Bitlis’in Tatvan ilçesinde 17 Haziran 2023’te AKP’li Belediye Başkanı Mehmet Emin Geylani’nin koruması Yücel Baysalı ve polis memuru Engin Kaplan’ın saldırısına uğrayan Bitlis Gazeteciler Cemiyeti Başkanı Sinan Aygül hakkında, Baysalı’ya hakaret ettiği iddiasıyla dava açıldı.
Tatvan Cumhuriyet Başsavcılığı’nın “hakaret” iddiasıyla hazırladığı iddianame, Tatvan 1. Asliye Ceza Mahkemesi tarafından kabul edildi. Mahkeme, davanın “basit yargılama usulü”yle yapılmasına karar verdi.
“Ceza alırsam saldırganlardan daha fazla cezaevinde kalacağım”
Yücel Baysal’ın şikayeti üzerine açılan davanın iddianamesinde Aygül’ün “hakaret” suçundan ceza almasını ve TCK’nın 58. maddesinde öngörülen tekerrür hükümlerinin uygulanması istendi.
Ceza alması halinde saldırganlardan daha fazla cezaevinde kalacağını söyleyen Aygül şöyle konuştu:
“Saldırganlar haklarında açılan davaya göre ne kadar ceza alırlarsa alsınlar artık kapalı cezaevine geri dönmeyecekler, en fazla açık cezaevinde infaz edilecek cezaları. Ama ben bu davadan ne kadar ceza alırsam alayım, tamamını kapalı cezaevinde geçireceğim. Alacağım en düşük ceza bile, saldırganların cezaevinde kaldıkları süreden daha fazla olacak.”
Yücel Baysalı ile polis koruması Engin Kaplan olay sonrasında “öldürme kastiyle saldırmak” suçlamasıyla tutuklanıp 15 Eylül’deki ilk duruşmada tahliye edilmişti.
İddialar hakkında bir kez takipsizlik kararı verildiğini ve aslında açılmaması gereken bir dava olduğunu söyleyen Aygül’ün avukatı Diyar Orak da davada beraat kararı verilmesi gerektiğini söyledi: “Beklentimiz bütün dünyada saygın basın meslek örgütlerinin ve dünya basınının yakından takip ettiği böyle bir davada yargının tarafsızlığına ve adalet beklentisine gölge düşürecek böyle bir davanın beraatla sonuçlanmasıdır.”
Saldırı davası 14 Aralık’ta
Sinan Aygül’e saldıran Tatvan Belediye Başkanı Geylani’nin polis memuru olan koruması Engin Kaplan ve boksör olan koruması Yücel Baysalı’nın “silahla kasten yaralama” suçundan tutuksuz yargılandıkları davanın ikinci duruşması 14 Aralık Perşembe günü saat 15:00’te Tatvan 2. Asliye Ceza Mahkemesi’nde görülecek.
Rusya Devleti‘nin Nükleer Enerji Kuruluşu (Rosatom), Türkiye Nükleer Düzenleme Kurumu‘nun (NDK) Mersin‘de yapımı devam eden Akkuyu Nükleer Güç Santrali’nin (NGS) birinci güç ünitesi için işletmeye alma izni verdiğini duyurdu.
Şirketten yapılan açıklamaya göre, izin için gereken başvuru belgelerinin ilki 17 Mart’ta, ikincisi ise 24 Ağustos’ta NDK’ye sunuldu.
Rosatom’ın Telegram hesabından yaptığı açıklamada Akkuyu NGS’nin işletme şirketi Akkuyu Nükleer Anonim Şirketi Genel Müdürü Anastasia Zoteeva‘nın sözlerine yer verildi:
“NDK’nın Akkuyu NGS’nin birinci güç ünitesine işletmeye alma izni verilmesine dair kararı, bizim Türk mevzuatının, uluslararası standartların nükleer santral inşasıyla ilgili tüm gerekliliklerini yerine getirdiğimizi ve ilerlemeye hazır olduğumuzu teyit ediyor. Projenin yaşam döngüsünde yeni, önemli ve sorumlu bir aşamaya geçiyoruz”
Zoteeva ekim ayında bir Rus kanalına verdiği röportajda Akkuyu NGS hakkında “Kendimiz için inşa ediyoruz. Bu nükleer santral Rusya‘ya aittir” demişti.
Bir sonraki aşamanın birinci güç ünitesinin işletme lisansını almak olduğunu kaydeden Rosatom, bu lisansın reaktöre yakıt yükleme işlemlerine ve üniteyi çalıştırma öncesindeki kontrol operasyonlarına başlamaya imkan tanıyacağını açıkladı.
Daha sonra ilk güç ünitesinin işletilmesi için gerekli lisansın alınmasına yönelik çalışmalar tamamlanacak. Lisansın alınmasıyla, nükleer yakıtın reaktöre yüklenmesi ve devreye alma öncesi kontrol işlemlerinin başlatılması sağlanacak.
Rosatom, şu anda Akkuyu Nükleer Anonim Şirketi uzmanlarının lisans başvurusu için teknik dokümantasyon geliştirme çalışmalarına devam ettiğini de belirtti.
Danıştay, iklim aktivisti üç genç tarafından açılan Türkiye‘nin ilk iklim davasını incelemeden, davanın tarafları olan Cumhurbaşkanlığı ile Çevre, Şehircilik ve İklim Değişikliği Bakanlığı’na dava dilekçesini tebliğ etmeden ve başvurucuların yanıtlarını almadan reddetti.
Türkiye’nin 13 Nisan 2023 tarihinde Birleşmiş Milletler Genel Sekreterliği’ne sunmuş olduğu güncellenmiş ulusal katkı beyanının Türkiye’nin yükümlülüklerine karşılık gelmemesi nedeniyle, uluslararası sözleşme kapsamında gerçekleştirilen bu kararın iptali için 3 iklim aktivisti genç, Ela Naz Birdal, Seren Anaçoğlu ve Atlas Sarrafoğlu, geçtiğimiz mayıs ayında dava açmıştı.
Danıştayın ret kararı oy çokluğu ile alınırken, iki üye “ulusal katkı beyanı uyarınca iç hukukta gerekli düzenlemelerin yapılacağı, iş ve işlemlerin gerçekleştirileceği açık olduğundan kesin ve yürütülebilir bir işlem olması nedeniyle davanın esasının incelenerek karar verilmesi” gerekçesiyle karşı oy kullandı.
Danıştay’ın ret kararına ilişkin gerekçesi şöyle:
“Ulusal Katkı Beyanının, Paris İklim Anlaşması kapsamında, anılan anlaşmanın bir parçası olarak, anlaşmada yer verilen taahhüdün yerine getirilmesine ilişkin bir belge olduğu, tek başına iç hukukta etki eden bir yanının olmadığı, iç hukukta bu beyan kapsamında bir düzenleme yapılacağına ilişkin bir taahhüt niteliği taşıdığı, dolayısıyla idari işlem değildir ve idari işlemin iptali konusu yapılamaz.”
Anaçoğlu: ‘Türkiye bir kara delik olarak görülüyor’
Davayı açan üç iklim aktivisti genç Atlas Sarrafoğlu, Ela Naz Birdal ve Seren Anaçoğlu Danıştay’ın kararını ve Türkiye’nin Birleşmiş Milletler İklim Zirvesi COP28’deki konumunu değerlendirdi.
Seren Anaçoğlu iklim aktivistlerinin çabalarına rağmen ülkenin iklim eylemlerindeki eksikliklerin derinleştiğini ve Paris Anlaşması hedeflerine ulaşmak için gerekli adımların atılmadığını belirtti:
“COP28‘deki küresel karbonsuzlaşma girişimi, dünya genelindeki çoğu ülkenin imzasını taşıyor, ancak Türkiye’nin bu önemli anlaşmaya katılmaması, ülkenin iklim değişikliği konusundaki sorumluluklarını gözden geçirmesini zorunlu kılıyor. Türkiye, sadece kendi çevresini değil, aynı zamanda küresel iklim çabalarını da olumsuz etkileyen bir kara delik olarak görülüyor.”
Kararın, “iklim kriziyle mücadelede alınan kararların yargı denetimi dışında bırakılmasına neden olma tehlikesi” taşıdığının altını çizen Anaçoğlu mücadeleye devam mesajı verdi.
Sarrafoğlu: ‘Geleceğimiz harekete geçmeyenler tarafından tehlikeye atılıyor’
Atlas Sarrafoğlu ise alınan kararın “ iklim krizini reddetmek ve acil bir durum olmadığını var saymak” anlamına geldiğini söyledi:
“Türkiye, Climate Action Tracker tarafından yapılan değerlendirmede, tüm iklim krizi hedefleri açısından en kötü not olan “kritik derecede yetersiz” notunu aldı. Sonra COP28’e gitti ve iklim hareketinde liderlik yapabileceği anlaşmaların hiçbirini imzalamadı. Ve üstelik dünyanın 15’inci en büyük kirleticisi iken Kayıp ve Hasar Fonu’ndan faydalanma hesabına gitti. Geleceğimizin sorumluluğunun harekete geçmeyenler tarafından tehlikeye atıldığını görmekten çok üzgünüm.”
Birdal: ‘Daha iddialı iklim hedefleri belirlenmesi gerek’
Ela Naz Birdal da Türkiye’nin daha iddialı iklim hedefleri belirlemesi gerektiğinin belirterek Türkiye’nin COP28’deki performansını şöyle değerlendirdi:
“COP28’de Türkiye’nin yenilenebilir enerjiye katılmama kararı üzerine bahsedecek olursak: ‘Türkiye’nin 2053 net-sıfır hedefi olumlu bir adım olsa da kısa ve orta vadeli hedeflerin bu hedefle uyumlu olmadığı görülüyor. Türkiye, sera gazı azaltım politikasının zayıf olması ve fosil yakıtlara bağımlılığının devam etmesi nedeniyle iklim değişikliği performans değerlendirmesinde de düşük not alıyor. Türkiye’nin fosil yakıt arama ve çıkarma faaliyetlerine son vermesi, kömürlü termik santrallerini aşamalı olarak kapatması ve yenilenebilir enerji kaynaklarına daha fazla yatırım yapması gerekiyor.”
‘İklim değişikliği kararları temel hak ve hürriyetler boyutunu da içermeli’
Paris İklim Anlaşması’nın temel insan haklarına ilişkin olduğunu ve “Paris İklim Anlaşması kapsamında alınan kritik kararların yargı denetimi konusu olmasının temel hak ve hürriyetler” ile bağlantılı olduğunu belirten gençlerin avukatı Deniz Bayram, karara ilişkin şu bilgileri verdi:
“Danıştay’ın red kararı ile bu anlaşma kapsamında alınan kararların uygulanabilirliği ve dayanağı olan uluslararası sözleşmeye uygunluğunu yargı denetimi dışına itmesi, Türkiye’nin aldığı kararların Paris iklim Anlaşması hedefinin gerçekleşmesine adil, iddialı ve anlamlı bir katkı sağlayıp sağlamadığı sorusunu da hukuken cevapsız bırakıyor. Anlaşmanın yükümlülüğü olarak sera gazı emisyonlarının planlamasına dair alınan karar son derece somut ve uygulanabilir nitelikte olmasına rağmen red kararında kesin ve uygulanabilir özellikte olmayan bir taahhüt olarak yorumlanıyor. Bu durum, Türkiye’nin Paris İklim Anlaşması uyarınca kabul ettiği yükümlülükleri olumsuz etkileyebilir. Red kararının temyiz sürecinde bozularak, Türkiye’nin iklim değişikliği hakkında aldığı kararların temel hak ve hürriyetler boyutunu da içeren esaslı bir şekilde inceleneceğini umuyoruz”
Ne olmuştu?
Dava, geçtiğimiz mayıs ayında Türkiye’nin Paris İklim Anlaşması’nın, küresel ısınmayı 1.5 derecede durdurma hedefiyle bağdaşmayan sera gazı emisyon artırım kararının bir insan hakkı ihlali olduğunu gerekçesiyle açılmıştı.
Atlas Sarrafoğlu, Ela Naz Birdal ve Seren Anaçoğlu’ndan oluşan ekibin Change.org’ta açtıkları kampanyada 15 bine yakın imza toplanmıştı.
Bu dava Paris İklim Anlaşması hedeflerinin yeterli plan ve uygulamalarla gerçekleştirilmesine katkı sunulması ile iklim krizinin yıkıcı etkileri açısından tüm çocuk ve gençlerin temel hak ve hürriyetleri arasında bağlantı kuran ilk dava olma özelliğini taşıyor.
İklim aktivistleri Türkiye’nin güncellenmiş ulusal katkı beyanının Anayasa, Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi, Ekonomik, Sosyal ve Kültürel Haklara İlişkin Sözleşme, Birleşmiş Milletler Medeni ve Siyasi Hakları Sözleşmesi ve Birleşmiş Milletler Çocuk Hakları Sözleşmesi ile güvence altına alınan yaşama, kötü muamele görmeme, özel hayatın korunması, ayrımcılık yasağı gibi temel hak ve hürriyetlerini ihlal edici nitelikte olması sebebiyle, bu beyanının iptalini yetkili ve görevli mahkeme olan Danıştay’dan talep etmişti.
İklim aktivisti gençler Türkiye’nin Paris İklim Anlaşması’nın hedeflerinden şu sebeplerle uzaklaştığını vurguluyor:
Türkiye, üzerine düşen farklılaştırılmış ve adil mutlak azaltım yükümlülüğünü karşılamıyor
İklim krizine sebep olan sera gazı emisyonlarında mutlak azaltım taahhüdünde bulunmuyor
2038 yılına kadar sera gazı emisyonlarını artırmayı planlıyor
Kömüre dayalı elektrik üretim sistemini yenilenebilir kaynaklardan yana dönüştürmüyor
2053 net sıfır hedefini nasıl gerçekleştireceği kesin ve net değil.
Meksika-Kenya asıllı aktris Lupita Nyong’o önümüzdeki şubat ayında düzenlenecek Berlinale Film Festivali jürisine başkanlık edecek. Nyong’o bu prestijli görevi üstlenen ilk siyah kişi olacak.
Bu yıl 15 Aralık’ta başlayacak festivalin 74 yıllık tarihinde, Altın ve Gümüş Ayı ödüllerini veren jüriye hiçbir zaman siyah bir erkek ya da kadın başkanlık etmedi.
Berlinale’nin iki ortak yönetmeni Mariette Rissenbeek ve Carlo Chatrian, aktrisin bu rolü kabul etmesinden dolayı “mutlu ve gururlu” olduklarını söyledi.
Yönetmenler yaptıkları açıklamada Nyong’o için “Sinemada sevdiğimiz şeyleri temsil ediyor. Bu, farklı projeleri kucaklamada çok yönlülük, farklı kitlelere hitap etme ve nasıl görünürlerse görünsünler karakterlerinde oldukça tanınabilir olan bir fikre tutarlılık anlamına geliyor” dedi.
‘12 Yıllık Esaret’ filminde aldığı En İyi Yardımcı Kadın Oyuncu Oscar’ıyla tanınan Nyong’o, uluslararası jüri başkanı olarak görev yapmaktan büyük onur duyduğunu ve “dünyanın dört bir yanından film yapımcılarının olağanüstü çalışmalarını kutlamak ve tanımak” için sabırsızlandığını belirtti.
Yılın önemli Avrupa film festivallerinden ilki olan 2024 Berlinale, 25 Şubat’a kadar sürecek. Bu, şu anki yönetici direktör Rissenbeek ve sanat direktörü Chatrian ikilisinin yönetimindeki son festival olacak.
Lupita Nyong’o kimdir?
Aralarında ‘Black Panther’in de bulunduğu birçok filmde yer alan Lupita Nyong’o, Meksika’da doğdu. Kenya kökenli bir ailenin çocuğu olarak büyüdü. Yale Üniversitesi Drama Okulu’ndan mezun olan Nyong’o, oyunculuk kariyerine tiyatro ve televizyon projeleriyle başladı.
Nyong’o, sadece oyunculuk kariyeriyle değil, aynı zamanda çeşitli sosyal konularda yaptığı katkılarla da biliniyor. Güzellik standartlarına karşı duruş söylemleriyle dikkat çeken Nyong’o, Hollywood’daki farklı ırklardan temsiliyetin arttırılması ve kadın hakları gibi konularda aktif bir rol oynuyor. Ayrıca yazdığı ‘Sulwe’ isimli çocuk kitabı, New York Times çok satanlar listesine girmişti.
İsrail’in Lübnan’ın güneyinde düzenlediği saldırıda kullanılan ABD yapımı beyaz fosforlu top mermilerinin kalıntılarına ulaşıldı. Bu mermilerin, 1989 ve 1992 yıllarında ABD’de üretilen mühimmatlara ait olduğu belirlendi.
Lübnan‘ın güneyindeki 2 bin nüfuslu Dheira kasabası, çatışmaların merkezine dönüştü. İsrail sınırına yakın bir konumda bulunan radar kulesi, Hizbullah‘ın İsrail’e karşı saldırı planlaması için bir hazırlık mekanı olarak kullanılıyor. Lübnan tarafındaki sınır bölgesindeki gerilim nedeniyle, Sağlık Bakanlığı’nın 5 Aralık tarihinde yayınladığı bilgilere göre, en az 94 kişi hayatını kaybetti; Hizbullah bu kişilerin 82’sinin militan olduğunu ifade ediyor. Ayrıca, çoğunluğu asker olan en az 11 İsrailli de öldü.
İsrail ordusu tarafından gerçekleştirilen bu saldırı, bölge sakinlerinin yaşadığı travmanın boyutlarını gözler önüne seriyor. İsrail güçlerinin kasabayı saatlerce beyaz fosforlu mühimmatla bombalaması ve insanları evlerinde hapsetmesi, “kara gece” olarak anılmaya başlandı.
Uluslararası Af Örgütü ve The Washington Post‘un teyit ettiği fotoğraf ve videolar, 16 Ekim’de Dheira üzerine yağan beyaz fosfor dumanının etkilerini gösteriyor.
Beyaz fosfor, yüksek sıcaklıklarda yanarak ciddi yanıklara ve solunum yolu hasarlarına neden olabilen bir kimyasal. Oksijenle temas ettiğinde 1.500 dereceye kadar yanabilir ve çok ağır yaralanmalara neden olabilir.
The Washington Post’un bölgede gerçekleştirdiği analizlere dayanarak yayınladığı haberine göre, bölgede bulunan mermi kalıntıları 1989 ve 1992 yıllarında ABD’de üretilen mühimmatlara aitti.
M825 duman mermileri, aslında sinyal vermek, hedefleri işaretlemek ve düşman kuvvetlerinden gizlenmek için kullanılan mermiler olarak biliniyor. Mermilerin bugün İsrail tarafından Hamas’a karşı kullanılmasının, ABD’den İsrail’e yapılan yıllık milyarlarca dolarlık askeri yardımın bir parçası olarak görülüyor.
İsrail’in daha önce de, özellikle 2009 Gazze saldırısında beyaz fosfor kullandığı belgelenmişti.
ABD Ulusal Güvenlik Konseyi sözcüsü John Kirby, beyaz fosfor kullanımı konusunda endişelerini dile getirdi ve konu hakkında daha fazla bilgi toplamayı planladıklarını açıkladı.
İnsan Hakları İzleme Örgütü, 2009 yılında İsrail’in Gazze’ye yaptığı 22 günlük saldırıda uluslararası hukuku ihlal eden biçimde ABD yapımı beyaz fosfor mühimmatı kullandığını rapor etti. Washington Post’un Dheira’da ele geçirdiği mermilerden en az bir tanesi, üretim kodlarına bakıldığında, İsrail’in 2009 yılındaki saldırılarında kullanılan beyaz fosfor partisine aitti.
2013’te İsrail ordusu, beyaz fosfor yerine gaz bazlı sis mermileri kullanmaya geçiş yapacağını duyurarak, savaş alanlarında beyaz fosfor kullanımını sonlandıracağına dair taahhütte bulundu.
Savaş bölgesi izleme grubu ACLED tarafından toplanan verilere göre İsrail, son iki ay içerisinde Lübnan’ın sınır bölgelerinde beyaz fosfor içeren mühimmatı 60 defadan fazla kullandı. Lübnan Başbakanı Najib Mikati, 2 Aralık’ta yaptığı açıklamada İsrail’in mühimmat kullanımının sivillerin ölümüne, binlerce zeytin ağacına ve 5 milyon metrekarelik orman ile tarım arazilerine geri dönüşü olmayan zararlar verildiğini belirtti.
İsrail ‘uluslararası hukuka uygun’ dedi
İnsan Hakları İzleme Örgütü ve Uluslararası Af Örgütü ise, mermilerin ABD menşeli olduğunu doğruladı ve bu tür silahların sivil alanlarda kullanımının sınırlanması gerektiğini belirtti.
İsrail Savunma Kuvvetleri ise, ırlatılan beyaz fosforlu mermilerin hedef almak veya yangına neden olmak için değil, sis perdesi oluşturmak için kullanıldığını açıkladı. Ordu sözcüsü, silah kullanımının “uluslararası hukukun gerekliliklerine uygun ve ötesine geçtiğini” söyledi.
İsrail kuvvetlerinin, beyaz fosfor kullanmadan perdeleme dumanı üreten M150 topçu mermileri gibi daha güvenli alternatiflere sahip olduğu belirtiliyor.
Fotoğraf: William Christou / WP
ABD’den beyaz fosfor kullanımına tepki
ABD yönetimi yetkilileri, ABD’nin İsrail’in savaş yasalarına uygunluğunu gerçek zamanlı olarak değerlendirmediğini açıkladı.
John Kirby, “Beyaz fosfor gibi maddeleri diğer ordulara sağladığımızda, bu maddelerin meşru amaçlar için ve silahlı çatışma kurallarına uygun olarak kullanılacağını bekliyoruz” dedi.
ABD’nin İsrail’e mühimmat teslim zamanı net olarak bilinmiyor. Pentagon Sözcüsü Tümgeneral Pat Ryder, pazartesi günkü basın toplantısında, 7 Ekim’deki Hamas saldırısından bu yana İsrail’e herhangi bir beyaz fosforlu mühimmat sağlamadıklarını ifade etti: “İsrail ile ilişkilerimiz bağlamında, sivil zararı en aza indirmenin önemini sürekli olarak vurgulayacağız. Silahların ABD stoklarından geldiği henüz doğrulanmadı.”
Beyaz fosfor, havada oksijenle reaksiyona girerek yoğun, beyaz, tahriş edici bir duman üretiyor. Bu duman fosfor oksitler içerir ve çevre için zararlı.
Beyaz fosfor, endüstriler tarafından üretildiğinde veya askeri mühimmat olarak kullanıldığında toprağa ve suya karışıyor. Depolama ve taşıma sırasındaki dökülmeler de beyaz fosforun çevreye yayılmasına yol açabiliyor. Atık su boşaltımı nedeniyle, beyaz fosfor özellikle fosfor içeren mühimmatın kullanıldığı askeri eğitim alanları yakınlarındaki nehirlerde ve göllerde bulunabiliyor. Yağmur sularının da fosforu bu alanlardan yakındaki su yollarına taşıması riski bulunuyor.
Beyaz fosfor içeren tehlikeli atık sitelerinin de insanlar için maruz kalma riski oluşturduğu biliniyor. Beyaz fosfor, havadaki oksijenle hızla reaksiyona giriyor ve zararsız kimyasallara dönüşüyor. Ancak koruyucu bir kaplama ile kaplı partiküller daha uzun süre reaktif olmayabilir. Beyaz fosfor, su ve toprakta birkaç gün boyunca zararsız kimyasallara dönüşmeden önce kalabiliyor.
Rusya‘nın Ukrayna‘ya yaklaşık iki yıldır süren saldırıları milyonlarca ton asbestin açığa çıkmasına neden olarak kontamine moloz yığınları oluşturdu. Ukrayna’daki binaların tahmini yüzde 70’inin asbest içerdiği düşünüldüğünde bu endişe verici bir durum.
Asbest yapıştırıcı veya çimento ile kapatıldığında asbest kontaminasyonu riskleri azalırken, bir kez açığa çıktığında bu riskler önemli ölçüde artıyor.
Euronews‘e konuşan Aalto Üniversitesi‘nden mimarlık uzmanı profesör Matti Kuittinen “Bir bomba bütün bir binayı moloza çevirdiğinde, beton parçalara ayrılır. Asbest parçalarından eski koltuk minderlerine kadar her şey birbirine karışır” diyor.
Dünya Sağlık Örgütü‘ne göre asbest, kronik akciğer rahatsızlıklarını da tetikleyebilen ciddi bir kanserojen.
Ukrayna’da giderek daha fazla şirket molozları geri dönüştürmeye başladıkça, asbest siviller için giderek artan bir sağlık tehlikesi haline geliyor.
Ayrıca, mühimmat ve füzelerden salınan kimyasallar da Ukrayna genelinde havaya, toprağa ve suya karıştığından, enkazı kirleten tek malzeme asbest değil.
Miyamoto International‘den uzman David Hodgkin Avrupa ülkeleri asbesti yasakladıklarında fazla stokları ihraç ettikleri için Ukrayna’nın onlarca yıldır asbest için bir çöplük olarak kullanıldığını söylüyor:
“Rusya ve Kazakistan, büyük dezenformasyon kampanyalarıyla birlikte Ukrayna gibi eski Sovyet ulus devletlerine büyük miktarlarda asbest ihraç etti.”
Asbest yaygın olarak çatı kaplama malzemeleri, çimento ve yapıştırıcılarda kullanılıyor. Asbestin aşamalı olarak kullanımdan kaldırılmasına yönelik çabalar 2011 yılında başlamış olsa da, bu çabalar yoğun bir muhalefetle karşılaştı. Nihayetinde 2022 yılında resmen yasaklandı.
Avrupa’da zararlı ve zehirli maddelerin uzun bir listesinin geri dönüştürülmesi yasaklanmıştı. Asbest de bunlardan biri.
Avrupa Birliği’nde asbest yalnızca 2019 yılında yaklaşık 72 bin kişinin hayatına mal oldu.
Hodgkin’e göre “Ukrayna asbesti yasaklamış olsa da, güvenli söküm, taşıma ve bertaraf için gerekli yasa ve yönetmelikleri henüz hazırlamadı. Ayrıca, asbestin yol açacağı hastalık seviyeleri konusunda geniş çaplı testler yapacak tıbbi altyapıya da sahip değil.”
Türkiye’nin iklim alanında faaliyet gösteren sivil toplum ve düşünce kuruluşları, Türkiye‘nin Dubai‘de son gününe giren COP 28 kararlarına ve iklim değişikliğiyle mücadele konusunda alması gerektiği pozisyona dair taleplerini Başmüzakereci Fatma Varank ve müzakere heyetine bir mektup aracılığıyla iletti.
Türkiye’nin uluslararası iklim yönetişiminde yapıcı bir rol almasının önemini vurgulayan kuruluşlar, konferans kararı olarak fosil yakıtlardan çıkışı desteklemesini ve Küresel Yenilenebilir Enerji ve Enerji Verimliliği Taahhüdü’nü imzalamasını talep etti.
Mektubun tamamı şöyle:
“Sayın Fatma Varank,
Türkiye’de iklim alanında faaliyet gösteren sivil toplum ve düşünce kuruluşları olarak, COP 28’in kapanışına kısa bir zaman kalmışken, görüşlerimizi aktarmak isteriz.
Sizlerin de bildiği gibi Birleşmiş Milletler İklim Değişikliği Çerçeve Sözleşmesi 28. Taraflar Konferansı (COP 28) “fosil yakıtlardan çıkış” ve “fosil yakıtların tüketiminin azaltılması” ifadeleri ile “fosil yakıtlar”ın konferans gündemine doğrudan girmesi açısından önem taşımaktadır. İklim biliminin ortaya koyduğu bulgular, küresel ısınmanın kritik eşik olan 1,5 derecede sınırlandırılabilmesi için fosil yakıtların 2050’ye kadar terk edilmesinin şart olduğunu işaret etmektedir.
COP 28’in kapanışına ve kararların netleşmesine çok kısa bir zaman kalmışken, Paris Anlaşması ve İklim Değişikliği Çerçeve Sözleşmesi’ne taraf ülkelerin dünyamızı iklim kriziyle mücadelede doğru yola sokmak için tarihi bir fırsatı bulunuyor. Fosil yakıt ithalatçısı konumunda olanTürkiye’nin bu fırsatı nasıl değerlendireceği ise, küresel iklim yönetişiminde yeri açısından belirleyici olacak.
Bu tespitler ışığında ülkemizin COP 28’de:
Konferans kararı olarak “fosil yakıtlardan çıkış”ı desteklemesini,
Küresel Yenilenebilir Enerji ve Enerji Verimliliği Taahhüdünü imzalamasını talep ediyoruz.
Bu adımlar ile Türkiye, küresel çapta inisiyatif alabilecek ve yakın gelecekteki kaçınılmaz olan dönüşümde kendisine yakışan bir konum sağlayabilecektir. Türkiye’nin, bu doğrultuda sergileyeceği irade ve uluslararası arenada göstereceği işbirliği COP 28’in çok önemli bir kazanımı olarak durmaktadır.”
İmzacı kurumlar:
Sürdürülebilir Ekonomi ve Finans Araştırmaları Derneği (SEFiA)
Agos Gazetesi Genel Yayın Yönetmeni Hrant Dink‘i 16 yıl önce katleden Ogün Samast, cezaevinden koşullu salıverilme kapsamında tahliyesinin ardından ismini değiştirmek için mahkemeye başvurdu.
Ogün Samast, Bolu F Tipi Cezaevi’nden koşullu salıverilme kapsamında 15 Kasım’da tahliye edilmişti. Tahliyesinin ardından açılan yeni dava, hukuki ve fiili irtibat nedeniyle İstanbul 14’üncü Ağır Ceza Mahkemesi‘nde devam eden Yasin Hayal ve Erhan Tuncel‘in de arasında bulunduğu 11 sanığın yargılandığı davayla birleştirildi.
Trabzon’dan Segbis’le duruşmaya katıldı
Tahliyesi sonrası memleketi Trabzon’da yaşamaya başlayan Ogün Samast, 6 Aralık’ta, İstanbul’daki davada ifade vermek için Akçaabat Adliyesi’ne gitti. Akçaabat 1’inci Asliye Ceza Mahkemesi‘nden Ses ve Görüntü Bilişim Sistemi (SEGBİS) ile İstanbul 14’üncü Ağır Ceza Mahkemesi’nde görülen davaya katılan Samast’ın avukatı ek süre talep etti. Talep, mahkeme başkanınca kabul edilirken, Samast ifade vermeden SEGBİS bağlantısından ayrıldı. Ogün Samast hakkında yurt dışına çıkış yasağı konulmasına hükmeden mahkeme, gelecek celse duruşmaya katılması için Akçaabat 1’inci Asliye Ceza Mahkemesi’ne müzekkere yazılmasına ve savunmasının alınmasına hükmetti.
Duruşma 6 Mart 2024’e ertelendi.
İsim değiştirme dilekçesi
Bu arada son davada tutuksuz yargılanan Samast’ın, Akçaabat Asliye Hukuk Mahkemesi‘ne yazılı dilekçeyle başvurarak, adının değişmesini talep ettiği öğrenildi. Samast’ın gerekçesini değerlendirecek olan mahkeme, ad değiştirme talebine yönelik karar verecek.
Dubai’deki son günden bir gün önce COP28 İklim zirvesinde başkanlığın açıkladığı yeni taslak anlaşmaya göre, fosil yakıt üretimi ve tüketimi “bilimsel tavsiyeler” doğrultusunda 2050 yılına kadar azaltılacak .
Başkanlığın uzun zamandır beklenen taslağında, konferansta temel çekişme alanları olan; “aşamalı olarak kaldırma” veya “aşamalı olarak azaltma” terimleri kullanılmıyor.
Ancak ülkelerden fosil yakıt üretimini azaltmalarını talep ediliyor.
Hükümetler bu akşam metni değerlendirmeye davet edildi.
Görüşmelerde gelişmekte olan ülkelere yakın bir kaynak, Guardian‘a bunun işe yarayabilecek bir uzlaşma olduğunu söyledi. Aşamalı olarak kaldırma veya azaltma dili olmamasına rağmen metin, karbon yakalama ve depolamayı kullanmak isteyen ülkeler için bir çıkış maddesi olarak görülen fosil yakıt emisyonlarından ziyade doğrudan fosil yakıt üretimini ele alıyor.
COP28 başkanlığı: İleriye doğru büyük bir adım
Cop28 başkanlık beyanı:
Sultan Al Jaber‘in liderliğindeki COP28 başkanlığı taslakla ilgili açıklamasında memnuniyetini belirtti:
“COP28 başkanlığı olarak başından beri hedeflerimiz konusunda netti. Bu metin bu hedefleri yansıtıyor ve ileriye doğru atılmış büyük bir adımdır. Artık insanlık ve gezegen için en iyisini yapacağına güvendiğimiz tarafların elinde.”
Zirve katılımcılarının metinden memnun olması gerektiğini belirten Başkanlık, “Kimsenin fosil yakıtlarla ilgili bu ifadeyi sindirmek için biraz zaman ayıracağını beklediğini sanmıyoruz. Ve tabii ki metnin üzerinde grupların odaklanmayı seçebileceği başka unsurları da var” dedi.
Küçük ada devletlerinden sert eleştiri
The Guardian, taslağa karşı eleştirileri derledi:
En sert eleştiri 39 ülkeyi temsil eden Küçük Ada Devletleri İttifakı‘ndan (Aosis) geldi.
Samoa‘nın doğal kaynaklar ve çevre bakanı Toeolesulusulu Cedric Schuster, zirve başkanı Sultan Al Jaber’in metninin ısınmayı 1,5C ile sınırlama hedefini canlı tutmada başarısız olduğunu ve fosil yakıtlarla ilgili paragrafı “tamamen yetersiz” bulduklarını söyledi:
“Güçlü azaltım sonuçları elde edemezsek, o zaman burası 1,5C’nin öldüğü zirve lacaktır. Ölüm belgelerimizi imzalamayacağız. Fosil yakıtların aşamalı olarak durdurulması konusunda güçlü bir taahhüt içermeyen bir metne imza atamayız. Bu süreç boyunca bize şu soru soruldu: Bu müzakereler 1,5C’yi canlı tutacak güçlü bir sonuç getirmezse tehlikede olan nedir? Tehlikede olanın hayatta kalmamız olduğunu nasıl anlayamazsınız? Bu nedenle müzakerecilerimiz her odada ısınmanın 1,5 derecenin altında kalması yönünde kararlar almak için yorulmadan çabalıyor. Eğer taraflar fosil yakıtların ve fosil yakıt sübvansiyonlarının aşamalı olarak kaldırılmasına karşı çıkmaya devam ederlerse, durmalı ve bu sürece yönelik kendi taahhütlerini sorgulamalıdırlar.
Büyük emisyon salıcıları, mevcut CO2 emisyonlarının yüzde 90’ından fazlasından sorumlu olan köhne bir endüstriye hizmet etmeye devam ettikçe ve bu giderek artarken, Aosis burada olacak. Halkımızın sadece hayatta kalabileceği değil aynı zamanda gelişebileceği bir gelecek için mücadele etmekten asla vazgeçmeyeceğiz. Çünkü büyük yayıcıların eylemleri sonucunda başka seçeneğimiz kalmıyor.
Size bir kez daha hatırlatıyoruz ki, gelişmekte olan küçük ada devletlerimiz bu iklim krizinin ön saflarında yer alıyor, ancak kârı insanlardan önce önceliklendirmeye devam ederseniz kendi geleceğinizi tehlikeye atıyorsunuz. Tüm müttefiklerimizi çağrımızı desteklemeye ve 1,5 dereceyi koruma konusunda yanımızda olmaya çağırıyoruz.”
‘Sulu mezarlarımıza sessizce gitmeyeceğiz’
Marshall Adaları Cumhuriyeti heyeti başkanı John Silk de taslağı “ölüm fermanı” olarak nitelendirdi:
“Marshall Adaları Cumhuriyeti buraya ölüm fermanımızı imzalamaya gelmedi. Buraya 1,5 için ve bunu başarmanın tek yolu için mücadele etmeye geldik: Fosil yakıtın aşamalı olarak ortadan kaldırılması. Bugün gördüklerimiz kabul edilemez. Sulu mezarlarımıza sessizce gitmeyeceğiz. Ülkemiz ve milyarlarca olmasa da milyonlarca en savunmasız insan ve topluluk için yıkıma yol açacak bir sonucu kabul etmeyeceğiz.”
Mary Robinson: Yeterince iyi değil
“Bilimi tanıdığınızı ve ona saygı duyduğunuzu söyleyip, taahhüt ettiğiniz kolektif eylemde bilimin korkunç uyarılarını dikkate almamak yeterince iyi değil.
“IPCC Altıncı Değerlendirme Raporu‘nun bulgularını ve iklim değişikliğinin neden olduğu hasarı ‘alarm ve ciddi endişeyle’ not edip bilimin önerdiği adımları uygulamaya koymamak yeterince iyi değil.
“Paris Anlaşması’nı yeniden onayladığınızı söylemek ama sonra fosil yakıtın tamamen ortadan kaldırılması konusunda taahhütte bulunmamak yeterince iyi değil.
“Zayıf bir dil kullanmak ya da fosil yakıt endüstrisinin boşluklarının Dubai’de mücadele etmeye kararlı olduğu sorunlara katkıda bulunmaya devam etmesine izin vermek yeterince iyi değil.
“Ulusların bu büyüklükteki bir kriz için gereken kararlılıkla ve gerekli önlemleri almaya hazır bir şekilde derhal müzakere masasına dönmeleri koşuluyla, önümüzde yeterli zaman ve fırsat var. COP28 metninin bu güncel versiyonu son derece yetersiz.”
E3G: ABD’nin eli ve etkisi görülüyor
Bağımsız iklim değişikliği düşünce kuruluşu E3G‘nin uluslararası iklim politikası üzerinde çalışan kıdemli ortağı Catherine Abreu da metne mesafeli yaklaştı:
“Gelişmekte olan ülkelerin ve sivil toplumun ısrar ettiği katı enerji geçiş paketi yerine, sulandırılmış bir uzlaşma menüsüne sahibiz… ancak fosil yakıt metninde adalet ve eşitlik üzerine bir dil görmek güzel. Burada ABD‘nin etkisini kabul etmemiz gerekiyor. ABD, Glasgow’da mutabakata varılan ve Mısır‘da tekrarlanan dilin geliştirilmesi ihtiyacını sürekli olarak vurguladı ve gerçekten de kömürün aşamalı olarak sona erdirilmesi konusunda, yeni kömür kullanılmaması da dahil olmak üzere, daha güçlü bir dil görüyoruz. Diğer fosil yakıtlara (gaz ve petrol) ilişkin dil önemli ölçüde zayıflamışken, tahmin edin dünyada gaz ve petrole yönelik en büyük genişleme planı kimin elinde? Birleşik Devletler. Ayrıca, yetersiz dağıtım sağlayan ve yakalanan karbonun öncelikli olarak petrol ve gaz çıkarmak için kullanıldığı azaltım teknolojilerini, işe yaradığını bildiğimiz yenilenebilir teknolojilerle aynı kefeye koyan bir paragrafımız da var. Burada ABD’nin elini ve etkisini görüyorum.”
Bilim insanları: Hayal kırıklığı
Endişeli Bilim İnsanları Birliği’nden Dr. Rachel Cleetus da olumsuz görüş bildirdi:
“Açıkça söylemek gerekirse, bütün gün görmeyi beklediğimiz enerji paketine ilişkin metin son derece hayal kırıklığı yaratıyor, kaygı verici ve dünya çapındaki insanların hak ettiği hırsın yakınından bile geçmiyor. Pek çok liderin yaptığı gibi bilime başvurmak, onu gerçekten yansıtan bir dil ortaya koyma konusunda ciddi bir sorumluluğu da beraberinde getiriyor. Bu taslak, listelenen tüm eylemleri ülkeler için isteğe bağlı kılan, en üstte büyük bir ‘yapabilir’ niteleyicisi ile birlikte geliyor. Özellikle bu kritik on yılda, anlamlı zaman çizelgelerinin eksikliği de dahil olmak üzere, göze çarpan boşluklarla dolu bir eylem listesi var. Bilim inkar edilemez ve dünyanın dört bir yanındaki insanların net bir talebi var: Fosil yakıt çağının artık aşamalı olarak sona erdirilmesi gerekiyor. En son GST metni, dünya liderlerinin, insanlar ve gezegen için yaşanabilir bir geleceği korumayı tercih etmek yerine fosil yakıt endüstrisinin ve petrodevletlerin olumsuz etkilerine boyun eğdiklerine dair kanıtlarla dolu. Bu son saatlerde, dünya liderlerini buraya güvence altına almak için geldiğimiz gerçek eylemi gerçekleştirmeye çağırıyoruz.”
İklim aktivistleri: Gerileme
Climate Action Network International küresel siyasi strateji başkanı Harjeet Singh, metnin önceki versiyonlara göre önemli bir gerilemeyi temsil ettiğini söyledi:
“Şaşırtıcı bir şekilde, fosil yakıtların aşamalı olarak durdurulması konusundaki açık ifadeyi bir kenara bırakarak, bunun yerine 2050 yılına kadar ‘hem tüketimi hem de üretimi azaltma’ yönünde belirsiz bir taahhütte bulunmayı tercih etti. Bu, fosil yakıt endüstrisinin lobicilik gücünün açık bir göstergesidir ve fosil yakıtların kullanımının uzatılması yönünde küresel politikaları etkilemektedir. COP28’den kararlı ve güçlü bir direktif yayınlamayı başaramazsak, 1,5 santigrat derecelik kritik ısınma eşiğini geçmenin eşiğinde kalırız. Böyle bir senaryo, en savunmasız toplulukları orantısız bir şekilde etkileyerek küresel çapta yıkıcı sonuçlara yol açacaktır.”
Köpek yemeği!
Greenpeace’in COP28 heyeti başkanı Kaisa Kosonen de “Bu bir köpeğin yemeği” dedi.
” COP28’den anladığımız tek şey buysa, bu konferans bir başarısızlıktı demektir. Bilime uygun davranmak her istediğini yapabileceğin anlamına gelmiyor. Fosil yakıtları aşamalı olarak ortadan kaldırmak artık bir seçim değil!
Metinde ülkelerin enerji geçişini hızlandırmak için yapmayı veya yapmamayı seçebilecekleri bir menü var. 2050 yılı civarında net sıfıra ulaşmak için fosil yakıtların hem tüketimini hem de üretimini azaltmak da söz konusu olsa da, bu, ülkelerin harekete geçebileceği veya geçemeyeceği birçok seçenekten yalnızca biri.
Bu, son birkaç haftadır tanık olduğumuz tarihi ivmeyi yansıtmıyor. Bu yazı, dünyadaki acil eyleme en çok ihtiyaç duyan insanlar, topluluklar ve tüm yaşam için değil, fosil yakıt endüstrisinin yararına yazılmıştır.
Aksine hepimiz için güvenli, adil ve eşitlikçi bir gelecek sağlamak yerine petrol, gaz ve kömür endüstrilerine fayda sağlayacak bir dizi yanlış çözüme kapıyı açık bırakıyor.”
6 Şubat depremlerinde büyük zarar gören Hatay’ın Samandağ ilçesinde çarşı alanının büyük bir kısmının “rezerv alanı” ilan edilmesine karşı mülk sahipleri bir araya geldi.
Samandağ Çarşı Merkezi, dört ay önce rezerv alan ilan edilmişti.
Abdullah Cömert Parkı’nda bugün yapılan açıklamaya mülk sahipleri, çarşı esnafı, siyasi parti temsilcileri ve STK’ler katıldı.
Burada konuşan Habip Yapar, rezerv alan ilan edilen yerde iki tane evi olan olduğunu, iki gün önce telefonuna gelen SMS ile konudan haberi olduğunu söyledi.
Dedelerinin yıllarca Suudi Arabistan çöllerinde çalışarak miras bıraktıkları arsalarının gasp edilmek istendiğini belirten Yapar, “Henüz yasa ortada yokken Samandağ Belediye Başkanı Refik Eryılmaz,Çevre ve Şehircilik Bakanlığı’na çarşı merkezi toplu konut için adres gösterdi. CHP Genel Başkanı Özgür Özel‘e sesleniyorum. Belediye Başkanı’nın yaptığını görsün, duysun” diye konuştu.
Mücadelelerinin sadece kendi mülkleri için değil, Samandağ’ın demografik yapısının değişmemesi için olduğunu belirten Yapar şunları söyledi:
“Benim bir evim, bir dükkanım gitmiş umurumda değil. Ama ben çocuklarımın geleceğini düşündüğüm için bu mücadeleyi veriyorum. Bu toplantı, halkın Anayasa’dan kaynaklanan ‘mülkiyet’ hakkına sahip çıkma toplantısıdır. Bu toplantı, Samandağ halkının kendi köklerine, kendi dedelerinin, atalarının topraklarına sahip çıkma toplantısıdır.”
Açıklamada konuşan bir vatandaş da 17 yıl önce babasını, beş ay önce de annesini kaybettiğini söyleyerek, “Şimdi de malımı, toprağımı kaybettiğimi öğrendim. Ne yapacağımı ne diyeceğimi bilmiyorum” şeklinde konuştu.