Avustralya’da eylül ayında başlayan yangınlar, büyük felaket boyutlarına ulaştı. Şimdiden, İstanbul’un yüzölçümünün yaklaşık 12 katına denk gelen, 6 milyon hektarlık bir alan yok oldu, en az 24 kişi hayatını kaybetti, binlerce insan yerinden oldu, bir kısmı nesli tükenmekte olan 500 milyona yakın hayvan can verdi.
Beşinci ay itibariyla 200’den fazla orman yangını halen hız kaybetmeden sürüyor ve ordudan destek istenmesine rağmen henüz herhangi iyi bir haber yok. Yeni Güney Galler’deki (New South Wales) yangınların hiçbir yavaşlama işareti göstermemesi nedeniyle – tehlike seviyesi, en yüksek nokta olan “felaket”e yükseltildi. Yaz mevsimine yeni giren ülkede, birçok bölgede ortalama sıcaklık 40 derecenin üzerine çıktı. Yaz ilerledikçe ve sıcaklıkların daha da artmasıyla birlikte, yeni yangın dalgalarının başlamasından endişe ediliyor.
Kıtanın dört bir yanını saran yangınlarda, sadece doğu ve kuzeyde, yangının ortasında kalan bölgeler değil, ülkenin en büyük kentlerinden Melbourne ve Sdyney de dahil olmak üzere dış banliyölerdeki evler de zarar gördü. Sadece Yeni Güney Galler’de bin 365 evin yok olduğu belirtiliyor. Eyalet yetkilileri, önceki sabah, turistlerden hafta sonundan önce güney kıyısı boyunca uzanan 250 kilometrelik alanı bir an evvel terk etmelerini istemişti.
Atmosferi kaplayan duman, Sdyney ve başkent Canberra’da hava kalitesinin tehlikeli seviyenin 10 kat üzerine çıkmasına neden oldu. Başkent’te halktan evlerinden çıkmaması istendi. Dumanlar komşu ülke Yeni Zelanda’yı da kapladı, ülke semaları kızıla döndü; buzullar renk değiştirerek, sarıya ve kahverengiye döndü. Yangınlar yüzünden şu ana kadar en az 300 milyon ton karbondioksitin havaya karıştığı tahmin ediliyor.
Kötü hava şartları ve devasa boyutları nedeniyle kontrol altına alınamayan yangınlar, daha önce görülmemiş boyutlarda tahliye operasyonları yapılmasına da neden oldu. Bunlar arasında, Victoria eyaletine bağlı turistik kıyı kasabası Mallacoota’dan donanma yardımıyla kurtarılanların görüntüleri ve anlatımları, şimdiden krizin ikonik bir görüntüsü olarak hafızalara kazındı.
Karadan ulaşımın artık mümkün olmadığı, sadece deniz ve hava yoluyla erişilebilen kasabada, donanma gemileri yardımıyla kurtarılanlardan Nick Ritar, “Avustralya’da hep orman yangınları vardı, ama bir sahil kasabasından binlerce kişiyi tahliye etmek için asla donanma çağırmadık. Bu olmaz” diyor. Çoğunluğu tatilciler olmak üzere, 4000’den fazla kişinin yangın şehre doğru hızla ilerledikçe, kıyıya ve sonrasında da denize sığınmak zorunda kaldığını anlatan Ritar, Bastion Point’teki birkaç kilometrelik plajda, yüzlerce ölü kuşun kumsal boyunca sıralandığını söylüyor: Bir kookaburra, sonra bir saksağan, sonra bir peçeli baykuş, bir kral papağan, ardından bir New Holland balerin kuşu…. Yanmış yaprak parçaları gibi kıyıya vurmuşlardı. Birbiri ardına, ateşle kavrulmuş ya da boğulmuş. Çok yürek parçalayıcıydı.”
Düzinelerce evin yandığı ve kasabaya giden tüm yolların kapandığı bölgede, kasaba tamamen izole edilmiş durumda. Helikopterler ve polis tekneleri yiyecek ve diğer gerekli malzemeleri taşımaya çalışıyor ama bölgeden yiyecek ve oksijen maskesi çağrıları gelmeye devam ediyor.
Yetkililer, önceki gün eyalet genelinde yangınlar nedeniyle 28 kişiden haber alınamadığını bildirmişti. Tahliye edilebilenler ise hafta sonu Melbourne Kongre Merkezi’nde kurulan felaket yardım merkezine nakledildi.
En büyük zararı hayvanlar gördü
Yetkililer, 10 milyon dönümden fazla arazinin küle döndüğü Yeni Güney Galler’deki (NSW) koala kolonisinin yüzde 30’unun, yani 8 binden fazla koalanın yok olmuş olabileceğini söylüyor. Kanguru Adası Vahşi Yaşam Ağı’ndan Kate Welz, “Ne yazık ki yangınların odak noktası, koala nüfusumuzun da ana yaşam alanında. Çok büyük sayılardan bahsediyoruz. Zarar görmüş hayvanlara yardım meselesinin mümkün olduğunca insanca üstesinden gelinmesi gerçekten önemli” diyor.
Adadaki vahşi yaşam bakıcıları, halkı adanın klamidya taşımayan koala popülasyonunu anakaraya taşımamaya da çağırıyor.
Yangınlarda, toplamda 480 milyon memeli, kuş ve sürüngenin öldüğü tahmin ediliyor. Kanguruların sürüler halinde kaçarak alevlerden kurtulmaya çalıştığı görüntüler sosyal medyada viral olurken, kaçı hayatta kaldı bilinmiyor.
Neredeyse çöle dönen, Yeni Güney Galler Ngunya Jargoon Yerli Koruma Alanı’nda koruma altında yaşayan Potoroo sürüsününün ise izine rastlanmadığı bildiriliyor. Avustralya ve Tazmanya’ya özgü, endemik bir hayvan olan Potoroo, Kanguru, Wallaby ve diğer sıçan-kanguru cinsleri ile akraba ve soyu tükenmekte olan hayvanlar listesinde.
Uzmanlar, pek çok değişik türün oluşturduğu kuş sürülerinin de büyük hasar aldığını düşünüyor. Bunlar arasında, Batı Avustralya’ya özgü ve yine nesli tükenmekte olan bir papağan türü olan Western Ground Parrot’ın da (Pezoporus flaviventris) yangınlarda yok olmuş olabileceği belirtiliyor.
Kıta genelinde yangından büyük zarar görmüş hayvanların alevlerden kurtulsalar bile, kavrulmuş devasa alanlarda beslenme ve barınma zorluğu yaşayacaklarını kaydeden yaban hayvan uzmanları, hayatta kalan hayvanların büyük kısmının tedavi görmemeleri ve açlık/bakımsızlık yüzünden ölebileceğini öngörüyor.
Ülkedeki saksağanlar ise, aylardır çalan yangın sirenlerinin sesini taklit etmeyi çoktan öğrendi.
Yangınlar kendi hava sistemini oluşturuyor
Uzmanlar, ülkedeki yangınların “kendi hava sistemini” oluşturmaya başladığı uyarısını yapıyor. Açığa çıkan sıcaklık nedeniyle yangın bulutu ve fırtınaların meydana geldiğini belirten meteoroloji ve iklim uzmanları, bu durumun çok tehlikeli sonuçlara yol açabileceğini ifade ediyor. Geçtiğimiz hafta içinde de bir itfaiye aracı yangın bulutlarından oluşan bir fırtınaya kapılmış ve bir itfaiyeci hayatını kaybetmişti.
Victoria’daki Meteoroloji Bürosu’na göre, yangınlar o kadar büyük ki, oluşturduğu dev fırtınalar yeni yangınların başlamasına yol açıyor. Yetkililer ise, binlerce kişinin tahliye edilmezse, yangınların içinde sıkışıp kalacaklarını belirtiyor. Dün, 80 bin kişinin yaşadığı Doğu Gippsland bölgesi için de acil uyarı yapıldı ve 30 bin turistin bulunduğu tahmin edilen bölgenin acilen boşaltılması istendi.
Başbakan hala iklim krizini reddediyor
Koskoca bir kıtayı adeta ölüm adasına çeviren yangınların iklim kriziyle bağlantısı ise ülke yöneticileri tarafından halen görmezden geliniyor. Bilim insanlarının daha sıcak ve daha kurak bir iklimin, kıtadaki olası yangınları daha sık ve daha etkili bir hale getireceği uyarıları, henüz kulaklara ulaşamamış durumda. Oysa ülkede sıcaklığın geçen yılın ortalamalarının iki derece üzerinde kaydedildiği günler, henüz yaz mevsimi ağırlığını hissettirmemişken, şimdiden kayıtlara geçti. İklim uzmanları, küresel ısınma nedeniyle giderek artan sıcaklıkların, havayı ve bitki örtüsünü kuruttuğuna, ısı değişiklikleriyle oluşan daha kuvvetli rüzgarların yangınları daha kolay başlatıp daha hızlı yayılmasına neden olduğunu vurguluyor.
Avustralya’nın Paris Anlaşması kapsamındaki hedefi 2030 yılına kadar karbon emisyonlarında yüzde 26-28’lik bir azalma sağlamaktı. İklim aktivistleri ve bilim insanları bunun bir G20 ülkesi için yeterli olmadığını söylüyorlardı. Madrid’te yapılan COP25’i ‘hayal kırıklığı’ olarak nitelendiren Avustralya Enstitüsü İklim ve Enerji Programı Direktörü Richie Merzian, “Avustralya şu anda ciddiyeti ve süresi açısından iklim değişikliğiyle bağlantılı olarak yanıyor. Ama daha fazla iklim eylemine ihtiyacımız olduğu konusunda dünyayı bir araya getirmek yerine, Avustralya zirvede mümkün olduğunca az şey yapmak için lobi yaptı” dedi.
New South Wales Üniversitesi’nde iklim uzmanı olan Andy Pitman ise, “Avustralya’da mevsimsel yangınlar doğal olarak gerçekleşir, ancak Sidney’deki iklim değişikliğinden kaynaklanan daha sıcak ve daha kuru koşullar yangın sıklığını ve şiddetini arttırdı” açıklamasını yaptı.
Ancak Başbakan Scott Morrison yangınlar ile ülkenin yüksek karbon emisyonu arasında doğrudan bir bağlantı olduğunu kabul etmeyi reddediyor. Avustralya dünyada kişi başına düşen en yüksek karbon emisyonlarına sahip ülkelerden biri. Buna rağmen, geçtiğimiz hafta bir radyoda konuşan Morrison, karbon emisyonlarının azaltılmasının yangınların şiddetini azaltabileceğine dair ‘güvenilir bilimsel kanıt’ olmadığını söyledi: “İklim değişikliği konusunda harekete geçmeliyiz, iklim değişikliği konusunda harekete geçiyoruz. Ve bunu ekonomiyi enkaz haline getirmeden ve iş gücünü yok etmeden yapacağız.”
‘Senin iklim krizin benim evimi yaktı’
Yangınlar başladığında Hawaii’ye tatile gittiği için de eleştirilen Morrison’a tepki gösterenler, “senin iklim krizin benim evimi yaktı” derken, Başbakan, hala dünyanın en büyük kömür madenini açma planları yapıyor. Morrison’ın bir türlü kontrol altına alınamayan yangınlara yanıtı, yaklaşık 3 bin askeri personelin görevlendirilmesi oldu.
Başbakan basına yaptığı açıklamada, yangınlar nedeniyle şimdiye kadar 24 kişinin öldüğünün doğrulandığını belirterek, “Son zamanlarda, özellikle bu hafta boyunca, bu felaketin tamamen yeni bir seviyeye yükseldiğini gördük. Önümüzdeki 24 saat boyunca başka bir zorlukla (artan hava sıcaklıkları) karşı karşıyayız” diye konuştu.
Yangınlar nedeniyle ilave yardıma ihtiyaç duyan topluluklar olduğunu vurgulayan Morrison, genel valinin onayıyla, yangından etkilenen bölgelerdeki topluluklara yardım için askeri birlikler konuşlandırılacağının altını çizdi. Morrison, bu ay Hindistan ve Japonya’ya planlanan ziyaretlerinin ertelendiğini de kaydetti.
Ülke tarihinde ilk defa rezerv askerler zorunlu göreve çağrılıyor. Söz konusu askerler, çevresiyle irtibatı kesilen topluluklara insani yardım götürerek, tahliyelerde ve yolların açılmasında rol alacak.
İklim krizini reddederek kömür endüstrisinin yanında yer alan tek kişi Başbakan da değil. Yangınların başladığı aralık ayında İşçi Partisi lideri Bill Shorten de kömür ihracatına desteğini göstermek için ülkedeki kömür madenlerini kapsayan bir tura çıkmıştı. Ülkedeki kömür lobisinin her iki partiye de büyük bağışlar yaptığı biliniyor.
Geçtiğimiz ayın başında Sdyney’de binlerce kişi iklim krizi konusunda acil eylem planı yapılması için gösteri yapmıştı. Hükümeti eylemsizlikle suçlayan göstericiler, “İklim değişikliğini bir iklim kültürü savaşına dönüştürmeyi bırakmanın, enerji maliyetlerini düşürecek ve en verimli, düşük emisyonlu teknolojiyi kullanmamızı sağlayacak iyi bir politika izlemeye başlamamızın zamanı geldi. Geleceğimiz buna bağlı” demişti.
Kanal İstanbul’a ait Çevresel Değerlendirme Raporu (ÇED) bilindiği gibi 23 Aralık 2019 tarihinde İnceleme ve Değerlendirme Komisyonu’nca yeterli bulunarak Çevre ve Şehircilik Bakanlığı tarafından on gün süre ile halkımızın görüşüne açıldı. Bu on günlük süre içinde bakanlık yetkililerinin pek beklemediği bir şey oldu. Sürenin yetersizliğine ve raporun ekleri dışında 1600 sayfayı aşan hacmi ile yıldırıcı büyüklüğüne rağmen gerek İstanbul’dan gerekse projenin tüm ülkeyi ilgilendiren çevresel ve ekonomik boyutu nedeniyle diğer bir çok ilden binlerce kişi; üstelik o günlerde tüm yurdu etkisi altına alan yağışlı ve soğuk havaya karşın Çevre ve Şehircilik Bakanlığı il müdürlüklerinin önünde uzun kuyruklar oluşturarak itiraz dilekçesi verdi. 1983’de çıkarılan Çevre Kanunu’na dayanarak tam on yıl sonra 1993’de çıkarılan ÇED yönetmeliği sonrası yapılan hiçbir yatırımın ÇED çalışmasına toplum bu boyutta karşı bir tepki vermemişti…
Her şeyden önce çevre sağlığı alanında çalışan bir halk sağlıkçı olarak dikkatimi ilk çeken şey raporu hazırlayan grup içinde bir halk sağlığı uzmanının olmayışıydı. On günlük süre içinde ekleri dışında 1600 sayfaya yakın rapor hızlıca incelenince halk sağlığı açısından tamamen eksik olduğu görülüyor.
ÇED raporunda dikkat çeken en önemli konu ise projenin yaratacağı ‘tatlı su’ sorunu. Türkiye gibi ‘su kıtlığı içinde olan’ bir ülkenin su kıtlığının ötesinde ‘su fakiri olan’ en büyük kentinin zaten sınırlı olan tatlı su kaynakları, bu proje büyük ölçüde yok ediliyor. Proje güzergahı incelendiğinde İstanbul için çok değerli olan irili ufaklı birçok derenin güzergah üzerinde yer aldığı; kent için önemli bir içme suyu kaynağı olan Sazlıdere Barajı’nın tam kanal güzergahı üzerinde bulunduğu ve proje ile yitirileceği görülüyor. Tatlı su kayıpları Sazlıdere Barajı ile sınırlı değil üstelik… Terkos Gölü de bu proje ile ciddi bir tuzlanma tehlikesi ile karşı karşıya… Ayrıca bu bölgede İstanbul’un stratejik tatlı su kaynakları olarak yarınlara saklanan yeraltı ve üstü su kaynakları da var ve o kaynaklar da Kanal İstanbul nedeniyle ciddi bir tuzlanma tehditi ile karşı karşıya…
Su kaynakları, hava kirliliği, deprem, gıda güvencesizliği
Buna karşın projede alternatif su kaynaklarından bahsediliyor. Ancak raporun bu bölümü dikkatli incelendiğinde kaybedilen tatlı su kaynaklarına karşı ciddi bir alternatif kaynak ortaya konmadığı, ayrıca bölgede kentleşme nedeni ile artacak talebin göz ardı edildiği fark ediliyor. Alternatif kaynaklar arasında sayılan Melen Barajı’nın ise bugün bile imalat hatalarından dolayı su tutamadığı tüm kamuoyu tarafından biliniyor üstelik… Bu durumda İstanbul’a çok uzak mesafelerden su taşınacağı açık… Bu maliyetli bir çözüm ve bu maliyetin artırılan su faturaları ile İstanbulluya ödettirileceği açık…
Yine bölgede su rejiminin büyük çaplı değiştirilmesi, önceden öngörülmeyen sel ve su taşkınlarına neden olabilecek. ÇED raporunda Orman ve Su İşleri Bakanlığı Devlet Su İşleri Genel Müdürlüğü’nün konu ile ilgili bir çözüm önerisi de görülmüyor. Atık su sorunu da konunun başka bir boyutunu oluşturuyor. Kanal projesi ile bölgedeki atık su biyolojik arıtma tesislerinin ortadan kaldırılması planlanıyor. Bu nedenle bölgeye yeni biyolojik atık su arıtma tesisleri yapılması gerekiyor.
İkinci önemli halk sağlığı sorunu ise kanalın projeye göre yedi yıl sürmesi planlanan inşaatı sırasında yaşanacaklar. Bu kadar büyük çaplı hafriyat çalışması sırasında özellikle partikül maddeye bağlı hava kirliliği kaçınılmaz olacak. Ayrıca gürültü, trafik yoğunluğu, kazalar ciddi boyutta halk sağlığı sorunu yaratacak. Proje tamamlandığında bölgeye yeni bir kent kurulması öngörülüyor. Zaten 16 milyonluk nüfusu ile ciddi kentleşme sorunları yaşayan İstanbul’a yeni 4-6 milyon arası nüfus eklenecek. Hava kirliliği, su kaynaklarının yetersiz kalması, trafik yoğunluğunun artışı, gürültü, tarım alanlarının proje ile kullanımdan çıkması nedeniyle uzak mesafelerden bu kadar büyük bir nüfusa hayvansal ve bitkisel gıdaların getirilmesi nedeni ile gıda güvencesizliği ortaya çıkabilecek. Ayrıca kentin bu yeni bölümüne birinci ve ikinci basamak sağlık hizmetlerinin hangi kalitede getirilebileceği de belirsiz ÇED raporunda…
Beklenen İstanbul depremine gelince, aşırı artan nüfus kayıpları çoğaltacak, özellikle deprem sırasında yaralanan ve ölenlerin sayısını artıracaktır. İstanbul’un Avrupa yakasının bu kanalla ada haline dönüştürülmesi ve bu bölüme erişimin köprülerle sağlanacak olması da, deprem sırasında bu köprülerin yıkılması riskini ve buna bağlı olarak yardım ekiplerinin bölgeye erişimini de zorlaştıracak… Ayrıca proje zemin konusunda da değişikliklere yol açarak yıkımın artmasına ve can kayıplarının artmasına da yol açabilir. Tüm bu noktalarda Çevre ve Şehircilik Bakanlığı tarafından olumlu değerlendirilen ÇED raporunda doyurucu bilimsel çözümler yer almıyor.
Çaresiz değiliz
Peki çaresiz miyiz? Kesinlikle hayır. Yönetmeliğe göre proje için verilen ‘ÇED Olumlu’ kararını Bakanlık ve Valilik tarafından askıda ilan ve internet aracılığı ile halka duyurulmasından sonra yasal süre içinde ‘ÇED Olumlu’ kararının yürütmesinin durdurulması ve iptali için gerek bireysel olarak, gerekse meslek kuruluşları olarak dava açabiliriz. Proje tüm ülkeyi ilgilendirdiği için ülkenin her tarafından bireysel ve kurumsal davalar açılabilir. Tüm meslek odaları, uzmanlık kuruluşları; bu arada üyesi olduğum Halk Sağlığı Uzmanları Derneği (HASUDER) de bu dava sürecine katılabilecek. Havamızı, suyumuzu, toprağımızı, tarım alanlarımızı, ekosistemlerimizi korumak için Kanal İstanbul’un yapılmaması gerekiyor. Bunun için de çok çalışmamız gerekiyor. Şimdiden bu dava süreci için bilimsel ve hukuksal temelde hazırlanmamız gerek, yarın dava sürecine girildiğinde ‘yasal süre’ kısıtlılığına yakalanmamak için…
Endonezya’da 31 Aralık’ta başlayan yağışlar etkisini sürdürüyor. Başkent Cakarta, Depok, Bekasi ve Tangerang kentlerinin yanı sıra Bogkor ve Lebak bölgesinde yoğun yağışın sebep olduğu sel tüm hayatı etkiledi.
Ulusal Afet Ajansı Yönetimi (BNPB) Sözcüsü Agus Wibowo, yaptığı açıklamada ülke genelinde sel ve heyelanlarda hayatını kaybedenlerin sayısının 60’a ulaştığını bildirdi.
Lebak bölgesindeki sel nedeniyle 2 kişinin kayıp olduğunu belirten Wibowo, afet sonrası iyileştirme çalışmaları ile geçici barınaklarda bulunan selzedelerin sayısının da 173 binden 92 bine düştüğü bilgisini paylaştı. Sel ve heyelanların etkili olduğu geniş çaplı alanda temizlik, bakım ve onarım çalışmaları halen devam ediyor. Yağışların ise 10 Ocak’a kadar devam etmesi bekleniyor.
Fotoğraf: AA
Ülke, iklim krizi etkilerine karşı savunmasız
Channel News Asia’da yer alan habere göre ülkedeki en büyük ekoloji örgütlerinden Endonezya Çevre Forumu kampanya sorumlusu Yuyun Harmono, yaşanan sel felaketinin hükümete işlerin artık her zamanki gibi sürdürülemeyeceğinin hatırlatıcısı olması gerektiğini belirtti.
Dünyanın en uzun sahil şeridinden birine sahip olan Endonezya dünyanın en kalabalık dördüncü ülkesi. Ülke, sel ve deniz seviyelerinin yükselmesi gibi iklim değişikliğinin etkilerine karşı son derece savunmasız. Başkent Cakarta’nın metropol bölgesi 30 milyon insana ev sahipliği yapıyor ve şehrin kıyıları deniz seviyelerinin yükselmesi ile her geçen gün daha çok batıyor. Bu nedenle de başkentin başka bir kente taşınacağı açıklanmıştı. Uzmanlar, Cakarta’nın batma hızının ‘alarm verici’ olduğunu belirtiyor. Kuzey Cakarta son 10 yılda 2.5 metre battı, yılda 1 ile 15 cm arasında batmaya da devam ediyor.
Öte yandan Endonezya iklim krizine neden olan sera gazı salımı yapan beşinci büyük ülke. Aynı zamanda da dünyanın en büyük termal kömür ve palmiye yağı ihracatçısı. Ülkedeki çevre örgütlerine göre yaşanan bu felaketler hükümet için harekete geçme çağrısı olmalı.
Londra’da yaşayan 55 yaşındaki vegan aktivist Jordi Casamitjana‘nın “etik veganlık nedeniyle işinden kovulduğu” iddiasıyla, eski işvereni aleyhine açtığı davada ara karar açıklandı. Kararda, etik veganlık felsefi bir inanç olarak kabul edilirken, vegan aktivistin işten çıkarılmasının haklı olup olmadığına bir sonraki duruşmada karar verilecek.
Casamitjana, çalıştığı bir hayvan hakları derneğinin emekli fonlarını, hayvanlar üzerinde test yapan şirketlere yatırdığını söylediği için işten çıkarıldığını iddia etmişti. Dernek ise iddiayı reddederek, ağır suistimal nedeniyle Casamitjana’nın işine son verildiğini belirtmişti.
Bu açıklamayı yaptığı için haksız yere ceza aldığını ve şirkete yönelik eleştirisinin etik veganlık felsefi inancından kaynaklandığını iddiasında bulunan Casamitjana anlaşmazlık üzerine konuyu iş mahkemesine taşımıştı.
Jordi Casamitjana
Casamitjana: Diğer veganlar da fayda sağlayacak
İş Mahkemesi’nde görülen duruşmadaki ara kararda hakim, etik veganların İngiliz iş yerlerinde dini inanç sahipleriyle benzer yasal korumalara sahip olmaları gerektiğini belirtti. Kararla etik veganlık, felsefi bir inanç olarak kabul edildi. Karardan mutlu olduğunu belirten Casamitjana, diğer veganların da bundan fayda sağlayacağını umduğunu söyledi.
Ön koşullar sağlandı
Bir inancın yasa altında korunması için, demokratik bir toplumda saygı duymaya değer olmak, insan onuruna uygun olmak ve başkalarının temel haklarıyla çelişmemek gibi bir dizi ön koşulu karşılaması gerekiyor.
Veganlar gibi bitki temelli beslenen etik veganlar, diğerlerinden farklı olarak hayvan istismarı yoluyla yapılan ürünlerle temastan kaçınıyor. Yün veya deriden yapılmış giysiler giymeyi ve hayvanlar üzerinde test edilen ürünleri kullanmayı reddediyorlar.
Danimarka kamu elektrik dağıtım şirketi, 2019 yılında ülkenin elektrik üretiminin yarısına yakınını sadece rüzgar enerjisi santrallerinden ürettiğini duyurdu. Şirket, açıklamasında bunun Danimarka için yeni bir rekor olduğunu belirtti.
Enerji Günlüğü‘nde yer alan habere göre Danimarka 2019 yılında elektrik tüketiminin yüzde 47’sini rüzgar enerjisinden karşıladı. Bu oran 2018 yılında yüzde 41 ve 2017 yılında da yüzde 43 idi.
Deniz üstü rüzgar santrallerinin payı büyük
Açıklamaya göre rüzgardaki bu payın yüzde 18’i deniz üstü (offshore) rüzgar santrallerinden, yüzde 29’u da karasal rüzgar santrallerinden geldi. Yenilenebilir enerjinin ülke elektrik üretimindeki payındaki bu önemli artışta Kuzey Denizi’nde ülkenin en büyük deniz üstü (offshore) rüzgar santralinin kurulması etkili oldu.
The Horns Rev 3 RES 425 bin hanenin elektrik ihtiyacını karşılıyor. Danimarka’nın sol koalisyon hükümeti, ülkenin emisyonunu 2030 yılına kadar 1990 yılına göre yüzde 70 oranında azaltmayı hedefliyor.
Amazon çalışanlarından oluşan Amazon Çalışanları İklim Adaleti isimli işçi birliği, şirketin neden olduğu çevresel zararlarla ilgili konuşan en az iki personelin işten atılmakla tehdit edildiğini ileri sürdü.
Independent’tan Colin Drury’nin haberine göre işçi birliği internette yayımladıkları açıklamalarında Amazon’un 2030’a kadar karbon salımını sıfıra indirmesini, fosil yakıt şirketleriyle çalışmayı durdurmasını ve iklim değişikliğini inkar eden politikacıları fonlamayı sonlandırmasını istedi.
Birlik, üyelerinin “iş modellerinin iklim krizine katkıda bulunmamasını sağlamanın kendi sorumlulukları olduğuna” inandıklarını belirtiyor ve şirketin patronu Jeff Bezos’u “iklim felaketine doğrudan katkıda bulunan” bir iş modeli yürütmekle suçluyor.
Amazon’dan çalışanlara uyarı
E-ticaret devi Amazon ise Amazon Çalışanları İklim Adaleti grubunun üyeleri Maren Costa ve Jamie Kowalski’ye şirketle ilgili kamuoyuna açıklamalar yaparak personel kurallarını ihlal ettiklerini söyledi.
Grup, insan kaynakları ve hukuk biriminin şirket kurallarını ihlal ettikleri uyarısında bulunmak için tasarımcı Costa ve yazılım mühendisi Kowalski’yle iletişime geçmesinin ardından patronları “yıldırma taktikleri” uygulamakla suçladı.
THREAD/ Jeff Bezos and Amazon executives are threatening to fire a few members of our group after we spoke up about wanting our company to be a leader in the worldwide effort to avert climate catastrophe.https://t.co/L87gpclEyL
— Amazon Employees For Climate Justice (@AMZNforClimate) January 2, 2020
Grup internette yayımladığı açıklamasında, her iki çalışanın görüşmeye çağrıldığını ve ardından konuşmaya devam etmeleri halinde sözleşmelerinin feshedilme olasılığına ilişkin kendilerine e-mail gönderildiğini kaydetti.
Costa: Elçiye zeval olmaz
Olay ile ilgili açıklama yapan Costa, “Elçiye zeval olmaz. Konuşanları susturmanın zamanı değil” dedi. Costa şöyle konuştu: “Amazon’un bizi sansürleme girişimini umursamayarak, özellikle iklim insanlık için böylesine benzeri görülmemiş bir tehdit oluştururken yüksek sesle konuşmak bizim ahlaki sorumluluğumuz.”
Amazon: Her şirketin yaptığını yaptık
Kamuoyuna açıklamada bulunan çalışanlara yönelik politikalarının yeni olmadığını ve diğer şirketlerin politikalarıyla örtüştüğünü belirten Amazon, açıklamasında şu ifadeleri kullandı:
Kısa süre önce çalışanların konuşma yapmak, medyaya röportaj vermek ve şirket logosunun kullanımı gibi şirket dışı faaliyetlerde yer almalarını kolaylaştırmak için politikamızı ve ilgili onay sürecini güncelledik. Herhangi bir şirket politikasında olduğu gibi, bir prensibe uyulmadığını öğrendiğimizde çalışanlar insan kaynakları ekibimizden ihtar alabilir.
Bezos daha önce yaptığı açıklamada şirketin 2030’a kadar tamamen yenilebilir enerjiyle çalışmasını ve 2040’a kadar da net sıfır karbon emisyonuna sahip olmasını planladıklarını söylemişti.
Hollanda’nın başkenti Amsterdam şehri ziyaret eden turistlere yönelik ek vergi koyduğunu duyurdu. 1 Ocak’tan itibaren geçerli olacak karara göre şehri ziyaret eden turistler, konakladıkları her gece için ek vergi ödemek zorunda kalacak. Gelen turistlerin konut maliyetinin yüzde 7’si oranındaki mevcut vergiye ek olarak gecelik 3 Euro daha ödemesi planlanıyor.
İngiliz The Telegraph gazetesinin haberine göre, rezervasyonlarını Airbnb isimli uygulama üzerinden yapacak olan turistler de, her gece için yüzde 10 oranında eskiye göre daha fazla ödeme yapmak durumunda.
Artan turist sayısı endişe yaratıyor
Hollanda’da Turizm Kurulu, geçtiğimiz Mayıs ayında ülkenin aşırı kalabalık olması nedeniyle, turistik açıdan tanıtımını yapmaya son vereceklerini duyurmuştu. Hollandalı yetkililer, turistlerin ziyaret ettiği yerleri bozduğuna dair endişeleri hatırlatarak giderek artan ziyaretçi sayısının ‘tümüyle güzel bir şey’ olmadığını belirtmişti.
Başkent Amsterdam’a gelen turistlerin sayısı 2005 yılında 11 milyonken, bu sayı 2016’da 18 milyona çıktı. Hollandalı yetkililer, ziyaretçi sayısının 10 yıl içinde 29 milyona çıkacağını tahmin ediyor.
Ülkenin giderek artan popülaritesi Hollandalılar arasında emlak fiyatlarının artması, kamu düzeninin ve mahalle kültürünün bozulması gibi endişeleri tetikliyor.
İran Devrim Muhafızları Kudüs Gücü Komutanı Kasım Süleymani’nin Irak’ta Amerika Birleşik Devletleri (ABD) tarafından gerçekleştirilen hava saldırısında öldürülmesinin ardından ülkeler arasındaki gerilim hızla tırmanıyor. İşte konuyla ilgili son 48 saatte yaşanan gelişmeler:
Trump: 52 noktayı tespit ettik
Süleymani’nin öldürülmesi sonrasında İran yetkilileri tarafından yapılan intikam alınacağına yönelik açıklamalara ABD Başkanı Donald Trump, Twitter üzerinden yazdığı bir mesaj ile cevap verdi. Trump, İran’ın ABD’lilere veya ABD unsurlarına saldırması durumunda İran’a ait 52 hedefi vurmak üzere tespit ettiklerini açıkladı. Mesajda şu ifadeler yer aldı:
Dünyayı, son zamanlarda yüzlerce İranlı protestocu ve hayatında öldürdüğü tüm insanların yanı sıra bir Amerikalıyı öldürüp birçoğunu da yaralayan teröristlerinden temizlediğimiz için İran bazı ABD unsurlarını hedef alma konusunda oldukça cesurca konuşuyor. (Süleymani) Zaten Büyükelçiliğimize saldırıyordu ve başka yerleri vurmak üzere hazırlık yapıyordu. İran zaten yıllardır sorundan başka bir işe yaramadı.
‘Bazı noktalar İran kültürü için önemli’
Bu bir uyarı olsun: İran Amerikalılara veya Amerikan unsurlarına saldırırsa biz (yıllar önce İran tarafından rehin alınan 52 Amerikalıyı temsilen) 52 İran sahasını hedef almış bulunmaktayız. Bazıları üst düzey ve İran kültürü açısından çok önemli. Bu hedefler ve İran’ın kendisi çok hızlı ve çok sert bir şekilde vurulacaktır. ABD daha fazla tehdit istemiyor.
….targeted 52 Iranian sites (representing the 52 American hostages taken by Iran many years ago), some at a very high level & important to Iran & the Iranian culture, and those targets, and Iran itself, WILL BE HIT VERY FAST AND VERY HARD. The USA wants no more threats!
Trump’ın yolladığı mesaja cevap yine Twitter üzerinden İran Dışişleri Bakanı Muhammed Cevad Zarif’den geldi. Zarif “Donald Trump, cuma günü korkakça işlediği terörle, uluslararası hukuku tüm boyutlarıyla ihlal etmiştir. Şimdi uluslararası hukuku bir kez daha ihlal etmekle tehdit ediyor. Kültürel alanları hedef almak savaş suçudur. ABD’nin Batı Asya’da sonu gelmiştir” dedi.
Musevi: Cürret edemezler
İran Ordusu Genel Komutanı Tümgeneral Seyyid Abdurrahim Musevi ise Tahran’da yaptığı konuşmada “Böyle bir işe cüret etmelerini uzak bir ihtimal görüyorum ama muhtemel bir çatışmada, bu 5 ve 2 rakamlarının neye karşılık geldiği o zaman belli olacaktır” ifadelerini kullandı.
Süleymani’nin naaşını on binler karşıladı
İran’ın güneybatısındaki Ahvaz kentinde on binlerce kişi Pazar günü Kasım Süleymani’nin naaşını karşılamak için sokaklara çıktı. Süleymani’nin İran bayrağına sarılı tabutu, Ahvaz kentine sabahın ilk saatlerinde ulaştı.
Karşılamaya katılan halk “Amerika’ya ölüm” ve “İsrail’e ölüm” sloganları attı. Devrim Muhafızları’ndan yapılan açıklamaya göre, Süleymani’nin cenazesinin Salı günü memleketi Kerman’da defnedilmesi planlanıyor.
Find out in this video who is loved and who is hated in Iran. Funeral of Shahid #Soleimani in #Ahvaz. People are chanting "death to America" and "death to Israel". They are ready for the #severe_revenge. pic.twitter.com/IPEKngV9IB
İran ve ABD hükümet yetkilileri arasında atışma sürerken cumartesi gecesi Irak’ın başkenti Bağdat’taki ABD Büyükelçiliği yakınlarına ve Salahaddin vilayetinde ABD askerlerinin kaldığı Beled Askeri Üssü‘ne füzeli saldırı düzenlendi. Saldırıyı henüz kimse üstlenmezken, ABD öncülüğündeki IŞİD karşıtı koalisyon, akşam saatlerinde koalisyon güçlerinin konuşlu olduğu Irak üslerine iki saldırı düzenlendiğini doğruladı.
Irak hükümetine çağrı: Yabancı askerler ülke dışına çıkarılsın
Pazar günü gerçekleşen olağanüstü oturumda Irak parlamentosunda milletvekilleri, Başbakan Adil Abdülmehdi‘ye yönelik yaptığı çağrıda ülkedeki tüm yabancı askerlerin sınır dışı edilmesini talep etti. Irak’ta yaklaşık 5 bin ABD askeri, 2 bin 500 Türkiye askeri, 400 kadar da İngiliz askeri bulunuyor.
Irak’ta yaklaşık beş bin ABD askeri bulunuyor
Kasım Süleymani’ye karşı çıkanlar da dahil olmak üzere Iraklıların büyük bir kısmı bu saldırı karşısında tepkili. Iraklılar, ABD’nin kendi topraklarında bir hava saldırısı düzenleyerek ülkeyi yeni bir çatışmanın eşiğine götürmekle suçluyor. Öte yandan, ülkede birkaç aydır süren yolsuzluk karşıtı protestolarda eylemciler İran ve ABD karşıtı protestolar gerçekleştirdi.
ABD’lilerden barış çağrısı
ABD halkı da Başkan Trump’ın ülkeyi savaşa sürükleyen kararlarına tepki için Cumartesi günü, Washingto ve diğer ABD şehirlerinde protestolar düzenledi. “İran’ı Irak’a çevirme”, “İran’a karşı savaş ve yaptırımlara hayır“, “İran ile barış” yazılı pankartlar taşıyan eylemciler, ABD’nin askerlerini Irak’tan çekmesi çağrısında bulundu.
Kariyerime gıdada, bir yeme içme girişimcisi olarak başladıysam da oradan önce gıda adaleti ve ardından da ekoloji mücadelesine çevirecek şansım oldu. Hayatımın özetini yapacak halim yok ama geldiğim noktada, haysiyetli bir çıkış arayan endişeli bir kadın, bir anne, bir aktivist olarak 2019’dan bana ne kaldı; paylaşmak istiyorum.
Dilerim baktıklarınızı, gördüklerinizi benimle kıyasladığınız kadar, atladığınız, yakalayamadığınız bir kaç şey de siz bulun listemde:
Bu yılın ana teması iklim kriziydi.
İklim Krizi
İklim değişikliği değil, küresel ısınma değil, iklim krizi. Bu konuda hepimiz artık hemfikiriz, şüphesiz.
Tüm karanlığına rağmen dünyanın, haysiyetli bir geleceğe dair umudumuzu besleyen, cesaret veren anlar yaşadık. Benim hatırımda Greta’nın ödünsüz duruşu ve Küresel İklim Grevi’nin dünyanın her köşesine yayılan rengi kaldı.
2019 Birleşmiş Miletler İklim Eylem Zirvesi, New York
Medeniyetimizle yüzleşmeye kullansaydık bari, dedirten anlar da olmadı değil ve ne çoktular:
Haysiyetsizliğin bin–bir yüzü arasından Arjantin’den Bolivya’ya Amazon Ormanları’nı yok eden yangınlar tarihe utanç abidesi olarak yerleştiler.
Yetmedi, gelecek sezonun fragmanı sayılabilecek bir değil, iki değil, sayısı ve şiddeti artan ne çok felaket yaşadık! Kimi aklımızda bile değil, zira her biri diğerini unutturarak geçti.
Ne yazık!
COP 25’de de başaramadığımızı bu anların en az birinde başarmak mümkündü oysa: Harekete geçmek!
Gıda üretimine ve arazi yönetimine dair tüm sektörlerde, tüm katmanlarıyla köklü bir değişim, dönüşüm geçirmek zorundayız!
Gıdada dönüşümü konuşarak geçen en az iki on yılın sonunda, iklim krizi sebebiyle de olsa, toprağa, araziye dair kavrayışımızla yüzleşmek ve dönüşmek zorunda olduğumuzu konuşmaya başladık 2019’da. Buğday Derneği’nin Zehirsiz Sofralar kampanyasıyla eş zamanlı, yeni bir endişe katmanı, toplu zehirlenmeler yüzünü gösterdi ve son yıllarda yayınlanmaya başlayan taklit ve tağşiş listeleri’ne eleştiri de yine bu yıl geldi.
“A famous paper in Science shows that a plant-based diet would release 76% of the land currently used for farming. This land could then be used for the mass restoration of ecosystems and wildlife, pulling the living world back from the brink of ecological collapse and a sixth great extinction.”
Science’taki meşhur bir makale, bitki temelli bir diyetin, şu anda tarım için kullanılan arazilerin yüzde 76’sını serbest bırakacağını gösteriyor. Bu topraklar, ekosistemlerin ve vahşi yaşamın toplu restorasyonu için kullanılabilir, yaşayan dünyayı ekolojik bir çöküşün ve altıncı büyük yok oluşun eşiğinden geri çekebilir.
Medeniyetimizin derin bir sömürü sisteminin eseri olduğunu hatırlatan tartışmalar eşliğinde tamamladık 2000’lerin ilk iki on yılını. Kanaatimce sürecin bir makül sonucuydu, insan olmayan hayvanlara dair sorumluluk duygusundaki artış ve hayvan içermeyen beslenme modelinin yükselişi.
VEGAN 2019 – The Film
2019, bu bağlamda, Türkiye’ye nasıl yansıdı, bakmak istedim:
Basit grafikler, gördüğünüz gibi. Her gün kullandığımız Google arama motoru üzerinden ölçmeyi denedim zira. Zira maalesef iklim ve gıda tercihlerimiz üzerine benim bildiğim, okuma fırsatı bulduğum bir araştırma yok, Türkiye’de.
Arama kelimelerimi özenle seçtim, vegan yerine veganizm kullanabilirdim ama daha bilgili bir vurgu olduğu düşündüğüm için tercih etmedim. Aynı şekilde konuya yeni uyananların terminolojisi olabileceğine inandığım küresel ısınma ve iklim değişikliği terimlerine COP 25’i katarak sorgulamayı istedim. Bunu yaparken İklim grevi ve Greta’nın etkisini göz ardı etmek kabil mi deyip, bir sorgu trend’i de onlara talep ettim.
Google Trends eğer benim bu özenli seçişlerimi atlayacak, genele taşıyacak bir algoritmaya sahip değilse, yukarıdaki grafikler konuyu yakından takip edenlerin aramalarını değil, aksine, konunun yenisi olanların merakını yansıtıyor olmalı, diye düşünüyorum.
Sonuçlar bir hayli enteresan geldi bana.
Siz de dilerseniz, merak ettiğiniz konu başlıklarına dair, Google Trends’den benzer grafikler oluşturabilirsiniz. Tarih aralığını, bölgeyi seçip tek ya da birden çok arama sözcüğünü sisteme girip, milyonlarca google kullananının merak miktarlarına dair kaba da olsa bilgilenebilirsiniz.
Şimdi…
Trend grafiklerinde peak yapan tarih aralığı dikkatinizi çekmiştir: 15-22 Eylül. Onun bir öncesindeki mini peak 18-24 Ağustos, bir sonrasındaki miniler ise sırayla 27 Ekim-2 Kasım ve 17-23 Kasım.
Ne olmuştu diye baktım.
Geniş bir salınımda okursak, 14-28 Ağustos Greta’nın ilk deniz yolculuğunun tarihleri. Greta kim diye araştırmalarda bir peak yok (kırmızı ile işaretli) ama vegan aramasında bu yılın ilk yükselmesi gerçekleşmiş. 8 Ağustos’ta yayınlanan İklim Değişikliği ve Arazi raporu mu diye düşündüm. Ağustos’tan kasım sonuna Avusturalya’daki yangınları bu tabloya yerleştirebiliyoruz. Eylül başı Dorian Kasırgası var, hatırlayacaksınız. Bolivya’da 2 milyon hektarlık alanın yanışı da aynı ayın haberleri arasında geçiyor. En sıcak ekim ve kasım rekoru halen 2016’ya aitse de; 2019 Ekim’i ve Kasım’ı da, 1880’den bu yana yapılan kayıtlar bağlamında, yer ve deniz sıcaklıkları bağlamında ikinci en sıcakları olmuşlar.
Trend grafikleri şüpheye yer bırakmayacak biçimde okuyamasam da, beni düşündürdüler. Belki haksızlık ettim, daha ilk bölümünden bu yazının. Belki sayısı ve şiddeti artan felaketler ve Greta ile Greta’ya saldıran öfkeli beyaz erkekler sayesinde dönüşüm, hem de tam da olması gereken yerden, bizden, tabandan başlıyordur!
Neticede grafikler üzerine düşünmeye değer. Dolayısıyla buyurun lütfen, konu katkınıza açık.
Elle tutulur karşılığı nedir, bunun?
Bu yıl konu sıcaktı: Kimileri tartışmalarda veganlığa hakaret noktasına kadar taşıdılar konuyu. Kimileri ise veganlığın bir hür seçim, bir sağlık mevzuu ya da insan olmayan hayvanlara karşı korumacılık olduğunu söylemeye devam ettiler. Kanaatimce cinsiyetçi, ırkçı ve türcü bir sistemin yarattığı derin utanç hissi ile iklim krizi bağlamında yükselen endişenin ortak neticesi bir dönüşüm bu. Son nokta değil belki ama önemli ve dönüştürücü bir pratik.
Bitki temelli gıda talebinde küresel bir artış bu son on yılın gıda trendiydi, zaten. Türkiye de bu trend’den nasibini aldı: 2019’da, bitki temelli beslenme tercihinin Türkiye’nin her köşesinde görünür hal aldığına tanıklık ettik.
Demokratik fiyatları ve hepçil menüleri aratmayan ürün skalasıyla, genç kuşağın anne yemeği özlemine de cevap olan Beyoğlu ve Taksim işletmeleri kadar; her keseye uymayabilir fiyatları ama tümüyle sağlık odaklı menüleriyle Etiler işletmeleri, özellikle İstanbul’da tüketiciye geniş bir seçki sağladı.
Modern bakkallardan dev marketlere, bitki temelli gıda reyonlarında çeşitlenme 2019’da çok aşikardı. Endüstriyel sütümsü, peynirimsil üreticilerine, daha küçük ölçekte üretim yapan sütümsü, peynirimsi, etimsi üreticilerinin katılmasıyla epey genişleyen ve hatta öncü bir yerli markanın farkını belirtmek için paketine “yerli fındık” vurgusunu yerleştirmesiyle renklenen bir fotoğraf oluştu.
Akademinin ilgisi arttı. Konuya dair araştırmalarla çeşitlenen bir literatür oluşuyor. Popülerleşmiş değil hala ama gerek Mizanplas ve gerekse de Manifold’da eleştirel, kafa kurcalayıcı makalelere bu yıl daha fazla denk geldim.
Belirtmeliyim ki, vegan beslenmenin iklim krizine bir çözüm olup olmayacağı bence epey tartışmalı konu. Ha, ben ve kocam, kızımızı takiben vegan olduk ve haysiyetli bir duruşun parçası olmanın büyüttüğü bir umut ve güçlendirdiği bir dirençten bahsedebilirim, artısı olarak. Ama biliyorum ki büyüme ekonomisinin can damarı olan ve endüstriyel üretimi sorgulamaksızın besleyen tüketici modeli yaşadıkça, zor! Bitkisel temelli gıda ürünleri, taze ve büyütülmesi, geliştirilmesi beklenen bir pazar.
Netflix’de de yayınlanan Game Changers, beni bu yıl, hiç beklemediklerimden vegan beslenme ile ilgili sorulara muhatap etti.
Nasıl ki ekmeğimizle ilgili ata tohum buğdaydan, ekşi maya ile soğuk fermantasyonda ekmeğin bir diliminin yettiği bir noktaya uyandıysak; nasıl ki o bir dilim ekmeğe içinde palm yağı olan ve çocuk işçilikten mamul bir fındık ezmesi süremezsek… bitki temelli beslenmede de bilgi ve tecrübe ile oluşturulmuş bir şuur gelişmeden bu haysiyetsiz gidişe bir derman aramak manasız.
İklim Değişikliği ve Arazi raporunun mesajı ise çok net: Gıda üretimine ve arazi yönetimine dair tüm sektörlerde, tüm katmanlarıyla köklü bir değişim, dönüşüm geçirmek zorundayız!
Arazi, yani toprak. Ona bakışımızı, onunla ilişkimizi, ona muhabbetimizi gözden geçirmek ve düzeltme, değiştirmek zorundayız.
2019 yılı ithalatları bağlamında kafa karıştıran konuların başında ayrıca, yine et vardı:
“Geçen yıl 1 milyon 211 bin 719 baş besilik ve 132 bin 844 baş kasaplık canlı hayvan ithalatı gerçekleştirildi. Bu yılın ilk 6 ayında ise, 285 bin 224 baş besilik ve 6 bin 863 baş kasaplık canlı hayvan ithalatı yapıldı. Yapılan bu yoğun ithalat nedeniyle Et ve Süt Kurumu’nun depolarında et stoğu oluştu. Stoktaki etler ihraç edilmeye çalışılıyor. Et ve Süt Kurumu’nun 2019-2023 dönemini kapsayan Stratejik Planı’nda ithalatı durdurmaya yönelik bir önlem yok.”
GDO cephesinde yeni bir şey yok mu?
Tamamladığımız 10 yıl bağlamında, genetiği değiştirilmiş organizmalar konusu Türkiye’de önemli tartışma ve mücadele alanlarından birini oluşturmuştu. Ancak GDO bu yıl hemen hiç konu olmadı, oysa Biyogüvenlik Kurulu’nun 2018 yılında sessiz sedasız lağvedilivermişliğinin bu yıl onlarca tartışma, sorgu ve talepleri tetiklemesi beklenirdi.
Ne olmuştu, hatırlayalım:
2009 yılında tartışmaya sunulan ve 2010 yılında kabul edilerek yasalaşan 5977 sayılı Biyogüvenlik Kanunu ile biyoteknolojik tarım ve gıda ürünleri ülkemizde hukuki bir varlık kazandı. Kanun çerçevesinde kurulan Biyogüvenlik Kurulu’na da bu ürünler ile ilgili yapılan tüm başvuruların değerlendirilmesi görevi verildi. GDO’ya Hayır Platformu başta olmak üzere biyoteknolojik tarım ve ürünlerin ülkeye ithaline gerek ekolojik ve gerekse de neoliberal politikalar ekseninde muhalefet eden tüm sivil kurum ve örgütlerin süreci nisbeten takip edebilmesine bir imkan, ihtimal sağlayan Biyogüvenlik Kurulu; görev süresinde, özellikle Beyaz Et Sanayicileri ve Damızlıkçıları Birliği Derneği ve Yem Sanayiicileri’nin yoğun talep ve baskıları neticesinde 36 farklı GDO’lu ürünün ülkeye girişlerini onayladı. GDO’ya Hayır Platformu, Greenpeace, Buğday Derneğı ve Slow Food gibi STK’ların gayretleri, Türk Tabibler Birliği, Ziraat Mühendisleri Odası gibi meslek örgütlerinin takibi ve Ayşe Bereket gibi yazarların gündemi besleyen makaleleri sayesinde Türkiye’de GDO karşıtı hareket derin ve güçlü bir kimlik kazanmıştı. Hatta kanaatimce, Soner Yalçın’ın (Ayşe Bereket’ten intihalle suçladığım) Saklı Seçilmişler’inin 270bin satması, bu tabanın kuvvetinden, konunun Türkiye’deki karşılığından ileri geliyor.
Hal böyleyken, 703 sayılı KHK’nin 206’ıncı Maddesi ile Biyogüvenlik Kurulu’nun lağvedilivermişliğinin az sayıda habere konu olmaktan öte pek de bir tartışma yaratmamışlığı çok şaşırtıcı.
Türkiye’de bilindiği üzere GDO, gıda ve tohumda tamamen yasak durumda. GDO’lu ürünler sadece hayvan yemlerinde kullanılabiliyor. Hayvan yemi olarak da sadece bazı mısır ve soya genine müsaade ediliyor. Bunun dışında diğer genlere izin verilmiyor. Ancak hayvan yemlerinde GDO’lu pamuk geninin tespit edilmesi Tarım ve Orman Bakanlığını alarma geçirdi. Bunun üzerine pamuk ekilişinin yoğun olarak yapıldığı illerde, tohum bayilerinden numuneler alınarak GDO testi yapıldı. Yapılan testlerde Türkiye’de üretilen ve Bakanlık tarafından sertifika verilen 16 çeşit pamuk tohumunun GDO’lu olduğu ortaya çıktı.
Üretim bağlamında ekonomi sayfalarına, endişe bağlamında artan biçimde magazine sıkıştırılan gıda, son yıllarda yayınlanmaya başlayan taklit ve tağşiş listeleri’yle bir yeni bir tartışmaya sebep olurken, 2019 gıdanın toplu zehirlenmeler yüzünü gördüğümüz bir yıl oldu.
Denizde balığın sonunu gördük 2019’da.
Denizin ağaları durumu doğal salınımla açıklamaya çalışsalar da hepimiz biliyoruz, yıllardır yaşanan yağma neticesini verdi.
Kampanyalara konu edilen, edebiyatın, şiirin öznesi olmuş, uğruna bayramlar hayal edilmiş lüfer ve palamut 2019’da tezgahlarda pek görülmedi. Hamsi de kilosuna ortalamada 15-20 lira ödenen ikinci yılını yaşadı. Denizler politikası yetiştiriciliğe destek vermek olan hükümet; bu duruma ilişkin hiç bir açıklama ya da öneri getirmedi. 2016’dan bu yana sessiz STK’ler cephesinde de bir kampanya olmayınca, yokoluş başlıklar arasında bile görülmedi.
Bununla beraber hükümet uzun yıllardır talep edilen bir yasa değişikliği de bu yıl yaptı.
Avcılığı, denizlerimizdeki canlılığı koruyarak, düzenlemesi beklenen 1380 sayılı Su Ürünleri Kanunu, yasalaştığı 1971’den bu yana; önceleri gerektikçe, sonra ise düzenli periyotlar dahilinde yayınlanan tebliğlerle düzenlenerek korunmuştu. Bu tebliğler 2012’ye kadar denizin ağalarının yani avcılıktan pazarlamacılığa, balık unu fabrikalarından çiftliklere çeşitli katmanlarında söz ve pay sahibi olan endüstriyel ailelerin kontrolündeydi. Ankara’ya gidecek zamanı ve parası olan bu reislerin, milletvekilleri aracılığı ile taleplerini hükümete iletme ve tebliğleri ihtiyaçlarına göre çıkarttırma şansları yüksekti. Geçtiğimiz on yılda bir ilk yaşandı ve küçük ölçekli balıkçılar 2012’de ilk kez tebliğ tartışmalarının parçası oldularsa da, bu bir süreklilik arz etmedi. Edemedi. Hemen akabinde toplantıların biçimi, katılım usulleri değiştirilerek yeniden büyük reislerin düzenine dönüldü. Sürdürülebilirliğe dair tasalar hükümetin uygun gördüğü STK’ler, bürokratları zora sokmayacak akademisyenler ve milletvekilleri ile ilişkileri iyi reislerin insafına bırakıldı. Marmara’da ışıkla avcılığa göz yummak dahil öyle çok ve büyük hata yaşandı ki… bugün Boğaz’ın sessiz akışı önümüzden, makul neticesi sürecin.
Sözün özü, yasa değişti değişmesine ve fakat yıllarca verilen mücadeleden sonra, çok sonra gelen bu yasa değişikliğin bir kıymeti olmayacak. Hele hele denetimin yapılamadığı, cezaların caydırıcı olmadığı, hükümet politikasının yetiştiricilik yönünde güçlenmeye devam ettiği ülkemizde 1380 sayılı kanunun 50 yıl sonra yenilenmişliği acı bir anekdot olarak anlatılacak, gelecekte.
Bir uyanışa sebep olsa, keşke.
Denizler bununla kalmadı, bizimle yaşam biçimimizi birebir yansıtan bir ayna olarak konuşmaya devam etti 2019’da.
Maalesef. Ben böylesi bir uyanışa tanıklık edemedim.
Belki 2020 ve beraberinde gelecek nice idrakla birlikte…
Davalar davalar…
Konuya mesleki sorumluluk ve haysiyetle yaklaşanların yargılanmasına şahit olduk, 2019’da da.
Akdeniz Üniversitesi’ndeki görevinden Kanun Hükmünde Kararname ile ihraç edilen gıda mühendisi Yrd. Doç. Dr. Bülent Şık’ın kanserojen maddelerle ilgili Cumhuriyet gazetesinde Nisan 2018’de yayımlanan yazı dizisi hakkında açılan davanın ilk duruşması 7 Şubat günü İstanbul 2. Asliye Ceza Mahkemesi’nde görüldü.
İhracattan geri dönen tarımsal ürünlerden, Türkiye’de pestisit ve daha da önemlisi glifosat kullanımı dahil sağlığımızı etkileyen pek çok önemli konuda yazılarıyla gıdayı ekonomi ve magazin arasına sıkıştırıldığı yerden kurtaran Bülent Şık, 677 sayılı Kanun Hükmünde Kararname (KHK) ile kamu görevinden çıkarılmış bir gıda mühendisi. Bu yıl hem Türk Toraks Derneği’nin ‘’Çevre ve İklim Sorunları Savunuculuk Ödülü’’ne ve hem de Türk Tabipleri Birliği’nin ‘’Nusret Fişek Halk Sağlığı Hizmet Ödülü’’ne layık görüldü. Şık’ın Kocaeli’den Ergene Havzası’na suda, toprakta, havada kamu sağlığını tehdit eden unsurları tesbit eden bir raporun hasır altı edilmesine sessiz kalamamışlığı benim için sürpriz değil. Dava edilmesine de yazık ki şaşıramadım. Ancak tüm bu sıradan görünenin ne kadar tuhaf olduğunu ve Bülent Şık gibi haysiyetli bilim insanlarına olan şükran borcumuzu 2019 değerlendirmesine kaydetmeden geçmemek gerek.
“Dava süreci sonunda verilen cezanın benim mağduriyetim üzerinden tartışılmasını istemiyorum. Zaten böyle bir şeyi dava süreci boyunca da öne çıkarmaktan dikkatle kaçındık. Duruşma sonrası verilen ceza kararı da güzide yargımızın ne ilk ne de son uygunsuz kararı.
Bunları şu nedenle söylemeyi gerekli görüyorum: Dava sonucunda beraat da edebilirdim. Ama her durumda ortadaki sorular öylece yerli yerinde duruyor olacaktı: Bir kamu kurumu sorumluluk alanına giren meseleleri çözmekten uzak durabilir mi? Görevi halk sağlığını korumak olan bir kurum bu görevinden kaçınabilir mi? Araştırma sonucunda elde edilen bulgular nedir? Ne gibi önlemler alındı? Yaygın çevre kirliliğinin insan sağlığı ve özellikle çocuk sağlığı üzerindeki olumsuz etkileri nedir? Kanser vakalarının sık görüldüğü illerde çevre kirliliği ile kanser hastalığı arasında bir korelasyon var mı? Suyu içilemez nitelikte kirli olan yerleşim bölgelerinde kirliliği gidermek için ne yapıldı? gibi çok sayıda sorunun yanıtı yok.’’
Şık, “göreve ilişkin bilgilerin açıklanması” suçlamasından ise 1 yıl 3 ay hapis cezası aldı.
“Fakat mahkeme kararları, çoğu zaman telaffuz edilenden çok daha fazla şey söylerler. Sadece yargıladıkları kişi hakkında değil, o kişinin yer aldığı toplum, o toplumu çekip çeviren devlet, o devletin devlet-toplum ve birey ilişkilerine ilişkin hususiyetleri, bu hususiyetlerin hak, hukuk, adalet bakımından ne ifade ettiği ve yargı kurumunun nerede durduğu. Bülent Şık kararı, hükmettiği cezanın gerekçeleri bakımından ne kadar ketumsa kalan hususlarda aslında o kadar konuşkan bir karar.’’
Sömürü katman katman!
Kadınlar, her yerde bu yılın en muazzam mücadelelerinin yüzüydüler. Ben gastronomiden, tarımdan, ekolojiden bakmayı deneyeceğim:
#metoo bir hareket, bir tartışma olarak Türkiye’de tarımsal üretim, gastronomi ya da ekoloji alanlarında mücadele veren kadınlara uğramadan geçti. Oysa kabil değil, en büyük tacizin misal mutfaklarda, servis sektöründe yaşandığına bizzat tanığım.
Diliyorum 2020 yılı sadece gıda ve bağlantılı alanlardaki kadınlara değil, tüm ötekilere cesaret ve güven veren işbirlikleri, dayanışma ve hukuki yaptırımlar yılı olsun.
Yarışmalar kategorisi ise ayrı bir alemdi. Denizlerin bereketini kaybettiği, içilebilir suyun her an daha büyük bir endişeye dönüştüğü, buğdayın dahi geleceğinin şüpheli olduğu bir zamanda yeme içme profesyonellerinin geleceğini epey karanlık görmemden olsa gerek, Survivor ve İşte Benim Stilim çizgisinden Master Chef’e yaşanan çılgın sıçramayı nasıl yorumlayacağımı inanın bilemiyorum.
Musa Dağdeviren bu yıl ışıldadı. Hem Netflix’in belge-dizisi Chef’s Table’da yer aldı hem de fevkalade prestijli bir yayınevi olan Phaidon’dan çıkan kitabıyla Bon Appetit’den Food&Wine’a, New Yorker’dan Publishers Weekly’e göz ardı etmenin, sıradanlaştırmanın mümkün olmadığı övgüler aldı. Bu başarısı ile diliyorum Master Chef ile instagram fenomenleri arasına sıkışmış olanların dikkatini biraz dağıtabilmiş olsun Dağdeviren. Benim listemde yeri Nevin Halıcı ile yan yana.
Chef’s Table, Netflix.
Yedikule bostanları için 2019’un son aylarında sürpriz bir gelişme vardı: İstanbul Büyükşehir Belediyesi Park ve Bahçeler Müdürlüğü’nün inisiyatifi ile Yedikule Bostancılar Derneği ve Yedikule Bostanları Koruma Girişimi arasında başlatılan görüşmeler İstanbul’un bu 1600 yıllık tarımsal ve kültürel mirasına dair umut oldu.
Ayvalık Mutluköy’de başlattığımız Konukevi’nin ilk yılıydı, 2019. Bahar döneminde iki, Güz döneminde bir misafirimiz oldu. Bahar döneminde katılan Büşra Eser Konukevi’ni tezini tamamlamak için değerlendirirken, İpek Sevda eko-kıyım üzerine tartışmalara ayırdı vaktini. Güz dönemi konuğu Seda Gökçe ise kaldığı süre boyunca hasattan sıkıma, coğrafyadan insana zeytini tanımaya ayırdığı vaktini bir belgesel için Kültür Bakanlığı’na başvuru olarak tamamladı.
2019’da Yeşil Gazete’ye bir dolu yazı yazdım. Hepsi çok, çok uzun yazılardı. Editörüm Alev Karakartal’a (minnettarım) son dakika yolladığım onlarca fotoğraf ve onbinlerce vuruşu size kısa bir reçete listesi ile sunmak sanırım yeni yıla tadımlık olarak yerinde olur:
2020 yılının taş üzerine taş koyduğumuz, daha adil, daha iyi bir medeniyet için yan yana durabildiğimiz bir yıl olmasını ama en çok da kimsenin bir daha asla adaletsizliğe mahkum edilmeyeceği günleri getirmesini diliyorum.
Ve öyle böyle değil, 2019 boyunca bana gösterdiğiniz sabır ve muhabbete müteşekkirim.
Kentler için bir yıl oldukça kısa ve anlamlı değişiklikleri görebilmek için yeterli olmayan bir zaman aralığı gibi. Ayrıca bütün kentler de aynı biçimde geçirmiyor yıllarını, kentlerin kendi özel nitelikleri, kentlerde olup-biteni, değişimi ya da durağanlığı, farklı biçimlere yaşayabiliyor. Zaten böylesine geniş bir alan için, böylesine kısa bir açıklama çabasıyla yetinmek, ne kadar yeterli olabilir ki?
Türkiye’de ve dünyanın pek çok ülkesinde, kentleri, kentlerde ne olup-bittiğini görmeye çalışmak, artık ülkede ne olup-bittiğini görmeye çalışmak kadar geniş ve çeşitlilik içeren bir alanı kapsamayı gerektiriyor.
Yine de geçtiğimiz yılda kentlerde olup-biteni, yeterli incelikte ve ayrıntıda olmayı başaramasa da, söylenebilecek sözler, geliştirilecek düşünceler ya da soru işaretleri olamaz mı? “Kentlerde 2019’da ne oldu, ne değişti ve neler değişmeden kaldı, ya da sorun olmadığı halde, bir krizin eşiğine doğru gelişmeye devam etti?” soruları için, kuş bakışı bir gezinti yapılabilir belki?
Kentler öylesine karmaşık ve çok boyutlu olgular ki, nasıl bakacağız kentlere? Nelere bakacağız?
Kentlerdeki değişimi anlamak için, belki,
toplumsal durum,
teknolojik gelişmelerin kentlere etkileri ve
ekolojik durum
gibi, üç ana başlık seçmek yararlı olabilir.
Toplumsal durum, kentlerin sosyal ilişkilerini, ekonomik değişimleri, politik değişimleri ve elbette ki, kültürel gelişmeleri kapsayan çok geniş bir başlık olacak. Gerçi daha alt başlıklara inmek de gerekecek, ama “kentlerde 2019 yılı içinde, bir önceki yıla göre radikal bir biçimde gerçekten farklı olan nedir?” sorusuyla yaklaştığımızda, yine de bazı düşünceler belirtmek mümkün olabilecek.
Politik bir atılım: Kent toplumları değişti ve değiştirdi
En büyük dönüşme, kuşkusuz toplumsal alanda oldu ve pek çok kentin ve nerdeyse bütün metropol kentlerin yönetimi, belediyelerindeki tutum ve anlayış değişti. Bazı kentlerde nerdeyse çeyrek yüzyıldır değişmeden kalan muhafazakar ama aynı zamanda neoliberal anlayışın ideolojik-ekonomik kurallarına göre işleyen ve dolayısıyla yolsuzluklar, hırsızlıklar, soygunlar/ yağma, rüşvetler, israf-gösteriş ve kayırmacılıklarla dolu, nerdeyse bütünüyle büyük çürüme içindeki mafyatik-bürokratik yönetimleri, kent halkları, bütün tehdit ve baskılara, korkutma ve sindirme ve menfaat karşılığı küçük rüşvetlerle satın alma çabalarına karşı devirdi ve değiştirdi.
2019 yılı içinde kentteki en büyük değişiklik, “büyük ağabey”in kurduğu baskı ve korku duvarının yıkılması oldu. Duvar, yerle-bir olmasa bile, dökülmeye başladı, köşe taşları söküldü ve sökülmeye devam ediyor. Kentler de, kent yönetimleri de, kent halkları da bütünüyle özgürleşmedi ve kentsel işleyişleri bütünüyle tersine çeviremedi elbette. Ancak bunun yapılabileceği umudunu yarattı ve bu umut, kentlerde 2019 boyunca yaşadı ve güçlendi, parlaklığını artırdı.
Kentlerdeki politik iktidarın değişmesi, sadece politik partilerin çalışmasıyla gerçekleşmedi. Kentlerin sivil toplulukları, formel veya enformel, aralarında pek çok irili ufaklı örgütlenmeler gerçekleştirdiler ve aralarındaki görüş farklarına bakmaksızın, hedef olarak, kentleri gerçek anlamda büyük bir yıkıma uğratan anlayıştan ve çürümüş yönetimlerden kurtulmak istediler.
Kentliler, artık, devletin, devletin silahlı örgütlerinin ve olmayan adalet sisteminin ve yanlı mahkemelerin, korku salmak için gösterdiği bütün çabalara rağmen direnmeye, karşı koymaya ve temel haklarını korumaya başladı. Yıl boyunca, özellikle toplumsal cinsiyet ayrımcılığının neden olduğu sorunlara ve cinayetlere, başta kentli kadınlar ve onların örgütleri olmak üzere, büyük bir meydan okuma oluştu ve gitti…
İş cinayetlerine karşı çıkışlar, insan hakları arayışları, protestolar, liselerden başlayarak her düzeydeki öğrenciler, emekliler, işlerinden atılanlar/ işsizler ve kentteki çevresine, yaşadığı yerin kimliğine-kültürüne/ tarihine sahip çıkmak isteyen bütün kesimler, kentlerde canlı ve dinamik, mücadeleci bir eylemlilik yarattı. Kimse artık kolay kolay baş eğmeyecek. Herkes, hakkını aramak için bütün güçlüklere rağmen karşı durmaya çalışacağını gösteriyor kentlerde…
2019, kentler ve kent halkları için, denilebilir ki, karanlığın ötesindeki renklerin ve parlaklığın görünmeye/ duyumsanmaya başladığı yıl oldu. Bunun önemini bilmeliyiz. Umut yaratıldı kentlerde bu yıl…
Kanal İstanbul itiraz kuyrukları.
Kent yönetimlerindeki çürümüş kadroların etkisizleşmeye başlaması ve almaşık bakış açısının belirmesiyle, kentleri zehirleyecek büyük projeler (Kanal İstanbul, yerli otomobil vb. gibi) daha dirençli bir biçimde tartışılır hale geldi. Zaten ekonomik kriz nedeniyle sarsılmış ve dökülmekte olan inşaat sektörü/ kentleri öldürmekte olan beton-asfalt çeteleri, 2019’da biraz etkisizleşti. Yeni konut ya da ofis veya AVM inşaatları yapılmadı, otomobil altyapısı olsun diye döşenen kent içi otoyollar ya da alt-üst geçit köprüler/ viyadükler gerçekleşmedi. Sadece toplu taşıma ya da kitlesel ulaşım altyapısı arayışları (ve kamu ulaşım politikaları) güçlendi.
Ekonominin kriz içinde olması ve işsizliğin çığ gibi büyümesi, enflasyonun artması gibi nedenlerle kentlerdeki sınıfsal farklar büyüdü. Yoksulluk arttı, toplu intiharlar görüldü. Gelir dağılımı biraz daha kutuplaştı. Toplumsal hiyerarşinin en dibinde bulunan milyonlarca (ve giderek artma eğilimindeki) Suriye ve diğer ülke göçmeni, bütün kentlerde aynı oranda olmasa bile, en zor koşullar altında ve ayrımcılıklarla ve tahakkümün birçok türüyle karşılaşarak, hayatta kalmaya çalıştı.
Kent ve kentliler, 2019’da biraz daha yoksullaştı, tüketimini kısmak zorunda kaldı ve zor koşullarda yaşamaya çalıştı.
(Başlı başına bir yeni yazı gerektirebilecek kültürel ve sanatların, kentteki 2019’u konusuna, bu yazıda değinilemeyecek, ancak bu, sanat alanının önemsenmemesi nedeniyle değil, özel, dikkatli ve ayrıntılı bir yaklaşım gerektirdiği için…)
Nerdeyse, herkese bir akıllı telefon düşüyor
Teknolojik gelişmeler, 2019 yılında kentleri değişikliğe uğratmadı belki, ancak dönüşüme doğru birikimi büyümeyi sürdürdü. Kenti nasıl etkileyecek ve dönüştürecek, mekansal yapı/ yoğunluklar, insanların ve nesnelerin yer değiştirme gereği ve yer değiştirme/ hareket teknolojileri nasıl biçimlenecek, üretilenlerin [kentsel üretimin giderek “mallardan hizmetlere” (belki daha açık bir biçimde “software” ya da program yazılımına) doğru dönüşmekte olduğunu biliyoruz] kentlerdeki (ya da kent dışındaki) yeri ve teknolojisi nasıl belirlenecek/biçimlenecek vb. gibi konularda, pek çok fütürist senaryodan bahsedilebilir.
Ancak artık kesin olarak tanık olduğumuz birkaç gösterge üzerinde düşünebiliriz:
Neredeyse herkesin bir akıllı telefonu olması ve her türlü ihtiyacını (hatta ihtiyacı olmayan tüketim nesnelerini) akıllı telefon ya da internet aracılığıyla bulması ve edinmesi, kentteki ticaretin mekansal biçimlenişini, kent merkezini, nasıl etkiledi/etkileyecek?
Kentin yoğunluğun giderek atması ve çok katlı bir yapılaşmaya doğru geçmesi (dikey hareketliliğin öneminin artması), ya da “uber” türü bir kent içi ulaşım sistemin (Türkiye’de henüz bastırılıyor ama) özel araç sahipliğini giderek gereksizleştirmesi (en azından ikincilleştirmesi) veya kentin yoğunlaşma eksenlerinin çok etkin toplu taşıma sistemleri ve erişim kombinasyonları ile donatılması vb. gibi teknolojik gelişmelerin alt yapısı ve makro-formu, kenti nasıl biçimlendirecek?
Çalışma/işyeri-yaşam yer ayrımının, giderek evden çalışmanın artmasıyla azalmaya başlaması, iş veya üretim örgütlenmelerini nasıl dönüştürecek?
Hızla çoğaltılabilecek bu tür sorular için 2019, henüz erken bir yıl sayılabilir. Ancak, teknolojik buluşlarının ivmesinin giderek artması ve teknolojik buluşla bu buluşun üretime ve kentsel yapıya etki arasındaki sürenin kısalması gibi örnekleri [buhar gücüne, elektriğe ve petro-kimya enerjisine dayanan araç (ve hizmet) teknolojilerinin: yerüstü ve yer altı trenlerinin, otomobillerin ve asansörlerin vb., kent yaşamını nasıl ve ne hızla ve ne kadar kökten değiştirildiğini] dikkate alırsak, dijital teknolojilerin ve internet teknolojilerinin kenti değiştiren birikimin, 2019 yılı içinde de, geliştiğini fark edebiliriz.
Ekolojik durum
2019 yılı,ekolojik dengeler bakımından, teknoloji konusunda olduğu gibi, gelecek bir eşiğe doğru birikimin oluşmasının devamı niteliğinde bir yıl oldu denilebilir. Sadece Türkiye’deki kentlerin değil, dünyanın bütün yerlerinin ve kentlerinin iklim değişiminden ve küresel ısınmadan etkilenmekte olduğu, genel bir kabule dönüştü. Ancak bu etki, henüz kentleri dönüşüme uğratmadı. Bazı kentlerdeki aşırı sıcaklık, seller ve aşırı yağış, fırtına ve hortumlar, kentlerin temiz su kaynaklarındaki azalma, bu yılını rutinleşmiş haberleri gibi karşılandı. Ancak kentler, iklim değişikliğine karşı hazırlanmıyor. 2019 yılı, hiçbir kentte, iklim değişikliği programları için bir hazırlık yılı olmadı.
Hiçbir kent, düzenli bir biçimde atık politikası geliştirmiş ve geri kazanımlar için sistem kurabilmiş değil. Plastiklerin doğadaki kirleticiliği (özellikle denizlerde) giderek artıyor (ve Türkiye yurt dışından plastik atık ithal ediyor). Türkiye, enerji kaynağı olarak su ve kömürde ısrar ediyor ve nükleer teknoloji geliştirmeye çalışıyor. Oysa kentlerin temiz enerji kaynaklarına ihtiyacı var.
Belediyeler, kent için temiz enerji kaynaklarını yaratamasa bile, enerji sakınımı programları geliştirebilirler, bazı kaynaklar oluşturabilirler ve orta ve uzun erimli programlar üzerinde çalışıp, kamuoyunu/ kentlileri, bu çabalara ortak etme yolları bulabilirler. Bunun için, kentlilerin ve kent yönetimlerinin ortaklaşa geniş tabanlı bir demokrasi oluşturması ve etkili bir işlevsellik sağlaması için, her kentte özgün ve yaratıcı çabalar gerekiyor.
Kirletmemek, atık üretmemek (hatta tüketimci olmamak), üretilen atığı geri kazanmak, kaynaklarını korumak ve yenilikçi yöntemlerle kaynakları çeşitlendirmek ve bunların toplamından daha geniş bir iklim değişikliği hazırlık programı geliştirmek türü çalışmalar, kentler bakımından, henüz emekleme döneminde denilebilir.
“Ekolojik sorun alanları” henüz bütün kentler için, “bir şeyler yapıyormuş gibi görünmek ve görünüşü kurtarmak” arayışının ötesine geçebilmiş değil. Kentte kullanılacak (temiz) enerji türleri, bu türlere uygun ulaşım/ısınma ve üretim teknolojilerinin geliştirilmesi arayışları, 2019 yılı bakımından da, önemsenmemiş bir yıl olarak görülebilir.
***
Özetle, kentler/ kentliler bakımından, 2019 bir politik ve yönetimsel umut yılı oldu. Bu umudun, kentin daha yaşanılabilir ve ekolojik dengeler bakımından daha duyarlı ve hazırlıklı olmasını sağlayacak teknolojik ve programatik arayışlar, henüz oluşmadı.
Başta da söylediğim gibi, çok genel bir toplam üzerinden kuş bakışıyla gezindiğimiz için, çeşitli bakımlardan, yanılma olasılıkları söz konusu olabilir bu yazıda. Kentlerde olan ama burada yansımamış “iyi şeyler” varsa, düzeltmelerin yapılabilmesi için yardımınız gerekiyor…