Ana Sayfa Blog Sayfa 542

Fransa’da emeklilik reformuna karşı düzenlenen protestolarda 500’den fazla kişi tutuklandı

Fransa Cumhurbaşkanı Emmanuel Macron’un ülkedeki emeklilik yaşını parlamento oylaması olmadan yükseltmeye zorlamasına tepki gösteren binlerce insan ülke çapında protestolar düzenledi. Polislerle göstericilerin çatışmalarına sahne olan protestolarda ülke genelinde 500’den fazla kişi tutuklandı.

Macron’un, 16 Mart’ta emeklilik yaşının 2030’a kadar 62’den 64’e çıkarılmasını öngören yasa tasarısının meclis onayı olmaksızın geçmesini sağlayacak tartışmalı yetkilerini kullanmaya karar vermesinin ardından Fransa’nın çeşitli yerlerinde protestolar ve çatışmalar başladı.

Çevik kuvvet polisi, başkent Paris‘te göz yaşartıcı gaz kullandı. Polisler, Ulusal Meclis yakınlarında bulunan Concorde Meydanı ve Şanzelize Caddesi’nde toplanmayı “kamu düzenini bozma riskleri” nedeniyle yasakladı.

‣ Fransızları sokağa döken emeklilik yasasına Senato onayı: Yeni grevler bekleniyor
Fotoğraf: Bart Biesemans / Reuters

Açıklanan protesto yasağına rağmen, göstericiler cumartesi günü Parlamentonun karşısındaki Paris Meydanı’nda ve Şanzelize Caddesi çevresinde toplandı. Yerel basında çıkan haberlere göre gösterilerde 500’den fazla kişi tutuklandı. Tutuklananlardan 283’ünün serbest bırakıldığı açıklandı.

Protestolar, 2018’deki Sarı Yelekliler eylemlerinden bu yana ülke liderinin otoritesine karşı yapılan en büyük gösteriler olarak kayda geçti.

Muhalefet politikacıları, tartışmalı yürütme yetkilerini kullanarak emeklilik yaşını 62’den 64’e çıkarmayı hedefleyen hükümeti protesto etmek üzere iki gensoru önergesi sundular. Gensoru oylamasının, bugün (20 Mart) mecliste yapılması bekleniyor.

Protestocular, Cumhuriyetçiler partisi genel başkanı Eric Ciotti‘nin Nice kentindeki ofisine saldırarak ofisin camlarının kırdı. Ciotti, duvarlarına grafitilerle mesajlar yazılmış olan ofisinden camları kırılmış bir fotoğraf paylaştı.

Daha önce siyasi grubunun emeklilik reformu konusunda hükümete karşı gensoru önergesi için oy kullanmayacağını açıklayan Ciotti, bu saldırının kendisini hükümet aleyhine gensoru önergesi lehinde oy kullanmaya zorlamayı amaçladığını söyledi.

‣ Avrupa’da ‘sıcak’ mart: Almanya’da dönüşüm, Fransa’da emeklilik grevleri
Fotoğraf: Stephane Mahe / Reuters

Polis şiddeti protesto edildi

Paris’teki Cumhuriyet Meydanı’nda toplanan yüzlerce kişi, polis şiddetine karşı tepkilerini dile getirdi. Göstericiler, gözaltı sırasında hayatını kaybedenlerin sorumlularının adalet önüne çıkarılması çağrısında bulundu.

Göstericiler, ellerinde “Adalet istiyoruz”, “Darmanin yasalarına hayır”, “Polis şiddetine hayır”, “Devlet eliyle yapılan yabancı ayrımcılığını kabul etmiyoruz” pankartları taşıdı.

Fransa’nın sömürgesi denizaşırı ülkelerde, devlet tarafından ayrımcılık yapılıp gözaltı kayıpları olduğunu belirten bazı göstericiler, “Cinayetleri işleyenler adalet önüne çıkarılsın” sloganları attı.

‣ Emeklilik reformu Fransızları kızdırdı, genel grev başladı
Fotoğraf: Stephane Mahe / Reuters

Ne olmuştu?

Emeklilik yaşının 62’den 64’e çıkarılmasını öngören yasa tasarısının son halinin parlementodan geçtikten sonra meclis onayına sunulması gerekiyordu.

Macron, yasa tasarısının Ulusal Meclis’ten geçirilebileceğinden ‘emin olmadığı’ için, yasa tasarısını hayata geçirmek için perşembe günü erken saatlerde halihazırda tartışmalı olan yürütme yetkilerine başvurarak Anayasa’nın 49.3 sayılı maddesini kullanmaya karar vermişti.

Cumhurbaşkanı Macron, sistemin çökmesini önlemek için yasa tasarısında öngörülen değişikliklerin gerekli olduğunu söyledi.

Fransa Anayasası’na göre yasal olsa da bu hareket, muhalefet partilerinin tepkisiyle karşılandı. 

Fotoğraf: Stephane Mahe / Reuters

Macron’un, Parlamento sürecini atlamak amacıyla özel anayasal yetkilerin kullanılıp kullanılmayacağına karar vermek için Başbakan Elisabeth Borne‘un, diğer bakanlar ve siyasi partilerin meclis gruplarının başkanlarıyla istişarelerde bulunduğu ifade edildi.

Borne’un attığı bu adım, pazartesi öğleden sonra parlamentoda görüşülmek üzere hükümete karşı iki gensoru önergesi sunan muhalefet milletvekilleri tarafından şiddetli eleştirilere yol açtı.

Tüm muhalefet partilerinin bir araya gelmesini gerektireceğinden, iki gensoru önergesinin geçmesi pek olası görünmüyor. 287 oyluk mutlak çoğunluk barajını tutturmak için, siyasi yelpazede radikal soldan Marine Le Pen‘in aşırı sağcı partisine ve Nicolas Sarkozy‘nin sağcı cumhuriyetçi partisine kadar birleşik bir cephe olması gerekiyor.

Gensoru önergelerinden biri, merkezci grup Liot tarafından bir tür çok partili önerge olarak öne sürüldü ve solcu partiler ittifakı tarafından ortaklaşa imzalandı. Bir başka gensoru önergesi, Le Pen’in 88 milletvekili bulunan aşırı sağcı Ulusal Birlik Partisi tarafından önerildi.

Emeklilik maaşlarındaki değişikliklere karşı birçok sendika birleşerek grev kararları almıştı. Yaklaşık iki ay devam eden protestoların ardından, söz konusu yasa tasarısının açıklanmasıyla eylemler ülke geneline yayıldı. Birçok sektör, bu haftadan itibaren grevlere katılmayı planladığını açıkladı.

Newroz ateşi depremde yitirilenlerin anısına yükseldi: Yıkılan düzenin kendisidir

Türkiye’nin dört bir yanında Newroz kutlamaları gerçekleştirildi. Finali Amed’de yapılacak olan kutlamalara başka illerde katılan binlerce insan depremde hayatını kaybedenleri andı. İstanbul’da Yenikapı’da gerçekleştirilen Newroz kutlamalarında, sahnede siyah renk hakimdi ve “Hükümet istifa” sloganları. Binlerce insanın elinde, Yeşil Sol Parti’nin bayrakları bulunuyordu.

‣ Kapatılma tehdidiyle karşı karşıya olan HDP, Yeşil Sol Parti’ye taşınabilir

İstanbul’da Barış Anneleri’nin yaktığı ateşin çevresinde halaylar çekildi. Günün sonunda ise 224 kişi gözaltına alındı. İstanbul Valiliği’nden şu açıklama yapıldı:

“Fatih İlçemiz Yenikapı Miting Alanı’nda, bugün HDP İl Başkanlığı tarafından düzenlenen ‘Nevruz Kutlaması’ açık hava toplantısı sırasında; Alana yasadışı pankart ve flama sokmaya çalışan, yasadışı slogan atarak taşkınlık çıkaran (224) şahıs hakkında güvenlik güçlerimizce yakalama işlemi uygulanmıştır. Konuyla ilgili tahkikat devam etmektedir.”

Fotoğraf: Ömer Dönmez/ Rudaw

‘Yaşananlar kader değil, iktidarın bilinçli politikalarının sonucu’

İstanbul’da gerçekleştirilen Newroz’da sahneden şu ifadeler dile getirildi:

“Yasımız, öfkemiz çok büyük. Başta depremlerde hayatını kaybedenlerin yakınlarına baş sağlığı, yaralanan yurttaşlara geçmiş olsun dileklerimizi tekrar ediyoruz. Bu seneki Newroz ateşini depremlerde yitirdiğimiz canlarımız için yakıyoruz. Yıkılan düzenin kendisidir. Depremde yıkımın büyük olması, ölümlerin katliama dönüşmesi AKP-MHP iktidarının politikalarıdır. AKP-MHP iktidarında vücut bulan faşist, talanacı, rantçı politikalar buna sebep olmuştur. Depremin bir katliama dönüşmesinin hesabını soracağız. Yaşananlar kader değil, iktidarın bilinçli politikalarının sonucudur.

Yeni günde yeni yaşamı öreceğiz. Gün tek adama, kapitalist rant rejimine ve faşizme karşı mücadele günüdür. Her birlikte mücadele edeceğiz. Tecrite karşı özgürlüğü savunacağız.

Fotoğraf: BirGün

AKP-MHP iktidarı barışı ve kardeşliği hedef almaktadır. Tecrite karşı çıkmak yaşamı savunmaktır. Kadınlar, çocuklar, ezilenler, mülksüzleştirilenler, yoksullar ve emekçiler ölüyor. Emperyalist hegemonya savaşları devam etmektedir. Yaşananlar çıkar ve paylaşım savaşıdır.

Ülkemizde ise AKP-MHP iktidarı çoklu kriz koşullarında tekçi, şoven, ırkçı politikalara her geçen gün daha fazla sarılıyor. Savaşa, kutuplaşmaya dayalı politikalar kaynakların silahlara ayrılması sonucu ülkemiz ekonomik krize sürükleniyor. Bu karanlık dağıtılacaktır. Newroz kutlu olsun.”

‘Newroz direniştir, mücadeledir, barıştır’

HDP Eş Genel Başkanı Pervin Buldan ise sahnede yaptığı konuşmada şu ifadeleri kullandı:

“Newroz bu ülkeyi yönetenlere, Ankara’ya, siyasi iradeye buradan güçlü bir mesajımızın verildiği gündür. Newroz aynı zamanda savaş ve tecrit politikalarına, hukuksuzluklara, Türkiye halkları olarak karşı çıktığımız, gücümüzü bir kez daha gösterdiğimiz bir gündür. Newroz aynı zamanda direniştir, mücadeledir, barıştır. Savaş politikalarını yürütenlere karşı büyük bir barış istendiğini, çözümün diyalog ve müzakereden geçtiğinin anlatıldığı bir gündür.”

Ülkeden Newroz ateşi yükseldi

Ülkenin dört bir yanından Newroz ateşi yükseldi. Adana, Antalya, Aydın, Batman, Bingöl, Bitlis, Bursa, Denizli, Dersim, Hakkari, Iğdır, İstanbul, İzmir, Mardin, Kocaeli, Muş, Siirt, Van… Her birinde Newroz ateşi, depremde yitirilen canlar için yakıldı.

İzmir’deki Newroz etkinliğinde sahnede Türkiye İşçi Partisi (TİP) Genel Başkanı Erkan Baş vardı. Baş, şunları söyledi:

“Yıllardır bölmeye, ayrıştırmaya çalıştıkları halklarımız birbirine el uzattı. Hepsinin hesabını birlikte soracağız. Şimdi hazır olsunlar. Asrın hesaplaşması geliyor. Bu meydanda toplananlar bizim kardeşlerimiz. Bunlar şimdiye kadar bizi açlıkta, yoksullukta birleştirdiler. Şimdi zafer için birleşiyoruz.”

‘Biz, çok güçlü bir şekilde Meclis’e döneceğiz’

Van’da soğuk havaya rağmen binlerce insan Newroz alanına geldi. Burada sahnede söz alan HDP Van Milletvekili Sezai Temelli ise şunları söyledi:

“Masayı devirenler bilsin ki HDP var. HDP o masayı muhatabıyla mutlaka kuracaktır. Şimdi önümüzde seçimler var. Bir oyumuzu bile ziyan etmeyeceğiz. O oylar onlarca yıllık mücadelenin emanetidir. Biz, çok güçlü bir şekilde Meclis’e döneceğiz.”

Amed’de Newroz: Onları sandığa gömeceğiz

Yarın ise Newroz’un finali Amed’de gerçekleştirilecek. Amed halkı, bu yıl savaşa, zulme, sömürüye, ranta ve talana karşı alanda olacaklarını belirterek, deprem yaralarını sararken iktidarı tarihe gömecek seçimin de startını vereceklerini belirtiyor.

Newrozları kaçırmadığı için kendisine “Newroz çocuğu” diye seslenildiğini dile getiren 74 yaşındaki Mehmet Demir, “Newroz savaşa ve zulme karşı durmaktır. Bu zalimlere karşı yine Newroz’a gideceğim ve tüm halkımız katılmalıdır” çağrısında bulundu. Barış ve özgürlük dileğinde bulunan Turgay Kaya da, “Halkımız kitlesel bir şekilde Newroz’u sahipleniyor ve onları sandığa gömeceğiz” diyor.

Kolombiya’da beş yılda 210 bin hektar orman, sığır yetiştiriciliği için yok edildi

Kolombiya‘nın uzun yıllar devlet ile Kolombiya Devrimci Silahlı Kuvvetleri (FARC) arasında yoğun çatışmalara sahne olan Caqueta bölgesi, Kasım 2016’da barış anlaşması imzalanmasından bu yana çevresel sorunlarla mücadele ediyor.

FARC üyelerinin bölgeyi terk etmesinden sonra büyükbaş hayvan ticareti yapmak isteyen yerleşimciler, sığırlarına alan açmak için ormanları yakıyor. Silahlı gruplar ise otorite boşluğundan istifade ederek silah satın almak için ağaçları kesip satıyor.

‣ Kolombiya’da FARC’ın çekildiği bölgelerde ormansızlaşma yüzde 44 arttı!

Çevre Bakanlığına göre ülkede yapılan kereste ticaretinin yüzde 47’si, yasa dışı ağaç kesiminden sağlanıyor.

Basına yansıyan haberlere göre Caqueta’ya bağlı San Vicente del Caguan ve Cartagena del Chaira kasabalarında, FARC’ın silah bırakmasıyla ortaya çıkan çok sayıda silahlı grup, bölge halkını tehdit ettikten sonra arazileri düşük bedellerle satın alarak ormanları talan ediyor.

‣ Kolombiya daha yeşil bir ekonomi için fosil yakıt araştırmalarını durdurdu

Ülkede devletin güvenlik tedbirlerinin ve denetimlerinin yetersiz olması nedeniyle orman arazilerinin talan edilmesi durdurulamıyor.

Yapılan araştırmalar, Caqueta yönetim bölgesinde son beş yılda 210 bin 880 hektarlık ormanda ağaçların, sığır yetiştiriciliğine alan açmak için kesildiğini ortaya koyuyor.

Yerel lider Oswaldo Zafirecudo Kuyoteca, yaptığı açıklamada, yetişmesi 80 ila 100 yıl süren ağaçların belli bir miktar para karşılığında kesildiğini ifade ediyor.

Kuyoteca, silahlı grupların tehdit ve baskıları nedeniyle ata yurtlarını terk etmeye zorlandıklarını belirterek hükümetten yardım beklediklerini vurguluyor.

‣ Kolombiya’da hedef orman kaybına yol açmadan çikolata üretebilmek

‘Ülke topraklarının yarısından çoğu orman alanı’

Orman ve Karbon İzleme Sistemi Başkanı Ederson Carera ise Kolombiya’nın bir orman ülkesi olduğuna dikkati çekerek, “Bu ülke topraklarının yarısından fazlası yani 60 milyon hektarı orman alanı” diyor.

Carera, Choca bölgesinde 10 bin 46 hektarlık alan, Amazon‘da 60 bin 373 hektar, Antioquia‘da 20 bin 582 hektar ve Kuzey Santander‘de ise 4 bin 92 hektar alanın tahrip edildiğini aktarıyor.

‣ İklim krizi: Amazon yağmur ormanları kritik eşiğe yaklaştı
‣ İnsan faaliyeti ve kuraklık Amazon’un üçte birinde bozulmaya yol açıyor

‘Telafisi olmayan zararlara yol açıyor’

Amazon Üniversitesi’nden Prof. Dr. Jorge Pulecio da Yeşil Çevre dergisine yaptığı değerlendirmede, Caqueta’daki orman alanının sığır yetiştiriciliği için uygun olmadığının, bu faaliyetlerin ekosistemde telafisi olmayan imkansız zararlara yol açtığının altını çiziyor.

Pulecio, ağaçların kesilmesinin bu hızla gittiği takdirde bölgedeki yeşil alanın 50 ila 70 yılda yok olabileceği konusunda uyarıyor.

Dünya Orman Günü’ne özel ‘Ormanlarda Bahar İndirimi’

Her yıl 21 Mart günü, tüm dünyada Dünya Orman Günü[1] olarak kutlanır. 21 Mart Kuzey Yarımküre için baharın başlangıcıdır. Kışın bitmesini, doğanın uyanışını simgeler.

Ne yazık ki, Türkiye’de uzun zamandır 21 Mart’ı ağız tadıyla kutlayamıyoruz. Kutlayamıyoruz, çünkü ülkemiz ormanları için güzel gelişmeler yaşanmıyor. Bu yıl önceki yıllardan da kara bir tablo var önümüzde. Bir önceki yazımda  ülke depremin yarattığı büyük yıkımla cebelleşirken iktidarın ormanlara vurduğu iki büyük darbeden söz etmiştim. Bunlarla da kalmadılar. Daha depremin kırkı çıkmadan, 1 Mart 2023 tarihinde Kocaeli Milletvekili İlyas Şeker, Kırklareli Milletvekili Selahattin Minsolmaz ve 204 milletvekili TBMM Başkanlığına bir kanun teklifi sundu. ‘Orman Kanunu ve Bazı Kanunlarda Değişiklik Yapılmasına Dair Kanun Teklifi’ adını taşıyan bu teklif, ben yazıyı gazeteye ilettiğimde Meclis’te yasalaşma sürecinde yol alıyordu. Düşünün, 206 milletvekili, asrın felaketi dedikleri olayın yaralarını sarmak yerine Orman Kanunu’nda değişiklik yapmayı daha önemli bulmuşlar. Üstelik bunlardan altısı Gaziantep, beşi Adana, dördü Hatay, dördü Kahramanmaraş, ikisi Malatya, ikisi Adıyaman ve biri de Osmaniye milletvekili. Yani depremin can evinden vurduğu illerin halkını temsil ediyor bu vekiller, inanırsanız eğer.

Kimi okuyucular her şeye rağmen olumlu da düşünebilir. Belki de teklif ormanlarımızı daha iyi korumaya, nitelik ve nicelik olarak geliştirmeye yöneliktir. Olamaz mı? Keşke olabilir diyebilsem. Ne mümkün? Teklifin yasalaşması durumunda olacaklar pek çok basın yayın organında ele alındı, anlatıldı, uyarılar yapıldı. Ben bu yazıda teklifin yalnızca bir yönüne, özel ormanlarla ilgili düzenlemesine, pek bakılmayan bir açıdan bakmaya çalışacağım.

Özel ormanlar ne kadar özel?

Çok fazla ayrıntıya girmeden anlatmaya çalışayım. Osmanlı İmparatorluğu zamanında ormanlarda özel mülkiyet yok denecek kadar az. Bırakın ormanları, tarım topraklarında bile özel mülkiyet son derece sınırlı. Köylü toprağın sahibi değil, toprağın sahibi devlet, köylü bir tür kiracı konumunda. Cumhuriyet böyle bir toprak rejimi devralıyor Osmanlı’dan. 1870 yılına kadar ormanlara yönelik bir yasal düzenleme bile yok. Özel ormanların hemen tamamı padişahın şu ya da bu nedenle kimi asker ya da devlet çalışanlarına devlet arazilerini dağıtmasından meydana geliyor. Örneğin saraydan kız alan damatlara bu tür araziler verildiğini biliyoruz. Bu arazilerin içinde orman varsa, mülkiyeti devletten özel kişilere geçtiği için özel orman haline geliyor.

Özel ormanların miktarına ilişkin ilk istatistikler ise 1937 yılına ait[2]. Güvenilirliği düşük de olsa o tarihe ilişkin özel orman varlığı yaklaşık 230 bin hektar kadar. Aynı tarihteki toplam orman varlığı ise 9 milyon 300 bin hektar civarında. Yani özel ormanların toplam orman varlığı içindeki payı %2,5’i bile bulmuyor.

Önce devletleştirilip sonra sahiplerine iade edilen özel ormanlar

1945 yılında, bence içerik olarak doğru ama zamanlama olarak yanlış bir adım atılıyor. 3116 Sayılı Orman Kanunu’nda değişiklik yapan 4785 Sayılı Kanun ile bütün özel ormanlar devletleştiriliyor. Ne var ki, 1937 yılında çıkarılan, ormanları sıkı bir şekilde koruma altına alan, köylülerin ormanlardan parasız yararlanma haklarını kaldıran ve devlet orman işletmeciliğini benimseyen 3116 Sayılı Kanun’a yönelik tepkiler, devletleştirme ile had safhaya varıyor ve takip eden iki yıl içerisinde çık(arıl)an orman yangınları nedeniyle 300 bin hektara yakın orman alanı zarar görüyor.

1946 yılında geçilen çok partili rejim, uygulanmaya çalışılan koruma öncelikli ormancılık yaklaşımına yönelik tepkileri fırsat bilip ormanları siyasi propaganda malzemesine dönüştürüyor. 1950 yılında çıkarılan ve yine 3116 Sayılı Orman Kanunu’nda değişiklik yapan 5658 Sayılı Kanun ile devletleştirilen özel ormanların sahiplerine ya da mirasçılarına iade yolu açılıyor. Ancak hak sahiplerinin çok büyük bir bölümü iade hakkından yararlanmak için başvuru yapmadığından, devletleştirilen ormanların çok az bir bölümü yeniden özel orman statüsüne dönüyor. 1961 yılına ait bir istatistikte[3] toplam özel orman miktarı 12 bin 352 hektar olarak görünüyor. Orman Genel Müdürlüğü tarafından 2020 yılında yayımlanan ‘2020 Türkiye Orman Varlığı’ adlı rapora göre ise özel orman miktarı 30 bin hektar civarında ve toplam orman alanının binde ikisinden daha az.

İstanbul’un özel ormanları

Peki, yurttaşların kendi çabalarıyla, kendi arazilerinde ağaçlandırma yaparak oluşturduğu, öyle padişah fermanıyla devlet ormanlarının üzerine konarak[4] değil, alın teriyle kurduğu özel orman yok mu? Var. Denizli iline bağlı Çal ilçesi bu açıdan parmakla gösterilecek bir örnek. Bu konuda daha kapsamlı bilgiye ulaşmak isteyenler Türkiye Ormancılar Derneği için birkaç meslektaşımla yazdığımız ve kapsamlı saha incelemeleri ile belge taramaya dayanan raporu okuyabilir. Gelin görün ki, ülkedeki özel ormanların büyük çoğunluğu böyle bir emek dayanağından yoksun. Hele kanun değişikliği teklifinin gerekçesinde belirtilmeyen ama asıl gerekçenin o olduğu herkes tarafından bilinen rant penceresinden konuya baktığımızda açık ara öne çıkan İstanbul’daki özel ormanlara baktığımızda alın teriyle oluşturulmuş özel ormanı bulamazsınız. Neden mi böyle söylüyorum? Açıklayayım:

İstanbul Orman Bölge Müdürlüğü kayıtlarına göre İstanbul’da 2022 yılı itibarıyla 43 tane özel orman var. Bunlardan 18 tanesi Sarıyer, 15 tanesi Beykoz ilçesi sınırlarında. Kalanlar da Çatalca, Pendik, Kartal ve Tuzla gibi ilçelere dağılmış. Yani İstanbul’un doğal olarak ormanlarla kaplı bölgelerinde bu özel ormanlar. Yani doğal ormanlardan bir şekilde koparılıp özel mülkiyete geçmiş ormanlar. Örnek olarak aşağıya koyduğum haritayı incelemenizi istiyorum. Bu harita Beykoz Orman İşletme Şefliği için 2012 yılında yapılmış Amenajman Planında yer alan daha büyük bir haritadan bir kesit sadece.

Haritada kahverengi olarak görünen kısımlar orman, benekli yeşil ile gösterilen yerler ise yerleşim. Elbette bu yerleşimlerin tamamının eskiden orman olduğunu söylemeye gerek yok. Beyaz ile görünen kısımlar ise özel orman. İşte, rant buralar için söz konusu. Halkın ormanlarından bir zamanlar imtiyazlı birilerine dağıtılmış arazi parçaları. Kent gelmiş bu alanların kapısına dayanmış. Bunlardan bazıları aşağıda belirteceğim 1987 yılı değişikliğiyle zaten ormanı lüks sitelere çevirmiş durumdalar. Ama yetmiyor!

Duyun da inanmayın: Özel orman sahipleri mağdurmuş

 Yukarıda belirttiğim kanun teklifi yine yukarıda bahsettiğim özel ormanların orman statüsünden çıkarılması için 6831 Sayılı Orman Yasası’na bir madde eklenmesini öngörüyor. Neden mi? Çünkü özel orman sahipleri mağdurmuş. İnanmazsanız teklifin bu maddeye ilişkin gerekçesini aşağıya aynen kopyalayayım:

“Bu kanun düzenlemesi ile orman kadastrosu çalışmaları sonucunda hususi orman olarak sınırlandırılan veya hükmen hususi orman statüsüne kavuşan taşınmazların orman kadastro komisyonları marifetiyle yeniden incelenmesi neticesinde birçok kişinin mağduriyetinin giderilmesi sağlanacak olup, önemli bir ormancılık sorununun giderilerek ülke ekonomisine değer kazandırılması amacıyla ek 20 inci madde ilave edilmiştir.”

Gördünüz mü? Birçok kişinin mağduriyeti giderilecek, önemli bir ormancılık sorunu  çözülecek ve ülke ekonomisine değer kazandırılacakmış. Nasıl? Özel orman önce orman statüsünden çıkarılacak, ardından yapılaşmaya açılacak, mağdur özel orman sahipleri paraya boğulacak, cak, cak, cak… Bu arada akla şöyle bir soru da gelebilir; Adamın özel mülkü, başını sokacak bir ev de mi yapamayacak? Mesele o değil. Zira adını sıkça geçirdiğim 6831 Sayılı Orman Kanunu’nun 52’inci maddesinde 1987 yılında değişiklik yapılarak, özel ormanlarda yatay alanının %6’sını geçmemek üzere inşaat yapılabilme olanağı yaratılmıştı. Şöyle bir hesap yapalım, alt sınır büyüklüğünde olan 3 hektarlık (30 bin metrekare) bir özel ormanda 1.800 metrekarelik inşaat yapmak olanaklı. 1.800 metrekare taban alanı olan bir inşaatı varın siz düşünün artık. Yani, mesele başını sokacak bir evden çok daha fazlası. Mağduriyet diye bize yutturulmaya çalışılan şey de bu!

Şimdi özel ormanları devletleştirmenin tam zamanı

1945 yılında özel ormanların devletleştirilmesi zamanlama olarak hatalıydı. Bugün hem zamanlama hem de diğer açılardan koşullar çok daha uygun. Emekle (önceden orman olmayan arazinin sahibi tarafından ekim ya da dikim yaparak) oluşturulanlar hariç tutulmak kaydıyla bütün özel ormanlar devletleştirilmeli. Mülkiyet hakkının kutsallığını bir ölçüde kabul etsek bile bu ormanların nasıl özel mülk haline geldiğini gözden uzak tutamayız. Osmanlı sarayının bazı kişilere tanımış olduğu ayrıcalığın korunmasında ben kutsal bir yan göremiyorum. Bunu yapmak için ilave bir yasal düzenlemeye ihtiyaç olduğunu da sanmıyorum. Anayasa’nın 46’ncı maddesinin ilk fıkrası aynen şöyle:

“Devlet ve kamu tüzel kişileri; kamu yararının gerektirdiği hallerde, gerçek karşılıklarını peşin ödemek şartıyla, özel mülkiyette bulunan taşınmaz malların tamamını veya bir kısmını, kanunla gösterilen esas ve usullere göre, kamulaştırmaya ve bunlar üzerinde idarî irtifaklar kurmaya yetkilidir.”

2942 Sayılı Kamulaştırma Kanunu’nun 3’üncü maddesinin birinci fıkrası da şöyle diyor:

“İdareler, kanunlarla ve Cumhurbaşkanlığı kararnameleriyle yapmak yükümlülüğünde bulundukları kamu hizmetlerinin veya teşebbüslerinin yürütülmesi için gerekli olan taşınmaz malları, kaynakları ve irtifak haklarını; bedellerini nakden ve peşin olarak veya aşağıda belirtilen hallerde eşit taksitlerle ödemek suretiyle kamulaştırma yapabilirler.”

Şu halde, Orman Genel Müdürlüğü, bir kamu idaresi olarak Anayasa’da aranan kamu yararı şartı gereğince devlet ormanlarından koparılarak özel şahıslara verilen ormanları bedelini ödeyerek kamulaştırma yapamaz mı? Bal gibi yapabilir. Hatta yapmalıdır. Zira devlet ormanlarından koparılarak özel mülkiyete geçen ormanlar, hele Meclis’teki teklif yasalaştıktan sonra devlet ormanlarının bütünlüğü ve korunması açısından da büyük bir risk yaratacak. Yapılaşmaya açılan bu alanlar devlet ormanlarında da yapılaşma tehlikesini beraberinde getireceği gibi parçalanma yoluyla civar ormanlardaki ekosistem dengelerine büyük zararlar verecek.

Asıl soru şu: Ormancılık bilim ve mesleğinin bütün temel ilkelerini bir kenara koyup iktidarın emir kulu haline gelmiş orman idaresi böyle bir yaklaşım sergileyebilir mi? Kesinlikle hayır. Öyle görünüyor ki, bu önerimin ciddiye alınabilmesi için yeni bir iktidar ve yeni bir ormancılık anlayışı şart. Millet İttifakı’nın ortak politika belgesindeki ormancılık bölümüne baktığımda bu ve buna benzer öneriler için umutlanıyor muyum? Maalesef, yine hayır.

*

[1] International Day of Forests
[2] Bingöl, İ.H., 1990b. “Geçmişten-Günümüze Ormanlarımız ve Ormancılığımız”, Ormancılık Eğitim Vakfı Yayın No: 4, Matbaa Teknisyenleri Basımevi, Cilt II, İstanbul.
[3 İstanbullu, T., 1978. “Türkiye’de Devletten Başkasına Ait Ormanların İdare ve İşletilmesi Üzerinde Araştırmalar”, İstanbul Üniversitesi Orman Fakültesi Yayınları No: 263. Çelikcilt Matbaası, İstanbul.
[4] Bazı özel ormanlar zaman içerisinde miras, alım-satım vb. işlemler yoluyla el değiştirmiş olabilir.

 

AKP’nin yolu çıkmaz sokaklar

6 Mart‘ta Millet İttifakı‘nın bir takım sendelemeler sonrasında adayını ilan etmesi ve gözlerini hemen deprem bölgesine çevirmesiyle geçtiğimiz haftanın hareketli tarafı Cumhur İttifakı‘ydı. Genişleme çabaları, ittifak görüşmeleri ve ittifak görüşmelerinden kamuoyuna yansıyanlarla birlikte 14 Mayıs‘ta gerçekleşecek seçimin bir parti seçimden daha çok bir zihniyet seçimi olması niteliği de netleşti.

Öncelikle Adalet ve Kalkınma Partisi Genel Başkanı Recep Tayyip Erdoğan‘ın bir açıklamasıyla başlayalım. Erdoğan, AKP İl Başkanları toplantısında konuştu ve “Karşımızda bir ittifak değil, pazarlığa kurulu bir koalisyon var” dedi. Bu enteresan bir ayrım ve ittifak içi demokrasi anlayışları açısından bize bir fikir verebiliyor. İttifaklardaki parti sayılarına baktığımızda çok bir fark yok ve hatta AKP’nin başını çektiği ittifak daha kalabalık. Fakat üstü kapalı bir şekilde “Bizde kararları ben alıyorum, bakmayın bu kadar partiye!” diyor Erdoğan. Peki gerçekten öyle mi? Cumhur İttifakı’na yeni katılanlar ve katılması düşünülenler bize AKP’nin yolu için neler söylüyor?

AKP’nin ittifaklarının anlamı

Öncelikle enteresan bir durum oldu ve (elbette bu partilerin o partilerle net bir alakası olmadığını bilerek söylüyorum bunu) DSP ve ANAP‘ın katılmasıyla birlikte 21 yıllık iktidar söylemi 24 yıllık iktidar söylemine evrilebilir hale geldi. DSP-ANAP-MHP Koalisyonu, iki lideri ölmüş olmasına rağmen Cumhur İttifakı’nda buluştu. Depremden hemen sonra bu koalisyonun ne kadar başarısız olduğunu ve Bülent Ecevit‘in de nasıl pasif kaldığını anlatan AKP’liler herhalde şu anda eskiye dönük olarak bir sosyal medya temizliği yapıyorlardır.

Mevcut yapısıyla Cumhur İttifakı Türkiye’nin son iki büyük ekonomik krizinin faillerinin ve son iki büyük depreminin ardından yaşanan aksaklıkların sorumlularının toplandığı bir ittifak oldu. Karl Marx‘ın Louis Bonaparte’ın 18. Brumaire’inde Hegel’e atıfla söylediği “Hegel, bir yerde, şöyle bir gözlemde bulunur: Bütün tarihsel büyük olaylar ve kişiler, hemen hemen iki kez yinelenir. Hegel eklemeyi unutmuş; ilkinde trajedi , ikincisinde komedi olarak.” cümlesini DSP ve ANAP için hatırlatıp işin daha ciddiye alınması gereken kısmına gelelim.

Hür Dava Partisi ve Yeniden Refah Partisi de AKP’nin genişlemek için görüştüğü partiler arasında. YRP’nin durumu henüz belli olmamış olsa da Hüda Par’ın ittifaka katıldığı söyleniyor. Bu ikisinden Yeniden Refah Partisi daha yeni olmasına rağmen ne olduğu daha çok bilinen taraf. Pandemi döneminde pandeminin yalan olduğundan aşı karşıtlığına; iklim krizi diye bir şey olmadığından depremin HAARP tarzı aletlerle insan eliyle yapıldığına kadar ne kadar komplo teorisi varsa birleştirmiş bir parti. Dini söylem kullanan komplocu bir Facebook profili diyebiliriz. Fakat aile içi şiddeti engellemek için çıkartılan 6284‘ün kaldırılmasını istemeleri (ve bu yasayı da pandami ve iklim krizi yalanını ortaya atan küresel güçlerin aileyi ortadan kaldırmak için çıkardığını söylüyorlar!), LGBTİ+ derneklerinin kapatılmasını savunmaları da işin hayata dokunan ve şiddetle karşı çıkılması gereken tarafları.

Hüda Par ise daha eski bir parti. Tarihinin nerelere vardığını, ne amaçla kurulduğunu ve daha sonra ne amaçlarla kullanıldığını isimleri her gündeme geldiğinde zaten görüyoruz, duyuyoruz ve okuyoruz. Aynı sosyolojik tabana dayandıkları örgütün Wikipedia sayfasına baktığınızda rakipleri arasında ilk sırada Türkiye var. Üçüncü sırada da Ülkü Ocakları bulunuyor. Türkiye’nin gündemine domuz bağı ile işkenceyi getirmiş, enseden tek kurşunla öldürmeyi bir imza olarak kendine seçmiş bir dar yapının genişlemek için kullandığı bir partiden bahsediyoruz. YRP’nin yasaların kaldırılması ya da derneklerin kapatılması isteği bile naif kalıyor. Zaten AKP’nin yolunun çıkmaz sokaklara ulaşması da burada başlıyor.

Adalet ve Kalkınma Partisi hiçbir zaman makul bir parti değildi ama kazandığı için makul maskesini çıkarması gerekmiyordu. Kaybetme tehlikesi ortaya çıktıkça Erdoğan kendilerinden de marjinal yapıların düşüncelerine boyun eğdi çünkü makul tarafta gidilecek bir gıdım bile yol kalmadı. Bu marjinalleşme ile birlikte Hüda Par’a ya da kendi partisindeki kadın politikacıları bile çileden çıkartacak fikirdeki partilere ihtiyaç duyar hale geldi. Bu Millet İttifakı’nın farklı düşünceleri birleştirip “herkes” olma isteğinden farklı. Çünkü AKP sadece kendi düşüncelerini daha radikal hale getiren ve gelişmeye kapalı “çıkmaz sokakları” ittifaka katıyor. İttifak geleceğe dönük değil. Hatta zamana karşı.

 

Demokrasi/ ittifak/ katılım/ oydaşma

[email protected]

Bu deneme, demokrasinin işleyiş mekanizmaları bakımından siyasi partiler arasındaki beraberlik/ ittifak ya da birlikte karar alma ve uygulamalardaki gelişmelerin bize neler düşündürdüğü/ öğrettiği üzerinde yoğunlaşacak. En azından “neleri düşünmek ve analiz etmek isteyebileceğimiz ve bilmemiz gerekenler bakımından eksikliklerin neler olabileceği” gibi sorular üzerinde duracak.

Önce çoktandır savunduğumuz önermeye yeniden dönelim: “Kentler/ (semt-mahalle vb. gibi) kent alt birimleri/ her türlü yerleşim birimi demokratik biçimde yönetilerek kendi geleceğini hazırlayacaksa (ya da planlayacaksa), katılımcı bir demokrasinin genel konjonktürü ve o yere özgü gereksinimlerini dikkate alarak tasarlaması için etkin işleyiş nasıl sağlanabilir?” Temel soruyu böyle belirlersek eğer, birçok başka soruyu da yanıtlamak gerekecek.

Kentler, her bakımdan (gerek sosyolojik özellikler ve ekonomi-üretim-sınıf bakımından konumlanışlar, politik yapılar, yerel-kültürler/ tarihi birikim ve ideoloji vb.) farklılıklar içeren ve türdeş olmayan (son derece heterojen de diyebiliriz) sivil örgütlerin/ toplum kesimlerinin/ bireylerin bir araya gelmesiyle oluşur. Kentler, bütün bu faktörlerin sürekli devindiği-farklı hızlarda değiştiği makro toplumsal sistemler olarak düşünülebilir.

Kenti kent yapan, bu inanılmaz derecede karmaşık ve sonsuz çeşitlilik içeren toplulukların/ bireylerin kentteki, daha da çok kentin kamusal alanındaki beraberliği/ etkileşimi ve birlikte devinmesinden/ bu dinamizmden yansıyan renklerin tonlarıdır.

Temsili demokrasinin ‘doğası’

Ancak kentin bu son derece çok katmanlı ve karmaşık sisteminin iyi işleyebilmesi, barındırdığı bütün çeşitliliği yansıtan ögeler bakımından yaşanabilir/ tercih edilir bir toplumsal – politik ve kültürel kaliteyi kentin kamusal ve özel alanlarında sunabilmesine bağlıdır. Aynı biçimde geleceğini de bu standartları sağlayacak/ iyileştirecek biçimde yeniliyor/ sürekli olarak yeniden kurabiliyor olması ortak bir iradenin işlevsel olmasına (politik anlamda demokrasinin varlığına da diyebiliriz) bağlıdır.

Şöyle de söyleyebiliriz: Kentin bütün bu ögeler (insanlar canlı ve cansız doğa/ ekolojik sistem vb.) bakımından belirli bir düzeyde veya standartta doyum/ yaşam kalitesi sağlayabilmesi için kentsel sistemin (bunları şimdilik “kent yönetimi” ve “sivil yönetim yapıları”/ “kurumlar” olarak adlandırıyoruz) iyi işlemesi gerekir.

Dünyanın pek çok kentinde, kent yönetimlerinin belirlenmesi için “demokratik süreçler” işletiliyor. Ancak bu süreçlerin çok büyük bir çoğunluğu, temsili bir demokrasi denilen bir sistemle, belirli bir dönem için (4-5 yıl) yönetimin seçimle oluşturulması biçiminde gerçekleştiriliyor. “Temsili demokrasi” genellikle kentin en yoksullarının ve canlı ve cansız doğasının/ kaynaklarını ve ekolojik dengelerinin korunamaması ya da yeterli düzeyde savunulamaması biçiminde gerçekleşiyor. Böyle olduğu için de en yoksul (azınlık), genellikle çok kötü ve zor koşullarda yaşıyor ve geçimini sürdürüyor; ekolojik değerler aşınıyor/ kayboluyor ve çevre değerleri sürekli kötüye doğru evriliyor.

Katılımcı demokrasi ve kamusallık

Bu duruma karşı önerilen ise, katılımcı demokrasi. Kent toplumunun bir dönem boyunca kendisini temsil etmesi ve gerekli kararları alması için temsilcilerini seçmesi yeterli değil. Sorunlar karşısında hemşerilerin/ güçsüzlerin ya da kendisini savunamayan ögelerin, taleplerini dillendirmesi/ tartışılabilmesi ve haklarını savunulabilmesi için demokratik bir işleyiş gerekiyor ve buna göre düzenlenmiş bir kamusal alan…

Kent yönetiminde katılımcı bir demokratik işleyişin nasıl işleyeceği konusunda hazırlıklı olabilmek/ kent toplumunun yeterli hazır olma durumuna gelebilmesi için, bu düzenlemenin demokratik niteliklerinin neler olacağı ve işleyiş mekanizmalarının nasıl düzenleneceği bakımından bazı tartışmalar yapılmış ve belirli taslak biçimler önceden hazır olabilmelidir. Bu demokratik süreçlerinin tanımı/ tasarımında evrensel ilkeler, standartlar, ölçüler bulunmakla birlikte her yerin kendine özgülüklerine göre farklılıklar da olabilir. En temel ilkeler; eşitliklerin gözetilmesi, ayrımcılıkların olmaması ve özgürlükçü bir demokrasinin her aşamada nasıl gerçekleşebileceğinin dikkate alınmasıyla ilgili olacaktır.

Kent ve kentli haklarının savunusu için, elverişli bir demokrasi tanımı yapabilmeli ve kent yönetimini buna uygun biçimde düzenleyebilmeliyiz. Katılımcı demokrasinin nitelikleri (her yerin/ yörenin kendi yerel özelliklerine göre) belirlenirken karar birimlerinin belirlenmesi ve her birimin karar alma kuralının düzenlenmesi oldukça kritik aşamalardır. Çok farklı çıkarları (ya da talepleri/ beklentileri veya politikaları-amaçları) olan grupların/ örgütlerin, ortak ve tek bir karara (amaç durumuna/ politikaya vb.) ulaşabilmesi oldukça güç olabilir. Katılımcı bir demokratik işleyişte de kentlerde farklı sınıfların, farklı bakış açıları/ politik tercihleri olanların bir araya gelmesi ve herkesi birden kapsayan ortak noktalara ulaşması gerekecektir, ama nasıl?

Geçtiğimiz haftada gördük ki, çok farklı politik programı olan partiler (seçim için veya daha uzun erimli) ittifaklar oluşturabiliyor. Farklıklarına rağmen, ortak bir program oluşturabiliyorlar. Bu tür bir ortaklığın oluşturulmasında, karar alma yönteminin oybirliği olması, kaçınılmaz gibi görünüyor. Eğer çoğunluk kuralına göre karar alınırsa, azınlıkta kalanlar taleplerinin/ beklentilerinin gerçekleşmeyeceğini veya beraberliğin kendileri için iyi çözümler sağlamadığını düşünecekler ve beraberliğin sürdürülmesini sürekli olarak sorgulayacaklardır.

Doğrudan demokraside oybirliği

Çoğunluk (ya da bazı durumlarda nitelikli çoğunluk) kuralı, genellikle hızlı çalışır ve tartışmalar kısa tutulabilir. Elde edilen kararlar da oldukça net ve kolay uygulanabilir nitelikte olur; ancak sadece çoğunluk grubunu (ve onların çıkarlarını) temsil (ve tatmin) eder. Oybirliği kuralına göre karar alabilmek için, (konuya ve konjonktürel duruma göre farklı olmakla birlikte) tartışmalar ve karşılıklı iknalar için çok daha fazla zaman ayırmak gerekir. Ortak bir karara erişmek zordur ve çok (zihinsel) emek gerektir. Erişilen karar da büyük bir olasılıkla bütün tarafların taleplerini karşılayabilmesi için çok daha karmaşık ve genel çok ögeli, uygulamaya çok elverişli olmayan özelliklere sahip olabilir.

Oybirliği kuralı ise, oldukça tartışmalı bir konudur. Kentin en zenginleri ile en yoksulları nasıl oybirliğine erişecek ya da oydaşmaları için ne tür süreçlerin gerçekleştirilmesi gerekecek? Ya da ev sahipleri ile kiracılar? Mülk sahibi olanlar ve olmayanlar, otomobilsiz yaşayamayanlar ile kamu taşıtlarını kullananlar, çok çocuklu ailelerle çocuksuzlar, göçmenlerle yerliler, gençler ile yaşlı kuşaklar? Bu listeyi sonsuza kadar uzatmak olasıdır.

Geldiğimiz noktada çok farklı görüşleri, beklentileri ve çıkarları olan toplumsal grupların karşılaşmaları ve birbirlerinin durumunu/ sorunlarını ve beklentilerinin gerekçeleri vb. konularında bilgilenmeye, nitelikli bir anlamaya ve belki daha da çok empatik bir anlayışa gerek olacaktır. Ama katılımcı bir yönetimde taraflar, doğrudan demokrasinin özelliklerini zedelemeyecek bir biçimde nasıl tanımlanacak ve karar alma süreçlerine elverişli biçimde örgütlenecekler? Bu örgütlenmeler arası ilişikler nasıl olacak? vb. vb.

Siyasi partilerin, gerek “Altılı Masa” veya “Millet İttifakı” ya da “Emek ve Özgürlük İttifakı” ya da diğer seçim platformlarının oluşmasıyla ilgili olarak alınması beklenen kararları alma biçimleri öylesine öne çıktı ve önem kazandı ki, katılımcı bir demokrasi için düşünmeye, belki de ortasından bir yerden başladık. Yeterli sistematiği olan bir tartışma programı geliştirmeden önce, böyle gelişi-güzel bir yerden giriştik tartışmaya… Ancak “oydaşma” ilkesel olarak her durumda eksen bir kavram, katılımcı demokrasi için. Gelecekte “kent yönetiminde katılımcı demokrasi” dediğimizde, bununla ne ifade etmek istediğimizi ya da katılımdan ne anladığımızı, daha düzenli bir biçimde tartışmaya açabilmek için konuyla ilgilenmeyi sürdüreceğiz.

 

 

 

Bir suç ortaklığı örgütlenmesi olarak deprem

Arada bir öğle yemeği yediğim küçük bir ev yemeği lokantası var. Her gün değiştirdiği 5-6 yemek çeşidini sürekli tekrarlayan 5-6 masalık bir yer. Orta yaşlı, sarışın, toplu bir kadın işletiyor. Duvarlarında Marilyn Monroe fotoğrafları asılı, –bazıları hesaplanmış bir oranda erotik. Genellikle çevre inşaatlarda çalışan Kürt işçiler ve öğrenciler yemeğe geliyor.

Küçük bir televizyon sürekli açık.

Fırsat buldukça katıldığım bir de Zoom toplantı grubu var. Her hafta bir konuk ağırlıyorlar, yaklaşık bir saatlik sunuştan sonra da soru faslına geçiliyor. Uygun sözcükler seçilerek “tabu” konulara bile girilebiliyor. Türk, Kürt ve Ermenilerin katıldığı toplantıların konuları bu ara sürekli deprem, –Müslümanlar çoğunlukta. Hayatımızı alt üst eden bir facia… Çorbamı kaşıklarken akşam katılacağım Zoom toplantısında öfkeme yenik düşmeden, ama düşündüklerimi sakınmadan aktaran cümleleri nasıl kuracağımı düşünüyorum.

‘Dehşet ve korkuyu yasaklamak’

Osmanlı İmparatorluğu’nda kayıtlara geçen, 7,2 büyüklüğündeki depremler şu tarihlerde gerçekleşmiş:1509, 1653, 1668, 1688, 1881, 1894. Türkiye Cumhuriyeti’nde ise 1939’da Erzincan’da başlayan 2023’te Maraş’la devam eden 6,0’dan büyük 52 deprem gerçekleşmiş. 2023 depremi için açıklanan resmi ölüm sayısı bu günlerde 50,000; ama enkazdan çıkarılacaklarla birlikte 100,000’i aşacağını belirtiliyor.

Ben de temel dürtüler olan beslenme, çiftleşme ve barınmadan söz ederek bazı insanların barınma sorununu aradan binlerce yıl geçmiş olmasına rağmen neden hala çözememiş olmasına mı değinsem ya da mimar, mühendis, müteahhit, belediye başkanı, vali, milletvekili, bakan, cumhurbaşkanı ve seçmenin imza atarak katıldığı “suç ortaklığı örgütlenmesi” ne mi dikkat çeksem yoksa “intihar severlik” ten mi söz etsem diye düşünüyor, –karar veremiyorum.

Diğer masalarda da deprem konuşuluyor. Herkesin uzak yakın bir tanıdığı deprem bölgesinde. Aşçı kadının yardımcısı da deprem bölgesine gitmiş. Üniversite mezunu, 30 yaşlarında olduğunu tahmin ettiğim yakışıklı oğlu annesine yardım ediyor.

Yemeğimizi yerken televizyondan “mucize” ve “tekbir” sesleri geliyor. Hepimiz yüzümüzü televizyona dönüyoruz. Enkazdan bir küçük kız çocuğu çıkarmışlar… Yüzünde sözcüklere dökemeyeceğim bir “dehşet” ifadesi, gözlerinde anlatılamaz bir yoğunlukta “korku”.

Lokantaya “dehşet ve korkunun ağırlığı” çöküyor.

Sessizliğin yoğunluğundan ürken Yakışıklı Genç, “Televizyonlarda deprem haberlerini yasaklamalı, psikolojimiz bozuluyor” diye bağırıyor.

Annesi başını sallıyor. Diğer yemek yiyenler (yine) sessiz kalıyor.

Donup kalıyorum.

Kumanda aletinin bir tuşuna basarak televizyonu kapatmaktansa deprem haberlerini yasaklamadan söz eden zihniyet dünyasının nasıl oluştuğunu, kendisinden bu denli vazgeçişin nasıl gerçekleşmiş olabileceğini, kendisine ihanetin ne zaman bu denli derinleştiğini, “evladını kurban eden baba” örgütlenmesinin bir parçası olmaktan neden hoşnut kaldığını, küçük bir kız çocuğunun acısını [1] bile görmek istememenin, içerisinde yaşadığımız toplumsallıkla ilişkisini anlamaya çalışıyorum.

Sonra aklıma şu cümle geliyor: “Kendini kandırma zehrini bir kez tadan insanlar, bir daha kendilerini [kendilerinden] asla kurtaramazlar.”[2]

*

[1] Byung-Chul Han, Theodor W. Adorno’nun Negatif Diyalektik” adlı kitabını anarak bütün hakikat iddialarının önkoşulunun “acı” olduğuna belirtir. Bu da bize acıdan uzak durmanın hakikatten de uzak durma anlamına geldiğini gösterir.

Esas tehlike şudur: Artık hakikat yoksunlarıyla aynı zaman diliminde, aynı şehirde, aynı mahallede, aynı sokakta ve aynı lokantada aynı çorbayı kaşıkladığımızı, depremin toplumdaki acımasızlığı da görünür kıldığı gerçeğini dikkate almamız gerekmektedir. Parlamento, televizyon, gazete, üniversite ve sokakta hakikat yoksunluğu kol gezmekte; seçerek ve seçilerek birbirini onaylamakta; siyasi olarak da örgütlenmektedir. Bu da bize kendi kendisini yok eden bir “iç yıkım” dan söz etmeye, bu durumun taşıdığı “hakikatsizlik potansiyelleri”ne de daha dikkatli olmaya çağırır: “Istıraba ses verme ihtiyacı, bütün hakikatlerin önkoşuludur. Çünkü ıstırap, öznenin omuzlarına binen nesnelliktir; öznenin en öznel unsuru olarak deneyimlediği [ıstırap] ifadesi nesnellik üzerinden dolayımlanmıştır. (…) Sadece hakikatler acı verir. Hakiki olan her şey acı vericidir. (…) Acısız dünya aynının cehennemidir. Umursamazlık hâkimdir burada. Eşsiz olanın ortadan kaybolmasına neden olur.  “Palyatif Toplum: Günümüzde Acı”, s. 23, 41, 42.

Şu da var: Mevcut bakış açılarının biriktirdiği sorunları “jeolojik düşünce” ile aşma önerisinde bulunan Marcia Bjornerud, böylece, salt yüzeyde görünenleri değil, yüzeyin altındakileri, yani olmuş olanla olacak olanı da görme yetisi edineceğimizi belirtir. Çünkü “olacak olanın” bilgisi bir tek “jeolojik düşünce” ile edinilebilinir. Bu bilgiden yoksun kalmak ise sık sık depreme davetiye çıkarmak anlamına gelir. Depremin geleceğini bilerek beklemenin ise tek açıklaması vardır: “Ölüm severlik”. Üstelik bu ölüm severlik kendi çocuklarını bile yok etmekten sakınmayan bir ölüm severliktir: Çünkü, “Bir depremin yine bir şehri harabeye çevirip binlerce can alması karşısında yaşadığımız şaşkınlık ve şok, ortaçağda kalmış olması gereken bir şeydir.Yeryüzünün Zamanı: Bir Jeolog Gibi Düşünerek Dünyayı Kurtarabilir miyiz?” s. 33, 93.
[2] Oe, K., Kişisel Bir Sorun, s.166.

 

 

Belediyenin balık haline ‘hukuka aykırı’ kararı: Özel hayata saygı hakkı ihlal edildi

Haber: Serap CÖMERTOĞLU İŞCAN

*

Tekirdağ Büyükşehir Belediyesi tarafından yapılan Balık ve Su Ürünleri Toptancı Hali’nin civardaki konutlara zarar verdiği ve hukuka aykırı yapıldığı gerekçesiyle açılan dava sonuçlandı.

Anayasa Mahkemesi’nin, özel hayata saygı hakkının ihlal edildiği yönünde verdiği kararının ardından, Tekirdağ 1.İdare Mahkemesi de hal projesinin hukuka aykırı olduğuna, Çevresel Etki Değerlendirmesi (ÇED) kararı olmadığı gerekçesiyle hal projesinin iptal edilmesine hükmetti.

Büyükşehir Belediyesi’ne bağlı kamu görevlileri ve özellikle projeyi yürüten dönemin Fen İşleri Daire Başkanlığı’nın kanuna uymayarak görevi ihmal ve mala zarar verme suçu işlediği belirtiliyor.

Tekirdağ Büyükşehir Belediyesi tarafından  2021’de Süleymanpaşa ilçesi Barbaros Caddesi‘nde hizmete açılan ‘Balık ve Su Ürünleri Toptancı Hali Projesi’yle ilgili, yapım ve işletme sürecinde civardaki konutlarda meydana gelen çatlaklar, koku ve bölgedeki yaşam kalitesinin düşmesi nedeniyle mahalle sakinleri tarafından dava açıldı.

‘Sermaye ve güç değil, vatandaş düşünülmeli’

Kapasite artış projesi kapsamında mahkeme kararlarına uymadan yasa dışı şekilde denizi dolduran Ceyport Limanı’nın karşısında, aynı hukuksuzluk ile balık hali projesinin yer aldığını söyleyen bölge halkı,  sermaye ve gücün değil vatandaşın düşünülmesi çağrısında bulunuyor.

Türkan İzgi

Hal yapımının iptaline ilişkin dava açan ve Anayasa Mahkemesi’ne başvuruda bulunan Şükran İzgi’nin kızı Türkan İzgi, balık hali nedeniyle maddi ve manevi olarak zor durumda kaldıklarını aktarıyor.

Balık ve Su Ürünleri Hali projesi nedeniyle bölgede yaşayan vatandaşların canı tehlikeye atıldı, çevresel zararlar dikkate alınmadan projeye devam edildi,  özel mülklere ait ağaçlar ve bahçeler yok edildi. Bizler de hak mücadelemize ilişkin tüm hukuksal işlemleri gerçekleştiriyoruz

‘Hukuka aykırı işlem’

2015’te Balık ve Su Ürünleri Toptancı Hali’ne ilişkin Tekirdağ Büyükşehir Belediyesi Meclis Kararı aldığını ve 2017’te çalışmalara başladığını belirten İzgi, inşaat sırasında şahsi mülklerine izinsiz şekilde girilerek hukuka aykırı işlemler yapıldığına dikkat çekiyor.

İnşaat sırasında çevredeki konutlar hasar gördü

2017 yılında Büyükşehir Belediyesi Meclis Kararı’nın iptal edilmesi ve belediyenin takdir yetkisini kötüye kullandığı, ÇED kararı yükümlülüklerinin yerine getirilmediğine ilişkin dava açtıklarını ve reddedildiğini anlatan İzgi, şunları anlatıyor:

“Hukuki yönden hak mücadelemize devam ederken, inşaat çalışmaları da devam etti ve gerekli önlemler alınmadı. İstinat duvarı inşaat çalışmalarından önce yapılması gerekiyorken,  aylarca uçurumun kenarında oturmak zorunda kaldık.

Evlerimizde kaymalar ve çatlaklar meydana geldi. Kamulaştırma yapılmadan bahçelerimizden içeriye girildi. 2017 yılından bu yana evde tehlike içerisinde yaşıyoruz. Bizim kendi sınırlarımız içerisine girilerek maddi ve manevi olarak zarara uğrattılar. Arsalarımıza girilmesini, işlem yapılmasını engellemek istediğimiz zaman çevik kuvvet çağırılarak insanlar güvenlik gerekçesiyle evlerinden zorla çıkarıldı ve istinat duvarı yapıldı. Fakat, istinat duvarı şu anda bizi koruyacak durumda değil. Bizim binalarımız yıkılma tehlikesi yaşıyor, büyük derin çatlaklarımız söz konusu.”

Belediyeye suç duyurusunda bulunuldu

Mücadeleyi sürdüreceklerini ve haklarını savunacağını belirten İzgi, Büyükşehir Belediyesi’ne de suç duyurusunda bulunduklarını aktardı.

Dönemin Fen İşleri ve Proje Etüt Daire Başkanı’nın, vatandaşın mülküne tecavüz eden, hukuka uygun olmayan projeyi diretmesi ve konut sahiplerine yönelik tavır ve söylemleri nedeniyle bölge sakinleri tarafından eleştirildiğini söyleyen İzgi, kamu görevlileri hakkında da suç duyurusunda bulunulduğunu aktardı.

Belediye karara uymadığı takdirde suç işlemiş olacak

Sürece ilişkin açıklamada bulunan davacı Şükran İzgi’nin avukatı Mert Elekçi ise Büyükşehir Belediyesi’nin karara itiraz ederek İstinaf Mahekemesi’ne başvuruda bulunsa dahi İdare Mahkemesi’nin yatırım iptal kararını uygulamak zorunda olduğuna dikkat çekiyor.

Söz konusu karara uyulmadığı takdirde Tekirdağ Büyükşehir Belediyesi’nin suç işlemiş olacağını aktaran Elekçi, hukuki tüm işlemlerin yapılacağını belirtiyor.

Balık ve su ürünleri halinin yıkılması gerektiğini söyleyen Avukat Elekçi, projenin aynı zamanda yapım şeklinin, bölgedeki vatandaşların arsasına olan tecavüzü, koku durumu, konutlara çok yakın olması, itfaiye yolu gibi imar sorunlarını barındırması gibi sebeplerden dolayı birçok alanda şikayet oluşturduğunu belirtiyor.

Vatandaşların hakları ihlal edildi

Öte yandan konutlardaki bahçe sınırlarının ve ağaçların yok edilmesi nedeniyle açılan kamu davasında, müteahhitin yargılanması devam ediyor.

Fakat, Tekirdağ Büyükşehir Belediyesi’nin kamu görevlileri ve özellikle projeyi yürüten dönemin Fen İşleri Daire Başkanının, görevlerini ihmal edip, açıkça kanun ve yönetmeliklere uymayarak bölgedeki vatandaşların haklarını ihlal etmiş olduklarından dolayı haklarında verilen takipsizlik kararının ise hukuka aykırı olduğu kaydediliyor.

‘Özelleştirme idaresinden balık hali yapılma şartıyla devredildi’

Balık ve Su Ürünleri Toptancı Hali’nin yapımına ve dava süreçlerine ilişkin bilgiler veren Elekçi, şunları paylaşıyor:

“2006 ‘da Tekel İçki Fabrikası’nın özelleştirilmesi ile birlikte Süleymanpaşa ilçesi Barbaros Caddesi üzerinde bulunan söz konusu parsel, Özelleştirme Daire Başkanlığı tarafından Tekirdağ Belediyesi’ne balık hali yapılması şartıyla devredildi. Tekirdağ’ın 2014’te büyükşehir statüsüne geçmesi ile birlikte balık hali yapılmasına ilişkin 2015’deTekirdağ Büyükşehir Belediye Meclis Kararı alındı.”

Yanlış ve hukuka aykırı projelendirme yapıldı

Adliye binası ve konut alanlarının içinde kalan bölgede, 2017’de balık halinin inşaat çalışmalarına başlandı. Bu süreçte, su ürünleri halinin, koku, yakınlık gibi çevre sorunları oluşturacağı, ‘meskenlerin yanına balık hali yapılamaz yönetmeliği’ne aykırı olduğu, ÇED sürecinin işletilmemiş ve doğru bir etüt raporu dahi hazırlanmamış olduğuna ilişkin İdare Mahkemesi ve İstinaf Mahkemesi’nde açılan davalar reddedildi.

Bunun üzerine Şükran İzgi, Anayasa Mahkemesine bireysel başvuruda bulundu. Anayasa Mahkemesi, özel yaşama ve sağlıklı bir şekilde yaşama hakkının ihlal edildiğine karar verdi.

İdare ve İstinaf Mahkemeleri, iddialara ilişkin değerlendirme yapmamış

AYM’nin gerekçeli kararında ise İdare ve İstinaf Mahkemelerindeki davanın reddedildiği yargılama sürecine ilişkin şu ifadeler dikkat çekti:

“Somut olayla ilgili olarak açılan tespit davası kapsamında hazırlanan bilirkişi raporunda, belediye tarafından hafriyat çalışması yapılırken herhangi bir emniyet ve kazı önleminin alınmadığı, komşu parsele ait duvarın bir kısmının yıkıldığı ve yağışlı havalarda komşu parseldeki bağımsız bölümlerin zarar görebileceği belirtilmiştir. Derece mahkemelerince başvurucunun esaslı iddialarına ilişkin herhangi bir değerlendirme yapılmamış, özenli bir yargılama yürütülerek anayasal standartları karşılayan nitelikte ilgili ve yeterli gerekçelere yer verilmemiştir.”

‘Kamusal makamların üzerine düşen pozitif yükümlülüklerini yerine getirme’

Kararda, tespitler kapsamında özel hayata saygı hakkı bağlamında kamusal makamların üzerine düşen pozitif yükümlülüklerini yerine getirmediği sonucuna varıldığı kaydediliyor.

Yüksek Mahkeme, ihlalin sonuçlarının ortadan kaldırılması için yeniden yargılama yapılmak üzere kararın Tekirdağ İdare Mahkemesi’ne gönderilmesine karar verdi.

AYM’nin kararının ardından davayı tekrar inceleyen Tekirdağ 1. İdare Mahkemesi, Tekirdağ Büyükşehir Belediye Meclisi’nin  su ürünleri ve toptancı hali kararının hukuka ve yönetmeliğe aykırı olduğuna, ÇED kararının olmadığına ve hal yapılması işleminin iptal edilmesine hükmetti.

Kamu görevlileri hakkında görevi ihmal etme suçu kapsamında da soruşturma yürütülmesi gerektiğini anlatan Avukat Elekçi, görevi ihmal ve mala zarar verme suçları sebebiyle kamu davası açılması talebinde bulunulduğu bilgisini paylaştı.

Araştırma: İklim değiştikçe sel ve kuraklıklar daha sık olacak, daha uzun sürecek

Şiddetli kuraklık ve şiddetli yağışlar, sert ve tehlikeli bir hava olayından ibaret olarak görülse de, mahsul kıtlığı, altyapı hasarları, hatta insani krizler ve çatışmalar gibi durumlarla yakından ilişkili.

Nature Water dergisinde yayımlanan bir çalışma, Yerçekimi Kurtarma ve İklim Deneyi (GRACE) olarak bilinen bir çift uydudan alınan verileri kullanarak suya dair büyük resme ulaşmaya çalıştı.

Uydular, yer altı suyu, yüzey suyu, buz ve kar dahil olmak üzere kara üzerinde ve içerisindeki tüm suları inceleyerek Dünya’nın su deposundaki değişiklikleri ölçmek için kullanılıyor.

‣ Deprem bölgesindeki selde can kaybı 18’e yükseldi
‣ Uzmanlardan kuraklık uyarısı: Temmuzda ‘eyvah’ diyeceğiz

Su verileri neyi gösteriyor?

Veriler, aşırı iklim koşulları ile artan küresel ortalama sıcaklıklar arasında güçlü bir bağlantı olduğunu gösteriyor.

Fosil yakıtların kullanımı ve sera gazı açığa çıkaran diğer insan faaliyetleri nedeniyle hem yağışların hem de kuraklığın sıklığının ve şiddetinin arttığını doğruluyor.

Euronews‘ten Angela Symons‘ın aktardığına göre, çalışmanın yazarlarından ve NASA Goddard Uzay Uçuş Merkezinde hidrosfer, biyosfer ve jeofizik alanlarında Yer Bilimleri Müdür Yardımcısı Matthew Rodell, “Küresel yoğunluğun küresel ortalama sıcaklıklarla ne kadar yakından ilişkili olduğunu görünce şaşırdım” diyor.

Daha sıcak bir atmosfer, kuru dönemlerde suyun buharlaşma hızını artırıyor. Ayrıca, daha fazla su buharı tutması nedeniyle şiddetli yağışları tetikliyor.

Bu da, küresel ısınmanın devam etmesi halinde birçok açıdan daha kötü -daha sık, daha şiddetli, daha uzun ve daha geniş alanları kapsayan- kuraklık ve yağışlara yol açacağı anlamına geliyor.

‣ Haziran’ın ortasında yurdun dört bir yanında sel, fırtına ve hortum
‣ Unuttuğumuz kabus kuraklık: İspanya’dan Türkiye’ye alarm zilleri çalıyor

Sel ve kuraklıktan en en kötü etkilenen bölgeler nerelerdi?

Araştırmacılar, normalden daha nemli veya daha kuru olan alanları belirleyen yeni bir algoritma kullanarak 2002-2021 yılları arasında yaşanan bin 56 olayı inceledi.

Araştırma, en azından verilerin sonu olan Aralık 2021’e kadar en olağan dışı yağışların Sahra altı Afrika’da meydana geldiğini gösterdi. Aşırı yağışlar, 2018-2021 yılları arasında Kuzey Amerika’nın orta ve doğusunda ve 2011-2012 yılları arasında Avustralya’da da yaşandı.

Güney Amerika‘nın kuzeydoğusunda 2015-2016’da ve rekor kıran kuraklık; Brezilya’nın Cerrado bölgesinde 2019’da başlayan ve hala devam eden kuraklık ve Güneybatı Amerika‘da devam eden kuraklık, incelenen en yoğun kuraklıklardandı.

Bunlardan sonuncusu, ABD‘nin en büyük rezervuarlarından ikisi olan Mead Gölü ve Powell Gölü‘nde su seviyelerinin tehlikeli oranda düşmelerine neden oldu. Bu yıl görülen kuvvetli yağışlara rağmen, su seviyeleri hala düşük. 

Kuraklık olayları, şiddetli yağışları yüzde 10 oranında geride bıraktı. Coğrafi kapsamları ve süreleri ise oldukça benzerdi.

Avrupa da bu kış kuraklıkla karşı karşıya kaldı. Yıl, rekor seviyedeki en sıcak ikinci kışla başladı. Şu anda az yağış ve kar yağışı, Avrupa’nın bazı bölgeleri, kuraklığın çiftçilik, içme suyu kaynakları ve enerji üretimi üzerindeki etkisiyle ilgili endişelerle karşı karşıya.

‣ Antalya’da sel: ’50 yıldır böyle bir felaket yaşanmadı’
‣ Araştırma: Avrupa yıkıcı bir kuraklık felaketinin eşiğinde

Kötüleşen seller ve kuraklıkların nasıl bir etkisi olacak?

Çalışmaya dair görüşlerini belirten Columbia Üniversitesi’nden İklim Bilimci Richard Seager, “Su kaynaklarının yönetimi ve taşkın kontrolü açısından geleceğe baktığımızda, aşırı yağışların daha nemli ve kurak aşırı bölgelerin daha kuru olacağını tahmin etmeliyiz” diyor.

ABD Ulusal Entegre Kuraklık Bilgi Sistemi’ne göre, ABD’deki aşırı hava olaylarından kaynaklanan yıllık ekonomik kayıpların yüzde 20’si sel ve kuraklıklardan kaynaklanıyor.

Yalnızca Avrupa Birliği’nde iklim değişikliğiyle ilgili aşırılıklar son on yılda 145 milyar euronun (2.9 trilyon lira) üzerinde ekonomik kayba neden oldu. Bu aşırı hava koşullarından en çok Fransa, İtalya ve Almanya etkileniyor.

Bazı bölgelerde aşırı kuraklık ile benzeri görülmemiş sel baskınları arasında sert bir salım yaygınlaşıyor.

Su stresinin yoksul, haklarından mahrum edilmiş topluluklar ile yetersiz finanse edilen ve sömürülen ekosistemler üzerinde önemli etkileri olması bekleniyor.

Örneğin Birleşmiş Milletler, Somali‘de şimdiye kadar yaşanan en uzun süreli ve en şiddetli kuraklığın milyonlarca hayvanın ölümüne ve yaygın açlığa neden olduğunu söylüyor.

Yıllarca siyasi ve ekonomik krizlerle karşı karşıya kalan Venezuela, Guri Barajı’nın su seviyelerini etkileyen kuraklık koşulları nedeniyle Nisan 2016’da ülke çapında elektrik kesintileri yapmak durumunda kaldı.

Çözümlere gelince; çalışma, tükenmiş akiferlerin doldurulması için sel sularının kullanılması ve suyu daha iyi emebilmesi ve daha fazla karbon depolayabilmesi için tarımsal toprağın sağlığının iyileştirilmesi, ısınan bir dünyada su direncini artırabilecek yöntemlerden sadece birkaçı…

Aktivistler piknik alanına dökülen molozun takibini yaptı: Son durak Sinpaş

Muğla’nın Marmaris ilçesine bağlı Hisarönü mahallesinde bulunan 179 ada 4 parselde bulunan 11 bin 177,31 m2’lik okaliptüslük alanda yapılmaya başlanan piknik alan projesine karşı aktivistler harekete geçti. Çevre aktivistleri, piknik alana çevrilen ve yoğun bir şekilde ağaç bulunan alanda yapılan kazı çalışmalarında kazılan toprak alana moloz döküldüğünü belirterek projeye karşı harekete geçti.

Alanda 14 Mart’ta çekim gerçekleştiren aktivistler “Hisarönü mahallesinde koruma altındaki alana belediye piknik yeri yapacakmış ama gördük ki Marmaris Belediyesi ile Sinpaş dostluğu yeni hedef olarak Hisarönü’nü kurban seçmiş” dedi.

Ekoloji aktivisti ve Marmaris Kent Konseyi Yürütme Kurulu üyesi Halime Şaman’ın kayda aldığı görüntülerde ormanlık alandaki kamyonların takip edildiği görülüyor. Toprak alana moloz döktüğü belirtilen kamyonun takibine saat 14.58’te başlayan aktivistler, aynı plakalı kamyonun Sinpaş GYO’nun Kızılbük otel ve devremülk projesinin oldukça yakınında bulunan noktaya kadar geldiğini tespit ederek kayda aldı. Aktivistler, yaklaşık bir saat sonra aynı plakalı aracın Sinpaş GYO’nun projesinin yakınında görüldüğünü aktardı.

Toprak alana dökülen molozların Sinpaş’ın sürdürdüğü Kızılbük’ün inşaatından alındığı iddia edildi. Daha önce alanda görüntüler yayınlayan aktivistlere cevaben hem piknik alan projesini yürüten Marmaris Belediyesi’nden hem de Sinpaş’tan açıklama gelmişti.

Marmaris Belediyesince yapılan açıklamada proje için gerekli mercilerden izin alındığı vurgulanarak şu ifadelere yer verildi:

“Hisarönü Mahalle Muhtarı Mehmet Ali Taştekin 16.06.2020 tarihinde belediyemiz Park ve Bahçeler Müdürlüğü’ne bu alanın vatandaşlar tarafından piknik alanı olarak kullanılması için dilekçe vermiştir. Belediyemiz bu tarihten itibaren gerekli araştırmaları yaparak; Çevre, Şehircilik ve İklim Değişikliği Bakanlığı, Muğla Tabiat Varlıklarını Koruma Bölge Komisyonu‘na yapılan başvuru sonucunda, bu alanın piknik alanı olarak kullanılmasında sakınca olmadığına dair izin almıştır.

Öte yandan Devlet Su İşleri Genel Müdürlüğü 21. Bölge Müdürlüğü tarafından alanın kenarında bulunan dere yatağından dolayı arazinin 1 metre yükseltilmesi gerektiği tarafımıza bildirilmiştir.

Yoğun yağmur ve sel sırasında belediyemize ait bu alanda zemin suyunun yükselmesi nedeniyle 15.02.2023 tarihinde dolgu işlemi başlatılmıştır. Dolgu malzemesi olarak da yoğunlukla Marmaris Belediyesi’nin yeni hizmet binası kazısından çıkan taşlı toprak dökülmüştür.”

Sinpaş’tan yapılan açıklamada da iddialar kabul edilmedi. Aktivistler olayın üzerine bölgede çekim yaparak takip ettikleri aracın Sinpaş Kızılbük GYO’nun bulunduğu alana kadar geldiğini kaydetti.

Videoda konuşan Şaman, “Bizim belediyemizden beklentimiz burayı bir an önce doğal güzelliğine kavuşturmakken yıkıcı faaliyetlerine devam ediyor. Suyun kenarı, dere yatağı tamamen molozlarla doldurulmuş durumda. Belediye yaptığı açıklamada dün buranın üzerini daha sonra yeşillendirme çalışması yapacağını söylemişti. Yemyeşil bir doğayı bu hale getirdiler. İnşaat malzemesi atıkları… Bu bir ceset gömme töreni gibi. Şimdi buraya yığıyorlar, üzerini toprakla öretecekler” ifadelerini kullandı.

Ne olmuştu?

Sinpaş‘ın, Marmaris Kızılbük koyundaki yapımına devam ettiği resort otel ve devre mülk projesiyle ilgili 30 Aralık’ta bilirkişi keşfi yapılmıştı. Projeye, 27 Temmuz’da başlayan ve 8 Ağustos’a kadar devam eden orman yangınları söndürüldükten beş gün sonra Muğla Valiliği tarafından “ÇED Gerekli Değildir” kararı verilmişti. Marmaris Kent Konseyi, Sinpaş GYO’nun İçmeler’de yürüttüğü projeye verilen ‘ÇED gerekli değildir‘ kararının iptali için dava açmıştı.

Proje sahibi inşaat şirketleri Sinpaş GYO ve Kızılbük GYO, Halime Şaman’e şirket ‘haksız rekabet’ iddiasıyla 300 bin liralık tazminat davası açtı.

Marmaris Kent Konseyi’nin açıklamasında; yaptığı açıklamalar nedeniyle hakkında dava açılan Halime Şaman’in tazminat davası tehdidi ile susması, böylece kentte meydana gelen çevre felaketinin halktan gizlenmesinin amaçlandığını belirtildi.