Ana Sayfa Blog Sayfa 645

ExxonMobil’den enerji şirketlerine ‘aşırı kazanç vergisi’ getiren AB’ye dava

ABD merkezli petrol şirketi ExxonMobil, enerji şirketlerine “aşırı kazanç vergisi” getiren Avrupa Birliği‘ne (AB) karşı dava açtı.

Şirket, Lüksemburg‘daki Avrupa Adalet Divanı’na bağlı AB Genel Mahkemesi‘ne ilettiği dava dilekçesinde, verginin enerji yatırımlarının azalmasına neden olacağını ve yatırımcılarda güven kaybına yol açacağını savundu.

Avrupa Komisyonu Başkanı Ursula von der Leyen, geçen eylül ayında, enerji şirketlerinin artan 2022 kârlarından “aşırı kazanç vergisi” ödemelerine yönelik planı açıklamıştı. Plan, enerji şirketlerinin ek kârından yüzde 33 vergi alınmasını öngörüyordu.

Reuters‘e konuşan ExxonMobil Sözcüsü Casey Norton, ise “aşırı kazanç vergisinin” Avrupa ülkelerinin kıta dışı kaynaklı enerjiye bağımlılığı artıracağını söyledi.

BP 2023 bütçesini açıkladı: Fosil yakıta milyarlarca dolar yatırım daha

‘Avrupa’ya yatırım, ne kadar cazip olacağına bağlı’

Son 10 yılda Avrupa’daki rafineri projelerine 3 milyar dolar harcadıklarını ve üretimi artırdıklarını belirten Norton, “Artık Avrupa’ya yatırım yapmamız, kıtanın ne kadar cazip ve küresel olarak ne kadar rekabetçi olacağına bağlı” dedi.

Çok uluslu ABD enerji şirketi Chevron da AB’yi, “aşırı kazanç vergisinin”, yatırımları azaltacağı uyarısında bulunmuştu. Firmanın finans müdürü Pierre Breber, ek verginin, AB’nin, enerjiyi tüketecilere uygun fiyata sunma politikasıyla çeliştiğini söylemişti.

Rusya‘nın 24 Şubat’ta Ukrayna‘yı işgale başlaması sonrası, enerji şirketlerinin  kârları olağanüstü oranlarda arttı. ExxonMobil, ekim ayında yılın üçüncü çeyreğinde yaklaşık 20 milyar dolar kâr ettiğini açıkladı.

[2022’nin ardından] Toplumu fakirleştiren büyüme yılı

[email protected]

Yeşil Gazete için üçüncü yıllık değerlendirme yazısını yazıyorum. Önceki iki yazıyı okuduğunuzda izlenen yanlış ekonomi politikaları sonucunda bugünlere adım adım nasıl geldiğimizi açık bir şekilde göreceksiniz. Aslında yazacak yeni bir şey pek yok ama bu politikaların yolaçtığı ekonomik sonuçlara ilişkin bazı yeni tespitler yapmak mümkün.

Ekonomi penceresinden bakınca 2022’ye damgasını vuran en belirgin olgu durmaksızın artan enflasyon oldu. İkincisi ücretlilerin gelirlerinin sürekli olarak erimesi nedeniyle alım güçlerinde yaşanan erozyondu. Bunun doğal sonucu ise ülkede gelir dağılımındaki bozulmanın yıl içerisinde daha da vahim noktalara gelmiş olması. Son olgu ise dünyada birçok ülkede ekonomiler daralırken Türkiye’de çok da azımsanmayacak bir büyümenin gerçekleşmesiydi. Ama öyle bir büyüme ki, toplumun çok büyük bir kısmı bu büyüme yılının sonunda daha da fakirleşti! Enflasyon ve alım gücünün düşmesi konularını yıl boyunca yazılarımda defalarca ayrıntılı olarak ele aldım. Bu yazıda “ekonomi büyürken toplumun fakirleşmesi” olgusu üzerinde durmak istiyorum[1]. Gelin konuya daha yakından bakalım.

2022 büyümesinin kaynakları

Ekonomik büyüme, bir ülkede belli bir dönemde toplam mal ve hizmet üretiminin reel anlamda artmasıdır. Bu artış sonucunda doğal olarak harcamalar ve gelirler de artar ve toplumdaki bireylerin tamamına yakını, az veya çok, bu artıştan pay alır. Dolayısıyla, büyüme toplumlar için arzulanan ve siyasilerce desteklenen bir olgudur. Oysa 2022 yılında gerçekleşen büyüme farklı bir büyüme oldu. Yılın ilk yarısında yüzde 7,6 olarak gerçekleşen büyüme üçüncü çeyrekte hız keserek yüzde 3,9’a düştü. Bu düşüşün son çeyrekte devam etmesi beklenmekle birlikte yıllık büyümenin yüzde 5,0-5,5 aralığında gerçekleşeceği tahmin ediliyor. Ancak, burada bir sorun var. Bu büyüme toplumdaki bireylerin çoğunluğunun refah artışına bir katkı yapmadığı gibi var olan refah seviyelerinin bile altına düşmelerine yol açtı. Pekiyi nasıl oldu bu?

Önce büyümenin kaynağına bakalım, yani büyümenin nasıl gerçekleştiğine. 2022 büyümesinin kaynağında esas olarak yurt içi tüketim var. Üretimin önemli bir kısmı yurt içi tüketiciler için yapılmış. Bunu okuyunca haklı olarak “enflasyon ortamında reel gelirler düşerken bu kadar tüketim nasıl yapılmış” diye soracaksınız. İşte işin sırrı burada. Bu durum tamamen enflasyonun yarattığı bir sonuç. Kısaca, fiyatların her gün arttığını gören insanlar gelir durumlarına göre ev ve arabadan yağ ve şekere kadar paralarının yettiği mallara yönelerek ellerinden geldiği ölçüde sürekli artan enflasyonun fakirleştirici etkisinden kendilerini korumaya çalıştılar. Taleplerini ertelemeyip, paralarını hemen mala bağlamaya çalıştılar. Hatta ilk aylarda henüz kısıtlamalar gelmeden bankalardan düşük faizli kredi alarak mal alımında kullananlar oldu. Bu durum maliyet kaynaklı olarak artan enflasyonu talep tarafından destekleyerek daha da hızlı artmasına neden oldu. Yüksek gelir ve servete sahip olanlar açısından ise tasarruflarının erimemesi önemliydi. Bu gruplar reel getirileri negatife düşen mevduat ve bono/tahvil gibi finansal ürünlerden kaçıp döviz yanı sıra özellikle gayrımenkul, araba vb mallara yatırım yaptılar. Hiçbir finansal getirinin enflasyona yetişemediği, faiz oranlarının sürekli düşürüldüğü bir ortamda mala yatırım yapılması son derece normal bir tepki. Bunun sonucunda özellikle yılın ilk yarısında büyüme oldukça yüksek gerçekleşti. Ancak, enflasyonun tetiklediği bu iç talep yavaş yavaş azalmaya başladı ve üçüncü çeyrekte büyüme hızı düşmeye başladı. Son çeyrekte de bu eğilim sürüyor.

Büyümenin ikinci kaynağı ise ihracat artışı oldu. TL’nin Euro ve Dolar karşısında ciddi anlamda değer kaybetmesi dikkate alındığında bu beklenen bir sonuçtu. Hatta hükümet faiz oranlarını düşürüp yeni ekonomi modelini açıklarken esas olarak ihracat artışını işaret edip bunun cari açığı da ortadan kaldıracağını iddia etmişti. Elbette böyle bir şey gerçekleşmedi çünkü ithalattaki artış, yüksek kurlara rağmen, çok daha fazla oldu. Nitekim, Ocak – Eylül 2022 döneminde ihracat artışı yüzde 17 seviyesinde kalırken ithalat artışı yüzde 40’ı geçti. Bu sonuçta Rusya’nın Ukrayna’ya savaş açması sonucu artan enerji fiyatları da oldukça etkili oldu. Yine de TL’nin değer kaybıyla birlikte ihracatta  belirli bir artış gerçekleşti ve bu da ülkede büyümeyi olumlu etkileyen ikinci ama çok daha zayıf unsur oldu.

Ekonomi büyürken toplum nasıl fakirleşti?

Şimdi, yukarıda sorduğumuz sorunun yanıtına odaklanma zamanı. Toplumu daha da fakirleştiren büyümenin arkasında iki gelişme var. Birincisi faiz indirimleri sonucunda döviz kurlarının artmasıyla enflasyonda başlayan maliyet kökenli büyük artışlar daha sonra talep kaynaklı fiyat artışlarıyla desteklendi. Bu iki unsurun etkisiyle enflasyonda 1990’lar Türkiye’sini anımsatan bir şekilde çok büyük artışlar yaşandı. TÜİK, İTO ve ENAG rakamlarının ortaya serdiği ve herkesin kendi özel hayatında gözlemlediği fiyat artışlarıyla yaşadığı gibi enflasyon adeta uçuşa geçerek Kasım sonu itibarıyla baz aldığınız göstergeye göre yıllık yüzde 85-170 bandında gerçekleşti. Gıda enflasyonu ise en yüksek fiyat artışlarının yaşandığı alt gruplardan birisi oldu. Dolayısıyla, enflasyon artarken yükselen iç talep bir yandan büyümeyi desteklerken, diğer yandan enflasyonun daha da yükselmesine yol açtı.

İkinci gelişme ise, enflasyon dönemlerinde her zaman ve her yerde yaşandığı gibi ücretlilerin gelirlerindeki artışın enflasyonun çok altında kalması idi. Elimizde ücretlere ilişkin kapsamlı veri seti yok. Bu nedenle asgari ücret (AÜ) rakamlarına bakarak bazı analizler yapabiliyoruz. Temmuz 2022’de yayımlanan “Hayat pahalı, emek ucuz” başlıklı yazımda belirttiğim gibi 2022 itibarıyla Avrupa’da Arnavutluk’tan sonra en düşük AÜ’e sahip ülkeyiz.  AÜ’in zaman içerisindeki seyri de şu anki durumun vehametini net bir şekilde ortaya seriyor. Daha altı yıl önce bazı AB ülkelerinden (Bulgaristan, Romanya, Hırvatistan, Macaristan ve Çekya) bile daha yüksek AÜ’e sahip olan Türkiye, günümüzde Arnavutluk dışında aday ülkelerin bile gerisine düşmüş halde. Bu durum, ücretlilerin ülkenin GSYİH’ndan gittikçe azalan bir oranda pay aldığını net ve tartışmasız bir şekilde gösteriyor. Nitekim, 2022 Ocak ayında AÜ’e yapılan zam oranı yüzde 50 olmuş, bu artış şahlanmış olan enflasyon karşısında eriyince temmuz ayında ilave yüzde 30’luk bir zam daha yapılmıştı. Bu artış oranları, çarşı ve pazardaki fiyatlar karşısında çalışanların reel gelirlerinin erimesine engel olamadı. Ayrıca, çalışanın geçmişe dönük kaybını telafi etmeye yönelik olarak hesaplanan AÜ artışlarının, takip eden dönemlerin enflasyonu karşısında kısa sürede etkisini yitirdiği de malum.

Bir yandan başta gıda olmak üzere enflasyondaki olağan dışı yükseliş ve bunun ilave bir iç talep yaratması, diğer yandan ücret ve gelirlerdeki artışın çok sınırlı kalması ekonomi büyürken toplumu ve özellikle ücretlileri fakirleştiren bir sonuca yol açtı. Sürekli eriyen alım gücü ise ülke nüfusunun büyük kısmı için fakirleşmenin gittikçe belirginleşmesi sonucunu doğurdu.  Ayrıca, KKM gibi döviz talebine ve kur artışına karşı bir önlem olarak yürürlüğe konulan bazı uygulamalar ülkedeki gelir dağılımını daha da bozdu. Ekonominin belkemiği konumunda olan orta sınıf adeta ortadan kalktı. Böylece, ekonominin büyüdüğü bir yılda bireylerinin çoğunluğunun fakirleştiği bir ülke olduk!

Bu büyüme sürdürülebilir mi?

2022’de yaşadığımız olağanüstü yüksek enflasyon oranlarının tetiklediği iç talep artışını 2023 yılında beklemek pek mümkün değil çünkü insanların elinde bu talebi sürdürecek bir tasarruf kalmadığı gibi gelirler zorunlu giderleri, hatta onun da ancak bir kısmını karşılayacak seviyeye indi. Zaten yılın ikinci yarısında büyümede yaşanan düşüş bunu gösteriyor. Önümüzdeki yıl yapılacak seçimleri dikkate alan iktidar 22 Aralık’da 2023 asgari ücretini yüzde 54,5 oranında artırdı. Yılbaşında da muhtemelen memur/emekli maaşlarında yüksek sayılabilecek bir artış yapacak. Bu artışların, toplumun yaşadığı gerçek enflasyonu karşılaması mümkün olmadığı bilinmekle birlikte yine de bu artışlar sonucunda yılın ilk birkaç ayında piyasalarda kısmi bir canlanma görülmesi muhtemel. Ancak, bunun bütün yıla yayılması olasılığı çok düşük çünkü artmaya devam edecek fiyatlar kısa bir süre sonra bu gelir artışının etkilerini tamamen ortadan kaldıracak.

İhracattaki büyümenin önünde ise iki önemli engel var. İlki, en önemli ihracat pazarımız olan AB ülkelerinde ekonomik büyümenin düşmesi, hatta bazı ülkelerde negatife dönmesi. Yani alım gücü azalan Avrupalılar artık daha az Türk ürünü talep edecekler. İkincisi ise sürekli döviz satışlarıyla ve diğer önlemlerle kurların kontrol edilmesi nedeniyle kurlardaki artışın enflasyonun altında kalması. Bunun sonucunda üretici firmaların maliyet artışları sürerken, kurlardaki artışın bunu karşılayamaz seviyeye gelmesi nedeniyle ihracata yönelik firmalarda kar marjları düştü. Dolayısıyla, bu kur politikası devam ettiği takdirde firmaların ihracat için üretim yapmaları gittikçe zorlaşacak, hatta bazı firmalar için imkansız hale gelebilecek.

“Büyürken toplumu daha da fakirleştiren” bu dönem çok büyük olasılıkla önümüzdeki yıl bitecek ve muhtemelen “daralırken toplumu fakirleştirmeyi sürdüren” yeni bir döneme adım atılacak! Bakalım seçim sonuçları bu durumu değiştirecek mi?

*

[1] Bu ifade, ünlü ekonomist Jagdish Bhagwati’nin “yoksullaştıran büyüme” kavramıyla benzerlik göstermekte. Ama Bhagwati bu kavramı dış ticaret hadlerinde olumsuz gelişmeler olduğunda ihracatçı ülkenin büyüdüğü halde daha da fakirleştiği durumlar için kullanmakta.

Tunç Soyer’den İzmirlilere destek çağrısı: Buca Cezaevi alanını imara açtırmayalım

İzmir Büyükşehir Belediye Başkanı Tunç Soyer, Buca Cezaevi arazisinin Çevre, Şehircilik ve İklim Değişikliği Bakanlığı tarafından hazırlanan plan doğrultusunda yapılaşmaya açılmasıyla ilgili İzmirlilere destek çağrısı yaptı.

Alanın kamu arazisi olduğunun altını çizen Soyer, Buca Cezaevi yıkıldıktan sonra ortaya çıkan olağanüstü büyüklükteki alanı bir rekreasyon alanı ve yeşil alan haline getirmek istediklerini söyledi:

” Başka bir beklentimiz yok. Burası bir kamu arazisiydi, ama özel mülkiyete dönüştürdüler ve o özel mülkiyeti konuta, ticarete açarak ticari bir menfaat elde etmeye çalışıyorlar. Biz bunların hiçbirini istemiyoruz. Etraf tamamen beton yığını. Bu binalarda yaşayan binlerce insanın nefes alacağı hiçbir yer yok. Burası bu binlerce insanın nefes alacağı bir park olacak. Bunun için de ne gerekiyorsa yapacağız”

İzmirlilere de çağrı yapan Soyer, “Biz tüm İzmirlileri yanımızda durmaya, bu talebimizin dillendirilmesine katkı koymaya davet ediyoruz. Bu gerçekten çok haklı bir talep, çok haklı bir dava. Bu davamızda bizimle birlikte olmalarını bekliyoruz. Bu memleketi seven, doğayla buluşmanın kıymetini bilen herkese bir çağrı yapıyorum. Gelin, Buca Cezaevi alanının özelleştirilmesine, ticarileştirilmesine, binaya, betona boğulmasına izin vermeyelim” ifadelerini kullandı.

Depremin ardından boşaltılmıştı

Buca Cezaevi, 30 Ekim İzmir Depremi’nin ardından tahliye edilmiş ve ardından da bakanlık kararıyla yıkılmıştı.  Böylece Buca’nın merkezinde 69 bin metrekarelik boş kamu alanı ortaya çıktı. Çevre, Şehircilik ve İklim Değişikliği Bakanlığı tarafından hazırlanan imar planlarının alanda yapılaşmanın önünü açması üzerine İzmir Büyükşehir Belediyesi, planlara itiraz ederek İzmir Bölge Adliye Mahkemesi’nde dava açılması için dilekçe verdi.

[2022’nin ardından] Kentlerin bir yılına kuşbakışı değerlendirmeler

[email protected]

Giriş: “2021 yılında kentlerde neler oldu? Kuşbakışı bir değerlendirme” dediğimizde, önce çok zor olmayan bir soru gibi duruyor. Ancak bu anlatıyı nasıl ele alacağımızı düşünmeye başladıkça, yanıt gittikçe güçleşiyor. Önce “kentler” kavramına bakalım. Metropoliten ve büyük ve orta boy ve küçük kentler, elbette farklı biçimlerde yaşadılar bu yılı; bunu nasıl tek bir anlatı olarak sunarız?

YÖNTEM: İkincisi, kentlerde olanlara nasıl bakacağız? Kuşkusuz istatistiklere/sayısal göstergelere dayanarak kanıtlanan bir değerlendirme yapamayız. Yapabileceğimiz ancak sayıların/ somut verilerin genel bir değerlendirmesinin düşündürdükleri/ yorumu olabilir. Yani, bilimsel bir kanıtlamadan çok, genel kentlerin durumu hakkında öznel bir deneme yazabiliriz.

KAYNAK: Kaynaklarımız da, genellikle haber ajanslarını verdiği bilgiler, olgusal gerçekliklerle ilgili aktarımları/ gösterimleri olacaktır. Bu durumda yapabileceğimiz, genellikle metropol kentlerde (İstanbul, Ankara, İzmir, Adana, Antalya, Konya, Gaziantep, Diyarbakır vb.) bazı kentsel konularla ilgili duruma ve bu durumdaki değişimlere bakarak bunları değerlendirmek olacaktır.

NEOLİBERALİZM: Bütün kentler için, 1980’lerde başlayan neoliberal dönemin ikinci veya son evresinde birçok açıdan ekonomik-ideolojik kriz içinde olduğumuzu söyleyebiliriz. Bu durum belki neoliberalizmin ve neoliberal kentin de sonuna doğru bir evreye gelindiğinin işareti olabilir. Neoliberal kentte krizi ve gelişmeleri-çöküntüleri, ayrıca işbölümündeki değişim ve teknolojik gelişmelerin kentler üzerindeki dönüştürücü etkisi giderek daha somutlaştı. Bunları aşağıdaki bazı başlıklarda inceleyeceğiz.

DEMOGRAFİ: Kent nüfuslarıyla başlayalım: Kentler göç almaya devam ediyor ancak iç göçlerde güçlenen yönelimin daha çok kentlerden başka kente doğru olduğu görülüyor. Mülteci göçleri bakımından, özellikle bazı kentler yoğun göç almaya devam etti. Mültecilerin demografik durumu, özellikle İstanbul için, bazı mahallelerin kapatılmaya başlanmasıyla bir somutluk kazanıyor.

Yoksulluk ve yoksunluk arttı

Sorunu daha kapsamlı görmek için kentlerdeki toplumsal gelişmelere ve sınıfların durumuna bakalım.

EKONOMİK GENEL DURUM: 2022 yılı içinde gelir bölüşümündeki kutuplaşma giderek arttı. Yoksulluk hem artar hem de derinleşirken diğer neoliberal ülkelerde olduğu gibi Türkiye’de de, en üst gelir grupları daha da zenginleşti. Gelir dağılımındaki uçurumlaşma, kentin gündelik yaşamının birçok cephesine ve mekana yansımaya devam etti. Üst sınıfların yaşadığı kentsel mekanlar ve alış-veriş/ eğlence yerleri, özellikle metropollerde, giderek daha lüks ve gösterişli, daha canlı hale geldi. Bankalar ve borsa yatırımcıları, yüksek karlar elde etti. Sermayeden yana ekonomi ve faiz politikaları, ekonomi az da olsa büyürken ücretli çalışan kesimin satın alma gücü giderek düştü ve işgücü ödemlerinin payı gerilerken sermayenin payı gelişti.

SINIFLARIN GENEL DURUMU: Kent haklarının kullanımı, kaybeden sınıflar/ yoksullar bakımından, özellikle beslenme, barınma, enerji altyapılarından yararlanma ve kirlenmelerden, işsizlikten ve yüksek enflasyon/ pahalılıktan vb. olumsuz etkilenme bakımlarından giderek kötüleşti. Yoksulluk ve çeşitli biçimlerde artan adaletsizlik ve bunun getirdiği tekinsizlikler, konut/ kent merkezleri/ kentsel ulaşım ve kamusal alanlar gibi kentsel dokulara ve kentlerin biçimlenişine, sınıf ayrımın mekana yansıması bakımından giderek netleşti.

AYRIMCILIKLAR: Yoksulların yaşamını daha da güçleştiren ve pahalılaştıran uygulamalar ve ayrımcılık, bazı kentlerde etnik kökenli çatışmalar ve güvensizlikler, yabancı düşmanlığının artışı/ faşizan saldırılar, kentleri biraz daha tekinsizleştirdi. Her zaman ayrımcılığa uğrayan Kürtler, Aleviler, Gayrimüslimler, kadınlar, mülteciler grubuna bu yıl nefret hedefi olarak LGBTİ+ grupları eklendi. Neredeyse kolluk ve yargı tarafından koruma sağlanan ve dini örgütler/ tarikatlar tarafından desteklenen ataerkil erkek saldırganlığı/ kadına ve çocuklara yönelik taciz ve şiddet bütün yıl gündemde kaldı. Ayrıca şiddete uğrayan kadına sağlanması gereken koruma ve barınma haklarından, çocukların yararlanması gereken temel haklardan (başta okullarda bir öğün yemek vb.) giderek uzaklaşıldı.

ŞİDDETİN KAMUSAL KAYNAKLARI: Krizin ve sınıf ayrımının derinleşmesi, kentlerin gündelik yaşamının yoksulların bütçesine göre dayanılmaz derecede zorlaşması, ekonomik/ toplumsal ve politik hak arayışlarına/ protestolara, bazı kentlerde grevlere neden oldu. Ekonomik mücadeleler (ücret mücadelesi/ sendikal mücadele/ ödenemeyen borçlar/ iflasları ve esnafların kapanan dükkanlar) ve örgütlenme güçlüklerine karşı emek direnişleri arttı. İktidar, emekçiler/ öğrenciler/kadına ve toplumsal cinsiyet ayrımcılığına karşı duran kitleler tarafından gerçekleştirilen kentsel-toplumsal hareketleri her zaman şiddetle bastırmaya çalıştı. Polis baskısı ve polisin her türlü protestoya karşı gösterdiği katılık giderek tırmandı. Ayrıca kentlerde, 2023’teki seçimlerin yaklaşması nedeniyle, İstanbul’daki gibi, kaynağı açıklanamayan türdeki patlamalar ve derin devletle ilişkisi olabileceği kuşkusunu yaratan kargaşa ortamları oluşmaya başladı.

Üretim, emek ve istihdamda daralma

KENT MEKANI VE MERKEZLER: Kent merkezlerindeki parçalanma sürdü. Eski yol boyu çarşılar ve pasajların, sinema-tiyatro, kafe-pastane/ restoran/ bar ve meyhanelerin, kitapçıların zenginleştirdiği merkez dokusu çökmeye devam etti. Rant ekonomisinin işleyiş biçimi ve gücü karşısında metropollerdeki merkezlerde zaten salgın hastalığın etkisiyle zayıflayan eğlence sektöründeki küçük esnaf ve sanatkarlar, enflasyonun ve ekonomik krizin de etkisiyle ve iktidarın siyasal İslamcı baskılarıyla, 2022’de de giderek küçüldü. Çarşıda esnafın kapanan işyeri artarken, kapanan AVM’lerin sayısı da arttı. Ayrıca KSB ve OSB’lerde de aynı eğilim görüldü. Yani kentsel mal ve hizmet üretimlerinde, özellikle ticarette kriz devam etti.

KENTSEL ÜRETİM: 1980 sonrasında kentlerden çekilmeye başlayan fabrikalar ve sanayi üretimi, yerini kentlerdeki küçük üretimlere ve hizmet üretimine bırakmıştı. Kentler daha çok hizmet ve inşaat sektörlerindeki üretimlere doğru geçmiş ve üretimin örgütlenmesi daha çok “esnek üretim” tekniklerine uygun hale gelmişti. Bu yıl inşaat sektörü ve ilgili diğer üretimler, orta sınıflara yönelik konut pazarındaki daralma nedeniyle özellikle küçük-orta boy müteahhitler bakımından küçüldü; ama tekelci müteahhitlerin lüks niteliğindeki konut üretimi sürdü.

EMEK VE İSTİHDAM: Küçülen ama rekabetçiliği artan birimlerin üretimdeki emek bakımından esnek üretimin anlamı, kuralsız ve güvencesiz çalışmak, sömürüye ve düşük ücretlere, zor çalışma koşullarına razı olmak biçiminde tanımlanabilir. Emek alanında 2022’nin en ilginç mücadelelerinden  biri, yeni iş bölümüne göre giderek gelişmekte olan “kurye” çalışanları tarafından gerçekleştirildi. Motosikletlerinin sahibi olan, ücretli izin veya hastalık vb. gibi hakları olmayan ve çalışma koşulları, ücret vb. gibi konularda zayıf ve örgütsüz olan emekçiler sendikalaşmak isteyince işveren kuryelerin “esnaf” kategorisinde kalmaları için ciddi bir mücadele verdi ve kuryeler işçi değil esnaf olarak çalışmaya devam etmek zorunda kaldı. Kentlerde istihdam koşulları hem kötüleşti, hem de ücretler enflasyon karşısında erimeye devam etti. Özetle, emek ucuzladı ama istihdam artmadı.

Artan barınma sorunu

KONUT: Kentlerde konut dokusunda, mahallenin ve yatay kent imgesinin yitimi yanı sıra, “kuleleşme”, yavaşlayarak da olsa sürdü. İnşaat sektöründe iktidarın/ iktidar partisinin denetimindeki belediyelerin kayırdığı çeteleşmiş monopoller eliyle kullanılabilecek (yeşil alanlar, deprem toplanma alanları vb. dahil) son kalan kent topraklarına el koymaların ve rant hırsının kente karşı mutlak bir saldırganlıkla sergilenmesi daha açık hale geldi. Hemen hemen bütün sınıflar için yoğunluk artımı ve kuleleşme, üst sınıflar için banliyöleşme ve lüks konfor sağlanması, konut sitelerini “çitleme” ve bazı durumlarda, kentin doğal verilerinin yalnızca sermaye sınıflarına açık hale gelişi vb. gibi gelişmeler devam etti.

BARINMA VE KİRACILAR: Konut sektöründe, enflasyon ve ithalata TL’nin değer kaybı nedeniyle inşaat maliyetleri ve satış fiyatları hızla yükseldi. Konut pazarı krize girdi ve orta sınıfların konut mülkiyetine erişimi güçleşti, hatta bazı az gelirli konut sahipleri mülklerini elden çıkarmak zorunda kaldı. Konutta yaygın olan mülk konut sayısı bu yıl azaldı ve kiracıların oranı ve kiralar hızla arttı. “Kira kontrolleri”/ yeni yasalar gündeme geldiyse de, bunun bir etkisi olmadı. Barınma hakkı bakımından diğer bir olumsuzluk öğrenci yurtlarında yer bulamayan ve bu nedenle okuyamayan veya kazandıkları hakları ertelemek zorunda kalan öğrenci sayısı artması oldu.

KENTSEL DÖNÜŞÜM: Barınma sorunu bakımından en çok üzerinde durulması gereken konulardan biri, özellikle İstanbul’da eski kent dokusunda tutulabilen yoksulları çeperlere sürme aracı olarak kullanılan ve açık polis şiddetiyle desteklenen “kentsel dönüşüm” uygulamalarında giderek zalimleşen tutum oldu. Buna karşılık iktidar yanlısı olmayan belediyelerde (Ankara Mamak’ta küçük konutlardan oluşan bir sitenin yoksul yaşlılara ve öğrenciler kiraya verilmek üzere düzenlenmesi gibi) küçük ama olumlu bazı kentsel dönüşüm uygulamaları oldu.

TOKİ: Kamu kesimi (yerel ve merkezi) Cumhuriyet tarihinde ilk kez, kentlerde yoksullar için, uygun ödeme koşullarında konut üretmek üzere proje geliştirdi. TOKİ’nin kuruluşundan yaklaşık 40 yıl sonra, kazandığı deneyim, teknolojik ilerlemeler ve böyle bir projeyi üretebilecek know-how’a sahip olması sayesinde büyük bir konut üretim programı açıkladı. Ancak şimdiye kadar yapılan açıklamalar, asıl nedenin, yoksullara/ en alt sınıflara konut sağlamak olmadığı kuşkusunu yaratıyor. Ülkenin ve inşaat sektörünün kriz içinde bulunması, hem de genel seçimlere çok kısa bir süre kalmışken, iktidarın oy kazanma arayışı, asıl neden olabilir. Ayrıca yoksul aileler için öngörülen en ucuz konutların ödeme planı (“kira öder gibi borç ödeyerek, konut sahibi olmak” sloganı) ekonomik kriz ortamında mali olarak olanaksız.

KENTSEL ULAŞIM VE KAMU ULAŞIMI: Kentlerde raylı kamusal ulaşım sistemlerinin geliştirilmesiyle ilgili geliştirilen projeler uygulanamadı veya iktidar yanlısı olmayan kentlerde geliştirilenler merkezi yönetim eliyle engellendi/ baltalandı ve gerçekleştirilemedi/ inşaat süreci uzatıldı. Savaş ve kriz nedeniyle artan enerji fiyatlarından ötürü raylı/ lastik tekerlekli ve denizdeki kamusal ulaşım yoksullar için giderek pahalılaştı. Buna karşılık özel otomobil kullanımı artan fiyatlardan etkilendiyse de azalmadı ve yarattığı trafik tıkanıkları hem kirlenmeler bakımından kentlerde en önemli sorun olmaya devam etti. Acil durumlarda ve orta sınıflar açısından kamu taşımacılığının bir parçası sayılabilecek taksiler konusunda İstanbul’daki sorun ise kent toplumuna karşı, iktidar eliyle ve büyük bir pervasızlıkla sürdürülüyor.

Ulaşımda yeni yöntemler

BİSİKLET VE SCOOTER: Yayalar/ yaya bölgeleri bakımından ciddi bir gelişme olmadıysa da bazı kentlerde (bir kısmı göstermelik de olsa) bisiklet yolları projeleri yapılmaya ve uygulanmaya başladı. Ancak bisikletlilerin kent içi trafiğe eklemlenebilmesi ve güvenli bir sürüş elde edebilmesi bakımından çok sayıda eksik hala devam ediyor. Gelişmekte olan “scooter” kullanımı, bir bakıma (demografik-ekonomik) bir grup bakımından yayalıkla eklemlenerek yeni bir olanak yaratma şansı olarak görülebilse bile kuralsızlık ve riskler nedeniyle henüz marjinal durumda. Ancak bazı kamu kuruluşları (PTT kargo gibi) dağıtımda scooter kullanmaya başladı.

TARİHİ ÇEVREYİ KORUMA VE RESTORASYON: Kentlerin tarihi çevrelerinin “korunması” ve “restorasyon” projeleri, iktidarın ideolojik yaklaşımını sürdüren yerel yönetimler eliyle tam bir fiyasko ve katliam olmaya devam etti ama iktidarın elinde olmayan kentlerde de ciddiye alınabilecek bir koruma programı olmadı veya uygulanmadı. Muhafazakar iktidarın bütün kentler için, “olmayan bir tarih” icat etmek, İslamiyet öncesini silmek ve yok etmek, kentleri gerçek kimliklerinden ve kişiliklerinden/ çoğulluklarından uzaklaştırmayı amaçlayan milliyetçi tutumu, hemen hemen bütün kentler bakımından egemen olmaya devam etti.

KÜLTÜR VE SANAT: Kentlerde salgın ertesinde, sanatların/ sanatçıların durumu bakımından kültürel etkinliklerdeki toparlanma ve canlanma beklentisi ekonomik kriz nedeniyle bu yıl da zayıf kaldı. Bunun başlıca nedenleri arasında, iktidarın özellikle müzik ve müzisyenler üzerindeki ideolojik baskısı, tiyatro ve sinemayı, iyi mimarlığı desteklemeyen, olabildiğince baltalamaya çalışan tutumu sayılabilir. Ancak asıl neden siyasal İslam’ın özgürlükleri yok etmeye çalışması, özgür ve yaratıcı aklı baskı altına alması, üniversiteleri çökertmesi, politik çoğulculuğu ve insan haklarını/ kentli haklarını/ demokratik hakları hiçe sayması, kentlerdeki entelektüel yaşamı ve sanatların soluk alabilme olanaklarını denetleyerek kültürel hegemonyasını kurmak istemesiydi.

Merkezi müdahaleler

YEREL VE MERKEZİ YÖNETİM VE KAYYIMLAR: Kentlerdeki yerel yönetimler/ belediyeler bakımından asıl sorun, merkezi yönetimin veya tek adam yönetiminin kentsel rantı kendi lehine ve yandaşları için denetleyebilmek ve artırabilmekte çok kararlı olmasıydı. Bu amaçla yerel yönetimlere sürekli olarak müdahale etti; belediyeleri etkisizleştirdi, yetkilerinin ve etki/ karar alanlarının daralttı. Merkezi yönetimin kentlere saldırısı bu anlamda giderek arttı. Bunun en kötü örnekleri, elbette Kürtlerin seçmiş olduğu belediyelerin çok büyük bir kısmının, “kayyımlanmış” olmaya devam etmesiydi. Yılın son günlerinde İstanbul bile “kayyım” tehdidi altına girdi.

MERKEZİ YÖNETİMİN KENTLERE EL KOYMASI: İktidarın denetiminde olan ve olmayan kentlerde, stratejik önemdeki (“yüzük taşı”) parsellere, tarihi dokulara (Saraçoğlu Mahallesi gibi), sağlık kuruluşlarına (şehir hastaneleri gibi) veya yeşil alanlara ve parklara (millet bahçeleri gibi) genellikle rant yaratmak/ yandaş korumak amacıyla yapılan müdahaleler, 2022 boyunca bütün mücadelelere karşı sürdü.

BELEDİYELER: Belediyeler, iktidar partisinin denetiminde olmasalar bile (belki İzmir hariç) plansız/ programsız ve sorunu en çok hissedilen ucunu makyajlayarak geçiştirmek tutumdan vaz geçmedi. Özellikle Ankara Belediyesi, Melih Gökçek‘den kalan projeleri uygulamayı sürdürmekte hiç duraksama göstermediği için demokratik beklentilerin giderek kaybolmasına neden oldu. İktidar yanlısı olamayan belediyelerde “katılım” bir sözcük olarak çok sık kullanılsa bile, bu yıl da, (İzmir ve Eskişehir bir yana bırakılabilirse bile) gerçek bir uygulama olarak geliştirilmedi. Katılım ve demokrasi arayışı bakımından bir içtenlik ve gerçek çaba görülememesi kentlerin geleceği bakımından giderek artan ekolojik sorunlar nedeniyle umut kırıcı olmaya devam ediyor.

Sivil toplumdan itirazlar

SİVİL TOPLUM: Gezi Hareketi/ Taksim Dayanışması gibi gerçek kent savunusu yapanların hapis cezasına çarptırılması bu yılın en sinsi karabasanıydı; ancak “geziciler” bu gözdağını tam tersine çevirmeyi ve kent savunusunun değerini yüceltmeyi başardılar. İzmir Aliağa’da São Paulo nükleer uçak gemisinin geri çevrilmesi, İstanbul’un Üsküdar ilçesinde yer alan Validebağ Korusu’nun “Millet Bahçesi”ne dönüştürülmesinin engellenmesi, Sinop‘ta nükleer santrale karşı verilen mücadele, diğer başarılı kentsel mücadele örnekleriydi. Bunun dışında, kentlerde yurttaş örgütlenmeleri/ girişimleri bakımından ise resmi, örgütler (meslek odaları dışında dernek, vakıf vb.) aracılıyla veya girişim grupları/ “ad-hock” örgütlenmelerle kent yönetimine sahip çıkma girişimi bakımından bir kıpırdanma olduğu söylenemez.

KATILIM VE DEMOKRASİ ARAYIŞI: “Kent konseyleri” ciddiye alınması güç “katılımcı” belediye uygulamaları (komik “referandum”  uygulamaları vb. gibi) etkisinden çok reklamı ön planda olan “yumuşak demokrasi” uygulamaları yöneticilere göre “zararsız” biçimde sürdü. Ama sosyal demokrat belediyelere yapılan gerçek katılım başvuruları (Ankara’da Küçükesat Hali, 100.Yıl Çarşısı, ya da ODTÜ öğrencilerinin ODTÜ Ormandan yol geçirilmesinden vaz geçme talepleri gibi) geri çevrildi.

İklim değişikliği ve ekolojik iyileştirmeler planlarda yok

EKOLOJİK DURUM VE PLANLAMA: Kentlerin ekolojik durumu dikkate alarak gerçekten bütüncül ve demokratik planlanması, kentin makro-formunun denetim altına alınması/ tarım alanlarının ve çevredeki ağaçlandırmaların-ormanların korunması ve ulaşım master planının böylesi bir plana dayandırılması vb. gibi beklentiler bakımından olumlu bir değişiklik olmadı. “Mevzii plan” uygulamaları sürüdü. Enerji kullanımında temiz enerjiye geçiş bakımından kararlı bir girişimden çok petrol ve türevlerindeki fiyat artışlarından ötürü, küçük yeni kıpırdanışlar söz konusu oldu.

AFETLER: Doğal afetler bakımından kentlerde giderek daha fazla etkili olmaya başlayan fırtına-kasırga ve sel/ su baskını toprak kayması, kuraklık-yağışsızlık vb. gibi durumlar daha sık olarak görülmeye başladı. Bu olaylar şimdilik iklim değişikliği ile uzaktan ilişkilendiriliyor. Deprem riski henüz gerçek bir karşılık bulmadı ama toplanma alanlarının yok edilmesi ve rant amacı ön planda tutulan bina yenilemeleri devam ediyor. Kentsel gelişim için yer seçiminden başlayarak ve etkin projeler geliştirilerek yapılması gereken hazırlık, henüz kentlerin gündeminde değil.

KATI ATIK: Türkiye’nin diğer ülkelerden çöp ithal etmesi, karşı çıkışlara rağmen sürdürüldü. Kentlerdeki katı atık veya seçilmiş bazı malzemeyi toplayan ve geçimini böyle sağlayan en yoksul ve en kötü koşullarda çalışan gruplara merkezi yönetim (bazı durumlarda belediyeleri de yanlarına alarak) anlaşılmaz biçimde müdahale etmeye başladı. Atık toplayıcılar belli bir üniforma giymeye, kayıt altına alınmaya vb. zorlandı. Depolarına el konuldu. Atığın özel firmaların kar alanı haline getirilmesi ya da “sektörün özelleştirilmesi” çabaları başladı ama durum şimdilik sürüncemede bırakıldı.

İKLİM DEĞİŞİKLİĞİ: Asıl önemli gelişme (ya da atalet) pek çok belediyenin kentleri için “İklim Değişikliği Eylem Planları/ İDEP” hazırlatması, ama neredeyse bütün yerleşimlerde bu planları rafa kaldırmaları oldu. Oysa bu, kent yönetimlerinin en çok ciddiye almaları gereken konu olduğu gibi kentlerdeki ekolojik sorunların bütüncül ve sistematik olarak ele alınması olanağını sağlayacak bir belge niteliğinde.

İDEP: İDEP’ler hava, toprak ve su kirlenmelerinin azaltılması, doğal kaynakların korunması, enerji sakınımı ve enerji kaynaklarının çeşitlenmesi ve giderek güneş enerjisinden daha verimli ve etkin yararlanabilen kentlere doğru gelişimin sağlanması, geri dönüşümün (özellikle su/ yağmur suyu, organik ve bazı katı atıklarda) sağlanması, yeşil alanların bütünleşik olarak planlanması ve kentsel ısı adalarının ve geçirgen olmayan yüzeylerin sınırlanması vb. bakımlarından ciddi bir başlangıç sağlayabilirdi. Ancak başaralı bir ilk çalışma olduğunu söyleyebileceğimiz İDEP doğrultusunda ciddiye alınabilecek ilerlemeler çok sınırlı kaldı.

SONUÇ: Yaşam güçlükleri, artan işsizlik, yoksulluk, şiddet ve saldırılar-güvensizlik, konut sorununda (özellikle yoksullar ve kiracılar için) artan güçlükler, ekolojik felakete doğru gidişin umursanmaması buna karşı protestolar, direnişler ve kentli sivil toplumun karşılaştığı düşmanca şiddete rağmen dinmeyen bir mücadele sürüyor. İklim değişikliği konuları (belki maliyetin büyüklüğü nedeniyle) henüz ciddiye alınmıyor. 2022’de kentler, bir yandan ekonomik krizin ve politik-ideolojik baskıları altında ezilirken diğer yandan da yaklaşan seçimin arifesi olması nedeniyle umutların sürekli olarak beslendiği ve artırıldığı bir yıl oldu.

Sinpaş’ın projesine Danıştay’dan ret: Devre mülk değil, devre tatil

Muğla’nın Marmaris ilçesinde bulunan Kızılbük’te inşaatı süren Sinpaş GYO projesine ilişkin Muğla 3. İdari Mahkemesince verilen ‘Çevresel Etki Değerlendirmesi (ÇED) raporu gerekli değildir’ kararının iptali yönünde verilen karar Danıştay 6. Dairesi tarafından da onandı. Sinpaş’ın Kızılbük’teki projesine Danıştay tarafından verilen kararla birlikte nihai karar verilmiş oldu. Vatandaşlar Sinpaş’ın projesine karşı kimi zaman alanda nöbet tuttular kimi zaman da adliye koridorlarında davanın takipçisi oldular. 

‣Marmaris Kızılbük koyunda bilirkişi keşfi: Yaşanan tahribatı gözlerimizle gördük

Projeye verilen ‘ÇED gerekli değildir’ kararının iptali için açılan dava 6 Temmuz’da görülmüştü, Danıştay’ın verdiği kararla birlikte temyizin de önü kapanmış oldu. Ekoloji Birliği Eşsözcüsü Halime Şaman, karara ilişkin olarak şunları söyledi:

“2022 yılını tamamlamadan güzel haberi Danıştay 6. Hukuk Dairesi’nden aldık. Muğla 3. İdare Mahkemesi’nin Sinpaş/Kızılbük ‘ÇED Gerekli Değildir’ kararının iptali yönünde verdiği karar, Danıştay tarafından onanarak kesinleşti. Şimdi idari ve mülki idarelerin sorumluluklarını yerine getirmesini bekliyoruz.2023’ün güzelliklerle dolu, adaletin tesis edildiği bir yıl olması dileği ile.”

‣Çevre aktivistlerinden Sinpaş’a izin veren Marmaris Belediyesi hakkında suç duyurusu

‘Sosyal, kültürel ve teknik altyapı alanları ayrılmamış’

Danıştay tarafından verilen kararda Muğla 3. İdare Mahkemesi’nce alınan karara işaret edilerek karar haklı bulundu:

  • Sinpaş Gayrimenkul Yatırım Ortaklığı A.Ş. tarafından iki etaptan oluşan 205 odalı otel ve 1407 adet devremülk (konut) yapılması planlandığı, proje alanına ait 1/1000 ölçekli İçmeler (Marmaris) İlave Revizyon İmar Planı’nda; ‘öneri konut alanı’, ‘turistik tesis alanı’, ‘turistik tesis ve konut alanı’ kullanım kararları bulunduğu, proje kapsamında yapılması hedeflenen 1407 adet devremülk projesinin proje kapsamında toplu konut olarak değerlendirildiği, ancak Mekansal Planlar Yönetmeliği’nin EK-2 maddesinde düzenlenen ‘Farklı Nüfus Gruplarında Asgari Sosyal ve Teknik Altyapı Alanlarına İlişkin Standartlar ve Asgari Alan Büyüklükleri Tablosu‘ndaki nüfus büyüklüklerine göre ayrılması gereken sosyal, kültürel ve teknik altyapı alanlarının ayrılmamış olduğu,
  • İmar planında konut alanı gösterilen alanların oluşturacağı nüfusun ihtiyaç duyduğu donatı alanlarına ilişkin bir planlama yapılmadığı ve konut alanlarında devremülk projesi ile turistik amaçlı tesis alanı oluşturulduğu,

‘Devre tatil olarak değerlendirilmesi gerek’

  • Ekonomik faaliyetlerin uluslararası kodlanması olarak kullanılan projenin NACE kodlarına bakıldığında devre mülk; “55.10.02: otel vb. konaklama yerlerinin faaliyetleri, 55.20.01: Tatil ve diğer kısa süreli konaklama faaliyetleri ” olarak değerlendirildiği, burada yapılması planlanan devre mülk projesinin devre tatil olarak değerlendirilmesi gerektiği ve otel ile devremülk projesinin birlikte değerlendirilmesi gerektiği,
  • Amaç ve fonksiyon yönünden otel odalarıyla benzerliği nedeniyle her bir devre mülkün tek oda olarak tanımlanması durumunda, proje konusu tesisin oda sayısının 205 + 1407=1612 olacağı, ÇED Yönetmeliği EK-1 42- Turizm konaklama tesisleri: Oteller, tatil köyleri ve/veya turizm kompleksleri ve benzeri, (500 oda ve üzeri) eşik değerinin aşılması nedeniyle de ilgili Yönetmelik uyarınca ‘Çevresel etki değerlendirmesine tabi projeler‘ kapsamında değerlendirilmesi gerektiği,
  • Turistik amaçlı oda sayısının 205 odalı otel ve 1407 devre mülk olmak üzere 1612 olduğu, otel ve devre mülk projesinin birbiriyle entegre olduğu ve birlikte değerlendirilmesi gerektiği’ gerekçesi ile onanması gerektiği sonucuna varılmıştır.”

Ne olmuştu? 

Marmaris’in İçmeler Mahallesi Kızılbük mevkiinde Emin Hattat tarafından 30 yıl önce inşaatı başlatılan otel, 2009’da Sinpaş Holding’e satıldı. 1988 yılında Hattat Ailesi tarafından Hema-Que Otel Yatırım A.Ş. adıyla, 150 dönümü ormandan tahsisli toplam 310 dönümlük denize sıfır araziye beş yıldızlı otel yapılması için inşaat başladı. Fakat 550 oda, 1100 yatak kapasiteli otel bitirilemedi. Emin Hattat, 2006’da iflas edince de inşaat tamamen durdu.

Sinpaş Holding, 2010 yılı başında iki koyu içine alan otel inşaatının bulunduğu bu araziye 1400 lüks konut yapmak için o dönem belde olan İçmeler’de belediyenin fen işleri müdürlüğüne başvurdu. Belediye konut yapımına izin vermedi ancak Muğla Valiliği , 27 Temmuz’dan 8 Ağustos’a kadar devam eden büyük orman yangınlarından beş gün sonra, devam eden Kızılbük Wellness Resort inşaatı için 13 Ağustos 2021’de ‘ÇED gerekli değildir’ kararı verdi. Kararın iptali için Eylül ayında Marmaris Kent Konseyi Yürütme Kurulu üyelerince, Muğla 3’üncü İdare Mahkemesi’nde dava açıldı.

Açılan dava kapsamında hazırlanan bilirkişi raporunda, Valiliğin kararının yasalara aykırı olduğu; projenin kıyıya, denize, bölgedeki endemik türlere ve ekolojik bütünlüğe zarar verdiği tespit edilmişti.

Marmaris Kızılbük koyunda bilirkişi keşfi: Yaşanan tahribatı gözlerimizle gördük

Konsey’in Ekolojik Mücadele Komitesi, Sinpaş inşaatı ile ilgili davada Marmaris Belediyesi’nin mahkemeye gönderdiği yazılı beyan sebebiyle Marmaris Belediye Başkanı Mehmet Oktay, İmardan sorumlu Belediye Başkan Yardımcısı Burak Demirtaş ve İmar Müdürü için “görevi kötüye kullanma” nedeniyle suç duyurusunda bulunmuş, Belediye’ye , Kızılbük Thermal Wellness Resort Otel/Devre mülk projesi için düzenlediği İmar Durum Belgesi ile 56 adet yapı ruhsatının iptali talepli dava açmıştı.

‣Çevre aktivistlerinden Sinpaş’a izin veren Marmaris Belediyesi hakkında suç duyurusu

Sinpaş’ın ‘ÇED gerekli değildir’ kararına açılan davayı kamuoyuna anlatan çevre aktivisti Marmaris Kent Konseyi nedeniyle Halime Şaman’a açtığı 300 bin liralık haksız rekabet davasının ikinci duruşması nedeniyle 8 Mart Dünya Kadınlar Günü‘nü adliyede kutlayan Şaman, “Umuyoruz ki halkı hakları konusunda bilinçlendirmenin karşılığı tazminat olmayacak” açıklamasını yapmıştı.

‣Sinpaş’ın çevre aktivistine açtığı 300 bin liralık davada ikinci duruşma
‣Kızılbük’te dinamitler patlıyor: Marmaris’ten imdat çığlığı!
‣Kızılbük’e giden HDP’li Çepni: Burada devlet eliyle suç işleniyor, ‘Sinpaş devlettir’ deyin o zaman

Projeye verilen ‘ÇED gerekli değildir’ kararının iptali için açılan dava 6 Temmuz’da görülmüş, duruşma öncesi adliye önünde bir açıklama yapan Marmaris Kent Konseyi Başkanı Ufuk Beytekin şunları söylemişti:

“Marmaris’te Sinpaş’a ait bir inşaat yapılıyor. Biz Marmaris Kent Konseyi olarak bu inşaat hakkında iki dava açtık. Biri ‘ÇED gerekli değildir’ kararının iptali diğeri de verilen imar durum belgesi ve ruhsatların iptali için. Adalete güveniyoruz çünkü bir ülkeyi ülke yapan unsurlardan biride adalet sistemidir. Milli park alanında dinamit patlatıyor olabilirler, inşaat yasağına rağmen şu son yangında dahi çalışıyor olabilirler, bu gücü kendinde görüyor olabilir bu şirket. Arkası kuvvetlidir veya belediyeyle iş birliği içindedir. Bu mücadele sonunda adalet mekanizmasının bizim lehimize karar vereceğine kalben inanıyorum”

İran’da öldürülen protestocuların sayısı arttı, en az 100 kişi ise ölümle burun buruna

İran İnsan Hakları Örgütü’nce (IHRNGO) yapılan açıklamada başörtüsünü ‘uygun’ takmadığı gerekçesiyle gözaltına alınmasının ardından hayatını kaybeden Mahsa Amini’nin ardından başlayan protestolarda bugüne kadar 63’ü çocuk, 34’ü kadın olmak üzere en az 476 kişi öldürüldü.

Norveç merkezli örgüt tarafından yapılan açıklamaya göre; en az 100 protestocu şu anda infaz, ölüm cezası veya hapis cezası alma riskiyle karşı karşıya. Tutuklamaların nedenleri arasında Allah’a karşı gelmek (moharebeh) ve yolsuzluk (efsad-fil-arz) bulunuyor.

Mahsa Amini’nin memleketi Saqqez’de büyük bir kalabalık, ölümünün 40. gününde Mahsa Amini’nin gömüldüğü mezarlığa doğru yürüyor.

İnsan hakları örgütüne göre; çoğu aile sessiz kalması için baskı altında. Ülkedeki baskıdan dolayı ölüm rakamlarıyla ilgili net bir bilgi bulunmuyor ve gerçek sayının daha yüksek olması muhtemel görünüyor.

IHRNGO Direktörü Mahmood Amiri Moghaddam, ülkedeki son duruma ilişkin şunları söylüyor:

“Ülke çapındaki protestoların başlamasının üzerinden 100 günden fazla zaman geçmesine, yüzlerce kişinin öldürülmesine, binlerce kişinin tutuklanmasına ve protestocuların idam edilmesine rağmen, gerçek bir değişim ve temel insan haklarının elde edilmesi için halk ayaklanması devam ediyor. İnsanların karşılaştığı zorluk, bu hedefe ulaşmak için ödemek zorunda oldukları bir bedel. Ülke içinde ve dışında daha yaygın katılım ve bu ayaklanmayı destekleyen uluslararası toplum, maliyetin düşürülmesine yardımcı olabilir.”

Bugüne kadar protestolara katıldığı için “Allah’a düşmanlık” suçlamalarının yöneltildiği Mohsen Shekari ve Majidreza Rahnnavard idam edildi.

Fotoğraf: Reuters

Ne olmuştu?

Ahlak polisinin gözaltına aldığı 22 yaşındaki Mahsa Amini, iki gün sonra, 16 Eylül’de hayatını kaybetti.

Amini başörtüsü kuralına uymaması, saçının görünmesi nedeniyle gözaltına alınmıştı. Genç kadının ölmesiyle ülke çapında kadınlar eylemler başlattı.

Mahsa Amini’nin ölümü bir toplumu ayağa kaldırdı ve uluslararası kamuoyunda yankı buldu. İran’daki eylemlere üniversitelilerin yanısıra liselilerin de katılması protestolara ivme kazandırdı. Protestolarla birlikte kesilmiş saçlar bayrak haline gelerek isyanın sembolü haline geldi.

Fotoğraf: Reuters

Amini için ülkede günlerdir protestolar gerçekleştirilirken birçok ülkede de vatandaşlar sokağa çıkarak kadın mücadelesine destek vererek baskı İslam rejimine tepki gösterdi.

Başörtüleri yakıldı, kadınlar sokaklarda toplumsal cinsiyet eşitliği için yürüdü. Kadın hakları savunucuları ve öğrenciler protesto çağrılarında bulundu.
“Diktatöre ölüm”… Bu slogan İran sokaklarında haykırıldı.

Amini’nin Sakkız’da gerçekleşen cenazesinde de aynı sloganlar atılmıştı.

Thunberg’den karbon salımıyla dalga geçen, cinsiyetçi Tate’e yanıt: Küçük penis enerjisi

Çevre aktivisti Greta Thunberg, kendisiyle dalga geçen ABD’li kick boksçu Andrew Tate‘ye Twitter’da verdiği yanıt ile kullanıcılardan takdir topladı. Google’nin bu yıl en çok aranan ismi olan, medyanın gündeminden düşmeyen, cinsiyetçi ve kadınları aşağılayan ifadeleriyle bilinen Andrew Tate, Greta Thunberg’i etiketleyerek bir tweet attı. Tate tweetinde, iki lüks arabasının motorlarına dair özellikleri paylaşarak 33 arabası olduğunu söyledi:

“Bana email adresini gönder ki sana araba koleksiyonumun listesini ve karbon emisyonlarının miktarını atayım.”

 

Dünyanın önde gelen iklim değişikliği aktivistlerinden olan Thunberg, Tate’ye şöyle yanıtı verdi:

“Evet lütfen, aydınlat beni: küçü[email protected]

BBC Türkçe‘de yer alan habere göre; kimi kullanıcılar, Thunberg’in bu yanıtıyla Tate’yi bitirdiğini söyleyerek Tate ile dalga geçti. Bir kullanıcının, “Hiç karbon salımı yapmadan ateşe vermek diye işte buna denir” yazdığı görüldü. Kimi kullanıcılar ise Thunberg’in tweetinin yılın tweeti mertebesine ulaştığını söyledi. Bazı kullanıcılar ise Thunberg’i fiziksel bir deformasyona işaret ederek bir nevi cinsiyetçi bir yanıt verdiğini söyleyerek eleştirdi.

Greta Thunberg’den iklim kriziyle mücadele için el kitabı
Thunberg’in ‘Evimiz Yanıyor’ konuşması tuvale aktarıldı
Greta Thunberg: Bir uçuruma yaklaşıyoruz
Thunberg’den iklim için dans performansı

Tate’nin Thunberg’e yanıtı ise, “Ne hakla!” oldu. Birçok konuda aşırı uçlarda yaptığı açıklamalarıyla tanınan Tate, kadınları mülk ile kıyaslamış, kendisini aldatan bir kadına nasıl zarar vereceğini ayrıntılı bir şekilde anlatmış, erkeklerin büyük kadınlar yerine 18-19 yaşındaki kadınları daha az kişiyle seks yapmış olacakları gerekçesiyle tercih etmesi gerektiğini söylemişti.

2017 yılında #MeToo hareketinin çok konuşulduğu dönemde kadınların da kendilerine yönelik cinsel saldırıların sorumluluğunu üstlenmesi gerektiğini söyleyerek büyük tepki toplamıştı.

Twitter, Tate’nin hesabını bu yıl dondurmuş, Tate geçen ay Twitter’a geri dönmüştü.

Tate, Facebook, Instagram, YouTube ve TikTok’ta ise halen yasaklı.

İklim değişikliği: Kuzey Amerika’daki şiddetli kar fırtınası, Batı Avrupa’da da görülebilir

ABD ve Kanada‘da hakim olan aşırı soğuk ve kar fırtınası milyonları olumsuz etkiledi. Kış fırtınası 50 kişinin hayatını kaybetmesine sebep oldu. Prof. Dr. Murat Türkeş, Kuzey Amerika’daki şiddetli kar fırtınasının iklim değişikliğiyle bağlantısı hakkında, “İklim değişikliği, insan kaynaklı küresel ısınma, yağışların şiddetinin de artmasına yol açıyor” dedi.

İklim değişikliğinin şiddetli kar fırtınasındaki rolüne ilişkin Boğaziçi Üniversitesi İklim Değişikliği ve Politikaları Uygulama ve Araştırma Merkezi Yönetim Kurulu Üyesi Prof. Dr. Murat Türkeş, özellikle ABD’nin kuzeydoğusu ve doğu kıyılarının fırtınadan en çok etkilenen bölgeler olduğunu ve halk arasında kış fırtınaları olarak bilinen cephesel alçak basınçların, orta enlem siklonlarının yol açtığı bir tablonun izlendiğini söyledi.

AA‘ya konuşan Türkeş, “Tabii bu, ABD’deki her orta enlem siklonunun bir felakete yol açtığı anlamına gelmiyor. Soğuk havanın aşırı bir şekilde hissedildiği kar fırtınası ve tipinin etkili olduğu kış fırtınaları kuşkusuz geçmişte de ABD’de yaşandı. Son 30-40 yıla baktığımız da her birkaç yılda bir bu tür şiddetli kış koşullarının yaşandığını biliyoruz” dedi.

‣ABD ve Kanada’da tarihi kar fırtınası: 55 milyon kişi etkilendi, 38 kişi hayatını kaybetti
ABD-Kanada sınırındaki Ontario Gölüne dökülen Horseshoe (Atnalı), American ve Bridal Veils adlı şelalelerin oluşturduğu Niagara Şelaleleri soğuk havanın etkisiyle kısmen dondu. Fotoğraf: Lokman Vural Elibol – Anadolu Ajansı )

Bu kadar şiddetli bir fırtınanın oluşması için özel meteorolojik koşulların bir araya gelmesi gerektiğini belirten Türkeş, şöyle devam etti:

“Bunlardan bir tanesi çok soğuk kutupsal hava kütlesinin Kuzey Amerika’nın kuzeyinden ABD’nin orta ve doğu bölümlerine kadar orta enlem siklonlarla inmesi, bir diğeri ise bu soğuk havanın, körfezden başlayarak ABD’nin doğusunda Kuzey Atlantik’e kadar geniş bir alandaki görece daha sıcak ve nemli hava kütlesi ile karşılaşması. Bu durum etkili kar yağışlarına, kar fırtınalarının meydana gelmesine yol açıyor. Çünkü kuzeyde çok soğuk bir hava var. O da görece nemli bir hava. Bu soğuk havanın Amerika’nın kuzeydoğu ve doğu kıyılarında bu mevsime göre görece sıcak hava kütlesiyle karşılaşması, bu olumsuz koşulları yarattı.”

İklim değişikliğinin ABD’deki kış fırtınasına etkileri

Bölgedeki olumsuz hava koşullarının birkaç gün daha etkili olmasının beklendiğini kaydeden Prof. Dr. Türkeş, ABD’de yaşanan fırtınanın özel bir durum olduğunu vurgulayarak “İklim değişikliğiyle bağlantısı şöyle; Biliyorsunuz iklim değişikliği, insan kaynaklı küresel ısınma, sadece hava sıcaklıklarının değil, ona koşut olarak buharlaşmanın artması ve ısınan hava kütlelerinin nem tutma kapasitesinin artması, yağışların şiddetinin de artmasına yol açıyor” dedi ve ekledi:

 “Bu mevsimde Kuzey Atlantik’te bu kadar sıcak hava koşulları oluşmasaydı, yine bu mevsimde Kuzey Atlantik’te yüksek basınç ABD’nin doğu kıyıları boyunca bu kadar yükseğe çıkmasaydı, Atlantik’in nemli ılıman hava kütlesi Pasifik’ten ABD’nin içlerine sokulan bu soğuk çekirdekli alçak basınçla karşılaşmayacaktı. Dolayısıyla böyle şiddetli bir kış ABD’nin doğu kıyılarında, kuzey doğu bölümlerinde yaşanmayacaktı.”

New York, Buffalo – Fotoğraf: Fatih Aktaş – Anadolu Ajansı

Türkeş, şiddetli hava koşullarına ilişkin gelişmiş bir afet eylem planına sahip olsa da ABD’nin sosyal bir devlet olmaması nedeniyle büyük kentlerde sokaklarda yaşayan binlerce insanın kar fırtınasından olumsuz etkilendiğinin altını çizdi.

‘Benzer tablolar önümüzdeki günlerde Batı Avrupa’da görülebilir’

Batı Avrupa’da da ileriki günlerde benzer hava koşullarının yaşanma olasılığının bulunduğunu belirten Murat Türkeş, “Özelikle Atlantik’teki bu yüksek basınç, Grönland ve İzlanda’da yerini yeni bir derin soğuk çekirdekli alçak basınca bırakırsa ki önümüzdeki günlerde bunun olasılığı var; İngiltere, İzlanda, İrlanda, İskandinav ülkeleri ve Batı Avrupa yağışlı ve soğuk koşullardan etkilenebilecektir” değerlendirmesinde bulundu.

‘Küresel ısınmayla birlikte hava olaylarındaki öngörülebilirlik kayboldu’

Küresel ısınmayla birlikte hava olaylarındaki öngörülebilirliğin kaybolduğuna dikkati çeken Türkeş, sözlerini şöyle tamamladı:

“Her şeyi öngöremeyebiliriz ama iklimin değiştiğini biliyoruz. İklim çok hızlı değişiyor. Küresel yüzey sıcaklıkları hızla artıyor, buharlaşma hızla artıyor. Toprak nemi azalıyor, yağış desenleri değişiyor. Yağış olması durumunda yağışlar daha şiddetli oluyor ama bir yandan da kuraklıklar yaşanabiliyor. Özelikle kış kuraklıkları çok olumsuz sonuçlar yaratıyor. Artık iklim değişti, eski iklimi aramanın hiçbir anlamı yok. Dolayısıyla daha değişken, daha kararsız yeni bir iklimin olduğu bir dünya bizi bekliyor. Tarımla uğraşanlar, ülkeyi yönetenler, kentleri yönetenler, tarım su birlikleri, enerji ile uğraşanlar artık bu gerçeği bilerek hem iklim değişikliği mücadelesine katkı vermeli hem de doğanın etkilenebilirliğini azaltabilecek önlemler almalı.”

Gezi davasında verilen cezalar onandı

Gezi davasına ilişkin “hükümeti ortadan kaldırmaya teşebbüs” suçundan İstanbul 13. Ağır Ceza mahkemesi tarafından Osman Kavala için ağırlaştırılmış müebbet hapis ve diğer yedi sanık için ‘suça yardım’dan 18’er yıl hapis cezasına ilişkin karar İstanbul Bölge Adliye mahkemesi 3. Ceza Dairesi tarafından onandı.

İş insanı Osman Kavala, eski CIA danışmanı Henri Barkey ve Can Dündar‘ın da aralarında bulunduğu dokuzu firari 17 sanığın “15 Temmuz darbe girişimi” ile “Gezi Parkı olayları“na ilişkin iddialar kapsamında yargılandığı dava geçen Nisan ayında karara bağlanmıştı.

Sabah‘tan Arzu Kaya‘nın aktardığına göre; karar İstanbul Bölge Adliye mahkemesi 3. Ceza Dairesi tarafından onandı.

İstinafın bozma kararı üzerine İstanbul 13’üncü Ağır Ceza Mahkemesi‘nce ikinci kez yapılan yargılamayla ilgili mahkeme heyeti, Osman Kavala’ya “Türkiye Cumhuriyeti Hükümeti’ni ortadan kaldırmaya teşebbüs” suçundan ağırlaştırılmış müebbet hapis cezası vermişti.

Ayşe Mücella Yapıcı, Çiğdem Mater Utku, Ali Hakan Altınay, Mine Özerden, Şerafettin Can Atalay, Tayfun Kahraman ve Yiğit Ali Ekmekçi ise “Türkiye Cumhuriyeti Hükümeti’ni ortadan kaldırmaya teşebbüs” suçundan 18 yıl hapis cezasına çarptırıldı ve kararla beraber tutuklanmalarına hükmedildi.

Henri Jack Barkey, Can Dündar, Memet Ali Alabora, Ayşe Pınar Alabora, Gökçe Yılmaz, Handan Meltem Arıkan, Hanzade Hikmet Germiyanoğlu, Yiğit Aksakoğlu ve İnanç Ekmekçi‘nin ise dosyaları ayrıldı.

Ne olmuştu?

25 Nisan’da Osman Kavala‘ya “hükümeti kaldırmaya teşebbüs” suçundan  ağırlaştırılmış müebbet; Mücella Yapıcı, Çiğdem Mater, Hakan Altınay, Mine Özerden, Can Atalay, Tayfun Kahraman, Yiğit Ali Ekmekçi‘ye 18’er yıl hapis cezası verilmişti. Kavala casusluk suçlamasından beraat etmişti.

Can Atalay hapishaneye götürülürken “Bizi Silivri’ye götürecekler. Şunu bilin, zulme karşı direneceğiz, zulme boyun eğmeyeceğiz. Hukuka aykırı hiçbir işi kabul etmeyeceğiz” demişti.

Salonda mahkeme heyetine karşı “Çeteciler, yargılanacaksınız” ifadeleri ve yuh sesleri yükselmiş; “Kahrolsun istibdat yaşasın özgürlük”, “Her yer Taksim her yer direniş” denilmişti.

Kavala, 2017’de tutuklanmıştı

Gezi olaylarına ilişkin açılan soruşturma üzerine 18 Ekim 2017 tarihinde Gaziantep’ten uçakla dönerken gözaltına alınan iş insanı Osman Kavala, 1 Kasım tarihinde “anayasal düzeni değiştirmeye teşebbüs, hükümeti ortadan kaldırma” suçlamasıyla tutuklanmıştı. Kavala “Gezi olaylarının yöneticisi ve finansörü” olmak ile itham ediliyordu.

Savcılık iddianameyi tutukluluk kararından yaklaşık 1,5 yıl sonra 19 Şubat 2019 günü açıkladı. 4 Mart’ta da mahkeme tarafından kabul edildi. Bu süre zarfında Kavala, hakkında herhangi bir suçlama olmadan, hakim karşısına çıkartılmadan Silivri Cezaevi’nde tutuldu. Hazırlanan iddianamede 16 kişi hakkında “protestoları örgütlemek” suçlamasıyla müebbet hapis cezası isteniyordu.

Gezi Davası‘nın altıncı duruşmasında hakim tüm sanıklar hakkında beraat kararı verdi. Ancak Osman Kavala hakkında önce 15 Temmuz soruşturması kapsamında daha sonra da “casusluk” suçlamasıyla tutuklama kararı verildi.

Gezi Parkı’nın mülkiyeti İBB’den alındı

Öte yandan, İstanbul Büyükşehir Belediyesi (İBB) mülkiyetindeki Taksim Gezi Parkı, Vakıflar Genel Müdürlüğü’ne devredildi.

Müdürlük, Gezi Parkı’nın mülkiyetinin Sultan Beyazıt Hanı Veli Hazretleri Vakfı’na geçtiğini açıklamıştı.

İBB Başkanı Ekrem İmamoğlu da bir mülkiyet davası açacaklarını belirtmişti.

TMMOB Mimarlar Odası İstanbul Büyükkent Şubesi de Gezi Parkı’nın mülkiyetinin “Sultan Beyazıt Hanı Veli Hazretleri” adlı vakfa geçirilmesinin iptali istemiyle dava açmıştı.

Anayasa Mahkemesi (AYM) Gezi Direnişi’nde polisin attığı gaz fişeği nedeniyle sağ gözünü kaybeden Erdal Sarıkaya’nın bireysel başvurusunu karara bağlayarak, eziyet yasağının ihlal edildiğine hükmetmiş, Sarıkaya’ya tazminat ödenmesine karar vermişti.

Mahkeme, ayrıca sekiz yıldır yargılanmayan polislerin yeniden soruşturulmasına karar vermişti.

Sekiz yıl önce bugün neler oldu?

Dönemin Başbakanı Recep Tayyip Erdoğan’ın Taksim Meydanı’ndaki Gezi Parkı’na Topçu Kışlası inşa edileceğini açıklamıştı.

Parkı korumak için örgütlenen sivil toplum 27 Mayıs’ı 28 Mayıs’a bağlayan gece iş makinelerinin Gezi Parkı’na girdiğini görünce sosyal medyadan çağrı yaptı. Kısa sürede çok sayıda insan parkın çevresinde toplandı. Polis parkın çevresinde bariyer kurdu ve halka biber gazıyla çok sert müdahale etti.

Sosyal medyadan yapılan Gezi Parkı’nda toplanma çağrıları kesilmedi. 28 Mayıs akşamında park çevresinde daha büyük bir kalabalık vardı.
Parkta süren çalışmalar durduruldu.

Eylemciler parkı korumak için nöbet tutmaya başladı. 31 Mayıs sabahı polisin parka girerek, çadır kuran eylemcileri fiziksel müdahaleyle dağıtması, eylemlerin daha da büyümesinin sebeplerinden biri oldu.

Gezi Parkı’nda toplanan eylemcilerin çadırları, belediye çalışanları tarafından geceyarısı ateşe verildi. Polisin kullandığı gücün “orantısız” olduğu eleştirileri yapıldı.

Eylemcilerin çadırları polisler tarafından yakıldı. Çadırların yakılma görüntüleri sosyal medyada yayınlanınca büyük bir infiale yol açtı. Yapılan eylem çağrıları sonunda gün boyunca Gezi Parkı ile Taksim Meydanı’nda toplanan binlerce kişi ile polis arasında sert çatışmalar yaşandı.

Gün içerisinde Taksim’de eylemler devam ederken, İstanbul Altıncı İdare Mahkemesi, Topçu Kışlası’nın yapımına onay veren kararı iptal etti.
Dönemin İstanbul Valisi Hüseyin Avni Mutlu, Belediye Başkanı Kadir Topbaş ve Emniyet Müdürü Hüseyin Çapkın da bir basın toplantısı düzenledi. Mutlu, bir doğa katliamının söz konusu olmadığını ve olaylarda istismar çabası olduğunu söyledi.

Gün boyu devam eden müdahalede yoğun biber gazı kullanımı ve TOMA’dan sıkılan basınçlı su ne­deniyle üç kişi gözünü kaybetti; onlarca kişi yaralandı.

31 Mayıs’taki müdahale eylemleri daha da büyüttü. Gezi Parkı eylemleri İstanbul dışına taştı ve 79 kente yayıldı.

1 Haziran eylemlerin kronolojisinde kritik bir tarih oldu.

BP 2023 bütçesini açıkladı: Fosil yakıta milyarlarca dolar yatırım daha

Birleşik Krallık orjinli, çok uluslu petrol şirketi BP, gelecek yıl yenilenebilir yatırımlara harcadığı miktarın iki katını petrol ve gaz projelerine harcamayı planladığını açıkladı. Şirketin yeşil enerji yerine yine fosil yakıtlara öncelik vermesi tepki topladı. 

2021’de şirketin sermaye harcaması 12,8 milyar dolardı ve bu yıl 14 milyar-15 milyar dolar ve 2023 ile 2025 yılları arasında yılda 14 milyar-16 milyar dolar harcaması bekleniyor. Bu kapsamda, “dayanıklı hidrokarbonlara” yapılan yatırım, 2022’de 9 milyar dolardan, 2023’ten 2025’e kadar 10 milyar dolara” çıkacak ve buna yıllık 7,5 milyar dolar petrol ve gaz projeleri de dahil olacak.

Şirket 2023 ile 2025 yılları arasında “düşük karbonlu” enerji projelerine yılda 3 ila 5 milyar dolar yatırım yapmayı planlıyor ve on yılın ikinci yarısında ise bunu yılda 4 milyar dolardan 6 milyar dolara yükseltmeyi hedefliyor.

‘Getirileri en üst düzeye çıkaracağız’

Friends of the Earth’ün politika başkanı Mike Childs, BP’nin planlamasıyla ilgili” Paranızı nereye harcadığınız, öncelikleriniz hakkında çok şey söylüyor” dedi: “Bir iklim acil durumunun ortasında BP’nin temiz, yeşil yenilenebilir enerji kaynakları yerine gezegeni ısıtan fosil yakıtlara milyarlarca dolar daha fazla yatırım yapmayı planlaması şaşırtıcı.”

Petrol şirketi, Rusya‘nın Ukrayna‘yı işgaliyle körüklenen  gaz fiyatlarındaki artışın ardından bu yıl büyük kar elde etmişti.

86 milyar sterlinlik bütçesiyle şirket, üretime dönük petrol ve rafinaj yatırımlarının 10 yıldan daha kısa sürede, gaz projelerinin ise 15 yıl içinde geri dönmesi gerektiğini  gerektiğini açıkladı. Açıklanan yıllık raporda, “Bu odaklanmış ve disiplinli sermaye çerçevesinin, petrol ve gaz alanındaki cazip yatırım fırsatlarıyla birlikte getirileri en üst düzeye çıkarması bekleniyor” denildi.

‘Yeşil enerji reklamları’