Ana Sayfa Blog Sayfa 696

[Ekolojist, Yeşil ve çevrecilere öğütler-4] Güvensizlik ortamının anketlere yansıması

Bu yazıyı yazmamın nedenlerinin birincisi, partili cumhurbaşkanına muhalif olduğunu bildiğim bir yakınımın, kendisini telefonla arayan bir kamuoyu şirketinin seçimlerle ilgili anketini cevaplamayı “Ne olur ne olmaz; fişlenirim, filan…” diyerek kabul etmediğini bana anlatması. Yakın çevremde böyle davranan birkaç kişi daha biliyorum. İkincisi, bir kamuoyu anketinde iktidar partisinin oylarını yüzde 3 arttırdığının açıklanması. Üçüncüsü ise, yine aynı günlerde bir TV programında gazeteci Fikret Bila’nın, “6’lı Masa’nın, cumhurbaşkanı adayının ismini 50 bin kişilik geniş bir kamuoyu anketi ile eğilim yokladıktan sonra kesinleştireceği duyumunu aldığını” söylemesi.

“… ‘Güvenilen’, umulduğu ve kendisinden beklenildiği gibi davranmazsa bu belirsizlik durumu başarısızlık veya ‘güvenen’e zarar verme riskini içerir (1).”

“… Dünya Değerler Araştırması’nın 2005-2014 döneminde…Türklerin yalnız yüzde 8’inin diğer insanlara güvendiği” anlaşılıyormuş. Bu güvensizlik artışının en önde gelen nedenleri: Kentleşmenin çok hızlı olması, hukukun üstünlüğünün sağlanamaması, gelir dağılımının nispeten bozuk olması ve dindarlığın fazla olması ile açıklanıyor. Toplum içindeki ilişkilerde dinin rolü ne kadar belirleyiciyse, insanlar arasındaki güven o ölçüde azalabiliyor.”muş (2). Türkiye ayağı 2018 yılında yapılmış Araştırmanın 2017-2020 yıllarını kapsayan yedinci döneminde diğer insanlara güven oranı yüzde 14’e, 2022’de yapılan bir başka araştırmada da diğer insanlara güvenenlerin oranı yüzde 15’e yükselmiş (3).

Türk toplumunun ‘güven’ haritası

Bu güvensizliğin, kurumsal kimlik ve hizmetlere de duyulmaması eşyanın doğasına aykırı. Gerçekten de, Değerler araştırmasının yedinci döneminde, insanımızın (uluslar arası kurumlar ve kişiler hariç)’ insanların çoğuna’ yüzde  84,1; ‘ilk kez karşılaştığı insanlara’ yüzde 74,6 ; ‘bankalara’ yüzde56; ‘basına’ yüzde 55,3; ‘televizyona’ yüzde 50,1; ‘sendikalara’ yüzde 49,1; ‘siyasi partilere yüzde 47,3; ‘büyük şirketlere’ yüzde 47; ‘çevre koruma örgütlerine’ yüzde 41,6; ‘Türkiye Millet Meclisine’ yüzde 38,1; ‘hayırsever veya insani yardım kuruluşlarına’ yüzde 38,0; ‘seçimlere’ yüzde 37,8; ‘seçimlerde oyların adil sayıldığına’ yüzde 27,5; ‘kamu hizmetlerine’ yüzde 36; ‘hükümete’ yüzde 29,6; ‘seçimle ilgili yetkililerin adil olduğuna’ yüzde 28,6; ‘üniversitelere’ yüzde 28,5; ‘dini kurumlara’ yüzde 28,1; ‘mahkemelere’ yüzde 25,2; ‘polise’ yüzde 15,6; ‘silahlı kuvvetlere’ yüzde 13,8; oranında hiç güvenmediği veya çok az güvendiği sonucu çıkıyor (4). Dünya ortalamalarına bakılırsa Türk toplumu siyasi partilerine, parlamentosuna, seçimlere, kamu hizmetlerine, hükümete, mahkemelere, polise ve silahlı kuvvetlere daha fazla güveniyor olsa da; bütün bu güvensizlik oranlarını 18 yaş ve üstü nüfusa yansıtırsak (nüfusun %1’i yaklaşık 800 bin kişi) milyonlarca yurttaş ediyor.

Yukarıdaki veriler ışığında azınsanmayacak kadar sayıda yurttaş  devletin kurumlarına, örn; Yüksek Seçim Kuruluna, TÜİK’e, yazımızın konusu olan kamuoyu şirketlerine ve bazı mesleklere azımsanmayacak  oranlarda güvenmiyor. Örn, İpsos’un Ekim 2018 araştırmasına göre Türkiye’de (güvenmeme oranlarına göre) en az güven duyulan beş meslek grubu;  politikacılar (%67), hükümet bakanları (%57), reklamcılar (%46), din görevlileri (%42) ve bankacılar (%41) çıkmış (3). 2021’de tekrarlanan araştırmada Covid-19 pandemisi oranları azaltsa da sıralama aynı.

Ne halk yöneticilere ne de yöneticiler halka güveniyor

Yönetici kesim de halka güvenmiyor. Dünya ortalamasında en yüksek güven oranına sahip olan yüksek mevki ve karar alıcı pozisyondaki yönetici sınıfı, sadece Türkiye’de topluma karşı büyük bir güven kaybına sahip. Bu anlamda, Türkiye’de yönetici kesimin yalnızca yüzde 9’u topluma karşı güven duyuyormuş (3). Tam bir kısır döngü.

Oysa, “… insanların birbirlerine rahatlıkla güvenebildiği ülkelerde, öngörülebilirlik artıyor, işlem maliyetleri düşüyor, iş yapmak daha kolay oluyor, kurumlar daha iyi çalışıyor, yolsuzluk daha az oluyor, verimlilik yükseliyor.” (2). Bence, bu farklara “yurttaşların kamuoyu araştırma anketlerine güvendikleri için güvenilir eğilim sonuçlarıyla doğru cumhurbaşkanı adayı ismi belirlemek” de eklenmeli.

Yaklaşan seçimlerle ilgili kamuoyu araştırmaları nasıl yapılıyor?

“Anketler kamuoyunun değişik konulardaki görüşlerini ve … belirli konulardaki beklenti ve birikimlerini araştırmak … amacıyla yapılır. Sonuçlar, … bilgi üretir ve … yetkililerin karar verme süreçlerine katkıda bulunur… Türkiye’de yaşayan herkesin ankete katılma şansı birbirine eşittir (araştırma telefon aracılığıyla gerçekleştirilmiyorsa-Y.N.)…yapılan tipik siyasal araştırmalarda yaklaşık 1250 kişiye anket uygulanmaktadır…bir seçmenin siyasal ankete katılma şansı yaklaşık 38 binde birdir. … araştırma telefon aracılığıyla gerçekleştiriliyor ise, telefon numaraları bilgisayar programı yoluyla rastgele belirlenmektedir. Bu nedenle her telefon numarası, aranmak için aynı şansa sahiptir. Bu işlem her anket için ayrı ayrı yapılmaktadır…(ama-Y.N.) telefonla yapılan anketlerde sadece Telekom’a kayıtlı sabit hatlar kullanılmaktadır. Dolayısıyla sadece cep telefonunuz varsa telefon yoluyla yaptığımız araştırmalarda temsil edilmeniz mümkün değildir…” (5).

Anketler ne kadar güvenilir?

2020 sonu verilerine göre ülkemizde 12,4 milyon sabit hat abonesi, 75,3 milyon  mobil telefon aboneliği olduğu düşünülürse, sabit telefon üzerinden yapılan anketlerin güvenilirliği bu yönüyle de çok düşüktür.

Yüzyüze yapılan anketlerde farklı sosyo-ekonomik kesimlerden yaş, cinsiyet, il, ilçe ve kırsal bölge tabakalandırması ile 18 yaş üzerindeki tesadüfi yöntemle seçilmiş; Türkiye nüfusunu belirli bir hata payı ile temsil ettiğine inanılan yaklaşık 2000 ila 7000 (Y.N.) kişiye anketörler tarafından sorular sorulur (6). Anketin güvenilir olması için ister yüzyüze ister telefon görüşmesiyle olsun, kişinin adı soyadı, T.C. kimlik numarası gibi sorular hiçbir zaman sorulmamalı ve anketöre söylenmemelidir. Ancak bu koşulların, özellikle bölge ve nüfusun yaşa ve cinse göre tabakalanmasının doğru yapılıp yapıldığının anlaşılması da bu güvensizlik atmosferinde çok zordur.

Yüzyüze yapılan kamuoyu anketlerinde hanede yaşayanlar temel alınır. Bu nedenle, yüzbinden fazla haneye gidilerek, 18 ve yukarı yaştaki 200 bine yakın kişiyle yapılan TÜİK’in araştırmalarında bile kurumsal nüfus (hanede bulunmayan) kabul edilen fakat seçimin kaderini belirleyecek Y ve Z kuşağının (Z kuşağındaki 18 yaş altı hariç,18-42 yaşındakiler) çokça bulunduğu üniversite veya öğrenci yurtları, huzurevi, bakımevi, ceza ve tutukevi, ıslahevi, yetiştirme yurdu, askeri birlik ve kışla vb. yerlerde yaşayanlar ve yurtdışında yaşayan yurttaşlar anketlerde temsil edilmezler. Çalışma yaşında (18-60 yaş) olup anketör haneye geldiği sırada tarlada, fabrikada, küçük sanayi bölgelerindeki çalışan azımsanmayacak kadar yurttaş, anketlerde ihmal edilir. Çünkü anketler genellikle gündüz çalışma saatlerinde yapılır. Anketörlerin sahte veya yanlı anket doldurup doldurmadıklarının, doğru adreslere gidip gitmediklerinin ikinci bir doğrulama anketi ile sağlamasının yapılması da zordur.

Buna rağmen güvenmeseniz de; genel işleyişte 30-40 binde bir, 6’lı masanın yaptıracağında ise yaklaşık binde bir olasılıkla ‘anket piyangosu’ size çıkarsa (yüz yüze veya telefonda), ankete katılmanın hiçbir zararı yoktur; mutlaka katılın ve korkmadan doğru yanıtlar verin. Çünkü eğer belli kesimi temsil eden çok sayıda insan anketlere katılmayı reddederse ve bilerek yanlış yanıtlar verirse, sonuçlar halkın tamamının görüşlerini temsil etmez.

Anladınız mı neden iktidar partisinin oyları yüzde 3 artıyor veya neden hâlâ muhalefet oylarında beklenen artış olmuyor?…Korkma; korktukların asıl korkunca baş(ın)a gelecek…!

*

  1. Güven (sosyoloji). Wikiwand 06.11.2022 tarihli erişim.
  2. Çağlar, E. Türkler neden birbirine güvenmez? https://www.tepav.org.tr/tr/blog. 06.11.2022 tarihli erişim.
  3. https://www.ipsos.com/tr-tr/kisilerarasi-guven-tuketici-duyarliligi-ve-bireysel-mutluluk; https://www.ipsos.com/tr-tr/en-guvenilen-meslekler;  https://www.ipsos.com/tr-tr/dunyanin-en-guvenilir-meslegi-doktorluk ve https://www.ipsos.com/en/interpersonal-trust-across-the-world 07.11.2022 tarihli erişim.
  4. https://www.worldvaluessurvey.org/WVSDocumentationWV7.jsp 07.11.2022 tarihli erişim.
  5. https://www.metropoll.com.tr/kurumsal/sss-7 6.11.2022 tarihli erişim.
  6. https://sonararastirma.com.tr/mayis-2022/ 6.11.2022 tarihli erişim.

Boğaziçi’nde direnişin 677’inci günü: Unutmayacağız, affetmeyeceğiz

Boğaziçi Üniversitesi akademisyenleri, bugün de atanmış rektör ve üniversite yönetimine karşı 677’inci kez bir araya geldi. Direnişlerini sürdüren akademisyenler 458’inci kez rektörlük binasına sırt çevirdi.

Akademisyenler nöbet boyunca ellerinde “Kabul Etmiyoruz”, “Vazgeçmiyoruz” ve “Özerk, Özgür, Demokratik Üniversite” yazan dövizler taşıdılar. Boğaziçi Üniversitesi akademisyenleri nöbetlerinin ardından haftanın her son iş gününde olduğu gibi haftalık açıklamalarını okudular:

“Asılsız iddialar ve mesnetsiz disiplin soruşturmalarıyla Boğaziçi Üniversitesi akademisyenlerini görevlerinden alan, derslerini iptal eden ve cebren kampüsten uzaklaştıran gayrimeşru yönetim, kişiye özel kadroları bölümlere dayatarak kurumu dönüştürme çabasında.

Yönetimin istihdama yönelik bu hamleleri, üniversitemizde bugüne dek titizlikle koruduğumuz liyakat ve özgür düşünceye dayalı akademik ortamın yerine, belli bir siyasi görüşün hizmetine adanmış, vasat ve tek sesliliğin hakim kılındığı bir düzenin hedeflendiğini işaret ediyor.

Kayyım yönetimince son dönemde alınan kadro kararları da kurumun ihtiyaç ve taleplerini yok sayan bu kayırmacı istihdam politikasının bir parçası.

Fotoğraf: Aslı Kalaycıoğlu

‘Kurulların iradesi yok sayıldı, iki kadro ataması yapıldı’

Eğitim Fakültesi’nde, Fakülte Yönetim Kurulu ve bölüm kurullarınca oy birliğiyle reddedilmesine rağmen toplam dört kadronun atamaları bu hafta yapıldı. Aynı şekilde, Moleküler Biyoloji ve Genetik Bölümü’nde, bölümün haber ve talebi olmadan, Fakülte ve Bölüm Kurullarının iradesi yok sayılarak ilan edilmiş iki kadronun ataması bu hafta gerçekleşti.

Yürütmeyi durdurma davaları açıldı

Her üç bölüm de bu altı kadro hakkında kişiye özel oldukları iddiasıyla yürütmeyi durdurma davası açtı. Benzer bir şekilde, Siyaset Bilimi ve Uluslararası İlişkiler Bölümü, bölümün haber ve talebi olmadan yapılmış profesör kadrosu ilanına karşı, İktisadi ve İdari Bilimler Fakültesi’nin atanmış dekanı Murat Önder’i doğrudan tanımlayan özel şartlar içerdiği iddiasıyla yürütmeyi durdurma davası açtı.

Fotoğraf: Ayfer Bartu Candan

Kayyım yönetimi tarafından asılsız gerekçelerle sözleşmesi uzatılmayan Moleküler Biyoloji ve Genetik Bölümü öğretim üyesi Tolga Sütlü de yürütmenin durdurulması, kararın iptali ve haklarının iadesi için Boğaziçi Üniversitesi Rektörlüğü’ne karşı dava açtı.

Bizler, üniversitemizdeki eğitim kalitesini ve akademik mükemmeliyeti korumak konusundaki kararlılığımızdan en ufak bir taviz vermeden bu emrivaki atamalar ve hukuksuz görevden almalara karşı itirazlarımızı sürdürecek ve hukuki düzlemde haklarımızı aramaya devam edeceğiz.

Fotoğraf: Ayfer Bartu Candan

‘Kayyım yönetimi okulun itibarını zedelemeye devam ediyor’

Ancak hatırlatmak isteriz ki mücadelemizin nihai hedefi yalnızca bu tekil ve keyfî kararların geri alınması değil, bu kararları alan rektör ve dekanları sınırsız yetkilerle donatan, askeri darbe mirası Yükseköğretim Kanunu’nun yerine çağdaş, özgürlükçü ve demokratik temellere dayalı bir akademik düzenin oluşturulmasını sağlamaktır.

Fotoğraf: Ayfer Bartu Candan

Boğaziçi Üniversitesinde istila ve istihdama dayalı bir dönüştürme projesi yürüten kayyım yönetimi, bir taraftan kurumun ulusal ve uluslararası saygınlığını kullanarak kendine menfaat sağlamaya çalışırken, diğer taraftan da baskıcı ve yasakçı uygulamalarıyla akademik ortama zarar vermeye, kurumun itibarını zedelemeye devam ediyor.

Gündelik olarak maruz bırakıldığımız yönetim şiddetinin bu haftaki örnekleri şöyle:

  • Özel güvenlik birimleri Kuzey Kampüs’te yer alan Eğitim Fakültesi ve Moleküler Biyoloji ve Genetik Bölümü‘nde teftiş gezisi yaparak Tolga Sütlü’nün işe iadesini talep eden afiş ve posterleri panolardan ve ofis kapılarından söktü; güvenlik elemanları, bu cebrî müdahaleye itiraz eden hocaların kapılarındaki afişleri fotoğrafladı.
  • Bilgisayar Mühendisliği Bölümü‘nde yarı zamanlı olarak çalışan ve Naci İnci yönetimi tarafından derslerine son verilen Veri Bilimi Uzmanı Kaan Öztürk’ün Boğaziçi Üniversitesi Bilişim Kulübü‘nün düzenlediği bir etkinliğe katılmasına, yani kampüste mesleki bir konuşma yapmasına izin verilmedi.
  • Gayrimeşru yönetimin kayıtsız ve utanç verici uygulamalarının son örneği ise Boğaziçi Üniversitesi resmî web-sitesinde yer alan bir duyuru. Yönetimin kıvançla duyurduğu, Elsevier ve Stanford Üniversitesi’nce belirlenmiş ‘yılın en etkili bilim insanı’ listesindeki Boğaziçi Üniversitesi akademisyenleri arasında, kayyım idaresi tarafından ders vermesine izin verilmeyen Yaman Barlas da yer alıyor. Kayyım yönetimi Barlas’ın ismini kullanarak başarısından kendine itibar devşirmeye kalkışırken, diğer yandan da yasakçı müdahalelerle aynı hocamızı öğrencilerinden, araştırma ortamından uzaklaştırıyor. Kayyım yönetimi üniversitemizin ulusal ve uluslararası itibarının mimarı olan hocaları kurumdan uzaklaştırıp yerlerini vasıfsız, liyakatsiz, emrine tâbî kadrolarla doldurmaya çalışıyor. Direnişimizin 97’inci haftası itibarıyla yirmiden fazla akademisyenin ders vermesine, hiçbir yasal karşılığı olmayan ‘kara listeye‘ alınmış birçoğunun da kampüse girmesine, etkinliklere katılmasına izin verilmediğini hatırlatmak isteriz.
Fotoğraf: Ayfer Bartu Candan

‘Unutmayacağız, affetmeyeceğiz’

Kayyım yönetiminin tüm hukuksuz ve baskıcı müdahalelerine karşı yasal çerçevede yürüttüğümüz mücadelemize yorulmadan devam edeceğiz.  Unutmayacağız, affetmeyeceğiz.

İşlevsizleştirilen Boğaziçi Üniversitesi Yayınevi ve Cinsel Tacizi Önleme Koordinatörlüğü işinin ehli çalışanlarıyla birlikte bir an önce tekrar faal hâle getirilmelidir.

Gayrimeşru yönetim tarafından gerekçesiz şekilde el konulan İstanbul Matematiksel Bilimler Merkezi binası eski işlevine kavuşturulmalı, yeniden araştırmacıların kullanımına sunulmalıdır. Naci İnci ve yönetimi ile bugüne kadar hukuksuzca kadrolaşmış tüm isimlerin istifasını talep ediyoruz. Fakülte ve bölüm kararları yok sayılarak işine son verilen ve dersleri iptal edilen meslektaşlarımızın haksızca uzaklaştırıldıkları işlerine iade edilmelerini, ayrıca öğrencilerimiz, akademik ve idari personelimiz hakkında mesnetsiz gerekçelerle açılmış tüm disiplin soruşturmalarının geri alınmasını bir kez daha talep ediyoruz. Üniversitemizi yılmadan ve kararlılıkla savunmaya devam edeceğiz.

Fotoğraf: Ayfer Bartu Candan

Türkiye’de özgür, özerk, demokratik ve katılımcı ilkelere dayalı bir üniversite ideali gerçekleşene kadar, kabul etmiyoruz, vazgeçmiyoruz.”

Eski eşi tarafından katledilen Cansu Sezer davasında ilk duruşma: Bu davanın takipçisi olmak zorundasınız

Haber: Serap Cömertoğlu İŞCAN

*

Tekirdağ’da hemşirelik yapan Cansu Sezer’in üç yaşındaki bebeği ile birlikte, eski eşi Burak Tekler tarafından öldürülmesine ilişkin davanın ilk duruşması görüldü. Davaya katılma süreçleri mahkeme tarafından reddedilen Tekirdağ Baro Başkanı Egemen Gürcün, Cansu Sezer davasının sahiplenilmesi gerektiğine ilişkin kamuoyuna çağrıda bulundu.

Tekirdağ’ın Süleymanpaşa ilçesinde hemşirelik yapan 24 yaşındaki Cansu Sezer, üç yaşındaki bebeği Selim Ali Tekler ile birlikte, eski eşi Burak Tekler tarafından 17 Haziran’da Çiftlikönü Mahallesi‘ndeki evlerinde bıçaklanarak katledilmişti.

Cinayete ilişkin açılan davanın ilk duruşması, 9 Kasım Çarşamba günü Tekirdağ 2. Ağır Ceza Hakimliği’nde görüldü.

Mahkeme, delillerin değerlendirilmesi kapsamında dosyayı bilirkişiye gönderirken, cinayete ilişkin delillerin değerlendirilip beyanda bulunulması için 20 gün süre verdi.

Katil zanlısı Burak Tekler

Katil zanlısı Burak Tekler için ise haksız tahrik hükümlerinin uygulanması talep edildi.

Davaya katılma talebi gönderen Aile, Çalışma ve Sosyal Hizmetler İl Müdürlüğü, haksız tahrik şartlarının oluşmaması nedeniyle indirim verilmemesi talebinde bulundu. Davaya ilişkin ikinci duruşmanın 13 Aralık Pazartesi günü gerçekleşmesine karar verildi.

‘Kamuoyu davaya sahip çıkmalı’

Duruşmanın ardından davaya ilişkin açıklamada bulunan Tekirdağ Baro  Başkanı Egemen Gürcün, yaşanılmasının hiç istemediği bir katliam nedeniyle üzgün olduklarını ve kamuoyunun bu davaya sahip çıkması gerektiğini kaydetti.

Cansu Sezer

Tekirdağ’da bu tarz vakaların artış gösterdiğini belirten Gürcün, “Kadınların öldürüldüğü, çocukların katledildiği bir ülkede, bir şehirde yaşamak istemiyoruz. Bunun önüne geçmek için toplumda ki her bireyin üzerine çok büyük ödevler ve görevler düşmekte. Bu vatandaşların olduğu kadar, baroların da görevidir” dedi.

Baronun davaya katılım talebi reddedildi

Tekirdağ Barosu olarak davaya katılma talebinde bulunduklarını ve başvurunun reddedildiğini aktaran Gürcün, “Mahkemelerde olmazsak, duruşma salonlarında olmazsak sesimizi nasıl duyuracağız? Barolar, avukatlar bu cinayetleri nasıl engelleyecek? Basın açıklamalarının artık yeterli olmadığını artık görmüyor muyuz? Biz basın açıklamaları yapmak istemiyoruz, davalarda taraf olmak, hukukun üstünlüğünün geçerli olduğu bir ülkede yaşamak ve avukatlık yapmak istiyoruz” dedi.

‘İzleyici koltuğuna mahkum olmak istemiyoruz: Biz avukatız, baroyuz, sözümüzü söylemeliyiz’

Cansu Sezer davasının kamuoyunda infial yaratan bir dava olduğunu dile getiren Gürcün, “Mahkeme başkanına bunu hatırlattık. ‘Bizleri yargılamanın bir subjesi olarak görmelisiniz, biz izleyici koltuğuna mahkum olmak istemiyoruz. Biz avukatız, biz baroyuz, biz sözümüzü söylemeliyiz. Hukukun üstünlüğünü sağlamak zorundayız’ dedik. Mahkememiz maalesef bu talebimizi reddetti. Elbette bu kararı reddedeceğiz. Davalara katılma taleplerimizi yenilemeye devam edeceğiz. Kadın cinayetleri son bulana kadar dayanışma içinde mücadelemizi sürdüreceğiz” ifadelerini kullandı.

‘Bu davanın takipçisi olmak zorundasınız: Bu dava, sizin çocuğunuz, kızınız, kardeşinizin olabilirdi’

Bir sonraki duruşmanın 13 Aralık Pazartesi gününe ertelendiğini hatırlatan Gürcün, Tekirdağ kamuoyuna çağrıda bulunarak şunları kaydetti:

“Bu davanın takipçisi olmak zorundasınız. Bu dava, sizin çocuğunuz, kızınız, kardeşinizin olabilirdi. Bunu aklınızdan çıkarmayınız. Bunun, herkes tarafından sahiplenilmesi, Tekirdağ kamuoyunun bu davaları özellikle takip etmesi çok önemli”

Sürdürülebilir Yaşam Film Festivali 22 Kasım’da!

Sürdürülebilir Yaşam Film Festivali iki yıllık pandemi arasının ardından hem İstanbul’da yeniden salonlarda gerçekleşecek, hem de çevrimiçi versiyonu ile Türkiye’nin her köşesinden izleyicilerle buluşacak.

SYFF2022, 15. yılında İstanbul’da 22-26 Kasım’da Pera Müzesi Oditoryumu’nda ve 27-30 Kasım’da Hope Alkazar’da, ardından 1-6 Aralık tarihlerinde Surdurulebiliryasam.net’de çevrimiçi gerçekleşerek kesintisiz 15 gün boyunca devam edecek.

The Power of Aktivism, Aktivizmin Gücü
Yönetmen:
Steve Pasvolsky / Avustralya 2021

Değişim hemen şimdi!

Ekosistemin sağlığı ve dolayısıyla insan varlığının devamlılığı kitleler halinde ne düşündüğünüzle, ne hissettiğinizle ve ne yaptığınızla yakından alakalı… Yakın gelecekte nasıl bir dünyada yaşayacağınızı şimdi attığınız adımların belirleyeceğini en iyi bilenler bilim insanları, en yoğun hissedenler ise gençler.

Mevcut dünya algısı ve değer setleriyle şekillendiren ekonomik, sosyal ve ekolojik sistemlerin çökmekte olduğunu söylemenin ötesine nasıl geçilebilir? Ve herkes için adil bir geçiş süreci mümkün mü?

Among The Roots, Kökler Arasında
Yönetmen:
Gamze Terra / Türkiye 2019

Değişimin öncüsü olmak

SYFF gezegen için kritik olan sosyo-kültürel değişim sürecini desteklemeyi amaçlayan etki odaklı bir film festivali. Katılımcılarını değişimin öncüleri olarak görüyor; onları güçlendirmeyi, ilham vererek ve empati uyandırarak harekete geçirmeyi hedefleyerek seçkilerini hazırlıyor.

Feeling The Apocalypse
Yönetmen:
Chen Sing Yap / Kanada 2021

Festival 2008’den bugüne her sene ışık tuttuğu hikayelerle parçası olunan ekolojik, sosyal ve ekonomik sistemlerin ve etkileşimde olunan tüm dinamiklerin idrak edilmesini sağlama hedefini taşıyor. Bunun da ötesinde festival, ivmelenerek artan küresel problemlere karşın kendinden büyük bir amaca sahip olanların, her yerde her koşulda fark yaratabildiklerini gösterme uğraşında.

Bigger Than Us, Kendimizden Büyük
Yönetmen:
Flore Vasseur / Fransa 2021

SYFF2022 seçkisi

Tüm canlılara karşı şefkat ve adalet duygusu taşıyanları buluşturmayı amaçlayan SYFF, 15. senesinde de değişimin öncüsü olmak isteyenler için hazırlanıyor. Festivale ilişkin yapılan basın açıklamasında da şu ifadeler yer alıyor:

“SYFF2022 seçkisi ile dünya turu atmak, duygusal olarak ışınlanmak, hayran kalmak, cesaretlenip bunu ben de yaparım, hatta yapacağım demek mümkün!”

Animal, Hayvan
Yönetmen: Cyril Dion / Fransa 2020

Seçkisinde yer alan uzun ve kısa metrajlı belgeseller ile SYFF, izleyicilerini geleceği yaratan gençlere, tüm canlılar için iyi ve adil olanı gözetenlere, her konuda yeşermekte olan onarıcı ve iyileştirici bir kültürün aktörlerine, gıda sisteminin dönüşümüne dair ipuçlarına ve daha fazlasına tanıklık etmeye davet ediyor. Festivalin açıklamasında son olarak şunlara yer veriliyor:

“Festival katılımcıları toplumun her kesiminden, her yaştan, her türlü zorlu koşullar içerisinden çıkan insanların kendilerine dert edindikleri konularda bitmek bilmeyen enerjileri, yaratıcılıkları ve azimlerini izleyecek; kadınları, çiftçileri, balıkçıları, gençleri, çocukları, yaşadığı bölgede denizi, kıyıları, ormanları, dağları, yaban hayatı, böcekleri, çiçekleri gözetenlerin çalışmalarından ilham alacak.”

[COP27] Fosil yakıt CEO’su, iklim değişikliğinin suçunu bireylere attı: IPhone kullanıyorsunuz, sorumlusunuz

COP27’de Karbonsuzlaştırma gününde konuşan Occidental Petroleum başkanı Vicki Hollub, bu yıl Pakistan’daki ölümcül sel ve Afrika Boynuzu’ndaki kuraklık gibi aşırı iklim olaylarının sadece petrol ve gaz endüstrisinin değil, bireylerin sorumluluğunda olduğunu söyledi.

Occidental Petroleum’un güneybatı ABD ve Orta Doğu‘daki Permiyen havzasındaki fosil yakıt varlıklarını ve şirketin karbon yakalama teknolojisine yaptığı yatırımı tartıştığı bir etkinlikte kurumsal liderlik ve net sıfır hakkında konuşuyordu.

The Guardian muhabirinin, iklim değişikliğinin kötüleştirdiği doğal afetler için herhangi bir kişisel sorumluluk hissedip hissetmediğini sorması üzerine Hollub, şunları söyledi:

“Bu sadece petrol ve gaz endüstrisinin sahip olduğu bir sorun değil. Petrol ve gazdan üretilmiş bir ürünü kullanan herkesin bunda payı vardır ve sorumludur. iPhone’unuzdan sorumlusunuz. Buraya uçakla geldiyseniz, kullandıklarınızdan sorumlusunuz. Şu anda giydiğiniz güzel kıyafetlerden sorumlusunuz. Hepimiz adım atmazsak ve sorumluluk almazsak olmaz. Hala “petrol ve gaz şirketlerinin gitmesi gerekiyor, üretimlerini durdurmaları gerekiyor” diye düşünüyorsunuz. Bunu yaparsak ne olacağını anlamıyorsunuz. Televizyonunuzdan, arabanızdan olursunuz. Bu yüzden geçişin daha iyi tasarlanması gerekiyor. Çok daha düşünceli olmalıyız.”

Hollub, gelecek yıl Dubai’deki COP28‘e ev sahipliği yapacak olan Birleşik Arap Emirlikleri heyetinin bir parçası olarak COP27’de bulunuyor.

‣ COP27’ye iklim krizinden en çok etkilenen on ülkenin temsilcisinden çok fosil yakıt lobicisi kaydoldu

Karbon Majör Raporu‘nun 2017 yılında yayımlanan analizine göre Occidental Petroleum şirketi, 1988-2015 arasında üretilen küresel emisyonların yüzde 71’inden sorumlu olan ilk 100 şirket arasında 55’inci sırada yer alıyor.

Hollub şunları da ekledi:

‘Petrol ve gazın yoldan çekilmesi gerekiyor’ diyerek etrafta dolanan insanların bunun ne anlama geldiğine dair hiçbir fikirleri yok. Tüm dünyanın sorumlu olduğunu söylüyorum… Gelişmiş dünya, bu konferanstaki insanların sahip olduğu yaşam tarzına sahip olan hepimiz, hepimiz sorumluyuz. Sorumlusunuz. Kendiniz sorumluluk almadan ve başkalarının anlamasına yardımcı olmadan bana petrol ve gaz hakkında soru sormayın.”

“İlerleme kaydediyoruz diyen Hollub, “Dünyadaki birçok insan bize yapmamamızı söylüyor. Al Gore (eski ABD Başkanı), beni her gördüğünde, karbon yakalama teknolojisi kurmamamazı söylüyor. Neden?” dedi.

Al Gore henüz yorum yapmasa da karbon yakalama teknolojileri, temel çözümün fosil yakıt kullanımının azaltılmasını öncelemediği için ve sorunun temeline inmediği için eleştiriliyor.

 

ODTÜ’lülerden meclis toplantısı açıklaması: CHP’nin de polisi olduğunu yaşayarak gördük

ODTÜ bileşenleri  Ankara Büyükşehir Belediyesi‘nin (ABB) 8 Kasım’da düzenlenen belediye meclisi toplantısına alınmamaları ve akabinde yaşananlara ilişkin açıklamada bulundu.

ODTÜ’lüler ve ODTÜ bileşenleri 8 Kasım’da düzenlenen toplantıya alınmadıklarını ve ardından güvenlik ve polislerin saldırısına maruz kaldıklarını duyurmuştu. Olayda  bazı öğrenciler de gözaltına alınmıştı. Gözaltına alınan ODTÜ öğrencileri gece saatlerinde serbest bırakılmıştı.

‘Gelen gruplar çiçekle karşılandı’

Ankara Büyükşehir Belediyesi tarafından da 10 Kasım’da konuya ilişkin açıklama yapılarak “ABB Başkanı Mansur Yavaş bu durumu anlatmak için 17 Eylül 2021 tarihinde bizzat ODTÜ’ye gitmiş, protokol ve mahkeme kararlarının durdurulmasının ABB’nin inisiyatifinde olmadığı anlatılmasına rağmen öğrencilerin ‘her ne şekilde olursa olsun yol istemiyoruz, Ankara’nın artık hiçbir yerine yol yapılmasın’  itirazları ile karşı karşıya kalınmıştır. O tarihten bugüne dek arazi içerisinde çalışma yapılmamasına rağmen, 1 Eylül 2022 tarihinden itibaren Belediye giriş kapısında stant kurulması ve düzenlenen protesto gösterilerine ABB tarafından hiç müdahale edilmemiştir. Gelen gruplar çiçekle karşılanmıştır. Son gün ise ABB’de çalışan hiçbir güvenlik görevlisinin gelen gruba müdahale etmediği tam aksine gelen grubun binaya girmek için güvenliğin üzerine yürüdüğü görülmektedir” denilmişti.

Bugün ODTÜ bileşenlerinden konuya ilişkin açıklama geldi. Rant yolunu yaptırmamak üzere 8 Kasım’da ABB önünde olduklarını ve 17.00 civarında basın açıklamalarını gerçekleştirip ardından, yasanın açıkça tanıdığı bir demokratik hakkı kullanarak belediye meclisi toplantısını izlemek istediklerini ifade eden ODTÜ’lüler şu ifadeleri kullandı:

“[…] belediyeye giriş yapacağımız kapıya gittiğimizde, geçen ay ve bir önceki gün olduğu gibi bir güvenlik duvarı ile karşılaştık. Bu engelleme üzerine, güvenliklere belediye meclisi toplantısını izlemenin yasaca açıkça tanınan bir vatandaşlık hakkı olduğunu gerekçeleriyle ve açık bir şekilde anlattık. Yine 2.5 yıl önce pandemi önlemleri kapsamında ABB meclisi tarafından kabul edilen bir genelge önümüze bahane olarak çıkarıldı. Bunun üzerine, 9 Nisan 2022 tarihinde Resmi Gazete’de yayımlanan Cumhurbaşkanlığı Kararnamesi ile söz konusu genelgeye konu olan kısıtlamaların ülke genelinde yürürlükten kaldırıldığını, bu sebeple, meclis toplantısını izlememize engel olmalarının hukuka aykırı olduğunu ve bu şekilde hareket etmekle suç işlediklerini açıkladık.”

‘O zaman gidip şikayetçi olun’

Ancak belediye güvenliklerinin saldırısına uğradıklarının ifade edildiği açıklamada, “Bu yaptıklarının suç teşkil ettiğini tekrar ve defalarca belirtmemize rağmen ‘O zaman gidip şikayetçi olun’ dışında bir karşılık almamız mümkün olmadı” denildi ve şunlar eklendi:

“ABB, gazetecilere olayla ilgili olarak dağıttığı basın metninde ABB güvenliklerinin herhangi bir müdahalede bulunmadığını ileri sürse de, arkadaşlarımız, polisten önce güvenliklerin eril, sinkaflı küfürlerine ve fiziksel işkencesine maruz kaldı. Güvenliklerin saldırısıyla başlayan ve bir süre sonra belediye zabıtalarının da güvenliklere katılmasıyla devam eden arbedenin büyümesi üzerine İmar Daire Başkanı Ertuğrul Candaş yanımıza gelmek durumunda kaldı ve iki kişilik bir temsil heyetini görüşme için kabul edebileceğini söyledi.”

Meclis toplantısının olduğu saatlerde beş ODTÜ’lünün binaya alınmasına ilişkin de açıklamada bulunan ODTÜ bileşenleri o dakikaları şöyle anlattı:

“Yapılan müzakereler sonucunda, belirlediğimiz beş kişilik bir temsil heyetinin belediye ile görüşmek üzere bina içerisine girmesi kabul edildi. ABB’nin iddia ettiğinin aksine, bu beş kişilik heyet, belediye meclis toplantısını izlemek üzere değil, Genel Sekreter Yardımcısı M. Kemal Çokakoğlu ve İmar Daire Başkanı Ertuğrul Candaş’ın da aralarında olduğu bir grup bürokratla görüşmek üzere içeri alındı. Ancak, görüşme henüz başlamışken, dışarıda görüşmenin sonucunu beklemekte olan öğrenciler ve Ankaralıların oluşturduğu kitle, birden bire gelen polisin ikazsız, uyarısız saldırısına uğradı.”

Ters kelepçeli bir öğrenciyi teklemeyecek kadar pervasızlaşabildiler’

O gün uğradıklarını belirttikleri saldırıya ilişkin ise ODTÜ bileşenleri tarafından şöyle bir açıklamada bulunuldu:

“[…] güvenlikler de polisin saldırısına ortak oldular ve polisin yere yatırarak ters kelepçe yaptığı bir öğrenciyi teklemeyecek kadar pervasızlaşabildiler. Sonuç olarak; pek çok kişi, yasanın açıkça tanıdığı demokratik bir hakkı kullanmak istediğimiz için darpa ve işkenceye maruz kaldı ve dışarıda olup bitenlerden haberdar olması üzerine görüşmeyi sonlandırarak dışarıya çıkıp yapılan saldırıya tepki gösteren temsil heyetinden arkadaşlarımızın da aralarında bulunduğu yedi kişi işkenceyle gözaltına alındı.”

CHP’nin de polisi olduğunu yaşayarak gördük’

Son olarak ODTÜ’lüler ABB’yi, Mansur Yavaş’ı ve CHP’yi şöyle eleştirdi:

“Böylece, sürekli şeffaflıktan dem vurarak demokratik yönetim imajı devşirmeye çalışan CHP’li Ankara Büyükşehir Belediyesi ve Mansur Yavaş, kendilerine yönelik bir itirazla alakalı olduğu takdirde oldukça basit bir demokratik hakkın kullanımını bile tamamen keyfi bir şekilde ve zorbalıkla engelleme yoluna gidebildiklerini büyük bir açıklıkla ortaya koydu. Pek demokratik ve muhalif olduğu iddiasındaki mevcut ABB yönetiminin AKP’li Melih Gökçek yönetiminden bir farkı bulunmadığı, AKP’nin polisinin ise sermayeye ve ranta hizmet ettiği takdirde CHP’nin de polisi olduğunu yaşayarak gördük.

Hal böyleyken, ABB yönetimi, dün yayınlamış olduğu açıklamada görmüş olduğumuz gibi, AKP’den tanıdığımız iktidar diline başvurarak, oldukça basit bir demokratik hakkı kullanmaya çalıştığı için işkence ettirip gözaltına aldırdığı öğrencileri marjinalize etmeye çalışmakta, yalana ve manipülasyona başvurmaktan geri durmamaktadır.

‘ABB yönetimi 2013’teki direnişimize de mahkemelerden saldırıyor’

Mansur Yavaş ve yönetiminin amacının Ankara’nın ulaşım sorununu çözmek olmadığı, 2013 yılında ODTÜ Yol Direnişi‘nde haklarında dava açılıp dava sürecinde cezası istinaftan dönen öğrenciler için yeniden yargılanmaları sırasında ceza verilmesini istemesinden anlaşılmaktadır. Bugün sözde muhalif olan ABB yönetimi 2013’teki direnişimize de mahkemelerden saldırıyor.

Mansur rantın, ODTÜ Ahmet Atakan‘ın yolundadır.

Talebimizi yineliyoruz. Ranta hizmet etmek dışında hiçbir işlevi olmayan, ODTÜ ormanını parçalayacak, büyük bir ekolojik yıkıma sebep olarak Ankaranın yekpare tek doğal alanını, ormanını yok edecek bu projenin koşulsuz ve açık iptalini istiyoruz.

Defalarca söyledik, bir kere daha söylüyoruz; eğer Mansur Yavaş bizim karşımızda Melih Gökçek olmak istiyorsa, biz de onun karşısında Kavaklık Direnişi olacağız! Bütün gücümüzle ve kararlılığımızla direnecek ve rant yolunu yaptırmayacağız!”

İmamoğlu’nun dört yıllık hapis istemiyle yargılandığı dava ertelendi

İstanbul Büyükşehir Belediye (İBB) Başkanı Ekrem İmamoğlu hakkında, Yüksek Seçim Kurulu (YSK) üyelerine hakaret ettiği iddiasıyla açılan davanın duruşması görüldü. Duruşmada savcı en üst sınırdan dört yıl bir ay ceza ve siyasi yasak istedi. Dava 14 Aralık’a ertelendi.

Duruşma sırasında reddi hakim talebini reddeden mahkeme heyeti, kararda ise talebin ilgili merciye gönderilmesine hükmetti.

Duruşmaya katılmak isteyen CHP’li vekiller ve çok sayıda partili Kartal Adliyesi‘ne geldi. Kartal Kaymakamlığı, dava nedeniyle Neyzen Tevfik Meydanı dışındaki alanlarda toplanma ve basın açıklaması yasağı ilan etti.

Yasağa gerekçe olarak “toplanmaların genel güvenlik ve asayiş yönünden sakınca oluşturduğu” iddiası öne sürüldü. Adliye çevresinde de çok sayıda TOMA ve çevik kuvvet polisi konuşlandırıldı. Duruşma salonunun önü de bariyerler ve çevik kuvvet polisleriyle çevrelendi. Çok sayıda gazeteci salona giremedi. Bunun üzerine kısa süreli gerginlik yaşandı.

Duruşma saat 11.30’da başladı. Duruşmada ilk olarak FOX TV muhabiri Gülşah İnce tanık olarak dinlendi. İnce, şunları söyledi:

“Olay tarihinde Ekrem İmamoğlu’na İçişleri Bakanı Süleyman Soylu‘nun kendisi hakkında sarfettiği sözleri tırnak içinde alıntılayarak sordum. O da bunun karşılığında söylemiş olduğu sözler kamera kayıtlarında vardır, benim dışımda o sırada orada başka medyadan arkadaşlar da vardı. Her şey kameralar önünde oldu. Ekrem İmamoğlu’nu ilgilendiren ve cevap hakkı düşündüğümüz için kendisi hakkındaki söylenen sözü alıntılayarak kendisine sorduk. Daha sonra bunu Süleyman Soylu’ya yanıt olarak haberleştirerek yayınladık.”

Avukat Gökhan Günaydın’ın “Ekrem İmamoğlu sözlerinin başında ‘Lafa bakarım, laf mı diye söyleyene bakarım adam mı’ diye sözlerine başlamıştır. Bu sözleri kime karşı söylediği anlaşılmış mıdır” ifadelerini kullanması üzerine hakim şöyle konuştu:

“Bu sözlerin söylediği tartışmasızdır. Muhatabı belli, tartışmasızdır.”

Günaydın’ın “O zaman kayıt altına alalım” demesi üzerine hakim “Ben böyle düşünüyorum ama hakimler kararlarıyla konuşur” ifadelerini kullandı.

Avukat Kemal Polat da “Demeç almaya gelirken YSK üyelerine yönelik diğer muhabirler arasında neden bu sözü attı, kendi aralarında bir konuşma oldu mu ya da YSK üyelerine yönelik bir atıf oldu mu” sorusunu yöneltti. Gülşah İnce şu yanıtı verdi:

“YSK’ya yönelik eleştiriyi hiç düşünmedim. İstanbul seçimleri 6 Mayıs tarihinde iptal edildi. İkinci seçimde Haziran’da soruyu sorduğumuz tarih Kasım ayıydı. YSK’ya eleştiri yapılsaydı o tarihe kadar yapılırdı, ben ve gazeteci arkadaşlarım YSK üyelerine yönelik herhangi bir değerlendirme yapılmamıştır.”

Günaydın, “‘Lafa bakarım laf mı diye söyleyene bakarım adam mı’ sözlerinin kime yönelik söylendiği sanığa sorulsun” talebinde bulundu.

‘Bu sözü kime söylediği belli’

Mahkeme Başkanı bu sözlerinin muhatabının Süleyman Soylu olduğu sözlerinin tutanağa geçirilmesini istedi. Hakim, “Bu cümlenin Süleyman Soylu’ya söylenmediğini düşünen varsa dünyada, gelsin. Biraz da gülelim. Herhangi bir çözümleme yapmaya gerek yok. Bu sözü kime söylediği belli. Süleyman Soylu’ya söylemiştir. Ben de o şekilde düşünüyorum” dedi.

Diğer tanıkların Necati Özkan ve Murat Ongun’un dinlenmesi talebi hakim tarafından karara etkisi olmayacağı gerekçesiyle reddedildi.

Avukat Kemal Polat, uzmanlardan alınan mütalaayı sundu ve değerlendirilmesini istedi. Polat, mütalaa imzacılarından Doç. Dr. Murat Önok’un uzman tanık olarak dinlenmesi talebinde bulundu. Savcının Murat Önok’un uzman tanık olarak dinlenmesi yönünde talebi olmadı. Hakim de Önok’un uzman tanık olarak dinlenmesi talebini reddetti.

Hakim, savcıya esas hakkındaki mütalaasını sorduğunda avukat Kemal Polat “Bana söz vermeden esas hakkında mütalaa almaya çalışıyorsunuz. Reddi hakim talebinde bulunuyoruz” dedi. Hakim, Polat’ın reddi hakim talebini reddetti. Polat taleplerinin reddedilmesine itiraz etti.

Hakimin mütalaaların davayı uzatmaya yönelik olduğu yönündeki fikrini söylemesi üzerine Avukat Polat savunma hakkının kısıtlandığını söyledi.

Hakimin “Savunma kısıtlanırsa ne güzel işte sizin için bozma nedeni olur. Bu mütalaa, şu mütalaa…” demesi üzerine Polat hakimin söylediklerinin tutanağa geçirilmesini istedi.

Avukat Kemal Polat “İddia makamının esas hakkındaki mütalaasına alamazsınız, usulü işlem yapamazsınız. Reddi hakim süreci devam etmektedir. Bu nedenle duruşmanın bu süreç sonlanana kadar devam ettirilmesi mümkün olmadığında duruşmanın ertelenmesini talep ediyoruz” dedi. Duruşma 14 Aralık’a ertelendi.

 

Nefret mitinginde TGS’nin logosu kullanıldı: Bu eylemlerin parçası olmamız mümkün değil

Şehir şehir gezen LGBTİ+ düşmanı nefret mitingi çağrılarının bir yenisi Antep için yayınlandı. 13 Kasım’da “Gaziantep büyük aile yürüyüşü” başlığı ve “Küresel çetenin LGBT dayatmasına karşı aileni ve neslini koru” çağrısıyla yapılacak mitingin afişine birçok kurumun logosu eklendi.

Afişte logosu olan kurumlardan biri de Türkiye Gazeteciler Sendikası’ydı (TGS). Kadın ve LGBTİ+ Komisyonu da olan sendikanın bu durumdan haberi olmadığı anlaşıldı. Logosu izinsiz olarak nefret mitingi çağrısına eklenen sendika, duyurulardan logosunun çıkarılması için harekete geçti.

İstanbul Valiliği izni ve RTÜK’ün desteğiyle LGBTİ+’lara yönelik nefret yürüyüşü!
LGBTİ+’lara karşı nefret bu kez de Konya’da yürütüldü
‘Aile’ öne sürülerek yaygınlaştırılan LGBTİ+ nefreti bu kez Urfa’da yürüdü

‘TGS’nin nefret dolu bu eylemlerin parçası olması mümkün değil’

KaosGL‘den Yıldız Tar‘ın aktardığına göre; TGS İstanbul Şube Başkanı Banu Tuna, durumu Kadın ve LGBTİ+ Komisyonlarının sekreteryasındaki üyeleri sayesinde fark ettiklerini belirtti. Tuna, logolarının izinsiz olarak nefret mitingi afişinde kullanılmasına ilişkin şunları söyledi:

“Biz bu durumu sabah kadın ve LGBTİ+ komisyonu sekretaryasındaki arkadaşlar sayesinde fark ettik. Kan beynime sıçradı tabii. Hemen genel merkezi ve tüm yöneticileri haberdar ettik. Yapılan kesinlikle bilgimiz ve desteğimiz dışında. Kadın ve LGBTİ+ komisyonu olan, toplumsal cinsiyet eğitimleri veren, ILO 190’ı toplu iş sözleşmelerine dahil eden ve İstanbul Sözleşmesi’nden çıkılmasını dava eden TGS’nin nefret dolu bu eylemlerin parçası olması mümkün değil. Logomuzun söz konusu duyurulardan çıkarılması için de hemen harekete geçtik.”

Hedef gösterilen LGBTİ+’lar: Faşist çetelerin önü bizzat devlet eliyle açıldı
Üniversiteli LGBTİ+’lar anlattı: Güvensiz kampüs, şiddet ve ayrımcılık…
Başörtüsü ve aile yapısı diyen Erdoğan’ın asıl hedefi: Topluma LGBT’yi soktular

Ne olmuştu?

Geçtiğimiz ay İstanbul, Saraçhane’de Fikirde Birlik ve Mücadele Platformu’nun LGBTİ+ düşmanı “Büyük Aile Buluşması” tüm kamuoyu tepkilerine rağmen İstanbul Valiliği’nden izinli olarak gerçekleştirildi.

Nefret söylemi paylaşımlarının ardından birçok sivil toplum kuruluşu, sanatçılar ve vatandaşlar tarafından söz konusu mitingin halkı kin ve düşmanlığa sürükleyeceği yönünde uyarılar yapılmış, iptal edilmesi talep edilmişti.

Bakan Yanık’tan LGBTİ+ düşmanı eyleme önce ‘Nefret söylemi’, sonra ‘normalleştirmiyoruz’ açıklaması
RTÜK’ten LGBTİ+ düşmanı kamu spotu
KAOS GL’den RTÜK’ün ‘nefret mitingi’ için kamu spotuna dava

Ancak mitingin iptal edilmesi yerine Radyo ve Televizyon Üst Kurulu (RTÜK) dahi eylem için oluşturulmuş, videoya kamu spotu diyerek radyo ve televizyonlara servis edilmesine izin vermişti.  

İstanbul’un ardından, Urfa’da, Konya’da ve Ankara’da nefret mitingleri yapıldı. 

Şiddete maruz kalan LGBTİ+ ve kadınlar, yaşam mücadelesi veriyor
‣ODTÜ’te Onur Yürüyüşü’ne polis müdahale etti: Gözaltılar var
‣BÜ’deki Onur Yürüyüşü’ne polis engeli: 30’dan fazla gözaltı var

Yüzlerce insanın gözaltına alındığı Onur Yürüyüşü’yle akıllara kazınan Onur Ayı ve 30. İstanbul LGBTİ+ Onur Haftası’na ilk kez bu sene yasaklama getirilmişti. Yüzlerce insanın gözaltına alındığı Onur Yürüyüşü’yle akıllara kazınan Onur Ayı ve 30. İstanbul LGBTİ+ Onur Haftası’na ilk kez bu sene yasaklama getirilmişti.

Yasaklamanın gerekçesi iki ay sonra ortaya çıkmıştı: Küresel güçler, şer odakları. Benzer şekilde LGBTİ+ karşıtı mitinge katılanların ağızlarından aynı kelimeler döküldü: Küresel güçler, şer odakları… 

Kaymakamlığın Onur Haftası’nı yasaklama gerekçesi: Küresel güçler, şer odakları!

Bu yasağın öncesinde Maçka’da piknik yapmak isteyen LGBTİ+’lara da engel olunmuş, sadece cinsel yönelim ve kimlikleri nedeniyle insanlar dışlanmış, polis tarafından çimenlerde oturan LGBTİ+’ların piknik yapmasına bile müdahalede bulunulmuştu.

İstanbul LGBTİ+ Onur Haftası’nın bütün etkinlikleri Kadıköy Kaymakamlığı ve Beyoğlu Kaymakamlığı’nın kararıyla yasaklanmıştı.
26 Haziran günü saat 17.00’de başlaması planlanan yürüyüş öncesi saat 11.00’den itibaren Taksim’e çıkan metro durakları kapatılmıştıTaksim’in birçok sokağı polis ablukası altına almıştı. Basın mensuplarıyla eylemcilerin bir araya gelmemesi için polis üst düzey güvenlik önlemleri almış, gazetecilerin görevlerini yapmaları engellenmişti. Gün boyunca devam eden polis saldırılarıyla 373 kişi gözaltına alınmıştı.

LGBTİ+’lara karşı baskı ve şiddet Türkiye’deki iktidar ve kolluk kuvvetleri eliyle sürdürülüyor.

[COP27] İklim fonlarında ‘önemli’ hamleler umutları artırıyor

Damian Carrington‘ın The Guardian‘da yayımlanan bu makalesi, Yeşil Gazete‘nin de parçası olduğu küresel gazetecilik ağı Covering Climate Now (CCNOW) işbirliğinin bir parçasıdır. 

*

Mısır‘ın Şarm el Şeyh kentinde süren COP27 İklim Zirvesi’nde iklim finansmanıyla ilgili bir dizi sembolik hamle, önemli bir konu üzerinde olumlu bir ivmenin oluşmaya başlayabileceğini gösteriyor .

Zirvede, Birleşik Krallık iklim felaketlerinden etkilenen ülkeler için bazı borç ödeme ertelemelerine kapı açarken, Avusturya ve Yeni Zelanda, kaçınılmaz iklim etkilerine maruz kalan yoksul ülkeleri yeniden inşa etmenin maliyeti olan kayıp ve hasar tazminatı için için finansman önerdi.

İklim krizine en az katkıda bulunan savunmasız ülkelere zengin, kirletici ülkeler tarafından fon sağlanması, COP27’nin en başarılı sonucu olabilir. Küresel ısınmayı engellemek  her ülkenin harekete geçmesini gerektirir, ancak finans konusunda ilerleme olmazsa, gelişmekte olan ülkeler gelişmiş ülkelere güvenmeyecek ve toplu eylem başarısız olacaktır.

Birleşik Krallık’tan kritik destek

Birleşik Krallık, İngiliz mal ve hizmetlerinin denizaşırı alıcılarına borç para veren ihracat kredi kuruluşunun, kredilerine “iklime dayanıklı borç maddeleri” ekleyen ilk kuruluş olacağını açıkladı. Bunlar, bir ülkenin iklim felaketine maruz kalması durumunda borç ödemelerini iki yıl boyunca durdurarak acil durumla başa çıkabilmesi için fonları serbest bırakıyor.

Hazine Bakanı James Cartlidge, “İklim şoklarının sıklığı ve şiddeti artıyor, bu yüzden en çok etkilenen ülkeleri destekliyoruz. Çünkü bir felaketin ardından topluluklarını yeniden inşa etmek ve borç geri ödemeleri yapmak arasında acı verici bir takasla karşı karşıya kalıyorlar” dedi.

İngiliz hükümetinin bu kararı, iklim finansmanı sağlamak için küresel finans sisteminde yapılması istenen  büyük reformların en önde gelen destekçisi olan Barbados başbakanı Mia Mottley‘nin özel elçisi Avinash Persaud tarafından güçlü bir şekilde desteklendi: “İngiliz hükümetinin bu koşulunun  borçlanma araçlarında benimsenmesi, uluslararası finansal sistemini yeni şoklara ve uluslararası kalkınmaya uygun hale getirmenin en etkili tek yoludur. Birleşik Krallık hükümetinin bu girişimini yeterince takdir etmekte zorlanıyorum.”

Mottley’nin Dünya Bankası, Uluslararası Para Fonu (IMF) ve diğer çok taraflı kalkınma bankaları (MDB’ler) için önerilen kapsamlı reformları ortaya koyan Bridgetown Gündemi, COP27’de Fransa’nın da desteğini aldı. Bu, gündemi destekleyen ilk gelişmiş ülke olması açısından önemli.  Tüm G7 ülkeleri de dahil olmak üzere 10 gelişmiş ülkeden oluşan bir grup da bankalara reform yapmaları için baskı yapıyor .

Zirvede yeni fonların açılması bekleniyor

Emisyonları azaltmak, kaçınılmaz iklim etkilerine uyum sağlamak ve kayıp ve hasar için üç tür iklim finansmanı var.  İkincisi en tartışmalı olanı ve büyük miktarlarda tazminattan sorumlu olmaktan korkan zengin ülkeler tarafından yıllarca engellendi.

İskoçya, kampanyacıların kayıp ve hasar tazminatı sağlama konusunda “tabu” dediği şeyi kıran ilk ülke oldu ve onu Danimarka, Belçika ve Almanya izledi. Avusturya Salı günü COP27’de gruba katılarak 50 milyon dolar (44 milyon sterlin) ayırdı. Yeni Zelanda ayrıca, gelişmekte olan ülkeler tarafından kaybedilen toprak ve kaynaklar -aslında kayıp ve hasar için- için 20 milyon dolarlık bir iklim fonu duyurdu.

ODI düşünce kuruluşundan Emily Wilkinson, son gelişmeleri şöyle yorumladı: “Kayıp ve hasar finansmanına ilişkin artan sayıda ülkenin taahhütleri önemli ve memnuniyetle karşılanıyor. COP27 sırasında daha fazla ülkenin taahhütte bulunmasını bekliyoruz . Bu, müzakereciler üzerinde uygun bir finansman mekanizmasının geliştirilmesi konusunda anlaşmaya varmaları için daha fazla baskı oluşturuyor.”

Bir kayıp ve hasar fonunun oluşturulması, zirveye katılan gelişmekte olan ülkelerin temel talebi. Ancak taahhüt edilen milyonlar, ihtiyaç duyulan ve bazı tahminlere göre yılda 1 trilyon dolara kadar çıkabilecek meblağın çok altında. Mottley, COP27’de, kayıp ve hasarı finanse etmek için artan fosil yakıt kârları üzerinden %10’luk bir vergi fikrini gündeme getirdi.

Global Justice Now’daki kampanyacılar tarafından Çarşamba günü yayımlanan analiz , beş büyük petrol şirketinin –Chevron, ExxonMobil, BP, Shell ve Total – bugüne kadar küresel karbon emisyonlarının %11’lik katkılarına dayanarak yılda 65 milyar dolar ödemeleri gerektiğini hesapladı.  Son araştırmalar ise petrol ve gaz endüstrisinin son 50 yılda saf kârla yılda ortalama 1 trilyon dolar sağladığını gösteriyor. 

[COP27] Bilimden 10 yeni içgörü: Sonsuz adaptasyon efsanesini sorgulayalım

Mısır‘ın Şarm El-Şeyh kentinde düzenlenen COP27‘de dün doğa ve sosyal bilimlerden önde gelen uzmanlar, 2021’den bu yana iklim değişikliği hakkında on temel içgörü sundular.

Ana odak noktalarından biri, iklim değişikliğinin her zamankinden daha sıkhale gelen ve şiddetli kuraklık, fırtına ve seller gibi kaçınılmaz etkilerine uyum sağlamak için insanlığın sınırları oldu.

Rapor, Future Earth, The Earth League ve World Climate Research Program (WCRP) uluslararası ağları tarafından başlatıldı.

Bilimsel sentez raporunda, dünyanın dört bir yanından bilim insanları, iklim değişikliği ile çatışmalar, pandemiler, gıda krizleri ve altta yatan kalkınma zorlukları gibi diğer risk faktörleri arasındaki karmaşık etkileşimleri vurguluyor ve ortaya koyuyor.

Bilim insanları, iklim değişikliğine uyum sağlama potansiyelinin sınırsız olmadığını söylüyor.

Kıyı topluluklarını sular altında bırakabilen yükselen deniz seviyeleri ve insan vücudu için dayanılmaz olan aşırı sıcaklık, uyum sağlama yeteneğimizi “zorlayan” sınırlara örnekler.

Bilim insanları ayrıca, fosil yakıtlara  bağımlılığın, özellikle enerji ve gıda güvenliği için büyük güvenlik açıklarını şiddetlendirdiğini ve gelecekteki kayıp ve hasarı önlemek ve en aza indirmek için iklim değişikliğinin itici güçlerinde derin ve hızlı bir azaltmanın derhal gerekli olduğunu belirtti.

Raporda ele alınan 10 temel konu, şunlar oldu:

1. Sonsuz adaptasyon efsanesini sorgulamak

“Adaptasyon sınırları, dünyanın farklı yerlerinde zaten geçiliyor. Sanayi öncesi sıcaklıkların 1,5°C veya 2°C üzerine yaklaştıkça iklime uyum sağlamamız giderek daha zor hale gelecek.

Mevcut uyum çabaları, geçmişteki, bugünküve gelecekteki iklim değişikliğinden kaynaklanan riskleri azaltmakta yetersiz kalıyor ve özellikle en savunmasız olanları iklim etkilerine maruz bırakıyor.

Adaptasyon, iddialı azaltma çabalarının yerini alamaz.

2. Güvenlik açıkları, risk altındaki bölgelerde kümeleniyor

Yaklaşık 1,6 milyar insan hassas noktalarda yaşıyor ve bu sayının 2050 yılına kadar iki katına çıkması bekleniyor.

İklim kaynaklı tehlikelerden ölüm oranı, “sıcak nokta” ülkelerde, en az savunmasız ülkelere göre 15 kat daha yüksek.

Kırılganlık, insan-çevre sistemlerindeki yapısal eşitsizliğin bir ürünüdür ve “risk altındaki bölgelerde” kümelenir: Orta Amerika, Asya ve Orta Doğu‘nun bazı kısımlarında ve Sahel, Orta ve Doğu Afrika boyunca Afrika. Risk altındaki bu bölgelerdeki topluluklar, giderek artan bir şekilde iklim değişikliğine ve iklimle ilgili tehlikelere maruz kalmaktadır; bu durum, adaptasyon kapasitesinin (fiziksel, ekolojik ve sosyoekonomik) eşitsizlik, devlet kırılganlığı ve yoksullukla azaldığını göstermektedir.

3. İklim-sağlık etkileşimlerinde ufukta görünen yeni tehditler

İklim değişikliğinden kaynaklanan bileşik ve kademeli riskler insan, hayvan ve çevre sağlığını olumsuz yönde etkiliyor.
İklim değişikliği, ısıya bağlı ölümlerin yaklaşık %40’ından sorumlu ve yerleşik her kıtada ısıya bağlı ölümlerde artış yaşanıyor.Daha yüksek sıcaklıklar ve kuraklığın birleşimi nedeniyle orman yangınlarının sıklığı artıyor ve kısa ve uzun vadeli fiziksel ve zihinsel sağlık etkileri getiriyor.
İklim değişikliği nedeniyle bulaşıcı hastalık salgınlarının artması muhtemeldir.

Sınır Tanımayan Doktorlar Örgütü, “gerekli önlem alınamazsa kolera salgınının kontrolden çıkabileceği” uyarısında bulundu. ( Hacer Başer – Anadolu Ajansı )

4. İklim hareketliliği: Kanıttan eyleme

İklim değişikliğine bağlı yavaş etkiler ve aşırı hava olaylarının artan sıklığı ve yoğunluğu nedeniyle gönülsüz göç ve yerinden edilme giderek daha fazla meydana gelecek.

İklim değişikliği ve ilgili etkiler ayrıca birçok insanın, özellikle de yoksul ve marjinal toplulukların uzaklaşma yüzünden uyum sağlama kapasitelerini kaybetmelerine neden olabilir. Ancak diğerleri artan iklim riskleriyle karşı karşıya kalsalar da kalmayı tercih edecek.

Dünya çapında, iklimle ilgili hareketliliğe yardımcı olmak ve yerinden edilmeyi en aza indirmek için erken başarı öykülerine ve  ileriye dönük insani yardım eylemine ihtiyaç var.

5. İnsan güvenliği iklim eylemine bağlı

İklim değişikliği çatışmaya neden olmaz; daha ziyade, şiddetli çatışmalara yol açabilecek insan güvenliğindeki (yönetim ve sosyoekonomik koşullardan kaynaklanan) mevcut güvenlik açıklarını şiddetlendirir.

Kırılganlıkları ve istikrarsızlığı artırarak, iklim değişikliğinin insan güvenliği üzerindeki etkileri ulusal güvenlik endişeleri haline geliyor.

İnsan güvenliğini ve buna bağlı olarak ulusal güvenliği güçlendirmek için etkili ve zamanında azaltma ve uyum stratejileri gereklidir. Bunlar, artan şiddet içeren çatışma risklerini azaltmak ve barışı teşvik etmek için insan güvenliğini sağlamaya yönelik ortak çabalarla paralel olarak takip edilmelidir.

Rusya’nın Ukrayna’yı işgali, fosil yakıtlara bağımlılıktan kaynaklanan yerel, ulusal ve uluslararası ölçekte gıda arzı ve enerjiye istikrarlı erişim açısından önemli sorunları ortaya çıkarmıştır. Bu güvenlik açıkları insan güvenliğini tehlikeye atar.

6. İklim hedeflerine ulaşmak için sürdürülebilir arazi kullanımı şart

Artan arazi dönüşümünü sınırlamak için uygun politikalar uygulanabilirse uzun vadede sürdürülebilir olan tarımsal yoğunlaştırma tercih edilir. Artan verim ve sistem entegrasyonu yoluyla gıda üretimini artırma çabaları, olumsuz ekolojik etkileri en aza indirirken gıda güvenliğinisağlamaya da katkıda bulunur.

Entegre arazi yönetimi, insanlara ve çevreye fayda sağlarken iklim çözümleri sağlayabilir; ancak, arazi kullanımı değişiklikleri, karşılıklı kazançlardan daha sık ödünleşimleri gerektirir. Paydaşlar tarafından belirlenen takasları dengelemeye çalışan yaklaşımların, sosyal olarak kabul edilebilir iklim ve koruma sonuçları sağlama olasılığı daha yüksektir.

7. Özel sürdürülebilir finans uygulamaları, geçişleri hızlandırmakta başarısız oluyor

Finansal piyasalar, özellikle iklim etkilerinin ağır olduğu ekonomik sektörlerde net sıfır sağlamak için çok önemlidir. Ancak, özel sektör “sürdürülebilir finans” uygulamaları, iklim hedeflerine ulaşmak için gereken derin ve hızlı dönüşümleri henüz sağlamıyor.

Günümüzün sürdürülebilir finans uygulamalarının büyük çoğunluğu, iklim değişikliğiyle mücadelede en fazla etkiyi sağlayacak şekilde sermaye tahsis etmek yerine finans sektörünün mevcut iş modellerine uyacak şekilde tasarlanmıştır.

Sonuç olarak, bugüne kadarki sürdürülebilir finans uygulamalarının büyük bir bölümünün sermayeyi değiştirmek için güçlü etkileri yoktur; bunlar sürdürülebilirliğin yalnızca ılımlı itici güçleridir.

Karbon fiyatları ve vergiler, asgari standartlar ve düşük karbonlu çözümler için destek önlemleri gibi iklim politikası önlemlerinin uygulanması ve güçlendirilmesi, ekonomik teşvikleri iklim çözümlerine yönlendirmek ve böylece sermayeyi bu çözümlere yönlendirmek için en önemli olmaya devam ediyor. Özel sürdürülebilir finans uygulamaları da iklim politikası çabalarıyla daha uyumlu hale gelmeleri ve bu çabaları geliştirmeleri için hızla ilerlemelidir.

8. Kayıp ve Hasar: Acil birgezegen zorunluluğu

Kayıplar ve hasarlar halihazırda meydana gelmektedir ve mevcut gidişatta önemli ölçüde artacaktır, ancak hızlı azaltma ve etkili adaptasyon, bunların birçoğunu yine de önleyebilir.

Birçok kayıp ve zarar parasal olarak hesaplanabilirken, daha iyi anlaşılması ve muhasebeleştirilmesi gereken ekonomik olmayan kayıp ve zararlar da vardır.

Kayıp ve hasarlara koordineli, küresel bir politika yanıtı acilen gereklidir.

9. İklime dayanıklı kalkınma için kapsayıcı karar alma süreçleri

İklime dayanıklı kalkınma, politikacıların ve politika yapıcıların resmi karar alma süreçlerinin ötesine geçen toplumsal seçimler üzerine kuruludur.

Her türlü karar verme sürecinde kapsayıcı ve güçlendirici olmanın daha iyi ve daha adil iklim sonuçlarına yol açtığı görülmüştür.

Halihazırda, yapılan “kapsayıcı” karar alma, ne eylemin ne de adaletin ihtiyaçlarını karşılamak için yetersizdir.

10. Yapısal engelleri ve sürdürülemez kalıplaşmaları yıkmak

Azaltma stratejileri, sıcaklık artışını 2°C’nin altında sınırlamak için hala yetersiz kalmaktadır.

Gayri safi yurtiçi hasıla (GSYİH) büyümesi ve refahı ile ölçülen sosyal ilerleme, sera gazı emisyonlarının başlıca itici güçleri arasında yer almakta ve iklim değişikliğinin azaltılmasının önünde önemli bir engel olan kaynak yoğun ekonomiyi kökleştirmektedir.

Statü tüketimine yönelik davranış normları, sürekli artan üretime odaklanan iş modelleri, zayıf veya belirsiz iklim politikaları ve hatta fosil yakıt endüstrilerinin yararına olan doğrudan şiddet kullanımı gibi bu siyasi ve ekonomik sistem içindeki kazanılmış menfaatler sürdürülemez kalıpları sağlamlaştırıyor.  Fosil yakıta dayalı bir enerji sistemi tarafından yönlendirilen iklim değişikliğinin maliyetleri, direnmek için kolektif  faaliyetten yoksun bırakılan topluluklar üzerinde kolayca dışsallaştırılır.

Gerçek dönüşümsel değişime ulaşmak istiyorsak, sürdürülebilir olmayan kalıpları ortadan kaldırmak için tüm yapısal engellere aynı anda müdahale etmek çok önemlidir.