Ana Sayfa Blog Sayfa 698

[COP27] İklim değişikliği yüzünden Türkiye’yi gıda güvensizliği, su stresi, kronik hastalıklar bekliyor

Dünya Sağlık Örgütü (DSÖ)  COP27’de “Sağlık ve İklim Değişikliği –  Türkiye Profili” adlı raporunu sundu.

Türkiye’de halihazırda sıcaklıkların yükseldiğini, sıcak gün sayısının arttığını yağış düzeni değişikliklerinin gözlendiğini kaydeden raporda bu iklim değişikliklerinin bir sonucu olarak su stresi ve tarımsal üretimde azalma meydana geldiği belirtiliyor.

Rapora göre Türkiye’nin iklim değişikliğinden kaynaklanan sağlık riskleri arasında su kaynaklı, vektör kaynaklı ve gıda kaynaklı hastalıklar; hava kirliliğinin neden olduğu solunum yolu hastalıkları ve ısı stresi var.

Türkiye ormanlarının iklim değişikliği kaynaklı daha sık görülen aşırı olaylar nedeniyle meydana gelebilecek sel, fırtına, orman yangınları, böcek salgınları, istilacı türler ve heyelan gibi risklere maruz kalabileceği belirtiliyor.

Türkiye’deki kuraklık ve değişen yağış düzenlerinin orman üretkenliğini azaltacağı tahmin ediliyor ancak bazı orman alanlarının daha uzun büyüme mevsimleri ve daha bol yağış alması nedeniyle verimlilik artışı yaşayabileceği de belirtiliyor.

Öte yandan bu değişimlerin orman biyolojik çeşitliliğini azaltacağı  ve şimdi ile 2080 yılı arasında ağaç türlerinin dağılımını değiştireceği öngörülüyor.

Raporda test edilen yüksekemisyonlu ikllim modellesinde, yani sera gazı emisyonlarının yüksek kalması halinde ortalama yıllık sıcaklık artışı
yüzyılın sonuna kadar 4.9°C’ye kadar çıkıyor ve yüzyıın sonuna kadar günlerin yaklaşık yüzde 65’i aşırı sıcak geçiyor.

İklim değişikliğinin Türkiye tarım sektörünü çölleşmeye, orman yangınlarına, yüksek buharlaşmaya, aşırı hava olaylarına maruz bırakması; hastalık ve zararlılara karşı dayanıksız hale getirmesi bekleniyor.

Ayrıca, genel olarak yükselen sıcaklıklar ve azalan su mevcudiyeti riski, Türkiye’deki mevcut yağmur suyuyla beslenen tarım arazilerini sürdürülemez hale getiriyor. İklim değişikliğinin bu tür etkileri nedeniyle Türkiye genelinde tarımsal verimin düşmesi bekleniyor.

Öte yandan gıda güvenliği ve güvenilirliği sorunları, yetersiz beslenme, gıda kaynaklı hastalıklar, zoonoz, bulaşıcı olmayan hastalıklar (BOH) ve ölümlerle sonuçlanabileceğine dikkat çekiliyor.

Ayrıca iklim değişikliğiyle yoğunluğunu ve sıklığını artıracak sel ve kuraklıkların nüfusun yer değiştirmesine yol açabileceğive yaralanma gibi doğrudan risklerin yanı sıra su ve sanitasyon altyapısını ve hizmetlerini etkileyebileceği (örneğin suyun kanalizasyon taşmasından bakterilerle (örneğin E. coli, salmonella) kirlenmesi) gibi senaryolara da işaret ediliyor. Buna göre artan sıcaklıklar ve yağışllarla, Vibrio bakterileri de suyu kontamine edebilir.

Dolaylı olarak da iklim değişikliğinin su kalitesi ve miktarı üzerindeki etkisinin su kaynaklı hastalıklara (ishal gibi) ve bulaşıcı olmayan hastalıklara yol açacağı belirtiliyor.

10 şehirde hava kirliliği DSÖ limitinin çok üstünde

Raporda, “Kronik solunum yolu hastalıkları Türkiye’de en önemli morbidite ve mortalite nedenleri arasında yer almaktadır; bu tür hastalıklar çok ciddi bir sosyal ve ekonomik yük oluşturmaktadır. Türkiye’de kronik hastalıklar, yaşlanan nüfus ve değişen yaşam tarzları nedeniyle giderek artıyor. 2018 yılında dolaşım sistemi hastalıkları, iyi huylu ve kötü huylu tümörler ve solunum sistemi hastalıkları, Türkiye’de en çok ölüme neden olan üç hastalık grubu oldu ” değerlendirmelerine yer verildi.

Partikül madde (PM 2.5) kirliliği hava kirliliğinden kaynaklanan erken ölümlerin ekonomik maliyetİ Türkiye’de GSYİH’nin yüzde 6’sına denk geliyor.

Raporda, Türkiye’de hava kirliliği verilerinin mevcut olduğu en kalabalık on ilin hepsinin PM2.5 kirliliği için DSÖ kılavuz değeri olan yıllık ortalama 5 µg/m3’ün üzerinde olduğu kaydedildi.

Bu şehirler Kayseri, Antalya, Gaziantep, Diyarbakır, Ankara, Bursa, İstanbul, İzmir, Adana ve Konya olarak belirtildi.

 

Güneş enerjisi, yedi Asya ülkesini milyarlarca dolarlık maliyetten kurtardı

Ember, Enerji ve Temiz Hava Araştırma Merkezi (CREA) ve Enerji Ekonomisi ve Finansal Analiz Enstitüsü (IEEFA) tarafından bugün yayımlanan bir rapor, güneş enerjisi üretiminin yedi Asya ülkesinin sadece 2022 yılının ilk yarısında milyarlarca dolarlık fosil yakıt maliyetinden kaçınmasını sağladığını ortaya koyuyor.

Analiz, fosil yakıt fiyatlarının yükselmesinin ardından güneş enerjisinin Asya’daki elektrik talebinin karşılanmasına ve enerji güvenliğinin artırılmasına şimdiden katkıda bulunduğunu gösteriyor.

Yedi önemli Asya ülkesinde (Çin, Hindistan, Japonya, Güney Kore, Vietnam, Filipinler ve Tayland) güneş enerjisi üretiminin katkısı, Ocak-Haziran 2022 döneminde yaklaşık 34 milyar ABD doları tutarında potansiyel fosil yakıt maliyetinin önüne geçmiştir. Bu, söz konusu dönemdeki toplam fosil yakıt maliyetlerinin %9’una denk geliyor.

Rapor ayrıca güneş enerjisinin son on yıldaki büyümesini de analiz ederek, güneş enerjisi kapasitesine sahip ilk on ekonomiden beşinin Çin, Japonya, Hindistan, Güney Kore ve Vietnam dahil olmak üzere şu anda Asya’da olduğunu ortaya koyuyor.

Ember’in Asya Elektrik Analisti Dr. Achmed Shahram Edianto çalışmayla ilgili şunları söyledi:

“Asya ülkeleri, güneş enerjisinin hızlı bir şekilde yaygınlaştırılmasının mümkün olduğunu göstererek, bölgedeki diğer ülkeler için önemli bir örnek teşkil etmiş ve değerli dersler çıkarılmasını sağlamıştır. Güneş enerjisi ve depolama fiyatlarının düşmesi ve potansiyel maliyet tasarruflarının gerçekleşmeye başlamasıyla birlikte, Asya’da güneş enerjisi hakimiyeti artık beklenenden çok daha kısa sürede gerçekleşecek gibi görünüyor.”

2022 yılında güneş enerjisi üretimi sayesinde tasarruf sağlandı

Rapor, tahmini 34 milyar ABD$’lık tasarrufun büyük bir kısmının Çin’de olduğunu belirtiyor. Çin’de güneş enerjisinin toplam elektrik talebinin %5’ini karşıladığı ve Ocak-Haziran 2022 arasında yaklaşık 21 milyar ABD$’lık ek kömür ve gaz ithalatını önlediği ortaya koyuyor.

Japonya, yalnızca güneş enerjisi üretimi sayesinde kaçınılan yakıt maliyetlerinde 5,6 milyar ABD doları ile ikinci en yüksek etkiyi gördü.

Hindistan’da güneş enerjisi üretimi yılın ilk yarısında 4,2 milyar ABD doları yakıt maliyetinden kaçınılmasını sağladı. Ayrıca, zaten kısıtlı olan yerel arzı daha da zorlayacak olan 19,4 milyon ton kömür ihtiyacını da önledi.

Vietnam’ın güneş enerjisi, ek fosil yakıt maliyetlerinde 1,7 milyar ABD dolarını önledi. Bu oldukça büyük bir büyümeye işaret ediyor: Vietnam’ın güneş enerjisi üretimi 2018 yılında sıfır terawatt saate (TWh) yakındı. Güneş enerjisi 2022 yılında Ocak-Haziran ayları arasındaki elektrik talebinin %11’ini (14 TWh) karşıladı.

Güneş enerjisindeki büyümenin daha yavaş olduğu Tayland ve Filipinler’de kaçınılan yakıt maliyeti yine de dikkate değer. Güneş enerjisi, 2022’nin ilk altı ayında Tayland’ın elektriğinin yalnızca %2’sini oluştururken, tahmini 209 milyon ABD$’lık potansiyel fosil yakıt maliyetinden kaçınıldı. Filipinler, güneş enerjisinin üretimin yalnızca %1’ini oluşturmasına rağmen 78 milyon ABD doları tutarında fosil yakıt harcamasından kaçındı.

Benzer şekilde Güney Kore’de de yılın ilk yarısında güneş enerjisi ülkenin elektriğinin %5’ini üreterek 1,5 milyar ABD dolarına mal olan potansiyel fosil yakıt kullanımının önüne geçti.

CREA’nın Güneydoğu Asya Analisti Isabella Suarez,  “Asya ülkelerinin, maliyetli ve yüksek oranda kirletici fosil yakıtlardan hızla uzaklaşmak için sahip oldukları muazzam güneş enerjisi potansiyelinden faydalanmaları gerektiğine” dikkat çekti:

“Sadece mevcut güneş enerjisinden elde edilebilecek tasarruf potansiyeli bile muazzamdır ve rüzgâr gibi diğer temiz enerji kaynaklarıyla birlikte bunların yaygınlaştırılmasının hızlandırılması bölgedeki enerji güvenliği için hayati önem taşıyacaktır. İddialı hedefler önemli olmakla birlikte, ileriye dönük olarak izlenmesi gereken en önemli şey bu hedeflerin takip edilmesi olacaktır.”

Asya’nın güneş enerjisi geleceğinde daha fazla potansiyel tasarruf

2030’da güneş enerjisi kapasitesine yönelik mevcut hedeflerin tutturulması, yedi ülkenin yakıt maliyetlerinde en az 44 milyar ABD$’lık bir tasarruf sağlamasını mümkün kılabilir; bu yılın ilk yarısına kıyasla 10 milyar ABD$ daha fazla.

Bu hedeflerin gerçekleştirilmesi için şebeke stabilizasyonu, yatırımların önünü açacak yenilikçi politika reformları ve özel sektörle iş birliği yapılması gerekecek.  Ancak, güneş enerjisinin önümüzdeki on yıl içinde Asya’nın enerji hikayesinde önemli bir rol oynayacağı açık.

Enerji Ekonomisi ve Finansal Analiz Enstitüsü‘nün konuyla ilgili değerlendirmesi de şöyle: :

“Asya’da güneş enerjisinin başarılı bir şekilde yaygınlaşmasının önündeki en önemli zorluklardan biri şebeke stabilizasyonu ve enerji piyasası reformu için yapılacak yatırımlar olacaktır ve bu da güneş enerjisinin yatırımcılar için ne kadar cazip olduğuna bağlıdır. Ancak kısa vadede sermaye maliyetleri, yakıt maliyetleri, işletme ve bakım maliyetleri gibi maliyet unsurları bölgenin güneş enerjisi potansiyelinin hayata geçirilmesi için kritik önem taşıyacaktır.”

 

Tekirdağ, dört koldan kirlilik kıskacında: Aşırı sanayileşme yetmedi, Angus çiftliği kuruluyor

Haber: Serap CÖMERTOĞLU İŞCAN

*

TEKİRDAĞ – Son zamanlarda sanayinin kalbi olarak nitelendirilen Çorlu’da sanayi tesisleri ile birlikte yoğun nüfusun neden olduğu kirliliğin yanı sıra, Karatepe’deki katı atık bertaraf tesisinin düzgün işletilememesi ve kurulması planlanan Angus çiftliğinin, geri dönüşü olmayan tehlikelere neden olacağı kaydediliyor.

Tekirdağ’da Çorlu ve Çerkezköy merkezli gelişen sanayileşme, ülke ekonomisinin büyük bir bölümüne katkı sağlarken, bölgede telafisi olmayan sorunları da beraberinde getiriyor.

‣Ergene Nehri’nde su analizi sonucu
‣Ergene’den gelen atık sular göz göre göre Marmara’yı öldürüyor
‣Tarım topraklarına OSB girişimi
‣Istrancalar’da ÇED’lere verilen onaylar yargıdan döndü

Sanayileşme Tekirdağ’a telafisi olmayan sorunlar getiriyor

Kontrolsüz sanayileşme ile artan nüfus, düzensiz şehirleşme, çevre kirliliği gibi birçok etken, şehrin dokusunu değiştiriyor. Su, toprak kirliliği gibi en büyük tehlikelerden biri olan hava kirliliği de son zamanlarda bölgede etkinliğini sürdürerek risk oluşturuyor.

Gece geç saatlerden sonra, çeşitli tesislerden yayılan duman ve koku hava kirliliğine neden olurken, şehirdeki yaşamı da zorlaştırıyor. Hava kalitesi indeksi, 55HKI ile orta düzeyde görülen Çorlu’da son dönemlerde kent geneline yayılan koku ve duman kentte yaşam kalitesini etkilerken tartışmaları da beraberinde getiriyor.

Sanayi tesisleri ile birlikte yoğun nüfusun neden olduğu kirliliğin yanı sıra, Karatepe’de ki katı atık bertaraf tesisleri ve kurulması planlanan Angus çiftliği şehirdeki riskler arasında yer alıyor.

Kokunun birbirinden bağımsız iki sebebi var

Hava kirliliği ve kokuya ilişkin açıklamada bulunan geçmiş dönem TMMOB Çevre Mühendisleri Odası Trakya Şube Temsilcisi Emre Güney, Çorlu’da yaşanan kokunun birbirinden bağımsız iki sebebi olduğunu vurguluyor.

TMMOB Çevre Mühendisleri Odası Trakya eski Şube Temsilcisi Emre Güney

Bunlardan ilkinin tekstil fabrikalarındaki ram makinelerinden çıkan, petrol türevi yağlar olduğunu aktaran Güney, şunları anlatıyor: “Polyester esaslı olan ürünler, 220-240 derecelik ram makinesinden geçirilir. Makineden geçerken de içerisindeki polyester esaslı petrol, buharlaşır. Bir fabrikanın, bir ram bacasından günde bir varil yani 50 litre yağ çıkar. Bir fabrikada dört ya da beş tane vardır. Her fabrikadan günde 200 litre yağ çıkıyor. Bölgede yüzlerce fabrika var ve bunların çeşitli filtreler takması gerekiyor. Fakat, bazıları takmıyor. Bu nedenle de bahsettiğimiz yağ, havadan daha ağır olmasından dolayı, şehre çöküyor. Bölgede ki hakim rüzgar, Saray ve Istıranca’dan gelerek, güney tarafına denize doğru gider. Bölgede ki OSB’lerden esen rüzgarla çevreye sirayet ediyor. Bunun haricinde kimya fabrikalarından çıkan dumanlar da var.”

İkincisinin ise Karatepe’deki katı atık bertaraf tesisi olduğunu aktaran Güney, arıtma tesisinin birçok atığı depoladığını belirtiyor.

Güney, depolanmada belli bir süre sonra içsel yanma gerçekleştiğini ifade ederek, “Organik atıklar kendi kendine kompostlaşmaya başlar. Bunların kokusunun da ters rüzgarla Çorlu’ya gelmesi muhtemel. Çevre mühendisi olarak benim öngörüm bu yönde” diyor.

‘Beyaz duman görülmemesi için genellikle gece karanlığında salınım yapılıyor’

VOC denen petrol türevi uçucu organik birleşiklerin beyaz bir duman olduğunu ve çok çabuk belli olduğunu vurgulayan Güney, gündüz vakti salım yapıldığında yere çöken dumanın, herkesi rahatsız ettiğini, beyaz dumanın görülmemesi için ise genellikle gece karanlığında salım yapıldığını kaydediyor.

Çorlu’da bir OSB

‘Akredite laboratuvar eşliğinde emisyon ölçümleri gerçekleştiriliyor’

Tekirdağ Çevre ve Şehircilik İl Müdürü Kaan Sinan Tohumcu ise denetimlerin tüm hızıyla devam ettiğini ve bölgede yer alan işletmelerin bacalarında, akredite laboratuvar eşliğinde emisyon ölçümleri gerçekleştirildiğini belirtiyor.

Tekirdağ Çevre ve Şehircilik İl Müdürü Kaan Sinan Tohumcu

Emisyon değerlerinin yönetmeliklerde belirlenen sınırların üzerinde olduğu tespit edilen işletmelere, 2872 Sayılı Çevre Kanunu gereğince gerekli işlemlerin yapıldığını dile getiren Tohumcu’ya göre sorun yok:  “Ekiplerimiz, her gece gidip ölçüm yapıyor. Şüphelendiğimiz, halkın şikayet ettiği, gece duman gördüğümüz her yeri denetliyoruz. Teknik işlemlerimizi gerçekleştiriyoruz. Ama şundan kaynaklı diyebileceğimiz bir nokta henüz yok. Hava istasyonlarımız da koku ölçüyor. Koku, çok zor bir parametre. Ama, ölçümlerde de çok spesifik bir değere rastlamadık. Ölçüm cihazımız, Çorlu içerisinde ve OSB’den gelen kirliliğe bakmak için fakültenin önünde var. Sadece sanayiden gelen koku değil, şehir içinde fırın, yangın gibi farklı etkenlerden oluşan kokular da mevcut.”

56 tesisin faaliyeti durduruldu

Hava kirliliğinde, tekstilde her geçen gün polyesterin artması, belediye arıtmaları dahil çeşitli süreçlerin düzgün yönetilememesi gibi birçok etkenin olduğunu aktaran Tohumcu, şunları paylaşıyor:

“Suyla ilgili yaptığımız denetimler bile Çorlu’daki hava kirliliğini azaltma ile ilgili çalışmalarımıza giriyor. Çevre kirliliğinin önlenmesine yönelik yılbaşından itibaren 2 bin 470 denetim gerçekleştirildi. Denetimlerde Çevre Kanunu‘na aykırı faaliyette bulunan 209 tesise 24 milyon 708 bin lira ceza uygulandı, 56 tesisin de faaliyeti durduruldu”

Tohumcu, Çevre, Şehircilik ve İklim Değişikliği Bakanlığı’nca yürütülen proje sonrasında trafik kaynaklı hava kirliliğinin azaltılması amacıyla da Tekirdağ’da Egzoz Elektronik Denetleme aracının göreve başladığını söylüyor.

Trafikteki araçların, seyir halindeyken egzoz emisyon ölçümü yaptırıp, yaptırmadıklarının denetlendiğini söyleyen Tohumcu, seyir halinde emisyon radarına takılan araçlara, 2 bin 815 lira ceza işlemi uygulandığını belirtti. Tohumcu, su, hava, atık yönetimi, ÇED, toprak, egzoz ve ısınma konularında denetimlerin devam edeceğini vurguluyor.

Vatandaşlar baca gazlarından olumsuz yönde etkileniyor

Ancak Çorlu Belediye Başkanı Ahmet Sarıkurt da şehirde yaşayan vatandaşların baca gazlarından olumsuz yönde etkilendiğini belirtiyor: “Fabrikaların çatılarında kedi gibi gezmiş bir adamım. Çocuklarla ilgili kaygı taşıyorum.”

Çorlu Belediye Baskani Ahmet Sarıkurt

Karatepe’de endüstriyel atıklar mevcut

Karatepe’de Tekirdağ Büyükşehir Belediyesi ile Panap A.Ş tarafından sözleşmesi yapılan katı atık bertaraf tesisine, endüstriyel atık alınmayacağı açıkça belirtildiği halde ÇED dosyasında ki tabloda, endüstriyel atıkların kodlandığını aktaran Sarıkurt, ÇED raporunda belirtilenle, sözleşmede yer alanların aynı olmaması nedeniyle dava açtıklarını ve ÇED raporunu iptal ettirdiklerini ifade ediyor.

‘Pencere açılamıyor’

Gece 03.00 ve 04.00 arası Çorlu’da pencere açılamadığına dikkat çeken Sarıkurt, şunları söylüyor: “Çevre Kanunu’nda cezai müeyyideler de var. Bu adamlar, nasıl bizim hemşerilerimizi zehirlemeye devam edebilir. Bu durumdan yorulmuş bir şehrin belediye başkanı olarak, bunun üzerine eklenebilecek bir risk gördüğümüz anda, yapılması gerekeni yaparız. Katı atık bertaraf tesisi olmasın, demiyoruz. Ama yükün hakkaniyetli biçimde, özellikle endüstriyel atıkların bizim şehrimizde bertaraf edilmesini istemediğimiz için bu davayı takip ediyoruz. Doğacak sorun, hepimizin sorunu, ilçe belediyelerinin sorunu diye ele alınması sağlıklı değil. ÇED raporunun doğru hazırlanması gerektiğini, bilirkişi raporlarının tespitiyle mahkeme söylüyor.”

Katı atık bertaraf tesisi ile ilgili Tekirdağ Valilik makamında, Vali Aziz Yıldırım, Tekirdağ Büyükşehir Belediye Başkanı Kadir Albayrak, Süleymanpaşa Belediye Başkanı Cüneyt Yüksel’in olduğu bir toplantı gerçekleştirildiğini aktaran Sarıkurt, Tekirdağ’da çöplerin Süleymanpaşa ve Çorlu olmak üzere şehrin iki tarafında toplanacağı, kurumların da üzerine düşen görevi yapacağına ilişkin konuşulduğunu hatırlıyor.

Tekirdağ Büyükşehir Belediye Başkanı Kadir Albayrak

Süleymanpaşa ilçesi Demirli’de, 3. Lot için Orman Bakanlığı’ndan izin verilmediğinden dolayı 3. Lot yapılamazken, Çorlu Karatepe’de endüstriyel atıkların yer alması nedeniyle ÇED raporu, açılan dava ile reddedilmişti.

Tekirdağ Büyükşehir Belediye Başkanı Kadir Albayrak, Tekirdağ’ın çöp koyacak alanının kalmadığını, büyük bir çevre felaketi yaşanacağını belirtirken, Çorlu Belediye Başkanı Ahmet Sarıkurt, Valilik huzurunda alınan kararların uygulanması yönünde hatırlatmada bulunuyor.

Beklenen bir akıbet

Çorlu Kent Konseyi Çevre ve Sağlık Komisyonu Başkanı Murat Sevgi de Karatepe’nin atıkların bertaraf edilip, ayrıştırıldığı ve yakarak enerjiye dönüştürüldüğü çok sayıda prosesin işlediği iki tesise sahip lokasyan olduğunu belirtiyor:

Çorlu Kent Konseyi Çevre ve Sağlık Komisyonu Başkanı Murat Sevgi

“Bir tanesi 2011 yılında İstanbul’dan gelerek, faaliyete başlayan özel mülkiyete ait tesis. İkincisi ise Tekirdağ Büyükşehir Belediyesi’nin görevi olan atık toplama işini yapması gereken özel şirkete verilmiş bir işin yürütüldüğü tesis. Bu tesis, 2021 yılından bu yana kuruluşunu sürdürüyor. İlk itiraz Büyükşehir Belediyesi’nin iş verdiği şirket tarafından sunulan ve Tekirdağ Valiliği tarafından ‘ÇED gerekli değildir‘ kararına karşı Çorlu Belediyesi tarafından Tekirdağ 2. İdare Mahkemesi tarafından dava açıldı. Bu dava sonucunda ÇED gerekli değildir kararı iptal edildi. Ardından Tekirdağ Büyükşehir Belediyesi tarafından iş verilen şirket ikinci bir ÇED başvurusu yaptı. Bu başvuru sonucunda ise Çevre Şehircilik ve İklim Değişikliği Bakanlığı tarafından ‘ÇED olumlu’ kararı verildi.ÇED olumlu kararından sonra ‘ÇED olumlu’ kararına Tekirdağ Büyükşehir Belediyesi Danıştay’a itiraz etti. Danıştay’dan kararın yürütmesinin durdurulması talep edildi. Danıştay 6. Dairesi söz konusu talebi reddetti”

Bir organik yapı olarak görülen yaşam alanlarının, kontrolsüz büyüdüğünde bu irileşmenin yapıya zarar vermesinin beklenen bir akıbet olduğunu söyleyen Sevgi, şunları paylaşıyor:

“İşlevler yavaşlar, alınması gereken hizmetlerde aksamalar yaşanır, ulaşım hizmetleri tıkanır ve atıklar, sağlıklı bir yapıda olması gereken bertaraf ve uzaklaştırma süreçlerinin aksaması sonucu, yerleşim alanlarına zarar vermeye başlar.”

‘Angus kokusu istemiyoruz’

Öte yandan Çorlu’da faaliyete geçirilmeye çalışılan angus çiftliği de sekiz yıl sonra tekrar gündemde. 2014 yılında yapılan, tepkiler ve canlı hayvan ithalatı ile ilgili politikaların etkisiyle faaliyet gösteremez hale gelen hayvancılık tesisinin yeniden kurulması planlanıyor.

Çorlu ile Marmaraereğlisi arasında Yakuplu Mahallesi’nde 163 bin 372 metrekarelik arazide kurulması planlanan tesisle ilgili geçtiğimiz günlerde halkı bilgilendirme toplantısı gerçekleştirildi.

Angus çifliğinin halkı bilgilendirme toplantısı

Belediye Başkanı Ahmet Sarıkurt, Baro Başkanı Egemen Gürcün, tüm siyasi parti temsilcileri, sivil toplum kuruluşları ve halkın yoğun katılım gösterdiği toplantıda “Angus kokusu istemiyoruz” denildi.

‘Köy ve mahalleleri yaşanmaz hale getiriyor’

Belediye Başkanı Ahmet Sarıkurt, sekiz yıl önce kurulan Angus çiftliğinin, yaydığı koku ile çevredeki köy ve mahalleleri yaşanmaz hâle getirdiğini ve sekiz yıl sonra Angus sorununun tekrar gündemde olduğunu kaydediyor.

Tesis binalarının kaçak yapıldığını, imar barışından yararlanılarak varlıklarını sürdürdüklerini aktaran Sarıkurt’un verdiği bilgiler şöyle: “Bu binalar ruhsatlı olarak mı yapıldı, bu yapıların tamamı kaçak yapıldı. Biz Çorlu Belediye Başkanlığı olarak Çevre Şehircilik İl Müdürlüğümüzün tespitleri üzerine konteynır yapan hemşerilerimizin çevre şehirciliğin yazdığı yazı üzerine mühürleyip, yıkıp bir de ceza kesiyoruz. Bu tesis 160 bin metre kare, normalde kaçak yapılan binalara imar barışı kapsamında bir yasa çıktı paraya verince binaların hepsi görünmez hale geldi.”

160 bin metrekarelik açık ve kapalı barınak alanlarından oluşan ve yıllardır boş duran dev tesisin kiralama yoluyla tekrar işletilmeye başlanması ile birlikte, günde 148 bin 500 kg büyükbaş gübresi, 56 bin 250 kg küçükbaş gübresinin üreteceğinin öngörüldüğüne dikkat çeken Sarıkurt, “Daha önce birçok defa bu tür dev hayvan depolarından çevreye verilen zararı yaşamış bir kent olan Çorlu’da ne böyle bir zararı ne de bu hayvan çiftliğinin sebep olacağı kötü kokuyu istemiyoruz. Çorlu’da angus çiftliği, angus kokusu istemiyoruz”diyor.

Hem hayvanlara hem çevreye zarar veriyor

Çorlu Kent Konseyi Çevre ve Sağlık Komisyonu Başkanı Murat Sevgi de Trakya’da dev hayvan depoları ve vahşi işletme şartları ile yürütülen hayvancılığın, hem hayvana hem de çevresine zarar veren bir süreç olduğuna dikkat çekiyor.

Sevgi, yerel hayvancılığın tabana yayılmasının önündeki dev işletmelerin bu işlevleri ile hem hayvancılığın birer vahşi endüstriyel çarka dönüşmesine hem de dar alanda tahammül sınırlarının çok üzerinde çevresel etkilerin ortaya çıkmasına neden olduğunu belirtiyor:

“160 bin metrekarelik açık ve kapalı barınak alanlarından oluşan ve yıllardır boş duran dev tesisin kiralama yoluyla tekrar işletilmeye başlaması ile birlikte 148.500 Kg/gün büyükbaş gübresi, 56.250 Kg/gün küçükbaş gübresi üreteceği öngörülmektedir. İşletmede oluşacak atıkların bertarafı için Çorlu’nun Karatepe mevkisinde bulunan iki adet dev atık bertaraf tesisi ile başlı başına bir çevre sorunu olan Karatepe’ye ulaştırılması da şehrin merkezindeki caddeler üzerinden yapılmak zorunda kalacak. Neresinden tutsanız elinizde kalıyor! Daha önce de bu tür dev hayvan işletmelerinden çevreye verilen zararı canlı canı yaşamış bir şehir olan Çorlu’da durum tepkiyle karşılanıyor.”

Angus çiftliğine ilişkin Çevre Şehircilik ve İklim Değişikliği İl Müdürlüğü’ne itirazda bulunulduğunu aktaran Sevgi, söz konusu tesis ile ilgili yeni diye sunulan proje kapsamında tesisten dolayı oluşacak çevresel sorunlar ve koku problemleri ile ilgili geçmişteki tecrübelere dayalı ciddi endişelerin bulunduğunu aktarıyor.

Bununla birlikte tesisin çok fazla eksiği ve çevresel anlamda yaratacağı riskler bulunduğuna da işaret ediyor:

“ÇED dosyası içinde büyük yem kamyonları ve hayvanların nakilleri için kullanılan yollar hakkında UTDK-Ulaşım ve Trafik Düzenleme Komisyonu kararı bulunmamaktadır. Şahbaz merasında bulunan tarımsal amaçlı hayvan sulama göletine olan mesafe 690 metredir.

Tesisten yağmur desteği ve kendi doğal akışı ile hayvan sulama göletine kirlilik getirmesi geri dönüşü olmayan çevre sorunlarına sebep olacaktır. Halkın katılım toplantısında yapılan bilgilendirmede; önceki işletme döneminde yaşanan sorunların giderileceği ifade edilmiştir. Buna karşın; hem alan, hem de kapasite olarak boyutları çok büyük bir iş için ÇED başlangıç dosyasında belirtilen bütçe boyutlarıyla pek bir değişiklik yapılamayacağı ortadayken, nasıl bir iyileştirmeden söz edildiğinin tarif edilmesi gerekmektedir.

ÇED üzerinde sunulan dosya, ÇED Başvuru Dosyası olup, Halkın Katılımı Toplantısı’nda yayınlanan dosyanın detaylı incelenip fikirlerin beyan edilebilmesi için kapsamlı ÇED dosyası olması gerekirken, böyle olmadığı görülmüş olup halkın katılımı toplantısının bu sebepten dolayı hukuksuz olduğu değerlendirilmektedir. Halkın katılımı toplantısı için yayınlanan Proje Tanıtım Dosyası’nda kümülatif etki ile ilgili bir değerlendirilme yapılmamıştır. Tesisin etrafında benzer bir tesisin bulunmadığı belirtilmiştir. Ancak tesise 750-800 m mesafe de benzer tesisler bulunmaktadır. Bu tesislerin hep beraber kümülatif olarak değerlendirilmesi gerekmektedir”

Hava kirliliği sağlık tehdidini de beraberinde getiriyor

En büyük çevre kirliliği arasında yer alan hava kirliliği sağlık tehdidini de beraberinde getiriyor.

Namık Kemal Üniversitesi (NKÜ) Halk Sağlığı Bölüm Başkanı Gamze Varol, hava kirliliğinin sağlık üzerindeki etkisine dikkat çekiyor.

NKÜ Halk Sağlığı Bölüm Başkanı Gamze Varol

Hava kirliliğinin, havada bulunan yabancı maddelerin insan sağlığında, diğer canlıların yaşamında ve cansız maddelerde de zarar oluşturabilecek miktar, yoğunluk ve sürede atmosferde yer almasıyla oluştuğunu belirten Varol, kirliliğe neden olan çeşitli parametreler olduğunu vurguluyor.

Dış ortam hava kirleticileri, insan yapımı veya doğal nedenlerle oluşan, hepsi için farklı sınır değerleri olan ve sınır değerlerin aşılması durumunda, öncelikle insan sağlığı olmak üzere, tüm canlı ve cansızların üzerinde zararlar doğuran kirleticiler olduğunu aktaran Varol, partiküler madde, kükürtdioksit, nitröz oksitler, karbonmonoksit ve ozonun önemli dış ortam kirleticileri olduğuna dikkat çekiyor.

Türkiye DSÖ tarafından belirlenen üst sınır limitlerinin üzerinde

Söz konusu kirleticilerin her biri için üst limitler olmakla birlikte, Dünya Sağlık Örgütü’ne (DSÖ) göre partikül madde 10 (PM10 )üst sınırı yıllık 15 μg/m3 iken Türkiye için 40 μg/m3 olarak belirlenmekte. İnce partikül madde (PM2.5) için DSÖ üst sınırı yıllık 5 μg/m3 iken Türkiye’de PM2.5 için yasal bir limit değerine yönelik mevzuat bulunmuyor. Türkiye’nin 2029 için belirlediği ince partikül madde (PM2.5) kirliliği limiti ise DSÖ sınır değerlerinin beş katı olduğu belirtilmekte.

Hava kirliliğinin, düşük dozlarda bile sağlık için önemli bir tehdit olduğunu belirten Varol, uzun dönem hava kirliliğine maruz kalan milyonlarca insanın solunum, kalp damar sistemi hastalıkları, diyabet gibi kronik hastalıklar ve kanser ile mücadele etmek zorunda kaldığını anlatıyor.

Hava kirliliğinden kaynaklı birçok ölümün gerçekleştiğini de hatırlatan Varol, prematür ölümlerin, yüksek oranda iskemik kalp-damar hastalıkları, nörolojik hastalıklar (inme gibi), alt solunum yolu enfeksiyonları, KOAH ve akciğer malignitesi gibi solunum sistemi hastalıkları sebebiyle oluştuğu bilgisini paylaşıyor.

Üç yılda en az 128 bin 668 kişi hava kirliliğine bağlı yaşamını yitirdi

Kara Rapor 2020 verilerine göre ise son üç yılda en az 128 bin 668 kişi hava kirliliğine bağlı nedenlerden dolayı yaşamını yitirdi.

Kaynak: Kara Rapor 2020

Verilere göre; Türkiye’de meydana gelen 30 yaş üstü kazalar hariç ölümler içerisinde, hava kirliliğine atfedilen ölüm sayısı 2017 yılında 51 bin 794, 2018 yılında 45 bin 398, 2019 yılında 31 bin 476.

Raporda, üç yılın sonunda ölüm sayılarında düşüş yaşandığı görülse dahi 2017 yılında 4 ilin, 2018 yılında 8 ilin, 2019 yılında 18 ilin verilerinin mevcut olmadığı belirtiliyor.

Hava kirliliğine bağlı ölümler engellenebilir

Varol, Türkiye’de hava kirliliğinin Dünya Sağlık Örgütü kılavuz değerine indirilmesi durumunda, ölümlerin önlenebileceğine dikkat çekiyor.

Havaya salınan her kirliliğin sağlık açısından risk oluşturduğunu söyleyen Gamze Varol, hava kirliliğine ilişkin gerekli tedbirlerin alınması ve politikaların uygulanması sonucu hava kirliliğinden kaynaklı hastalıklar ve ölümlerin önlenebileceğine dikkat çekiyor; Covid-19 salgının ilk dönemlerinde alınan sıkı tedbirlerin, hava kirliliğinin azalmasına neden olduğunu hatırlatıyor:

“Pandeminin ilk zamanlarındaki sıkı tedbirler sonucunda hava kirliliğinin azalması, hastalık ve ölümlerin nasıl önlenebileceği konusunda fikir vermekte. Hava kirliliğinin yüksek olduğu bölgelerde ise Covid-19 vaka sayılarında artış yaşandığı gözlendi. Kalp hastalıkları, astım, KOAH, Covid-19 gibi birçok hastalıkla mücadele etmek istiyorsak, ilk önce hava kirliliği ile mücadele etmeliyiz.”

[COP27] ‘Borç takasları’ yoksul ülkelerin finans ve çevre sorunlarını çözebilir mi?

Barbados Başbakanı Mia Amor Mottley, eylül ayında Birleşmiş Milletler Genel Kurulu‘nda, birçok gelişmekte olan ülkenin omuzladığı artan borç ve bunun onların gelişmeleri üzerindeki büyüyen olumsuz etkisi hakkında konuşmuştu.

Çin hariç düşük ve orta gelirli ülkeler için ortalama borç, 2011’deki yüzde 26’ydı. Bu oran 2020’de gayri safi milli gelirlerinin yüzde 42’sine ulaştı. Latin Amerika ve Karayipler‘deki ülkeler için ise yıllık ödemeler sadece bu borcu kapatmak için yapılıyor ve toplam ihracatının ortalama yüzde 30’unu oluşturuyor .

Mottley, aynı zamanda, bu ülkeler “ iklim değişikliği, pandemi ve şimdi de enflasyonist baskılara yol açan ve ne yazık ki insanların koşulları kendi çözümlerini bulmak zorunda kaldığı üçlü bir krizle ” karşı karşıya” dedi.

Tufts Üniversitesi’nde araştırma görevlisi olan Soyoung Oh‘un The Conversation için yaptığı araştırmaya göre, iklim değişikliğinin giderek gücünü artıran olumsuz etkileri, artan borçlanma maliyetleri, yüksek enflasyon ve yavaş ekonomik büyüme ile birleştiğinde, gelişmekte olan ülkeleri zor durumda bıraktı.

Yüksek borç ödemeleri, ülkelerin iklim etkilerini azaltmak ve uyum sağlamak için daha az kaynağa sahip olduğu anlamına geliyor. İklim değişikliği ise kırılganlıklarını artırıyor ve bu durum onların egemenlik riskini  büyüterek borçlanma maliyetlerini yükseltiyor. Azalan üretken kapasite ve vergi tabanı , daha yüksek borç risklerine de yol açıyor. Bu bir kısır döngü.

Özellikle gelişmiş ülkeler ve uluslararası kuruluşlar ise “en etkili çözüm” olarak,  her iki sorunun aynı anda üstesinden gelinmesine yardımcı olmak  üzere “iklim borç takaslarından” bahsediyor. BM Genel Sekreter Yardımcısı Amina Mohammed , 6-18 Kasım’da düzenlenen COP27 öncesinde öncesinde iklim-borç takaslarından ülkeleri “sakatlayan” borçlarını yeniden finanse etmek için bir seçenek olarak bahsetti .

Borç takasları nasıl çalışıyor?

Borç-iklim takası , ülkelerin serbest bırakılan finansal kaynaklarla yerel iklim projelerini finanse etme taahhüdü karşılığında borç yükümlülüklerini azaltmalarına olanak tanıyor.

1980’lerin sonlarından beri Bolivya, Kosta Rika ve Belize dahil olmak üzere gelişmekte olan ülkelerde iklim uyumu, çevreyi korumak ve likidite krizini ele almak için kullanılıyor. Bunlar genellikle “doğa karşılığı borç takasları” olarak biliniyor.

Örneğin Belize, deniz alanlarının yüzde 30’unu korunan alanlar olarak belirlemeyi taahhüt etmesi ve karmaşık bir ‘doğa koruma’ sözü karşılığında 20 yıl boyunca söz konusu takas ile 4 milyon ABD doları harcaması karşılığında borcunu azaltmayı başardı. 

The Nature Conservancy tarafından 2021’de düzenlenen takas, ABD merkezli bir çevre grubunun Belize’ye düşük faizli borç verme fonlarını, yüzde 45’lik büyük bir indirimle 553 milyon dolarlık ticari borcu geri satın almasını içeriyor. Nature Conservancy, ABD hükümeti tarafından desteklenen ve tahvillere güçlü bir yatırım yapılabilir kredi notu veren “mavi tahviller” ihracı yoluyla Credit Swisse yatırım bankasının fonlarını topladı.

Benzer şekilde, Kosta Rika, ABD ile iki borç-doğa takası gerçekleştirdi.  Takas kapsamında Kosta Rika , koruma projeleri için 53 milyon dolar tahsis etmeyi kabul etti . Halihazırda ülkede 60.000’den fazla ağaç dikildi ve ormansızlaşma bir ölçüde tersine çevrildi.

Kiribati, Tuvalu ve Marshall Adaları gibi düşük gelirli Pasifik ülkeleri inşa ettikleri deniz duvarlarıyla topraklarını deniz seviyesinin yükselmesinden ve erozyondan korumak için savaşıyor. 
Doğa için borç takasları çoğunlukla koruma için kullanılırken, aynı kavram güneş tarlaları veya deniz duvarları inşa etmek gibi iklim değişikliğini azaltma ve uyum faaliyetlerine genişletilebilir . Bazı finans uzmanları , borç-iklim takaslarının, özel sektör tahvil sahiplerini, tuttukları ulusal borcu karbon denkleştirmeleriyle değiştirmeye teşvik edecek şekilde yapılandırılabileceğini öne sürüyor. 

Başarılı borç-iklim takaslarının üç anahtarı

İlk olarak, borç takaslarının karmaşık yönetim yapıları kullanımlarını sınırlıyor. Geçmişte, işlemler genellikle küçüktü ve 1987’den 2003’e kadar çevre için yalnızca yaklaşık 1 milyar dolarlık fon sağladı. Gelecekteki iklim-borç takasları için bir dönem sayfası şablonu karmaşıklığı azaltabilir ve ilgili zaman ve maliyetleri azaltabilir.

İkincisi, borç-iklim takaslarının, borçlu ülkelerin iklim adaptasyonu ve hafifletme projelerine yatırım yapmasına izin vermek için borç yükünü yeterince hafifletmesi gerekecek. Örneğin ABD, Endonezya hükümetinin koruma hedeflerine ulaşmasına yardımcı olmak için yeterince çaba göstermediği için eleştirildiği 2009 yılında, bu ülke ile doğa için borç takasları oluşturmuştu.

Başka bir endişe, -“ekleme” olarak bilinir – takasların, halihazırda planlanmış veya şu anda uluslararası iklim finansmanı ile ödenmiş çabaları kapsamak yerine, ek iklim çabalarına yol açmasını sağlamak.

Ülkelere ulaşan uyum yardımının miktarı ile ihtiyaç duydukları miktar arasındaki uçurumun artmasıyla birlikte , borç-iklim takaslarının anlamlı bir finansman kaynağı olabileceği belirtiliyor. Kar amacı gütmeyen bir araştırma grubu olan Climate Policy Initiative, yakın zamanda, ülkelerin Ulusal Olarak Belirlenmiş Katkıları’nda (BM’ye sundukları iklim değişikliği planları) listelenen uyum ihtiyaçlarının yaklaşık yüzde 90’ının ancak kalkınma bankalarının veya diğer ülkelerin yardımıyla karşılanabileceğini tahmin ediyor.

Borç takaslarını deneyen bölgeler

Birkaç bölge borç-iklim takaslarını test ediyor.

Batı Afrika Ekonomik ve Sosyal Komisyonu, kreditörler ve yedi pilot ülke arasında bir irtibat görevi gördüğü bir İklim/Sürdürülebilir Kalkınma Hedefi Borç Takası geliştirdi.  Girişim, daha dayanıklı tarım geliştirmek gibi sürdürülebilir kalkınma ve iklim hedeflerini ilerletmeye odaklanıyor.

Benzer şekilde, Karayip Dayanıklılık Fonu‘nun bir parçası olarak, Latin Amerika ve Karayipler Ekonomik Komisyonu, İklim Uyum Değişimi için bir borç planı başlatmayı planlıyor . Belize’nin borç takasına benzer şekilde yeşil tahviller çıkararak üç pilot ülkedeki 527 milyon dolarlık borcu azaltmayı hedefliyor. Buna göre, kalkınma bankaları, yeni tahvilleri garanti edecek ve kredi riskini azaltacak. 

Yatırım uzmanları, özenle tasarlanmış ve düzgün işleyen borç-iklim takasları ve uluslararası kurumların desteğiyle, gelişmekte olan ülkelerin, umutsuzca ihtiyaç duyduğu iklim etkilerini hafifletme ve uyum eylemleri için finansmanları genişletebileceği ve ağır borç yüklerinin bir kısmını kaldırabileceğini düşünüyor.

[COP27] Protestolar sürüyor: Kayıp ve hasar için paraları sökülün!

İklim krizinden adaletsiz şekilde etkilenen ülkelerin olan zararlarının tazmin edilmesi ve kayıp – zarar mekanizmalarının kurulması, Şarm El-Şeyh‘te dördüncü gününe giren COP27’nin en büyük gündem maddesi.

Aktivistler bugün, gelişmiş ülkelerin emisyonlarıyla yıkıcı iklim etkilerine maruz kalan Küresel Güney ülkeleri için finansman sağlanması konusunda bir protesto daha düzenledi.

“Ellerinde kayıp ve hasar için paraları dökülün!” yazılı pankartlarla toplanan aktivistler, müzakerelerden somut eylemler çıkmasını istedi.

Savunmasız ülkelerin milyonlarca dolarlık hasarlara neden olan ve birbiri ardına gelen iklim felaketleriyle uğraştığına dikkat çeken eylemciler, “Buradaki delegelerin bu savunmasız topluluklar ve Küresel Güney‘in insanları için durumun ne kadar ciddi olduğunu anladıklarını sanmıyorum. Müzakerelerin yine hiçbir azaltım ve onarım hedefi olmayan yeni boş konuşmalara dönüşmesine müsaade edemeyiz!” dedi ve “Kayıp ve hasar için paraları sökülün!” sloganları attı.

Bugun COP27’de insan hakları savunucuları, kaybedilen öldürülen ve hapsedilen aktivistler için beyaz giydi.

COP merkezinde beyazlar içinde toplanan bir başka grup, İngilizce ve  Arapça pankartlarla sloganlar atarak insan haklarının yerine getirilmesi için çağrı yaptı.

“Feministler ve insan hakları savunucuları burada diyerek eylem yapan gruptan konuşmacılar, “Bu plastik COP’u kabul etmiyoruz” dedi.

Ardından, öldürülen, kaybedilen ve hapsedilen hak savunucularının isimleri okkundu ve “Daha düşmediler!” (#NotYetDefeated) sloganı atıldı:

https://twitter.com/mistirtil/status/1590637294851325953?s=20&t=LVSep7rzLuGNEsRdvmqvhg

Dün de bir grup iklim aktivisti, tüm kısılayıcı kurallara rağmen bir protesto düzenleyerek ulusları temiz enerjiye geçişin hızlanması, yeni petrol ve gaz arama çalışmalarına yatırımınson verilmesi çağrısında bulunmuştu. Şarkılar söyleyip slogan atan eylemciler “Fosil Yakıt Şirketlerinden Finansman Sağlayın” ve “Gaz Yok” yazan pankartlar taşımıştı.

Başka bir grup aktivist de “fosil yakıtın hızlı, adil ve hakkaniyetli bir şekilde aşamalı olarak kaldırılmasını” talep eden bir protesto düzenlemişti.

Bunlar COP27’nin başlangıcından bu yana görülen çeşitli aktivizm gösterileri oldu. Mısır hükümetinin antidemokratik uygulamaları ve Şarm El-Şeyh şehrinin kısıtılılıkları nedeniyle bu sene COP’un çok daha az protestya sahne olacağı tahmin ediliyor.

[COP27] Kızıldeniz’in mercan resiflerine 15 milyon dolarlık ek fon

Mısır‘ın tatil beldesi Şarm El Şeyh, COP27′ye ev sahipliği yaptığı için iklim krizini ele alma çabalarının merkez üssüne dönüştü.

Ancak BM İklim Konferansı‘nın düzenlendiği kıyı şeridi, resmi müzakereler için bir fondan daha fazlası. Kızıldeniz yarımadasına uzun süredir turist çeken mercan resifleri, dünyanın biyolojik çeşitlilik açısından en önde gelen bölgelerinde biri. Resifler, binden fazla farklı balık türüne ve yaklaşık 350 mercan türüne ev sahipliği yapıyor.

ABD Uluslararası Kalkınma Ajansı (USAID), mercan resiflerinin küresel önemine istinaden, yerel ekosistemi desteklemek için büyük bir yeni fon duyurdu. Buna göre, ABD ajansı, salı COP27’de açıklanan Küresel Mercan Resifleri Fonu‘na (GFCR) 15 milyon dolarlık bir (14,9 €) katkıda bulundu.

ABD Hükümeti’nin ‘Kızıldeniz Girişimi’ adını verdiği yeni proje, alanın kıyı ekosistemini korurken yüksek değerli, düşük çevresel etkiye sahip ekoturizmi teşvik etmeyi amaçlıyor.

[Şarm El Şeyh’ten COP27 Notları -1] Kızıldeniz’in balıkları da bizi görecek mi?

Hükümetin 15 milyon dolarlık katkı vereceği Kızıldeniz Girişimi’nin hedefleri şöyle:

  • Kızıldeniz’in mercan resifini ve çevresindeki kıyı ekosistemini iklim değişikliğinin ve insan faaliyetlerinin etkilerine karşı korumak,
  • Yerel toplulukları iklim eylemine öncülük etmeleri için güçlendirmek,
  • İşletmeleri iklim değişikliğine karşı direnç oluşturma, emisyonları azaltma ve istihdam yaratma konularında desteklemek için karma bir finans mekanizması oluşturmak  ve
  •  50 milyon $’a varan toplam finansmandan yararlanmak için özel işletmeler ve diğer bağışçılarla ortak olmak.

 

Kürtçe konser yasaklarına AKP’nin gerekçesi: Yaşam tarzını ve güvenliği korumak

CHP İstanbul Milletvekili Sezgin Tanrıkulu‘nun son dönemde Kürt sanatçıların konserlerinin iptal edilmesine dair verdiği soru önergesini yanıtlayan İçişleri Bakanı Süleyman Soylu, yasakların ‘vatandaşların yaşam tarzı ve güvenliğini sağladığını’ söyledi.

Tanrıkulu sanatçı Pervin Çakar‘ın konserinin repertuarında Kürtçe eserler bulunması sebebiyle engellendiği iddialarını Meclis gündemine taşıdığı önergesinde Meclis Başkanlığı’na iddiaların doğru olup olmadığınıve Türkiye genelinde son altı yılda kaç konsere Kürtçe eserler nedeniyle izin verilmediğini sormuştu.

Gazete Duvar’dan Müzeyyen Yüce‘nin aktardığına göre CHP’li Tanrıkulu’nun soru önergesine cevap veren  Soylu, 5442 sayılı İl İdaresi Kanunu’nda yer alan 11’inci maddeye dikkat çekerek şu ifadelerle yer verdi:

“Vali, il sınırları içinde bulunan genel ve özel bütün kolluk kuvvet ve teşkilatının amiridir. Suç işlenmesini önlemek, kamu düzen ve güvenini korumak için gereken tedbirleri alır. Bu maksatla devletin genel ve özel kolluk kuvvetlerini istihdam eder, bu teşkilat amir ve memurları vali tarafından verilen emirleri derhal yerine getirmekle yükümlüdür.” (C) fıkrasında “(…) Vali, kamu düzeni veya güvenliğinin olağan hayatı durduracak veya kesintiye uğratacak şekilde bozulduğu ya da bozulacağına ilişkin ciddi belirtilerin bulunduğu hallerde on beş günü geçmemek üzere (…) yasaklayabilir” hükümleri amirdir.”

Yasaklanan bazı konser ve etkinlikler:

‣ Konser yasakları sürüyor
‣ İlkay Akkaya’nın bir konseri daha iptal edildi
‣ Kürtçe müzik konserini ‘gerekli izinler alınmadı’ diye iptal eden belediye, pankartı kendi asmış
Niyazi Koyuncu ve Apolas Lermi’nin konserlerine de engel
ODTÜ ve YTÜ konserleri iptal edildi
‣ İrem Derici’nin Elazığ’daki konseri de iptal!
‣ Eskişehir’de 15 gün tüm etkinlikler yasak
‣ Kozlu Müzik Festivali iptal edildi
‣ Bursa Valiliği’nden Medea’ya Göre Ahlak’ oyununa yasak
‣ Zeytinli Rock Festivali de yasaklandı

Kürt dilinin baskı altında olduğunun dolaylı itirafı

Etkinliklerin yasaklanmasından ziyade usullerine uygun taleplerin değerlendirildiğini ifade eden Soylu, söz konusu yasaklamalarda etkinliklerin güvenli bir ortamda yapılmasının amaçlandığını belirterek, “Bu kararlar yaşam tarzına müdahale değil aksine vatandaşlarımızın yaşam tarzını ve güvenliğini korumak için alındı” dedi.

Yüce’nin aktardığına göre Tanrıkulu, Soylu’nun soru önergesine verdiği yanıtı ‘topu taca atmak’ olarak niteledi.

Sorduğu sorular ile verilen cevaplar arasında hiçbir illiyet bağı olmadığını belirten Tanrıkulu, “Kürtçe konser ve tiyatroların yasaklandığının resmi olarak açıklanmaması için böyle bir yanıt verilmiştir. Aslında bu yanıt Kürt dilinin nasıl baskı altında olduğunun da dolaylı olarak itirafıdır” dedi.

 

[COP27] 1,5°C hedefine ulaşmak için ekonomilerimizin tam ölçekli bir dönüşüm geçirmesi gerek

Ekonomist, Uluslararası Para Fonu (IMF) İcra Direktörü  ve 2030 Sürdürülebilir Kalkınma Gündeminin Finansmanı Konulu Birleşmiş Milletler COP27 Özel Elçisi Dr. Mahmoud Mohieldin, COP27’de devam eden iklim finansmanı görüşmelerine dair gelişmeleri anlattı.

Mohieldin, kaleme aldığı yazıda  uluslararası finans kuruluşlarına Paris İklim Anlaşması‘nın 1,5 derece hedefini hatırlattı ve gelişmekte olan ülkelere finansman sağlamanın yollarından bahsetti:

“Paris Anlaşması’nın küresel sıcaklık artışlarını sanayi öncesi seviyelerin 1,5°C üstünde sınırlama hedefine ulaşmak, ekonomilerimizin tam ölçekli bir dönüşüm geçirmesini gerektiriyor.

Her şirket, banka, sigortacı ve yatırımcı; iş modellerini ayarlamak, geçiş için güvenilir planlar geliştirmek ve bunları uygulamak zorunda kalacak.

Devlet Dışı Aktörler (NSA‘lar) tarafında şimdiden artan bir hırs ve eylem var. 37 trilyon dolar kontrol eden dünyanın en büyük varlık sahipleri ve yöneticileri, BM İklim Şampiyonları’nın Sıfıra Yarış (Race to Zero) kampanyasına katıldı.  Kampanyanın amacı, gelecekteki tehditleri önleyen, insana yakışır işler yaratan, kapsayıcı, sürdürülebilir büyümenin önünü açan; sağlıklı, dayanıklı, sıfır karbon geri kazanımı için şehirlerden, bölgelerden ve yatırımcılardan liderlik ve destek toplamak.

Öte yandan sistemsel değişimin kilidini açmak, tüm finansal sistemin koordine olduğu  iddialı taahhütler gerektirecek.

2021’in başında tek bir banka bile bilime dayalı bir 2030 hedefi belirlememişti.

Bugün, Glasgow Financial Alliance for Net Zero (GFANZ) aracılığıyla 51 ülkeyi kapsayan 500’den fazla üye, küresel ekonomiyi net sıfır emisyona dönüştürmeye kararlılık ortaya koyuyor.

Ayrıca GFANZ, kurumları geçiş planlarına ormansızlaşmayı da dahil etmeye şiddetle teşvik ediyor.

Ormansızlaşma, havacılık ve çimento üretiminin dahi önüne geçerek  küresel sera gazı emisyonlarının yüzde 11’ini oluşturuyor.

Son araştırmalara göre, araştırmacılar, yeniden ağaçlandırma çalışmalarının ve ormansızlaşmanın azaltılmasının 6 ila 40 trilyon dolar tasarruf sağlayabileceğini tahmin ediyor.

Bununla birlikte, bu geçişin adil olmasını sağlamak için, sermayenin şu anda ağırlıklı olarak hurma yağı, soya, sığır ve genellikle ormansızlaşmaya bağlı diğer mallara bağımlı olan ülkelere kanalize edilmesi gerekiyor.

Aynı şekilde, finans kurumlarının da bazı yükselen piyasalarda ve gelişmekte olan ekonomilerdeki yatırım fırsatlarına uyanması gerekiyor. Yatırımcılar, güvenilir, ölçeklenebilir projelerde, bilgi ve güven eksikliğinden dolayı kaybediyor.

Bunu ele almak için, İklim Şampiyonları yakın zamanda Afrika, Asya, Avrupa, Güney Amerika ve Orta Doğu‘da Paris Anlaşması’nın hedefleriyle uyumlu ekonomik olarak sağlam, ölçeklenebilir projeler etrafında kamu ve özel yatırımları hızlandırmak için beş bölgesel finans forumu düzenledi. Sonuç, hem gelişmiş hem de gelişmekte olan ülkelerde yatırım yapılabilir fırsatların bulunduğunu gösteren elli projelik bir envanter oldu. Bu, bölgesel önceliklere dayalı ikinci, genişletilmiş bir proje listesine eklendi.

Hiç şüphe yok ki, iklim değişikliğinden en az sorumlu olan ancak iklim değişikliğinden en çok zarar gören ülkelere ek finansman sağlanması gerekiyor.

Afrika Müzakereciler Grubu (uluslararası iklim değişikliği müzakerelerinde bölgenin çıkarlarını temsil eden bir Afrika üye devletleri ittifakı), kıtanın Paris Anlaşması kapsamında ulusal olarak belirlenmiş katkılarını (NDC’ler) uygulamak için 3 trilyon dolara ihtiyacı olduğunu tahmin ediyor. Gelişmiş ülkeler, gelişmekte olan ülkelere her yıl katkıda bulunmayı taahhüt ettikleri 100 milyar doları tutarındaki iklim finansmanının 80 milyar sağladı
ancak bundan, 2016 ve 2019 yılları arasında, Afrika’ya toplamda 20 milyar dolardan daha azı sağlandı.

Gönüllü karbon piyasaları (VCM’ler), Afrika’da sürdürülebilir, kapsayıcı bir ekonomik dönüşümü yönlendirirken bu boşluğu doldurmada rol oynayabilir.
Afrika Karbon Piyasaları Girişimi (ACMI), önümüzdeki yıllarda Afrika karbon piyasalarının nasıl ölçeklendirileceğine dair bir yol haritası geliştirmek üzere oluşturulmuş Afrikalı liderler, CEO’lar ve karbon kredisi uzmanlarından oluşan bir koalisyondur.

İnsanlar ve Gezegen için Küresel Enerji İttifakı, Herkes için Sürdürülebilir Enerji ve BM Afrika Ekonomik Komisyonu ile işbirliği içinde COP 27’de resmi olarak başlatılacak. 

Karbon kredileri ve ilgili ürünler istihdam yaratırken, ekosistemleri korurken ve enerji erişimini genişletirken Afrika ekonomilerini güçlendirme ve iklim değişikliğine karşı küresel mücadeleyi ilerletme potansiyeline sahiptir.

Hükümetler, reel ekonomide kaydedilen hızlı ilerlemeden cesaretlendirilmeli ve devlet dışı aktörlerle işbirliği yapma koşullarını yaratarak yanıt vermelidir, böylece hepimiz daha ileriye, daha hızlı gidebiliriz.

Uluslararası Para Fonu’nun (IMF) yakın tarihli bir raporu, iklim değişikliğiyle doğrudan mücadele için ekonomik katkı zorunluluğunu doğruluyor. Rapor, iklim değişikliğiyle mücadelede “çok büyük” bir ekonomik durum olduğunu ve “herhangi bir kısa vadeli maliyetin, iklim değişikliğini durdurmanın uzun vadeli faydalarının (çıktı, finansal istikrar ve sağlık açısından) gölgesinde kalacağını” belirtiyor.

Birleşmiş Milletler Genel Sekreteri Antonio Guterres‘in geçtiğimiz günlerde söylediği gibi: “İklim krizi bizi öldürüyor. COP 27, sorunun ölçeğine uygun iklim çözümleri için bir peşinat sağlamalıdır.”

Boğaziçi’ne dekan olarak atanan Önder hakkında intihal şikayeti

Boğaziçi Üniversitesi mezunları, Mart ayında üniversitelerine İktisadi İdari Bilimler Fakültesi Dekanı olarak atanan Murat Önder’in doktora tezinde intihal yaptığı bölümleri raporlaştırarak ilgili üniversitelere ve kurumlara şikâyet etti.

Boğaziçi Üniversitesi İçin Mezunlar Girişimi (BUİM) içinde yer alan bir grup mezun, 2022 yılı Mart ayı içerisinde Boğaziçi Üniversitesi İktisadi İdari Bilimler Fakültesi dekanlığına atanan Murat Önder’in doktora tezinde intihal yaptığı bölümleri saptayarak, hazırladıkları kapsamlı raporları birkaç makalesinde tespit edilen çifte yayın durumu ile birlikte Yüksek Öğrenim Kurumu (YÖK), Üniversiteler Arası Kurul (ÜAK), Murat Önder’in akademik kadrosunun bulunduğu Ankara Yıldırım Beyazıt Üniversitesi’ne ve dekanlık atamasının yapıldığı Boğaziçi Üniversitesi’ne gönderdi. Ayrıca doktora derecesi aldığı Florida State Üniversitesi’ne incelenmek üzere iletti.

‘Blok şeklimde alıntılar atıfsız sunulmuş’

Önder’in doktora tezleri üzerinde yaptıkları ayrıntılı inceleme sonucunda doğrudan intihal yapılan bölümleri, orijinal metinlerle karşılaştırarak ortaya çıkaran Boğaziçi mezunları, bu tezde intihalin birkaç arızi hatadan ibaret olmadığını, blok şeklinde alıntıların, atıfta bulunmadan sunulduğunu, hiç atıf olmayan ve kaynakçada belirtilmeyen kaynakların da bulunduğunu belirtti.

Yanıltıcı referansların yoğunluğunu gördükten sonra, 2547 Sayılı Yükseköğretim Kanunu’nun ilgili maddeleri çerçevesinde, ilgili üniversiteler ile YÖK, ÜAK ve Sağlık Bilimleri Üniversitesi’ne intihal inceleme raporlarını ilettiklerini duyuran mezunlar, bu kurumların Etik İnceleme ve Soruşturma Komisyonları‘ndan detaylı araştırma talebinde bulunduklarını açıkladılar.

‘Kendi ifadesiymiş gibi…’

Tezlerin büyük bölümünde farklı yazarların ifadelerinin, tırnak işareti ya da paragraf girintisi gibi alıntı olduğunu belirten doğru bir form kullanılmadan, kendi ifadesiymiş gibi gösterildiğine dikkat çeken mezunlar bu şekilde peş peşe alıntılar üzerine kurgulanmış bölümler bulunduğunu, Önder’in bu alıntıları herhangi bir özgün düşünceye bağlamayıp bir tartışma getirmediğini de belirttiler.

Boğaziçi mezunları yanıltıcı referans kategorisinde sayılabilecek sorunlu bölümlerin sayısının ciddi düzeyde olduğunu, giriş kısımlarından başlayıp, sonuç bölümlerine kadar dağıldığını, hatta tezin akademik açıdan bir anlam ifade etmese de ‘Teşekkür’ bölümünde bile olduğunu belirttiler.

‘Liyakat özgün akademik çalışmaların değeriyle bilimsel yetkinlikle ve akademik ahlakla oluşur’

Doktora çalışması sonrasında uzunca bir süre yayın yapmayan Murat Önder, özellikle 2016 ve sonrasında çoğunlukla indeksli olmayan dergilerde yayın yapmış. İndeksli dergilerde iki yayını bulunan Önder’e yapılan atıf sayısı oldukça düşük. Makalelerinde duplikasyon ve bir yazar çıkararak tekrar yayınlama gibi sorunlar tespit eden Boğaziçi mezunları, bu sebeple raporlarını Üniversitelerarası Kurula da ilettiklerini vurguladılar.

Akademisyenlerin yazdığı tezlerin ve bunlar aracılığıyla kazandıkları unvanların liyakati temellendirdiğine dikkat çeken mezunlar, “Liyakat özgün akademik çalışmaların değeriyle bilimsel yetkinlikle ve akademik ahlakla oluşur. Üniversitemize görev süresi devam eden İktisadi, İdari Bilimler Fakültesi Dekanı görevinden alınarak dekan atanan Murat Önder, doktora tezinde ve yayınlarındaki intihal iddialarıyla yüzleşip hesap vermek zorundadır” açıklamasını yaptı.

Sivas’ta 133 milyon TL’lik millet bahçesi

AKP’li Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’ın, “Yatıp yuvarlanacaksınız” sözleri ile 2018’de seçim vaadi olarak duyurduğu millet bahçeleri için yapılan harcamalara bir yenisi daha eklendi. Sivas‘ta tarihi önemi bulunan ve tartışmalı şekilde yıkımı gerçekleştirilen eski Sivas Numune Hastanesi’nin yerleşkesine millet bahçesi yaptırılacağı öğrenildi. Toplam 57 bin metrekarelik alanı kapsayan proje için milyonlarca TL gözden çıkartıldı.

‣Ormanların izinde cevapsız sorular
‣Üsküdar’da sır gibi millet bahçesi: Kimsenin haberi yok…
‣Üsküdar’da ormana millet bahçesi: TOKİ ihalesi yine hastanelerin, havalimanlarının şirketine
‣Tek yeşil alanımızı yok ediyorlar 

BirGün‘den Mustafa Bildircin‘in aktardığına göre; AKP’li Hilmi Bilgin idaresindeki Sivas Belediyesi 28 Eylül’de, “Millet Bahçesi ve Kapalı Otopark Yapım İşi” başlığıyla bir ihale açtı. Sivas Belediyesi Plan ve Proje Müdürlüğü öncülüğünde gerçekleştirilen ve yalnızca iki şirketin teklif sunduğu ihalede tekliflerden biri geçersiz sayıldı.

 133 milyon TL’lik ihale

AKP’li belediyenin 139 milyon 548 bin TL yaklaşık maliyet hesabı çıkardığı işin ihalesi, tek geçerli teklifin sahibi olan belediye iştirakine verildi. Sivas Belediyesi Plan ve Proje Müdürlüğü ile belediye şirketi ÖZBELSAN arasında 19 Ekim’de sözleşme imzalandı. Sözleşmenin bedeli ise 133 milyon 100 bin TL olarak belirlendi.

Belediyenin 133,1 milyon TL’yi gözden çıkardığı millet bahçesi, 27 Haziran Öğretmenler Parkı ile eski Numune Hastanesi’nin yerleşkesine yapılacak. Tesisin içinde yedi bin metrekare büyüklüğünde ve 250 araç kapasiteli yeraltı otoparkı bulunacak. İki bin metrekare büyüklüğündeki millet kıraathanesi de yine tesisin içine inşa edilecek. Millet bahçesinin açılışı, 29 Ekim 2023 tarihinde gerçekleştirilecek.

133,1 milyon TL’ye mal olacak millet bahçesi, 1952’de inşa edilen ve ülkenin ilk altı numune hastanesinden biri olma özelliği taşıyan eski Numune Hastanesi’nin yerine yapılıyor. Demokratik kitle örgütlerinin temsilcileri, hastane binasının, “tarihi vasfı nedeniyle koruma kararı” olduğunu savunuyor. Sivas Valiliği ise yıkımı gerçekleştirilen tescilli binanın depreme dayanıksız olduğuna dair raporlar bulunduğunu iddia ediyor.