaları doğa ve insan sağlığı için farklı tehditler içerir. Biyolojik çeşitlilik, tatlı su varlığı ve insan sağlığını tehdit edecek derecede toksik bir kimyasal olan ‘siyanürlü liçleme kesinlikle yasaklanmalıdır” ifadelerine yer verilmişti.

Şirketin bölgede yaşayan vatandaşlara verdiği milyonlarca liralık desteğe ilişkin imzalattığı belirtilen taahhüt metni.

Ancak tüm uyarılara rağmen faaliyetler devam etti. Geçen ay Çöpler Altın Madeni’nde siyanür solüsyon borusu yırtıldı. Bunun sonucunda 20 ton civarında siyanür solüsyon çevreye saçıldı. Bakanlık siyanür sızıntısının ardından şirketin bölgedeki maden faaliyetlerini durdurdu.

Erzincan Valiliği, olayın üzerinden üç geçtikten sonra açıklama yaparak sızıntıyı duyurmuştu.

Çevre, Şehircilik veİklim Değişikliği Bakanlığı tarafından ise olaydan dört gün sonra açıklama yapılmış, denetim ekiplerinin bölgeye gönderildiği ve firmaya en üst sınırdan ceza kesildiğini belirtilmişti.

Anagold Madencilik’in maden tesisindeki faaliyetleri olaydan altı gün sonra ancak durdurulmuştu.

2020’de siyanürlü atık barajı çevresinde gerçekleşen toplu kuş ölümlerinden sahibi şirket sorumlu tutulmuştu. Tesiste artırımın olması halinde Fırat Nehri’ni öldüreceği söylenmiş, çevre aktivistleri tarafından tepki gösterilmişti.