Ana Sayfa Blog Sayfa 712

G20 ülkeleri iklim politikalarında toplumsal cinsiyet eşitliğini gözetmiyor

Women’s Earth and Climate Action Network (WECAN), küresel karbondioksit emisyonlarının neredeyse %80’inden sorumlu olan G20 ülkelerinin toplumsal cinsiyet eşitliğine duyarlı ulusal iklim değişikliği politikalarından yoksun olduğunu ortaya koyan yeni bir rapor yayımladı.

Bu yıl G20 zirvesi, Birleşmiş Milletler İklim Değişikliği Çerçeve Sözleşmesi‘nin (UNFCCC) 27’inci Taraflar Konferansı’nın (COP27) ikinci haftası ile aynı zamanda, 15-16 Kasım tarihlerinde Endonezya‘da gerçekleşecek.

Rapor, dünyanın en büyük ekonomileri olan G20 grubunun ulusal iklim politikalarında ve ulusal olarak belirlenmiş katkılarında (NDC’ler) toplumsal cinsiyet entegrasyonunun düzeyini veya eksikliğini analiz ediyor.

Rapor, iklim değişikliğinin etkilerinin cinsiyete bağlı olarak değiştiğinin ve iklim çözümlerinin itici gücü olarak kadınların önemli rolünün giderek daha fazla kabul edilmesine rağmen, toplumsal cinsiyet eşitliğinin G20 ülkelerinin iklim politikalarına henüz kapsamlı veya anlamlı bir şekilde entegre edilmediğini ortaya koyuyor.

Giderek artan sayıda araştırma, daha fazla toplumsal cinsiyet eşitliğinin daha iyi iklim sonuçlarına yol açtığını kesin bir şekilde ortaya koydu. Örneğin, bir ülkenin Kadının Siyasi Güçlenmesi Endeksi’ndeki puanında bir birimlik artış, ülkenin karbon emisyonlarında yüzde 11,5’lik bir azalma olduğunu gösteriyor.

Ancak genel olarak, G20 ülkelerinin çoğunluğu iklim politikalarına toplumsal cinsiyeti henüz entegre etmedi ve G20 ülkeleri tarafından toplumsal cinsiyetten bahsedildiğinde, bu genellikle yüzeysel ve eylemsiz kalıyor.

Dünya çapında grupları ve hareketleri temsil eden 29 ülkeden 80’den fazla kuruluş tarafından desteklenen rapor, iklim çözümlerinde toplumsal cinsiyetin hayati önemini ortaya koyan bir dizi kaynak ve analiz sunuyor.

Rapora göre;

  • G20 ülkelerinin yüzde 20’si iklim politikasında toplumsal cinsiyetten hiç bahsetmiyor. Güney Kore, Rusya, Brezilya ve Suudi Arabistan iklim değişikliğiyle ilgili herhangi bir ulusal politikada (iç veya dış) cinsiyetten, kadınlardan veya cinsiyet çeşitliliği olan insanlardan hiç bahsetmiyor.
  • Bazı G20 ülkeleri cinsiyet perspektifini iklim politikasına entegre etmek için adımlar atmış olsa da, iklim politikası çoğu ülkede toplumsal cinsiyeti eşitliğini içermiyor ve hedeflerde cinsiyetler arasında ayrım yapılmıyor.
  • Yalnızca birkaç G20 ülkesi toplumsal cinsiyet stratejileri geliştirme planlarıyla cinsiyeti iklim politikasına entegre etme yolunda ilk adımları atıyor. Ancak çok az ülke, toplumsal cinsiyeti iklim eylemine etkin bir şekilde entegre etmek için planlama, izleme ve değerlendirme araçlarını kullanma aşamasında.
  • En zengin G20 ülkeleri, hem miktar hem de kalite açısından iklim finansmanı taahhütlerinin gerisinde kalıyor ve bu durum, azaltım ve uyum kapsamında toplumsal cinsiyete duyarlı iklim eylemi için finansmanı güçlendirme ihtiyacının altını çiziyor.

Türkiye’nin iklim politikası belgelerinde ‘toplumsal cinsiyet’ teriminin kullanımı simgesel ve yüzeysel

Anahtar terimlerin yüzeysel kullanımı: İklim politikasında toplumsal cinsiyetten söz edildiğinde, genellikle “toplumsal cinsiyet” ve “kadınlar” anahtar terimlerinin yüzeysel olarak dahil edilmesiyle sınırlı.

Örneğin, Hindistan’ın ilk NDC’si toplumsal cinsiyet eşitliği ve kadınların sorunlarının ele alınmasına yönelik yalnızca tek bir referans içeriyor. Hindistan’ın çeşitli ulusal politikalarında cinsiyet ve savunmasız sosyal gruplardan bahsedilse de politikalaırn tamamına etkin bir şekilde dahil edilmiyor.

Rapor Türkiye için de bu eksikliğe dikkat çekiyor ve şu ifadeleri kullanıyor:

“Benzer şekilde, Türkiye’de bazı iklim değişikliği politikalarında cinsiyete, tutarsız bir şekilde atıfta bulunulmaktadır.

Örneğin, Ulusal İklim Değişikliği Eylem Planı‘nda yalnızca “cinsiyet konularının iklim değişikliğiyle mücadeleye yönelik politika ve stratejilere entegre edilmesine” dikkat edildiğini belirtilmekte.

Ancak somut eylem noktalarının veya toplumsal cinsiyet analizinin olmaması, Türkiye’nin iklim politikası belgelerinde ve strateji belgelerinde ‘toplumsal cinsiyet’ teriminin kullanımı simgesel ve yüzeysel olarak kalmıştır.”

Raporda, Türkiye’nin Ulusal İklim Eylem Planı “toplumsal cinsiyetten kısaca bahseden” kategorisinde; Ulusal Katkı Beyanı ise “toplumsal cinsiyet eksik” kategorisinde sınıflandırıldı.

WECAN İcra Direktörü ve raporun eş yazarı Osprey Orielle Lake, “Toplumsal cinsiyet eşitliğinin iklim politikasına entegre edilmesi sadece kadınlar ve toplumsal cinsiyet çeşitliliğine sahip insanlar için faydalı olmakla kalmaz; toplumlarımız, dünya ve emisyon hedefleri için kritik derecede iyileştirilmiş sonuçlar sağlar. G20 ülkeleri iklim hedeflerine ulaşmak istiyorlarsa, kadınların ve özellikle yerli, siyah ve kahverengi kadınların liderliğinin iklim politikalarına, çözüm projelerine ve karar alma süreçlerine dahil edilmesini sağlamalıdırlar” diyor.

Öte yandan toplumsal cinsiyet eşitliğine duyarlı iklim politikaları geliştirmek üzere adımlar atan çok sayıda G20 ülkesi bulunuyor. Rapor, örneğin, toplumsal cinsiyet ve çeşitlilik perspektiflerini iklim politikası araçlarına dahil etme konusunda önemli ilerleme kaydeden ve hassas topluluklara ve sosyal gruplara öncelik vermeyi amaçlayan Arjantin’e işaret ediyor. Bununla birlikte, ülkede genel olarak uygulama henüz görülmedi.

Raporun yazarları, önemli küresel etkiye sahip olan G20 ülkelerine, kadınların ve marjinal grupların öncülüğünde eşitlikçi ve başarılı iklim politikaları ve eylemleri oluşturulmasını engellemeye devam eden sistemik ataerkillik, sömürgeleştirme ve ırkçılık da dahil olmak üzere adaletsiz baskın sosyal yapıları tanımaları, anlamaları ve dönüştürmeleri çağrısında bulunuyor.

Ponca Çevre Elçisi ve WECAN Yönetim Kurulu Üyesi Casey Camp-Horinek şöyle diyor:

“Biz doğayı kurtarmak için burada değiliz, biz doğanın kendisini kurtarmasıyız. Biz Dünya’ya aitiz, o bize ait değil. G20 ülkeleri doğaya tek kullanımlık muamelesi yapmaya devam ediyor. Yaşam ağını çözme ve onu fosil yakıtlarla dikkatsizce yakma yolunda ilerlemeye devam edersek, yok olacak başka bir tür olacağız. Kadınların sesine kulak vermemiz gerekiyor.”

 

Kıyıları yapılaşmaya açan yönetmelik değişikliğine yürütmeyi durdurma kararı

Türk Mühendis ve Mimar Odaları Birliği(TMMOB) Şehir Plancıları Odası’nın, Nisan ayında Kıyı Kanunu’nun Uygulanmasına Dair Yönetmelik`ine eklenen ve kıyı şeritlerinde kamu yararına aykırı yapılaşmaları artıracak düzenlemeye yaptığı hukuki itiraz kabul edildi.

Danıştay 6’ıncı Dairesi, düzenlemenin yürütülmesinin durdurulması kararını verdi.

Kıyı Kanunu’nun Uygulanmasına Dair Yönetmelik‘in “Kıyı Kenar Çizgisinin Onayı ve İlanı” başlıklı 9’uncu Maddesine, 16 Nisan 2022’de Resmi Gazete’de yayımlanan düzenleme ile ek bent eklenmişti.

Düzenleme ile kıyı çizgisinin yeniden belirleneceği durumlara üç istisna getirildi. Buna göre; bazı Hazine taşınmazlarının bulunduğu kıyılarda, turizm işletmesi belgesi almış bazı yapıların bulunduğu kıyı alanlarında ve mevcut kıyı çizgilerine yapılan itirazların teknik raporla yeni bir kıyı çizgisi tespiti yapılan kıyılarda kıyı çizgisinin yeniden belirlenmesine olanak tanınmış oldu.

Yapılan bu düzenlemenin kamu yararı ve şehircilik ilke ve esaslarına aykırı olduğunu söyleyen TMMOB Şehir Plancıları Odası, kıyı alanlarındaki yapılaşma baskısını artıracağı gerekçesiyle düzenlemeye karşı dava açtı.

Danıştay 6’ıncı Dairesi, dava konusu düzenlemenin uygulanması halinde kıyılarımızda kamu yararına aykırı işlemlerin yaygınlaşacağı, yeni yapılaşmaların önünün açılacağı ve bu alanlarda çevre tahribatına neden olacağını belirterek giderilmesi güç veya imkânsız zararların oluşmasına neden olabileceği değerlendirmesiyle düzenlemenin yürütmesinin durdurulmasına karar verdi.

TMMOB Şehir Plancıları Odası, konuya ilişkin yaptığı açıklamada “Anayasal yetkilerimiz çerçevesinde yaşam alanlarımıza yönelik rant odaklı, kamu yararına aykırı müdahalelere karşı mücadelemizi kararlılıkla sürdüreceğimizi bir kez daha vurguluyoruz” dedi.

 

 

Festival sahnesinden iklim krizine ihtişamlı bir bakış: Akram Khan Topluluğu’nun Orman Kitabı – Gamze Tosun

Londra merkezli Akram Khan Topluluğu tarafından hazırlanan dans tiyatrosu Orman Kitabı, İKSV 26. İstanbul Tiyatro Festivali kapsamında 28 Ekim’de Zorlu Performans Sanatları Merkezi’ndeydi. Bu yıl Nisan ayında İngiltere’de prömiyerini yapmış olan gösteri, Rudyard Kipling’in 1894 yılında yayımlanan kitabı The Junglebook’un bir uyarlaması. 1967 yılında Disney tarafından animasyon olarak uyarlanan bu meşhur hikaye, Mowgli isminde bir çocuğun ormanda bir kurt sürüsünün arasında geçen yaşamını ve etrafında gelişen olayları konu alıyor. Henüz on yaşındayken Peter Brooke’un Orman Kitabı uyarlamasında Mowgli rolünü oynayan Akram Khan, bu tanıdık hikayeyi 2022 yılında iklim krizini merkeze alarak yeniden yorumlamış.

Oyun iklim felaketinin olası bir senaryosunu resmederek açılıyor. Yakın bir gelecekte, İngiltere’nin yüzde ellisinin sular altında kaldığı, insanların yüksek yerlere doğru su üstünde göç ettiği, iletişim kanallarının kesildiği, Google’ın çalışmayı durdurduğu bir dünyadayız.

Radyodan gelen sesler aracılığı ile dinlediğimiz felaket haberlerine sahnedeki çizimler eşlik ediyor. YeastCulture tarafından yalın çizgilerle resmedilmiş olan bu görsel hikayede Mowgli’yi, sular altında kalmış tarihi mimari yapılar ve kitleler halinde göç eden insanların arasında, bir iklim mültecisi olarak annesi ile birlikte su üstünde sürüklenirken görüyoruz.

Dalgaların şiddetlendiği sırada saldan düşen Mowgli’nin bir balina tarafından kurtarılması ve kendini karada kurtların arasında bulmasıyla birlikte dansçılar, dış ses ve animasyonun iç içe geçtiği etkileyici bir anlatı başlıyor.

Mowgli’nin sürüklendiği bu yer, Kipling hikayesinden farklı olarak, sömürge dönemi Hindistan’ındaki bir orman değil, 2030’larda insanların terk ettiği modern şehrin yıkıntıları arasında oluşmuş bir felaket sonrası ormanı. Burada hayatta kalmaya çalışan kurt sürüsünün bir üyesi olan Bagheera ve arkadaşı boz ayı Baloo’nun eşliğinde orman yasalarını öğrenen Mowgli, bu yolculuk sırasında hayvanların güvenini kazanmayı, dahası bilge filin dediği gibi onları “dinlemeyi” başarıyor. Yine Kipling hikayesinin aksine bu hikayede Mowgli’nin karşısındaki tehdit, onu öldürmek isteyen vahşi bir panter değil, kendi türünden olan ve “öldürmekten zevk aldığı için öldüren” bir avcı.

Oyunun sonunda avcıyı alt edip kendi türüne karşı hayvanlardan yana saf tutan Mowgli, edindiği bilgeliği insanlara aktarmak üzere hayvanların yanından ayrılıyor. Suyun üstünde süzülen Mowgli’nin son görüntüsü ile oyun, bu bilgeliğin yeni nesillere aktarılıp aktarılamayacağı noktasını belirsiz bırakıyor.

Khan’ın performansı, en genel ifadesiyle uyarıcı nitelikte ahlaki tonu baskın bir hikaye. İklim krizine yönelik yaygın bir söyleme eklenerek “modern insanın yıkıcılığının” karşısına “kendi içinde uyumlu doğa”yı koyan ve doğanın insandan alacağı “intikamı” vurgulayan, duygu yükü yoğun bir anlatı.

İklim krizi boyutları itibariyle belki de insan için kavraması oldukça güç hatta düşünceyi felç eden gerçeklerden biri olabilir. Söz konusu “türün sonu” olduğunda meselenin büyüklüğü karşısında verilen tepkilerin bir ucunda, insanın bir tür olarak “yok ediciliğine” dair utanç duygusunun baskın olduğu, doğaya “saygıyı” talep eden genel bir anlatı yer alıyor. Diğer uçta sayıları azımsanamayacak olan inkarcı yaklaşımlar bulunmakta. Tabii ki Khan ve ekibinin politik-estetik anlatısı, bu geniş skalada ilk uca yaklaşıyor.

Felaket öncesi köydeki yaşamına çizimler aracılığıyla tanık olduğumuz Mowgli’nin, adeta doğuştan gelen bir içgörü ile hayvanlara ve doğaya karşı güçlü bir merhamet duygusu taşıdığını, geleneksel olarak kabul gören avlanma pratiklerine katılmayı reddettiğini görüyoruz. Khan’ın Orman Kitabı, hem çocukluğu hem de köydeki yaşamında doğaya yakınlığı ile Mowgli’nin katıksız masumiyeti karşısında seyirciyi utanç ve üzüntüye çağıran romantik bir performans.

Sonuçta, olası felaket sonrası dünyanın karanlığını resmetmesine rağmen, bu haliyle Orman Kitabı, sahiplenmesi kolay hatta kaçınılmaz duygusal bir deneyim sunuyor. Zorlu Performans Sanatları Merkezi’nin büyük salonunda yankılanan ağıt türünde güçlü müzikler, sahne üzerindeki etkileyici koreografiler ve görsel katmanlar, seyirciyi sarmalayan bu duygusal deneyimi güçlendirmek üzere işlev görüyor.

Krizin bugünkü boyutları, mevcut politikalar ve inkarcı yaklaşımların yaygınlığı düşünüldüğünde, sadece iklim krizini merkezine koyması bile oyuna, “günceli yakalayan politik bir iş” olma vasfının atfedilmesini ve bu yönüyle de takdir görmesini sağlıyor.

Öte yandan, Khan ve ekibinin bu gösterişli güncel politik performansı, İngiltere merkezli başka bir grubun güncel fakat daha çatışmalı bir dizi politik performansını da akla getiriyor: Bir süredir İngiltere’de ve dünyada dikkatleri üzerine toplamayı başaran Just Stop Oil’in sanat alanlarını ve eserlerini de içine alan aktivist performansları.

Temelde hükümetin fosil yakıt üretimi için yeni lisans vermeyi bırakmasını talep eden aktivistler, gündelik hayatın akışını kesintiye uğratan eylemlerle taleplerini duyulur hale getirmeye çabalıyor. Kimi zaman işlek bir cadde üzerine uzanırken, kimi zaman müzelerdeki ünlü eserlere domates sosu fırlatıp kendilerini eserin olduğu duvara yapıştırıyorlar.

Grup, özellikle sanat eserlerini de içine alan eylemleriyle oldukça tepki gördü. Dünyanın farklı yerlerinden gelen yorumların çoğunda insanlar grubu “vandallık”la ve “aşırılık”la suçladı. Tepki gösterenlerin bir kısmı, sanatın “kutsallığına” atıfla, yapılan eylemleri zarar verici bulurken, aralarında tiyatrocuların da bulunduğu diğer bir grup ise verilen tepkinin adresinin yanlış olduğunu savundu. Her halükarda Just Stop Oil’in, Khan’ın duygusal hikayesine göre sahiplenmesi daha güç bir performans sunduğunu söyleyebiliriz.

Masumiyetinden şüphe etmediğimiz iklim mültecisi Mowgli’ye kıyasla iklim aktivistlerinin “rahatsız edici” bulunması kolay oluyor. Ancak belki de bu iki performansı yan yana koyarak, Khan’ın da sahnesine taşıdığı türden yok edici bir felaket kapıdayken, sanat, hayat ve politika arasındaki ilişkiye dair varsayımlarımızı yeniden düşünmemiz gerekiyor.

NOT: Bu yazı, Avrupa Birliği’nin araştırma ve yenilik programı Horizon 2020 kapsamında Avrupa Araştırma Konseyi (ERC) tarafından fonlanan bir projenin (ERC-2019-STG, STAGING-ABJECTION, Hibe Sözleşme No: 852216) parçasıdır.

Göktürk’e sabah baskını: Yurttaş iş makinelerine karşı direniyor

Emlak Konut Gayrimenkul Yatırım Ortaklığı A.Ş., Ziraat Bankası’na ait İstanbul Kemerburgaz’daki 224 bin metrekarelik devasa araziyi yapılaşmaya açtı.

Demirören Holding’in Ziraat Bankası‘ndan aldığı 300 milyon dolar ve 1 milyar 118 milyon lira krediye karşılık ipotek ettirdiği ve kredi borcunu ödemediği için Ziraat Bankası’na devredilen araziye lüks konut projesi inşa edilecek.

Cumhuriyet’ten Şeyda Öztürk‘ün aktardığına göre; 1980’den bu yana açık yeşil alan olarak kullanılan bölgeye bu sabah saat 6.00’da iş makineleri ve Çevik Kuvvet eşliğinde baskın yapıldı.

Yıllardır bu bölgede bulunan ve yeşil alanlarının imara açılmasını istemeyen yurttaşlar ise araçlarını yola çekerek ve site girişini kapatarak iş makinelerinin alana girmesini engellemeye çalıştı.

Site girişinde toplanarak iş makinelerinin girişini engellemeye çalışan yurttaşlara polisler müdahale etti. Bir yurttaş yaralandı, bazı yurttaşlar ise müdahalenin ardından fenalaştı.

Göktürk Yeşil Kalsın Platformu tarafından yapılaşmaya ilişkin şu açıklama yapıldı:

”Biz Kemerköylüler evlerimizi satın alırken yeşil alanlarımız ile birlikte satın aldık ve ortak yönetim planına yeşil alanları kaydettirdik. Davalarımız devam ederken hukuksuz olarak yeşil alanlarımız ele geçirilmeye çalışılıyor.

Haklarımızı koruması gereken kamu ve emniyet güçleri bu hukuksuz süreçte bizim karşımızda yer alıyor. Biz hukuksuzluğa karşı direniyoruz.”

Bölge sakinlerinin avukatı Koray Cengiz, yurttaşlar tarafından açılan davada yürütmeyi durdurma kararı çıktığını açıkladı.

Kararın ulaşmasının ardından kepçe durduruldu. Yurttaşlar kepçe bölgeden ayrılana kadar nöbete devam edecek.

Öte yandan konuya ilişkin Twitter hesabından paylaşımda bulunan CHP İstanbul İl Milletvekili Gökan Zeybek, şu ifadeleri kullandı:

Erdoğan’dan yeni atamalar ve görevden alma kararları

Bazı bakanlık, kurum ve kuruluşlara ilişkin atama ve görevden alma kararları Resmi Gazete‘de yer aldı.

AKP’li Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan imzasıyla Resmi Gazete‘de yayımlanan karara göre, İletişim Başkanlığı‘nda açık bulunan Afyonkarahisar Bölge Müdürlüğü’ne Mehmed Zahid Talha Arar, Antalya Bölge Müdürlüğü’ne Esen Diler, Bursa Bölge Müdürlüğü’ne Ali Fuad Gölbaşı, Diyarbakır Bölge Müdürlüğü’ne Fikret Dişlioğlu, Gaziantep Bölge Müdürlüğü’ne Mücahit Taşkın, Samsun Bölge Müdürlüğü’ne Ebu Bekir Ayrancı atandı.

Avrupa Konseyi nezdinde Türkiye Cumhuriyeti Daimi Temsilcisi Kaan Esener, Kuzey Atlantik Antlaşması Teşkilatı nezdinde Türkiye Cumhuriyeti Daimi Temsilcisi Basat Öztürk, Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti nezdinde Türkiye Cumhuriyeti Büyükelçisi Ali Murat Basçeri, Birleşmiş Milletler Cenevre Ofisi nezdinde Türkiye Cumhuriyeti Daimi Temsilcisi Sadik Arslan, Kosova Cumhuriyeti nezdinde Türkiye Cumhuriyeti Büyükelçisi Çağrı Sakar, merkeze alındı.

Büyükelçi atamaları: Metin Feyzioğlu KKTC Büyükelçisi

Avrupa Konseyi nezdinde Türkiye Cumhuriyeti Daimi Temsilciliğine Nurdan Bayraktar Golder, Kuzey Atlantik Antlaşması Teşkilatı nezdinde Türkiye Cumhuriyeti Daimi Temsilciliğine İkili Siyasi İşler Genel Müdürü Zeki Levent Gümrükçü, Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti nezdinde Türkiye Cumhuriyeti Büyükelçiliğine Metin Feyzioğlu, Birleşmiş Milletler Cenevre Ofisi nezdinde Türkiye Cumhuriyeti Daimi Temsilciliğine, Uluslararası Siyasi Kuruluşlar Genel Müdür Yardımcısı Güven Begeç, Kosova Cumhuriyeti nezdinde Türkiye Cumhuriyeti Büyükelçiliğine, Antlaşmalar Genel Müdür Yardımcısı Sabri Tunç Angılı atandı.

Adli Tıp Kurumu atamaları

Adli Tıp Kurumu Üçüncü Adli Tıp İhtisas Kurulu Göğüs Hastalıkları Üyeliği’ne Sağlık Bilimleri Üniversitesi Öğretim Üyesi Prof. Dr. Halit Çınarka ile Birinci Adli Tıp İhtisas Kurulu Kadın Hastalıkları ve Doğum Üyeliğine Sağlık Bilimleri Üniversitesi Öğretim Üyesi Doç. Dr. Ayşegül Özel görevlendirilirken, Beşinci Adli Tıp İhtisas Kurulu Adli Tıp Üyeliği’ne Birinci Adli Tıp İhtisas Kurulu Adli Tıp Üyesi Uzm. Dr. Ali Ulvi Çalık atandı.

Vakıflar Genel Müdürlüğü’nde açık bulunan Antalya Vakıflar Bölge Müdürlüğü’ne Lütfi Karabacak, Balıkesir Vakıflar Bölge Müdürlüğü’ne Gökhan Bahçecik, Bursa Vakıflar Bölge Müdürlüğü’ne Haluk Yıldız, Diyarbakır Vakıflar Bölge Müdürlüğü’ne Hakan Demir, Edirne Vakıflar Bölge Müdürlüğü’ne Ahmet Saraç, Kütahya Vakıflar Bölge Müdürlüğü’ne Zekeriya Şentürk, Malatya Vakıflar Bölge Müdürlüğü’ne de Adem Bacanlı atandı.

İki üniversiteye yeni rektör atandı

Lokman Hekim Üniversitesi Rektörlüğüne Prof. Dr. Fatih Gültekin, İstanbul Gedik Üniversitesi Rektörlüğüne Prof. Dr. Ahmet Kesik atandı.

Milli Piyango İdaresi atamaları

Milli Piyango İdaresi Genel Müdürlüğüne ve Yönetim Kurulu Başkanlığına 4 sayılı Cumhurbaşkanlığı Kararnamesinin 287’inci maddesi ile 3 syılı Cumhurbaşkanlığı Kararnamesi’nin 2 ve 3’üncü maddeleri gereğince Üzeyir Çakır atandı.

Sermaye Piyasası Kurulu atamaları

Sermaye Piyasası Kurulu Başkan Vekili Mutalip Ünal ve Sermaye Piyasası Kurulu Üyesi Ali Akay görevden alındı. Onların yerlerine, Sermaye Piyasası Kurulu Başkan Vekili olarak Enver Usca, Sermaye Piyasası Kurulu Üyesi olarak da Bülent Murat Haholu atandı.

Türkiye Taşkömürü Kurumu atamaları

Türkiye Taşkömürü Kurumu Genel Müdürlüğü Yönetim Kurulu üyesi Muhammet Hüseyin Bilgiçoğlu görevden alındı. Boşalan koltuğuna ise Mete Saat atandı. Karar 233 sayılı Kanun Hükmünde Kararname’nin 8’inci maddesi ile 3 sayılı Cumhurbaşkanlığı Kararnamesinin 2. ve 3’üncü maddeleri gereğince yapıldı.

Milli Eğitim Bakanlığı‘nda açık bulunan Avrupa Birliği ve Dış İlişkiler Genel Müdürlüğü’ne Hasan Ünsal, Yükseköğretim ve Yurt Dışı Eğitim Genel Müdürlüğü’ne Murat Süt‘ün ataması yapıldı.

Milli Savunma Bakanlığı‘nda açık bulunan Teknik Hizmetler Genel Müdür Yardımcılığı’na Murat Soykan atandı.

Aile ve Sosyal Hizmetler Bakanlığı Denizli İl Müdürü Süleyman Erdoğan, Kültür ve Turizm Bakanlığı Bartın İl Kültür ve Turizm Müdürü Handan Karakoç ile Niğde İl Kültür ve Turizm Müdürü Alper Lütfi Göncü ise görevlerinden alındı.

Çalışma ve Sosyal Güvenlik Bakanlığı‘nda açık bulunan İş Sağlığı ve Güvenliği Genel Müdür Yardımcılığı’na Levent Kenan Kibar, İş Sağlığı ve Güvenliği Genel Müdür Yardımcılığı’na Muhammet Kamil Işık, Sosyal Güvenlik Kurumu’nda açık bulunan Yönetim Kurulu Üyeliğine Celalettin Sıvacı, Kültür ve Turizm Bakanlığı’nda açık bulunan Başmüfettişliğe Müfettiş Özgür Semiz, Kültür ve Turizm Bakanlığı’nda açık bulunan Kırıkkale İl Kültür ve Turizm Müdürlüğü’ne ise Onur Kızılkaya getirildi.

Yenilenebilir enerjinin ekonomik ve güvenlik boyutları

Yenilenebilir enerji (YE), günümüz tartışmalarında esas olarak çevre dostu olması, yani yeşil enerji boyutuyla ele alınıyor. YE’nin daha çok yeşil partiler ve çevreci gruplar tarafından gündemde tutulması da bu bakış açısı ve yaklaşımı destekliyor.

Elbette ki YE’nin çevreye en az zarar veren, hatta hiç zarar vermeyen bir enerji kaynağı olduğu açık. Dolayısıyla, küresel ısınmanın ve iklim değişikliği tartışmalarının zirveye çıktığı bir ortamda YE’nin çevreci özelliğinin ön plana çıkarılması da son derece anlaşılır bir husus. Ancak, son yıllardaki gelişmeler YE’nin çevreci boyutu yanısıra ekonomik ve stratejik avantajlarını da ortaya serdi. Artık YE’yi savunmak için çok daha kuvvetli argümanlarımız var.

Bu yazıda bunların bir kısmı üzerinde duracağım.

YE üretiminin yarattığı ilave gelir ve istihdam, ekonomiye katkı sağlıyor

YE, doğası gereği ülke sınırları içerisinde üretilen bir enerji. Doğanın sunduğu güneş, rüzgar, dalga ve su gibi kaynaklardan ülke içerisinde elde ediliyor. O halde petrol ve doğal gaz gibi dışarıdan alınan enerji kaynaklarına göre ülke içerisinde üretildiği için ekonomi üzerinde gelir ve istihdam yaratma yönünden önemli katkıları var.

Petrol ve doğal gaz gibi ithal kaynaklar sadece dağıtım ve rafinaj yönünden ekonomiye bir katkı sağlarken, YE hem kendi üretimi için hem de bu üretim için gereken alet ve ekipman üretimi ve bu alanda hizmet sunan firmaların yarattığı ilave servisler nedeniyle ülke için ciddi bir ilave gelir ve istihdam kaynağına dönüşüyor.

IRENA’nın “Renewable Energy Benefits: Measuring the Economics” başlıklı 2016 tarihli yayınından alınan aşağıdaki tabloda bu durum net bir şekilde görülüyor.

Bu tabloya göre, ülkeler 2016’da varolan YE kapasitelerini 2030 yılına kadar iki misline çıkardıklarında GSYİH ortalama olarak yüzde 1,1 artıyor. Bu artış Ukrayna, Japonya, Hindistan gibi ülkelerde çok daha yüksek oranda olurken, Türkiye’de yaklaşık yüzde 0,6 seviyesinde gerçekleşiyor.

Doğal olarak bu durum petrol/doğal gaz ihraç eden Rusya ve Suudi Arabistan gibi ülkelerde negatif etki yaratıyor. Yabancı ülkelerden dövizle alınan fosil yakıtlar yerine YE konulduğunda, diğer tüm pozitif çevresel katkılar yanısıra ekonomiye de ciddi bir katkıda bulunuyor, toplumda refah artışına yol açıyor.


YE üretim maliyetleri sürekli olarak azalıyor, fiyatlar düşüyor

Başlangıçta oldukça yüksek olan YE üretim maliyetleri konusunda zaman içerisinde önemli mesafeler alındı ve maliyetler hissedilir bir şekilde düşmeye başladı. Bu azalmada en büyük katkıyı yapan faktör gittikçe artan AR-GE faaliyetlerinin doğurduğu teknolojik gelişmeler oldu. Bunun yanı sıra üretimin ciddi bir şekilde artmasıyla sağlanan ölçek ekonomisi de maliyetlerin düşmesinde etkili oldu. Birçok ülkede devletin sağladığı desteklerin de bu konuda pozitif bir etki yaptığını not etmek gerek.

YE üretiminde başlangıç yatırım tutarları yüksek olmakla birlikte işletme maliyetleri oldukça düşük kaldığından, zaman içerisinde toplam üretim maliyetleri genel olarak düşmektedir.

Ancak, burada asıl vurgulanması gereken nokta dışsallıkları (yani havanın kirlenmesi, insan sağlığı üzerine etkiler, hayvanlar ve tarımsal alanlar üzerindeki etkiler gibi toplumsal maliyetler) da içeren maliyet hesabının esas alınmasıdır.

Bunu hesaplamak oldukça zor olmakla birlikte bu alanda yapılan birçok çalışma bulunmakta.

Bu tür dışsallıklar dikkate alındığında, aşağıdaki tabloda görüldüğü üzere, konvansiyonel yöntemlerle yani fosil yakıtlar kullanarak elektrik üretmenin maliyeti (grafiktaki siyah sütun) bütün YE kaynakları ile üretilen elektrik maliyetinden daha yüksek olmaktadır. Bu fark günümüzdeki YE teknolojileri baz alındığında ortaya çıkmakta. Önümüzdeki yıllarda kaydedilecek teknolojideki gelişmelerle aradaki farkın YE lehine daha da açılacağını çok net olarak söyleyebiliriz.

Dolayısıyla, YE üretim maliyetleri ele alındığında ve fosil yakıtlarla kıyaslandığında konuya sadece dar anlamdaki maliyet kavramı çerçevesinde bakılmamalı, bu farklı enerji kaynaklarının dışsallıkları da dikkate alınmalıdır.

Bu yapıldığında, uzun vadede YE maliyetlerinin toplum açısından çok daha düşük olduğu görülecektir.

YE fiyatları ülke içerisinde belirleniyor, dövize bağlı değil

YE’nin bir diğer özelliği ise fiyatlarının ülke içerisinde ve her ülkenin kendi para birimi üzerinden belirlenmesi.

Petrol ve doğal gaz gibi enerji kaynaklarında fiyatlar ya üretici ülkelerin oluşturduğu OPEC benzeri karteller veya uluslararası koşullara göre piyasalarda belirleniyor. Dünyanın herhangi bir yerinde yaşanan siyasi veya askeri gerginlikler fiyatlarda dalgalanma yaratabiliyor. Ayrıca, Rusya, Venezuella ve İran’da olduğu gibi, önemli bir doğal gaz veya petrol üreticisi ülkede yaşanabilecek siyasi bir gelişme de uluslararası fiyatları etkiliyor.Doğal olarak, arz ve talepte görülen önemli dalgalanmalar da fiyatlara yansıyor.

Bu noktada 1973 yılında petrol ambargosu sonucunda fiyatların yüzde 300 artmasıyla yaşanan petrol şokunu ve içinde bulunduğumuz yılda Rusya’nın Ukrayna’ya saldırısı sonrasında doğal gaz ve petrol fiyatlarında görülen yüksek artışları hatırlamakta yarar var. Türkiye’de bu fiyat artışları dolar cinsinden tüketicilere tamamen yansıtılmadığı halde aynı dönemde hızlanan döviz kurlarındaki olağanüstü artışlar nedeniyle Türk halkının enerji faturası inanılmaz bir oranda arttı.

2022 yılbaşından Ekim ayına kadar doğal gazda yüzde 174 (konutlar için) ve yüzde 672 (sanayi için), motorinde ise yüzde 115’lik bir artış gerçekleşti. Bu artışlar sonucunda Türk halkının reel gelirinde ciddi bir azalmanın yaşandığı bir dönemde olağanüstü oranlarda yükselen enerji faturalarıyla karşılaştığını unutmayalım.

Dışa bağımlı olunduğu takdirde döviz cinsinden ifade edilen fiyatlara da bağımlı olmak durumundayız. O halde YE’nin önemli bir avantajı da döviz cinsinden fiyatlara bağımlılığı azaltması, hatta ortadan kaldırması.

YE, enerji güvenliği için de hayati önemde

Rusya’nın geçtiğimiz Şubat ayında Ukrayna’ya saldırısıyla başlayan savaşın enerji boyutu oldukça önemliydi. Savaşı başlatan Rusya, dünyanın en büyük doğal gaz ve petrol üreticilerinden birisiydi ve Ukrayna yanı sıra birçok Avrupa ülkesi bu enerjiye bağımlıydı.

Savaşın Şubat ayında başlatılması da bir tesadüf değildi. Rusya, soğuğun ve enerji ihtiyacının dorukta olduğu bir dönemde bu savaşı başlatarak karşısındakilere önemli bir mesaj veriyordu. Adeta, “enerjinin patronu benim ve sıcağa giden yol benimle uzlaşmaktan geçer” diyordu. Hem Ukrayna hem de Avrupa bu tehdide boyun eğmedi ancak bunun sonucunda bir yandan binlerce insan hayatını kaybederken diğer yandan Rusya’nın doğal gaz vanalarını kapatması sonucu enerji fiyatları tavan yaptı. Rusya’nın Avrupa’ya yaptığı doğal gaz sevkiyatını önce azaltıp sonra tamamen kesmesi enerji güvenliğinin ne kadar önemli olduğunu bir kez daha ortaya serdi.

Yıllardır bu konudaki uyarılara kulak asmayan ve enerjide Rusya ile “karşılıklı bağımlılık” ilişkisi içerisinde olduğunu iddia eden Almanya, bu durumdan en olumsuz etkilenen ülke oldu. Bu dönemde her ne kadar Türkiye’ye yönelik doğal gaz ve petrol sevkiyatında bir kısıtlama olmadıysa da bu tür bir riskin politik nedenlerle karşımıza çıkmayacağının hiçbir garantisi yok. Rusya, İran ve Irak gibi Türkiye’ye enerji sağlayan ülkelerle yaşanabilecek herhangi bir siyasi veya askeri gerginlik enerji ithalatını imkansız hale getirebilir. Bu risk, artık daha ciddi bir şekilde önümüzde durmakta. Oysa YE’de böyle bir risk yok. Ülke içerisinde üretilen bir enerji kaynağı olarak YE ülkenin enerji güvenliği açısından da hayati bir konumda.

YE’nin çevresel boyutu bile bu enerji kaynaklarının savunulması için başlı başına yeterli. Dünyanın her geçen gün daha da ısındığı, insan ve diğer canlılar için yaşamsal risklerin arttığı bir ortamda diğer faktörlerin hiç düşünülmemesi gerekirken, siyasetçiler hala yeşil dönüşüm için ayak diretiyorlar. Bu ayak diretmede fosil yakıt lobilerinin de çok büyük etkisi var. Ama birçok ülkede bu alanda da olumlu gelişmeler olduğunu görüyoruz. Artık yavaş yavaş YE lobilerinin de oluştuğunu ve siyaset üzerine baskı yaratmaya başladığını görüyoruz.

YE’yi savunan kurumların ve bireylerin konuyu sadece çevre boyutuyla değil, ekonomik ve güvenlik unsurlarıyla da dile getirmesi gerekiyor. Özellikle politikacılar nezdinde bu yaklaşımın somut ve pozitif yansımaları olacaktır. Bu nedenle YE’nin ülkenin enerji güvenliği açısından öneminin yanı sıra gelir ve istihdam üzerinde yarattığı pozitif etkilerin de iyi bilinmesinde yarar var.

Ukrayna savaşı, enerjinin stratejik boyutunu ve dışa bağımlı olmanın yarattığı riskleri çok acı bir şekilde başta Avrupa olmak üzere herkese gösterdi. O halde, bir yandan çevreyi korumak, diğer yandan daha yüksek gelir ve istihdam kapasitesine ulaşmak, ayrıca da enerjide başka ülkelere bağımlı olmamak için yenilenebilir enerjiden başka çözüm olmadığını daha yüksek sesle haykıralım!

Soru önergesi haberimize erişim engeli

İNVAMED Sağlık İlaç Sanayii ve Ticaret A.Ş. ile RD Global Araştırma Geliştirme Sağlık İlaç İnşaat Yatırımları Sanayii ve Ticaret A.Ş’nin talebiyle İçişleri Bakanı Süleyman Soylu‘nun kuzeni Mehmet Soylu ile ilgili Meclis önergesi haberimize erişim engeli getirildi.

Ankara Batı 1. ve 2. Sulh Ceza hakimliklerinin kararlarının  gerekçesi; haberimizle “kişilik hakkı ihlali” yapılmış olması.

Haberde, CHP Ankara Milletvekili Murat Emir’in İçişleri Bakanı Süleyman Soylu’nun kuzeni Mehmet Soylu‘nun birkaç ay öncesine kadar yönetiminde olduğu Global/ Invamed firmasıyla ilgili iddiaları Meclis gündemine taşıması ve konuyla ilgili bir soru önergesi verilmesi konu ediliyordu. Önerge, Çalışma ve Sosyal Güvenlik Bakanı Vedat Bilgin‘in yanıtlaması istemiyle verilmişti.

Soma’da Kolin uğruna ormanların içinde acele kamulaştırma

AKP’li Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan‘ın kararıyla Manisa’nın Soma ilçesinde acele kamulaştırma kararı alındı.

Karar Soma Kolin TES elektrik üretim tesisi (yardımcı kaynak GES) için verildi. 

Soma’nın Kozluören Mahallesi’nde 108, 109 ve 110 nolu adalarda bulunan sırasıyla 1 ve 3(108), 1 (109) ve 2 ile 3 (110) parseller için acele kamulaştırma yapıldı. Karar bugün Resmi Gazete’de yayımlanarak yürürlüğe girdi. 

Ormanların içinde, termik santrale yaklaşık iki km uzak

Parselleri sorguladığımızda acele kamulaştırma yapılan alanların mevcut niteliklerinin ‘tarla’ olduğunu görüyoruz. Kamulaştırılan alanın çevresi ise ormanla kaplı. Acele kamulaştırılan alana Kolin termik santralinin uzaklığı ise yalnızca 1, 87 kilometre. Aradaki o mesafede ise ormanlar bulunuyor. Tesisin hayata geçmesi durumunda ormanın içerisinde bir tesis yükselecek.

‘Tam bir yeşil boyama’

Konuya ilişkin Yeşil Gazete‘ye konuşan İklim Adaleti Koalisyonu‘ndan Levent Büyükbozkırlı, uzun yıllardır ülkeye elektrik sağlamak için ekolojik yıkımlar getiren bir termik santralin, kendi elektriğini üretirken de sözde temiz enerjiyle bu yıkıma devam ettiğini ve doğal ormanlara zarar verdiğini aktararak “Burada tam bir yeşil boyama var. Elektriğini yenilenebilir enerjiden üretmek, Soma santralinin günahlarını örtemez, oysa şirketin amacı bu şekilde şirin görünmek. Yegane temiz çözüm, bu tesisin kapısına kilit vurmaktır ki sebep olduğu ‘sosyal cinayetler‘ son bulsun” değerlendirmesinde bulundu.

‣TÜİK madencilik verileri artışa işaret etti: MAPEG’de kayıtlı olanlar 15 bine yaklaştı
‣AKP döneminin ekolojik yıkım projeleri: Türkiye artık bir enkaz
‣[İklim Adaleti Kervanı-3] Distopik bir gerçekliğin sınırlarında solumak: Termik Santraller

Brezilya’da seçimleri Lula kazandı: Bolsonaro yenilgiyi henüz kabul etmedi

Brezilya‘da dün gerçekleşen ikinci tur seçimlerinde eski devlet başkanı solcu lider Luiz Inacio Lula da Silva, dört yıldır görevde bulunan aşırı sağcı Başkan Jair Bolsonaro‘yu mağlup ederek ülkenin yeni başkanı oldu.

Yüksek Seçim Mahkemesi (TSE), oyların yüzde 49,1’ini alan Bolsonaro’ya karşı yüzde 50,9 oy alan Lula’yı bir sonraki cumhurbaşkanı ilan etti.

2003-2010 yılları arasında ülkenin başkanı olan 77 yaşındaki Lula’nın bir sonraki dönemine 1 Ocak’ta başlaması planlanıyor.

Fotoğraf: Amanda Perobelli / Reuters

Lula, Sao Paulo şehir merkezinde Paulista Bulvarı‘nda toplanan on binlerce kişiye yaptığı konuşmada, “Bugün tek kazanan Brezilya halkı” dedi:

“Bu benim, İşçi Partisi’nin ya da kampanyada beni destekleyen partilerin bir zaferi değil. Siyasi partilerin, kişisel çıkarların ve ideolojilerin üzerinde kurulan demokratik bir hareketin zaferi, demokrasinin zafer kazanmasıdır.”

Politik olarak aşırı kutuplaşmış Brezilya’da yüzde 1’den az farkla (yaklaşık 2 milyon oy) kazanılan seçim, ülkenin 1985’ten bu yana en kritik seçimlerinden biri olarak kabul ediliyordu.

‣ Işık Latin Amerika’dan yükseliyor

Brezilya tarihinde görevde olduğu sırada seçimi kaybeden ilk lider olan Bolsonaro, sonuçların açıklanmasından bu yana hiçbir açıklama yapmadı.

Bolsonaro’nun kampanyacılarından bir kaynak, Reuters’e verdiği demeçte, Bolsonaro’nun Pazartesi’ye (bugün) kadar kamuoyuna açıklama yapmayacağını söyledi.

Fotoğraf: Matias Delacroix / AP

Bolsonaro, geçen yıl seçimle ilgili sosyal medyadan bir açıklama yapmış ve “Seçimi temiz bir şekilde kazanana görevi devrederim. Hileye değil” ifadelerini kullanmıştı. Bolsonaro’nın bugün yeniden gündeme gelen ‘hile yapılırsa görevi devretmeyeceği‘ne dair bu açıklaması, seçim sonuçlarına itiraz edeceği endişesini yükeltiyor.

Lula dün gece yaptığı konuşmasında, “Bolsonaro kazandığımı kabul etmek üzere henüz beni aramadı, beni arayacak mı, ya da kazandığımı kabul edecek mi emin değilim” dedi.

Öte yandan Bolsonaro’nun yakın  müttefiklerinden milletvekili Carla Zambelli sonuçları açıkça kabul ederek Twitter’da, “Size söz veriyorum, Lula’nın hayal edebileceği en büyük muhalefet olacağım” mesajını paylaştı.

Brezilya Amazonları’nın en kötü yılları

Kendisini “kültürel Marksizme karşı ülkenin koruyucusu” olarak konumlandıran sağcı popülist Bolsonaro’nun Brezilya Amazonları’ndaki koruma önlemlerini gevşetmesi ve bunun, yağmur ormanlarındaki çevre suçlarının denetimini azaltmasıyla ülke ekosistemi son 15 yılın en kötü ormansızlaşmasıyla karşı karşıya kaldı. Bolsonaro döneminde izlenen politikalarla giderek giderek tarım ve madenciliğe açılan ormanlarda bilinçli çıkarılan yangınların sayısı da giderek artmıştı.

‣ Yasa dışı altın madencileri Amazonlar’daki yerli halka otomatik silahlarla saldırdı
‣ Brezilya Amazonları’nda ormansızlaşma nisan ayında da rekor kırdı

Ülkedeki çevre savunucuları tarafından protesto edilen ve Amazon Ormanları’nın yakılmasına bilinçli olarak yardım etmek ile suçlanan  Bolsonaro, daha önce  çevre gruplarını hedef göstererek ‘Sivil toplum kuruluşunun meydana getirdiği kanseri yok etmeyi başaramıyorum’ demişti.

‣ Brezilya’da binlerce kişi Amazon’u madenciliğe açan yasa tasarısını protesto etti

Aralarında Leonardo DiCaprio, Jane Fonda, Katy Perry ve Joaquin Phoenix‘in de bulunduğu 35 sanatçı ve oyuncu, ABD Başkanı Joe Biden’a mektup yazarak Brezilya Devlet Başkanı Jair Bolsonaro ile herhangi bir çevre anlaşması imzalamaması için çağrı yapmıştı.

Bolsonaro Ağustos ayında ülkenin en büyük Amazon şehri Manaus’u, Brezilya’nın geri kalanına bağlayan bir otoyol olan BR-319 adlı yolu onarmak için izin verildiğini açıklaış, Yağışlı sezonda çamurla kaplandığı için altı ay boyunca kullanılamayan BR-319 otoyolunun dört mevsim kullanılabilecek bir yola dönüştürecek bir onarıma girmesi, yasadışı ağaç kesimi ve ormansızlaşma için buranın bir arter haline getireceğine dair korkuları alevlendirmişti.

 

İkizdere’ye giden aktivistlere jandarmadan tehdit: Bunları daha önce de yaşadık

Haber: Zülal KOÇER

*

İkizdere Çevre Derneği (İÇDER), doğa talanına karşı yollara düştü. Hem Eskincedere vadisinde yaşanan doğa talanının sonlanması ve Cimil yaylasında yapılacak maden arama çalışmasına karşı çıkmak için İstanbul’dan İkizdere’ye yola çıktı. Horon ve tulum eşliğinde süren yolculuk Cengiz İnşaat’ın talan ettiği Eşkencidere vadisi girişinde açıklama yapmak üzere sonlandı.

Cengiz İnşaat’ın taş ocağı yapım çalışmalarını sürdürdüğü Eşkencidere vadisinde yaşanan doğa katliamını protesto etmek amacıyla doğa savunucuları şantiye önünde basın açıklaması gerçekleştirmek istedi. Sloganlarla buraya yürüyen çevre aktivistlerinin açıklaması jandarma tarafından engellendi.

Kamyonların geçiş güzergahını kapattıklarını gerekçe gösteren jandarma, bir kişiyi gözaltına almak istedi. Çevre aktivistlerinin araya girmesi ile gözaltı engellendi.

‘Buraya bin tane adam getiririm; afedersiniz kımıldayamazsınız’

Yaşanan gerginliğin ardından jandarma komutanının doğa savunucularına söyledikleri ise dikkat çekti. Komutan “Ben bilmiyor muyum buraya bin tane adam getirmeyi, biliyorsunuz daha önce de bunları yaşadık. Yine getiririm. Buraya bin tane adam koyarım affedersiniz kımıldayamazsınız” diyerek tehdit etti.

‘Gelin benim evimi görün; su nasıl akıyor’

Taş ocağının yakınında evi bulunan ve yaşamı taş ocağı ile birlikte alt üst olan Ayşe Baş, jandarmanın engellemesine, “Bir konuşma yapalım. Bizim de sesimizi duyulsun. Gelin benim evimi görün, su nasıl akıyor. Bizi mahvettiler, başka kimseyi de mahvetmesinler” sözleri ile tepki gösterdi.

Bütün engellemelere rağmen şantiye önünde “Cengiz defol, İkizdere bizimdir“, “Ormanlar, nehirler sermaye değiller” sloganları atıldı.

Çevre aktivistleri ardından otobüse binerek İkizdere Yeni Pazar Yeri‘ne geldi. Burada bir basın açıklaması gerçekleştirildi.

‘Tahribat ve yıkım genişleyerek devam ediyor’

Açıklamada konuşan İkizdere Çevre Derneği üyesi Teoman Baş İkizdere’de doğa katliamının tüm hızıyla devam ettiğini söyledi. Baş sözlerine şöyle devam etti:

Hidroelektirik santrallerinin (HES) yapım aşamalarında halkımıza yalan söyleyerek ‘derelerin kurutulmayacağı, gerekli can suyunun’ verileceği taahhüt etmesine rağmen bugün derelerin durumunu hepiniz görüyorsunuz. Ardından taş ocakları ile doğamız, ormanlarımız talan edilirken aynı yalanlar devreye sokuldu. Kapse /Komes Taş ocağı ve Eskencidere’de ki taş ocağı alanlarındaki tahribat ve yıkım genişleyerek devam ediyor. Bu taş ocakları artık İkizdere’nin her yerinden görünen kara bir leke olarak görmeyen gözler, duymayan kulaklar için de artık her yerden görünen yıkım alanı oldu.”

‘Yeni talanların önü açılmaya çalışılıyor’

Son olarak Çevre, Şehircilik ve İklim Değişikliği İl Müdürlüğü tarafından 2015’te Cimil’de maden arama ruhsatı verilen belgeye işaret eden Baş, “Anlıyoruz ki doğa katliamları önünde hiçbir engel görmeyerek yeni talanların önü açılmaya çalışılıyor. İkizdere yer üstü zenginlikleri bütün canlılara yaşamı alanı olurken yapılan ve yapılmak istenen doğa katliamları ile bütün bu zenginlikler yok edilmeye çalışılıyor. Bu talanlara hep beraber dur diyelim. Bu karşı duruş, doğamıza yaşam alanlarımıza karşı sahip çıkmak için oluşturulan bir birlikteliktir. Giden asla geri gelmiyor” diye konuştu.

‘Defolun’

Teoman Baş son olarak şunları kaydetti:

“Bu doğa katliamlarına dur demek ve Cimil’de maden arama ruhsatı verilmesine hayır demek için Cimil’e doğru doğa yürüyüşü yapıyoruz. Bu katliamları durdurmak için bu sene ikincisini düzenleyeceğimiz İkizdere Kestane Festivali’ni yapıyoruz. Gelin İkizdereliler bir olalım. Zalimlere, talancılara karşı sesimizi birleştirerek beraber haykıralım; İkizdere’den eliniz çekin. Ormanıma, derelerime yaşam alanlarıma dokunmayın. Defolun.”

Çevre aktivistleri açıklamanın ardından Cimil’e doğru yaklaşık dört saatlik yürüyüşe başladı.