LGBTİ+ aile grupları ve dernekleri, Boğaziçi Üniversitesi Sinema Kulübü’nün (BÜSK) üniversite yönetimi tarafından engellenen “Benim Çocuğum” gösterimiyle ilgili açıklama yaptı.
Kaos GL’nin aktardığına göre; aileler, yasaklara karşı eğitimcileri okullarında, öğrencileri kulüplerinde, sivil toplumu, sendikaları ve özel sektörü; belgeseli göstererek bir arada olmaya, özgürlükleri savunmaya, özgür düşüncenin ve çeşitliliğin destekçisi olmaya çağırdı.
Akdeniz Antalya Aileleri Grubu, Denizli LGBTİ+ Aileleri Grubu, İzmir LGBTİ+ Aileleri Grubu, GALADER – Ankara Gökkuşağı Aileleri Derneği ve LİSTAG – LGBTİ+ Aileleri ve Yakınları Derneği’nin çağrıcı olduğu metin şöyle:
“Boğaziçi Üniversitesi yönetiminin, 2013’ten bu yana dünya çapında gösterimleri yapılan ve ödüller kazanan, Kültür Bakanlığı belgeli Benim Çocuğum belgeselinin gösterimini engellemesi, çocukları eşcinsel, biseksüel, trans, interseks (LGBTİ+) olan biz anne ve babalar için Türkiye’de insan haklarının ve üniversitelerin uzun süredir maruz kaldığı baskı ve ayrımcılığın bir başka örneğidir.
Yönetmenliğini Boğaziçi Üniversitesi akademisyeni Can Candan’ın yaptığı, çocukları LGBTİ+ olan ebeveynlerin (LİSTAG) yaşadıklarını anlattıkları Benim Çocuğum belgeseli, on bir yıldır toplumumuzda ve birçok ülkede farkındalık yaratmaya devam etmektedir. Biz LGBTİ+ aileleri olarak, çocuklarımızın eşit haklarına saygı gösterilmesini, toplumsal farkındalığın artırılmasını ve ayrımcılıkla mücadelenin desteklenmesini talep ediyoruz.
Şimdi bir kez daha bir araya gelme, özgürlüklerimiz ve insan hakları için birlik olma ve Benim Çocuğum’u izleme zamanıdır!
Biz, LGBTİ+ anne ve babaları olarak, haksızlıklara ve ayrımcılığa karşı çıkmaya ve çocuklarımızın hakları için mücadele etmeye devam edeceğiz. Özgürlükleri ve toplumsal çeşitliliği önemsiyor, yasaklara karşı eğitimcileri okullarında, öğrencileri kulüplerinde, sivil toplumu, sendikaları ve özel sektörü, mümkün olan her fırsatta belgeselimizi göstererek bir arada olmaya, özgürlükleri savunmaya, özgür düşüncenin ve çeşitliliğin destekçisi olmaya çağırıyoruz.”
Kıyıdaki deniz canlılarının, doğal yaşam alanlarından binlerce kilometre uzakta, Büyük Pasifik Çöp Girdabı‘nda yaşadıkları ve çoğaldıkları tespit edildi. Bu keşif, kıyıdaki deniz canlılarının nerede hayatta kalabileceğine dair görüşleri yeniden şekillendirebilir.
Büyük Pasifik Çöp Girdabı, dünyadaki en büyük yüzen çöp birikintisi olarak tanımlanıyor.
NewScientist‘in aktardığına göre, araştırmacılar daha önce çöp girdabının çevresinde, okyanusta yaşayan deniz canlıları bulmuşlardı, ancak şimdi kıyı canlılarının da burada kalıcı bir yuva kurdukları görüldü.
Hawaii ve Kaliforniya arasında, Teksas eyaletinin yaklaşık iki katı büyüklüğündeki ada benzeri yapı, yüzde 94’ü su yüzeyinde veya su yüzeyinin hemen altında bulunan mikroplastiklerden oluşuyor ve dağınık bir halde bulunuyor. Yapının en büyük parçaları ise 15 metre büyüklüğünde adalara benziyor.
Tahminen 1,6 milyon kilometrekarelik bir okyanus alanını kaplayan, çoğu plastik olan geniş atık topluluğu, 1997 yılında denizci Charles Moore tarafından keşfedildi. Yapı Büyük Okyanus‘un doğusunda ve batısında iki ayrı birikintiden oluşuyor. Bu birikintiler, okyanusun güneyindeki ılık sularla kuzeyindeki soğuk suların birleştiği hat üzerindeki akıntılardan dolayı ortaya çıkıyor.
İnsanlar tarafından bilinçsizce yaratılan ekolojik topluluk
Pasifik Okyanusu‘nun ortasında plastik ve çeşitli çöplerin üzerinde yaşayan omurgasızlar ve yumuşakçalar, insanlar tarafından bilinçsiz bir şekilde yaratılan yeni bir ekolojik topluluğun parçası gibi görünüyor.
Connecticut‘taki Williams College ve Mystic Seaport Müzesi‘nden James Carlton ve meslektaşları, Kasım 2018 ile Ocak 2019 arasında çöp yığınından 105 parça plastik atık topladı. Plastik parçaların yüzde 70’inden fazlasında, karides benzeri eklembacaklılar, deniz anemonları ve yumuşakçalar gibi organizmalarla birlikte kıyı türlerinin yaşadığına dair kanıtlar bulundu. Ekip, kıyı türlerinin sayısının açık denizde yaşayan pelajik türlerden üçte bir oranda daha fazla olduğunu tespit etti.
Kıyı canlılarının plastik bölge üzerinde kalıcı olarak yaşadığını ve çoğaldığını belirten Carlton, “Bunlar kıyı döküntüleriyle birlikte sallanan ve şimdi orada başarılı bir şekilde yeni bir yaşam alanı bulan türler” diyor.
Kıyı ekosistemleri için tehdit olabilir
Bu keşif, kıyı türlerinin açık okyanusta hayatta kalamayacağı varsayımını çürütüyor ve yeni tür ekolojik ‘neopelajik toplulukların’ açık okyanustaki plastik çöpler üzerinde yerleştiğine dair kanıtların sağlamlaşmasına yardımcı oluyor. Carlton, bu durumun kıyı türlerinin evrimleşmedikleri bir ortamda nasıl hayatta kalabildikleri konusundaki düşüncelerini değiştirdiğini belirtirken, bu plastik ekosistemin nasıl işlediğini, kıyı canlılarının ne yediğini ya da okyanusta yaşayan balık türleriyle nasıl etkileşime girdiğini henüz bilmediklerini söylüyor.
Deniz bilimleri profesörü James Carlton, bunun gibi yüzen toplulukların kıyı ekosistemleri için tehdit oluşturabileceği konusunda uyarıyor. Bu durumun, istilacı türler olarak yeni kıyı habitatlarına gidebilecek kıyı türlerinin yeni bir merkez üssünü oluşturduğunu belirtiyor ve ekliyor:
Bunun bir sonucu olarak kıyı bölgelerinde daha fazla istila göreceğimizi tahmin ediyorum.”
2019’da yapılan The Vortex Swim adlı bir keşif projesi, bu çöp birikintilerinde çeşitli deniz canlılarını tespit etti. Mavi deniz tavşanı (Glaucus atlanticus), Portekiz askeri (Physalia physalis), mor deniz salyangozu (Janthina janthina) ve deniz raftı (Velella velella) gibi türler bu ekosistemin bir parçası haline gelmiş durumda. Bu canlılar, neuston adı verilen yüzey ekosistemini oluşturuyor ve okyanus akıntılarıyla taşınıyor.
Fotoğraf: Caleb / Jones AP
Her yıl 14 milyon ton plastik atık
Açık denizin zorlu koşullarına rağmen hayatta kalmayı başarıyor ve aralarında midyeler, deniz yıldızları, balık keneleri (isopod), yumuşakçalar ve çeşitli kabukluları kapsayan 40’ın üzerinde tür bulunuyor. Bu durum, okyanus ekosistemleri açısından yeni soru işaretleri doğuruyor.
Bu çöp birikintilerini temizlemek için başlatılan girişimler var, ancak bu çalışmaların mevcut deniz canlılarına zarar verebileceği endişesi söz konusu. Bilim insanları, okyanuslara her yıl 14 milyon ton plastik atık girdiğini ve bu çöp denizinin temizlenmesinin ekonomik ve pratik açıdan zor olduğunu vurguluyor.
Mikroplastiklerin yakalanması ise oldukça güç.
Büyük Pasifik Çöp Girdabı’nın dünyadaki tek çöp birikintisi olmadığı, Atlas Okyanusu, Hint Okyanusu ve Kuzey Denizi‘nde de benzer ancak daha küçük çöp birikintileri bulunduğu belirtiliyor. Bu çöp adaları üzerinde yaşamaya başlayan canlı topluluklarının gelecekte ayrı bir evrim yolu izleyebileceği ihtimali de bilim insanlarını endişelendiriyor.
Anayasa Mahkemesi (AYM), Türkiye İşçi Partisi (TİP) Hatay Milletvekili Can Atalay‘a ilişkin ikinci kez ihlal kararı verdi.
Anayasa Mahkemesi Genel Kurulu, Atalay’ın hakkında verilen ihlal kararına uyulmaması nedeniyle yaptığı ikinci başvuruyu bugün inceledi.
Genel kurul, Anayasa’nın 67. Maddesinde güvence altına alınan “seçilme ve siyasi faaliyette bulunma hakkı” ile 19. Maddesinde güvence altına alınan “kişi hürriyeti ve güvenliği hakkının” üç karşı oy ve oy çokluğu ile ihlal edildiğine karar verdi.
Gezi Parkı davasından 18 yıl hapis cezasına mahkum edilen Can Atalay’ın AYM’de 13 Aralık’ta ikinci kez görülen başvuru dosyası Genel Kurul‘a sevk edilmişti.
Atalay’ın avukatları, Atalay hakkında Anayasa Mahkemesi‘nin verdiği ihlal kararına uyulmaması nedeniyle ikinci kez başvuruda bulunmuştu. Başvuruda, Atalay’ın seçilme ve siyasi faaliyette bulunma hakkının, mahkumiyet hükmünün infazına devam edilmesi nedeniyle de, kişi hürriyeti ve güvenliği hakkının ihlal edildiği belirtilmişti.
Gezi davası kapsamında tutuklu bulunan Can Atalay,İstanbul 13’üncü Ağır Ceza Mahkemesi’ndeki yargılama sonucu ‘Türkiye Cumhuriyeti hükümetini ortadan kaldırmaya veya görevlerini yapmasını kısmen veya tamamen engellemeye teşebbüs‘ suçuna ‘yardım eden‘ sıfatıyla katıldığı gerekçesiyle 18 yıl hapis cezasına çarptırılmıştı.
TİP Hatay Milletvekili Atalay’ın, hakkındaki yargılamanın durması ve tahliye edilmesi talebiyle avukatları tarafından yapılan başvuru, Yargıtay 3’üncü Ceza Dairesi‘nce reddedilmişti.
Atalay’ın avukatları, Atalay’ın milletvekili seçilerek yasama dokunulmazlığı kazandığı halde durma kararı verilmesi talebinin reddedilmesi nedeniyle AYM’ye bireysel başvuruda bulunmuştu.
AYM hak ihlali olduğu yönünde karar vermişti. AYM kararının ardından dosya, Yargıtay 3’üncü Dairesi’ne gönderilmişti.
Yargıtay 3’üncü Dairesi ise tutuklu Türkiye İşçi Partisi Hatay Milletvekili Can Atalay hakkında ‘hak ihlali’ kararı veren Anayasa Mahkemesi (AYM) üyeleri hakkında suç duyurusunda bulundu.
Save the Childrentarafından yapılan yeni bir analize göre, bu yıl kötüleşen gıda krizleriyle karşı karşıya kalan 10 ülkede yaklaşık altı milyon çocuk açlığa itildi. Bu rakam 2022 yılına kıyasla yüzde 32 artış gösterdi.
Entegre Gıda Güvenliği Sınıflandırması (IPC) verilerine göre ocak ayından bu yana Sudan, Somali, Burundi, Cibuti, Gambiya, Haiti, Lübnan, Liberya, Senegal ve Malavi‘de 5,8 milyon çocuk ya da günde yaklaşık 16 bin çocuk kronik açlık seviyesine girdi. Bu da söz konusu ülkelerde toplam 24 milyon çocuğun açlık çektiği anlamına geliyor.
En ciddi kötüleşmenin yaşandığı Sudan’da her beş çocuktan ikisi bir sonraki öğünlerinin nereden geleceğini bilmiyor.
Sudan’da nisan ayında patlak veren şiddet olaylarının ardından kontrolden çıkan durum, bu yıl dört milyon çocuğu açlık ya da daha kötü kriz seviyelerine iterek 2022 yılına göre yüzde 74’lük şaşırtıcı bir artışa işaret etti. Sudan’da açlık sınırında yaşayan çocukların sayısı geçen yıl 1,4 milyon iken bu yıl iki katına çıkarak 2,9 milyona ulaştı.
Somali, 2023 yılında açlığın en çok kötüye gittiği ikinci ülke olurken, geçen yıla kıyasla bu yıl 500 bin çocuk daha açlıkla karşı karşıya kaldı. Açlık çeken toplam çocuk sayısı 3,5 milyona ulaştı.
IPC ölçeğine göre üçüncü aşama “kriz”, dördüncü aşama “acil durum” ve beşinci aşama ise “açlık, ölüm ve son derece kritik akut yetersiz beslenme seviyeleri” ile kategorize edilen en kötü senaryo.
Veriler, 2022 ve 2023’te karşılaştırılabilir IPC analizine sahip ülkeleri kapsıyor. Analiz üçüncü aşama ve üzerindeki çocukları içeriyor.
Çocuk sayılarının BMverilerine dayanılarak tahmin edildiği araştırmada, Ukrayna, Suriye ve Myanmar gibi 2023 yılında yeni analiz yapılmayacak ülkeler ve karşılaştırılabilir olmayan verilere sahip ülkeler hariç tutuldu.
Save the Children’da Açlık için Savunuculuk ve Politika Başkanı olan Nana Ndeda şunları söyledi:
Bu yıl, dört milyon çocuğun daha açlık çektiği Sudan dahil olmak üzere dünyanın birçok ülkesinde küresel açlığın hızla arttığını gördük. Açlık kaybedilmiş bir dava değil. Son yıllarda büyük ilerleme kaydedildi, ancak çatışmalar, ekonomik istikrarsızlık ve iklim krizi kötüleşirse açlık da kötüleşecek. Küresel açlığa bir son vermek istiyorsak, tüm temel nedenleri ele almamız gerekiyor. Bunu halının altına süpürmeye devam edemeyiz.”
Analizde Filistin yer almıyor
Demokratik Kongo Cumhuriyeti, ülkede açlık kriziyle karşı karşıya olan çocuk sayısındaki hafif azalmaya rağmen 2023 yılında da dünyanın en büyük çocuk açlığı krizi olmaya devam edecek. Bu yıl yaklaşık 13,5 milyon çocuk akut gıda güvensizliği yaşadı.
Genel olarak, çocukları etkileyen dünyanın en büyük gıda krizlerinden bazılarının hafifletilmesinde bir miktar ilerleme kaydedildiği, üçüncü aşama ve üzerindeki çocukların yüzdesiyle ölçüldüğü üzere durumun nispeten istikrarlı kaldığı belirtiliyor.
İşgal altındaki Filistin topraklarındaki açlık tehlikesi ise IPC tarafından izlenmediği için yapılan analizde yer almıyor.
Çocuklar ve diğer topluluk üyeleri bu tartışmalarda söz sahibi olabilmeli
Save the Children, dünya liderlerini akut gıda ve beslenme güvensizliğinin temel nedenlerini ele almaya çağırarak, ”Ancak küresel çatışmalara son vererek, iklim krizi ve küresel eşitsizlikle mücadele ederek ve COVID-19, çatışmalar ve iklim krizi gibi şoklara karşı daha az kırılgan olan daha dirençli sağlık, beslenme ve koruma sistemleri inşa ederek, önümüzdeki yıllarda aynı uyarıların tekrarlanmamasını sağlayabiliriz” dedi.
Ayrıca hükümetler, kalkınma ve insani yardım kuruluşları, iklim grupları ve özel sektör arasında daha fazla işbirliği çağrısında bulunuldu. Çocukların ve diğer topluluk üyelerinin bu tartışmalarda söz sahibi olabilmesi gerektiğinin vurgulandığı kurum açıklamasında, ”Hiçbir sektör veya müdahale tek başına gıda ve beslenme güvensizliğine yol açan birçok nedene ve kırılganlığa yanıt veremez, ancak birlikte bir etki daha etkili, verimli ve geniş ölçekli olacaktır” denildi.
İzlanda‘nın güneybatısındaki Reykjanes yarımadasında meydana gelen patlama, haftalar süren şiddetli deprem ve sarsıntıların ardından gerçekleşti. Ülkenin meteoroloji ofisi, Pazartesi günü (18 Aralık) patlayan yanardağdan kaynaklanan kirliliğin İzlanda’nın başkentini vurabileceğini söyledi.
Dumanların 19 veya 20 Aralık’ta Reykjavik’e ulaşacağı belirtilmişti. Lav akıntısının tehdit ettiği bir balıkçı kasabası olan Grindavik‘ten geçen ay yaklaşık dört bin kişi tahliye edilmişti.
ABC News’in aktardığına göre; Arizona Üniversitesi’nden volkanolog Christopher Ham, volkanik gazın muhtemelen “çok fazla toksik madde, özellikle de kükürt” içerdiğini söyledi ve ekledi:
BBC’nin aktardığına göre; Grindavik yakınlarında yaşayan bir vatandaş Pazartesi gecesi “çılgın” ve “korkutucu” manzaralar gördüğünü ve Salı günü bile yanardağın patladığını görebildiğini söyledi.
İzlanda haftalardır volkanik faaliyetlere hazırlanıyor. Ekim sonundan bu yana Reykjavik çevresindeki bölgede deprem aktivitesinde bir artış yaşanıyor.
Patlama, Grindavik’in yaklaşık 42 km kuzey doğusunda bulunan Reykjavik’ten görülebiliyor.
Başkentte yaşayan ve patlamaya şahit olan bir İzlandalı da yaptığı açıklamada, patlama nedeniyle kent yönünde gökyüzünün yarısının “kırmızıya büründüğünü” ve havaya yükselen dumanların görülebildiğini söyledi.
Salı günü, 20’li yaşlarında evli bir çift olan İngiliz turistler Amrit ve Peter, arka planda parlak turuncu lavların göründüğü bir selfie çekti. Peter, “Hiç korkmuyoruz, İzlandalı yetkililer bunu iyi idare ediyor ve bize bilgi vermeye devam ediyor. Kendimizi tamamen güvende hissediyoruz” dedi.
2010’da meydana gelen bir volkanik patlama kül bulutunun atmosfere birkaç kilometre yükselmesine neden olmuş ve Avrupa’da hava ulaşımının birkaç gün aksamasına yol açmıştı.
Volkanbilimci Dr. Evgenia Ilyinskaya, İzlanda’nın güneybatısındaki bu yanardağlar “fiziksel olarak aynı kül bulutlarını üretemediği için” 2010 yılındaki gibi bir aksaklık yaşanmayacağını söyledi.
Fotoğraf: Icelandic Coast Guard
Leeds Üniversitesi‘nde volkanoloji profesörü olan Dr. Ilyinskaya, yerel halkın yanardağın patlamasından hem “korktuğunu hem de patlamayı beklediğini” söyledi.
Ilyinskaya, yetkililerin popüler bir turizm merkezi olan Mavi Lagün de dahil olmak üzere evleri ve altyapıyı tahrip edebilecek potansiyel lav akıntılarına karşı hazırlık yaptıklarını da sözlerine ekledi ve şunları aktardı:
“Şu anda tehdit edici bir durum yok gibi görünüyor, ancak ne olacağını zaman gösterecek.”
İzlanda Met Ofisi 19 Aralık’ta yaptığı açıklamada patlamanın gücünün azaldığını ancak yanardağdan çıkan gazların Reykjavik’e ulaşabileceğini söyledi.
Grindavik’e yaklaşık 20 km uzaklıktaki Sandgeroi’de yaşayan Aoalheiour Halldorsdottir, patlamayı evinden gördüğünü belirterek şunları kaydetti:
“Bunu kendi gözlerimle görmek çılgıncaydı. Daha önce de yanardağ patlamaları olmuştu ama ilk kez gerçekten korktum. Volkanların [patlamasına] alışkınız ama bu çılgıncaydı.”
Fotoğraf: Marco Di Marco/AP
Halldorsdottir Pazartesi gecesi biraz “panik” olduğunu ve fazladan su aldığını, ancak Salı günü her şeyin büyük ölçüde normale döndüğünü söyledi ve ekledi:
“Şu anda işteyim ve hala görebiliyorum. Gökyüzündeki ışıkları görebiliyorum.”
Hans Vera ise geçen ay Grindavik’ten tahliye edilmişti, ancak Pazartesi günkü patlamadan önce Noel için evine dönmeyi umuyordu. Ancak Vera, “Gelecekte insanların Grindavik’e yaklaşmasına izin vereceklerini sanmıyorum – bu yüzden bekleme oyununa geri döndük” ifadeleriyle endişelerini dile getirdi.
İzlanda Dışişleri Bakanı Bjarni Benediktsson X’te, İzlanda’ya ve İzlanda’dan uçuşlarda herhangi bir aksama olmadığını ve uluslararası uçuş koridorlarının açık kaldığını söyledi.
Sosyal medyada yayınlanan görüntü ve videolar, bir dizi depremin tespit edilmesinden sadece bir saat sonra yanardağdan fışkıran lavları gösterdi. Polis insanları bölgeden uzak durmaları konusunda uyardı.
Met Office, yanardağdaki çatlağın uzunluğunun yaklaşık 3,5 km olduğunu ve lavın saniyede yaklaşık 100 ila 200 metreküp hızla aktığını söyledi ve bunun Reykjanes yarımadasındaki son patlamalardan çok daha fazla olduğu bildirildi.
AKP’li Taşova Belediye Başkanı Bayram Öztürk’ün, Samsun 3. Bölge İdare Mahkemesi tarafından iptal edilmesine rağmen Amasya‘nın Taşova ilçesi Çambükü köyüne organize sanayi bölgesi (OSB) projesi için yeniden çalışmaların başlatıldığına ilişkin açıklamasına köylülerin tepkileri sürüyor. Çambükülü bir yurttaş “Motorlar evin önünde yatıyor. Arazimiz yok bir şeyimiz yok. Buna hiçbir çare yok. Çare yok mu? Bir kar yağıyor üstümüze. Göçmen gelmedik biz Çambükü’ne. Burada doğduk, büyüdük. Bizim malımızı, her şeyimizi, arazimizi bize verin. Biz malımıza devam edelim” dedi.
“Bizim ekmeye biçmeye hiçbir yerimiz yok, kaldık. Karşı yaylalardan mallarımız indi, koyunlarımız indi. Samanı, yoncası hiçbir şey yok. Sayın Valimizden biz randevu istiyoruz bayanlar olarak, muhtar gidiyor istiyor ama bize randevu vermiyor. Sayın Valimiz gelsin köyümüze bir çözüm üretsin. Belediye Başkanı gelsin, niye gelmiyorlar?” diye soran Çambükülü bir kadın ise şu ifadeleri kullandı:
“Karar veriyorlar Belediye Başkanı bütün taşradaki büyükler karar veriyor toplantı yapıyorlar. Bizim köyümüzden bir insanı çağırsınlar, muhtarı çağırsınlar. Onlardan korkuyorlarsa hanımları çağırsınlar. Biz gideriz. Bizi de çağırmıyorlar. Kendi kendilerine karar veriyorlar. Organize sanayi yapacağız diyorlar. Biz organize sanayiye karşı değiliz. Biz yerine karşıyız. Bizim ekmeye biçmeye yerimiz yok. Bütün 55 haneli köy bu sene ne bamya ekti, ne irat etti ne ekin ekti. Hiçbir şey yapmadı. Biz kaldık böyle. Her sene bin bağ yonca yapıyorduk, o yok. Mallarımız kaldı hayvanlarımız sade. Bir kuru saman onu da az aldık. Ne yapacağız? Bütün köyler ekin ekti, biz kaldık. Ekin ekmedik. Bir avuç ekin ekmedik. Bin dönümlük arazinin 800 dönümünün yerini organize sanayiye karar veriyorlar, 200 dönümü kalıyor. Biz ne yapacağız? Sayın belediye başkanı sen karar veriyorsun ama gel bizim köyde karar ver. Kendi kendine karar verme.”
ANKA’dan Gençağa Karafazlı’nın aktardığına göre; Çambükü’nden Ayşe Celep ise “Benim iki ahır malım var. Yani biz ne yapacağız? Yonca yok bir şey yok. Hiç gelmiyorlar etmiyorlar. Taşrada karar veriyorlar. Yani ne olacak bizim bu halimiz, gelsinler baksınlar. Yani bu olacak da bu organize Çambükü’ne mi olacak? Yılmadık, usanmadık ilk baştaki gibi aynı şey devam ediyor. Hiç yani bunun için şey yapmasınlar. Aynı aynı ilk başta askerlerin gelmesi gibi devam ediyor bu iş. Çambükü ayakta bekliyor, ayaktayız yani biz” dedi.
‘Bize bir çare lazım’
Daha bir avuç ekin ekmediklerini belirten Hayriye Celep de “Komşu köylerimiz ekti biz sadece bekliyoruz. ‘Organize sanayi bölgesi yapacağız’ dediler buraya da gelen yok. Malımıza saman alamadık şu anda. Benim malımın da samanım bitti. Yonca yapamadık. Burada yonca ekiyorduk, götürüyorduk. Üç tane buzalak ineğim var, şu anda samanı bitti. Bir avuç ekin ekemedik. Ekmeye yerimiz yok çünkü. Bize bir yol göstersinler. Bize bir çare, iki sene oldu bir çare bulamadık. Bize bir çare lazım. Karşı taraflar ekti, komşu köylere gidiyoruz arazi istiyoruz. Bize arazi vermiyorlar. Niye vermiyorlar bilmiyorum. O yüzden ekmeye yerimizde yok, kaldık şu anda” diye konuştu.
’60 yaşına geldim. Emekliliğim yok, gelirim yok. Bu sürü de kaybolursa…’
Vali ve kaymakamı çözüm bulmaları için köye davet eden bir başka yurttaş ise “Bu meralar ne olacak? Bize bir yön gösterin de biz de ona göre bu vatandaş olduğumuzu bilelim. Bizim malımız kötü o zaman. Seni köyümüze davet ediyorum sayın yeni kaymakam ile yeni valimiz. Sayın Valim 60 yaşına geldim. Benim emekliliğim yok, bir gelirim yok. Ben bu sürü de kaybolursa artık nereye çadır kurarsam oradayım. Ben senden yardım bekliyorum. Gel köyümüze bize bir yön göster. Orada koltukta yan gelip yatma. Seni oraya Erdoğan koltuğa yan gelip yatsın diye göndermedi. Kimin sobası tütmüyor, bir bak. Kimin evinde odun yok, bir bak. Önceden öyle diyordu, siz geliyorsunuz köyümüzle ilgilenmiyorsunuz” dedi.
‘Biz mahkemeyi kazandık, sen hala zorluyorsun’
Bir başka yurttaş ise “Sayın Valim biz mahkemeyi kazandık daha hala toplantı yapıyorsun. Gel bir köyde de toplantı yap. Bir de köyde toplantı yap. Daha hala ‘organize sanayi yapacağım’ diyorsun. Sayın Valim köye gel köyün derdini dinle. Ne var ne yok, ne yapıyorsunuz diye. İstanbul Belediye Başkanı 100 çuval yem vermiş. Sen de ver bir 100 çuval yem. Sayın valim organize sanayi yapıyorum diye biz kazandık, sen hala zorluyosun. Hala zorluyorsun toplantı yapıyorsun. Bir de köyde yap bakalım toplantıyı gel de” ifadelerini kullandı.
Ne olmuştu?
Çambükü’nde OSB yapılmak istenen bölge 1995’te Taşova Kaymakamlığınca “Tarımı İyileştirme Projesi” kapsamında köylülere verilmişti. Sahada parselleme yapılmıştı. Devlet Su İşleri de bölgede teraslama ve su kanalı inşa etmişti ve bunların sonucunda topraklar tarım yapılmaya uygun hale gelmiş ve köylülere verilmişti.
Köylüler bu alanı yıllarca ekmiş, hayvanlarını otlatmıştı. 2021’de Amasya Valiliği aynı bölgeyi OSB yapmak için tahsis etti. Köylüler üç ayrı dava açtı.
Keşif köylünün lehine sonuçlandı ve ardından iptal edildi. Keşif öncesi köye gönderilen jandarma ve polisler iş makinalarıyla köye girdi. Birçok vatandaş toprağını korumaya çalışırken kolluk kuvvetlerinin sert müdahalesiyle karşılaştı.
Köyün kadınları ellerinde dallar tutarak toprağı işaret etti; işaret ettikleri iş makinalarıyla ezilmiş topraktan bitkilerin yeniden yeşerdiği görülüyordu. Birçok ağaç bu iş makinaları nedeniyle yok edildi.
Şubat’ta Çambükü köyünde, halkın mera ve tarlalarının üzerine yapılmak istenen Organize Sanayi Bölgesi (OSB) için mahkeme yürütmeyi durdurma kararı verdi. Mahkeme kararında OSB’nin yapılması durumunda telafisi güç zararlar meydana geleceğinin açık olduğu belirtilmişti.
Türkiye gündemine tarım yaptıkları toprakları, meraları Organize Sanayi Bölgesi‘ne (OSB) karşı korumak için gösterdikleri mücadeleyle giren Amasya, Çambükü halkı OSB’ye karşı verdiği mücadeleyi Nisan 2023’te kazandı.
Yeşil Gazete; video haberciliği alanında uzmanlaşmak isteyen profesyonel gazetecileri, gazeteci adaylarını ve iletişim fakültesi öğrencileri “Ekoloji odaklı video haberciliği’ atölyesine davet ediyor.
Atölyeye 23 Aralık Cumartesi Günü, saat 13.00-18.30 saatlerinde, fiziksel olarak Beşiktaş’taki Yeşil Ev’de gerçekleştirilecek.
Yeşil Gazete’nin uzman video gazetecilerinin vereceği Ekoloji Odaklı Video Haberciliği atölyesinde şu konular ele alınacaktır:
Video gazeteciliği,
Ekoloji odaklı video üretimi,
Video çekimi,
Videoda içerik üretimi/türleri,
Kurgu,
Premiere Pro eğitimi,
Video üretiminin incelikleri,
Drone haberciliği,
Atölye için son başvuru tarihi; 20 Aralık 2023’tür.
Atölye ile ilgili sorularınızı [email protected] adresine gönderebilirsiniz.
NOT: Fiziksel atölye için katılım sınırlıdır. Başvuru sayısının mekanın olanaklarını aşması halinde öncelikli başvuranlar arasından katılımcılar davet edilecektir.
Eskişehir Çevre Koruma ve Geliştirme Derneği (ESÇEVDER), Cengiz Holding’in Eti Bakır Maden A.Ş. şirketi aracılığıyla yapmayı planladığı siyanürlü altın ve gümüş madenciliği projesi ile ilgili bir basın açıklaması yaptı. Derneğin Yönetim Kurulu üyesi Özgür Özlem Öngel, Sarıcakaya Vadisi‘nin bu projeden dolayı büyük zarar göreceğini ve telafisi mümkün olmayan ekolojik ve sosyal yaralar açılacağını vurguladı.
Artı Gerçek’ten Özge Zaim’in haberine göre Özgür Özlem Öngel, projenin 713 hektarlık geniş bir alanda gerçekleştirilmesinin planlandığını, bu alanın 542 hektarlık kısmının ormanlık alanı kapsadığını belirtti. Bu durum, bölgedeki orman ekosistemlerinin ve biyoçeşitliliğin ciddi şekilde tehdit altında olduğunu gösteriyor.
ÇED raporuna göre projenin yılda 12.5 milyon ton su tüketmesi bekleniyor. Öngel, bu suyun temininde Sakarya Nehri‘ne ve çevredeki diğer su kaynaklarına göz dikildiğini ifade ederek, bu durumun hem ekolojik hem de sosyal açıdan ciddi sorunlara yol açabileceğini dile getirdi.
Eskişehir’de hem çevre, hem de kültürel miras tehlikede
Proje alanının yakınlarında bulunan 1. ve 3. derece sit alanlarının da projeden olumsuz etkileneceğini belirten Öngel, bu durumun Türkiye’nin kültürel mirasına da zarar vereceğini vurguladı.
Öngel, maden sahasının Atalan ve Tekeciler mahallelerine çok yakın olduğuna dikkat çekerek, dinamit patlatmalarının bu mahallelerde deprem etkisi yaratacağını söyledi. Bu durum, yerel halkın yaşam kalitesi ve güvenliği açısından endişe verici.
Türkiye’nin önemli tarım alanlarından biri olan Sarıcakaya Vadisi‘nin, projeden dolayı ciddi zarar göreceğini belirten Öngel, bölgenin siyanürlü atıklarla zehirlenerek ekolojik bir felakete yol açabileceğini ifade etti.
Öngel, çevre katliamına karşı olduklarını ve bu tür projelere karşı mücadele etmenin herkesin sorumluluğu olduğunu belirtti. Toprak, su ve ormanların korunmasının sadece çevre açısından değil, aynı zamanda sosyal ve ekonomik sürdürülebilirlik açısından da hayati önem taşıdığını vurguladı.
Pestisitlere ve gündelik plastik ürünlerde bulunan toksik kimyasallara maruz kalmanın sperm konsantrasyonunu düşürdüğü belirlendi.
Geçen yıl yayınlanan küresel bir araştırma raporu, son 50 yılda semen içindeki sperm oranlarının düşüşte olduğunu ortaya koymuştu.
1973’ten 2018’e kadar, sperm oranları yılda %1.2 düşüş gösterdi ve 2000 yılından sonra bu düşüş, yıllık %2.6’ya yükseldi. Yani sperm sayıları yarı yarıya düşerek, mililitre başına ortalama 99 milyon spermden sadece 47 milyona indi. Bu azalma, giderek daha fazla sayıda erkeğin çocuk sahibi olmakta zorlanabileceğini gösteriyor ve bu durum, üreme sağlığı ve toksik kimyasal maruziyeti konusunda daha fazla çalışma yapılması gerektiğini ortaya koyuyor.
Kötü beslenme, stres, aşırı alkol tüketimi, sigara ve obezite gibi bilinen faktörlerin sperm sağlığını olumsuz etkilediği uzun yıllardır bilinen bir gerçek. Yapılan son araştırmalar, belirli toksik kimyasallara maruz kalmanın kısırlık ile bağlantısını açıkladı ve doğurganlığı etkileyen daha geniş ve karmaşık bir faktörler dizisini ortaya çıkardı.
Geçen yıl Birleşik Krallık’taki Brunel Üniversitesi‘nden Andreas Kortenkamp liderliğindeki bir ekip, plastiklerde bulunan kimyasalların sperm konsantrasyonu ve sayısı üzerindeki etkilerini değerlendiren öncü bir çalışma yaptı.
Bu araştırma, plastiklerde bulunan 13 binden fazla farklı kimyasal içerebilen ve çoğunun sağlık etkilerinin henüz incelenmediği “kimyasal kokteyli” inceledi ve bilinen en zararlı maddeleri sıraladı.
Gündelik olarak, özellikle mutfaklarda sıklıkla kullandığımız plastik gıda kapları ve kutu kaplamalarında bulunan bisfenol A ve onun yerine geçen maddeler; fitalatlar ve plastiklerin yakılmasıyla üretilen “sonsuz kimyasal” denilen poliklorlu dioksinler de bu toksik kimyasallara dahil.
Mutfakta plastiklerden kaçınarak cam ürünler kullanmak, sağlığımız için daha faydalı. Fotoğraf: Denise Johnson / Unsplash
Araştırmacılar yaygın olarak kullanılan gündelik plastik ürünlerin ve çevresel kirliliğin, insanları bu kimyasallara, güvenli kabul edilen seviyelerden 100 kat daha fazla maruz bıraktığını belirledi. Bu da endokrin sisteminin bozulmasının yanı sıra üreme sağlığı, metabolizma ve bağışıklık fonksiyonları ile ilgili sorunlara da yol açabiliyor. Üstelik toksik kimyasallara maruz kalmak yalnızca erkeklerde üreme sağlığını etkilemekle kalmıyor, kadınlar için de önemli ölçüde tehdit oluşturabiliyor.
Environment International dergisinde yayımlanan bu bulgular, özellikle hamileler için de önemli sonuçlar içeriyor çünkü üreme sistemi gelişiminin kritik aşamaları, hamilelik sırasında gerçekleşiyor.
Toksik kimyasalların yarattığı riski azaltmak için ne yapmalı?
Yapılan araştırmalar, günlük kullandığımız saklama kabı, ürün ambalajı gibi plastik ürünlerde bulunan toksik kimyasalların gıda ürünlerine sızabileceğini ve plastik bazlı giysilerde bulunan maddelerin deri yoluyla emilebileceğini gösteriyor.
Gıda yoluyla alınan pestisitler, özellikle et ve yumurta tüketenlerde daha yüksek seviyelerde bulunduğundan, vejetaryen veya vegan beslenenlerin kimyasal maruziyetinin çok daha az olacağı da araştırmalarla elde edilen bulgulardan biri.
Araştırmacı Dr. Kortenkamp, bu kimyasallardan kaçınma sorumluluğunun bireylere yüklenmemesi gerektiğinin de altını çiziyor:
“Bu kimyasal kirliliği o kadar yaygın ki, bireysel kaçınma yoluyla maruziyetinizi azaltmanız neredeyse imkansız.”
Kortenkamp ayrıca endokrin sistemi bozan ve cinsiyet hormonu olan östrojeni taklit eden BPA’nın ticari süt ürünleri gibi günlük gıda maddelerinde bulunduğuna dikkat çekiyor.
Zararlı kimyasal riskini azaltmak için plastik tüketimini azaltmak ve mümkünse gıda paketlemesinde plastik kullanımdan kaçınılması öneriliyor. Ayrıca pestisit içeren gıdalardan uzak durmak ve organik ürünleri tercih etmek de etkili bir yöntem olabilir. Ancak, toksik kimyasallardan kaçınma sorumluluğunun sadece bireylere yüklenmemesi gerektiği, düzenleyici kurumların da bu konuda harekete geçmesi gerektiği de araştırmacıların dikkat çektiği konular arasında.
Gazze sakinleri, İsrail’in ayrımsız bombardımanın yanı sıra akut solunum yolu enfeksiyonları, ishal, bit ve uyuzla da mücadele etmek zorunda.
UNDP’nin bir araştırma raporuna göre, 15 yıl önce Gazze‘de 23 gün süren bir savaş, tarım arazilerinin yüzde 17’sinin “yeniden canlandırma şansının çok az olduğu veya hiç olmadığı bir şekilde harap olmasına” neden olmuştu.
Uzmanlar mevcut savaşın üzerinden 70 gün geçmişken, dünyanın en kalabalık bölgelerinden biri olan dar şeridin doğasına geri dönüşü olmayan zararlar verildiği konusunda uyarıyor.
Euronews‘in aktardığına göre, bölgede hava kirliliği arttı, yaban hayatı büyük zarar gördü ve su kaynaklı hastalıklar yayılıyor.
İnsan Hakları İzleme Örgütü bu yılın ekim ayında İsrail’in Gazze ve Lübnan’a beyaz fosfor attığını doğrulamıştı. Bu kimyasalın insanlar, hayvanlar ve çevre üzerinde ciddi ve ölümcül etkileri olduğu biliniyor. Son derece zehirli bir madde olan beyaz fosfor, insan cildini yakması ve solunum problemlerine yol açmasının yanı sıra toprağı ve su kaynaklarını da zehirliyor.
Kahire merkezli Synerjies Uluslararası ve Stratejik Araştırmalar Merkezi’nin genel müdürü ve sürdürülebilir kalkınma danışmanı Khaled El-Sayed, “Araştırmalar, [bombaların] yanması sırasında ortaya çıkan yoğun ısının, toprağın hem fiziksel yapısını hem de kimyasal özelliklerini değiştirebileceğini, dolayısıyla verimliliği azaltabileceğini ve topraktan kaynaklanan hastalıkların olasılığını artırabileceğini gösteriyor” diye konuşuyor.
Evlerin çevresinde kanalizasyon birikintileri oluştu
Gazzelilerin bu dehşetten kaçmak için gidebilecekleri alan ise gün geçtikçe küçülüyor. Güney Gazze‘deki Han Yunus, savaştan önce yaklaşık 400.000 kişiye ev sahipliği yapıyordu. Şimdi bir milyondan fazla kişi yaklaşık 54.5 kilometrekare biraz üzerinde bir alana sıkışmış durumda.
Muhammed Süleyman‘a konuşan 58 yaşındaki Gazzeli Ahmed Al-Astal, aylardır süren ve 20 binden fazla kişinin ölümüne yol açan bombardımanlarda ailesinin hala hayatta olmasına minnettar ancak evini çevreleyen derin kanalizasyon suyu birikintilerinin de yeni bir endişe kaynağı olduğunu söylüyor: “Torunlarımın hayatları tehlikede.”
Gazzeliler çocukların çoğunda solunum yolu enfeksiyonu ve vücutlarında döküntüler olduğunu anlatırken, doktorlar da bunun kirli çevre ve sudan kaynaklanan hastalıkların belirtisi olduğunu kaydediyor.
Hamas‘ın 7 Ekim’de İsrail’e düzenlediği ve 1.200 kişinin ölümüne yol açan saldırısından bu yana İsrail, Şeride’ye giren yakıt tedarikini sınırladı ve çoğu kamu hizmetini felç etti. Han Yunus belediyesi kanalizasyonu şehir dışındaki arıtma istasyonlarına pompalayamadı. Kanalizasyon arıtma istasyonları, jeneratörlerine güç sağlayacak yakıt olmadığından tutarlı bir şekilde çalışmıyor. Bu nedenle de bölge neredeyse tamamen kanalizasyon suyuyla dolmuş durumda.
Bombardımanlar toprak ve su kaynaklarını kirletiyor
Cenevre merkezli Euro-Med İnsan Hakları İzleme Örgütü, İsrail’in Gazze’ye iki nükleer bombaya eşdeğer 25.000 ton bomba attığını söylüyor . Uzmanlar bunun toprağı ve hava kalitesini ciddi şekilde kirlettiğini söylüyor. Ayrıca, 2020’de yayınlanan bir BM raporunun insan tüketimi için büyük ölçüde uygunsuz olarak tanımladığı Gazze’nin kıt su kaynaklarını da kirletiyorlar.
Filistin Çevre Kalitesi Kurumu (PEQA) başkanı Nesrin Tamimi‘ye göre, savaşın Gazze’deki çevresel etkisi “felaket” boyutunda ve değerlendirmelerine göre ortaya çıkan zarar, tüm tahminleri aşmış durumda.
Tamimi, enkaz altındaki cesetlerin, tehlikeli tıbbi atıkların, arıtma ve tuzdan arındırma tesislerinin kapatılmasının mevcut krize katkıda bulunduğunu belirtiyor. Dünya Sağlık Örgütü de akut solunum yolu enfeksiyonları, ishal, bit, uyuz ve diğer hızla yayılan hastalıklarda keskin bir artış olduğunu bildirdi.
Çöp toplama alanları dolup taşıyor
Han Yunus Belediyesi Sağlık ve Çevre Dairesi Müdürü Ömer Matar da şehre insan akınının bir çöp krizi yarattığını anlatıyor:
“Artık bir milyonun üzerinde insan aynı yerde yaşıyor. Günlük üretilen katı çöp miktarı 150 tondan 450 tonun üzerine çıktı. Sınırlı kaynaklara sahip olan belediye, özellikle kamyonlar, ekskavatörler ve yakıt tedarikinin kıt olması nedeniyle bu artan hacmi kaldıramadı.”
Matar, toplandıktan sonra bile İsrail’in bu ayın başlarında Han Yunus’un doğusundaki Fakhari bölgesindeki ana çöp depolama alanını bombalamasının ardından çöplerin Han Yunus’un batısındaki bir yerleşim bölgesinin yakınında kurulan geçici çöp depolama sahasına atıldığını söylüyor.
Ana tesisin bombalanmasının ardından Han Yunus’ta geçici bir depolama alanı kuruldu.Bu, kötü kokuların yanı sıra böcekler, kemirgenler ve kirletici maddeler nedeniyle çevre ve sağlık risklerine neden oluyor.
Zeytin ve narenciye bahçeleriyle tarım arazileri de tahrip edildi
Ayrıca zeytin ve narenciye gibi çok yıllık ağaçların ya da sebze gibi tarla bitkilerinin bulunduğu tarım arazileri de büyük ve benzeri görülmemiş bir tahribatla karşı karşıya kaldı.
Kâr amacı gütmeyen bir multimedya yayını olan Lawfare, geçen ay yayımlanan bir raporda, “sivil nüfuslu bölgelerde kullanılan ölümcül silahlardan kaynaklanan yasal olarak orantılı ikincil zararın tamamen ahlaka aykırı olacağını” belirtti. IDF’nin hava saldırılarının “savaş suçu olarak kabul edilebileceğini” söyledi.