Ana Sayfa Blog Sayfa 636

Brezilya’da eski başkan Bolsonaro’nun destekçilerinden Kongre, Devlet Başkanlığı ve Yüksek Mahkeme’ye baskın

Brezilya‘nın başkenti Brazilya‘da dün akşam (8 Ocak) aşırı sağcı eski devlet başkanı Jair Bolsonaro‘nun destekçileri, ülkenin yasama organına ev sahipliği yapan Kongre, devlet başkanlığı ve Yüksek Mahkeme binalarına baskın düzenledi.

Brezilya bayrakları ve milli takım formalarıyla parlamento, Yüksek Mahkeme ve başkanlık sarayı binalarına girmeye çalışan kalabalık camları kırdı, duvarları boyadı, binaların içindeki mobilyalara zarar verdi. Ses bombası ve göz yaşartıcı gaz kullanarak kalabalığı dağıtmaya çalışan polis, saatler sonra üç binada kontrolü sağlayabildi. Olaylarda yaklaşık 200 kişinin gözaltına alındığı belirtiliyor.

Bolsonaro halen, yemin töreninden önce gittiği ABD‘de Florida‘da bulunuyor. Taraftarları daha önce de orduya “darbe çağrısı” yapmıştı. 

Saldırı, Bolsonaro’yu 30 Ekim’deki seçimlerde yenen solcu lider Luiz Inácio Lula da Silva‘nın yemin ederek göreve başlamasından tam bir hafta sonra gerçekleşti. Bolsonaro taraftarları, partisinin yaptığı itirazlar Seçim Kurulu tarafından reddedilmesine karşın, seçimin “çalındığına” inanıyor.

Eski başkan’ın destekçilerinin üç binayı işgal edişi, iki yıl önce ABD’de Donald Trump taraftarlarının Kongre baskınını akıllara getirdi.

Lula’dan eski başkana suçlama: Vandallar, fanatik faşistler

Yeni devlet başkanı Lula, baskının başında güvenlik güçlerinin yetersiz kaldığını belirterek, 31 Ocak’a kadar “federal güvenlik müdahalesi” ilan ederek başkentin güvenliğini artırdı.

Saldırıdan Bolsonaro’yu sorumlu tutan Lula, yetkililerin fanatiklerin kaos çıkarmasında izin verdiğini belirterek, “Bu vandallar aslında fanatik faşistler, ülke tarihinde görülmemiş bir şey yaptılar” dedi ve sorumluların bulunup cezalandırılacağını söyledi.

Baskın için Bolsorano’yu suçlayan Lula, eski devlet başkanının -tıpkı Trump gibi- sosyal medya üzerinden baskınları teşvik ettiğini ifade etti: “Bu soykırımcılık. Eski devlet başkanının bunun yapılması için teşvikte bulunan birçok konuşması olduğu biliniyor. Bu soykırımcılık” dedi.

Suçlamaları reddeden Brazilya’daki şiddeti kınayan eski devlet başkanı ise “Herhangi bir barışçıl protestonun demokrasinin bir parçası olduğunu, ancak kamu binalarına saldırmanın çizgiyi aştığını” belirten bir sosyal medya  paylaşımında bulundu.

Brazilya Valisi Ibaneis Rocha, gece saat 21.00 itibarıyla saldırılarla bağlantılı olarak 400 kişinin tutuklandığını bildirdi.

ABD’de ise halen ülkelerinde bulunun Bolsonaro’nun sınır dışı edilmesi istendi.

Baskına giden yol

30 Ekim’de yapılan seçimden bu yana Brezilya’da tansiyon yüksekti, ancak yemin töreninin yapılmasından sonra bir sakinleşme umuluyordu. Ancak binlerce yeşil-sarı giysili protestocunun yeminden bir hafta sokaklara çıkıp kamu binalarına saldırmasıyla gerilim zirve noktasına ulaştı.

Yüksek Mahkeme hakimi Alexandre de Moraes’ın eski devlet başkanının işlediği belirtilen suçlardan sorumlu tutulmasının istemesi, buraya yapılan saldırıya gerekçe olarak gösteriliyor. Sosyal medyada paylaşılan fotoğraflarda saldırganların Yüksek Mahkeme binasının camlarını indirdikleri ve güvenlik kameralarına vurdukları görülüyor.

Olayların ardından Brazilya Valisi Rocha, en yüksek yetkili güvenlik sorumlusunu Anderson Torres’i görevden uzaklaştırdı. Torres daha önce Bolsonaro’nun Adalet Bakanı olarak görev yapmıştı. Eyalet başsavcısı ise, Torres’in tutuklanmasını talep etti.

ABD’de de eski Başkan Donald Trump’un destekçileri, seçimi Demokrat Joe Biden’a kaybetmesinin ardından 6 Ocak 2021’de Kongre binasını basmıştı. Biden’ın yemin törenine hazırlanılırken gerçekleştirilen saldırıda, Kongre binası harap edilmiş, sekiz kişi hayatını kaybetmişti.

ABD’de kongre binası işgal edildi: 4 kişi hayatını kaybetti

Brezilya’da yaşananları “çirkin” olarak nitelendiren Başkan Biden, eylemcileri kınayan bir açıklama yaptı. Avrupa Birliği, Fransa,  İngiltere, Portekiz ve diğer çok sayıda Batılı ülkeden kınama açıklamaları geldi.

 

Gemilerin İstanbul Boğazı’na saldığı emisyon hesaplanacak

İstanbul Üniversitesi Deniz Bilimleri ve İşletmeciliği Enstitüsü’nün Güney Kore Ulusal Araştırma Vakfı (NRF) işbirliğiyle ocak ayı içinde başlatacağı projeyle İstanbul Boğazı‘ndan geçen gemilerin saldığı emisyonlar hesaplanacak.

TÜBİTAK destekli, iki yıl sürecek proje kapsamında ilk etapta boğazın farklı noktalarına sensörler yerleştirilecek.

İstanbul Üniversitesi Deniz Bilimleri ve İşletmeciliği Enstitüsü Müdürü ve projenin yürütücüsü Prof. Dr. Cem Gazioğlu, yılda ortalama yaklaşık 40 bin geminin İstanbul Boğazı’nı kullanarak Türk boğazlar sistemine girişi yaptığı bilgisini verdi.

Gazioğlu, bu gemilerden kaynaklı baca gazı emisyonlarının hesaplanmasının önemini şöyle anlattı: Çünkü belli tolerans sınırlarına geldik. Burası sonsuz bir kaynak değil, buradan geçecek gemilerin bir sınırının olması gerektiğini düşünüyoruz. Bu sınırı koyabilecek maddelerden birisi de emisyonlar. Dünyada artık ne kadar üretim yaptığınızdan çok, bu üretimi nasıl yaptığınız ve nasıl naklettiğiniz önemli.”

Toplam emisyonun yüzde 27’si ulaştırma sektöründen

Bir kargo gemisi, kilometre başına sevk edilen her bir metrik ton mal için 16.14 gram CO2 üretiyor. Konteyner gemileri yılda ortalama 140 milyon metrik ton, dökme yük gemileri ise 440 milyon metrik ton karbondioksit salıyor. Ulaştırma sektörü, 2020 rakamlarına göre, sera gazı emisyonlarının yüzde 27’sini salıyor.

Ekonomik Kalkınma ve İşbirliği Örgütü (OECD) bünyesindeki Uluslararası Taşımacılık Forumu‘nun 2018’de yayımladığı bir rapora göre,  halihazırda bilinen tüm teknolojiler uygulandığı takdirde deniz taşımacılığından kaynaklanan karbon emisyon miktarı 2035 yılında neredeyse tamamıyla sıfırlanabilir. Araştırmada incelenen dört farklı karbonsuzlaştırma patikasıyla, halihazırda öngörülen 2035 yılı uluslararası deniz taşımacılığı karbon emisyon miktarı %82 ile %95 arasında azaltılabilir. Bu azaltım 185 kömürlü termik santralin yıllık emisyon miktarına eşdeğer.

Rapor, aynı zamanda bu senaryoların gerçekleşebilmesinde hükümetlerin temel rol oynayacağına vurgu yapıyor.

Anlık emisyonlar ölçülecek

Gazioğlu, çevre şartlarının hiçe sayıldığı üretim ve lojistik anlayışının artık tüm dünyada terk edilmeye başlandığına işaret etti: “Biz zaten bir hesap yöntemi geliştirmiş durumdayız ama o hesap yöntemi oradan geçen geminin ana makinesine göre bir yaklaşım içeriyor. Bizim buradaki ana yaklaşımımız, ‘Gemi geçtikten sonra ne kadar emisyon bıraktı?’ üzerine. Sensörler vasıtasıyla gemi geçtikten sonra bunu değerlendirebileceğiz. Biraz daha rafine bir sonuç elde etmeyi bekliyoruz.”

Ölçümlerin ilk olarak İstanbul Boğazı’ndaki üç noktadan başlayacağını ancak bu sayının artabileceğini kaydeden Gazioğlu, Güney Kore’nin bu konuda geliştirdiği bir sistem olduğunu, kendilerinin de söz konusu sistemi Türk boğazlarına adapte ettiklerini bildirdi: “Onlarınki doğal su geçişlerinde gemilerin olduğu bir sistem, şehirleşmenin olmadığı yerlerde çalışan sistemlerdi. Biz 15 milyon insanın yaşadığı bir şehirden bahsediyoruz ve şehrin de bir emisyon kaynağı var. Buradaki emisyon kaynağımız yerel trafik unsurları. Gemi geçtiğinde bu emisyonları nasıl ayırt edeceğiz? Temel olarak boğazdan geçen gemilerin o anlık datasını da gireceğimiz sistemden bahsediyoruz. Teorik olarak bazı çalışmalar yaptık, onu pratiğe dökeceğiz.”

Denizcilik sektörünün iklim krizinin sonuçlarına katlanmak zorunda olduğu görüşünü paylaşan Gazioğlu, sektörde eski üretim tekniklerinin terk edilmesi gerektiğini, ancak kısa mesafeli taşımacılıkta elektrikli motorlara dönüşüm beklenmesine rağmen, büyük tonajlı gemiler için bu dönüşümün kolay olmayacağını söyledi: “Yaptığımız çalışma ‘Ben bu havzada, bu tür gemilerin, Boğaz’dan geçebileceği şekilde dizayn edilmesini istiyorum.’ diyebilmeyi sağlayacak. O zaman biz boğazlarımızı risk teşkil eden yaşlı gemilerden arındırabilmiş olacağız, elimizde ilerleyen yıllar için bir parametre olacak.” 

 

Bodrum Belediyesi Cengiz İnşaat’a verdiği 60 yapı ruhsatını iptal etti

Bodrum Belediye Başkanı Ahmet Aras, Cengiz İnşaat‘ın Gökburun‘da yapmayı planladığı turistik tesis için verilen 60 yapı ruhsatının iptal edildiği açıkladı. Bodrum Belediye Meclisi geçen hafta, belediye tarafından verilen yapı ruhsatının yeniden incelenmesi kararını almıştı.

Cengiz İnşaat, Muğla’nın Bodrum ilçesine bağlı Gölköy Mahallesi’ndeki doğal ve arkeolojik sit alanları ile ünlü Gökburun Yarımadası’nda özelleştirme İdaresi’nden satın aldığı 678 bin metrekarelik arazi üzerine turistik tesis ve rezidanslar yapmak istiyordu. Bodrum Kent Konseyi ise ruhsat iptali için dava açma hazırlığındaydı.

‣ Cengiz İnşaat’ın Cennet Koyu’na yapmak istediği tesis için ‘ÇED gerekli değil’ kararı çıktı
‣ Cengiz İnşaat’tan Bodrum hikayesi: Önce bir firma aldı, sonra biz firmayı aldık, Danıştay kararı bizi etkilemiyor
‣ Bodrumlulardan yapılaşmaya açılan Cennet Koyu için destek çağrısı
 Cengiz Holding, Cennet Koyu’ndan vazgeçmiyor: Otel ve villa projesi için anlaştı
Cennet Koyu’nda yargı kararlarına rağmen devam eden Cengiz Otel inşaatına tepkiler büyüyor

Sosyal medya hesabından paylaşım yapan Aras, “Değerli Bodrumlular.. 2013 yılında Özelleştirme idaresi tarafından CENGİZ İNŞAAT AŞ’ye satılmış bulunan Gölköy Mah. Gökburun Mevkii 306/1 parsel için 12/12 2022 tarihinde Belediyemizce verilmiş olan 60 adet yapı ruhsatı İPTAL edilmistir” dedi.

‘Ruhsat verilirken sıkıntı yoktu’

Pazartesi günü ruhsat iptal kararının resmi olarak ilan edileceğini ve ilgili bakanlığın sistemine de işleneceğini belirten Aras şunları söyledi:

*Bodrum Cennetkoy’da verilen inşaat ruhsatına Bodrum’da TMMOB; kent konseyi ve birçok STK tepki gösterdi, ancak biz yasalar çerçevesinde ruhsatı vermiştik. Verilen tüm tepkileri saygı ile karşılıyoruz, biz ruhsatı verirken sadece tapuya ve oradaki şerhlere bakarız, ruhsat verilirken sıkıntı yoktu.

Ancak buradaki hazine arazisi ve daha önce kendilerinin mirasçı olduğunu belirten bir grubun açtığı davalar vardı. Bu davalar sürerken Özelleştirme İdaresi satışı yapmıştı, Danıştay ise yürütmeyi durdurma kararı vermişti.

Tüm bunlara rağmen Cumhurbaşkanlığı Kararnamesi ile satış yapıldı ve firma orada yasal izinleri ÇED gerekli değildir raporunu alıp ruhsat müracaatı yaptı. İddia edildiği gibi ruhsat 6 günde değil 1 yıl incelemenin ardından verildi.

“Bundan sonraki süreçte mücadele bir ruhsat işi olmaktan çıkmış, hak, hukuk ve adalet mücadelesine dönüşmüştür” diyen Aras firmanın yargıya müracaat edebileceğini, kendisi veya belediye hakkında dava açabileceğini belirterek, “Bu konuda her türlü mücadeleyi vermeye hazırız” dedi.

Bodrum Belediye Meclisi Ocak ayı 1’inci meclis toplantısında, 12 Aralık’ta belediye tarafından verilen ruhsata ilişkin Gökburun’da Cengiz İnşaat’ın yapacağı turistik tesise verilen yapı ruhsatının ilgili kurumların itirazları takip edilerek, yasal koşulların oluşması halinde iptal edilmesi yönünde karar almıştı.

Belediyenin açıklamasında şunlar kaydedilmişti:

“Belediyemizin bugün gerçekleşen 2023 yılı ilk meclis toplantısında, Gölköy Mahallemizin Cennet Koy bölgesinde bulunan Gökburun Yarımadası’nın 678 bin metrekarelik bölümünde inşaata Başlayan Cengiz Holding Anonim Şirketi’ne belediyemiz tarafından verilen ruhsatın yeniden incelenmesi için meclisimiz, tavsiye kararı almıştır. Bu karar doğrultusunda, ruhsatın yasal dayanakları ile ilgili tüm itirazların incelemesi yapılacak ve inceleme süreci ile sonucu hakkında kamuoyu bilgilendirilecektir. Bodrum’un menfaatleri doğrultusunda kayıtsız şartsız taraf olan belediyemiz, düzenlenen ruhsatın yasal dayanaklarını oluşturan karar ve izinleri veren kurumlara karşı yapılan yasal itirazları takip ederek, ruhsatın iptalini gerektiren yasal koşulların oluşması halinde gerekeni, tereddütsüz yapacaktır”

Özelleştirme İdaresi’nden satın aldığı 678 bin metrekarelik arazide turistik tesis inşaatı yapmak isteyen Cengiz İnşaat, Muğla Çevre ve Şehircilik İl Müdürlüğü‘ne Çevresel Etki Değerlendirme (ÇED) süreci için proje tanıtım dosyası sunmuştu. Buna göre şirket, 409 bin metrekare büyüklüğündeki iki parsel üzerinde toplam 100 villa inşa etmeyi planlıyor. Ünlü mücevher firması Bulgari‘nin işleteceği otel ise 101 apart ve 83 suit olmak üzere 184 odadan oluşacak. 59 bin 562 metrekare inşaat alanına sahip Cengiz İnşaat Bodrum projesinin maliyetinin 568 milyon lira olması bekleniyor. Bir bölümü 2. Derece doğal sit ve 3. Derece arkeolojik sit alan olan arazide geliştirilen projede 1200 kişilik 7 lokanta, 300 kişilik toplantı salonu ve yüzme havuzları bulunacak.

Sanayinin pervasızlığına kurban edilen Ceyhan Nehri

Geçtiğimiz yıl kasım ayının sonunda Adana Ceyhan’daki çoğunluğu merdiven altından hallice işletmelerle dolu bir sanayi bölgesinde büyük bir yangın meydana gelmiş ve bir pestisit fabrikası yanarak büyük bir çevre kirliliği meydana getirmişti. Olay sonrası bölgede arıcılık yapanlar balık ölümlerinden şikâyet etmiş ancak kimse pek ilgilenmemişti. Daha sonra ne yangınla ilgili ne de yangından sonra meydana gelen çevresel kirlilikle ilgili kimsenin bir adım attığı da söylenemez. Çünkü memlekette bir yangın çıkınca yanan yerin sahiplerine mağdur gözüyle bakıldığı için olayın soruşturma kısmı sadece sigortacıları ilgilendiren bir mesele haline dönüşüyor. Dolayısıyla yangındaki ihmal ve bu ihmalin neden olduğu çevre kirliliği arasında ilişki kurmak kimsenin aklına bile gelmiyor.

İşte bu yangından sonra aralık ayının ilk günlerinde Ceyhan Nehri’nde bir anda yüzbinlerce balık ölmüş, nehir katran karasına bürünmüş ağır bir koku tüm bölgeye yayılmış, insanlar zehirlendiklerini ve birkaç gün boyunca bundan etkilendiklerini hem yerel hem de ulusal medyada dile getirmişti. Olayın üzerine çeşitli mercilere şikâyette bulunan vatandaş bakanlık yetkililerinin numune almasını sağlamış ve sonuçlardan kaynaklı olarak sorumluların cezalandırılması için girişimlerde bulunmuştu. Peki, ne mi oldu?

Tarım Bakanlığı: Bir anda binlerce balık eceliyle ölmeye karar verdi

İki farklı bakanlık numune aldı, Tarım Bakanlığından bir bilgi notu geçildi. Bu bilgi notunda telaşa mahal olmadığını, balıkların bir anda eceliyle ölmeye karar verdikleri yazıyordu. Şaka değil. Çevre Bakanlığının aldığı numunelerin sonucuna dair ise herhangi bir emare yok. Belki de örnekler kaybolmuştur, bilemiyoruz. Ya da çöp ithal edip Adana’nın suyunu toprağını zehirleyenlere geçilen kıyağın benzeri geçilmiştir. Hatırlayın geçen yılın başında Greenpeace bu ithal plastik çöplerin dökülüp yakıldığı alanlardan alınan numuneleri dünyanın en güvenilir laboratuvarlarına analiz ettirmiş ve korkunç sonuçlar bulmuştu. Bakanlık da akabinde numune almış ve herhangi bir zehre rastlamadıklarını açıklamıştı. İşin ilginci, bakanlık Greenpeace’in bahsettiği kimyasallara bakmak yerine lisans 2. sınıf düzeyinde bir analiz yaptırmış ve haliyle hiçbir şey bulamamıştı. Siz elma ağacında portakal ararsanız tabii ki bulamazsınız. İşte Ceyhan Nehri meselesinde de aynı şey gerçekleşti. Ölüm nedeni, pestisit, ağır metal, PCB vb kalıcı organik kirleticiler, boyalar ve daha niceleriyken bakanlık aldığı numunelerde askıda katı madde vb. gibi yine lisans 2. sınıf düzeyinde analizlerle sonucu küresel iklim değişimine bağladı.

Öncelikle bu durumun temel nedeninin sanayinin kural kaide tanımaz bir şekilde üretim stratejisi benimsemesi olduğunu söylemek lazım. “Biz para getiriyoruz dolayısıyla ağa da paşa da biziz, halk sağlığı da çevre sağlığı da bizim itibarımız kadar önemli olamaz” şeklinde bir yaklaşım tüm ülke sathına yayılmış vaziyette. Bunun sonucu olarak ortaya çıkan kirlilik faaliyetlerine karşı cezai yaptırım da ilgili sanayi alanının gücü ve ilişkiler ağı tarafından belirleniyor. Örneğin Mersin’de küçük zeytin fabrikalarına karşı cezai yaptırımda elini hiç de korkak alıştırmayan otorite, Ceyhan Nehri kirletildiğinde ne yazık ki aynı girişkenliği gösteremiyor. Bunun altında tıpkı çöp ithalatı meselesinde olduğu gibi girift ilişkiler ağı olduğunu tahmin etmek zor değil. Üstelik o kadar büyük bir pişkinlik söz konusu ki buna karşı belgelendirme faaliyeti yapan gazetecilere karşı sindirme aracı olarak hukuk bile kullanılabiliyor. Aynı pespayelik bakanlıkların çıkartacağı inceleme raporlarına bile müdahil olabiliyor ve hatta savcılık incelemelerini bile iptal ettirebiliyor.

Şu anda kalkıp gitseniz emin olun Ceyhan Nehri’nin rengi hala simsiyah akıyor ve Abdioğlu köyü civarından kaçak deşarjlar hala devam ediyordur. Gitmek isteyenler için hem Google Haritalar linkini hem de görseli de buraya bırakıyorum.

Kaçak deşarj noktalarından biri: https://goo.gl/maps/znn8zsYrxLZpwAPu8

Sözde ileri düzey arıtılmış sıvının döküm yeri: https://goo.gl/maps/rCoQ7XLKN6bBM4kFA

‘Allah ne verdiyse sanayi bölgeleri’

Sanayi faaliyetlerinin yıkıcı hale gelmesinin altında yatan en önemli neden organizasyonlarının ilkelliği ve pervasızlıklarına rağmen öncelenmelerinden kaynaklanıyor. Zorluk çıkarılmasın, kolaylıkla iş kursunlar diye diye en nihayetinde çoğu standardın kağıt üzerinde kaldığı bir durum ortaya çıktı. Bu da beraberinde Organize Sanayi Bölgesi olarak kurulacakken bir anda beş benzemezin bir araya geldiği “Allah ne verdiyse sanayi bölgeleri” gibi bir ucubenin mantar gibi türemesine neden oldu. Aslında organize sanayi bölgesi mantığı yanlış değil. Ancak sanayi tesislerinin organize olarak bir araya getirilmelerindeki anlayış, endüstriyel simbiyoza, atıkların arıtılmasına ve birbirlerini besleyebilecekleri bir organizasyonun oluşmasına imkân tanırsa ancak işe yarar. Ancak gelinen noktada birbirinden haberi dahi olmayan, endüstriyel simbiyoz nedir bilmeyen (ben desteklediğim için söylemiyorum böyle bir şey var diye söylüyorum), ileri ve spesifik arıtma nedir, çevre kirliliği nedir bihaber, paradan başka hiçbir şeyi önemsemeyen vahşi sanayi bölgeleri ve üçüncü sınıf sanayici profili türeyiverdi. Bir de kendi icat ettikleri çeşitli sertifikalarla da kendilerini ödüllendirip yeşil etiketler dağıttıkları bir Frankeştayn sistem söz konusu! Evsel arıtma yöntemleriyle çalışan arıtma tesisleri kurarak, ağır kimyasal atıkların karıştığı atık suları arıtmaya çalışmaları üstelik bunu da karşılarındakilerinin akıllarıyla dalga geçercesine sergilemeleri de cabası! Oysa ortaya çıkan atık suyun karakteri benzer değilse kimse kimseyi kandırmasın ortada arıtma vs. filan olamaz. Buna bir de var olan ve kalıcı organik kirletici, ağır metal, farmasötik, pestisit vs. hiçbirini izlemeyen bir yönetmeliği ekleyin, alın size Türkiye’deki mevcut sanayi faaliyetlerinin özeti!

Bunun yanında bir de kendilerine ses çıkartanları, bu etkisiz denetim mekanizmalarından elde ettikleri kağıtlarla karakollara şikayet ettikleri bir durumda olduğumuzu da hatırlatayım. İşte tüm bunlar gelinen noktada Ceyhan Nehri’nin ölüm fermanının nasıl yazıldığını da açıklıyor.  Yıllarca medeniyetleri beslemiş bir nehir artık zehirli bir sıvının aktığı koca bir sanayi atık su kanalına dönüşmüş vaziyette. Bir de Ceyhan Nehri’ni bu hale getirenlerin değil de bunu belgeleyenlerin şikâyet edildiği bir sansür ve sindirme ortamı var ki işte bu her şeyden daha tehlikeli.

Dünya 2022 yılında kömür tüketiminde sekiz milyar tonu aştı

Tüm zamanların rekoru kırıldı ve Uluslararası Enerji Ajansı‘na (IEA) göre 2022 yılı içinde küresel kömür tüketimi sekiz milyar tonu aştı. Bu rakam tüm zamanların rekoru ve bir yıl önceye göre yüzde 1.2 artış anlamına geliyor. Oysa 31 Ekim-12 Kasım 2021 tarihlerinde Glasgow’da yapılan 26. COP toplantılarında tüm ülkelerin onayladığı antlaşma metninde “kömür kullanımının aşamalı olarak azaltılması, ülkelerin Paris İklim Antlaşması taahhütlerine uyumunun denetlenmesi ve gelişmekte olan ülkelere yenilenebilir enerji kapasitelerini geliştirebilmeleri için daha fazla finansal destek yapılması” öngörülmüştü.

Buna karşılık, sadece bir yıl sonra,  küresel kömür tüketiminde bu yıla kadarki en yüksek tüketimin yapıldığı ve 2013 yılı tüketim rakamlarının da geçilerek rekor kırıldığı açıklandı. IEA Enerji Piyasaları ve Güvenliği Direktörü Keisuke Sadamori’ye göre henüz kömür tüketiminin düşmeye başlayacağı ‘pik’ noktada değiliz. Yani kömür tüketimi Sadamori’ye göre 2023 yılı içinde de artmaya devam edebilir. Hatta bazı uzmanlar artışın 2025 yılına kadar aralıksız süreceğini belirtiyor.

Küresel kömür tüketimi; 2020-2023. (Kaynak:IEA)

Oysa geçen her gün küresel iklim krizinin olumsuz etkileri tüm dünyada daha çok hissediliyor. Aralık 2015’de 191 ülke tarafından imzalanan ve 2016’da yürürlüğe giren Paris İklim Antlaşması’na göre ortalama sıcaklık artışı sanayi öncesi döneme göre 2º C artış seviyesinde; hatta olanaklı olursa 1.5º C seviyesinde tutulması için çaba harcanması kabul edilmişti. Bunu sağlamak için de sera gazı emisyonlarının kısa süre içinde azaltılması hedeflenmişti. Bu hedefe ulaşmak için ise başta kömür olmak üzere fosil yakıtların en kısa sürede terk edilmesi, merkez kapitalist ülkelerin çevre kapitalist ülkelere yenilebilir enerji kaynaklarını geliştirebilmeleri ve küresel iklim değişikliğinin yıkıcı sonuçlarına karşı dirençlerini artırabilmeleri için finansman desteği sağlamaları tartışılmıştı. Bunun için ise Glasgow’da yapılan 26. COP ve Şarm el-Şeyh’teki 27.COP toplantılarında yetersiz de olsa bazı anlaşmalara varılmıştı.

Enerji krizi: Avrupa’da 2025’e kadar kömür artışına devam

Ancak önce pandemiyi ve onun sonucu ekonomik durgunluğu bahane eden merkez kapitalist ülkeler çevre kapitalist ülkelere yenilenebilir enerji kaynaklarına yatırım yapabilmeleri için gerekli ekonomik desteği vermedi.  2022 yılı içinde çıkan Rusya-Ukrayna savaşı, bırakın çevre kapitalist ülkelere yardımı; merkez kapitalist ülkelerin kendi ülkelerinde bile başta güneş ve rüzgar enerjisi santralleri olmak üzere, yenilenebilir enerji kaynaklarına yeterli yatırımı yapmadıklarını ortaya çıkarttı. Rusya’ya uygulanan yaptırımlar nedeniyle, bu ülkenin de doğal gaz satışını sınırlamasıyla başta Avrupa ülkeleri olmak üzere, gelişmiş ülkeler elektrik üretimi için tekrar kömür kullanımına yöneldiler. Avrupa’da yavaş da olsa kapatılmaya başlanan kömürlü termik santraller yeniden çalıştırılmaya başlandı. Bu durum 2022 yılında dünyada en büyük karbon emisyon kaynağı olan kömürün tüketiminde rekor kırılması sonucunu doğurdu.

Avrupa’da kömür kullanımının artışının 2025 yılına kadar sürmesi bekleniyor. Ancak bu durum 2025 yılından itibaren küresel kömür talebinin düşeceği anlamına da gelmiyor. Avrupa’nın talebi, doğal gaz kaynakları üzerindeki kısıtlamaların kalkması veya yenilenebilir enerji kaynaklarının elektrik üretimindeki payının artması nedeniyle düşerken, başta Çin, Hindistan ve Endonezya olmak üzere gelişmekte olan Asya ekonomilerinin kömür talebi devam edebilir. Bunun sonucunda 2025 yılından sonra da kömür en büyük sera gazı kaynağı olarak kalabilir.

COP26’dan bir yıl sonra gelinen nokta ürkütücü

Küresel iklim krizine bağlı olarak 2022 yılında can ve mal kayıplarına neden olan çok sayıda felaket yaşandı. Avrupa’da yaşanan kuraklık, 1739 kişinin ölümüne ve 7 milyon insanın yer değiştirmesine neden olan Pakistan’daki seller, Malezya, Brezilya ve Batı Afrika’daki aşırı yağışlar ve seller, Afrika’da uzun süredir devam eden kuraklık, Hindistan ve Pakistan’daki sıcak hava dalgaları, Kuzey Kutbu, Antarktika, Avrupa ve Şili’deki orman yangınları, Güneydoğu Afrika ve Filipinler’deki fırtınalar ve Bangladeş’teki tropikal kasırgalar 2022 yılında küresel iklim krizine bağlı olarak yaşadığımız felaketlerin bazıları…

Dünya Sağlık Örgütü de fosil yakıtların kullanımına bağlı hava kirliliği sonucu her yıl sekiz milyona yakın insanın yaşamını kaybettiğini bildiriyor. Bunların önüne geçilmesi ise herkesin çok iyi bildiği gibi sera gazı emisyonlarının bir an önce azaltılmasından geçiyor. Sera gazı emisyonlarının azaltılması için başta kömür olmak üzere fosil yakıtların bir an önce terk edilmesi ise şart. 2021 yılında Glasgow’da 26. COP toplantısında kömür kullanımının tamamen terk edilmesi, hiç olmazsa azaltılması için adımlar atılmaya çalışılırken bir yıl sonra küresel olarak gelinen nokta ürkütücü…

Önce pandemi, sonra Rusya-Ukrayna Savaşı giderek dünyanın başta kömür olmak üzere fosil yakıtlara bağımlılığını artırdı, her geçen gün artırmaya da devam ediyor. Bu durum bizi her yıl daha büyük küresel iklim değişikliğine bağlı can ve mal kayıplarına neden olan krizlerle karşı karşıya bırakıyor. Çözümden ise gün geçtikçe daha da uzaklaşıyoruz.

Çare vatandaşlık temel geliri

Vatandaşlık temel geliri ya da evrensel temel gelir, gelirlerine veya istihdam durumlarına bakılmaksızın bir nüfusun her üyesine düzenli, koşulsuz bir nakit ödeme sağlayacak bir politika önerisidir ve Yeşiller Partisi olarak bizim hayata geçirmek istediğimiz büyük ekonomik dönüşüm çalışmalarından bir tanesidir.

Bu dönüşümün arkasındaki fikir, herkese temel düzeyde bir finansal güvence sağlamak ve bunun da bireyler ve aileler için temel ihtiyaçlarını karşılayacak garantili bir gelir sağlamasıyla yoksulluğun azaltılmasına yardımcı olmaktır.

Gerçek olmak için fazla mı iyi? 

Bu, aslında sihirli bir kavram. İlk duyulduğunda kulağa oldukça iyi geliyor. Fakat hemen sonra bunu “gerçek olmak için fazla iyi!” hissi kovalıyor. Bir ülkede, herkese, hiçbir koşula bakılmadan ve sadece var oldukları için bir ödeme yapma fikri gerçek olamayacak bir hoş bir hayal gibi görülüyor.

Peki öyle mi? Hayır değil. Daha dün ortaya çıkan Osmangazi Köprüsü’nden geçenden 184 TL, geçmeyenden 790 TL alınacağı haberini düşünün. “Vatandaşlık Temel Geliri” daha mı akla yatmaktan uzak? Ya da bir imza ile silinen milyarlarca lira vergi borçlarını düşünün! Getirilen vergi muafiyetlerini… Kanal İstanbul’u… Günde kırk kişinin ziyaret ettiği, ekonomik ve ekolojik maliyeti bilinmeyen Yassıada’yı! Bunların hepsine kaynak var fakat temel gelire gelince kafalarda bir şüphe oluşuyor.

Oluşmamalı. Kaynak aslında tam da bu projeler ve sonrasında da Vatandaşlık Temel Geliri’nin kendisi. Neler olacak buna geçtiğimiz zaman?

  • Çalışamayacak durumda olan veya yeterli iş bulamayan kişiler için garantili bir gelir sağlayacak. Bu kişiler arasında engelli, yaşlı ya da çocuk veya bakmakla yükümlü olduğu diğer kişilere bakan kişiler yer alabilir.
  •  İş kaybı veya beklenmedik harcamalar gibi geçici mali zorluklar yaşayan kişiler için de mali bir destek sağlayabilir. Bu, ekonomik zorluk dönemlerinde insanların yoksulluğa düşmesini önlemeye yardımcı olabilir.
  • Düşük ücretli işlerde çalışan ya da temel ihtiyaçlarını karşılayacak kadar para kazanamayan kişilere bir gelir kaynağı sağlayarak yoksulluğun azaltılmasına yardımcı olabilir.

‘Yeşil restorasyon şart’

Yoksulluk ve yoksunluk günümüz Türkiye’sinin bir gerçeği. Şaşalı 2023 hedefleriyle yola çıkan AKP’nin geldiği nokta öğrencilerin okullarda açlıktan bayıldığı bir Türkiye oldu. Şimdi yama şeklinde sosyal yardımlarla sorunları kapamaya çalışıyorlar ama bunlar yetmez. Yoksul olduğumuz için değil; bu ülkede yaşadığımız için bir gelire sahip olmamız gerekli. Türkiye’de hiç kimsenin altına düşmeyeceği bir gelir tabanı sağlayarak aşırı yoksulluk içinde yaşayan insan sayısını azaltabiliriz.

Büyük kriz anlarında nasıl çaresiz kalındığını, daha çok olmadı, pandemi zamanında gördük. Kaç kişiye yardım verileceği bile hesaplanamadı. Beş maske bile dağıtılamadı! Türkiye’yi bir Yeşil restorasyona sokmalıyız. Bireyi güçlendirmenin, ekonomik ve sosyal krize karşı herkesi belli bir oranda hazırlıklı kılmanın yöntemidir temel gelir. Sosyal devletten uzaklaşıldıkça krizlerin ne kadar ağır seyrettiğini en iyi anladığımız dönemdeyiz. Bu yüzden  Yeşil restorasyon için ortaya koymamız gereken programın en üstünde temel gelir yazmalı.

[Bir şarkının hikayesi] Sign Of Times/ Harry Styles

Komplikasyonlu bir doğumdan sonra bebeğini kucağına almış anneye doktoru kötü haberi verir: “Çocuğunuz sağlıklı ama maalesef siz başaramayacaksınız.” Annenin çocuğunun kulağına eğilip ona dünyamızdaki tüm zorluklara karşı cesaretlendirecek sözleri fısıldayabilmesi için sadece beş dakikası vardır. Bu kısa sürede ona dünyadaki adaletsizliği vurgulayacak ve “Git ve başar” diyecektir.

Bir şarkı için oldukça sıra dışı olan bu tema, Harry Styles’ın eski grubundan ayrıldıktan sonra solo olarak çıkardığı ilk single “Sign Of Times”ın konusu.

Benzer bir konuyu Türk edebiyatının usta yazarı Elif Şafak, 10 Dakika 38 saniye” adlı romanında işlemişti. Romanın kahramanı Leyla’nın, kalbi durduktan sonra 10 dakika 38 saniye boyunca  tüm hayatı film şeridi gibi gözlerinin önünden geçiyordu.

Farklı kurgulanmış  olsalar da iki hikayenin  ortak noktaları olan, “ölüm döşeğindeki bir insanın düşüncelerini anlatması ” oldukça sıra dışı bir tema. Böylesi bir temayı Elif Şafak gibi usta bir kalemin hayal etmesi ne kadar şaşırtıcı değilse, One Direction gibi bir gruptan henüz ayrılmış olan ve tabiri caizse “Popi” diyebileceğimiz Harry Styles’ın, ilk single’ı için bu  denli derin ve karamsar bir konuyu seçmesi bir o kadar sürprizdi.

 

Aslında sürpriz sadece şarkının konusu ile de sınırlı kalmıyordu. Genç sanatçı, One Direction’daki  müzikal geçmişi ile  vedalaşıyor dedirtircesine, 70’li rock gruplarınkini anımsatan altı dakikalık bir Rock baladı ile solo müzik hayatına sert ve etkili bir giriş yapmıştı.

Marvel kahramanı mı, İncil destanı mı?

Bir diğer sürpriz ise Styles’a 2018 Brit Awards’da  yılın videosu ödülünü kazandıran ve sanatçının çekimler sırasında hatırı sayılır riskler aldığı video idi.

İskoçya’da yapılan çekimlerde Harry Styles, bir emniyet kemeri ile helikoptere bağlanarak en az 500 metre uçmuştu. Videoda sanatçı, önce ıssız bir yeşillikte yürürken görülüyor, sonrasında yavaş yavaş ellerini açarak gökyüzüne doğru yükseliyor ve bir ara da suyun üzerinde koşuyordu.

USA Today’da bir yazar, Styles’ı “Marvel serisinin bir sonraki süper kahramanı veya İncil’de yeni bir destan olmak için, seçmelere katılmış” şeklinde esprili bir şekilde tanımlamış olsa da, ironik olarak İncil’e yapılan göndermenin  şarkının geri planındaki derin mesajlarla örtüştüğünü düşünmemiz için bazı işaretler vardı.

Şarkı, annenin çocuğuna sorunlu bir dünyaya geldiğini kabul ederek, ağlamayı kesmesini öğütlemesi ile başlıyordu. “Zamanın İşaretleri”  dünyanın yaşadığı sorunları sembolize ediyordu. Çocuğuna sürekli sorunlarla karşılaşacağı mesajını veriyor ve ona iyi bir insan olmasını öğütlüyordu.

Ağlamayı kes, bunlar zamanın işaretleri
Son gösteriye hoş geldin
Umarım en güzel kıyafetlerini giymişsindir
Göğe çıkan yolda rüşvet veremezsin..

Katolik apokalips

Şarkının sözlerinin ardındaki mesajlar sadece bir annenin bebeğine nasihatları ile sınırlı değildi.

“Son gösteriye hoş geldin”,  “Bana sonun  yaklaştığını söylediler” gibi şarkıdaki apokaliptik sözlerle kıyamet gününün yaklaştığına da işaret ediliyordu. Harry Styles ve şarkı sözlerinin yazılmasında işbirliği yaptığı yazar ekibi derin sulara girmişler ve hikayeye katolik bir bakış açısı getirmişlerdi.

Ama şarkının başarısında, sözlerindeki bu derin ve mistik mesajların ve sürrealist videosunun yanı sıra, Styles’ın etkileyici yorumunun da hakkını teslim etmek gerekiyor.  Styles, nakarat öncesinde  “Hiç bir zaman öğrenemedik/ Önceden de buradaydık /Neden hep çıkmazda oluyoruz ve mermilerden kaçıyoruz” serzenişlerini, meleksi diyebileceğimiz bir falsetto ile yorumlayarak ustalık mertebesine yükseliyor.

“Sign of Times”, İngiltere ve Amerika listelerinde birinci sıraya yükselmeyi başardı. Rolling Stone dergisi 2021 yılında güncellediği “Tüm Zamanların En iyi 500 Şarkısı” listesinde şarkıyı 428’inci sırada gösterdi. Listeye 2010’lu yıllardan sadece 30 şarkının girebildiğini dikkate alırsak, bu genç şarkıcı için büyük bir başarı idi.

Styles’ın geçtiğimiz yılın mayıs ayında çıkardığı  üçüncü stüdyo albümünün  hit parçası “As It Was”, yabancı müzik çalan radyoların favorisi olmaya devam ediyor. Genç sanatçı 2022 yılında İngiltere’de en çok dinlenen şarkıcı oldu.

Kaynakça

  • Trendell A., Harry Styles reveals surprising and dark meaning behind ”Sign of The Times” lyrics, 20.04.207
  • London A., Harry Styles, ”Sign Of Times” lyrics meaning, 27.06.2020
  • Becklo M., Harry Styles “Sign of Times” is Surprisingly Good…  and Spiritually Deep, 14.07.2017
  • Songfacts, Sign of Times
  • Çelik V., “Sign Of Times”, Türkçe Çeviri
  • Wikipedia, Harry Styles, Sign of Times.

 

Sıfır beden moda

Yeni yıl kararlarınızda kilo vermek var mı? Peki kilo vermekle ilgili kararlarınızı sağlık için mi yoksa modaya uygun kıyafetler giyebilmek için mi veriyorsunuz?

Modanın zayıflığa teşvik ettiği bilgisi yeni değil, uzun yıllardır bu konu farklı boyutlarıyla tartışılıyor. Bu tartışmaların seyrine bir göz atalım.

Güzellik ve beden algısı

Eski çağlarda zayıflık hasta olmak ya da her an hastalanacak bir bünyeye sahip olmakla ilişkilendirildiğinden zayıf kadınların tercih edilmediği bir dünya düzeninden bu günlere beden ve güzellik algıları oldukça değişti. Çoğunlukla kadını doğurgan olmakla değerlendiren mantığın ise pek değiştiği söylenemez. Kilolu kadınların sağlıklı olması da sağlıklı çocuklar doğurabilmesi için tercih ediliyordu, daha sonra korselerle şekillendirilen kum saati beden de doğurgan kalçaları vurguluyordu.

2.Dünya savaşı sonrası kadın modası başlarda artık savaştaki erkeklerinin yerine çalışmasına gerek olmayan kadınları ince belli A kesim kıyafetlerle geri evlerine, çocuklarına dönmeye çağırsa da kadınlar bir kere artık evlerinden çıkmışlardı. Artık geri dönüş yoktu.

Tüm bu yıllar, farklı dönemler içinde ideal beden gittikçe zayıfladı. Bunda Kate Moss kadar bilimin ve tıbbın orta çağdan modern zamanlara gelişmesiyle hastalık-zayıflık ilişkisinin etkisinin kalmaması bir etken olsa da günümüzde gelinen noktada aşırı zayıflık gerçekten de sağlığı kaybetmeye yol açabiliyor.

2010’lara gelindiğinde artık zayıf kalabilmek için sağlığını kaybeden mankenler bilinen, açıkça konuşulan bir konuydu; öyle ki bulimia veya uyuşturucu bağımlılığı ile zayıf kalmaya çalışan manken karakterleri popüler kültürde bile işlenmeye başlamıştı.

Sıfır Beden olmak

Moda dünyası içinde kimi yayın ve markalar, çoğunlukla moda haftalarında konuşulur olan bu konu ile ilgili adım atmak için 2010’ların başlarında birtakım sözler verdi. Sıfır beden mankenlerle çalışmayacaklarını açıklayan marka ve yayınlar olduysa da çoğunlukla endüstri hala zayıflık algısı üzerine kurulu. Moda haftalarının önemli olması yüzlerce mankenin ve onlarca markanın bir arada olması ve markaların özellikle ince manken tercih etmesinden dolayı mankenlerin zayıflığının oldukça ön planda olmasından kaynaklanıyor.

Medyanın da devamlı zayıflığı güzellik olarak öne sürdüğünü, zayıf olmamanın güzel, çekici olmamaya denk gibi gösterildiğini pekâlâ biliyoruz. Bunda erkek bakış açısının da büyük etkisi var. Kadınları “erkeklerin beğeneceği” bir nesne olarak güzel olmaya zorlamak, erkeklerin hoşlanacağı varsayılan ince bel, büyük göğüsler-kalçalar, ince bacaklar olmazsa beğenilmeyeceği, tercih edilmeyeceği, hatta daha da ileri giderek değerli olmadığı fikriyle korkutarak belli kalıplar içinde tutan bir endüstriden bahsediyoruz.

Yıllar içinde endüstrinin ve medyanın tek bir güzel tanımı olduğu ve onun da zayıflık olduğu dayatmasını kıracak pek çok gelişme oldu. Günümüzde moda haftalarında podyumda farklı beden ölçülerinde mankenler görmek artık çok olası. Sosyal medyanın yaygınlaşmasıyla beden olumlama aktivizminin de yaygınlaşması buna oldukça katkıda bulundu.

Sosyal medyanın beden olumlamayı yaygınlaştırmaktaki etkisini göz ardı edemeyiz fakat tam tersi şekilde gerçekçi olmayan güzellik algıları yaratarak çok da zarar verdiğini kabul etmek gerekir. İnsanlar gün geçtikçe daha çok “bir fotoğrafa” benzemeye çalışıyor ve benzeyemedikçe güzel olmadıklarını hissediyorlar. İşin kötüsü tüm fotoğraflar da birbirine benziyor.

Beden olumlama ve sağlıklı beden

Medyada Kate Moss fiziğinin yerini Kardashianlarla simgeleşen kum saati fiziğinin almasıyla bu gez de ince bel ama geniş kalçalar, ince bacaklar, büyük göğüslerle kıvrımlı bedenler moda oldu. Aşırı zayıflığın yerine kum saati bedenin öne çıkması daha iyi gibi görünse de iki problem kendini gösteriyor.

İlki bu bedene sahip olmanın çokça egzersiz, korse ve hatta estetik ameliyat, implant gerektirmesi. İkincisi de medyada popüler olan bedene sahip olmak için sağlığını tehlikeye atan, diyet yapan, yaşam biçimini değiştiren, bıçak altına yatan milyonlarca kişi olması. Kardashianlar son birkaç yılda yavaş yavaş implantlarını ve dolgularını çıkarmaya başladığından beri Amerika’da dolgu çıkarma trendinin de başladığı görülüyor.

Moda medyası ve endüstrisi her geçen yıl daha da iyiye gitse de akım yaratmaya muhtaç olması sebebiyle devamlı bir şeyleri daha fazla öne çıkarmaya mecbur. Her birkaç yılda bir öne çıkarılan güzellik algıları ise insanlarda gittikçe kendi olma deneyimini kaybettirme riski taşıyor. Dün Kate Moss modaydı, bugün Kardashianlar, yarın hangi estetik ameliyatı olmalıyız? Modayı takip edersek 2023 yılında nasıl bir bedene sahip olmayı hedeflemeliyiz?

 

 

Evcilleştirilemeyen bir canlı türü olarak kurt -1

Son yıllarda bir yaban simgesi olarak giderek artan oranda dikkatleri üzerine çeken “kurt”a yakından bakalım. Öncelikle altını çizelim: Kurt köpek değildir, köpek evcilleşerek kurttan farklı bir tür olma sürecine girmiş ve bu süreç tamamlanmıştır. Kurdun iki temel özelliği vardır: İlki aslan, kaplan, fil, yılan gibi yabandan gelen hayvanlar sirklerde “gösteri hayvanı” olarak kullanılmasına rağmen kurt bu gösteriler için bir türlü uygun hayvan ol(a)mamıştır. İkincisi soğuk kutup buzullarından sıcak kum çöllerine, bozkırlardan ormanlara kadar geniş bir coğrafyada yaşayabilen, yaban alanların çok azalmasına rağmen varlığını sürdürmek için kararlı bir direnç gösteren, bu özellikleriyle yabanın evcilleştirilmesine karşı çıkan insanlara da esin veren az rastlanan bir canlı türüdür.

Bu esine kulak vererek Kurtlarla Koşan Kadınlar adlı kült bir metin üreten Clarissa Pinkola Estés’e kulak verelim. Yazar bu dünyalı kadınların çoğu tarafından kabul görmüş, sürekli yeniden ve yeniden baskısı yapılan kitabına şu cümleyle başlar: “Hepimiz vahşiye özlemle doluyuz. Bu özlemin kültürel olarak onaylanmış pek az panzehiri var.”[1] Yazar, vahşi olmayı temel alır, sonradan edinilmiş evcilleştirilmiş kültürün bu durumu önleme yeteneği (de) yoktur; vahşi, pusuya yatmış bir gölge olarak günümüz kadınlarına eşlik eder ve kesinlikle dört ayaklıdır: Kurttur![2]

Tüm insanlık tarihini jilet gibi kesen, son derece net ifadeler bunlar.

Bütünlük için yabanıllık: Nasıl?

Hem uygarın (= evcilin) vahşi (= yaban) alanları neredeyse tümüyle yok etmesine rağmen amacına ulaşamadığına hem de vahşi (= yaban) kalmak için ille de vahşi de (= yaban da) yaşanması gerekmediğine dikkat çekiyor. Ardından “vahşi” ve “yabanıl”daki anlam kaymalarına değiniyor: “Vahşi”yi denetimden yoksun anlamına gelen küçümseyici boyutuyla değil, “criatura”nın (yaratığın) doğuştan gelen bütünlüğünü yitirmeden yaşaması anlamında, [3] Latince “fer”den türeyen “yabanıl”ı (feral) ise evcilleştirilmeye tepki olarak kullandığını belirtiyor.[4]

Dikkatinizi çekmek isterim: Evcilleştirilme “bütünlüğün yitirilmesi”[5] olarak adlandırılıyor.

Çıkarsamaları için akademik metinlerin yanı sıra şair, şarkıcı, serseri, büyücü kadın ve abdal[6] anlatılarını da veri olarak kullanırken evcilleşerek yaşama sevinçleri ve dişilikleri zayıflayan kadınların gündelik hayatlarında yaşadığı belirtileri tek tek sıralıyor: Kendini yavan, yorgun, kırılgan, kafası karışık, suskun, dizginlenmiş, heyecansız, korkmuş, sarsak, cansız, utangaç, sürekli kızgın ve kuşku içinde, hafifmeşrep, sıkıştırılmış, bastırılmış, güçsüz, tıkanmış, uyuşuk, belirsiz, mütereddit, çökkün, yaratıcılıktan uzak hissetmek; eş, iş ve arkadaş seçiminde sürekli hatalar yapmak; içgüdülerini yitirenler için en güvenli yer olan boğucu ev hayatına kendini hapsetmek; yolculuğa çıkmaktan, sürekli küçük düşürülme endişesiyle yaşamaktan, beğenilmemekten, becerememekten, sesini yükseltmekten ve itiraz etmekten korkmak…[7]

‘Yoktan var eden’ yaratıcılık

Oysa yaşamayı seven kadın tıpkı bir kurt gibidir: “Sağlam, kunt, diri, hayat verici, konumunun bilincinde, yaratıcı, sadık ve göçebedir.”[8] Çünkü yabanıl yaratıcılığın özü terbiye değil, oyundur. [9] Terbiye uslu, uyumlu, steril ve hijyenik olmayı, öğretilenle yetinmeyi, kibarlığı, küfretmemeyi, geçmişten geleceğe uzanan taklidin taklidi bir hayatı normal kabul ederek razı olmayı öğretir. Normal ise öğrenilmiş çaresizlik, razı olarak yaratıcılıktan vazgeçmektir. Oysa kuralları herkes için geçerli ve şeffaf olan dans gibi oyunlar inisiyatif tanır, doğrudandır, bedene söz verir, yaratıcılığa zemin hazırlar, estetik ve öngörülemezdir: “Oyun yoksa, yaratıcı hayat da yoktur. Uslu olunursa, yaratıcı hayat olmaz. Sessizce oturulursa, yaratıcı hayat olmaz. Sadece ağırbaşlı bir şekilde konuşulur, düşünülür, davranılırsa, çok az yaratıcı özsuyu çıkar.”[10]

Yaban, hareketli ve hareketsiz diğer canlı türleriyle temas ederek kulaklarımızın insan yapımı müzik aletlerinin sesleriyle, gözlerimizin televizyonun dikte ettiği öğretilen güzellikle, bedenimiz ve dokunmalarımızın ahlakla, koku alma yetimizin kimyasal formüllerle, beslenmemizin evcilleştirilmiş endüstriyel ürünlerle, zihinlerimizin devlet kuran düşüncelerle, ilişkilerimizin devlet tebaası olmaya göre biçimlenmiş evcilliklerle sınırlanmamasına zemin hazırlar. Öngörülemez olanı sorun olarak değil yaratıcı inisiyatif, düşünenin düşünceye hükmetmesinin başlangıç noktası, kendini imha ederek yeniden icat etmenin (bir) imkânı olarak ilişkilendirir: Çünkü, “Yaratmanın Latincesi olan creare, üretmek, (hayat) oluşturmak, yoktan var etmek anlamına gelir.” [11]

Bu yüzden yoktan var eden yaratıcılık için en uygun coğrafya boşluğun komşusu olan sessizlik ve yabandır.[12]

*

[1] Estés, C. P., Kurtlarla Koşan Kadınlar: Vahşi Kadın Arketipine Dair Mit ve Öyküler, s. 13.
[2] Estés, C. P., Kurtlarla Koşan Kadınlar, s. 13.
[3] Estés, C. P., Kurtlarla Koşan Kadınlar, s. 21.
[4] Estés, C. P., Kurtlarla Koşan Kadınlar, s. 241.
[5] Yabanıllıktan “doğuş” ve “bütünlük” vurguları eşliğinde söz ediliyor, sonrası ise evcilleşme… Evcilleşmeyle birlikte şu tip ikilemlerin oluştuğu biliniyor: Doğa ve kültür, organik ve inorganik, kutsal dışı ve kutsal, gayrı milli ve milli, sahipsiz olan ve sahipli olan, kaybolmayan ve kaybolan, çiğ ve pişmiş, avcı ve toplayıcı ile çiftçi ve çoban, ilkel ve uygar, yönetil(e)meyen ve yöneten, farklı öteki ve farkı olmayan normal, tekil ve birey↔ toplum, biyolojik ve toplumsal olan, ahlak dışı ve ahlak, yanlış ve doğru, adı olmayan ve adı olan, karakter ve tip, avcı ve toplayıcı ile asker ve düzenli ordu, kaos ve kaos korkusu, kilitsiz ve kilitli mekânlar, yaşam ve ölüm…

Marc Augé, “Paganizmin Dehası” adlı son derece uyarıcı çalışmasında kutsal öncesinin dinamiklerini anlatır: Anlamın, güç ya da ahlak üzerinden içerik edinmediğinden, tin ve bedenin ayrışmadığından, biyolojik düzenin toplumsal düzenin göstereni olmadığından söz eder. Ve kültüre geçişi hem kazanım hem de felaket olarak adlandırır; toplum olma doğrultusunda adımlar atılmaya başlanmıştır çünkü: “Toplum, kültüre geçişle tanımlanır ve tamamlanır. Bu gerçekleşen ilk kopuştur (doğa-kültür) ve kendini farklı biçimlerde gösterir; cinsiyetlerin, nesillerin, ölümlünün ölümsüzden, izin verilenin, buyurulanın ve yasaklananın, pişmişin ve çiğin vb. birbirinden ayrılması. s. 129, 192”

Belki de felakete neden olan sorun, tipik bir “evcil tebaa” davranışı göstererek Abdûlgaffar el Hayatî’nin sorusunu hayatımızdan çıkarmamızda yatıyor.

Neydi o tüm insanlık tarihinin içerisinden geçerek bir cümleye indirgenmiş olan yüklü soru: “Ne oldu da yabanıl, varoluşunun kaynağını kendi dışında aramaya başladı?”

Evet, ne oldu da düşünen düşünceye hükmetmekten vazgeçti?

Ne oldu da “yaratıcı yabanıl”ın yerini “evcil tebaa” aldı, düşünce düşünene hükmetmeye başladı ve biz “seçimle gelen tek adam rejimlerine” mahkûm olduk?

Ne oldu da hayatımızı ve ilişkilerimizi “tek adamlar”ın kapasitesine, ufkuna ve insafına bıraktık; varoluşunu “dayanışma”, “neşe”, “tembellik” ve “sevişme” üzerinden değil de “başkasının acısından haz duyma” üzerinden içeriklendirenlerin bize hükmetmesine izin verdik?

Ne oldu da kendimizi diğer canlı türlerinden üstün görmeye başladık?

Bir cevap, hareketli ve hareketsiz tüm canlı türlerini yok edebilme gücünü kullanarak yukarıdan aşağıya yeni bir toplum oluşturmak isteyen ve böylesi bir başlangıçla “seçilmiş tek adam rejimlerine” esin vermiş olan Tanrı olabilir: Oysa, “İlkel toplumların tanrıları, asla toplumun kurucuları değillerdir; bu toplum, tanrılara karşı ve onlara rağmen kurulur. Augé, M., “Paganizmin Dehası”, s. 259.
[6] Estés, C. P., Kurtlarla Koşan Kadınlar, s. 33.
[7] Estés, C. P., Kurtlarla Koşan Kadınlar, s. 24.
[8] Estés, C. P., Kurtlarla Koşan Kadınlar, s. 25.
[9] Estés, C. P., Kurtlarla Koşan Kadınlar, s. 262.
[10] Estés, C. P., Kurtlarla Koşan Kadınlar, s. 262.
[11] Estés, C. P., Kurtlarla Koşan Kadınlar, s. 352.
[12] Yeni İnsan Yayınevi tarafından yayımlanacak olan Yarabıçak adlı deneme kitabından bir bölüm.

 

[Çocuklar için Yeşil Kitaplar] Uçan fare Lindbergh’in düş yolculuğu

Brad Bird’ün yönetmenliğini yaptığı, Jan Pinkava ve Brad Bird’ün senaryosunu yazdığı, 2007 yapımı  Ratatouille[1] filmini izleyeniniz oldu mu? Bu eğlenceli animasyon filminde, fare Remy’nin tek hayali aşçı olmak olan Remy’nin bu düşünü gerçekleştirmek üzere Paris’in yolunu tutması ve hayalinin gerçekleştirmeye giden yolda başından geçen türlü serüvenler anlatılır.

Peki, hayallerinin peşinden koşan tek fare Remy mi acaba? Fare dostlarımız, “Lindbergh: Uçan Bir Farenin Macera Dolu Hikâyesi” isimli çocuk kitabında, bu kez, uçma hayalinin peşinden koşuyor. Torben Kuhlmann tarafından yazılan bu kitap, aslında gerçek bir hayat hikâyesinden ilham alıyor. Atlas Okyanusu’nu yalnız başına, ara vermeden geçen ilk pilot olarak havacılık tarihinde bir efsane haline gelen Charles Lindbergh’e, kitabımızda küçük bir fare yeniden hayat veriyor.

Faremiz, insanların kurduğu fare kapanları yüzünden yaşadıkları şehri terk ederek Amerika Birleşik Devletleri’ne göçen fare arkadaşlarıyla yeniden buluşmak üzere ABD’ye uçarak gitmeyi kafasına koyuyor. Bu konuda ona ilham olan, çoğumuzun ilk aklına gelenin aksine, insanlar değil, hikâyemizin kahramanı faremizin küçük kulakları ve büyük gözleriyle farelere çok benzettiği yarasalar… Yarasaların kanatlarını kullanarak uçabilmeleri, faremizin aklında uçabilme fikrinin canlanmasına neden oluyor. “Neden olmasın” diyerek yola koyulan kahramanımız, bu yolda hem türlü engelleri aşıyor hem de bıkmadan usanmadan, canla başla çalışarak bir uçak yapıyor.

Küçük mucidimizin hava araçlarına dair bu tasarım tutkusu, bana havacılığa merak duyan İtalyan Rönesansı sanatçısı, Leonardo da Vinci’yi anımsattı. Da Vinci, uçma makinesi olarak adlandırılan eserlerindeki şifreli çizimlerle havacılığa dair ilk tasarımları gerçekleştirip bu tasarımlarla hava aracı tasarımlarına öncülük etmişti.[2] Aynen bu büyük sanatçı gibi, kitabımızın kahramanı faremiz de kendi uçağını tasarlayıp fare pilot olarak ün salıyor.

Ve bakalım faremiz kime ilham olmuş? Bu sürpriz son, kitabımızda saklı…

 

[1] https://www.beyazperde.com/filmler/film-46211/
[2] https://www.havauzay.org/havacilik-tarihi.html

Künye

Yazar: Torben Kuhlmann
Resimleyen: Torben Kuhlmann
Çeviren: Aylin Gergin
Yayınevi: Epsilon