Ana Sayfa Blog Sayfa 570

Afet çöpleri: Göz göre göre gelmekte olan yeni felaket

Depremler devam ediyor ancak buna rağmen arama kurtarma çalışmaları bitirildi ve enkaz kaldırma çalışmalarına başlandı bile. Ne enkazın kaldırılması esnasında ne de molozların döküldüğü yerlerde herhangi özel bir önlem alınmış durumda. Dolayısıyla ortaya çıkan enkazlar çıkarıldıkları illerdeki farklı alanlara karışık bir şekilde dökülüyor.

Adıyaman‘da örneğin bir ucu Atatürk Barajı’na uzanan bazı dere yataklarına dökülürken, Maraş ve Hatay‘da önceden de çöp ya da moloz döküm sahası olarak kullanılan noktalara dökülüyor. Görece daha az etkilenen illerde de herhangi bir önlemin de alınmadığı etrafı çevrili moloz döküm alanlarına dökülüyor.  Hatay’daki yer Altınözü yolu üzerindeki çöp depolama sahası ve yine Serinyol çıkışında yol kenarında bir nokta! Tüm bu alanların herhangi bir özelliği yok. Tek özellikleri fazla uğraşmadan dökülebilecek yerler olarak göze kestirilmiş olması.

Ne yapılıyor, ne yapılmalı?

Oysa yapılması gereken bu değildi. Bu işi aceleye getirmenin uzun vadede yaratacağı etkiler siyasi hesaplara kurban edildi. Maraş merkezli depremlerden bir kere daha anladık ki 1999 Gölcük depreminden hiçbir ders alınmamış, hiçbir birikim oluşturulamamış. Olayın çürük bina, deprem bölgelerine tıkış tıkış yapılmış çirkin yerleşim yerleri ile doğrudan ilişkisi var, ama burada daha başka bir şeyi konuşacağız. Yıkılan bunca binanın gerisinde bıraktığı zehirli molozları ve afet sonrası oluşan çöpleri.

Geçen haftadan itibaren bu molozlar gündemde. Ne yazık ki molozlar alelacele kaldırılıp ne kaldırılırken, ne taşınırken, ne de döküldükleri alanda hiçbir önlem alınmamış. Amaç bir an önce ortadan bu “kötü” görüntüyü kaldırıp yeni bir beton seferberliğiyle “tedaviye” başlamak. Halbuki yanlış atılan düğüm sonunda yine çarpık bir gerçeklik doğurmaktan başka bir anlam ifade etmeyecektir. “Acele giden ecele gider” diye boşuna dememiş atalarımız.

Enkaz kaldırma işinde henüz yolun başındayken dikkat edilmesi gerekenler var. Bunlara dikkat edilmesi hayat kurtarabilir.

  • Öncelikle bu molozların içerisinde henüz çıkartılmamış ölü bedenler var mı bilmiyoruz. Aslında biliyoruz. Birçok kişi aile fertlerinin kayıp olduğundan bahsediyor. Kimi aileler ise tümden kayıp. Dolayısıyla öncelikli olarak tüm enkazlarda adres kayıt sistemi ve tanık beyanlarından hareketle herhangi bir şekilde canlı/cansız beden olmadığından emin olmak gerekiyordu. ama bu muhtemelen yapılmadı. Yapılsaydı afet bölgeleri enkaz kaldırma faaliyetlerinden kaynaklı toz bulutu altında kaybolmazdı.
  • Enkazların canlı cansız bedenlerden arındırıldığı kesinleştirildikten sonra binalar yapım yılına göre gruplandırılmalıydı. Bu hala yapılabilir. Çünkü bu molozu kaldırmak öyle birkaç günde olabilecek şeyler değil. Bu gruplandırma yapıldıktan sonra beton ve diğer atıkları temsil edecek şekilde numune alınıp içerik yönünden analiz edilmeleri aşamasına geçilmelidir. Alınan örneklerde asbest, ağır metal, kalıcı organik kirleticiler gibi kirleticiler açısından bir analiz gerçekleştirilmelidir.
  • Analiz sonucuna göre yapılar tehlike arz edip etmediklerine göre sınıflandırılıp içeriğinde tehlikeli kimyasalların bulunduğu tespit edilen yapılar diğer yapılarla karıştırılmadan enkaz kaldırmaya tabii tutulmalıdır. Bunun yapılması geri kazanım için olmazsa olmazdır. Aksi takdirde karışık şekilde kaldırılan molozlar birbirlerini kirletecektir.

  • Bunların ardından enkazların kaldırılması konusunda izlenecek yol da az çok kendini göstermiş olacaktır. Öncelikle tüm binalara karma moloz muamelesi yapılmamalıdır. Alanda henüz tam olarak yıkılmamış binalar gerekli geçici destekler sağlanarak tekrar kullanılabilir malzemeler açısından boşaltılmalı, varsa izolasyon malzemeleri, pencereler ve diğer aksamlar sökülmeli ve ardından yıkıma geçilerek betonarme kısım toz açısından gerekli önlemler alındıktan sonra yıkılmalıdır. Aksi durumda gerek partiküler madde oluşumu gerekse de zehirli kimyasallar nedeniyle sorun yaratacaktır. İçerisinde buzdolabından, izolasyon malzemesine, ampul, TV vb. elektonik eşyalardan ahşap malzemelerine kadar çok çeşitli malzemenin bulunduğu bir yapıyı karma bir şekilde yıkmak .hem geri kazanım hem de depolama açısından ciddi risk yaratacaktır. İşte bu ön “kurtarma” işleminden sonra yıkıma geçilmelidir.
  • Yıkımı yapılacak binalarla birlikte işyeri envanterine de dikkat edilmelidir. Çünkü örneğin deprem alanları tarımsal faaliyetin de yapıldığı alanlar ve buralarda çok muhtemel tarım kimyasalları da mevcut. Bunlara dikkat edilmediği durumda ya da hasarlı diye hiçbir şekilde bu kimyasalların tahliyesine izin verilmeden yıkımın yapılması ciddi bir kirliliğe neden olacaktır. Kaldırma işlemi bunlardan sonra başlatılmalıydı ancak bunların hiçbiri yapılmadan aceleyle kaldırıldı. Şimdi ortada karmakarışık asbestli ve kimyasallı çok büyük miktarda bir moloz yığını var ve döküldüğü yerde tehdit oluşturacak. Karışık toplanan hafriyat tüm hafriyatın kirlenmesi anlamına gelmektedir.

  • Pankek şeklinde yıkılmış olan binalardan içeriğinde demir bulunan zemin ve taşıyıcı kısımlar ile diğer molozların ayrı toplanması bunların geri kazanımı açısından da kolaylaştırıcı olacaktır. Enkaz içerisinde en fazla bulunan iki tür malzemenin çeşitli metaller ve beton olduğunu unutmamak gerekiyor. Yeniden inşa süreçlerinde inşaat maliyetlerini düşürmek ve çevre üzerindeki olumsuz etkilerini azaltmak için bu geri kazanılmış malzemelerin kullanılması önemli bir etki azaltımı sağlayacaktır.
  • Enkaz alanındaki ev eşyalarının mümkün olduğunca ayrı toplanması da bu enkazın geri kazanımını olumlu yönde etkileyebilecek bir yöntem olacaktır.
  • Yukarıda sayılanlar yapıldıktan sonra enkazı kaldırılacağı noktalarda toz oluşumunu engelleyecek önlemler alınmalı, yıkım esnasında ortaya çıkan tehlikeli tozlar yayılmadan engellenmelidir. Bunun için yıkım yapılan ve enkaz kaldırılan alanın bir buğu oluşturma yöntemi ile nemli tutulması tozun su zerreciklerine tutunarak havaya karışmasını engelleyecektir.

  • Bu sistemin uygulanmadığı bir enkaz kaldırma çalışması kısa ve uzun vadeli ciddi sağlık problemleri yaratacaktır. Ayrıca asbest içeren yapılar için özel bir önlem alınması ve uzmanlarınca sökülmesi gerekmektedir. Aksi tam bir felaket olacaktır.
  • Kaldırılan enkazın taşınım esnasında üzeri örtülmeli ve taşınımın üzeri örtülü kamyonlar ile yapılması gerekmektedir.
  • Molozların boşaltıldığı mevcut alanların ne yazık ki hiçbiri bunun için uygun yerler değil aceleyle işin ehli olmayan ve bir an önce birilerine kendini gösterme peşindeki bir anlayış tarafından belirlendiği açık. Bu alanlara moloz dökümü derhal durdurulmalıdır. Molozlar hali hazırda taş ocağı olarak kullanılan alanlara ya da eski maden alanlarının içerisine profesyonel geri kazanım gerçekleşene kadar depolanabilir. Bunun için ilgili alanın zemini sızdırmazlık sağlayacak malzemeyle kaplanmalı ve alanın etrafı da toz yayılımını azaltacak şekilde geçici olarak yüksek çitlerle çevrilmelidir. Bunları yapabilmenin tek yolu ise aceleci olmamak. Aceleci olunduğunda ne yazık ki hiçbir önlem alınması mümkün olmamaktadır.
  • Enkaz taşınımı gerçekleştikten sonra ise yine toz yayılım ve işçi güvenliği ve sağlığı önlemleri alınarak ilgili molozların geri kazanımı sağlanmalıdır. Ne yazık ki dünya genelinde hafriyat molozu geri kazanımı oranları malzemenin geri kazanım zorluğundan dolayı oldukça düşüktür. Bunun için bu malzemelerden yol malzemesi üretmenin ya da yine inşaat malzemesi yapımında kullanılmasının yolu aranmalıdır. Aksi takdirde bu kadar devasa beton çöpü ciddi bir problem olacaktır.
  • Enkaz içerisinde hiçbir işe yaramayacak olan malzemelerin de ahşap ve plastik gibi malzemelerden arındırılması önemli bir iş olarak karşımızda durmaktadır. Bunların yapılabilmesi için de en başından itibaren bu işi planlanmak gerekli. Ancak bunun yapılmadığını, bunu yapması gerekenlerin bu iş konusunda zerre uzmanlığa sahip olmadıkları anlaşılmaktadır. Nitekim bunu hafriyatın gelişi güzel yıkılması, taşınması ve dökülmesinden anlıyoruz. Eğer ki metalden arındırılmış enkaz ahşap ve plastikten de arındırılmazsa işte o zaman ortaya çıkan çöpün tekrar kullanılması imkansız hale gelecektir.
  • Profesyonel enkaz ayrıştırma işi sonrası (ihaleyle yapılacağını herhalde söylemeye gerek yok çünkü her krizin fırsat olarak görüldüğü bir vicdansızlık evreni her zaman vardır), alanlara terk edilecek molozlara bu sefer de hurdacılıkla uğraşan ve herhangi bir koruma önlemi alma imkanı bulunmayan kent yoksulları girecektir. İşte bu da ciddi bir insan hakları problemiyle de karşılaşacağımızın göstergesidir.

Plastik kirliliği

Afet alanının tek problemi moloz ve hafriyat değil ayrı zamanda afetzedelere yapılan yardımlar için tercih edilen tek kullanımlık plastikler, ıslak mendiller ve diğer plastik malzemelerden oluşan çöplerdir. Tabii ki bu boyutlu bir yıkımın ardından atık yönetimi kolay olmayacaktır. Özellikle ilk bir iki haftada öyle şunu şuraya atın, bunu buraya koyun,ya da doğa dostu alternatifler kullanın veya lisanslı tesislerle işbirliği yapın gibi ayakları havada ve salt kitabi öneriler hiçbir anlam ifade etmeyecektir. Ancak aradan geçen 20 güne rağmen hala bir arpa boyu yol alınamaması da ciddi bir problem. Bu ayrıca felaketin boyutunun neden bu seviyede olduğunun da göstergesidir.

20 günün sonunda hala içme suyu için pet şişelerde su ve yiyecek için de tek kullanımlık kaplarda yemek dağıtılıyorsa ortada ciddi bir sorun var demektir. Bu sorun ortadan kalkmadan, yani insanların sağlıklı bir şekilde barınabilecekleri ve beslenebilecekleri alanlar sağlanmadan, tek kullanımlık malzemeler dışındaki alternatiflerle destek vermek ne yazık ki mümkün olmayacaktır. Ancak bu durumda bile yapılacaklar var ama onda bile bir organizasyonsuzluk ve başıboşluk mevcut.

Örneğin kullanıp atılan plastiklerin ayrı toplanabildiği bir sistemin hala olmayışı ve çevrenin bu çöplerle dolu olması bunun en büyük göstergesi. Çöpler karışık olarak bile yeterince toplanamıyor. Burada şunu da unutmamak lazım! Etraftaki enkazın varlığı ve insanların güvenlik ve başka kaygılarla enkaz alanlarının yakınındaki noktalardan ayrılmak istememesi (en azından kalanların) ortaya çıkan çöplerin de “ne de olsa moloz kaldırılacak” yaklaşımıyla enkazlara bırakılmasına neden olabilmektedir. Bölgede faaliyet gösteren yardımcı yerel yönetimlerin bu çöpleri aktarma araçlarıyla kendi çöp ayrıştırma ünitelerine transfer etmeleri yararlı olacaktır. Aksi durumda örneğin Hatay örneğinde olduğu gibi Asi Nehri ya da yakınlardaki sulak alanlar bu çöplerden çok ciddi bir düzeyde etkileneceklerdir.

Deprem bölgesindeki plastik kirliliği sorununu, TV ekranlarındaki yarışmalara katılıp ödemesi gereken vergilerden kesip yardım diye bağışlayan ve geri dönüşüm işiyle uğraşanların zorunlu katkılarıyla çözülmesi gerekmektedir. Tek kullanımlık plastik üretirken her türlü argümanı kullanmaktan imtina etmeyen plastikçi şirketler ve onların lobi vakıfları ile plastik çöp ithal etmek için kırk takla atıp harcamadıkları PR parası kalmayan geri dönüşümcülerin deprem alanına sevk edilerek bölgedeki “plastik hammaddesini” toplamaları yerinde olacaktır. Bir Cumhurbaşkanlığı kararnamesiyle bunun organizasyonu, ormanlık alanları yapılaşmaya açmak ve üniversiteleri online yapmak kadar kolaydır.

Bir diğer sorun da tuvalet problemi. Alanda hali hazırda tuvalet sorunu çözülebilmiş değil. Yine mesela Hatay örneğinde Asi Nehri kenarına kurulan seyyar tuvaletlerden tüm lağım doğrudan nehre boşaltılıyor. Bu durum kısa vadede ciddi salgın riski oluşturacaktır. Ayrıca bir su kaynağını kirletmek belki de en son tercih edilmesi gereken yolken ilk olarak bu yönteme başvurulması ciddi bir halk sağlığı sorunu doğuracaktır. Bu durum hem orada sağ kalanlar hem de ekosistem için bir tehdit oluşturmaktadır. Bunun yerine aradan geçen 20 günde motor pompalarla desteklenen ve aktarımı da vidanjörler aracılığıyla yapılabilecek tuvalet sistemlerinin kurulmuş olması gerekirdi.

Sonuç olarak enkazın olağan üstü yüksek miktarı, belirsiz içeriği, olası ekolojik ve halk sağlığı maliyeti, potansiyel ekonomik değeri için bütünleşik ve aceleye getirilmemiş aklı selim bir yaklaşıma ihtiyacımız var. Ancak görünen o ki buna dair bir gelişmeyi kısa vadede görmek neredeyse imkânsız.

 

 

Bizi biz yapan ve yaşatan dayanışmadır

Kendi göbek bağımızı kendimiz keseceğiz.

Buradan hiç hükümet ve devlet eleştirisine girmeyeceğim. Daha öncesinden bildiğimiz ve adım adım yaşadığımız kamusal çöküş, deprem sürecinde başımıza gelmeseydi şaşardık  zaten. Bunun en acı örneklerinden birini de yakın geçmişte Manavgat ve Marmaris yangınlarında yaşamadık mı?

Halkın ve halkların dayanışma potansiyeli

Maraş merkezli olup on il ve Suriye’yi vuran depremin daha ilk gecesinden itibaren hemen herkes, büyük bir acıyla ne yapabilirimin kaygısına düştü. Anında bölgeye hareket edenler, bulunduğu yerden yardım toplayanlar, arama kurtarma ve sağlık hizmetleri için sıraya giren sayısız gönüllüler, saymakla bitmez. Bu gönüllülüğün en güzel yanı ise hükümetin yıllardır sürdürdüğü kamplaştırma siyasetine verilmiş en iyi cevap olmasıydı. Kimse kimsenin siyasi tercihine, etnik kökenine, yaşadığı bölgeye ya da akrabası olup olmamasına bakmaksızın yardıma koştu ve koşuyor.

Muktedirin uykusunu kaçıran şey

İşte muktedirlerin uykularını kaçıran şey de bu oluyor. Çünkü her kesimden gönüllü insanlar, birlikte acılarını paylaşıp iş yaparak, aynı sofrada yemek yiyerek sorunlarını çözmeye çalışıyor. Birbirlerine düşman olmaları gerektiği akıllarının ucundan bile geçmiyor. Suriyeli göçmenler üzerinden geliştirilen söylem ve eylemlerde ise bölge insanının payı yok denecek kadar az. Tamamen ırkçı siyasetçilerin, tv kanallarının ve çukur sosyal medya kullanıcılarının dışarıdan pompalamasıyla bir söylem üretiliyor.

Gazeteci İrfan Aktan’ın aktardığı bir anekdot bu durumu müthiş özetliyor: İrfan Aktan bir depremzedeyle konuşuyor. Depremzede yurttaş, “bu Suriyeliler enkazlardan hırsızlık yapıyor, çok kızgınım” diyor. Aktan bunun üzerine soruyor: “Gözünüzle gördüğünüz bir şey var mı?” Depremzede “yok” diyor. Aktan “Sakın bu cümleleri televizyondan duymuş olmayasınız” diye sorunca bir süre düşünen depremzede “evet ya bunlar benim cümlelerim değil televizyondan duydum” diyor. Bir başka depremzede ise konuştuğu Suriyeli komşusuna “Size gidin savaşın demenin ne kadar anlamsız ve acımasız bir cümle olduğunu bu depremi yaşayınca farkettim” diyor. İlla umut peşinde değiliz ama umutsuz olmaya hiç gerek olmadığını gösteren bir toplumsal dayanışmayla karşı karşıyayız kısacası.

Örgütlenin!

Felaketler başımıza gelince anlıyoruz ki kendi göbek bağımızı kendimizin kesmesi lazım. Devlet, gölge etmese başka ihsan istemiyoruz durumundayız çünkü… Bu deprem süreci de gösterdi ki büyük bir dayanışma ruhu ve arzusuyla yanıp tutuşuyoruz ancak ne yapacağımızı bilmiyoruz. Yardımı  nereye yapsam? Pratik olarak nasıl bir işin ucundan tutsam? Acaba kime ve hangi kurumlara güvenebilirim? Öncelik ne olmalı yapılacak desteklerde? Bu gibi soruları çoğaltabiliriz.

Peki ne yapacağım?

Öncelikle örgütlenme fobinizi bir kenara bırakmalısınız. Dost acı söyler. Bu anlamda sözün tam ortasından gireceğim. Evinizde oturup, türlü örgütlenmeleri, STK’ları, toplulukları, dayanışma ağlarını eleştirip bir araya gelme çabalarının hepsini mahkum edip “bireysel” bir yaşam sürmek büyük bir konfordur. Çünkü topluluk olmanın, topluluk içinde birey kalabilmenin, söz hakkını kaybetmemenin bir sorumluluğu var ve burası bir mücadele alanı. Hatta kimi insanların herhangi bir kolektivite içinde olmaya dair bir tahayyülü de yok.

Nereden mi biliyorum? İşlettiğim kitabevinde karşılaştığım birçok insan, kitaplarını daha ucuz olduğu için internetten aldığını evden dışarı da pek çıkmadığını söylüyor. Ya da böyle dar zamanlarda temas ettiğimiz insanlardan duyuyoruz benzer söylemleri. Peki dar zamanlarda harekete geçilemez mi? Elbette geçilebilir ancak toplulukların işleyiş tarzına, sorumluluk paylaşma yöntemlerine ve reflekslerine alışmanız zaman alacağından bir eksiği görüp anında harekete geçmek yerine size iş verilmesini bekliyor olabilirsiniz. Ya da uyum sağlama sürecinde potansiyeliniz çok atıl kalır. Bu kadar eleştiri yeter. Amacım kimseyi gömmek değil. Tabii ki herkes kendi meşrebince birşeyler yapmaya çalışıyor hayatında. Benim vurgum tamamen örgütlülüğün bireyi de gözeten işlevine ve gücüne dair.

Başka türlü bir örgütlülük mümkün

Sizi siyasi partilerden ve STK’lardan uzak tutan sebep, hiyerarşik örgütlenmeleri ve birey üzerinde oluşan tahakkümse eğer hemen söylemeliyim ki hem Türkiye’de hem de Dünya genelinde anti-otoriter örgütlenme çaba ve pratikleri oldukça yoğun. Politika yapmak kaçınılmaz bir durum ve bunun tek yolu da siyasi partiler değil. Ve siyasi partiler de zaten bu süreçte kendilerini revize edecektir.

Bulunduğunuz kentlerde gıda toplulukları, ekoloji ağları, kooperatifler, mahalle meclisleri ve çeşitli komünler aracılığıyla da politika üretebilirsiniz. Şunu sevinçle söylemeliyim ki bu tür yapıların ilk önceliği doğrudan demokrasiyi hayata geçirmek. Tabii olumsuz örnekleriyle karşılaşabilirsiniz ancak bu sizi yıldırmasın. Bu noktada çok önemsediğim ve anlamakta güçlük çektiğim bir durumu dile getirmek istiyorum. Birçok insan gördüğü ve yanlış diye adlandırdığı ilk eylemden sonra topluluktan ayrılmayı seçiyor. Peki soruyorum: Sizin anladığınız anlamda ideal bir topluluğu size birileri hediye mi edecek yoksa sizin çaba ve mücadelenizle mi oluşacak? Ayrıca arzu ettiğiniz ve hayallerinizi taşıyan topluluk bile olsa, içinde olduğunuz toplulukta bireyliğinize ve kolektifin geleceğine dair verdiğiniz mücadele sizi var ve güçlü kılacaktır. Ve o güçle siz de topluluğa yeni bireyleri davet edip hemhal olabilirsiniz.

Önümüzdeki süreci düşündüğümüzde bu söylediğim iyice önem kazanıyor. Çünkü bizi boğan, attığımız her özgürlükçü adımı kursağımıza dizen, tüm canlılara hayatı zehir den bu sisteme karşı kendi yaşam anlayışımızı deklare edip hayata geçirmek zorundayız. Deprem sonrası göçlerle yoksullaşma, barınma ve gıda sorunu iyice artacak. Bunun altından ancak dayanışmacı bir kolektif anlayış ve örgütlülükle kalkabiliriz. Tüm potansiyelimizi yakın gelecekte buna vakfetmeliyiz. Çünkü, sarılacak çok yara, örselenmiş çok ruh ve doğru yöne akması gereken çok öfke var. Seçim zamanı oy vermeyi bekleyen atıl yurttaştan, kendi hayatının, toplumun ve tüm diğer tüm canlı yaşamın ve kültürel varlıkların sorumluluğunu alan kendi öz örgütlülükleriyle hareket eden özgür ekolojik yurttaşa evrilmek durumundayız. Gezegeni kasıp kavuran kuraklığın içimize de çökmemesi için bunu yapmak insani sorumluluğumuzdur. Bunun için teorik ve pratik birikimimiz de, potansiyelimiz de sevgimiz de var. Umut ise atılan adımla, eylemle gelecektir zaten! Düşlerimiz için eyliyorsak umut yanımızdan hiç eksik olmayacaktır.

 

Sorumluluk

Ortak kültürümüzden sevdiğim bir deyiş vardır: “Kenar-ı Dicle’de bir kurt aşırsa koyunu, gelir de adl-i ilahi sorar Ömer’den onu”. Hz. Ömer’e de bir kaç Osmanlı Padişahı’na da atfedildiğini ifade edilse de sözün sahibi Mehmet Akif Ersoy.

Ne zaman sorumluluktan kaçmak için kıvranan birilerini görsem aklıma bu söz gelir. Kendisi yıllardır iktidarda değilmiş gibi hala suçluyu başka yerde arayanlar için söylenmiş bu söz, 6 Şubat Depremleri’nden sonra tam da yerini buldu. Ekranlarda sorumluluk almayan, doğrudan olmasa da cümle içlerinde sorumluluğu kabine arkadaşına atan, esas sorumluluğun kimde olduğunu bildiği halde onu suçlayamadığı için yardımcısına okları çeviren bakanlar dolu. On binlerce kişinin hayatını kaybettiği, neredeyse yıkılan her yapının bir suç mahalli olduğu 11 ilde bir sorumlu, bir suçlu yok.

‘Olası başarı kiminse, sorumluluk da ondadır’

Bir zihin jimnastiği yapalım ve şöyle düşünelim: 1999 Gölcük Depremi olmuş ve ülke vergisiyle, yasal düzenlemeleri ile bir takım önlemler almaya başlamıştı. Deprem ve arkasından gelen ekonomik kriz mevcut hükümeti barajın altına itti ve AKP‘yi iktidar yaptı. (Fantezi kısmı şimdi başlıyor) AKP de yapılması gereken her şeyi yaptı. Deprem vergilerini doğru yerlere harcadı. İmar afları çıkarmadı. İstanbul‘da rantın değil tehlikenin büyük olduğu yerlerde yenileme yaptı. Deprem toplanma alanlarını “kupon arazi” olarak görmedi ve deprem için korudu. Ve elbette bunları sadece İstanbul için değil tüm Türkiye için yaptı. 6 Şubat 2023’te Kahramanmaraş merkezli depremler meydana geldi. Alınan önlemler sayesinde çok az kişi zarar gördü. Can kaybı minimum düzeyde tutulabildi.

Bugün ne konuşuyor olurduk?

AKP’nin ve onun lideri Recep Tayyip Erdoğan‘ın başarısını konuşuyor olurduk. 100 yıllık bir cumhuriyette 20 yıl hiç de azımsanacak bir süre değildir. Bu yüzden de başarıyı sadece Erdoğan’a ve yönetimine verebilirdik.

Fakat öyle olmadı! Yerle bir olan şehirler, resmî rakamlara göre on binlerce ölü, 11 yıldır çürük olduğu bilinmesine rağmen çalışmaya devam eden hastaneler, kolonları kesilen ve görmezden gelinen binalar… Liste çok uzun. O zaman esas sorumuza gelelim: Zihin jimnastiği sonucundaki başarıda sahne ışıkları kimi gösterecekse; bu korkunç durumda da ışıklar onu gösteriyor.

Sorumlu bellidir. 100 yıllık bir cumhuriyette 20 yıl hiç de azımsanacak bir süre değildir. Sorumlu bakanlar sırayla çıkıp 6 Şubat günü, gün ağarırken her şeyin hazır olduğunu söyleyerek lafı bir noktaya getiriyorlar. Onların sözüne inanmamız için de bir sebep yok ama bu iktidar içindeki çatlağı iyi okumak gerek. Hepsinin ağzında bir Fuat Oktay ismi. Recep Tayyip Erdoğan diyemeyen, Fuat Oktay diyor. Çünkü aslında onlar da biliyor eğer başarı olsaydı bir kişinin olacaktı. Başarısızlık da bir kişinin!

Tüm yollar Roma’ya çıkıyor

Başa dönelim. Türkiye ucube bir sistemle yönetiliyor. Her karar için bir kişinin ağzına bakılıyor. Tüm yolların Roma‘ya çıktığı gibi, tüm kararlar da Cumhurbaşkanı’ndan geçiyor. İşte o yüzden Mehmet Akif’in şiirindeki dizede geçen Ömer bugün Cumhurbaşkanıdır.

“Kenar-ı Dicle’de bir kurt aşırsa koyunu, gelir de adl-i ilahi sorar Ömer’den onu” diyorsak ve bu adalet, sorumluluk alma, karar verme fikri sahiplenilen bir kültürde varsa, o zaman tartışılacak bir şey yoktur. Yıkılan her bina için, hayatını kaybeden her insan için, ada-i ilahiyi bilemem, ama hukukun hesabını sorması gerekir.

Deprem bölgesi ve bölge planlama disiplini

[email protected]

Bir önceki yazıda deprem bölgesinin geleceği ile ilgili çok genel ilkesel öneriler geliştirmeye, daha doğrusu önerilerin nasıl geliştirileceği üzerine düşünmeye başlamıştık.

Ancak geçen bir hafta içinde tek adam otoritesi tarafından, “kardeşimize bir yıl verilmesi” istendi. Bir yıl sonra her şey aynı depremden önce olduğu gibi düzeltilmiş/ onarılmış ve bütün yaraları sarılmış bir biçimde, sapasağlam ve yepyeni olacak.

Tabii ki olacak…

TOKİ ne güne duruyor?

Türkiye’nin bunca müteahhidi, özel sektörü ve inşaatçı mafyaları ne güne duruyor?

Bunca yıllık “inşaatçı kalkınma” anlayışının birikimi sabırla, böyle kötü günlerin hızla üstesinden gelebilmek için oluşturulmadı mı? Böylece deprem bölgesi bir yıl içinde, Türkiye’nin sahip olduğu sonsuz müteahhit zenginliğinin kavrayışına, anlayışına, deneyimine ve çalışıp-para kazanma azmine dayanarak hiç deprem olmamış gibi yepyeni olur, canlanır ve yoluna devam eder…

Böyle mi olacak? Olmaya başladı bile…

*

Geleceğe bakarken/ geleceği kurmaya çalışırken karmaşık ve çok boyutlu/ çok geniş bir alandan çok fazla veri toplaması ve analiz etmesi gereken, geniş bir seçenek senaryolar yelpazesi üzerinde tartışarak gelecek öngörüleri oluşturmaya çalışan çeşitli planlama disiplinleri ve yaklaşımları var.

Biz Türkiye’de genellikle ekonomik (kalkınma) planlarını duymaya alışığız. Türkiye, başlangıçta biraz daha ciddi ve planlamayı gerçekten amaçlayan, ama gittikçe sönümlenen bir planlama çabası gösterdi. Belki (resmi ama gerçekte pek kullanılmayan bir belge olarak) hala “plan” ürettiği söylenebilir. Bunları “Türkiye Kalkınma Planı” olarak biliyoruz. Genellikle beş  yıllık ve ekonomik kalkınmayı öngörmeye çalışıyor ve üzerinde geliştirilmiş 50 yıllık bir eleştiri var.

OHAL altında planlama?

Eleştirilerin temel eksenleri, bu planların tek boyutlu (ekonomi-finans) olması ve diğer tür (en önemlisi toplumsal ve ekolojik) ihtiyaçları- gelişmeyi, ekonomik gelişmenin türevleri olarak ele alması. Belki daha da önemlisi mekan boyutunun olmaması. Planların, uygulanması gereken belgeler olmaktan çok, özel sektör sermayesinin ekonomik kararlarında bazı ipuçlarını sağlamakla yetinmesi vb. Yani Türkiye’de gelişme planlı bir biçimde olmuyor, özel sektörün kar konusundaki beklentilerine, duyarlıklarına/ eğilimlerine göre gelecek kuruluyor ve devlet de bu gelişme kulvarlarının altyapılarını karlılık güdüsüne göre kendiliğinden gelişmelere uygun hale getirmeye çalışıyor.

*

Türkiye’de, 11 ilden oluşan ve kısacık bir anda son derece ölümcül çöküntüye uğramış bir OHAL Bölgesi var bugün. Ve Türkiye’nin önünde olağan bir genel seçim var. Sadece bu iki olguya bakarak bile hem bu bölgeyi hem de bu bölgeden farklı derecelerde etkilenen diğer yerleri (“bölgeleri”) nasıl bir geleceğin beklediğini herkes kestirebiliyor. İktidarın, yukarıda yazılan türde açıklamaları var; muhalefetlerin ise (çok kısa erim ve acil durumlar dışında) geleceğin nasıl kurulmasını istediklerine/ programladıklarına dair pek fazla bir açıklama yok.

Başka türlü olabilir miydi?

Başka seçeneklerimiz var mı, başka seçeneklere göre davranmak isteyen ya da böyle yapacağını/ yapılması gerektiğini söyleyen var mı?

Böyle bir talep, hatta düşünce Türkiye’de hangi çevrelerden gelebilirdi?

Böyle bir arayışı bekleyebileceğimiz çevreler neler olabilirdi?

Bilim alanı olabilirdi kuşkusuz. (“Üniversiteler” ya da “Akademik çevre” demek artık çok zor, çünkü yoklar).

Bilimi uygulayan, bilimsel ve hukuka uygun çalışan örgütlü meslek kuruluşları, başta TMMOB ve çatısı altındaki ilgili odalar, diğer meslek odaları: Barolar, Tabip Odaları, örgütlenmiş ve uygulama içinde olan meslek insanlarının bağımsız davranabilen örgütleri vb. olabilirdi.

Belki, ülkenin bağımsız ve örgütsüz olsa da söyleyecek sözü olan ve bunu çeşitli biçimlerde açıklayan entelijensiyası/ bilgeliği olabilirdi.

Politik örgütlenmeler, en başta siyasi partiler, diğer sivil politik düşünce kuruluşları siyasayı etkilemeye çalışan sivil toplum örgütleri olabilirdi. Küçük politik (belki iktidar elde etmenin ötesinde sadece kamusal yarar arayışları olduğunu düşünebileceğimiz) partilerin programlarında böylesi arayışlar geliştirilebilirdi.

En önemlisi, örgütsüz ve sivil toplumlar, bireyler ve onların yayın olanakları, “ekşi sözlük” tadındaki tartışma platformları/ medyası vb. belki yepyeni bir gelecek öngörüleri isteyebilirlerdi. Toplumun en yoksul/ gereksinimi en çok olan kesimlerini, kentleri ve tarımsal alanları ve ekolojik durumu, eşitlikçi ve ayrımcılıksız yaklaşımları gözeten kişiler/örgütlenmeler, bu ögelerin hep birlikte deprem bölgesindeki kentlerin ve kırların geleceğinde tutarlı bir demokratik yaklaşım geliştirmesini istediklerini söyleyebilirlerdi.

*

Bu 11 ildeki geleceğin kurulması ile ilgili sorun üzerinde düşünmeye başladığımızda, buradaki duruma uygun bir ele alış biçimi/ ele alış çerçevesi ya da en genel ve kapsayıcı diğer bütün uğraş alanlarını nasıl düşünülebiliriz? Bunun adını koymaya çalışalım:

Bilimsel disiplinleri ve yerel ya da yöre dışı örgütlenmeleri kapsayarak, birlikte etkileşimlerin yaratabileceği karmaşıklığı öngörerek/ bir düzeyde kestirerek, öneriler geliştirebilecek ve bunları etkin/ verimli bir uygulama düzeneklerine dönüştürerek tutarlı bir gelecek kurabilecek yaklaşımın adı “bölge planlaması”.

Türkiye’nin bölge planlamasına ihtiyacı var. Cumhuriyet yönetimi bunu en başından beri düşündü ve her seferinde bilinçli bir biçimde bölge planı yapmamayı seçti. Zaten yaptığı “ekonomik kalkınma planlarını” da özel sektöre, karar alma konusunda yardımcılıktan başka bir amacı olmaksızın yaptı. Gerçi “Türkiye, gelecek öngörülerini, toplumunu/ insanını ve ekolojik dengeleri/ doğayı gözeten planlama teknikleriyle yapsaydı ne olacaktı/ ne fark edecekti?” diye de sorabiliriz. Çünkü Türkiye, hiçbir düzeydeki planlamayı, demokratik biçimde/ hangi kesimin/ hangi alanın sorunlarıyla ilgileniyorsa oradaki insanların/ örgütlenmelerin katılımıyla yapmadı.

Hatta bunu aramadı bile. Hala da aramıyor.

Oysa deprem bölgesinin, geleceğin yeniden öngörülebilmesi için bu gün gerçekten en çok ihtiyaç duyulan yaklaşım demokratik ve katılımcı bir bölge planlaması.

Bu yapılabilir mi? Elbette yapılabilir.

Türkiye’de bunu yapabilecek bilgi birikimi/ uzmanlık, örgütlenme düzeyi, eğer düzgünce çalışmasının önündeki engel kırılırsa TÜİK’in sağlayabileceği güçlü ve zengin bir veri tabanı ve nesnel koşullara sahip bir ülke. Ancak böyle bir bakış açısına ve iradeye sahip değil.

Bunu, böyle bir öneri geliştiren hiçbir kurum, hatta birey bile olmamasından anlıyoruz.

Deprem bölgesinin, daha fazla otoriteye/ zorbalığa ve “baba devlete/baba AFAD’a”, TOKİ’ye, “ben bilirim ve senin için en iyisini ben yaparım” yaklaşımına vb. gereksinimi yok. Bölgenin geleceğini düşünmeye başlaması için bölge planlama disiplininde evrensel ya da Türkiye’de geliştirilmiş kuramdan yararlanarak, demokratik bir biçimde, özellikle toplumsal cinsiyet odaklı yerel bir katılıma dayalı plana gereksinimi var.

Deprem bölgesi için yapılabilecek bir bölge planına gereksinim var.

Bunun demokratik bir planlama anlayışıyla, anlayışı keşfederek/ geliştirerek yapabilmesine gereksinim var

Deprem bölgesinde katılımcı bir bölge planlama yaklaşımına gereksinim var.

Sesimi duyan var mı? Ses yok!

“Maraş’tan bir haber geldi. Dediler Meyrik öldü.”

Maraş’ta doğup, büyüyen hemen herkesin bildiği bir ağıttır bu. Hüzünlü bir hikayesi olan, yıllar önce Pazarcık’ta yürek acısı ile yakılmış bir ağıt.

06.02.2023 tarihinde saat 4.17’de Maraş’tan yine bir haber geldi. Merkez üssü Pazarcık olan 7,7 büyüklüğünde bir deprem olmuştu. Yetmedi, bu kez Merkez üssü Elbistan olan 7,6 büyüklüğünde ikinci bir deprem daha oldu. Yaklaşık dokuz saat ara ile. Bu kez sadece Meyrik değil, yediden yetmişe on binlerce insan ölmüştü. Üstelik sadece Maraş’ta değil, çevre illerde de. Acının yurdu olmazmış, ama o günden bugüne dünyanın bütün acıları sanki o coğrafyaya çöreklendi. İnsan yüreğinin kaldırmakta çok zorlandığı farklı farklı acılar. Hepimizi derinden sarsan ve hala kabullenmekte zorlandığı iki büyük deprem ve sonrasında arama ve kurtarma çalışmalarının ilk günde çok yetersiz kalmasının can kaybını artırması. Elbette sadece Maraş ile sınırlı olmayan ve bu kadar geniş bir coğrafyaya yayılan bir felaket ile baş etmek kolay değil. Ama ihmaller silsilesi, deprem sonrası ile değil, tam tersi depremin çok öncesinde başlamıştı.

Geçmiş, şu an ve gelecek: Hepsi enkaz altında

İlk defa 1999 Gölcük Depremi ile duyduğumuz ve göçük altında kalan insanların sağ olup olmadığını öğrenebilmek için sorulan soru, “Sesimi duyan var mı?” sorusuydu. Bu depremde de sık sık duyduk bu soruyu. Bu depremde “sesimi duyan var mı?” sorusuna, “Ses yok” yazısı da eşlik etti. Arama kurtarma çalışmalarını hızlandırmak için eğer bir enkazdan bu soruya karşılık  ses gelmedi ise “ses yok” yazısını yazarak başka enkaza yönelmiş kurtarma ekipleri haklı, olarak zamana karşı verilen yarışta. Gaye, çok kıymetli dakikaların ziyan edilmemesi.

Bir anlığına kendimizi bir enkaz önünde düşünelim. Ama ekranlardaki enkazı değil, gerçek enkazı düşünelim. Bize göre enkaz… Ama aslında neredeyse üç hafta öncesine kadar içinde hayat, orada yaşayanları geçmişini belgeleyen fotoğraflar, yüzlerce hayal ile alınmış eşyalar, geleceğe dair plan ve hayaller olan evlerdi bunlar. İçinde çocuk ve yaşam sesleri olan, mutfağından yemek kokuları gelen evler. Bunu düşündükten sonra enkaz üzerine yazılan “ses yok” yazısı gözünüze ilişsin. Sonsuza kadar sessizliğe gömülen hayatlar, geçmiş, şu an ve gelecek. Tarifi mümkün olmayan bir travma ve yürek acısı! Hele de doğup, büyüdüğünüz şehir depremden zarar gören şehirlerden biri ise. Hayatınız boyunca gönül bağınızın olduğu bir şehrin, kadim bir şehrin nerede ise yarısı yok olmuşsa.

Sadece beni şehrim, Maraş da değil yıkılan. Maraş’ın çevresindeki şehirlerin büyük çoğu da yıkıldı. Daha önce başka bir yazımda da yazmıştım. Virginia Woolf, annesini kaybedene kadar yazlarını ailesi ile birlikte St. Ives’ta geçirir. Orada geçirdiği zamanların ondaki etkisini şöyle anlatır: “Birinin geçmişi… Çocukların bahçede koştuğunu görüyorum. Gecede denizin sesi. Neredeyse hayatın kırk yılı, hepsi onun üstüne kurulu, öyle nüfuz etmiş ki asla açıklayamam.”

Uzakta olsam da artık Maraş’ta yaşamasam da hatıralarım yok oldu, çocukluğum enkaz altında kaldı. Bir ben de değilim üstelik. On binlerce insanın çocukluğu enkaz altında kaldı.

Devletin sorumluluğu ve görevleri

Benim düşünceme göre Türkiye’de en sakıncalı ve kullanılmaması gereken sıfatlardan biri, devlet büyükleri sıfatıdır. Artık devlet büyüklerinin filan olmadığı bir çağda yaşıyoruz. Politikacılar ve vatandaşlar var. Hepsi bu. İki taraf, birbiri ile olan ilişkisini sosyal sözleşme çerçevesinde yürütmek zorunda. Bunun anlamı, her sözleşmede olduğu gibi iki tarafın da birbirlerine karşı sorumlulukları ve birbirlerinden talep edecekleri hakları var. Hukuk devletlerinde sosyal sözleşme dayanağını başta Anayasa olmak üzere çeşitli yasalardan alır. Vatandaşlar, Anayasa’nın 73. maddesi gereğince vergi ödeyerek kamu hizmetlerinin yürütülmesi için devletin uzantısı olan ve politikacılardan oluşan hükümete kaynak sağlar. Hükümet de vatandaşa en temel kamu hizmeti olan, devlet müdahalesine sonuna kadar karşı olan klasik iktisatçıların bile kabul ettiği güvenlik hizmetini götürmek zorundadır. Güvenlik hizmeti, riskler çağına girdiğimiz bir dönemde çok daha geniş yorumlanırsa doğal afetleri de kapsar. Deprem yönetmeliğine göre yapılmayan binalara imar affı çıkarmak, bu hizmetin yerine getirilmediğini gösterir. Deprem bölgelerinde gereken önlemleri, deprem olmadan önce almamak yine bu hizmetin yerine getirilmediği gösterir. Depreme dayanıklı olmayan binalara ruhsat vermek de bu güvenlik hizmetinin yerine getirilmediği gösterir. Vatandaş, deprem vergileri nereye harcandı ve devlet nerede diye sorma hakkına sahiptir.

Sanırım en çok ihtiyacımız olan şeylerden biri, vatandaşlık bilincimizin geliştirilmesi ve kamu hizmetlerinin eksiksiz yapılmasını talep etme hakkına sahip olduğumuzu bilmemiz. Hiçbir politikacı, bu hizmetleri yerine getirirken bizlere, yani vatandaşlara lütufta bulunmuyor. Sosyal sözleşmenin gereğini yerine getirerek, görevini yapıyor. Bizim onlara seçim yolu ile devrettiğimiz haklarımızı kullanarak görevlerini yerine getiriyorlar, getirmeleri gerekiyor. Daha çok yazılabilir bu konuda.

Hayatımın en acı, en karanlık günlerini yaşıyorum. Maraş, 52 yıllık hayatıma meğer benim tahmin ettiğimden çok daha fazla nüfuz etmiş. Ulu Camii, Maraş Kapalı Çarşısı, Trabzon Caddesi… Maraş’a giderken ve dönerken en çok sevdiğim şeylerden biri, uçağın penceresinden izlediğim sıra sıra dumanlı dağlar. Kol kola girmiş, mor sümbüllü, nice aşiretlerin yüzyıllar boyunca konup göçtüğü dumanlı dağlar.

‘Toz ve gölgeden başka bir şey değiliz’

B o ş l u k: “Boş olma durumu, içinde, üzerinde bir şey bulunmama durumu. Eksiklik, yoksunluk duygusu. Bir kimsenin yoksunluk duygusunu uyandıran yokluğu. İçinde hiçbir cisim bulunmayan uzay.” [1]

Toz’un sözlük anlamı ise şöyle: “Un gibi çok ince duruma gelmiş toprak. Çok küçük parçacıklara bölünmüş olan herhangi bir madde.” [2]

“Toz”un tanımında sorun var: “Toprak” ve “madde” deniyor. Hareketli ve hareketsiz tüm canlı türlerinin de bir parçası olmasından, canlı ya da cansız olma durumundan, dölleyici karakterinden… söz edilmiyor.

Başa (= boşluğa) dönerek açalım: Hareketli ve hareketsiz canlı türleri yeme-içme, barınma, çiftleşme edimleri üzerinden varlıklarını yeniden ve yeniden üretirken bir tek insan benzeri olmayan bir nesne üretir. Doğada kendi başına var olmayan, doğada çözünmeyen bir nesnedir (= örneğin strafor, plastik, pil… gibi) bu. Bu nesnenin üretilmesiyle birlikte “toz”un da karakteri değişir. Öncesinde doğanın bir parçası olarak boşlukta salınan “toz”, sonrasında doğada çözünemeyen bir özellik de edinir. Bu durumu “kültür” adlandırması içerisinden düşünmeyi biraz sonraya bırakıp “toz”da kalalım.

Ötekisi olmayan, sınırsız, sorumsuz…

“Toz” boşluğun (ilk ve tek) nesnesidir. Aile’nin, ev’in, devlet ve düzenli ordu’nun, kısaca, yerleşik düzenin kural bozucusudur: Bodruma, tavan arasına, kapı ve kilit ardına, sandık ve çekmece içerisine, tünellere, köprü altına, gökyüzüne, saraylara, bankalara ve kasalara, kışlalara ve mabetlere, üniversite kampüslerine ve gökdelenlere, yeraltına sızar.

“Toz”un sınırları yoktur: Devlet, vatan, ümmet, millet, halk, sınıf, aile dinlemez. Yurt özlemi duymaz. Bayrak sallamaz. Secde etmez. Esas duruşa geçmez. Milli marş söylemez. Aşağı ve yukarı, sağa ve sola, öne ve arkaya sürekli hareket eder. Hiç kimseye ait değildir. Yersiz ve yurtsuzdur. Yeri değiştirilebilir ama yok edilemez: “Toz zerreleri, zamanın, uzayın ve anlamın enginliğinde dolanıp duran (…) göçebelerdir.” [3]

“Toz” yabanıldır. Evcilleştirilemez ve öngörülemezdir. Hareketli ve hareketsiz tüm canlı türlerinin en küçük parçacıkları bir tek boşlukta “toz”a dönüşerek yan yana gelir. Kaya gibi el değmemiş ya da plastik ve pil gibi el değmiş nesnelerin aynı boşlukta yan yana geldiği tek boyut “toz”dur.

“Toz”un içerisi ve dışarısı yoktur.

“Toz” bedenimize davet edilmeden girer ve tüm savunma mekanizmalarımızı çökertir. Şehir yakınlarına inşa edilen mezarlıklara gömülmüş cesetler “toz”a dönüşerek yerleşik canlılara tekrar ve tekrar katılır. Her yerleşik canlı ölümün bir parçasını bedeninde taşır. Bu yüzden Kutsal Kitap hatırlatır: “Çünkü topraksın, topraktan yaratıldın. Ve yine toprağa döneceksin.” [4]

“Toz”da kara mamba, aslan kral, zehirli akrep, ari ırk, dünyayı fetheden imparator, dünyanın efendisi beyaz adam, benzeri olmayan ulu önder, Tanrı’nın gölgesi kutsal kişi… gibi tüm yaftalar boşa düşer: “Yani tozda hane-içi ve kozmos, farklı türler ve biyolojik krallıklar, insan yapımı paçavralar ve bitkilerin, hayvanların ve insanların yan ürünleri arasındaki sınırlar her daim zaten aşılmıştır.” [5]

“Toz”lar arasında hiyerarşi yoktur. “Toz”lardan müteşekkil bir topluluktan söz etmek mümkün değildir. “Toz” sadece tozdur. Bu anlamda bütün diğer tozlarla kurduğu ilişkisiz ilişki hem adil ve eşit hem de yakın ve uzaktır.

“Toz”un ötekisi yoktur.

“Toz” cinsiyetsiz ve renksizdir.

“Toz” hemen yakınımızdadır; anne, baba, sevgili ve çocuktan daha yakındadır.

“Toz” insan öncesinden beri vardır; düşünülmüş olanın nesnesinden önceye uzanan bir geçmişe aittir.

“Toz” her şey ve hiçbir şeydir. [6]Varlığı olan her şeyden (= ama her şeyden) parçacıklar edinir, ama bu parçacıklarla yeni bir biçim oluşturmaz.

“Toz” her şeye gebe olan boşlukla [= hiçlikle (= sonsuzlukla)] ilişki içerisinde olan, evcilleştirilemez ve öngörülemez ilk ve tek yabanıldır.

“Toz” toprak ile havanın, hava ile suyun, su ile toprağın, doğa ile kültürün arasındaki ayrımlara hiç aldırış etmeyen tek nesnedir.

“Toz” eskiyeni ve yenieskidir [7]; ölüm ve doğumun (= polen) alanıdır.

“Toz” strafor, plastik, pil… gibi doğada çözünmeyen maddeleri “kültür” adına üreterek insan-merkezci kibrin tahribatlarını her an ve sürekli hatırlatan tek nesnedir.

“Toz” çöp, ceset ve dışkı kurularından dönüşerek ve çoğalarak hem tek adamı ve seçenlerini hem de onlara isyan edenleri ziyaret eder.

Hatırlatır: “Pulvis et umbra sumus (= Toz ve gölgeden başka bir şey değiliz). Stevens Horatius.” [8] [9]

*

[1] Türkçe Sözlük, s. 293.
[2] Türkçe Sözlük, s. 1917.
[3] Marder, M., Toz, s. 14.
[4] Kutsal Kitap: Eski ve Yeni Antlaşma, Yaratılış 3: 19, s. 3, 4.
[5] Marder, M., Toz, s. 60.
[6] Marder, M., Toz, s. 83.
[7] Marder, M., Toz, s. 18.
[8] Marder, M., Toz, s. 44.
[9] Yeni İnsan Yayınevi tarafından yayımlanacak olan Yarabıçak adlı deneme kitabından bir bölüm.

Adıyaman’da son durum: Mezarlıklarda çocuk fotoğrafları…

Video haber: Metin YOKSU

*

Depremlerin ardından geçen üç haftanın ardından Adıyaman‘da artık bir koşuşturmaca hali yok. Kentte ilk günlerde bir can kurtarmak adına koşuşturan gönüllüler yerini soğukla mücadele eden vatandaşlara yardım etmeye çalışan gönüllülere bırakmış durumda. Kent yavaş yavaş hayalet şehre dönerken bölgeye daha fazla çadır getirildiğini görüyoruz. Kızılay ve AFAD‘ın çadırlarının sayısı arttı. Ancak birçok Suriyeli mülteci kendi yaptıkları çadırda kalıyor ve bazıları henüz çadır alamamış durumda. Çadır kentlerde ise sıcak yemekler çıkmaya başladı.

Kentin önemli bir kesimi ise şehir merkezini terk etti. Kimisi köylere kimisi başka şehirlere dağıldı. Köylere gidenlerin birçoğunun dört ila beş aile bir çadırda kaldığını öğreniyoruz. Birçok insan fahiş fiyatlara kendi çabalarıyla buldukları nakliyeyle eşyalarını evlerinden başka bir noktaya taşımaya çalışıyor.

Öte yandan tuvaletlerin sayısının arttığını görüyoruz. Ancak hijyen hala bölgedeki önemli sorunlardan biri. Sağlık uzmanları salgınla ilgili büyük bir risk bulunmadığını, konuyla ilgili kontrollerin ise sürdüğünü ifade ediyor. Fakat kentte uyuz ve bitlenme şikayetlerinin ise arttığı belirtiliyor.

Bir yandan da enkaz kaldırılma çalışmaları sürüyor. Bazı enkazlar dere yatağına götürülmüş durumda.

Mezarlıklar çocuk fotoğrafları ve giysileriyle dolu. Binlerce insan Adıyaman’da artık toprak altında. Bölgede yaşama tutunmaya çalışan vatandaşlar ise bundan sonraki günlerde de dayanışmanın daha artması gerektiğini belirterek konteyner ihtiyaçlarını yineliyor.

 

İSKİ’den su tasarrufu çağrısı

İstanbul Su ve Kanalizasyon İdaresi (İSKİ), kurak geçen kış nedeniyle vatandaşlara suyun tasarruflu kullanılması yönünde çağrıda bulundu.

İSKİ’den yapılan açıklamada, küresel iklim krizi ve buna bağlı yaşanan kuraklığın etkilerini daha fazla hissettirdiği bugünlerde suyun tasarruflu kullanılmasının şart olduğu belirtildi.

‣Trakya’da istanbul’un suyunu karşılayan iki barajın doluluk oranı yüzde 5’in altında 
‣ Meteorolojiden kuraklık alarmı: Marmara ve İç Ege’de kritik seviyede
‣ Ardı ardına sıcaklık rekorları kaydedilirken kışa ne oldu?
Kaynak: İSKİ - 24 Şubat 2023 İstanbul'daki barajların doluluk oranlarını gösterir grafik.
Kaynak: İSKİ – 24 Şubat 2023 İstanbul’daki barajların doluluk oranlarını gösterir grafik.

Türkiye birkaç bölge dışında aşırı kurak bir dönem yaşıyor’

Kuraklığın, suyun tasarruflu ve verimli kullanılmasının önemini her geçen gün artırdığı vurgulanan açıklamada, “Meteoroloji Genel Müdürlüğünün, ocak ayı verilerine göre de Türkiye birkaç bölge dışında aşırı kurak bir dönem yaşıyor. Su arzının devamlılığı için tüm dünyada olduğu gibi İstanbul‘da da kullanım alışkanlıklarının değiştirilmesi gerekiyor. Su dikkatli kullanıldığında aynı ihtiyaçlar çok daha az sarfiyatla giderilebiliyor” denildi.

‣ Yanlış su yönetimi ve kuraklıkla tamamen kuruyan Marmara Gölü’nde tarım…
‣ Kuraklık: Konya Ovası, obruklardan sonra yarıkların tehditi altında
Alibeyköy Barajı son 10 yılın en düşük seviyesinde: Suların çekildiği kemerde keçiler otluyor 
Gökçe Barajı- Fotoğraf: DHA

’16 milyon İstanbullunun su kullanım alışkanlıklarını değiştirmesi son derece önemli’

İSKİ Genel Müdürü Şafak Başa, gerçekleştirilen tüm bu çalışmalara rağmen İstanbulluların da su tasarrufuna riayet etmesi gerektiğini belirterek şu ifadeleri kullandı:

“Biz İSKİ olarak İstanbulluların küresel iklim değişikliği ve buna bağlı yaşanan kuraklığın etkilerini hissetmemesi için her türlü adımı, İstanbul Büyükşehir Belediye Başkanımız Sayın Ekrem İmamoğlu’nun çizmiş olduğu vizyon doğrultusunda atıyoruz. Ancak, iklim değişikliğinin ve kurak dönemin etkilerini sınırlandırmak için hepimizin el ele vermesi, 16 milyon İstanbullunun su kullanım alışkanlıklarını değiştirmesi son derece önemli. Yarın için şimdi harekete geçmek durumundayız.”

Son derece kurak bir dönemden geçildiğini hatırlatan Başa, “Meteorolojik verilere bakıldığında da bunu rahatlıkla görebiliyoruz. Yağışlı mevsimde olmamıza rağmen istenilen düzeyde bir yağış alamıyoruz. Kuraklık noktasında olağanüstü bir dönemden geçiyoruz. Biz İSKİ olarak baraj dışı kaynaklarımızla İstanbul’u susuz bırakmıyoruz ancak bu durumun sürdürülebilir olması hemşehrilerimizin suyu tasarruflu kullanmasına bağlı” ifadelerini dile getirdi.

Ukrayna Savaşı’nın ardından küresel enerji manzarası değişti: Temiz enerjiye geçişte ivme artıyor

Rusya, farkında olmadan enerji dönüşümünü hızlandırarak, dünyanın en büyük ekonomilerinden bazılarını fosil yakıtlara olan bağımlılıklarını düşük maliyetli yenilenebilir enerji kaynakları lehine azaltmaya teşvik ediyor.

Zero Carbon Analytics tarafından yayınlanan yeni bir analiz, Avrupa Birliği‘nin (AB) Rusya’dan ithal ettiği gazın yaklaşık yüzde 75’ini şimdiden ikame ettiğini, küresel gaz talebinin ise ilk kez durağanlaştığını gösteriyor. Talebin on yılın sonunda zirveye ulaşacağı tahmin ediliyor.

AB’de gaz talebi 2022’nin ilk dokuz ayında yüzde 10 düştü ve AB’nin uzun vadeli iklim taahhütlerini yerine getirmesi halinde 2030 yılına kadar yüzde 43 oranında düşmesi bekleniyor.

Transition Zero‘ya göre, gaza kıyasla yenilenebilir enerji ve depolama sistemlerinin sunduğu maliyet tasarrufunun Rusya’nın işgali sırasında iki katına çıktığı düşünüldüğünde, yenilenebilir enerjinin son derece hızlı bir şekilde kullanılmaya başlanması şaşırtıcı değil. Dünya önümüzdeki beş yıl içinde son 20 yıldaki kadar yenilenebilir enerji üretecek; yani 2025 yılına kadar elektrik üretimindeki artışın yüzde 88’i yenilenebilir enerjiden karşılanacak, fosil yakıtlar için ise bu oran sadece yüzde 1’de kalacak.

Enerji krizinden en çok etkilenen yerlerde, yani yenilenebilir enerji payının daha yüksek olduğu bölgelerde, enerji fiyatları daha düşük oldu.

Fosil yakıtların terk edilmesi yönündeki açık argümanlara rağmen, bazı hükümetler halen daha fazla gaz altyapısı inşa ediyor. Enerji Ekonomisi ve Finansal Analiz Enstitüsü‘nün (IEEFA) Küresel LNG Görünümü raporuna göre, 2025-27 yıllarında devreye girecek olan yeni LNG projeleri dalgası, iklim hedeflerini raydan çıkaracak ve varlıkların ömürlerinin bitiminden çok önce karaya oturmasına yol açacak bir arz-talep uyumsuzluğunu tetikleyecek.

enerji

‘Rusya’nın Avrupa’ya gönderdiği doğal gaz bir yılda yüzde 80 azaldı’

Uluslararası Enerji Ajansı İcra Kurulu Başkanı Dr. Fatih Birol konuya ilişkin yaptığı açıklamada şunları söyledi:  “Ukrayna‘yı işgalinden önce Rusya, küresel piyasalara petrol ve doğal gaz ihraç eden dünyanın açık ara en büyük ülkesiydi. O zamandan bu yana bu konumunu ciddi şekilde kaybetti. Rusya’nın Avrupa‘ya boru hattıyla gönderdiği doğal gaz akışı sadece bir yıl içinde %80 oranında düştü. Küresel piyasalara petrol ihracatı şu ana kadar sadece biraz düştü; ancak bunun çoğu, gelişmiş ekonomilerde giderek daha az alıcıyla, büyük indirimlerle satılıyor.”

Hükümetlerin krizin ortasında enerji güvenliklerini güçlendirmeye çalıştıkça Rus fosil yakıtlarına daha temiz alternatiflerin hızla arttığını kaydeden Birol, “Dünya çapında eklenen yenilenebilir enerji kapasitesi 2022 yılında yaklaşık dörtte bir oranında arttı. Küresel elektrikli otomobil satışları %60’a yakın bir sıçrama gösterdi, enerji verimliliği yatırımları ve ısı pompası kurulumları arttı” diye ekledi:

“Hükümetlerin bu eşi benzeri görülmemiş ve karmaşık enerji krizine verdikleri yanıtlar takdire şayan. Benim umudum ve beklentim, şimdi durmamalarıdır. Bunun yerine, temiz enerji geçişlerini daha da hızlandırmalarıdır. Bu sadece emisyonları azaltmak için değil, aynı zamanda krizin bize daha hızlı geçişlerin enerji güvenliğini arttırdığını, istihdam yarattığını ve endüstriyel büyümeyi teşvik ettiğini göstermesi açısından da önemlidir.”

‘Putin farkında olmadan temiz enerji geçişini hızlandırdı’

Razom We Stand‘ın Ukrayna Direktörü Svitlana Romanko, “Şimdi politika yapıcıların ve güç sahiplerinin Rusya’ya yönelik petrol, gaz ve kömür para akışını kesme zamanıdır. Ukrayna halihazırda enerji şebekesini yeniden inşa ediyor ve bunun merkezi olmayan, sürdürülebilir ve temiz enerjiyle güçlendirilmiş bir şekilde yapılması gerekiyor” ifadelerini kullandı.

“Putin farkında olmadan enerji piyasalarını sonsuza kadar çarpıttı ve adil ve temiz bir enerji geçişini hızlandırmaya zorladı” değerlendirmesi yapan Romanko, şunları ekledi:

“Küresel liderler yenilenebilir enerji kaynaklarını katkılarına sunmalı ve Ukrayna’yı fosil yakıtlı terör ve iklim değişikliğine karşı kirli enerji geçmişi olmadan yeniden inşa edilen ilk ülke örneği haline getirmeli ve Putin’i, diğer petrol devlerini ve petrol ve gaz endüstrisini gerçekten acıtan yerden, kendi geleceklerinden vurmalıdır.”

‘Fosil yakıtların çıkarılması savaş, acı ve insan haklarının ihlali ile el ele gidiyor’

Almanya Çevresel Eylem Enerji ve İklim Koruma Başkanı Constantin Zerger, Rusya’nın Ukrayna’ya saldırısının dünyanın fosil yakıt kaynaklarına ne kadar bağımlı olduğunu bir kez daha gözler önüne serdiğini belirterek “Dahası, petrol ve gaz kaynakları Rusya tarafından bir silah olarak kullanıldı. Bu bize fosil yakıtların çıkarılmasının çoğu zaman savaş, acı ve insan haklarının ihlali ile el ele gittiğini hatırlatıyor” dedi: “Bu sistemden mümkün olduğunca çabuk çıkmalıyız. Bunun için yenilenebilir enerji kaynaklarının kullanımını hızlandırmalı ve enerji tüketimini mümkün olduğunca hızlı bir şekilde azaltmalıyız.”

Zerger, LNG aşırı kapasitelerinin inşası ile sadece muhatapların değiştiğini ancak bu yeni altyapının fosil bağımlılığından, bunun sonucunda ortaya çıkan savaşlardan ve iklim krizinden bir çıkış yolu sunmadığına dikkati çekti: “Bunun yerine, enerji dönüşümü için yeniden düşünmeye ve daha fazla ivmeye ihtiyacımız var.”

‘Milyonlar enerji kriziyle boğuşurken, petrol ve gaz endüstrisi rekor karlar açıkladı’

Fossil Free Politics koordinatörü Chloé Mikolajczak, “Ukrayna’nın işgalinden bir yıl sonra, Avrupa genelinde milyonlarca insan enerji ve hayat pahalılığı kriziyle boğuşurken, petrol ve gaz endüstrisi rekor karlar açıkladı” dedi.

Yakın zamanda on yıllar boyunca iklim değişikliğine dair çarpıcı çalışmalar yaptığı ancak kâr amacıyla sonuçları gizlediği ortaya çıkan fosil yakıt devi Exxon’a atıfta bulunan Mikolajczak, şunları kaydetti:

“Bu şirketler, on yıllardır Avrupalı karar alıcılara statükoyu ve kârlarını korumak için lobi faaliyetlerine milyonlar harcayan ve iklimin bozulduğunu bilmelerine rağmen gazdan uzaklaşmayı geciktiren şirketlerdir. Karar vericilerin fosil yakıt endüstrisini dinlemeyi bırakıp krizin ön cephesinde yer alan ve halihazırda çok sayıda çözüme sahip olanları dinlemeye başlamalarının zamanı geldi de geçiyor bile.”

Ember Kıdemli Enerji ve İklim Analisti Sarah Brown, “Rusya Ukrayna’yı işgali, Avrupa’yı kömüre geri döndürmek yerine tam tersi oldu. Kömürlü termik santraller sistematik bir düşüş içinde, geçen yıl yaşanan krizler nedeniyle sadece küçük bir dalgalanma oldu ve hala tarihi seviyelerin çok altında. Bunun yerine Avrupa yenilenebilir enerji kaynaklarını daha hızlı inşa ediyor. Geçtiğimiz yıl hem kömür hem de gaz enerjisinden köklü bir uzaklaşma yaşandı ve yenilenebilir enerjilere verilen destek, azalma belirtisi göstermeyen yeni bir aciliyet kazandı” ifadelerini kullandı.

Savaştaki umut ışığı: Enerji dönüşümündeki hızlanma

TransitionZero Veri Analizleri Başkanı  Seb Kennedy, “Doğalgazdan vazgeçmenin ve kömürden temiz enerji kaynaklarına geçmenin ekonomik gerekçesi, Rusya’nın Ukrayna’yı tamamen işgal etmesinden önce zaten güçlüydü” diye hatırlattı: “Bu korkunç olayda bir umut ışığı varsa, o da Rusya’nın eylemlerinin, doğalgazdan uzaklaşmanın ve temiz enerji kaynaklarını benimsemenin ekonomik faydalarını güçlendirerek Avrupa’nın enerji dönüşümünü hızlandırmış olmasıdır.”

Kennedy, şunları ekledi:

“İşgalden bu yana geçen bir yıl içinde dünya çok daha değişken bir yer haline geldi ve enerji piyasaları bunun en iyi örneği. Bugün Avrupa gaz fiyatlarında görülen göreceli istikrar sadece geçici bir rahatlamadır ve fiyatlarda daha büyük dalgalanmaların yaşanması kaçınılmazdır. AB gaz stoklarını doldurmak önümüzdeki kış 2022’ye kıyasla muhtemelen daha zor olacak çünkü Covid sonrası Çin‘in sıvılaştırılmış doğal gaz (LNG) iştahı yeniden kabardı. Yeraltı depolama tesislerini yakılamayacak kadar pahalı gazla doldurmak için Çin’le spot LNG kargoları için rekabet etmek dibe doğru bir yarıştır. AB bunun yerine rüzgar, güneş ve batarya kullanımını iki katına çıkararak ve ev yalıtımı gibi gaz talebini azaltma girişimlerini hızlandırarak ekonomik kazanç elde etmelidir.”

Avrupa Dış İlişkiler Konseyi üyesi ve Bulgaristan‘ın eski çevre bakanı Julian Popov “Rusya’nın Avrupa’ya karşı enerji savaşı Ukrayna’nın işgalinden en az 6 ay önce başladı. Savaş Avrupa’daki enerji stresini daha da arttırdı” görüşünü paylaştı.

Popov, “Şimdi iki sonuca varabiliriz” diyerek devam etti: Birincisi, doğal gaz yüksek riskli, değişken ve siyasi açıdan zehirli bir yakıttır. Dolayısıyla, sadece güvenlik nedeniyle bile Avrupa doğalgaz kullanımını azaltmalıdır. İkincisi, büyük ölçüde Avrupa’nın iklim politikaları ve yenilenebilir enerji kaynakları ile enerji verimliliğindeki ilerlemenin bir sonucu olarak Avrupa, enerji saldırganlığında Rusya’yı yenmeyi başardı. Aynı zamanda Rusya en güvenilir ve kazançlı enerji ihracat pazarını sonsuza dek kaybetti.”

UNDP’den enkaz kaldırma çalışmaları için 113,5 milyon dolar destek

Maraş merkezli 6 Şubat depremlerinde binlerce binanın yıkılması sonucu oluşan enkaz atıklarının ve moloz dağlarının temizlenmesi için Birleşmiş Milletler Kalkınma Programı (UNDP) de destek vermek için çağrı yaptı.

Programın  16 Şubat 2023’te donör desteği için dağıtılan 1 milyar ABD Doları tutarındaki geniş BM “öngörüş çağrısı”nın bir parçası olarak yaptığı 113,5 milyon ABD Doları tutarındaki finansman talebinin büyük bir kısmını moloz kaldırma oluşturuyor.

Programın Mukim Temsilcisi Louisa Vinton, “UNDP olarak erken iyileşmeye odaklanıyoruz” dedi “Acil durum müdahalesini desteklerken, bölgedeki normal yaşamı yeniden sağlamak için gerekli olacak büyük çabayı dört gözle bekliyoruz. Enkazları temizlemek hayati bir ilk adım ama enkaz altında yatan insan hayatlarına ve hayallerine saygı göstermemiz gerekiyor.”

200 bine yakın bina çöktü

UNDP’nin şu anki odak noktası, depremden etkilenen nüfusa ve acil durum müdahale ekiplerine yönelik halk sağlığı tehditlerini önlemeye yardımcı olmak. İlk önlem olarak, belediye yetkililerinin atıkların toplanması ve taşınmasında, sterilize edilmelerinde ve temiz su tedariki için  160 adet 770 litrelik çöp bidonu, 54.000 kg kalsiyum oksit (sönmemiş kireç) ve Hatay Büyükşehir Belediyesi’ne 10 bin 400 litre dezenfektan gönderildi.

Yetkililer, desteğin daha da artacağını, portatif tuvaletler ve acilen ihtiyaç duyulan ek atık toplama malzemelerinin yakında teslim edileceğini, en acil ihtiyaç duyulan hasarlı su tesisatlarını onarmak için çalışacaklarını açıkladı. Ayrıca acil durum malzemeleri deposu olarak kullanılmak üzere Hatay’a konteyner sevkiyatı da yapılıyor.

Çevre, Şehircilik ve İklim Değişikliği Bakanlığı’na göre, şimdiye kadar denetlenen bir milyondan fazla yapıdan 507.000 ayrı ev ve ofis içeren 156.000 bina ya tamamen çöktü ya da yıkılmayı gerektirecek kadar hasar gördü.

UNDP’nin ilk tahminleri, felaketin ardından 116 milyon ila 210 milyon ton moloz çıkacağı yönünde. 1999 Marmara depreminin ardından yaklaşık 13 milyon ton enkaz atığı çıkmıştı.

1.5 milyon insan evsiz

“Karşılaşılan zorluğun kapsamının anlayışlarının çok ötesinde olduğunu belirten Vinton,  “Kaldırılması gerekenlerin toplam hacmini görselleştirmeye yardımcı olması için, 1 metre yüksekliğinde molozla kaplı 10 km’ye 10 km’lik bir alan hayal edin. Bu şekilde öngörülen, tahmini enkaz alanı – 100 kilometrekare – 59 kilometrekarelik Manhattan’dan daha büyük” diye konuştu.

Yıkımın 1,5 milyon insanı evsiz bıraktığı  ve bunu telafi etmek için 500.000 yeni konut inşa edilmesi gerekeceğini tahmin ediliyor. Hayati önem taşıyan gıda, su ve diğer malzemelerin sevkiyatının önünü açmak ve normal sosyal ve ekonomik faaliyetlerin restorasyonuna başlamak için de enkazların kaldırılması gerekecek.

UNDP, “moloz yönetimi”ne çevre dostu bir yaklaşım getirmeyi, molozları basitçe boşaltmak yerine içerdiği ham maddeleri geri dönüştürmeyi amaçlıyor. Aynı zamanda, molozların taşınmasına ve işlenmesine yardımcı olmaları için yerel halktan yardım alınarak geçim fırsatları yaratmak için çalışılacak.

Bu yapılırken de Haiti, Nepal ve Pakistan dahil olmak üzere diğer bölgelerdeki depremlere müdahale konusundaki deneyimlerden faydalanılacak. Platform; Nepal’de, yönettiği hasarlı bölgelerdeki molozun yüzde 90’ını geri dönüştürmüştü.

UNDP ayrıca geçim kaynaklarının eski haline getirilmesine ve küçük işletmelerin canlanmasına yardımcı olmayı amaçlıyor. Psikososyal destek de dahil olmak üzere temel sosyal hizmetlerin sağlanmasında yerel makamlara yardımcı olmak; eski uygarlıkların paha biçilmez hazinelerinin bulunduğu bir bölgede zarar görmüş ve nesli tükenmekte olan kültürel miras anıtlarının korunmasına yardımcı olmak konuları da hedeflenen yardımlar arasında.