Ana Sayfa Blog Sayfa 272

[COP28] Norveç ve İngiltere’den Amazon Fonu’na 94 milyon dolarlık destek

Norveç ve Birleşik Krallık, COP28‘in devam ettiği Dubai’de dünyanın en büyük tropik yağmur ormanları ve orada yaşayanlar için en büyük denizaşırı mali destek kaynağı olan Amazon Fonu için toplam 94 milyon dolar sözü verdi.

Norveç 50 milyon dolar, Birleşik Krallık ise 44 milyon dolar bağışta bulundu. Her iki ülke de bunun, ormansızlaşmanın izlenmesi, yasa dışı madencilik faaliyetleriyle mücadele ve 1 milyon kilometrekareden fazla yerli bölgenin ve diğer korunan alanların yönetilmesi için kullanılan fona verilen önceki taahhütlere ek olarak yeni bir destek olduğunu açıkladı. 

Amazonlar olmadan iklim korunamaz

Yağmur ormanları dünya ikliminin korunması için çok gerekli. Bu ormanların atmosferdeki karbondioksiti azaltma kapasiteleri olmadan, küresel ısınmanın Paris Anlaşması‘nda zikredilen 1,5 ila 2 derece hedefini tutturması mümkün değil. Ancak Amazon Bilim Paneli‘ne göre ormanların yüzde 17’sinden fazlası zaten yok oldu ve yüzde 17’si de bozuldu.

İnsan kaynaklı iklim bozulması, kurak mevsiminin uzamasına neden olarak durumu daha da kötüleştiriyor. Bu yıl, birçok nehirde rekor düzeyde su kaybı ve yoğun yangınlar nedeniyle özellikle kötü geçti. İklim bilimciler, yağmur ormanlarının devrilme noktasına yakın olduğu ve sonrasında kuruyacağı konusunda uyarıyor.

İklimin ‘devrilme noktaları’: Son araştırmalara göre kritik eşiklere ne kadar yakınız?
[Dünya Amazon Günü] ‘Amazonlar kaybedilirse iklim değişikliği durdurulamaz’

Amazon’un %60’ına ev sahipliği yapan Brezilya’da ormansızlaşma oranı, Devlet Başkanı Luis Inácio Lula da Silva ve çevre bakanı Lula Silva’nın koruma politikaları sayesinde yaklaşık yarı yarıya azaldı. İki isim 2030 yılına kadar sıfır ormansızlaştırmayı hedefliyor ve bu hedefe ulaşmak için COP28’de ayrı bir yeni fon önerdiler.

DOSYA - 3 Eylül 2019 tarihli bu dosya fotoğrafında, Brezilyalı bir asker Brezilya'nın Novo Progresso kentindeki Nova Fronteira bölgesinde yangınları söndürüyor.  2019'da Novo Progresso kasabası çevresindeki orman alevler içinde kaldı; Brezilya Amazonları'nın kurak mevsimindeki ilk büyük yangınlar, hükümetin yağmur ormanlarını koruma konusundaki yetersizliğine veya isteksizliğine karşı küresel öfkeye yol açtı.  Başkan Jair Bolsonaro 2020'de ormandaki yangınları kontrol altına alma sözü verdi ancak bölgede dumanlar yine yoğun.

 

Norveç Yağmur Ormanı Vakfı‘nın genel müdürü Toerris Jaeger, Amazon Fonu için Birleşik Krallık ve Norveç’ten gelen yeni parayı memnuniyetle karşıladıklarını , ancak daha fazlasına ihtiyaç olduğunu söyledi: 

“Brezilya’nın Amazon’da sıfır ormansızlaşma hedefini gerçekleştirmek için uluslararası desteğe ihtiyacı var. Bu hayati yağmur ormanı, iklim ve biyolojik çeşitlilik açısından küresel öneme sahiptir ve onu korumak yalnızca Brezilya’nın sorumluluğunda değildir. 1,5 derece hedefini ancak Amazon Fonu aracılığıyla daha fazla ülkenin yağmur ormanlarının korunmasına katkıda bulunması durumunda canlı tutabiliriz.” 

Jaeger, fonun büyük oranda Norveç (yüzde 94) ve Almanya (yüzde 6) tarafından desteklendiğini ve yakın zamanda İsviçre, İngiltere, Danimarka ve ABD‘den de destek sözü verildiğini, ancak yeni vaat edilen desteklerin neredeyse hiçbirinin ödenmediğini de hatırlattı. 

Avrupa Konseyi’nden bir çağrı daha: Kavala ve Demirtaş’ı derhal serbest bırakın!

Avrupa Konseyi’nin icra organı olarak görev yapan Bakanlar Komitesi, 5-7 Aralık’ta yaptığı toplantılarda Türkiye‘nin AİHM kararlarına rağmen Osman Kavala ve Selahattin Demirtaş’ı serbest bırakmamasını görüştü.

Her iki ismin de derhal salıverilmesini isteyen Komite, Mart 2024’te yapılacak toplantıya kadar Ankara ile teknik temasın artırılmasını kararlaştırdı. Ayrıca, Hakimler ve Savcılar Kurulu’nun (HSK) yapısının evrensel standartlara uymadığını ve değiştirilmesi gerektiği de yinelendi.

BBC‘nin aktardığına göre, Bakanlar Komitesi, 2017’den bu yana cezaevinde bulunan iş insanı ve hak savunucusu Osman Kavala ile ilgili kararında, AİHM kararlarına ve Komite’nin sayısız çağrısına rağmen başvuru sahibinin serbest bırakılmamasından ve kendisi hakkında ağırlaştırılmış müebbet cezası verilmiş olmasından derin üzüntü duyulduğunu belirtti.

Dava sürecinde Türk ceza yargılama sisteminin istismar edildiği, Kavala’nın susturulmak için cezaevinde tutulduğu görüşlerine yer verilen kararda, hakkında hüküm verilmiş dahi olsa başvuru sahibinin Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi’nden (AİHS) kaynaklanan haklarının ihlaline devam edildiği vurgulandı.

‘AİHS’i ve anayasanızı onurlandırın’

Kavala’nın tutukluğunu sona erdirmek için Anayasa Mahkemesi’ne iki ayrı başvurusunun olduğu hatırlatılan kararda Türk yetkililere hem AİHS’i hem de Türkiye Cumhuriyeti Anayasası’nı onurlandıracak şekilde başvuru sahibinin özgürlüğünün sağlanması çağrısında bulunuldu.

Komite, Mart ayında yapılacak toplantılar öncesi Türkiye ile Avrupa Konseyi arasında AİHM kararlarının uygulanmasında yaşanılan sorunların ortadan kaldırılması amacıyla yüksek düzeyli teknik görüşmeler yapılması istemini karara bağladı.

Bakanlar Komitesi’nin Mart ayında yapacağı toplantıda, bu çalışmaların sonucunu değerlendirmesi öngörülüyor. Komite’nin bir sonraki adımının da Türkiye’de 31 Mart 2024’te yapılacak yerel seçimlerin sonrasına kalacağı değerlendiriliyor.

‘HSK, yürütme etkisinden çıkarılmalı’

Bakanlar Komitesi, her iki isme dair davalarda görüldüğü üzere Türk yargısının bağımsızlığı ve tarafsızlığına ilişkin yaygın sorunlarla karşılaşıldığını kayda geçirirken,  bir an önce Türk yargısının karşı karşıya olduğu yapısal sorunları çözme çağrısında bulunadu; HSK’nın yürütme etkisinden çıkarılması gerektiğinin altını çizdi.

AİHM, 2017’den bu yana tutuklu olan Kavala’nın davasında kararın uygulanmaması üzerine konuyu Bakanlar Komitesi’nin gündemine getirmiş ve Türkiye hakkında “ihlal prosedürü” başlatılmıştı. İhlal prosedürüne göre, AİHM kararına uymayan ülke hakkında yaptırım kararı alınabiliyor.

Yüksekdağ için ‘detaylı açıklama’ talebi

Selahattin Demirtaş davasını da ayrıca ele alan Bakanlar Komitesi, Demirtaş ve kendisi gibi TBMM üyesi olmasına rağmen tutuklanan eski HDP Eş Genel Başkanı Figen Yüksekdağ’ın haklarının ihlal edildiğinin AİHM kararlarıyla somutlaştığını anımsattı.

Komite, Türk yetkililerin hem Demirtaş hem de Yüksekdağ davalarında yeni deliller ortaya çıktığını, bunların AİHM tarafından dikkate alınmadığı görüşünün not edildiğini belirtildi; ayrıca Yüksekdağ’a isnat edilen suçlara teşkil eden eylemlerin AİHS’e göre bir siyasetçinin siyaset yapma hakkı kapsamına girdiği; bu nedenle Türk yetkililerden Yüksekdağ’ın tutukluğu hakkında daha detaylı bir açıklama beklendiği vurgulandı.

‘AYM Demirtaş için kararını en kısa sürede açıklamalı’

Komite, Selahattin Demirtaş’ın Anayasa Mahkemesi’ne (AYM) yaptığı başvurunun halen karara bağlanmamasından duyulan üzüntüyü dile getirdi ve Yüksek Mahkeme’ye AİHM kararlarına uygun şekilde ve en kısa sürede kararını açıklaması çağrısı yaptı.

Demirtaş, AYM’ye ilk kez 2019’da başvurmuş, başvuru daha sonraki başvurularla birleştirilerek nihai halini almıştı. Mahkeme, Temmuz ayında konuyu gündemine almış ancak teknik bir gerekçeden dolayı ertelediğini açıklamıştı.

Komite, Demirtaş ve Yüksekdağ’ın bir an önce serbest bırakılması çağrısını yinelerken, Demirtaş için Anayasa Mahkemesi kararının beklenmesi sürecinde tutukluğa alternatif önlemlerin araştırılması çağrısı yapıldı.

Sulak alanlarda ‘tarımsal üretim temelli OSB açılmasına’ izin veren madde iptal edildi

Doğa Derneği, WWF-Türkiye ve Doğa Araştırmaları Derneği’nin, 23 Ekim 2019’da resmi gazete yayınlanan Sulak Alanların Korunması Yönetmeliği’nde Değişiklik Yapılmasına Dair Yönetmeliğin 10. maddesine yaptığı itiraz sonuç verdi.

Danıştay İdari Dava Daireleri Kurulu, sulak alanlarda tarımsal üretim temelli organize sanayi bölgelerinin açılmasına izin veren maddenin iptal edilmesi yönünde karar aldı.

Üç ulusal doğa koruma kuruluşunun bir araya gelerek bu değişikliğe karşı açtığı davayı Danıştay 6. Dairesi reddetmişti. Danıştay İdari Dava Daireleri Kurulu’na temyiz başvurusunda bulunan kurumların çabası sonuç verdi ve ret kararı bozuldu. Kurul “dava konusu düzenlemenin iptaline karar verilmesi gerekirken davanın reddi yolunda verilen Daire kararında hukuki isabet bulunmamaktadır” diyerek Danıştay’ın söz konusu yönetmelik değişikliğinin iptal edilmesi yönünde karar almasına hükmetti.

Burdur Gölü. Fotoğraf: Ali İhsan Gökçen.

Tarım ve su politikaları sulak alanları yok ediyor

Kuraklık, su kaynakları ve sucul ekosistemlere yönelik yanlış planlama ve uygulamalar, yağış rejimindeki düzensizlikler sulak alan ekosistemlerini tehdit ederken, Sulak Alanların Korunması Yönetmeliği’nde yapılan değişiklikle sulak alanların tarıma dayalı organize sanayi bölgeleri ile yapılaşmasına izin verilmişti. Sulak alanlarda yapılacak besicilik ya da seracılık faaliyetlerini kapsayacak tarıma dayalı ihtisas organize sanayi bölgelerinin sulak alana zarar vermeyeceği iddiasıyla hazırlanan madde, sulak alanlar için yeni bir tehdit oluşturuyordu.

Yürütülen politikalar ve uygulamaların bir sonucu olarak Türkiye’deki sulak alan ekosistemleri ve su kaynakları hızla zarar görüyor ve yok oluyor. Bu yok oluşun nedeni olarak günümüzde iklim değişikliği gösterilse de asıl tehdidin yanlış tarım ve su politikaları olduğu biliniyor. Doğa Derneği, 2006 yılında yayınladığı Önemli Doğa Alanları (ÖDA) kitabında, Türkiye’nin sahip olduğu benzersiz 305 ÖDA üzerindeki en büyük tehdidin sulama, kurutma ve baraj projeleri olduğunu ortaya koymuştu. Ulusal Su Planı verilerine göre su kaynaklarımızın yüzde 74’ü tarımsal sulamada, yüzde 13’ü içme suyu ve yüzde 13’ü sanayi suyu ihtiyaçlarının karşılanmasında kullanılıyor.

Beyşehir Pınarlar. Fotoğraf: Mahmut Koyaş

‘Korumak ve restore etmek gerekiyor’

Doğa Derneği Yönetim Kurulu Başkanı Dicle Tuba Kılıç alınan kararla ilgili şu değerlendirmeyi yaptı:

“Sulak Alanları organize sanayi bölgelerine dönüştürmeye çalışan bu değişikliğin sulak alanları destekleme amaçlı bir tarımsal faaliyet içermediği ortada. Bir sulak alanı doldurmadan, üzerinde besicilik, seracılık gibi kullanım alanları oluşturmak imkansız. İdarenin değişiklik yapmaya çalıştığı madde bu haliyle, Sulak Alanların Korunması Yönetmeliği ile çelişiyor. Bu nedenle yaptığımız temyiz başvurusu sonucunda ilgili maddeye yönelik kararın bozulması beklenen bir durumdu. Sulak alanların var olması ve su döngüsünün korunması için sulak alanları doldurmak değil, var olanları korumak ve kurutulan sulak alan ekosistemlerini restore etmek gerekiyor.”

Sulak Alanların Korunması Yönetmeliği ile çelişen maddenin iptaliyle sulak alanlara yönelik ciddi bir tehdidin önüne geçilmiş olmasını memnuniyet verici bir gelişme olarak karşıladıklarını belirten WWF Türkiye Genel Müdürü Ömür Kula da şunları söyledi:

“WWF’in Yaşayan Gezegen Raporu’na göre, son elli yıl içinde omurgalı canlı popülasyonlarında yaşanan en büyük azalma %83 ile sulak alan türlerinde meydana geldi ve bunların %25’i şu an yok olma tehlikesiyle karşı karşıya. Bu oran, orman ve deniz ekosistemlerinde yaşanan kayıptan daha fazla. Bunun en önemli sebebi sulak alan ekosistemlerinin kırılganlığı ve insan etkisine en fazla maruz kalan alanlar olması. Sulak alanlarla ilgili yasal düzenlemelerde yapılan bu ve benzeri girişimler, sulak alanların ve canlı türlerinin olduğu kadar biz insanların geleceğini de riske atıyor. Su kaynaklarımız ve sulak alanlarımız hızla azalırken daha fazla doğa kaybına tahammülümüz yok; sulak alanlarımıza gözümüz gibi bakmalıyız”

Sulak alanları korumak, geleceğe yapılacak en önemli yatırım

Davacılardan olan Doğa Araştırmaları Derneği’nin Genel Müdürü Osman Erdem ise yeryüzünün en değerli ekosistemleri olmasına karşın sulak alanların dünyanın en çok tehdit altında olan ekosistemleri olduğuna dikkat çekti:

“Ormanlardan en az üç kat daha hızlı yok olan sulak alanların, son 50 yılda yeryüzünde en az %35’i yok oldu. Ülkemizde de 1930’lu yıllarda sıtma hastalığını önleme amacıyla başlayan sulak alan kurutma çalışmaları; gelişen teknoloji ve hayatımıza güçlü iş makinalarının girmesiyle yeni tarım alanları elde etme amacına yönelmiş ve son 70 yılda ülkemiz sulak alanlarının %60’ından fazlası yok olmuştur. Ne yazık ki 1990’lı yılları takiben yapılan yasal düzenlemelere rağmen bu yok oluş durdurulamamıştır.” dedi ve ekledi “Sulak alanlarımızı korumak durumundayız. Sulak alanlar, bulundukları bölgede ekolojik dengenin sağlanmasına, su rejiminin düzenlenmesine, iklimin yumuşamasına ve küresel düzeyde iklim değişikliğinin kontrolüne katkılar sağladığı gibi balıkçılık, hayvancılık, sazcılık, turizm, rekreatif kullanımlarla bulundukları bölgedeki insanların refahına önemli katkılarda bulunur. Bu yüzden sulak alanların korunmasını ve sürdürülebilir kullanımını sağlamak, insanlığın geleceğine yapılmış en önemli yatırımdır. 2019 yılında Sulak Alanların Korunması Yönetmeliğinin 10. Maddesine eklenen ve tampon bölgede “tarımsal üretim temelli organize sanayi bölgeleri”nin yapımının önünü açacak olan, sulak alanların ekolojik özelliklerinin bozulmasını ve ülkemizdeki sulak alan kayıplarını daha da hızlandıracak olan maddenin iptali yerinde ve doğru bir karardır. Biz doğa korumacıları sevindirmiştir.”

[COP28] Son 10 yılda ‘küresel yenilenebilir kapasitesi’ üç katına çıktı

Birleşik Arap Emirlikleri‘nin Dubai kentinde sona yaklaşan İklim Zirvesi COP28, ülkelerin yenilenebilir enerjinin üç katına çıkarılmasını ve enerji verimliliğinin iki katına çıkarılmasını kabul ederek fosil yakıtlardan önemli bir uzaklaşma sinyali veren tarihi bir anlaşmaya sahne oluyor.

Müzakereler son saatlerine yaklaşırken Zero Carbon Analyticsin son raporu, küresel olarak farklı bölgelerdeki yenilenebilir enerji kaynaklarındaki büyümeye ilişkin son analizlerinin bulgularını özetledi. Rapor, küresel yenilenebilir enerjinin son 10 yıldaki hızlı büyümesinin ve sektördeki önemli fırsatların altını çiziyor.

2030’a kadar elektriğin yüzde 40’ı yenilenebilir kaynaklardan

COP28’deki yeni anlaşma, ülkelerin 2030 yılına kadar elektriğin yüzde 40’ını yenilenebilir kaynaklardan üretmeyi kabul etmesi anlamına geliyor. Paris Anlaşması‘nın imzalandığı 2015 yılından bu yana sadece güneş enerjisinden elektrik üretimi yüzde 400’ün üzerinde arttı. Teknolojik gelişmeler ve maliyetlerdeki düşüşler, enerji üretimi ve depolamadaki bu büyümeye katkıda bulundu.

Raporun öne çıkan bulguları şöyle:

  • Veriler, ülkelerin yarısından fazlasının son 10 yılda yenilenebilir kapasitelerini üç katına çıkardığını gösteriyor. Daha dikkat çekici olarak, küresel kapasite 2014 ile 2022 yılları arasında üç katına çıktı.
  • 2023 yılında yeni eklenen yenilenebilir kapasitede bir sıçrama yaşanması ve 2022 yılına göre %50 artışla 500 GW’ın üzerine çıkması bekleniyor.
  • 2020’den bu yana temiz enerjiye yapılan yatırım %40 oranında artarak fosil enerji yatırımlarını geride bıraktı.
  • 2023’ün ilk yarısında yenilenebilir enerji kaynaklarına yapılan küresel yatırımlar 358 milyar dolara yükselerek altı aylık dönemler arasında en yüksek seviyeye ulaştı.
  • Elektrikli otomobil satışları üç yıl içinde küresel olarak üç kattan fazla arttı.

‘İddialı bir Küresel Durum Değerlendirmesi yapılmalı’

Global Energy Monitor (GEM) Küresel Güneş Enerjisi İzleyicisi Proje Yöneticisi Kasandra O’Malia, bulgulara ilişkin şu değerlendirmeyi yaptı:

 “2030 yılına kadar yenilenebilir enerjiyi üç katına çıkarmayı başarmak için her yıl 280 GW’lık şebeke ölçeğinde güneş enerjisi, küçük ölçekli güneş enerjisi ve rüzgar enerjisi kurulmalıdır. Önümüzdeki altı yıl boyunca şebeke ölçeğindeki bileşeni gerçekleştirmek için küresel düzeyde yeterli sayıda proje düzeyinde plan bulunuyor. Hükümetler, bankalar, şirketler ve bireyler, bu projelerin zamanında tamamlanması ve atıl kalmaması için ellerinden geleni yapmakla sorumludur.”

UNFCCC Eski Başkanı ve Global Optimism Kurucu Ortağı Christiana Figueres de şöyle konuştu:

“Reel ekonomide, özellikle de yenilenebilir enerjilerde halihazırda tanık olduğumuz dönüşüm önemli, ancak yeterli değil. Finans tarafında somut değişimlerin yanı sıra gıda ve doğa ile ilgili girişimlerle desteklenmesi gerekiyor. Enerji sektörünün geliştiğini görmek gerçekten heyecan verici, ancak zihniyetimizin de gelişmesi gerekiyor. COP28’i iddialı bir Küresel Durum Değerlendirmesi yapmadan bırakmak bir seçenek değil, herkese ihtiyacımız var. Bu, tüm tarafların sürece dahil edildiği kolektif bir çalışma olmalıdır.”

Rapora buradan ulaşabilirsiniz.

Erzincan İliç’teki zehir saçan Çöpler altın madeninde ikinci bilirkişi keşfi

Türk Mühendis ve Mimar Odaları Birliği‘nin (TMMOB) Erzincan İliç’te Çöpler Kompleks Madeni’ni işleten Anagold Madencilik’e açtığı, “ÇED Olumlu” kararının iptali davasında ikinci kez bilirkişi keşfi ve incelemesi gerçekleştirildi.

TMMOB, altın madeninin çevrede geri dönüşü olmayan zarar yarattığı gerekçesiyle ÇED olumlu kararının iptal edilmesini talep ediyor. İptal talebinin gerekçeleri ise madenin “2872 sayılı Çevre Kanunu, 6831 sayılı Orman Kanunu, 2863 sayılı Kültür ve Tabiat Varlıklarını Koruma Kanunu, 4342 sayılı Mera Kanunu, 5403 sayılı Toprak Koruma ve Arazi Kullanımı Kanunu, 5488 sayılı Tarım Kanunu, ilgili yönetmelikler, uluslararası sözleşmeler ve sair mevzuat ile öngörülen yükümlülüklere, bilimsel gerekler ve teknik esaslar ile kamu yararına aykırılıklar taşıyor” olması.

Aynı anda iki keşif

2023 yılında aynı bölgede yapılması planlanan ‘Çöpler Kompleks Madeni Açık Ocak Genişleme Projesine’ ilişkin Çevre Şehircilik ve İklim Değişikliği Bakanlığı’nın verdiği  “ÇED Gerekli Değildir” kararına yönelik açılan davanın da keşfi aynı zamanda, aynı heyet tarafından yapıldı.

Genişleme projesiyle ilgili daha önce de hazırlanan bilirkişi raporu, bilimsel ve objektif olmadığı eleştirilerine rağmen Erzincan İdare Mahkemesi tarafından ‘yeterli’ görülmüş ve TMMOB’nin açtığı dava reddedilmişti. Danıştay 6’ncı Dairesi birliğin itirazını haklı bularak yeniden keşif incelemesi yapılmasına ve bilirkişi heyetinin değiştirilmesine karar vermişti.

Erzincan İliç’te zehir saçan altın şirketinin kapasite artırımına ÇED gerekli değil’ kararı
İliç’te siyanür saçan madenin keşfine seçilen bilirkişilere itiraz: AKP’li, madeni savunuyor
Mahkeme de İliç’teki bilirkişilerin tarafsız olmadığını kabul etti: Keşif ertelendi

Artı Gerçek‘in aktardığına göre, Erzincan İdare Mahkemesi’nin yeniden belirlediği bilirkişi heyetiyle 6 Aralık’ta yapıla keşif sırasında TMMOB heyeti orman alanlarının, ekolojik ve biyolojik değerlerin, flora ve fauna bileşenlerinin, tarım ve mera alanlarının, su kaynakları ve havzalarının, kültürel ve tarihi mirasın, yerleşme alanlarının tahribine yol açan siyanürlü maden işletmeciliğine ilişkin projenin, çevre ve insan sağlığı üzerinde geri dönüşü olmayan tahribatlara yol açtığını belirtti.

İliç’teki siyanür sızıntısı Uluslararası Ceza Mahkemesi’nde: Ekokırım ve insanlık suçu işlendi

‘Bilimsel ve hukuki sorunlar taşıyor’

Madenin işletmeye geçmesinden sonra ortaya çıkan somut çevresel etkiler ile risklerin göz önünde bulundurulması gerektiğini kaydeden Birlik , ÇED olumlu kararının bilimsel ve hukuksal açıdan sorunlar barındırdığını da vurguladı:

“ÇED Olumlu kararının ve telafisi imkânsız zararlara neden olacağı açık olan kapasite artırımı işleminin acilen iptal edilmesi, durdurulması ve işletmenin kapatılması hayati öneme sahip. Bilirkişi heyetinden daha önce Danıştay’ın bozma kararında yer alan gerekçelere uygun bir biçimde gerçek bir incelemeye dayanarak, bilimsel ve objektif bir rapor hazırlanması, proje neticesinde ortaya çıkacak olumsuz etkilerin bütün yönleriyle değerlendirilmesi gerekiyor.”

‘Şirket temsilcisinden ÇED itirafı’

TMMOB avukatları, şirketin ÇED süreçlerinden kaçınmak için projeyi yıllar içerisinde parça parça genişlettiğini, mevzuat gereği daha önce ÇED Olumlu kararları verilmiş projelerde yapılan kapasite artışlarının mevcut kapasite ile birlikte değerlendirilmesi gerektiğini söyledi. Bu nedenle de ÇED raporu alınmasının mevzuat gereği zorunluluk barındırdığı ifade edildi.

Avukatlar keşif esnasında şirket temsilcilerinin ‘ÇED Gerekli Değildir’ kararı alınmasının bürokratik engellerin aşılması amacıyla olduğunu ifade ettiğini ÇED süreçlerinin ‘basit’ prosedür olarak gördüklerini beyan ettiklerini kaydetti.

Ne olmuştu?

Erzincan İliç’te 2010 yılından beri altın madenciliği yapan Anagold Madencilik firmasının atık barajlarından su içen kuşların ölmesi üzerine bölgede yaşayan Sedat Cezayirlioğlu, madenin kapatılması için yargı süreci başlatmıştı.

Başvuruda kapasitesi genişletildikten sonra günde 9 bin ton zehirli atık ile 5 bin metreküp su deşarjı yapılacak olan Çöpler Altın Madeni’nde uzun yıllar boyunca 1 milyon 720 bin ton zehirli kimyasalın toprağı ve suyu zehirleyeceği iddia edildi.

Ekolojistlerin yanı sıra TMMOB’nin açtığı davalarda şirketin genişleme planları yargı engeline takıldı. Madende en son 21 Haziran 2022’de siyanür taşıyan boru hattında meydana gelen patlama sonrasında bölgenin su kaynaklarını ve topraklarının siyanürle zehirlendiği tespit edildi. Bakanlığın kısa süreliğine faaliyetlerini durduğu maden, 23 Eylül’de tekrardan faaliyete geçti.

Hatay’daki hak ihlalleri nedeniyle AİHM’e başvuru yapıldı

6 Şubat depremlerinde yerle bir olan Hatay’da temel hak ve özgürlüklerin ihlal edildiği gerekçesiyle Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’ne başvuru yapıldı.

Doğu Akdeniz Çevre Dernekleri (DAÇE ) ve Hataylılar adına Av. İsmail Hakkı Atal’ın yaptığı başvuruda kent halkının başta yaşam hakkı, sağlıklı bir çevrede yaşama hakkı , mülkiyet hakkı ve serbest seçim hakkı olmak üzere temel hak ve özgürlüklerinin ihlal edildiği belirtildi.

AKP hükümetinin depremden sonra kentteki uygulamalarıyla Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi’nin yanı sıra Anayasa’nın yürürlükteki maddelerine de uymadığını söyleyen Atal, Türkiye’de yargı sistemi işlemediği için herhangi bir iç hukuk yolu tüketilmeden doğrudan AİHM’e başvuru yapılmasına karar verdiklerini kaydetti

Başvuruda öne çıkan tespitler şöyle:

  • Deprem bölgesindeki asbest faciasıyla son noktaya gelen , doğal ekosistemler üzerindeki kirletme ve yok etme politikaları “İdari pratik” haline gelmiştir.
  • AKP hükümetinin doğal ekosistemler üzerindeki yıkıcı -yokedici -kirletici politikaları sonucu 2002 ile 2016 yılları arasındaki kanser patlaması olmuş , Sağlık Bakanlığı verilerine göre 2002 ile 2016 yılları arasında erkeklerde kanser vakaları 12 kat , kadınlarda 7,8 kat artmıştır. Hal böyleyken Kahramanmaraş depreminin sonrasındaki “toplum psikolojisi ve ihtiyaçları” bir kaldıraç olarak kullanılarak başta sağlıklı çevrede yaşam hakkı olmak üzere insan hakları ihlalleri derinleştirilmektedir.
  • Yaşam hakkına , mülkiyet hakkına ,sağlıklı çevrede yaşama hakkına yönelik yıkıcı politikaların önünü kesecek Zeytin Yasası gibi yasalar deprem bölgesinde yürürlükten kaldırılmıştır. Hükümet deprem bölgesindeki yerleşme ve yapılaşma için orman vasıflı alanlar, zeytinlik ile zeytinlik sahaları” da imara açmıştır. Deprem bölgesindeki asbestli ve diğer kimyasal -zehirli atıklar ise , milyonlarca insanın önümüzdeki 8-10 yıl içinde ölümüne veya kanser olmasına neden olacak şekilde doğal ekosistemlere karıştırılmaktadır.
  • Deprem bölgesinde yürürlükten kaldırılan yasa hükümleri vasıtasıyla , özellikle Hatay ilindeki Alevi yurttaşların (Dikmece örneğindeki gibi ) zeytinlikleri başta olmak üzere özel mülkleri “ kamulaştırma kılıfı altında “ gasp edilmektedir. Kırsaldan sonra sıra kent merkezine gelmiş; bu defa da 6306 sayılı yasada yapılan değişiklikle başta Samandağ olmak üzere kent merkezlerindeki yurttaşların mülkiyet hakkı elinden alınmak istenmektedir. Hatay’lı yurttaşlara karşı “ ayırımcılık yasağı” ihlal edilerek , AKP hükümetinin ideolojik politikalarıyla Hatay’ın demografik yapısı değiştirilmek istenilmektedir.
  • Alevilere ait zeytinliklerin yanıbaşındaki Devlete ait Hazine arazileri bomboş durmaktayken toplu konut için kullanılmamaktadır. Hatay’lıların uğradığı ayrımcılık genel seçimlere kadar yansımıştır. Hatay halkının iradesiyle milletvekili olarak seçilen Av. Can Atalay’ın Anayasal hükümler ihlal edilerek ve Anayasa Mahkemesi kararı uygulanmamak suretiyle halen cezaevinde tutulması , AİHS ek 1 2 No’lu protokolün 3. Maddesiyle güvence altına alınan Serbest Seçim hakkının ihlaline evrilmiştir.

Başvuruda Hataylıların başta yaşam hakkı , sağlıklı bir çevrede yaşama hakkı , mülkiyet hakkı ve serbest seçim hakkı olmak üzere temel hak ve özgürlüklerimizin ihlallerini; uluslararası hukukta uygulanmaya başlanılan “ihtiyatlılık “ ve “öngörülebilirlik “ ilkeleri gereğince , sadece bir “sonuç “ olarak değil , bir “ süreç “ olarak da tespit edilmesini talep edildi.

[COP28] Gözler Başkanlık metninin içeriğinde

Bu yıl Birleşik Arap Emirlikleri’nin Dubai kentinde gerçekleştirilen Birleşmiş Milletler İklim Değişikliği Çerçeve Sözleşmesi, 28. Taraflar Konferansı‘nda (COP28) son günlere girildi.

10 gün boyunca ülkelerin önemli taahhütler verdiği Zirvede, artık zirvenin sonuçlarını içererek Başkanlık Metni bekleniyor. İklim uzmanları, aktivistler ve kırılgan ülkelerin temsilcileri metinde fosil yakıtların geleceği, yenilenebilir enerji, iklim adaptasyonu, ülkelerin güncelledikleri emisyon taahhütleri ve azaltım çalışma programı ve karbon piyasalarının düzenlenmesi gibi  önemli konuların yer almasını umuyor.

Ancak henüz üzerinde uzlaşılmamış konu ve metinler düşünüldüğünde karbon piyasalarının düzenlenmesi gibi bazı teknik konularda anlaşmaya varılamamasının muhtemel olduğu ve bazı konuların gelecek yıl Azerbaycan‘ın Bakü kentinde yapılacak konferansa devredilmesine söz konusu olabilir. Fosil yakıtlar ve uyum gibi temel konularda nasıl bir tutum alınacağı ise henüz bilinmiyor.

Guardian’ın aktardığına göre, fosil yakıtın aşamalı olarak durdurulması hâlâ potansiyel olarak gündemde, ancak Çin dahil bazı önemli ülkeler yumuşayıp uzlaşma arayışına girse de Suudi Arabistan ve bir avuç müttefiki güçlü muhalafetini sürdürüyor.

Katılan ülkeler dün COP28 başkanı Sultan Al Jaber tarafından “kendi çözümlerini” sunmaya davet edildikleri meclis oturumlarına katıldı. Çıkacak metin, yeniden tüm ülkeler tarafından tartışılacak ve ortak bir karar alınmaya çalışılacak.

Görüşmelerin sonuna gelinmesiyle ülke pavilyonları da kapatılmaya başlandı.

Guterres: Fosil yakıt çağına son verin

Birleşmiş Milletler Genel Sekreteri António Guterres, zirvenin sonuna gelinirken sosyal medya hesabından bir çağrı yaparak dünya liderlerinden fosil yakıta son vermelerini istedi. 

Geçen hafta yaşanan en büyük tartışmalardan biri, ülkelerin fosil yakıtları aşamalı olarak durdurmayı mı yoksa sadece aşamalı olarak azaltmayı mı kabul edeceği oldu. Bilim dünyası, liderlerin küresel ısınmayı sanayi öncesi sıcaklıkların 1,5 derece üzerinde tutma sözünü tutmaları halinde, yakılan kömür, petrol ve gaz miktarının çok daha hızlı düşeceği konusunda hemfikir.

BM’nin zirveden sorumlu iklim değişikliği birimi başkanı Simon Stiell de müzakereler son aşamasına girerken “taktik ablukalar” ve “stratejik kara mayınları” uyarısında bulundu:  “Bu kritik maçta kaybedecek bir dakikamız bile yok”

Zirvede gazetecilere konuşan Stiell, kalan müzakere alanlarının yalnızca iki konu kalacak şekilde “önemli ölçüde daraldığını” söyledi. Birincisi, iklim değişikliğini hafifletme isteğinin ne kadar yüksek olduğu. İkincisi, ülkelerin ihtiyaç duyduğu destekle geçişi desteklemeye ne kadar istekli oldukları: “Her ikisi için de en yüksek düzeyde hırs mümkündür… Ancak sadece birini azaltırsak, ikisini de elde etme yeteneğimizi azaltırız.”

Anlamlı bir anlaşmaya varmak için müzakerecilerin “gereksiz taktiksel ablukaları ortadan kaldırması” gerektiğini söyleyen Stiell “Küresel Durum Değerlendirmesi’nin tüm ülkelerin bu karmaşadan kurtulmasına yardım etmesi gerekiyor. Herhangi bir stratejik mayın onu bir kişi için patlatırsa, herkes için patlatır” diye konuştu. 

“’Ben kazandım, sen kaybettin” anlayışının kolektif başarısızlığın reçetesi olduğunu vurgulayan BM temsilcisi” Sonuçta tehlikede olan 8 milyar insanın güvenliğidir” dedi.

Al Jaber: Çözümlerle gelin

COP28 Başkanı Sultan Al Jaber, dün yaptığı basın toplantısında bakanların ve müzakerecilerin COP28’in hayati önem taşıyan son toplantılarına önceden hazırlanmış açıklamalar ve katı kırmızı çizgiler olmadan gelmelerini ve uzlaşmaya hazır olmaları gerektiğini söylemişti. 

Tüm ülkeleri kapsayan bir Meclis toplayan Al Jaber, “Herkesin çözümlerle hazırlıklı gelmesini; esnek olmaya ve uzlaşmayı kabul etmeye hazır olmasını istiyorum. Herkese önceden hazırlanmış açıklamalarla ve önceden belirlenmiş pozisyonlarla gelmemelerini söyledim. Gerçekten herkesin kişisel çıkarlarının üstüne çıkmasını ve ortak iyiliği düşünmeye başlamasını istiyorum”

Al Jaber, gelişmekte olan ülkelere de  seslerinin duyulduğuna dair güvence verdi: “Hiçbir konuyu ihmal etmeyeceğiz, hiçbir bölgenin veya ülkenin hiçbir görüşünü veya ulusal koşullarını ihmal etmeyeceğiz, baltalamayacağız veya küçümsemeyeceğiz.”

[COP28] Gelecek yılın COP’u yine bir petrol ülkesi olan Azerbaycan’da yapılacak

Gelecek yıl gerçekleştirilecek Birleşmiş Milletler İklim Değişikliği Çerçeve Sözleşmesi, 29. Taraflar Konferansı,  (COP29) Azerbaycan‘ın Bakü kentinde yapılacak.

BM kurallarına göre, dönüşümlü Başkanlığı devralma sırası Doğu Avrupa‘da. Ancak grubun ev sahipliğini hangi ülkenin yapacağına oybirliğiyle karar vermesi gerekiyor.  Rusya, AB ülkelerinin ev sahipliği yapmasını engellemişti, Azerbaycan ve Ermenistan ise birbirlerinin tekliflerini engelliyordu.

Geçen perşembe günü iki ülke arasındaki barış anlaşmasına yönelik bir avuç somut adımdan biri olarak, Ermenistan’ın Azerbaycan’ın COP29’a ev sahipliği teklifini desteklemesi konusunda anlaştıklarına ilişkin ortak bir bildiri yayımlamıştı: “Ermenistan Cumhuriyeti ve Azerbaycan Cumhuriyeti, bölgede uzun zamandır beklenen barışın sağlanması için tarihi bir şansın olduğu görüşünü paylaşıyor.”

Azerbaycan Ekoloji Bakanı Muhtar Babayev çumartesi günü COP28’in ana sahnesinde yaptığı konuşmada, “Tüm ülkelere, özellikle de Doğu Avrupa grubuna ve ev sahibi Birleşik Arap Emirlikleri’ne desteklerinden dolayı çok minnettarız.” dedi.

İklim aktivistleri ve hak savunucuları endişeli

Bu yılki ev sahibi Birleşik Arap Emirlikleri gibi, Doğu Avrupa ve Batı Asya sınırında yer alan 10 milyon nüfuslu ülke, ekonomik olarak fosil yakıtlara bağımlı. . ABD Uluslararası Ticaret İdaresi‘ne göre, petrol ve gaz üretimi ülkenin GSYİH’sının neredeyse yarısını ve geçen yılki ihracat gelirinin yüzde 92,5’inden fazlasını oluşturuyor.

İklim aktivistleri, iklim zirvelerinin fosil yakıt çıkarları tarafından ele geçirildiğini düşünüyor. Azerbaycan’ı ev sahibi olarak seçmenin aktivistlerin işlerini zorlaştıracağı,  protesto gösterileri ve eylemler önümüzdeki yıl da bu yıl olduğu gibi sınırlandırılacağı öngörülüyor.

Ülkenin insan hakları konusunda kötü bir sicile sahip olduğunu belirten sivil toplum örgütleri de karardan memnun değil.  Azerbaycan, Özgürlük Endeksi’nde, siyasi haklar ve sivil özgürlükler alanında 100 üzerinden 9 puanla “özgür olmayan ülkeler” arasında yer alıyor.

Ülkenin petrol ve gaz endüstrisini eleştirdikten sonra hapse atılan yolsuzlukla mücadele araştırmacısı Gubad İbadoğlu‘nun kızı Zhala Bayramova, Reuters‘e karar karşısında dehşete düştüğünü söyledi: “Babam, bu iş için hayatını tehlikeye atıyor. COP29’u Azerbaycan’da düzenlediğinizde bütün bunlar anlamsız kalıyor.”

İlham Aliyev rejiminin giderek baskıcı bir hale geldiğini belirten Razon Ukrayna’dan Svitilana Romanko da “Fosil yakıtların yalnızca insanlığa karşı silah haline getirilmesi değil, aynı zamanda petrodiktatörler tarafından yönetilen birçok ulus arasında düşmanlığı da kışkırtacak, aynı zamanda insan haklarının şiddetle baskılandığı ülkelerde polislere ev sahipliği yapması son derece endişe verici bir eğilim haline geliyor” diye konuştu.

Çatı panelleri, Türkiye’nin toplam elektrik tüketiminin yüzde 45’ini karşılayabilir

Kâr amacı gütmeyen enerji düşünce kuruluşu Ember‘in yayımladığı son analiz, çatılarda kurulacak güneş enerjisi kapasitesinin Türkiye’nin enerji dönüşümünde önemli bir rol oynayacağını gösteriyor. Rapora göre,

  • Türkiye’nin çatı üstü güneş enerjisi potansiyeli en az 120 GW’lık bir kapasiteye işaret ediyor.
  • Çatı üstü güneş enerjisi potansiyeli, Türkiye’nin toplam elektrik tüketiminin yüzde 45’ini karşılayabilir.
  • Çatı üstü elektrik üretimi potansiyeli, Konya’da faturalanan elektrik tüketiminin yüzde 113’ünü, Ankara’da yüzde 88’ini, İzmir’de yüzde 76’sını karşılayabilir.
  • Çatılarda kurulacak güneş panelleri, Türkiye’de konutların elektrik tarifelerinde verilen finansal teşviklerden 3,6 milyar dolar tasarruf sağlayabilir.
  • 2022 yılında dünyada devreye alınan güneş santrallerinin yarısı çatılara kuruldu.

Güneşsiz Avrupa ülkelerinden daha gerideyiz

Türkiye, Avrupa ülkelerinin çoğundan daha yüksek güneş enerjisi potansiyeline sahip olmasına rağmen, güneşin elektrik üretimindeki payında, kıyasla daha düşük potansiyel ve yüzölçümüne sahip olan ülkelerden geride kaldı. Ancak Çatı GESler, Türkiye’de hem konutlar hem de kamu kurumları için bir temiz enerji alternatifi olarak öne çıkıyor.

Ember’in yeni çalışmasında, Türkiye’nin çatı GES teknik potansiyeli, deprem sonrası afet bölgesi ilan edilen 11 il dışındaki 70 ile ait yüksek çözünürlüklü uydu görüntüleri analiz edilerek hesaplandı ve çatılar panel kurulumuna  uygunluklarına göre sınıflandırıldı.

Çalışmada, her bir çatının bulunduğu lokasyondaki optimal açılarla üretim potansiyeli ile birlikte, çatı türüne göre uygulanan düzeltme faktörleri de dikkate alındı. Çatı üstü güneş enerjisi potansiyeli en az 120 GW’lık bir kapasiteye işaret ederken, elde edilen yıllık çatı GES elektrik üretimi potansiyeli, 148 TWh ile Türkiye’nin 2022 yılı toplam elektrik tüketiminin yüzde 45’ine denk geliyor.

Bu durum, güneş enerjisindeki kapasite hedeflerine ulaşmada çatıların önemli bir rol oynayacağını gösteriyor. Arazi gereksiniminin olmaması, tüketimle aynı noktada üretim sağlanması ve herkesin parçası olabileceği bir elektrik üretim yöntemi olması çatı GES’leri daha da cazip hale getiriyor.

Çatılarda kurulacak olan GESler aynı zamanda, konutların elektrik tarifelerinde verilen finansal teşviklerden 3,6 milyar dolar tasarruf sağlayabilir ve maliye politikaları açısından da kritik rol oynayabilir.

Ember Bölge Lideri Ufuk Alparslan, çalışmalarıyla ilgili şunları söyledi:

“Dünyada uygulanan enerji dönüşümü politikalarına baktığımızda önceliğin çatılara verildiğini görüyoruz. Güneşte iddialı hedefleri olan Türkiye’nin çatıları, mevcut güneş kurulu gücünün on katına yakın bir potansiyel barındırıyor. Mevcut çatılardaki potansiyele ek olarak Türkiye’de her yıl on binlerce yeni bina inşa ediliyor, deprem bölgesinin yeniden inşası nedeniyle bu sayı daha da artacak. Yeni binalara ve kamu binalarına panel yükümlülüklerinin getirilmesi ile belediyelerin uygun apartman binası çatı alanlarını ihale etmesi, hem enerjideki hedeflere ulaşmamızı, hem de kişilerin kendi elektriklerini ucuza üretmesini sağlayabilir.”

Rapora buradan ulaşabilirsiniz.

Akbelen Ormanı’nı katleden Limak, Bodrum’da sit alanına otel yapacak

Muğla Milas‘taki Akbelen Ormanı’nı termik santrale kömür sağlamak için katleden Limak Holding, Bodrum’da doğal sit alanına otel inşa etmek için için Çevre, Şehircilik ve İklim Değişikliği Bakanlığı’na başvurdu.

Bakanlık, Limak İnşaat Sanayi ve Ticaret Anonim Şirketi’nin, Kızılağaç Mahallesi Gerenkuyu mevkiinde inşa etmek istediği otel ile ilgili Çevresel Etki Değerlendirme (ÇED) süreci başlattığını duyurdu.

Proje tanıtım dosyasına göre şirket, 36 bin metrekarelik alana 214 odalık bir otelin yanı sıra havuzlar, restoranlar, barlar, fitness, sauna ve spa alanları ile depo ve idari ofisler yapmayı planlıyor. 428 kişi kapasiteli otel için şirket 354 milyon 244 bin 77 TL bütçe ayırmış.

Orman ve doğal sit alanında

Aydın Muğla Denizli Planlama Bölgesi 1/100 bin ölçekli çevre düzeni planına göre orman alanında kalan proje sahası aynı zamanda Kültür ve Turizm Koruma ve Gelişim Bölgesi ile Doğal sit gösteriminde yer alıyor.

Kültür ve Turizm Bakanlığı Yatırım ve İşletmeler Genel Müdürlüğü tarafından yapılan ihaleyi kazanan şirket, 28 Nisan’da alan için 49 yıllık tahsis hakkı kazanmış.