Hafta SonuKöşe YazılarıManşetYazarlar

Yeşiller Partisi’nin ittifak tartışmalarına bakışı

Adalet ve Kalkınma Partisi ile Milliyetçi Hareket Partisi’nin Cumhurbaşkanlığı Hükümet Sistemi çerçevesinde girdiği koalisyon devam etse de; ülke olarak ekonomik ve sosyal alanlarda tükenmenin kıyısına geldiğimiz bir gerçek. Kimsenin yarın ile ilgili bir hayalinin olmaması bir yana, ne bu sistemin ne de bu koalisyonun bir geleceği olduğunu toplumun her kesiminden yükselen seslerden görüp duyabiliyoruz. Bırakın toplumun genelinde refahlarının artacağına dair bir umut uyandırmayı; örneğin ekonomi alanında sürekliliği ve hızı giderek artan hatalı hamleleri, bize neyi yanlış yaptıkları ilgili herhangi bir fikre bile sahip olmadıklarını gösteriyor.

Büyük ihtimalle hafızalarında 2001’de yaşadığımız büyük ekonomik kriz sırasında ve sonrasında “işleri” düzeltebilme imkânları varken seçime gitmeyi seçip tarihten silinen DSP ve ANAP örneği var. Bu örnek elbette ki Cumhur İttifakı’nda onlarla aynı kaderi paylaşma korkusu yaratıyor. Ne var ki, vaziyet bu sefer daha sıkıntılı çünkü mevcut ekonomik kriz 2001’dekinin boyutlarını çok aşmış ve bazı uzmanlara göre kapanması çok zor olacak bir derinliğe ulaşmış durumda. Bu yüzden iktidarı bırakmayıp siyasal arenadan seleflerinden bile daha keskin şekilde silinme veya iktidarı şimdi bırakıp içinde kendilerinin de olacağı daha iyi bir geleceğe dair umut taşıma olma ihtimalleri arasında lunapark gondolu gibi sallanıyor AKP ve MHP. Yani Devlet Bahçeli’nin söylediği şekliyle ifade edersek “Pazara kadar değil; mezara kadar sürecek olan” Cumhur İttifakı bu hırsı yüzünden gerçekten de el ele kendi sonunu hazırlıyor.

Millet İttifakı

Bu “tamamen” duygusal temelli ittifakın karşında ise ana gövdesini Cumhuriyet Halk Partisi ve İyi Parti’nin oluşturduğu Millet İttifakı var. Seçim ittifakı olmanın yanı sıra son seçimden sonra kurulan DEVA ve Gelecek Partileri ile Demokrat Parti ve Saadet Partisi’nin katılımlarıyla seçim sonrasına yönelik sistemsel ve ekonomik reform hazırlıklarına da girişen bir yapı bu. Fakat siyasetin daha magazinsel kısmıyla ilgilenenler için ne söylediklerinden daha çok ilgi çeken bir noktaları var: Adayları kim olacak? Aday tartışmasına heba edilmemesi gereken bir süreçte, iktidarın hegemonyası yoğun medya baskısının etkisiyle adaylık üzerinden bu ittifakta çatlaklar oluşturulmaya çalışılıyor.

Üçüncü ittifak

Bir de üçüncü ittifak tartışmaları var. Sınırları çok belli değil henüz. Örneğin Türkiye İşçi Partisi İstanbul Milletvekili Sera Kadıgil şöyle tanımlıyor bu ittifak arayışını:

“Biz şu anda gördüğümüz tabloda 3’üncü ittifakı zorunlu gören bir siyasi partiyiz. İki ittifaklı bir sürece bütün toplumsal kesimlerin sıkıştırılması mümkün değil. En sağdaki Saadet Partisi’nden en soldaki Türkiye İşçi Partisi’ne kadar. AKP’nin kirine, pasına bulaşmamış her kimse varsa bu konuda mücadele etmekle yükümlü. Gönül ister ki mümkün olan en kalabalık ve en birlik içinde yol alalım. Biz seçime girme hakkı kazanmış siyasi partiyiz ve bu görüşmelerin adı ittifak görüşmesi. Yine kendi adaylarımızla, kendi ismimizle, kendi logomuzla seçim pusulasında olacağız ama bu ülkenin olmak isteyen tüm sol sosyalist güçleriyle de elbette yıllardır en çok dışlanan Kürt kesimlerini de dışlamadan birlikte bir ittifak kurma peşindeyiz. Kişisel olarak söylemek gerekirse HDP’nin dışlandığı ittifakta olmaya benim gönlüm razı olmaz.”

TİP dışında, HDP’nin şemsiyesi altında olmayan başka partilerin de böyle bir ittifak arayışları var. Bu seçimin HDP’nin parti olarak girdiği geçmiş seçimlerden farkı, tek bir partinin altında olmak yerine hepsinin seçime girmek istemesi. Yani bu partilerde “Haydi bir parti altında toplanalım!” fikri yok. Bu da aslında bileşenlerden oluşan HDP’nin işini bu seçimde bir ittifak arayışında olmak konusunda zorlaştırıyor.

‘Yeşil fikriyat’ın çarpan etkisi

Peki, Yeşiller Partisi bu sürece nasıl bakıyor? Öncelikle erken seçime nasıl baktığımızı yaptığımız açıklamadan aynı şekilde alarak burada bir kere daha tekrarlamak isterim: “Recep Tayyip Erdoğan’ın yazdığı “ekonominin kitabı”nın sonuç bölümüne geldik. Ekonomi uçuruma yuvarlandı ve kitap bitti İnatla yönetilen ekonomide hiçbir veri olumluya gitmiyor. Döviz yükseliyor, enflasyon yükseliyor, işsizlik yükseliyor, fakirlik yükseliyor, gelir adaletsizliği yükseliyor. Artık kitap bitti ve son sözü söylemek için adres belli: Sandık. Gerçeklerle bağını yitirmiş olan Recep Tayyip Erdoğan yönetimi, Türkiye’ye daha da fazla zarar vermesin diye Yeşiller Partisi olarak hemen ‘erken seçim’ diyoruz.” Evet, biz kurulmayla ilgili problemler yaşayan bir parti olarak, girme hakkını henüz kazanmadığımız bir erken seçimi istiyoruz çünkü bizim önceliğimiz partinin geleceğinden önce ülkenin geleceğidir, diyoruz.

Başta da dediğim gibi, mevcut sistem ile koalisyonun artık kontrolü kaybettiği ve erken seçimin kaçınılmaz olduğu ortada. Erken seçim olacak. İktidar değişecek. Bu değişimin ardından nasıl bir Türkiye’de uyanacağız? Ya da nasıl bir Türkiye’de uyanmak istiyoruz? Seçim ittifaklarına bu sorulara vereceğimiz cevaplar çerçevesinde bakmak gerekiyor. Bize göre bu soruların cevaplarında elbette Yeşiller Partisi ve yeşil düşünce var.

Çarpan etkisi kavramı, ittifaklar ve Yeşiller Partisi konuşulduğunda sürekli başvurduğum bir kavram. Kısaca tekrar etmek iyi olacaktır. Çarpan etkisi aslında ekonomi bilimine ait bir kavram. En basit tanımı, “Bağımsız yatırımlarda meydana gelen bir artış ya da azalışın ulusal gelirde meydana getirdiği etki”dir. Bu kavramın özünde, her bağımsız yatırımın bir harcama ve gelir yaratımına yol açarak ekonomik aktivitede farklı yollardan bir artışa neden olması, bir katma değer yaratması olgusu vardır.

Peki, siyasette ne anlama geliyor bu çarpan etkisi? Aslında o da basit.

Ekonomide yeni hikaye: Adil Yeşil Dönüşüm

Türkiye’nin artık en öncelikli problemi, EKONOMİ’dir. Öncelikle ekonomiyi düze çıkarmayı önermeden, sonra da düze çıkarıp sağlam adımlar atmadan başka hiçbir konuda adım atmanın imkânı yoktur. Bunun için çalışan muhalefet partileri de var, zaten ellerinde on yıllardır hazır olan reçeteleriyle bekleyen başka partiler de var. Ya Yeşiller Partisi? Yeşiller diyor ki; ekonomik olarak yeni bir hikâye anlatmak, yeni bir hikâyeyle başarıya ulaşmak lazım. Bizim başarıya ulaşacağını düşündüğümüz tek hikâye Yeşil Yeni Düzen! Yani mevcut düzen çerçevesinde tüm toplumu kucaklayacak ve eşitliğin altını çizecek adil bir yeşil dönüşüm.

Elbette, en öncelikli de olsa tek hedefimiz ekonomiyi kurtarmak olamaz. Ekonomiyi kurtarmak için yine doğadan harcarsak, yine sorumsuzca büyüme hedefleri ortaya koyarsak ve yine çağın gerekliliklerinden uzaklaşırsak daha önce defalarca ispatlandığı üzere yine duvara toslarız. Bu yüzden Yeşiller olarak doğru ve bilinçli adımlar atarak adil bir yeşil dönüşümü gerçekleştirmiş ve ekonomisini bu şekilde toparlamış bir Türkiye istiyoruz. Yeşiller Partisi’nin bir ittifaka getireceği çarpan etkisi temelde burada ortaya çıkıyor.

Dahası, var olan veya olmaya çalışan ittifakların, sadece ekonomide değil toplumu ilgilendiren hemen her konuda az ya da çok bir takım sözleri var ve fakat bu sözleri çağın gerçekliğine ve gerekliliklerine taşıyacak olan mesnetler Yeşiller Partisi kadrolarının katkıları olacaktır. Fazla mı iddialı? Beş sene öncesine kadar topyekûn ülke gündeminde yer etmeyen ama şimdi gündemimizin tam ortasına yerleşmiş ve artık ertelenemez hale gelmiş konulara bakın. Hepsinin yeşil düşünceyle alakalı olduğunu göreceksiniz. Bu yüzden, Yeşiller Partisi üç temel krize yanıt vermek üzere yola çıktı: Ekolojik kriz, ekonomik kriz ve sosyal kriz. Birbirine bağlı, birbirini tetikleyen ve ancak aynı anda çözülmedikleri takdirde hiçbirinden sağ çıkamayacağımız, kurtulamayacağımız üç kriz ayağına çözüm sunacak olan Yeşiller’in genel anlamda siyasetteki çarpan etkisi işte budur.

‘Fikri kendisinden büyük parti’

Altını çizmek lazım ki şu anda Yeşiller Partisi’nin fikri kendisinden büyük durumda. Partinin fikri ile büyüklüğünün yakınlaştığı zamanlarda ne olduğunu Avrupa’daki ülkelere bakarak görebiliyoruz. Avrupa’da böyle de, Türkiye’de ne olacak? Olması gereken şu: Eğer derdimiz iki pusulada çoğunluk elde etmekse ve bunu herhangi bir zamanda değil büyük krizlerin ortasında kendimize dert edinmişsek o zaman Yeşiller Partisi’nin de masada bulunması gerek.

Parti kurulduğunda gelen bir soru vardı. Seçime girmek için ittifaklara ihtiyacınız var mı? Bu sorunun yanıtının evet olduğunda bir kuşku yok. Fakat yanıt eksik. Yeşiller Partisi’nin ittifaklara ihtiyacı olduğu kadar ittifakların da Yeşiller Partisi’ne ihtiyacı var. Üstelik kurumsal anlamda yeni olsak da 30 yılı aşan teknik birikim ve siyasal deneyime sahip kadrolarımızın ortaya koyduğu öngörülerimizle bu yanıtı verdiğimizde; müsilaj, kuraklık dalgası, seller ya da iklim krizi temelli orman yangınları henüz ülke gündeminde yoktu. 10 yıl önce bir renk olarak siyasette olan Yeşiller Partisi’nin fikri, küremizin geldiği durum ile Türkiye’deki siyasetin aldığı bu kendine özgü hâl birleşince artık çok daha önemli bir noktaya geldi. Yani şimdi karşılıklı ihtiyaç, o soruyu yanıtladığımız zamandan da fazla ve Yeşiller’in çarpan etkisinin, fikirlerinin çarpan etkisi olduğu çok daha açık.

Sözün özü; kamuoyunda giderek artan bir duyarlılığa yanıt vermek için Yeşiller Partisi’ne ihtiyaç var çünkü ekonomide de, insan-doğa ilişkisinde de, moda tabirle Z Kuşağı’nın geleceğe dönük olarak yaşadığı umutsuzlukta da yanıtlar yeşil politikada mevcut. Geleceğe umutla bakmak için sebepler Yeşiller’de mevcut. Siyasete uzak duran insanları sandığa çekebilecek hassasiyetlere yönelik politikalar da Yeşiller’de mevcut. Siyasetten umudunu kesen, tepki oyu verecek olan ya da tepkisini hiç oy vermeyerek gösterecek insanları ittifaka çekmek için Yeşiller gerek!

Parti’ye İçişleri Bakanlığı tarafından çıkartılmaya çalışılan engelleri de bu açıdan okumak pekâlâ mümkün. Fakat hiçbir engel aşılmaz değil. Yanından dolaşılmaz değil. Siyaset yapmak için, sözü her düzeyde dile getirmek için araçlar var. İttifaklar da onlardan biri. Tam da bu yüzden, yeşil fikriyat günümüzde bir toplama değil bir çarpma işlemi işlevi görecektir.

Kategori: Hafta Sonu

Hafta SonuKöşe YazılarıManşetYazarlar

Bir kent nasıl ‘Yeşil kent’ haline gelir?

Son 20 yılda dünyanın gündemine giren ve aynı hızla da birinci öncelik haline gelen bir konu var: İklim değişikliği ve bunun çerçevesinde kentleri daha “Yeşil Kentler” haline getirmek.

Her kent bunun için çalışıyor. Bunun için önce bir azaltım hedefi ortaya atılıyor. Sonra onu yakalayıp yakalayamayacağı belli olmayan bir Eylem Plan(lar)ı hazırlama süreci başlıyor. Fakat özellikle Türkiye’de yerel yönetimler tüm süreçlere hâkim olmadan harekete geçtiği için başarısızlık kaçınılmaz oluyor. Hem de en baştan. Örneğin bir taraftan bir eylem planı hazırlama süreci devam ederken diğer taraftan yerel yönetimin yaptığı hiçbir işte karbon salımları vb. konular düşünülmüyor. Eylem planlarında verimli, yeşil binalar yazarken hiç de buna uymayan binalar dikilmeye devam ediliyor. Ya da ulaşım konusunda afili cümleler edilirken içten yanmalı motorlu araçlarla filoların yenilendiği haberleri de manşetlere çıkabiliyor. Sonuçta  sürekli büyütülen hedefler ve %1 bile ile azalmayan karbon salımları ortaya çıkıyor. Hedef açıklamanın başlangıç bile olmadığı görmeyen, aksine bitişe en yakın nokta olduğunu sanan bir anlayışımız var.

Aslında bir kenti “yeşil” haline getirmek için elimizde tek bir reçete yok. Her kentin, hatta her kentin içindeki her mahallenin bile farklı dinamikleri var. Fakat atılacak ana adımlar aynı. Sonrasında her yerleşim yeri kendi özgün koşullarına göre farklılaşacaktır ve ortaya aynı hedefe, benzer yönlerden giden ama giderken farklı araçlar, farklı patikalar kullanan örnekler çıkacaktır.

Peki, neler yapılmalı?

  1. a) İlk adım bir baz yıl seçmek. Ne yazık ki Türkiye’de bu neredeyse imkânsız. Sebebi basit: Kurumlar, özellikle yerel yönetimler ne kadar enerji harcadıkları, ne kadar su harcadıkları konusunda arşiv tutmuyor. Bir baz yıl seçilemediğinde de azaltım hedefinin bir anlamı kalmıyor. Baz yıl ne kadar eski olursa bu gezegen için iyi, yerel yönetim için ise zorlayıcı olacaktır. Bu yüzden azaltım hedefi açıklandığında sorulması gereken ilk soru: Hangi seneye göre? 1990 mı? 2019 mu?
  2. b) Baz yıl seçildikten sonra yoğun bir envanter çalışmasına girmek gerek. Sera gazı salımları hangi kaynaklardan yapılıyor? Bu kaynakların ne kadarına yerel yönetim doğrudan müdahale edebilir? Ne kadarına dolaylı olarak etkisi olabilir? Burada en önemli problem ise Türkiye’nin yerel yönetimlerinin aslında çok etkisiz olması. Eğer Büyükşehir Belediyesi değil de bir ilçe belediyesiyseniz, esas olarak çok fazla müdahale şansınız yok. Fakat bu böyle diye durmanın da anlamı yok. İklim kriziyle mücadele, en ufak sorunları bile iyileştirmeye çalışmanın da mücadelesi aynı zamanda.
  3. c) Envanter çalışması yaptıktan sonra tüm yerel yönetimler şunu görecektir: Salımların büyük dilimine doğrudan etki etme şansı yok, çünkü belediye faaliyetleri sonucunda gerçekleşmiyorlar. Bu bize şunu gösteriyor: Demek ki sadece yerel yönetimi hedef alan bir eylem planı ile başarıya ulaşma şansımız yok. Ne yapılacaksa hep beraber yapacağız.  Önü de yerel yönetim çekecek. Çünkü pek öyle görülmese de bir kentin, bir ilçenin örgütlenmiş en önemli kuruluşu yerel yönetimler. Hep beraber yapmanın yolu da bizi o çok bilindik ama kimsenin tam anlamıyla hayata geçirmeye gönlünün razı gelmediği kavrama götürüyor: Katılım! Yerel yönetimler, eylem planlarına diğer bileşenleri de katmalı. Hatta eylem planını kentle birlikte hayata geçirmeli. Başarılı olmanın başka bir yolu yok. Aylar sürebilir, bir sürü toplantı yapılabilir! Sürsün ve yapılsın. Hızlıca yapılan ve rafta çok güzel duran bir eylem planından çok daha iyi bir yöntem bu. Unutmamak gerek ki insanlar fikirlerinin sorulduğu, önerilerinin dinlendiği ve kendileri gibi olanların önerilerini etkileyebildikleri bir sürece, yapılacak işe çok daha fazla sahip çıkarlar.
  4. d) Sahip çıkma bizi bir sonraki aşamaya getirecektir: Fikirleri birlikte oluşturduysak, gelin hayata da birlikte geçirelim. İklim için öne çıkın, iklim için gönüllü olun. Yerel yönetimin yetmediği yerlerde elçi olun ve birlikte yapalım. Hazırlık süreci ne kadar katılımcı olursa bu aşamanın tabandaki yayılımı da o kadar geniş olacaktır. Çevrimiçi hayatın giderek önemini arttırması ile hem gönüllülüğü hem de katılımcılığı daha hızlı, daha esnek ama daha güçlü şekilde oluşturmak mümkün.

‘Karbon nötr’ hedefi olmayan bir planın anlamı yok

Bu aşamalar her kentin, her semtin kendi iç dinamikleriyle şekil alacak, özgünleşecektir. Eylem planlarının içeriği de öyle… Fakat bir eylem planında olmazsa olmaz noktalar elbette var.

Öncelikle artık karbon nötr bir hedefi olmayan eylem planlarının anlamı yok. Kenti hangi yılda (öyle 2100’ü falan da beklemeden) karbon nötr yapacaksınız, bunu ortaya koymak gerek. Ülke hedeflerinden daha erken bir yılı hedef olarak belirlemek ve bunu başarmak kentin ve yöneticilerinin itibarına fayda sağlayacaktır. Bu tarihi koyarken, kentin tüm enerjisinin ne zaman %100 yenilenebilirden geleceğini ve bunun ayrıntılarını da eklemek gerekir. Yoksa önce hedefi koyup “sonrasına bakarız bir şekilde” anlayışıyla hareket eden bir eylem planı ile değil azaltımı hayata geçirmeyi, üstüne artırım yaparsınız. 2030’da %30 azaltım hedefiyle çıkılan bir yolda %32 artırıma ulaşmak siyasi bir başarısızlığın yanı sıra iklim için neredeyse bir suç olarak bile kabul edilebilir.

Kenti dirençli hale getirmek çok önemli. Çünkü sadece azaltım ile değil uyum ile de haşır neşir olmak zorundayız. Ve çoğu kentte sadece iklim değişikliğine uyumla da yetinemeyiz. Depreme, sağlık sorunlarına karşı da dirençli bir kent oluşturmak gerek. O zaman konutları yenileyeceğiz. Fakat nasıl? Bunun için binaların hepsinin enerji verimliliği artırılmalı, yeşil çatı uygulaması olmayan bina kalmamalı, mümkünse kendi enerjisini üretmeli ve suyun her damlasının değerini bilmeli. Gri su uygulaması, yağmur suyu hasadı uygulaması artık bir binanın lavabosunun markasından daha önemli hale gelmeli.

En önemli kalem, ulaşım

Bir eylem planı, ulaşıma mutlaka el atmalı. Açık konuşalım: Dizel öldü. Benzin de ölüyor. Öncelikle kuruma araç alımında, sonrasındaysa tüm kentte satılan araçlarda buna göre hareket etmek gerekli. Bu büyük bir müdahale olarak görülebilir ama aksi çok daha büyük sorunlara yol açacak. Hangi yıl  dizel kullanımı yasaklanacak? Hangi yıl benzin kullanımı yasaklanacak? Bunlar net olarak yazılmalı ve yerel yönetim de üzerine düşeni yapmalı. Yenilenebilir enerji ile çalışan şarj istasyonları ile kenti donatmalı ve yeni yapılacak her türlü yapıda bunu zorunlu tutmalı. Yoksa klasik bir Türkiye uygulaması olur: Hedef yıl gelir. Hazır olunmaz. Bir sene ertelenir. Sonra bir sene daha. Sonra bir sene daha. Elimizde erteleme notlarıyla dolu bir eylem planımız olur.

Bisikletler, raylı sistem, kent bahçeleri, bostanlar…

Bisiklet ağları, yürüme yolları, raylı sistem vb. konular çok konuşulduğu için sanki aşılmış gibi görünüyor ama ne yazık ki gerçek hiç öyle değil. Bisiklet hala bir ulaşım aracı olarak değil, bir keyifli zaman geçirme aracı olarak görülüyor. Sahil kenarlarındaki bisiklet yollarıyla kimse işe gidip gelemiyor. Yürüyüş de öyle. Raylı sistem özellikleri gereği ağır bir şekilde ilerliyor ama illa her rayın da yerin altından geçmesine gerek yok. Tramvaylar da düşünülmeli.

Eylem planında mutlaka kent bahçeleri ve bostanlara mutlaka yer verilmeli. Bu, bir hobi maddesi olarak görülemez. Gıdaya ulaşım, kaliteli ve sağlıklı gıdaya ulaşım yerel yönetimlerim sorumlulukları arasında olmalı. Gönüllülerle ya da elçilerle gıda ağları kurmanın, her zaman kentin örgütlü yapısını güçlendirmek için yarar sağlayacağını hiç bir zaman unutmamak gerekir.

Atıkla mücadele

Son olarak atığı azaltmak ve atıkla mücadele etmek… Kentleri bir tüketim canavarından çıkartarak kendisini çeviren bir hale getirecek alanlara dönüştürmek gerekli. Bunun da yolu geri dönüşümden geçiyor.

Eylem planında olmazsa olmaz konular bunlar. Eksiği vardır ve elbette artırılabilir. Örneğin akıllı kent uygulamaları ile hayatı kolaylaştırırken, iklime yararlı olmaktan hiç bahsetmedim, ama olmalı. Çöp olan ve ne yazık ki geri dönüşümü de mümkün olmayan eylem planları yapmak yerine; tüm bir kentle daha uzun süren ama kalıcı ve hedefe ulaşacak eylem planları yapmaktan başka bir şansımız yok.

Kategori: Hafta Sonu

Köşe YazılarıManşetYazarlar

Neden #YeşillerGerek ?

Yeşiller Partisi’nin İçişleri Bakanlığı’na yaptığı rutin parti kuruluş başvurusunun yanıtsız bırakılması dokuzuncu ayına girdi. İzne tabi olunmayan bir süreç olduğu için yaşananlara “izin vermeme” diyemeyiz. “Eksik ya da yanlış evrak verildiği için ilerlemiyor” da diyemeyiz çünkü İçişleri Bakanlığı’ndan bu yönde herhangi bir bilgi gelmedi. “Hadi işleri çok fazla onlar gönderemedi, biz soralım” desek neredeyse sekiz aydır, evet SEKİZ aydır telefonlarına bakmayan, yerinde olmayan bir birimden bahsediyoruz. Yani net bir oyalama ve bıktırarak kaçırma taktiği uyguluyor İçişleri Bakanlığı.

Oysa Anayasa’nın 68. maddesi çok açık ve net: Siyasi partiler önceden izin almadan kurulurlar ve Anayasa ve kanun hükümleri içerisinde faaliyetlerini sürdürürler. Tam da bizim yapmak için yola çıktığımız gibi. Fakat sonuç? Sonuç Anayasa’nın uygulanmaması ve oyalama. Daha da enteresanı ortaya konulabilen somut bir neden de yok. Eğer siz yasalarda yazanlarla somut bir neden ortaya koyamazsanız biz de yasalarda yazmayan nedenlere yani politik nedenlere döner bakarız. Bu yüzden artık apaçık bir gerçekle karşı karşıyayız: Yeşiller Partisi’nin oyalanmasının sebebi politiktir ve politik olarak çözülecektir.

Sözünü söyleme özgürlüğü için: Yeşiller Partisi Olsun Kampanyası

Politik olarak çözmek adına bir kampanya başlattık. Belki 21 Eylül 2020’de kurulmuş olsak bu kadar tekrar tekrar kampanya yapacak ve gündeme gelecek gücü kendimizde bulamayacaktık ama İçişleri Bakanlığı’nın bize yaklaşımı sebebiyle artık sürekli bir söz söyleyebiliyoruz. Bu sefer bir imza kampanyası ile yola çıkıyoruz. 350’ye yakın imza ile başladık kampanyaya. (Tüm detaylara buradan ulaşabilirsiniz: https://yesiller.org.tr/yesillergerek ) Kişisel olarak beni çok mutlu eden bir tablo ortaya çıktı. Bu tabloyu biraz açmak isterim.

Öncelikle bu imza kampanyasının ne olmadığıyla başlayayım. Bu bir “Yeşiller Partisi’ni destekliyorum!” kampanyası değil. “Yeşiller Partisi’ne üye olun!” kampanyası hiç değil. Bu kampanya çok sade bir şekilde Türkiye’de siyasi alanda Yeşiller Partisi de olsun kampanyası. Oy vermek, üye olmak ya da katı muhalifi olmak bir sonraki adımda geliyor. Türkiye’de Yeşiller Partisi olsun, Yeşiller Partisi siyaset yapsın, kendi sözünü Anayasal hakkı çerçevesinde kullanabilsin diyor bu imza kampanyası.

‘Türkiye’ye Yeşiller gerek’

Bu sebeple de çok ama çok geniş bir kesimden imzacıları var. Siyasi yelpazenin sağından soluna; sokakta olanından salonu tercih edenine kadar her türlü kimlikten imzacı var. Ve bir tanesi dâhi Yeşiller Partisi üyesi değil.  Hepsi sadece Yeşiller’in siyaset yapabilme hakkını, en temel Anayasal haklardan bir tanesini, savunuyor. Klasiktir. Belki fikrimize katılmıyorlar ama sözümüzü söyleme özgürlüğümüzü savunuyorlar.

Türkiye’ye Yeşiller gerek. Türkiye siyasetine Yeşiller gerek. Müsilajı Yeşiller olmadan konuşursak eksik kalır. İkizdere’yi, Van’ı Yeşiller olmadan konuşup tamamlayamayız. Kayyum rektörlere, İstanbul Sözleşmesi’nden bir gece bir kararname ile çıkılmasına yeşil bakış getirmek zorundayız. Ülke olarak geleceğimizi çalanlara, neşemizi çalanlara, genç yaşlı herkesi umutsuzluğa sevk edenlere yeşil politikadan yanıtlar üretebileceğimiz için Türkiye’ye Yeşiller gerek. Denizleri salyalı, gençleri umutsuz, insanları işsiz, demokrasisi sorunlu, Anayasası askıda, doğası tarumar edilmiş bir ülkeye gidişattan dönülmesi için Türkiye’ye Yeşiller gerek.

Hafta SonuKöşe YazılarıManşetYazarlar

Videolardan geleceğimize kalan…

Mayısın başında hayatımıza öncekilerden farklı bir yerden girdi Sedat Peker.  Şimdilik sekiz tane video yayınladı ve milyonlarca insana pazar sabahları erken kalkma alışkanlığını yerleştirmeye başladı. Sedat Peker’in bu sekiz videosunun toplam izlenme sayısı sadece YouTube’da 70 milyona yaklaşmış durumda. Bu rakamları sadece kendi adını taşıyan kanalın rakamları bu arada. Yani kelimenin her anlamıyla bir fenomenle karşı karşıyayız. Öyle bir karakter ortaya çıktı ki devletin en tepesinde de gündem o; 15 yaşındaki çocukların çektiği komik TikTok videolarında da konu o.

Herkes bir yerinden yakalanıyor videolara. Kimileri bir teatral gösteri gibi izliyor; kimi durdura durdura Türkiye’nin yakın geçmişini ile 90’ların iliklenmesini araştırarak… Kimiyse “Ya demek öyleymiş!” gibi bir farkına varma seansı şeklinde geçiriyor saatlerini.

‘Bir nevi uzaktan eğitim ile yakın tarih’

Videolar kendi katma değerini de yaratıyor. Videonun değerlendirme videoları, büyüyünce Sedat Peker olmak isteyen ufak mafyaların kendi çaplarıyla yayınladıkları videolarıyla birleşince mayıs ayımızı bir hızlandırılmış “Aktörlerinin gözünden hızlandırılmış son 30 yıl” dersiyle geçirdik. Bir nevi uzaktan eğitim ile yakın tarih.

Peki, son 30 yılı böyle olan bir ülkenin sonraki 30 yılı nasıl olmalı? Esas biraz da bunun üzerine konuşalım. İtirafta bulunan bir kişiye bile, siyasi olarak işe gelmiyorsa soruşturma açmayan bir hukuk sistemimiz ile ne Marmara Denizi’ndeki kirliliğe ne de siyasetteki kirliliğe araştırma izni veren ve o bilindik “AKP ve MHP oylarıyla reddedildi” kalıbıyla, işlerin üstünü kapatmaya çalışan bir siyasetimiz var. KKTC’de AKP ve MHP olmadığı için “oylarıyla reddedilmeyen” Kutlu Adalı cinayeti araştırılıyor mesela. KKTC’den öğreneceklerimiz var.

‘Normal’ yaşamları izlerken, biz..

Bir de biz varız. İşte burada şunu söylemek lazım:

Biz bunları hak etmiyoruz! Geçmişi böyle olan, geleceği bu kadar karanlık olan bir ülkede yaşamayı hak etmiyoruz. YouTube’dan üzerimize boşaltılan, haber kanallarında saatlerce dinleyip bir tek doğru düzgün yanıt alamadığımız yayınlarla zihnimizi işgal eden zamanların bir bölümünü yaşadık; bir bölümünü yaşamadık fakat çok anımız, hayalimiz, zamanımız çalındı. Üzerimizi kaplayan bir sarmaşık gibi ya da bataklığa düşmüş gibi çırpına çırpına yaşamaya çalıştık. Bu sırada dünyaya, yaşıtlarımıza, normal insanların mutlu hayatlarına baktık. Zaman önümüzden tüm renkleriyle geçerken biz arkadaşlarımızın üzerinden insan parçaları sildik. Çocukların anmalarında gazdan, madencilerin anmalarında sudan kaçtık. Ve şimdi üzerimize boşaltılanlardan görüyoruz ki bu pislik öyle kolay kolay, öyle parça parça temizlenecek gibi değil.

Bunu hak etmeyenler olarak bir araya gelmemiz gerekiyor. Milyar milyar dolarları sakız parası gibi harcayanlara karşı bırakın bir akşam dışarıda yemek yemeyi, akşam evinde yemek olmayanlar olarak “iki kutu maske götürmek için” dünyanın öbür ucuna gidebilenlerden, bu yalanları gözümüze baka baka söyleyerek bizimle dalga geçenlerden kurtulmamız gerekiyor.

Yapabilir miyiz? Zor. Yeni bir siyasi araca ve birlikteliğe ihtiyacımız var. Bu dünyaya gelmiş normal insanlar gibi yaşayıp normal insanlar gibi mutlu olup normal insanlar gibi anı biriktirmek için. Bu “kirli ayrıcalıklıları” defetmek için!

 

Kategori: Hafta Sonu

Köşe YazılarıManşetYazarlar

Yeşiller Partisi’nin kurulamayışının tarihsel anekdotları

Yeşiller Partisi’nin Türkiye serüveni gerçekten çok enteresan olmuş. Hep böyleymiş. Şimdi ilk önce 1990’ların ortasına gideceğiz, sonra 80’lerın başlarına uğrayacağız ve günümüze döneceğiz.

1996’dayız. Aylardan mart. O zamanlar çıkan (ve daha uzun süre de çıkmaya devam eden) Ağaçkakan Dergisi’nin 28. sayısında Türkiye’de kurulan ilk Yeşiller Partisi’nin Kurucu Genel Başkanlığı’nı yapan Prof. Dr. Celal Ertuğ’un “Yeşiller Nereye Yürüyor” başlıklı yazısındayız. Bir anekdot aktarıyor Ertuğ:

“12 Eylül’den sonra Türkiye’de bir askeri yönetim anlayışına göre demokrasi onarımına girmişti. Bu hareketin başı, Evren, meydanlarda halka demokrasi öğretileri anlatıyordu. Bu arada çok ilginç bir beyanda bulunmuştu: ‘-Bana Komünist Partisinin kurulmasını serbest bırak diyorlar. Bugün bu öneride bulunanlar yarın, Yeşiller Partisini kur, diye karşıma çıkacaklardır. Bunun arkası gelir mi?’”

Ertuğ, bunu anlattıktan sonra şunu da ekliyor: “Sayın Evren, Yeşiller Partisini ‘Komünizmden de öte bir felaket’ olduğunu söyledi.”

Enteresan değil mi? 80’lerin ortasında Kenan Evren kendi “dünya görüşüyle” Yeşiller’i ne sanıyordu, ne gibi bir tehdit algılıyordu Yeşiller’den bilemiyoruz. Gerçi ilk Yeşiller Partisi’nin yaptıklarını alt alta koyduğumuzda ardılları tarafından hala etki olarak aşılamadığını düşününce bu garip yaklaşım çok da haksız değil gibi. Umarım biz de Yeşiller Partisi olarak içinde bulunduğumuz garip yaklaşımı haksız çıkarmayız. Ankara’nın dar koridorlarında gezintiye çıkan belgelerimiz bir masadan diğerine ulaştıktan sonra bizden beklenenleri yerine getiririz. Neyse biz çok güncele girmeden tekrar 90’ların ortasına dönelim.

Şimdi 1994 yılındayız. Celal Ertuğ’un kurucu Genel Başkanlığı’nı üstlendiği Yeşiller Partisi hakkında 1992 yılında dönemin Yargıtay Cumhuriyet Başsavcısı Haluk Yardımcı bir kapatma davası açar. Dava 1994 yılında sonuçlanır ve Yeşiller Partisi 10 Şubat’ta kapatılır. Sebep 79 liralık bir harcamanın belgelendirilememesidir. (Güncele girmeme taraftarıyım ama şu anda TV’lerde olmayan, gazetelerde biraz yer bulabilen ve sosyal medyadan üstümüze boca edilen skandalları düşününce ne kadar da naif bir durum değil mi?)

‘Makbuz kapatması’

Bu konu hakkında da yine Yeşiller Partisi’nden Genel Başkanlık yapmış, sonrasında da Eşsözcülük yapmış olan Bilge (Contepe) Oykut’a dönelim:  “Bize dediler ki, ‘o makbuzu bulun’. Bütün üyelerimize örgütlerimize söyledik, fakat bulamadık. Anayasa Mahkemesi’nde partimiz adına sözlü savunma yapılırken, mahkemeden sözlü talep geldi. ‘Ya hırsızlıkla ya da yangın olmuş gibi bir zabıt tutturun’. Biz de bu yola başvurmadık. Kayboldu yani, ne yapsaydık, yalan mı söyleseydik? Niye ben sahte bir polis zaptı tutturayım ki. Mahkeme, ‘Ya yangın olacak ya da hırsızlık olacak, elimizde bir evrak olacak usule uygun. Çünkü kayboldu diyemezsiniz’ dediler. Biz de şunu dedik, ‘Devlete ne paralar giriyor çıkıyor, biz bunun hesabını sormuyoruz, siz de bize yalancılık yapmamızı söylüyorsunuz. Siz de hesaplarınızdaki açıkları yangın ile hırsızlıkla mı telafi edeceksiniz.’ Kararlı tutum sergileyerek böyle bir evrakı vermedik ve bu talebi protesto ettik.” Sonuçta da parti kapatılmış.

‘Muz değil, Soğan Cumhuriyeti’

Son olarak Yeşiller Partisi’nin kapatıldığı dönemde Parlamenter ve Avrupa Konseyi Üyesi olan Bülent Akarcalı’ya dönelim. “Avrupa Birliği‘nde sudan sebeplerle siyasi partilerin üzerine gidilmesi ciddi şekilde Türkiye’nin sıkıntısı ve eleştiri konusuydu. Yeşiller Partisi’nin kapatılması o dönemde Türkiye’nin bütün itibarını zedeledi. Bir anda Türkiye’yi muz değil, soğan cumhuriyetine dönüştürdü. Gerekçesine kimse inanamadı. O dönem bu konuyu bir iki yazar dışında kimse yazmadı. Anayasa Mahkemesi’nin özerk bir oturumla geçmişteki bu tip hatalar için özür dilemesi lazım. Bu kararlar hangi nedenlerle alınmış? Kime yaranmak için alınmış? Hangi anlayışla, hangi akılla, hangi izanla alınmış?”

Yani sözün özü şu. Ne bu ülkenin Yeşiller Partisi’ne karşı tutumunda değişiklik var. Ne de Yeşiller’in duruşunda. Muz cumhuriyetinden, patates soğan cumhuriyetine… Yeşiller’in tarihi haksızlıklara, “garipliklere” uğrarken mücadele etmenin tarihi. 80’lerin ortasında Kenan Evren vardı. Şimdi başkaları var. Yeşiller de var. Neyzen Teyfik’in güzel bir şiiri vardır, durumumuzu anlatır:

Türkü yine o türkü, sazlarda tel değişti, Yumruk yine o yumruk, bir varsa el değişti!

Hafta SonuKöşe YazılarıManşetYazarlar

İstanbul’un ihtiyacı Kanal ya da Topçu kışlası mı yoksa iş mi?

İstanbul Büyükşehir Belediyesi (İBB) İstatistik Ofisi, İstanbul’un işgücü göstergelerine yönelik bir açıklama yaptı. İstatistik konusu bilindiği gibi Türkiye’de çok sorunludur ve daha kötü yönettikleri oranda iktidar için istatistiğin önemi artıyor. İşsizlik ve enflasyon konusundaki büyük istatistiki başarılara zaten alıştık. Bu günlerde Covid-19 konusunda da istatistiki mucizeler yaratılıyor. Bu sefer gelen bilgilerin farklı bir kaynaktan gelmesi ciddiye almayı gerektiriyor.

İBB İstatistik Ofisi’nin yayımladığı bilgilere göre İstanbul’da 5 milyon 363 bin kişi istihdam ediliyor. İstanbul’un nüfusunu tam olarak bilen birileri olduğunu düşünmüyorum. Kayıt altında olanlar ve kayıt dışı olanlar hesaplamayı güçleştiriyor fakat İstanbul Büyükşehir Belediyesi’nin sloganının “16 milyon için çalışıyoruz!” olduğunu düşünürsek kentin bir 16 milyonu var en azından. İstihdam rakamlarına bakınca kentte çalışmayan bağımlı nüfus 10 milyonun üzerine çıkmış durumda. Aynı verileri 2016’yla karşılaştırınca durumun kötülüğü daha da ortaya çıkıyor. Geçen 4 yılda nüfus resmi olarak 658 bin kişi artmış durumda ancak çalışan sayısı 4 yıl öncesinden 195 bin kişi azalmış.

Son 10 yılın en düşük istihdam oranı

Ancak oy verecekleri parti konusu gündeme gelince kuşak kuşak konuşulan gençlerde durum daha da kötü. 2020 sonu itibarıyla 15 ile 34 yaş arasında istihdam edilenlerin sayısı 2 milyon 229 bin. Bu sayı son 10 yılın en düşüğü! 2011 yılında 15-34 yaş arasında çalışan kişi sayısı 2 milyon 291 bin kişiyle 2020’den daha fazlaydı. Adalet ve Kalkınma Partisi’nin (AKP) ekonomik başarısını gözler önüne seren rakamlar bunlar. Burada ufak bir parantez açmak gerekli. Çalışan insanların alım güçleri hiç düşünülmemiş bu rakamlarda. Çalışanlar elbette işsizlere göre daha şanslı ama çalışanı çalışmayanı, mutlu ve sırtını AKP’ye dayamış ufak bir azınlık dışında, herkes ekonomik olarak çöküş içerisinde.

Peki, durum buyken ve rakamlar yaşadığımız ekonomik buhranın iş ve istihdam boyutunu bu şekildeyken hükümetin İstanbul gündemi ne? 1994’ten beri yönettiği ve bu alışkanlıkla bir değil iki seçim yenilgisi olmadan bırakamadığı kente dair merkezi hükümetin gündeminde ne var? Ben söyleyeyim. Kanal İstanbul var. Kanal İstanbul’a verilen devlet garantileri var. Ekonomik buhranda olan, insanına iş bulamayan bir ülkenin elindeki kıt kaynağı bu rant projesine aktarma çabası var.

Başka ne var? 2013’ten beri bitmeyen yarası Gezi Parkı var. Gezi Parkı’nı sadece bir ekoloji, sadece bir kent yönetimi, sadece bir yerel demokrasi olarak görmemek lazım. Ekonomiyle de bağı var. Şu anda Taksim ve civarında para ödemeden güneşten korunabileceğiniz, bir soluk alabileceğiniz tek yer Gezi Parkı. Ne yapılmak isteniyor yerine? Adı Topçu Kışlası olan, kendisi otelden bozma AVM olan bir “şey”. Gitti mi İstanbulluların elinden para ödemeden soluklanabilecekleri tek alan? Başka ne var? İBB ile yetki çatışmaları var. İBB Meclisi’ni kilitleme çabaları var. Halkın ucuz ekmek almasını engelleme çabası var.

Durum bu. Derler ya “İstanbul’u alan Türkiye’yi alır” diye. İstanbul’u işsizlik almış durumda. Türkiye’yi işsizlik almış durumda. Hükümetin derdi ise parayı betona, kendisine bağlı şirketlere aktarma çabasında. İstanbul’un ihtiyacı bu anlamsız projeler değil. Daha az yeşil alan değil. İstanbul’un ihtiyacı üçte ikisinin işsiz olduğu gerçeğinin değişmesi. İstanbul’un ihtiyacı gençlere iş ve umut.

 

Kategori: Hafta Sonu

ManşetYazarlar

Yeşiller’in kurulamayış hikayesi

Türkiye’de siyasi partiler konuşulurken mutlaka ama mutlaka söylenen bir klişe vardır: Türkiye’de çok fazla siyasi parti var! Bakınca gerçekten de var. Şu anda faaliyette olan 108 siyasi parti var. Peki, biz nasıl Yeşiller Partisi’ni kuramıyoruz? 108 taneye kadar mı yer varmış? Kimsenin başına gelmeyen bizim başımıza nasıl geldi?

Klişelerden başladık, klişelerden devam edelim. Ankara denildiğinde akla gelenlerden bir tanesi de bürokrasidir. Bürokrasi ve onun uzun, karanlık, kimi zaman insanı dönüp dolaşıp başladığı yere getiren koridorları.

Son olarak da Aziz Nesin’den bahsedelim. Yaşar Ne Yaşar Ne Yaşamaz! Yeşiller Partisi de Ne kurulur… Ne kurulmaz…

‘Siyasi parti kurmak Anayasal haktır’

Hepsini birleştirip biraz ciddiye dönebiliriz. Türkiye’de siyasi parti kurmak Anayasal bir hak. Kolaydır, zordur o bizi ilgilendirmez. Bir hak ve nasıl kullanılacağı yazılı kurallarla belirlenmiş. Belgelerinizi, tüzüğünüzü, programınızı toplarsınız; topladığınız belgeleri yasada belirtilen yere teslim edersiniz; teslim alanlar bakarlar belge belge mi diye; sonra da teslim aldıklarına dair bir “Alındı belgesi” size verirler. Sonra belgelerinizi yine yazılı kurallara uygun şekilde Yargıtay başta olmak üzere gerekli kurumlara yollarlar. Belgelerinizde eksik varsa teslim ettiğiniz İçişleri Bakanlığı bununla ilgilenir; tüzüğünüzün ya da programınızın içinde yazanlarda “fazlalık” varsa onunla da bu metinlerin gittiği yer ilgilenir. İlki fiziki, ikincisi ise biraz daha politik bir incelemedir.

Bizim başımıza ne geldi? Biz politikadan geçtik ama fizikten kaldık. Bürokrasi bizi fizikten bıraktı. Bir birim düşünün. Hiçbir şekilde ulaşılamıyor. Ücra bir köşede de değil. TBMM’ye 100 metre, Genelkurmay’a 200 metre ama içinde kimse yok. Aylardır bir kişi asaleten orada telefon açamıyor. Zaten her 100 aramanızdan da 1 tanesi şans eseri açılıyor. Avukatlar giremiyor, parti eş sözcüleri giremiyor. Böyle bir devlet yapılanması olabilir mi? Yine klişeye başvuralım. Lafa gelince devamlılığın esas olduğu binlerce yıllık devlet geleneği Ankara’nın merkezinde bir telefonu açamıyor! Gizli bir yer değil bakın. Tüm vatandaşlara açık olması gereken, hiçbir özel “eş-dost” ricasına gerek duyulmadan girilmesi, ulaşılması gereken bir yer burası. Tapu Dairesi gibi… Hastane gibi…

Altı aylık bekleme

21 Eylül’de Anayasal hakkımızı kullanmak için yola çıktık. 23 Mart oldu hala Anayasal hakkımızı kullanmak için bekliyoruz. Arada Anayasa Reformu söylentileri çıktı. Herhalde mevcut Anayasa’da problem olan bu hak değildir. Yenisinde bunu çıkarmak için uğraşmayacaklardır. Peki, en temel Anayasal hakkımızı bile kullanamazken bu reform sözlerine kim nasıl inansın?

Başa dönelim. Yeşiller Partisi’nin, Yeşiller’in klişelerle işi yok. Klişelerle işi olsaydı zaten yüzde 50 kadın kotasıyla, eşsözcülük sistemiyle, genç yöneticileriyle küresel bir siyasetin içerisine girmezdik. Bürokrasinin karanlık koridorları halka kapanmasın; Anayasal haklar rahatça kullanılsın; Türkiye daha demokratik bir yer olsun; gençler ümitsizlikten yurtdışına gitmek istemesin, gitmek isteyen de ekonominin halini görünce iyice ümitsizliğe kapılmasın diye yola çıktık. Çağdaş bir yaşam kurmak için yola çıktık. Bürokrasinin, ne yaşar ne yaşamazların, keyfiyetin ülkesi olmamak için siyaset yapma hakkımızdan vazgeçmeyeceğiz. Türkiye’de Yeşiller Partisi olacak. İleride de bugünleri Türkiye’deki demokrasi mücadelemizin kendimize dair en önemli başarılarından biri olarak anacağız.

Kategori: Manşet

Hafta SonuKöşe YazılarıManşetYazarlar

Kentleri yeşil şekilde dönüştürmek mümkün mü?

Kentlerin neden daha yeşil olması gerektiğine dair öncelikle bir tespit ve birkaç rakamla başlayalım. İklim değişikliği yerel kaynaklı bir küresel sorun. Şu anda pandemi gündemimizi tamamen ele geçirmiş olsa da insanlığın karşısındaki en büyük, en tehlikeli sorun küresel iklim değişikliği, hatta durumun aciliyetini belirten yeni isimlendirmesiyle küresel iklim krizi. İklim krizinin yaşandığı yerler de iklim krizinin nedenlerinin oluştuğu yerler de kentler.

Dünyadaki toplam karbon salımının %75’i kent kaynaklı. Hatta 100 kent küresel karbon salımının neredeyse beşte birini yapmakta. Hem kentsel nüfusun artması hem de bireylerin karbon ayak izlerinin büyümesi ile bu oranın katlanması da hiç şaşırtıcı olmayacak. Bu 100 kent içerisinde Türkiye’den Ankara ve İstanbul da bulunuyor. Ankara 80. sırada, İstanbul ise çok daha yukarıda, 26. sırada.

Yani durum öyle uzaktan bakıp “birilerinin kirlettiği, bizim de masumane bir şekilde sonuçlarına katlandığımız” bir hal olmaktan çok çok uzakta. Karbon ayak izi en büyük 26. kent ülkemizde ve doğal yapının giderek tahrip edildiğini düşünürsek listede o sırada da çok uzun süre kalamayacak diyebiliriz. Sözün özü: Bir şeyler yapmalıyız! Hemen, şimdi ve ayağımızı bastığımız yerden başlayarak!

İstanbul ektiğini biçiyor

Merceği biraz İstanbul’a çevirelim. İstanbul birçok sorunla aynı anda mücadele etmeye çalışan dev bir kent. Bu sorunların üstüne şimdi bir de kuraklık eklendi. Havalar olması gerekenden çok daha sıcak, yağışlar ise olması gerekenden çok daha düşük. Karbon ayak izini de düşündüğümüzde İstanbul ektiğini biçiyor. Peki, bunu değiştirmek mümkün olamaz mı? İstanbul’un mücadele ettiği sorunları ve bu sorunlara getirilebilecek çözümleri de kullanarak bir çıkış yolu yaratılamaz mı? Örneğin deprem ve iklim değişikliğiyle aynı anda mücadele edebilecek bir çözüm bulunamaz mı? Başlığa dönersek kentleri, burada İstanbul’u, yeşil şekilde dönüştürmek mümkün mü?

Sadece depremle mücadele etmek elbette önemli. Deprem tehlikesinin giderek yakınlaştığını bilim insanları sürekli ifade ediyor. Fakat bir binanın yerine daha sağlamını dikerek tek soruna çözüm bulacağımıza ve insanları o sağlam binanın içerisinde iklim krizinin sonuçlarını yaşamaya mahkûm edeceğimize, kentsel karbon salımlarını en alt düzeye indirecek bir planlamayla hareket etsek nasıl olur?

Türkiye’nin kentleri dirençsiz

Bir binayı yıkıp yeniden yapmak, enerji maliyeti zaten oldukça yüksek bir faaliyet. Bu durum 350 Türkiye’nin raporunda şöyle ifade ediliyor:

“Yapı sektörü küresel enerji tüketiminde önemli bir paya sahip. 2017 yılı rakamlarına göre, küresel enerji tüketiminin %36’sı binaların inşası ve kullanımı faaliyetlerinde gerçekleşiyor. Enerjiye bağlı küresel sera gazı salımlarının %39’u binaların inşası, kullanımı ve inşaat malzemelerinin üretiminden kaynaklanıyor. Binalarda, ısıtma, soğutma, aydınlatma, pişirme ve iç donanım kullanımı gibi faaliyetler binalardaki enerji tüketiminin ana kaynakları.”

Rakamlar ve yüzde içerisinde yüzde kafa karıştırıcı olabilir ama sonuç değişmiyor: Bir binayı yenilerken uzun süre için tek hakkımızı kullanmış oluyoruz. Bugün yapılan bir bina 2060’a, 2070’e kadar kullanılacak. O zaman bu tek hakkımızı yeşil seçenekten yana kullanmalı ve kentlerin yük olma özelliğini azaltmalıyız.

Suyunu, enerjisini, atığını kontrol edebilen; mümkünse bina bina değil bölgesel planlamalar sonucu oluşan ve böylece ilk yatırım maliyetinin düşük tutulduğu kentler inşa etmeliyiz. Merkezi ve yerel otoritelerin bu tip yapıları öncelikle teşvik ederek sonrasındaysa zorunlu tutarak düzenlemesi gerekiyor. 

Kentlerimiz dirençsiz. Her şeye dirençsiz. Depreme, kuraklığa, ani yağışlara, ısı dalgalanmalarına, gıda krizlerine ve 2020’nin bize gösterdiği gibi sağlık krizlerine… Kentlerimizi dirençli hale getirmeliyiz. Bunun için de sorunları bütüncül şekilde ele almalıyız. Su kaynaklarımızın üzerine titrememiz gerekirken imara açarsak sadece tek bir sorun yaratmış olmuyoruz. Sorunlar tekil değilse çözümler de tekil olmamalı. Sözün özü zaman hızlı ilerliyor ve önümüzde çok az zaman kaldı. Siyasi tercihlerimizi bu sıkışıklığı gözeterek cesurca yapmalıyız.

Kategori: Hafta Sonu

Hafta SonuKöşe YazılarıManşetYazarlar

Gençlere umut gerek

“Kâat helvası yesem her gün” diye düşündü
5 yaşında.
“Mektebe gitsem” diye düşündü
               10 yaşında.
“Babamın bıçakçı dükkanından
Akşam ezanından önce çıksam” diye düşündü
               11 yaşında.
“Sarı iskarpinlerim olsa
kızlar bana baksalar” diye düşündü
               15 yaşında.
“Babam neden kapattı dükkânını?”
Ve fabrika benzemiyor babamın dükkanına”
      diye düşündü
                     16 yaşında.
“Gündeliğim artar mı?” diye düşündü
    20 yaşında.
“Babam ellisinde öldü,
ben de böyle tez mi öleceğim?”
diye düşündü
21 yaşındayken.
“İşsiz kalırsam” diye düşündü
                         22 yaşında.
“İşsiz kalırsam” diye düşündü
         23 yaşında.
“İşsiz kalırsam” diye düşündü
         24 yaşında.
Ve zaman zaman işsiz kalarak
“İşsiz kalırsam” diye düşündü
         50 yaşına kadar.
51 yaşında “İhtiyarladım” dedi,
                  “babamdan bir yıl fazla yaşadım.”
Şimdi 52 yaşındadır.
İşsizdir.

Memleketimden İnsan Manzaraları’nı yazmaya Nazım Hikmet 1939 yılında başlamış. Ülkenin koşulları sebebiyle kitap 1960’ların ikinci yarısında ancak basılabilmiş. Yani yukarıdaki mısraların üstünden neredeyse 80 sene geçmiş ve Galip Ustaların aklından geçenler bu ülkede hala aynı. “Ya işsiz kalırsam?” Sokağın düşüncesi hala aynı. Ya işsiz kalırsam, ya biraz daha iş bulamazsam, ya okul bitince açıkta kalırsam. Bu soruları sormayan da bu sorulara yanıt aramayan da yoktur.

Dönem değişti dünya değişti, ahval değişmedi

Elbette dönem değişti. Dünya değişti. Yaşamın tabanı yükseldi buna bağlı olarak da hayat standardı arttı. Fakat o his hala aynı his işte. Aynı olmasa 1939’da şiir yazan komünist bir şairin konusu da 2020 yılında kurulan Yeşiller Partisi’ne gelen en büyük iki soru da gençlerin gelecek kaygıları ve işsizlik olur muydu?

Umutsuzluk ve işsizlik… Gençlerin önündeki iki büyük problem. Bugün işsizliğin ne kadar olduğunu dahi bilemiyoruz. Çünkü iş bulma umudunu yitirdiği için iş aramayı bırakanlar işsiz bile kabul edilmiyor. Devletin gözünde işsiz kabul edilmeniz için kapı kapı iş aramanız ve o kapıların yüzünüze kapanması gerekiyor. Bu yüzden de TÜİK işsizliği %12.9 açıklarken bu rakam DİSK’in düzenli yaptığı araştırmaya göre tam %50! Böyle bir ortamda da kimsenin, hele de yıllarını eğitime harcamış, yetmemiş yüksek lisans, doktora kollamış, dil öğrenmiş gençlerin umutlu olmasını bekleyemeyiz. Olan ne? Haklı bir şekilde “yırtma” arzusu. Sonuç ne? Ya fiziken ya da zihnen kaybedilen gençler. Bu döngüyü tersine çevirmeliyiz. Umudun hep beraber değiştirme isteğiyle yaratılacağını ve bireysel kurtuluşların ancak biraz da şansla hayata geçebildiğini görmeliyiz.

Fakat artık bu bireysel kurtuluş bile ufukta kayboluyor. Yurtdışına gidebilenler gidiyor. Her gidenle birlikte ülke daha da çoraklaşıyor. Gidemeyenler ise burada “hapis” kalıyor. Ekonomik sebeplerden, yaşam tarzı kaygılarından, demokrasi kaygılarından ya da en basit ifadeyle ekonomik olarak buhranda, sosyal olarak da baskıcı bu yapıdan uzaklaşmak istiyorlar. Olmayınca da ömür sayacı devreye giriyor. Borç, kredi, biraz elin bollaşması, Dolar kaç lira olmuş, bu sene tatili ne yapalım? Bu sarmal umutsuzluk sarmalı. Ömrünü araba ve ev borcu ödeyerek geçirmemek için intihar eden insanları anlamalıyız. Hayatın ritmi artık klasik siyasi partilerin ritminden farklı akıyor.

Umutsuzluk kader olamaz!

Yeşiller Partisi olarak genç bir partiyiz. Hem tüm sorunları birebir yaşayan hem de bu sorunlara birlikte çözüm arayan bir partiyiz. Dünyadaki akranlarımız nasıl yaşıyorsa öyle yaşamak isteyen, keşfetmek isteyen, tatmak isteyen, çalışmak isteyen ve geleceği kurmak isteyen bir partiyiz. Aynı zamanda umutsuzluğu da yaşayan ve bu umutsuzluktan güç alarak hareket eden bir partiyiz. Umutsuzluk, konforsuzluk bizi itiyor ve bunu yaşayan herkesle birlikte olma isteğini ortaya çıkartıyor.

Sözün özü;

1939’da yazılmaya başlayan bir kitap, yazarı yurtdışında memleket hasretiyle öldükten yıllar sonra basılabilmiş. Günümüzde de hem içerik aynı içerik hem baskı aynı baskı. Fakat değiştirmeliyiz. Bu memleketi de bu memleketin insan manzaralarını da Yeşiller olarak, Yeşiller ile hareket edenler olarak topluca değiştirmeliyiz. Umutsuzluk kader olamaz!

 

Kategori: Hafta Sonu

Hafta SonuHaftasonuKöşe YazılarıManşetYazarlar

(Yine) Temel Gelir üzerine

Geçen yazının sonlarında geleceğe dair olması gerekenlere dair şöyle bir cümle yazmıştım: “Bu virüs ve virüse dayalı önlemler bulutu üstümüzden kalktığında yeniden kurulmaya açık bir yaşam bizi bekliyor olacak. Eğer biz bu yaşamı yine aynı yollarla kurarsak gelecek krizde yine darmadağın olmamız kaçınılmaz. Bu yaşamı bir “Yeşil Restorasyon” programıyla kurmamız halinde ise hem muhtemel krizlere hazırlıklı olacağız hem de en büyük krizimiz olan iklim krizine karşı da mücadelemizde elimizi güçlendireceğiz.”

Be elbette sadece benim düşüncem olamazdı. Çağın ruhu gereği tüm dünyada insanlar salgın sonrası yaşamı konuşuyorlar ve yeniyi eskinin izlerini takip ederek kurmak ile yeniyi yepyeni şekilde kurmak arasında fikirler salınıyor. Güzel örneklere dönelim. Yeniyi farklı şekilde kurmak için adımlar atılmaya başlandı bile. Korona’nın İtalya‘da en çok etkilediği kentlerden olan Milano bu adımları atanlardan. Kentin uzun süredir devam eden bir otomobilsizleşme mücadelesi var. Fakat bunu başarmak konusunda çok sıkıntı çekiyorlar. Şu anda ise bilindiği gibi şehir “kapalı” ve ne arabalar ne de yayalar sokaklara çıkabiliyor. Peki ne yapacaklar? 

Belediye Başkan Yardımcısı Marco Granelli‘ye kulak verelim: “Otomobil kullanımını azaltmak için yıllarca çalıştık. Herkes araba kullanıyorsa, insanlar için yer kalmıyor, hareket edecek yer kalmıyor, dükkanların dışarısında ticari faaliyetler için yer kalmıyor.

Elbette ekonomiyi yeniden açmak istiyoruz, ancak bunu öncekinden farklı bir temelde yapmamız gerektiğini düşünüyoruz. Milano’yu yeni durumun şartlarına göre yeniden düşünmemiz gerektiğini düşünüyoruz.”

Ve Milano, bu krizden çıktığında şu anda sundukları ve “Avrupa’nın en iddialı planlarından biri” olarak nitelendirilen planın gereğini yapacak ve sokakları yayalara ve bisikletlere vermiş olacak. Yaz boyunca 35 km’lik bir dönüşümün tamamlanması planlanıyor. 

İstenirse oluyor

Gördüğünüz gibi olabiliyor. Ekonomi, sosyal yaşam ve bunların doğayla ilişkisi tekrar başladığında her şeyin eskisini tekrar etmemesi gerekli. Eski sistem başarılı olsaydı biz şu anda evlerimizde ya da sağlık tehdidi altında iş yerlerimizde olmaz; hayatımıza alıştığımız şekilde devam ederdik. Fakat doğayı adım adım kemiren ve bunun karşılığında “refah” ve “gelişmişlik” sunduğunu söyleyen sistem bu krizi karşılayamadı.

Karşılayamadığı gibi en büyük adaletsizlikleri de yüzümüze çarptı. Çalışmak zorunda olanlar, çalışmak zorunda olsa da çalışamayanlar, hayatını sürdürmek için yardıma muhtaç olanlar. Ve muhtaçlık üzerinden dönen siyaset. Bunun önüne geçecek temel bir talebimiz olmalı. Yeni bir krizde yine aynı yollardan, aynı yoksunluklardan geçmemeliyiz toplum olarak. Bu talebin adı Temel Gelir.

Ekonomiyi ve toplumu oturtacağımız farklı yapı temel gelir olmalı. Nedir temel gelir?

Bir toplumu oluşturan herkese, koşulsuz olarak ve belirli periyotlarla ödenen asgari bir paradır. Böylece toplumda herkesin hayatta kalabilecek kadar bir gelire sahip olduğu garanti altına alınmış olacak. Göçmenliğin, mülteciliğin, sığınmacılığın toplumların ayrılmaz bir parçası olduğu bir dönemde herkese verilmesiyle belirli haklar yönünden sıkıntı çeken insanlara da bir gelir sağlanmış olacak.

Bireyi güçlendirmenin, ekonomik ve sosyal krize karşı herkesi belli bir oranda hazırlıklı kılmanın yöntemidir temel gelir. Sosyal devletten uzaklaşıldıkça krizlerin ne kadar ağır seyrettiğini en iyi anladığımız dönemdeyiz. Bunun için Yeşil restorasyon için ortaya koymamız gereken programın en üstünde Temel Gelir yazmalı.

Kategori: Hafta Sonu