HaftasonuKöşe YazılarıManşetYazarlar

İnsan organlarında plastik bulundu mu?

Geçtiğimiz günlerde The Guardian gazetesinin deneyimli çevre editörü Damian Carrington bir haber paylaştı. Haberde insan organlarında mikroplastik bulunduğu yazıyordu. Bunun yanında yine aynı haberde incelenen tüm insan organlarında BPA isimli bir eklenti maddesine de rastlandığı yazıyordu. Bir anda gündem olan ve birçok kişi tarafından paylaşılan bu sansasyonel haber oldukça ilgi uyandırdı.

Habere göre, Amerikan Kimya Topluluğu’nun bir toplantısında sunulan bir bildiride insandaki birçok organda PET dâhil olmak birçok mikro/nanoplastik bulunduğu yer alıyordu. Haberin içeriği dar olsa da beklenen bir bilgiyi duyurması açısından merak uyandırmıştı. Beklenen dememin nedeni de, bu kadar yoğun mikro ve nanoplastik kirliliğinin olduğu bir ortamda, bu plastiklerin insanın en küçük organına dahi bulaşabilme ihtimalinin göz ardı edilememeydi. 

Ancak kısa süre sonra Damian Carrington bir düzeltme yayınlayarak aslında bulunanın bir mikro/nanoplastik olmadığını söyledi. Yapılan şey bir metot geliştirme çalışmasıydı ve iddia edilene göre de bu metotla insan organlarında mikro ve nanoplastiğin tespiti mümkün hale gelebilirdi. Çalışma ayrıca, oldukça yaygın ve bilinen bir yöntemle organlarda çeşitli plastikle ilişkili kimyasalların bulunduğunu iddia ediyordu. Bunlardan biri de BPA idi! Her iki kısmı da oldukça sorunlu olan bir çalışma ile karşı karşıya olduğumuzu belirtmekte fayda var. Bir diğer problem de The Guardian gibi prestijli bir gazetenin prestijli bir editörünün böyle bir hatayı nasıl yaptığı. 

Ben dâhil birçok kişi bu çalışmanın rapor edildiği haberin ilk versiyonunu paylaşarak önemli bir hataya imza attık diyebilirim. Haberde çalışmanın herhangi bir linki mevcut değildi. Öncelikle bu bağlantıya bakılıp sonra paylaşılması daha doğru olurdu. Bunun iki nedeni vardı: İlki, saygınlığı tereddüt edilemeyecek kadar yüksek Amerikan Kimya Topluluğu’nun bir toplantısında sunulduğunun belirtilmesi diğeri de The Guardian’ın ve onun deneyimli editörü Damian Carrington’un yarattığı güven. Yine de bu tarz bir kazanın yaşanması, paylaşımı yapanların da dikkatsizliğine işaret etti. 

Haber paylaşıldıktan sonra gelen düzeltme üzerine ben dâhil birçok kişi bu çalışmaya dair paylaşımını kaldırmış ve takipçilerinden af dilemiştir. Bunu yapmak önemli çünkü hatalı ve spekülatif bilginin yayılması bilim iletişimi açısından tamiri imkansız hatalar silsilesine yol açabiliyor. Tıpkı denizlerde 2050 yılında balıktan çok plastik olacağı spekülasyonu ve Mariana Çukuru‘nda plastik poşet bulunduğu hayali olayı gibi! Her iki ifade de iyi bir “kötü bilim iletişimi” örneği sayılabilir.

BPA yanılgısı

Çalışmanın kendisine dönecek olursak, orada da ciddi problemler olduğunu söylemek mümkün. İlki, BPA varlığı üzerinden plastiğe maruz kalma yargısına varılmasının yanlışlığı. Çünkü doku ve organlara BPA’nın nüfuz etmesi için plastiğin bünyenize girmesine gerek yok. Plastik ambalajlı herhangi bir gıdadan da bu kimyasalı vücudunuza alabilirsiniz. Sadece plastiklerden değil, fiş ve fatura basımında yaygın olarak kullanılan termal kâğıtlar da size ciddi anlamda BPA transferi sağlayabilir.

Yani doku ve organlarda BPA varlığı, doku ve organlarınızda plastik olduğu anlamına gelmekten ziyade bir şekilde BPA içeren bir malzemeyle temas ettiğiniz anlamına gelir. Ayrıca herhangi bir ortamda BPA varlığının belgelenmesinin yenilikçilik anlamında bir değeri yoktur. Bu kimyasalın belirlenmesi, oldukça uzun zamandır gerçekleştirilmekte olan bir işlemdir. BPA’nın herhangi bir ortamda belirlenmesi, sadece daha geniş pencereli bir işin küçük bir parçası olması açısından önem arz eder.

Çalışmadaki diğer bir problem de geliştirilen tespit metodunun ayrıntılarının yokluğu. Hangi tip plastiğin hangi miktarda ve nasıl organlara yerleştirildiği açık olmadığı gibi, metot geliştirmek için organlara yerleştirilen plastiklerin kaçta kaçı tespit edilmiştir gibi bilgilere de ulaşılamamaktadır. İşte tüm bu eksiklikler çalışmanın neden haber yapılmaması gerektiğinin de bir açıklamasıdır. Dost meclislerinde konuşulabilirliği dışında herhangi bir hakemlik sürecinden geçmemiş bilimsel bir bilginin kamuya açık ortamlarda manşet olacak şekilde verilmemesi gerekliliği bir kere daha karşımıza çıkmaktadır.

Bizlere de herhangi bir bilgiyi, bilgiyi paylaşanın şahsından bağımsız olarak bilimsel yöntemlerle hazırlanıp hazırlanmadığının kontrolünden sonra paylaşmak sorumluluğuyla hareket etmek düşmektedir.

Sonuç olarak insan organlarında plastiğin varlığı henüz ortaya konulmamış saklı bir gerçek olarak hala gizemini korumaktadır. Ancak plastiğin tehlikeli olduğunun anlaşılması için insan dokusunda bulunduğunun bilimsel olarak rapor edilmesini beklemek de doğaya yapılabilecek en büyük kötülüktür.

Kategori: Haftasonu

HaftasonuKöşe YazılarıManşetYazarlar

Marmara Gölü: Kuraklığın fragmanı

Son 60 yılda kuraklığın, aşırı su kullanımının ve ekosisteme yapılan müdahalelerin neticesinde 60’a yakın göl kurudu. Kuruyan göllerin toplam alanı Van Gölü’nün 3 katı büyüklüğüne yakın! Bazıları mevsimsel olarak tekrar su ile buluşsa da sürdürülebilir olmadığı için artık göl sayılmıyor. Çoğunun sahip oldukları canlı çeşitliliği neredeyse ortadan kalkmış vaziyette. Bu göllerden bazıları etrafındaki yaşayanların talebi ile kurutulmuş, kimi açılan drenaj kanalları nedeniyle kurumuş, kimi aşırı yer altı suyu kullanımından kaynaklı, kimi de kendisini besleyen akarsular üzerine yapılan barajlar vs. yüzünden yeterince su alamadığı için kurumuş.

Hepsinin ortak yanı ise insan müdahalesi! Son örnek de Ege Bölgesi’nde yer alan Marmara Gölü. 1930’lardan beri yoğun insan müdahalesine maruz kalan gölün en nihayetinde geldiği nokta benzerleri gibi kurumak oldu. Normal şartlarda kurak geçen sezonlarda, gölün suyunda azalma olması, küresel iklim değişikliğinden kaynaklı olarak beklenen bir sonuç. Ancak bir de aşırı artezyen ve nehir suyu kullanımı ile baskı altına alınması, iklim değişikliğinin etkisinin katlanarak ortaya çıkmasına neden olabiliyor. Nitekim Marmara Gölü’nde de yaşanan tam olarak bu. İnsan faaliyetleri nedeniyle meydana gelen küresel iklim değişikliğinin sonucu ortaya çıkan kuraklığa ek olarak, aşırı su kullanımı ve anlamsız müdahaleler, Marmara Gölü’nün ölüm fermanı sayılabilir.

Manisa’da Salihli ile Gölmarmara arasında yer alan ve bir alüvyon set gölü olan Marmara Gölü, 12 km uzunluğunda, 6 km genişliğinde ve deniz seviyesinden de 75 metre yükseklikte olan bir göldü. 1930’lardaki ilk müdahalelerden önce, göl bir kapalı havza konumundaydı. Bu zamana kadar sadece çeşitli küçük kaynaklar, küçük bir dere olan Şeyh Abbas deresi ve yağmur suları ile beslenmekteydi. Daha sonra yapılan müdahaleler ile Marmara Gölü bir rezervuar gölüne dönüştürülmüş ve çeşitli yeni kanallarla göl, farklı nehirlerle al ver ilişkisi olacak şekilde bağlantıya sokulmuştur.  Amacı her zamanki gibi gölü insan kullanımına daha fazla elverişli hale getirmek olan bu müdahaleler, gölün kuraklığa karşı da dayanıksız hale gelmesine neden olmuştur. Çünkü kendi dinamikleri ile var olan bir göl yapay olarak başka kaynaklarla ilişkilendirildiğinde mevcut durumunu koruyamayacak hale gelir. İşte bu nedenle, ilk olarak 1993 yılında meydana gelen kuraklık sonucu göl tamamen kurumuş ve gölde canlı namına pek bir şey kalmamıştır.

Dengesi bozulan gölün suyu, taşıma su ile Gediz nehrinden gelen sularla tekrar dolu tutulmaya çalışılmaktadır. Ancak bu durum göle aşırı derecede alüvyon girişine ve böylelikle de gölün daha da dengesiz hale gelmesine neden olmaktadır. Zira aşırı alüvyon girişi beraberinde gölün sığlaşmasını da getirir  Bu duruma bir de kuraklık ve etraftaki tarımsal alanın gölden alınan su ile vahşice sulanmasını da eklersek alın size kuruyan bir göl daha.

Türkiye göllerinin çoğunluğu, ne yazık ki üzerlerindeki baskıları tolere edemeyecek kadar küçük ve hassas göller. Çoğunluğu sadece hayvanların (kuş, balık, börtü böcek) kullanımına bırakılması gereken göllerin, çeşitli müdahalelerle insan kullanımına sunulması, birer birer kurumalarına neden oluyor. Üstelik ülkenin yer aldığı bölge olarak da iklim krizinden en fazla etkilenecek bir bölgede olması, Türkiye’nin göllerini daha da hassas bir hale getiriyor.

Raporlar yazılıyor ama… 

Marmara gölü, göllerin insan müdahalesi ve kuraklık neticesinde nasıl da can çekişebileceklerinin yeni bir fragmanı sayılabilir. Önceki fragmanları, Seyfe’de, Palas’ta, Karagöl’de, Amik’te ve daha nicelerinde gördük. Yeterince etkili olmamış olacak ki Marmara gölü de bu kervana katıldı katılacak. Sırada da diğer göller var. En son duyduklarımızdan biri de Büyükçekmece gölü. O da insan faaliyetlerinden nasibini almak üzere. Küçükçekmece gölünde gördüğümüzün farklı bir versiyonunu şimdi Büyükçekmece gölünde izliyoruz. Anlaşılan göller, doğal kaynaklara karşı olan sefil yaklaşımdan fazlasıyla nasibini alıyorlar ve almaya da devam edecekler.

Türkiye’nin tatlı su kaynakları başta olmak üzere doğal kaynaklarına gözü gibi bakmasının önemini geçtiğimiz haftalarda yayınlanan bir raporla daha iyi anlıyoruz. Amacı bu su kaynaklarını korumak olanların bunu yapmak yerine baraj, HES, maden, çöp ithalatı, ticaret vs. ile uğraşmaları, ülkenin doğal kaynaklarının kaderine terk edildiğini gösteriyor. Eminim ki bu rapordan haberleri bile yoktur. Rapor özellikle su kaynaklarının korunmasını ve tarımsal faaliyetlerin daha da planlı ve dikkatli yapılmasını üzerine basarak söylüyor.

Raporu kaleme alan Elfatih Eltahir “Dünyanın değişen iklimini ortaya koyan farklı küresel sirkülasyon modelleri, sıcaklıkların neredeyse her yerde artacağı ve çoğu yerde yağışların da artacağı konusunda hemfikir. Bununla birlikte, Dünya üzerindeki herhangi bir kara kütlesinin öngörülen yağış miktarındaki en büyük düşüşü gösteren büyük bir istisna var ve bu yer de Akdeniz bölgesi” diyor. Özetle Eltahir bize Akdeniz bölgesinin kuraklık altında adeta can çekişeceğini anlatıyor. O halde bu uyarıya rağmen biz hala su kaynaklarını tarumar eden projelere ve tamamıyla suya dayanan üretim alanlarını bu kuraklıktan en çok etkilenecek olan kıyı bölgelerine yapma ısrarını sürdürürsek ciddi anlamda bir krizle de karşı karşıya kalacağız demektir.

Yapılması gereken ülkenin bölgesel risk haritalarını çıkartıp bu bölgelerdeki su kaynaklarını korumaya alacak önlemlerken, tamamı kumul olan bölgelere su ürünleri üretim sahaları, organize endüstri tesisleri, patlaması mümkün gübre fabrikaları ve petrokimya tesisleri kuruyorsak vay halimize. Sözün özü su kaynakları bir bir kururken, yeraltı suları daha derinlere çekilirken, elde kalan su kaynaklarının canına okuyacak işlere hala devam ediyorsak durumumuz gerçekten vahim demektir.

Kategori: Haftasonu

HaftasonuKöşe YazılarıManşetYazarlar

Ulupınar’da asırlık çınarlar için halkın nöbeti sürüyor- Erol Malçok

Antalya’nın Kemer İlçesine bağlı Ulupınar’da yol genişletme çalışmaları sebebiyle kesilmek istenen asırlık çınar ağaçlarının yok olmaması için yöre halkı pazartesi günü nöbete başlamıştı.

Antalya-Kemer-Kumluca arasındaki yolu genişletmek amacıyla Ulupınar Mevkii’ndeki kimisi altı yüz yıl kimisi de iki yüz yıllık çınar ağaçlarını sabahın erken saatlerinde kesmek için iş makinalarının harekete geçtiğini gören motosikletli bir vatandaşın şirket yetkililerine tepki gösterip tartışması ve doğrudan eyleme geçip ağaca çıkarak ağacı kestirmemesi bölgeye arkadaşlarını ve yaşam savunucularını çağırması üzerine kesim başlamadan durdurulmuştu.

Mesele sadece ağaçlar değil

Haberin yayılması üzerine bölgeye akın eden Ulupınar, Çıralı, Olympos sakinleri ve Antalya’dan giden yaşam savunucuları “asırlık çınarlar yola kurban edilmeyecek” diyerek nöbete başlamıştı. Çınarların bulunduğu alanda içme suyu havzası da bulunmakta.  Ulupınar ve Çıralı’nın içme suyu ihtiyacının bir kısmı buradan sağlanıyor ve vadi boyunca yüzlerce çınar bu sudan besleniyor.

Ayrıca yaşam savunucuları buranın mini bir ekosistem oluşturduğunu sorunun sadece çınarlar olmadığını da belirtiyor. Bu yol çalışması Kemer-Kumluca arasıyla sınırlı değil. Antalya’dan Fethiye ve Muğla’ya uzanıyor. Daha öncesinde Kaş Kaputaj Plajı üzerine yapılması planlanan viyadük planı ve birçok eko turizm yapılan köyü içerisine alan otoban ihalesi de açılan davalar sonucunda iptal edilmişti.

Deniz ve dağların birçok noktada kesiştiği bu uzun yolun genişletilme çalışmasının ihtiyaçtan çok rant amaçlı olduğunu düşünmemiz için birçok sebep var. Örneğin Antalya’dan Fethiye’ye hızlı ulaşmak istiyorsanız alternatif olarak yayla yolu var. İsterseniz bu yolu kullanarak çok daha kısa bir sürede Antalya’dan Fethiye’ye ulaşabilirsiniz. Kaş-Kalkan otobanı gündeme geldiğinde de alternatif başka bir yolun olduğunu söylemiştik.

Ulupınar bölgesine gelecek olursak şu anda üzerinde çalışılan kısım üç şeritli ve herhangi bir trafik yoğunluğu yok. Kaldı ki insanların yol talebi de yok. Türkiye’nin en güzel sahil bölgesi olan Antalya-Fethiye arasına insanlar doğal güzelliği ve yürüyüş rotaları için gidiyor. Duble yol olsun hızlı gidelim diye değil. Örneğin Ulupınar’dan da geçen Antik Likya Yolu dünyanın en güzel yürüyüş rotalarından birisi ve toplam 540 kilometre.

Şunu iyi düşünmemiz gerekiyor: Ya fosil yakıt ve otomotiv endüstrisinin hızla doğal olan her şeyi yok edip canlı hayatı kanser etmesine izin vereceğiz ya da buna artık bir dur diyeceğiz. Bu nedenle yaşam savunucuları demokratik her yolu deneyip sürece katkı vermenizi bekliyor. Nöbetle birlikte kurumlara şikayet dilekçelerinin yanında Change. Org’da imza kampanyası da başlatıldı.

Alternatif projeyi temkinli bekleyiş 

En önemlisi de motorlu arkadaşımızın doğrudan tepkisi ve eylemiydi. Çünkü genel olarak doğa katliamı sadece ekoloji aktivistlerini ilgilendiriyormuş gibi bir durum var. Sanki insanlar “normal” hayatlarına devam ediyor ve doğayı savunan her şeye yetişen sihirli aktivistler var. Oysa her birey bulunduğu habitatın ekosistemini korumak ve savunmak zorunda.

Gelinen aşamada Karayolları Genel Müdürlüğü çınarlara ve su kaynağına zarar vermeyecek alternatif bir proje üzerinde çalıştığını söylüyor. Ancak nöbet tutan vatandaşlar somut ve yazılı bir belge görmeden nöbeti sonlandırmamakta ısrarlı görünüyor.

Kategori: Haftasonu

HaftasonuKöşe YazılarıManşetYazarlar

Pandemi, post pandemi, ekolojik krizler ve çözüm önerileri- Aygül Akkuş*

Sürdürülebilirlik kavramı ulusal ve uluslararası çevre politikalarında önemli ölçüde yer alsa da doğa koruma ile ekonomik büyümenin eş zamanlı olarak gerçekleştirilemediğini söylemek mümkün. Son zamanlarda sera gazı emisyonlarının ve hava kirliliğinin azaldığına dair pek çok veri paylaşılıyor.

Carbon Brief’in araştırmasına göre, günlük insan aktiviteleri nedeniyle oluşan karbon emisyonlarının 2019 seviyelerine kıyasla  yüzde 8,6 oranında azaldığı tahmin ediliyor. Bu durum planlı ve ortak alınan bir karar doğrultusunda sağlanmadı elbette ancak önümüzdeki on yıl boyunca emisyonlarda  yüzde 8 oranında azalma sağlanırsa Paris Anlaşması kapsamında istenilen küresel ısınmayı 1,5 °C’de sabitleme isteği gerçekleşebilecek.

Pandeminin bize öğrettikleri

Pandemi sürecinde yaşanan karbon emisyonlarının azalması durumunun geçici olduğunun ve dünyada sosyal izolasyon tamamlanıp yeniden gündelik yaşama dönüldüğü takdirde ekolojik duyarlılığın yeniden ikinci planda kalacağının kabul edilmesi gerekir.

Bu nedenle yazının amacı, bu süreçte ve sonrasında gerçekleştirilebilecek çevreye yönelik uluslararası politikaların pandemi sürecinden dersler çıkarılarak devam ettirilmesinin gerekli olması. Her ne kadar pandemi süreci sağlık kapsamında ele alınsa da, bu süreçten çıkarabileceğimiz ekonomik, sosyal, politik ve ekolojik dersler mevcut.

Yaşanan ekonomik ve sosyal yaşamdaki izolasyon neticesinde bazı sektörler üretimlerine gelecekte talep olması düşüncesiyle devam ederken, bazı sektörler üretimlerini durdurdu. Turizm, ulaşım gibi sektörlerde emisyonların azalmasını, sınırların kapanması ve zorunlu olmadıkça evden çıkmama çağrıları ile oluşan hareketsizliğe borçluyuz.

Fotoğraf: NYT

Devletler kriz durumlarına hazır değil

Öncelikle bu süreçte devletlerin herhangi bir kriz durumuna pek de hazır olmadıklarını gördük. Kriz durumunda kurumsal yapıların krizi kaldırabilecek kapasitede olup olmadığı, ekonomik olarak devletlerin ve özel sektörün bu duruma hazırlıklı olup olmadıkları bir kez daha ve önemli oranda pekiştirilmiş oldu.

Krize hazırlıksız olmanın birinci bulgusu istihdam alanında ortaya çıktı. Devletler ve özel sektör bu sürece dirençli olmadığında, Türkiye örneğinden de görülebileceği gibi, pek çok kişi işsiz kalmış, işsiz kalmayan ancak ücretli izin alamayan pek çok kesim de pandemi koşullarında çalışmak zorunda kaldı. Bu süreçte, var olan yapısal çatlaklar daha da derinleşerek devletlerin gündelik yaşamdaki herhangi bir değişiklikte ekonomik ve politik olarak esnek ve dayanıklı olmalarını zorunlu kıldı.

İkinci bulgu, bir kez daha ortaya çıktı ki, tıpkı çevresel felaketlerde olduğu gibi onarma maliyeti, hâlihazırda dirençli bir yapıya sahip olmaktan çok daha maliyetli.

Üçüncü bulgu olarak ise pek çok konuda olduğu gibi bu süreçten en çok etkilenen kesimlerin yoksul, dezavantajlı ve savunmasız kesimler olduğu bir kez daha ortaya çıktı.

Bireysel çabalar yeterli değil

Tüm bu yaşananlardan hareketle, bireysel çabaların sınırlı olduğu ve sorunların çözümünde yetersiz kalacağı, bu nedenle, kriz ve felaketlerin ancak belirlenecek ortak kararlar doğrultusunda küresel işbirliği ve koordinasyonla çözülebileceğini söyleyebiliriz.

Pandemi süresince de görüldüğü gibi, küresel işbirliği ile krize hızlı müdahale edilmesi ve hükümetlerin bu konuda ortak hareket etmeleri krizin ortaya çıkan ya da çıkabilecek olan sosyo-ekonomik ve ekolojik sonuçlarını daha hafif atlatabilmeyi sağlayacak.

Sıfır karbona geçmenin tam zamanı

Küresel salgın gibi beklenmeyen durumların aynı zamanda iklim krizi sonucunda yaşanabilecek afetler için de söz konusu olabileceği açık. Bu nedenle, sürecin yaşanan sıkıntılar/zorluklar doğrultusunda iklim kriziyle baş edebilmenin ön hazırlığı olarak görülerek sıfır karbon emisyonu uygulamalarına geçmenin tam da zamanı. Çünkü yaşanan salgın hastalıklar ekolojik sorunlardan bağımsız olarak görülmemeli aynı zamanda çevreye duyarlı politikaların hayata geçirilmesinde yol gösterici nitelikte olmalı.

Bu noktada, bireylere, hükümetlere, özel sektöre ve STK’lara önemli görevler düşüyor. Kısa vadede ekonomik kaybın giderilmesine yönelik adımlar atılacağı ve ekolojik sorunları arka plana itileceği gerçekliğini korusa da, uzun vadede benzer sorunlarla tekrar karşılaşmamak için gerekli politikaların hayata geçirilmesi gerekiyor.

Enerjide dönüşüm

Bilindiği gibi pandemi sürecinde ekonomik faaliyetlerin azalmasıyla petrol, doğalgaz ve kömüre olan talep azalmış ve fosil yakıtların herhangi bir devlet teşviki olmadan devamlılığının sağlanabilmesi güçleşti. Yenilenebilir enerjinin bu tür kriz durumlarında daha şanslı konumda olduğu görülmeli ve enerji sistemi, hükümet politikaları ve bireysel davranış ve taleplerin bu doğrultuda dönüşmesi sağlanmalı. Bu durum, ekolojik olarak kazanım olacağı gibi sosyo-ekonomik açıdan da daha dirençli hale gelmeyi beraberinde getirecek.

Pek çok ülke bu yüzyıl ortasında sıfır karbon emisyonu hedefleyip ve kömür yatırımlarından kademeli olarak çekilmeyi taahhüt ediyor. İklim krizi için acilen planlı hazırlıklara girişilmesi bir zorunluluk. İklim politikalarının yanı sıra, tarım politikalarının da gıda güvenliği ve gıda bağımsızlığı göz önünde bulundurularak yeniden ele alınması gerekir.

Gıdada yerelleşme

Özellikle gıda gibi temel ihtiyaçların üretimi uluslararası işbölümü çerçevesinde gerçekleştiriliyor. Yani her ülke belli başlı birkaç gıda maddesi üretip üretilmeyen maddeler başka ülkelerden satın alınıyor, üretilen maddeler ise ihraç ediliyor. Hal böyle olunca, küresel tedarik zincirlerinin pandemi sonucunda kırılmasıyla hâlihazırda tartışmalı olan gıda hakkı, gıda bağımsızlığı ve gıda güvenliği iyice tehlikeye girmiş durumda.

Saklı su** ticaretinin küresel çapta yoğunlaştığı ve bunun yüzde 80’inin tarımsal ürünler üzerinden gerçekleştirildiği düşünüldüğünde de uluslararası işbölümünün ne derece yaygın olduğu görülüyor. Dolayısıyla bu üretim biçimiyle yürütülen tarım faaliyetleri herhangi bir kriz durumunda en temel ihtiyaçlardan biri olan gıdaya erişimde zorluklar yaratıyor.

Bilindiği gibi, pandemi sürecinde yaşanan aksaklık küresel tedarik zincirlerini kırdı ve yerel üretimin önemi bir kez daha ortaya çıktı. Bu nedenle, pandemi sürecinden çıkarılabilecek ve sonrasında uygulamaya konulabilecek politik kararlardan bir tanesi de gıdada yerelleşme ve tarladan sofraya uygulamalarının hayata geçirilmesi olmalı.

Gıda bağımsızlığı, gerek en temel ihtiyaçlardan biri olan gıdaya erişim hakkı bağlamında gerek gıda güvenliğinin sağlanması kapsamında oldukça önemli bir kavram. Ulusal ölçekte oluşturulacak yasalar ve tarıma yönelik devlet teşvikleri sayesinde tarımsal üretim faaliyetleri ve yerinde üretim-tüketim canlandırılabilir. Böylece, gıdaların dayanıklılığını artırmak için kullanılan kimyasal yöntemlere gereksinim olmayacak ve paketleme, taşıma gibi karbon emisyonuna yol açan ekolojik maliyet, aynı zamanda bu faaliyetlerden doğan ekstra ekonomik maliyet de ortadan kaldırılmış olur.

Başka krizler kapıda

Salgının yarattığı sonuçlar göz önüne alınarak, ekolojik, ekonomik ve sosyal faktörlerin bir arada çözümlenebildiği yeni politikalar oluşturmaya ihtiyacımız olduğu açıkça ortada.

Küresel işbirliği ve devletlerin ortak oluşturulacakları politikalar ve kararlar doğrultusunda pandemi sürecinde yaşanan kırılganlıkların, eksikliklerin giderilmesi; on yıllar boyunca katlanarak etkisini gösteren ve daha fazla gösterecek olan iklim krizi, gıda krizi, su krizi gibi pek çok felaketten en az hasarla kurtulabilmenin gereği.

*Ankara Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü Siyaset Bilimi ve Kamu Yönetimi- Kentleşme ve Çevre Sorunları A.B.D. Doktora Öğrencisi

** “Sanal su” olarak Türkçeye çevrilmiştir. Sanal, TDK sözlüğüne göre, gerçekte yeri olmayıp zihinde tasarlanan, mevhum, farazi; saklı ise saklanmış olan anlamına gelmektedir. Ürünlerin üretiminde halihazırda var olan su kullanıldığı için “sanal su” yerine “saklı su” kavramı önerilmiştir.

Saklı su: Tarımsal, hayvansal veya endüstriyel bir gıdanın ya da ürünün üretim sürecinde kullanılan toplam su miktarı, saklı su ticareti ise, bir ülkenin su kaynaklarının kullanılarak üretilen gıda ya da ürünlerin ithalat veya ihracatıdır.

Kategori: Haftasonu

HaftasonuKöşe YazılarıManşetYazarlar

Ormanlar nasıl korunur? – İbrahim Özdemir*

“Hiçbir şey, güzel ve güçlü bir ağaçtan daha kutsal, daha ibretlik değildir.”

Hermann Hesse (1946 Nobel Edebiyat Ödülü)

Gün geçmiyor ki bir orman yangını haberi ile irkilmeyelim. Sadece ormanlar değil, barındırdığı ekolojik zenginlikler de yok oluyor.

Bir haftadır Kazdağları’nı geziyorum. Dağların ihtişamı ve sahip olduğu ekolojik zenginlik beni hayrette bırakıyor. Şimdiye kadar gelmediğim için kendi kendime kızıyorum.

Temmuzun kavurucu sıcağında, üzerimize sağanak gibi serinlik yağdırıyor. Ormandan çıkan serin rüzgâr ise âdeta iliklerimize işliyor ve bizleri rahatlatıyor. Ağaç terapisi bu olsa gerek. Ne muhteşem bir manzara!

Hermann Hesse aklıma geliyor. Büyük yazar için ‘ağaçlar en etkili vaizler olmuş’. “Koru ve ormanlarda, grup ve aile olarak yaşadıklarında onlara büyük saygı ve hayranlık duyarım. Hatta, yalnız başlarına öylece dikildiklerinde de saygı duyarım. Tek başlarına olduklarında ise, onlara duyduğum saygı daha da artıyor” diyor ünlü yazar.

Kazdağları’nın göklere kollarını açmış ulvi ağaçlarının altında soluklanırken, yanımda akan derenin şırıltısı beni dinlendiriyor.

Dere suyunun üzerindeki ve etrafındaki ekolojik zenginlik ise muhteşem. Her şeyin birbiriyle bağlı ve bağımlı olduğunun güzel bir delili. Bunu hala fark edememek ne hazin!  Buz gibi sulardan içerek serinliyorum. Hesse ise ağaçları anlatmaya devam ediyor:

Tepelerinde dünyanın uğultusunu duyarlar, kökleri ise sonsuzluktadır; ama onların içinde kendilerini yitirmezler, tam tersine, yaşamlarının tüm gücüyle yalnızca, bir tek şey için çaba gösterirler: Kendi içlerinde var olan yasaları gerçekleştirmek, kendilerini yansıtmak. Güzel ve güçlü bir ağaçtan daha kutsal, daha yetkin bir şey olamaz.

Güzel ve güçlü ağaçlardan oluşan Kazdağları’nın meğer ne kadar düşmanı varmış! Daha doğrusu ne kadar az seveni. Ben sadece çok uluslu kapitalist şirketlerin ve yerli temsilcilerinin Kazdağları’na musallat olduğunu sanıyordum. Fena halde yanılmışım.

Mucizeler devri geride kaldı

Bir haftalık ziyaretim boyunca Kazdağları’nın adeta yalnız ve yetim olduğunu gördüm. Yol boyunca onu sevenlere de rastladım. Bir kısmının ümidi tükenmek üzereydi. Adeta dağ zirvelerini mekân edinmiş eski zamanların keşiş veya dervişleri gibi sırt çantaları ile dolaşıyorlardı.

Ormanı anlamaya ve anlatmaya çalışıyorlardı. Bir mucize olmasını bekliyorlar. Ormanları ve içindeki binlerce bitki ve canlı türünü kurtaracak bir mucize. Ama mucizeler devri gerilerde kaldı. Bizim bir şeyler yapmamız gerekiyor. Biz derken her ırk ve dinden; her kesimden herkesi kastediyorum.

Ormana ve hayata sevgi temelli bir duruş

Kazdağları ile ilgili Finlandiya’da iken yazdığım yazıyı ‘Onları yok etmek, kendimizi yok etmektir’ diye bitirmiştim. Gezim boyunca ormanların piknikçilerin ve ziyaretçilerin büyük ekseriyetin pek umurunda olmadığını gördüm. Ormandan sorumlu görevlilerin de…

Ormanlar, ağaçlar ve hayatın devamı için çırpınan insanlar gözümde bir kez daha büyüdü. Ormana ve hayata sevgi temelli bir duruş! Ne kadar asil bir duruş olurdu. Hiçbir menfaat ve kâr beklemeden; hayata bütüncül bakma ve hayatı bir bütün olarak kucaklama! Bir kez daha anladım: Ormanları koruyacak olan sevgidir.

Yangınları sevgi önler

Kapısından girdiğim Milli Parkların her yerinde ATEŞ YAKMAK YASAK! MANGAL YASAK! yazıyor. Ancak Hasan Boğuldu Milli Parkı’ndan ya da Altınoluk Şahinderesi Kanyonu’ndan yükselen mangal dumanları uzaktan bile görünüyor.

Hiçbir yetkili yetkisini hatırlamıyor. Ceza vermeyi bırakın, uyarı görevini bile yapmıyorlar. Haliyle bir vatandaş olarak bu görevi yapmaya cesaret edince ya “bir şey olmaz abi”, ya da sert bir cevap alıyorsun. Şiddete bile uğramak mümkün.

Yakılan mangalları görünce az yangın çıktı diye şükrediyor insan. Milli Parkın göklere uzanmış ve kenetlenmiş muhteşem ağaçlarını tıpkı Hermann Hesse gibi hayret ve hayranlıkla izlerken nargilesini çeken veya sigarasını yakan ziyaretçi adeta ciğerimi yakıyor.

Bir kıvılcımın, ufak bir hatanın nelere mal olabileceği kimsenin umurunda bile değil. Tam da bundan dolayı ormanları ancak sevgi korur ve yaşatır. Orman yangınlarını da sevgi önler.

Bir ağacın anlamını anlamak

İnsan sevdiği için fedakârlık yapan bir varlık. Ormanları sevmeye başladı mı, ormanların hatırı için ormanda iken sigarasını yakmayabilir ve bir günlüğüne de olsa nargile keyfinden vazgeçebilir.

Hesse okuyucusunda orman sevgisini ve saygısını uyandırmak; onları ormanlar konusunda eğitmek için sadece bir ağaçtan hareket eder. Bir ağacın anlamını anlayan, ormanların ve içindeki zenginliklerin değerini daha iyi anlayacaktır. Böylece bilgi temelli bir sevgi, saygı ve koruma söz konusu olabilir.

Bir ağaç kesildiği zaman, ölümüne yol açan çıplak yarasını güneşe tuttuğunda, gövdesi ve mezar taşının aydınlık halkalarında onun tüm öyküsünü okumak mümkündür:

Yaş halkalarında ve budaklarında, tüm savaşımı, tüm acıları, tüm hastalıkları, tüm mutluluk ve gelişimi harfi harfine yazılıdır verimsiz yıllar, bereketli yıllar, atlatılan saldırılar, uzun süren fırtınalar, hepsi!

Ve her köylü çocuğu, en sert ve en soylu odunun, en dar halkalısı olduğunu, dağların yüksek yerlerinde, süregelen tehlikeler içinde en kuvvetli, en güzel, en sağlam ve en yetkin ağaçların yetiştiğini bilir.

Önceliğimiz ne?

Orman yangınlarını ekranlarda seyrederek suçu başkasında aramaya gerek yok. Suçlu olan cehaletimiz, ilgisizliğimiz ve sevgisizliğimiz.

Öncelikle kendimizi sorgulamalıyız. Ormanları ziyaret ederken veya piknik yaparken neler yapıyoruz? Önceliğimiz neler? Sadece iyi bir gün geçirmek mi? Yoksak iyi bir gün geçirirken ormanlar için biraz fedakârlık yapmak mı? Kararı biz vereceğiz.

Hesse’nin dediği gibi ormanların başta stres ve yalnızlık olmak üzere birçok modern sorunumuzun ilacı olduğunun farkında bile değiliz. Yaşadığı bunalımlar sonucu intiharın eşiğine gelmiş ünlü yazarın imdadına yine ağaçlar yetişir:

Üzgün olduğumuzda ve yaşama katlanamadığımız zamanlarda bir ağaç bize şunu diyebilir: Sessiz ol! Sakin ol! Bana bak!

Yaşam kolay değil, yaşam zor da değil!

Bunlar çocukça düşünceler.

Tanrı’yı konuştur içinde, o zaman onlar susarlar. Yolun, seni annen ve yurdundan ayırdığında korku duyarsın.

Ama her adımın ve her günün seni yeniden annene götürüyor.

Tabiatı bir kitap gibi okumayı, pamuk yığınları gibi üst üste yığılmış bulutları yorumlamayı, ağaçları dinlemeyi, suyun sesini işitmeyi bırakmış; hayatı sadece yiyip-içmeden ibaret sananlar için Hesse’nin sözleri bir anlam ifade ediyor mu?

Emin değilim.

Ama umutluyum.

Zira ormanda sesler kaybolmaz yankılanır.

Ancak su sesi duymak için de bir anlığına da olsa kulak kesilmek ve ormana kulak vermek gerek.

Bizi kurtaracak güç

Tolstoy ünlü kitabı İnsan Ne ile Yaşar’da iki öksüzün hayatını anlatır. Anne-babasız iki çocuğun trajedisini sevgi temelli bir sonla bitirir. “Öksüzler kendilerine gösterilen ihtimamla değil, yabancı bir kadının içindeki sevgiyle; onlara acımasıyla ve onları sevmesiyle hayatta kaldı” der.

İnsanlar sadece kendi refahları için verdikleri uğraşla hayatta kalıyorlar gibi görünse de onların sadece sevgiyle hayatta kaldıklarını anladım.

İçinde sevgi barındıran kişi Tanrı’ya yakındır, Tanrı onun içindedir, çünkü Tanrı sevgiyi yaratandır.

Ormanlarımız başta olmak üzere doğayı korumanın ilk adımı içimizdeki sevgiyi keşfetmek ve geliştirmektir. Sevgi temelli bir bakış ve davranış, sadece ormanları değil bizi de kurtaracak güç.

*Üsküdar Üniversitesi, Felsefe Bölümü

Kategori: Haftasonu

HaftasonuKöşe YazılarıManşetYazarlar

Bu han-ı iştiha…

Bugün size nüanslarla farklılaşan örneklerini sıkça görmeye alışık olduğumuz bir “halkın malı elinden nasıl alınır” öyküsü anlatacağım. Öykü bir öğretmenevi ile ilgili. İstanbul’un en güzel yerlerinden biri olan Kadıköy Kızıltoprak’taki bir öğretmenevi bu. Adı Fatma Şadiye Toptani Öğretmenevi. Bakalım neler olmuş…

Fatma Şadiye Toptani adlı hayırsever yurttaş, Esatpaşa Köşkü olarak anılan, 2744 m2 arsa üzerinde iki katlı ahşap köşk ve müştemilatından oluşan tapulu mülkünü 1952 yılında muallimler yurdu olması şartıyla İstanbul Valiliği Özel İdaresine hibe ediyor. Söz konusu hibeye ilişkin İstanbul 6’ncı Noterinde düzenlenen hibe senedinde kelimesi kelimesine şöyle yazıyor:

“İleride İstanbul Belediyesi ile Vilayeti ayrıldığı takdirde mezkûr köşk İst. Vilayeti Hususi İdaresine terk ve tefrik edilecektir. Tapuda memuru huzurunda namıma işbu hibe takririni vermeye ve hibe şartlarını her zaman için idare ve murakabeye İst. Valisi Sayın Ordinaryüs Prof. Dr. Fahrettin Kerim Gökay’ı vekil ve idarei umura memur tayin ettim. İşbu köşkün daimi olarak Muallimler Yurdu olarak kalmasını ve maksadı hibenin hiçbir suretle değiştirilme(me)si kat’i arzumdur. Varislerimin işbu hibe(ye) hörmet ve riayet göstereceklerine emniyetim berkemaldir.”

Düzenlenen bu hibe senedi doğrultusunda, 12 Kasım 1952 tarihinde, bahçeli müştemilatı olan ahşap köşk niteliğindeki taşınmazın tapusu İstanbul Vilayeti Özel İdaresi adına düzenleniyor. Tapu senedinde taşınmazın iktisabı kısmında yine kelimesi kelimesine şu ifade var:

“Tamamı Fatma Şadiye Toptani namına kayıtlı iken hibe etmiştir. Mezkür gayrimenkul muallimler yurdu olmak ve ileride İstanbul Belediyesi ile Özel İdare ayrıldığı takdirde Özel İdareye ait olmak üzere hibe edildiğinden tescil edilir.”

Görüldüğü gibi hem hibe senedinde, hibe eden Fatma Şadiye Toptani köşkün muallimler yurdu (öğretmenevi) olarak kullanılması şartını açıkça belirtiyor hem de tapu senedinde bu şart yer alıyor. Bu şarta uygun olarak, köşk 1952-1967 yılları arasında İstanbul Milli Eğitim Müdürlüğü tarafından Fatma Şadiye Toptani Öğretmenler Dinlenme Yurdu olarak işletiliyor. Daha sonra 24 Kasım 1967 tarihinde düzenlenen bir protokolle yurdun idare ve idamesi İstanbul Milli Eğitim Müdürlüğünün murakabesi altında Türkiye Emekli Öğretmenler Cemiyetine veriliyor.[1] İstanbul İl Milli Eğitim Müdürlüğü ile Türkiye Emekli Öğretmenler Derneği arasında 14 Ağustos 1991 tarihinde ikinci bir protokol imzalanıyor ve bu protokolde tesisin adı Kızıltoprak Fatma Şadiye Toptani Emekli Öğretmenler Evi olarak geçiyor. Tesisin yönetiminin her iki kurum tarafından ortaklaşa gerçekleştirileceği ve Türkiye Emekli Öğretmenler Derneği Genel Merkezi/nin de bu tesiste bulunması da ayrıca protokol hükümlerinden. 2020 yılı başına kadar yaşananların özeti böyle.

Birdenbire ortaya çıkan vakıf!

68 yıllık süreç mayıs ayında Türkiye Emekli Öğretmenler Derneği’ne gelen bir yazı ile bambaşka bir kanala giriyor. İstanbul Vakıflar II. Bölge Müdürlüğü derneğe gönderdiği 20.05.2020 tarihli yazıyla bahse konu taşınmazın Sultan Selim Hanı Kadim Vakfı’na ait olduğunu, derneğin köşkteki üç odayı sekretarya olarak işgal ettiğini ve 30 gün içerisinde tahliye etmesi gerektiğini belirtiyor.

Derneğin genel başkanı Erdoğan Kadir Karadeniz’den aldığım bilgiye göre 1952 yılında sahibi tarafından öğretmenevi olarak kullanılmak şartıyla hibe edilen köşk 29 Ocak 2020 tarihinde 5737 Sayılı Yasası’nın 30. maddesine göre Sultan Selim Hanı Kadim Vakfı’na devredilmiş. Bakalım neymiş bu yasa maddesi:

5737 Sayılı Yasa Madde 30: “Vakıf yoluyla meydana gelip de her ne suretle olursa olsun Hazine, belediye, özel idarelerin veya köy tüzel kişiliğinin mülkiyetine geçmiş vakıf kültür varlıkları mazbut vakfına devrolunur.”

Özet olarak ve resmi belgelere dayanarak aktardığım köşkün tarihi ile bu maddenin uzaktan yakından ilgisi yok. Üstelik adı geçen vakfın ne olduğu da meçhul. İnternette bu gizemli vakıfla ilgili, söz konusu köşke ilişkin haberler dışında tek satır bilgi bulunmuyor. İşin özü şu; hayırsever bir yurttaş kendi mülkünü devlete, yani halka bağışlıyor. Bu bağışı yaparken de mülkün sadece öğretmenevi olarak kullanılmasını şart koşuyor. Ne var ki, bağıştan 68 yıl sonra gizemli bir vakıf ortaya çıkıyor ve devletin resmi kurumu, geçmişi belgeleriyle ortada olan söz konusu mülkün bu gizemli vakfa ait olduğunu söyleyerek, öğretmenlerimize siz işgalcisiniz, terk edin diyor.

İdare Mahkemesi yürütmeyi durdurdu

Akıllara zarar bu idari işlem Türkiye Emekli Öğretmenler Derneği tarafından yargıya taşındı. İstanbul 4. İdare Mahkemesi 07.07.2020 tarihinde dava konusu işlemin yürütmesinin durdurulmasına karar verdi. İşlemin iptali istemine ilişkin dava süreci ise halen devam ediyor. Bu arada elleri öpülesi öğretmenlerimiz ve gönüllüler de herhangi bir oldubittiye meydan vermemek için öğretmenevinde nöbet tutuyorlar.

Bakalım idare, yani “köşk vakfa aittir” diyen İstanbul Vakıflar II. Bölge Müdürlüğü bu iddiasını neye, hangi belgelere dayandıracak? Açılan davaya ilişkin idarenin savunması henüz dava dosyasını girmediği için şimdilik bunu bilmiyoruz. Ancak, davaya konu idari işlemin gerekçesi dışında özet olarak aktardığım köşkün tarihçesi bütünüyle resmi belgelere dayanıyor.

Artık neredeyse her gün yeni bir iç karartıcı olayla karşı karşıya kalıyoruz. Sanki birileri bu ülkenin ne kadar maddi ve manevi birikimi varsa yok etmeye, onları toplumun elinden alıp yalnızca belli bir kesimin çıkarlarına hizmet eder hale getirmeye ant içmiş gibi. Bir yandan doğamızın en güzel, en eşsiz parçaları yerli ve yabancı şirketlerin üç kuruşluk arsız rant emellerine feda edilirken, bir yandan da devletin, yani halkın olan varlıklar kerameti kendinden menkul vakıflara dağıtılıyor. Açıkça halk yok sayılıyor, bizler yok sayılıyoruz, çocuklarımızın geleceği yok sayılıyor.

Bu durum, öyle anlaşılıyor ki böyle devam edecek. Bize düşen görev hem uyanık olmak hem de mutlaka yararlı olsa da, yalnızca sosyal medyada paylaşım yaparak gerçek çözüme ulaşılamayacağının farkına varmak. Onunla birlikte, önyargılardan arınmış, bilgiye ve akla dayanan örgütlü demokratik mücadele şart. Bizim ve çocuklarımızın haklarını bizden başka koruyacak kimse kalmadı çünkü.

*

[1] Türkiye Emekli Öğretmenler Cemiyeti (Derneği) 1964 yılında Bakanlar Kurulu Kararı ile kamu yararına çalışan dernek statüsü kazanmış bir sivil toplum kuruluşudur.

 

 

 

 

Kategori: Haftasonu

HaftasonuKöşe YazılarıManşetYazarlar

Çevre ve şirketler

Merhaba.

Bu haftadan itibaren bu köşede Yeşil Gazete gündemindeki, kısaca çevre sorunları (çevre, doğa, gıda-tarım, iklim krizi ve hayvan hakları) olarak adlandıracağım konulara “şirketler” ve ekonomi çerçevesinde bakmaya çalışacağım. Bu kapsamda, şirketlerin çevre sorunlarıyla ilgili olarak ortaya serdikleri iyi ve kötü örnekler, çevreyle ilgili şirket davranışlarını etkileyen faktörler, şirketleri daha duyarlı olmaya yönelten kamu düzenlemeleri veya sivil toplum girişimleri, kurumsal sosyal sorumluluk (corporate social responsibility-CSR) uygulamaları, teknolojinin şirketler tarafından kullanımı ve çevre ile ekonomik konular arasındaki ilişki gibi başlıklar üzerine yoğunlaşacağım. Bunu yaparken hem Türkiye’den hem de dünyadan şirketleri, uygulamaları ve gelişmeleri mercek altına alacağım.

Şimdi doğal olarak sorabilirsiniz, “neden şirketler?” Elbette devletler veya kamu otoriteleri düzenleyici, denetleyici ve yaptırım uygulayıcı güçleriyle her alanda olduğu gibi bu konuda da en önemli oyuncular. Bütün ülkeler için bu geçerli. Bunu tartışmıyorum. Bunun dışında devletlerin ekonomik alanda, kurdukları ticari işletmeler kanalıyla yürüttükleri faaliyetler de var.  Ancak, devletlerin bu işletmeler kanalıyla ekonomi üzerinde yaratmış oldukları etki, bazı istisnalar dışında, gittikçe azalmakta. Birçok ülkede bir zamanlar var olmuş olan devasa kamu iktisadi kuruluşları artık ya tamamen ortadan kalkmış veya özelleştirilmiş durumda.

Devasa cirolar, bir çok devletin GSYİH’sından fazla 

Özellikle Sovyetler Birliği’nin çöküşü ile birlikte bu sürecin hızlandığını biliyoruz. Türkiye’de 1970’lerde ithal ikameci modelin sorunlar yaşamaya başlaması üzerine 1980’lerde Turgut Özal’la birlikte gündeme gelen özelleştirme furyası ve özel sektör odaklı büyüme stratejileri de bunun bir yansıması. 1980’li yıllarda sosyalizm ve sosyal devlet üzerine gelen Friedman-Reagan-Thatcher eksenli yoğun ideolojik baskıyı ve Dünya Bankası ve IMF gibi kuruluşların gelişmekte olan ülkelere özel sektör odaklı büyüme ve kalkınma politikalarını dayattırdıklarını da unutmayalım. Bütün bu gelişmeler sonucunda devletin iktisadi faaliyetlerinin azalması, özel sektörün ağırlığının daha da artması anlamına geliyor.

Amazon’un sahibi, dünyanın en zengin insanlarından Jeff Bezos.

Ekonomide kamunun ağırlığının azalmasından daha da önemlisi, teknolojik gelişmelerin ivmesinin artışı ve küreselleşmedeki gelişmelerin özel sektörün hem dikey hem de yatay olarak ağırlığını ve etkisini fazlasıyla artırması. Özel sektörün kar güdüsüyle daha hızlı karar alıp harekete geçebilmesi, esnek karar ve yönetim yapılarına sahip olması, halka açılarak sermaye toplayabilmesi, Çin gibi devlet kapitalizminin egemen olduğu ülkelerde bile özel sektörün ağırlığının sürekli artmasına yol açıyor. Bunların sonucunda büyük küresel şirketlerin toplam cirosu birçok ülkenin GSYİH’sını aşmış durumda. Örneğin, 2019 yılında ABD süpermarket devi Walmart’ın cirosu 514, Toyota’nın 272 ve Amazon’un ise 233 milyar dolar olarak gerçekleşmiş. Walmart’ın cirosu, aynı yıl itibarıyla, Dünya Bankası veri setindeki toplam 184 ülkenin 160’ının GSYİH’sından daha fazla. Bir başka küresel şirket olan otomobil devi Toyota’nınki ise 142 ülke GSYİH’sının üzerinde. Aynı Toyota’nın dünya üzerinde 5 bölgesel yönetim merkezi, 20 tasarım ve ARGE merkezi ve Türkiye dahil 27 ülkede 67 adet üretim tesisi var. Şirket 170’den fazla ülkede araç satıyor ve toplam çalışan sayısı 370 bin civarında.

Bu kadar büyük çaplı mal ve hizmet üreten ve dünyanın her tarafına yayılmış olan bu ve benzeri şirketler doğal olarak çevre sorunlarının da en önemli aktörlerinden birisi haline gelmiş durumdalar. Dolayısıyla, şirketlerin tek tek ülkeler ve dünya ekonomisi üzerindeki ağırlıklarının ciddi boyutlara gelmiş olduğu noktasından hareketle, bu köşede şirketlerin çevre sorunlarıyla etkileşimi üzerine odaklanacağım.

Şirketleri topyekun ‘düşman kamp’a  mı koymalı? 

Şirketler, genel olarak, çevreyi kirleten aktörler arasında en başat oyuncular olarak ön plana çıkıyorlar. Bu nedenle, onları kolayca “düşman” kampına koyup topyekûn arkamızı dönebiliriz. Ancak, şu anda az olmakla birlikte gittikçe artan sayıda yerel ve küresel şirket çevre duyarlılığına sahip olarak ve samimiyetle çok olumlu uygulamalara da imza atabiliyorlar. Şirketlere sırtımızı tamamen döndüğümüzde bu olumlu aktörleri göz ardı etmiş oluyoruz. Benim yaklaşımım, şirketlere yönelik çevre politikalarını belirlerken, pozitif örnekleri ön plana çıkarıp, onların desteğini de alarak olumsuz örneklerle mücadele etmenin daha doğru olacağı yönünde.

Şirketler, çevre sorunlarına karşı tutum ve davranışlarını belirlerken en çok bu amaçla hazırlanmış yasal düzenlemelerden etkileniyorlar. Bu düzenlemelere uyma zorunluluğu, eğer etkin çalışan bir kamu otoritesi varsa ve yaptırımlar ağırsa, çevreye büyük fayda sağlayabiliyor. Dolayısıyla, şirketlerin çevre sorunlarına duyarlı davranmasını isteyen birey ve kuruluşların birincil olarak odaklandıkları alan, ilgili kamu otoriteleri nezdinde yapılacak girişimler ve bu konuda yürürlüğe konulabilecek, denetim ve yaptırım hükümleri de net ve uygulanabilir olan düzenlemeler oluyor.

Son 20-30 senedir gelişmekte olan ve şirketlerin topluma karşı olan sorumluluklarından yola çıkarak “GÖNÜLLÜ” olarak uygulamaya başladıkları “kurumsal sorumluluk ilkeleri” ikincil önemdeki etki kanalı olarak görülüyor. Bu konuyu önümüzdeki haftalarda daha ayrıntılı ele alacağım. Burada, şirketlerin dünyadaki değişimden etkilenmeleri ve toplumun beklentilerine uygun hareket ederek bir rekabet üstünlüğü elde etmek amacıyla gönüllü olarak bazı ilkeleri yaşama geçirmeleri söz konusu. Örneğin, LEGO firması, kendi iradesiyle 2030 yılına kadar kullandığı enerjinin tamamının “yenilenebilir” olmasını hedeflemiş ve bu yönde adımlar atıyor. Uluslararası dev bir firma olan Unilever ise yine kendi inisiyatifiyle bir yandan sera gazı emisyonunu, atık üretimini ve su kullanımını azaltarak, diğer yandan da üretimde kullandığı hammaddeleri sürdürülebilir kaynaklardan sağlayarak 2030 yılına kadar karbon ayak izini yarı yarıya düşürmeyi amaçlıyor.

Şirketler tarafından yapılan bu “gönüllü” uygulamalara çok ihtiyatla yaklaşmak gerekiyor. Şirketlerin çoğu, müşterilerinin, çalışanlarının, tedarikçilerinin ve genel kamuoyunun duyarlılıklarını dikkate alarak, bu uygulamaları sadece bir PR/reklam aracı olarak görmekte, göstermelik bazı ilkeler ilan etmekte ve şaibeli kuruluşlarla iş birliği yaparak bunları kamuoyunu yanıltma amaçlı kullanmakta. Ancak az sayıda da olsa bazı şirketlerde, özellikle yöneticilerin duyarlılıkları nedeniyle, bu ilkeler şirketin misyon ve faaliyetinin ana unsuru haline getirilmekte ve gerçekten mikro bazda da olsa bir değişim yaratılabilmekte. Önümüzdeki haftalarda bu alandaki olumlu ve olumsuz örneklere daha yakından bakacağız.

 

Kategori: Haftasonu

HaftasonuKöşe YazılarıManşetYazarlar

Rosatom’u tanıma dersleri -2

Gün geçmiyor ki  Türkiye’nin ilk nükleer santrali olmaya namzetmiş Akkuyu Nükleer Güç Santrali‘nin (NGS)’nin inşaat sürecine dair yeni bir haber duymayalım! Kor tutucunun nükleer santral sahasına getirilişinden ekipman setinin imalatına,  hatta boruların alana ulaşmasına varan detayda muştulanan haberlerle kamuoyunda “Güçlü Türkiye” algısının oluşturulmasının amaçlandığı herkesin malumu.

Ne var ki, 2004 yılında yaşadığımız Hızlandırılmış Tren, nam-ı diğer Pamukova Tren Faciası’yla başlayıp Soma Maden Faciası’yla devam eden içimizi yakan kazalar silsilesine en son Adapazarı’nda bir havai fişek fabrikasında meydana gelen kazanın da eklenmesiyle bu algı oyununa insan istese de kapılamaz. Yedi kişinin yaşamını yitirdiği bu kazanın hemen ardından, havai fişeklerin soğutulması için gereken 15 günlük süre beklenmediği için üç kişinin daha yaşamını yitirdiği ikinci bir kazanın yaşanmış olması da Türkiye’de on yıllar boyunca soğutulması gerekecek nükleer yakıt çubuklarıyla nasıl bir deneyim yaşanabileceği sorusunu bir tokat gibi yüzümüze çarpıyor.

Akkuyu NGS için sahaya getirilen lojistik envanterinin sayılıp dökülmesiyle “güçlülük” algısının yaratılmaya çalışılmasına benzer diğer bir çaba da “şeffaflık” böyle olur hissi yaratmak. Oysa Akkuyu NGS sahasındaki çatlak haberlerinin aylarca saklanması ve ikincisi olana kadar kamuoyuna duyurulamaması Rosatom kontrolündeki işletim sürecinin nasıl bir “şeffaflık”zeminine oturacağını net olarak göstermişti.

Nitekim şirketin daha önce tartıştığımız şu yazıda geçen hadiseler karşısındaki ketum ötesi tutumu, en son haziran ayında Avrupa üzerinde tespit edilen sezyum 134, sezyum 137, rutenyum 103 ve iyot 131 radyoaktif izotoplarının adresinin Rusya’nın batı bölgesindeki Kola ve Leningrad nükleer santralleri olduğu yönündeki iddiaları yalanlamasıyla kendini bir kez daha gösterdi. Barentobserver‘ın haberine göre başta İsveç, Norveç ve Hollanda’dan yetkili kuruluşların, bundan on gün sonra da Finlandiya Toplum Sağlığı ve Çevre Ulusal Enstitüsü’nün açıklamalarına rağmen iddialar üç yıl önce Türkiye Atom Enerjisi Kurumu‘na(TAEK) sorular yöneltmemizi gerektiren haberdeki gibi Rus yetkililerce reddedildi.

Metsamor’un modernizasyonu da Rosatom’da

Rosatom’un hayatımıza müdahil oluşu dünya genelindeki diğer projeleri üzerinden de söz konusu. Bu açıdan dünyanın en tehlikeli reaktörü olarak bilinen ve Türkiye’ye yalnızca 16 kilometre mesafede yer alan ve bugün bir de Azerbaycan’la çatışma içinde olan Ermenistan’daki Metsamor Reaktörü’nün modernizasyon işlerini üstlenmiş olması önemli. Dolayısıyla Akkuyu NGS’nin sahibi Rosatom’u sizlere daha yakından tanıtmak amacıyla başladığımız yazı dizisine, bu şirketin  dünyanın en tehlikeli nükleer santrallerinden bir olduğu için 1 Temmuz’da kapatılması gereken yanı başımızdaki Metsamor’un modernizasyon çalışmalarına başladığını değerlendirerek devam ediyoruz.

Ermenistan’ın Sovyet Rusya tarafından ilki 1976 yılında, ikincisi ondan üç yıl sonra inşa edilmiş olan iki reaktörü var. Bugüne dek beş büyük 150′ ye yakın küçük kazanın yaşandığı tesiste aktif olan ve şimdi modernizasyon sürecine sokulan reaktörün devreden çıkarılması gerek depremsellik riski gerekse eski oluşu nedeniyle Avrupa Birliği tarafından yıllardır öneriliyor.Zira 1988 yılında merkez üssü santralden  75 kilometre mesafede olan ve 25 bin kişinin yaşamını yitirdiği  6,8 şiddetindeki Spitak Depremi’nden hemen sonra devreden çıkarılan reaktörlerden ikincisi, enerji ihtiyacı gerekçesiyle 1995 yılında tekrar devreye alınmıştı. Bu reaktör, 30 yıldan fazla bir süre işletilerek miadını çoktan doldurmuş olmasının ötesinde, fay hattının üzerinde oluşuyla  hem kendi toprakları hem de  Türkiye dahil komşuları olan Gürcistan, Azerbaycan ve İran için de sağlık ve çevre açısından  yıllardır büyük risk teşkil ediyor.

 1988 yılında Spitak Depremi'nin merkez üssü ve 75 Kilometre mesafedeki Metsamor Nükleer Santrali
1988 yılında Spitak Depremi’nin merkez üssü ve 75 Kilometre mesafedeki Metsamor Nükleer Santrali

Ne var ki verimli bile olmamasına rağmen aksi iddia edilerek yıllarca çalıştırılan reaktörün 2017 yılında  Ermenistan hükümetiyle AB arasında imzalanan Kapsamlı ve Genişletilmiş Ortaklık Antlaşması (CEPA) doğrultusunda devreden çıkarılması kararının ardından, Uluslararası Atom Enerjisi Ajansı (IAEA) ile yapılan görüşmeler neticesinde yenilenmesine, diğer bir deyişle modernizasyonuna karar verildi. Böylece 440 Megavat kapasitesi kullanılsa dahi ülkenin ülkenin elektrik ihtiyacının yarısını karşılayacağı iddia edilemeyecek bu reaktörün ömrünün ülkenin başka bir enerji kaynağı olmadığı gerekçesiyle hükümet tarafından 2026’ya kadar uzatıldığı açıklandı. Tahmin edeceğiniz gibi reaktörün ömrünün  uzatılmasını destekleyen kararın diğer ucunda Rosatom duruyor. Netice itibariyle Metsamor Nükleer Santrali’nin aktif olan ikinci reaktörünün modernizasyonu  1 Temmuz itibariyle Rusatom Hizmetleri tarafından başlatıldı.

Yap, borçlandır, işlet…

Rosatom tarafından modernizasyon adı altında yürütülen bu çalışmanın temel amacı yapılan açıklamalara göre reaktörü depreme karşı güçlendirmek. Lakin proje, soğutma suyunu Aras Nehri‘nden alan santralin soğutma kulelerindeki mikro çatlaklarının onarılmasını da  kapsıyor. Projenin maddi boyutu ise, Rosatom’un yurt dışındaki VVER tipi reaktörlerine yönelik  bakım onarım hizmeti veren şirketi Rusatom Hizmetleri tarafından 130 Milyon Dolar’a tekabül ediyor.

Esasen  başlangıçta Rusya tarafından verilecek olan 270 Milyon Dolar kapsamında gerçekleştirilmesi teklif edilmiş olan bu projenin daha sonra  Ermenistan Hükümeti tarafından devlet bütçesiyle yapılacağı açıklandı. Ne var ki Ermenistan’ın daha 2005 yılında Rusya’dan satın aldığı nükleer yakıt karşılığında Rusya’ya 100 Milyon Dolar borçlandığı ve bu şekilde santralin yönetimini neredeyse Rus RAO Birleşik Enerji Sistemleri (UES) şirketine kaptırmış olduğunu  göz önüne alırsak “hangi devlet bütçesi?”diye bir soru doğuyor. Hem de  nükleer yakıt borcunun  60 Milyon Dolarından fazlasını Ermenistan hükümeti  üstlenemediği için geri kalan 40 Milyon Dolarının silinmesi karşılığında Erivan’daki Hrazdan Nehri üstünde  ülkenin %10 elektriğini sağlayan 560 Megavat kapasiteli, hidroelektrik santrali [1] hediye edilmişken. Bu noktada işlerin nasıl yürüdüğüne örnek olması için Rusya’nın izleyen süreçte bu barajı Ermeni -Rus Tashir Grup Şirketi‘ne %30 karla satmış olduğunu da belirtelim.

Ermenistan’ın Metsamor üzerinden Rusya ile kurduğu ilişki henüz operasyona geçmiş bir ticari bir nükleer santrali  olmayan bizim için Rosatom ve iştiraklarini tanımayı sağladığı kadar, nükleer santral süreçlerinde işlerin nasıl yürüdüğüne dair de önemli ipuçları barındırıyor. Dahası, bulunduğu coğrafyada  “ye kürküm ye” misali  ülke ihtiyacının %40’ını karşıladığı [2] karşıladığı gerekçesine dayandırılarak verimsizliğine, risklerine rağmen reaktörüne tutunan bir yönetimin süreklendiği halin kendisi bir ders niteliğinde. Son yıllarda kendi ülkemizde  bu soruyu fazlasıyla tüketmiş oluşumuzun sorunun mahiyetini değiştirmeyeceği önkabulüyle, size de nükleer yakıtın borcu için elden çıkarılan  hidroelektrik barajının akıbeti tefeciye yapılacak ödeme için başka kıymetlerin gözden çıkarılması anlamına gelmiyor mu? Üstelik reaktörün çalıştırılacağı yıllar boyunca yakıt alımı devam edeceği için diğer hükümetler de borçlanmaya devam edecek.

Deprem görmeyen ülkeden fay hattına santral

Tüm bunlara ek olarak, Rosatom’un sözlüğünde pek de rastlamadığımız şeffaflık kavramının anlam ve önemi, önümüzdeki 65 gün boyunca Metsamor’un modernizasyonu çerçevesinde yeni bir boyut kazanacak.  Zira Çernobil Nükleer Felaketi’ne yol açan aynı VVER-440 tip reaktörün modernizasyon sürecini, reaktörü depremlere dirençli kılma görevini depremsellik deneyimi olmayan bir ülkenin şirketinin üstlenmiş olması bizi  potansiyel Çernobil’e de yaklaştırıyor. Bu noktada Rosatom iştiraki olan Rusatom Hizmetleri’nin gerek Ermenistan kamuoyuna gerekse sınır aşan etkileri bağlamında ilk etapta etkilenecek olan sınırdaşları Gürcistan, Azerbaycan, İran ve Türkiye’ye  yaşananları eksiksiz raporlaması  hayati önem taşıyacak.

Metsamor’un, Ağrı Dağı fay hattı üzerinde kurulmuş olması son dönemde Türkiye’de artan deprem fırtınasıyla birlikte düşünüldüğünde depremsellik açısından yeterince büyük bir risk teşkil ederken bölgenin halihazırda savaş gibi insan eliyle yaratılan başka türden bir depreme sahne olması ise yine bir problem. Açıkçası, Dağlık Karabağ’da Ermenistan ile Azerbaycan  arasında yaşanan çatışmanın Metsamor üzerine olası bir yansıması, diğer bir deyişle santralin şu haberdeki gibi taraflar arasında bir tehdit aracı olarak kullanılması her zaman ihtimal dahilinde. Kaldı ki bu tehdidin gerçeğe dönüşmesi halinde o ülkelerin dışındaki coğrafyalar da geri dönüşü olmayan bir felaket yaşayabilir.

Sonuç olarak  dört komşusundan ikisiyle siyasi ilişkileri bozuk olan Ermenistan’ın bir felaket halinde onları bilgilendirmesi de pek mümkün görünmüyor.Tüm bu gerekçeleri üst üste koyduğumuzda bir kez daha anlaşılıyor ki, nükleer risklerin bertaraf edilemediği noktada sivil toplumun  Fukuşima sonrası Japon toplumunun yaptığı gibi kendi bilgi edinme sürecini inşa ederek kendini koruma  mekanizmaları kurması da önemli bir ihtiyaç. Dolayısıyla sizlere ulaşan bu satırlar vesilesiyle altını çizmek isterim ki,  durumun hassasiyeti Türkiye’deki  meteoroloji  istasyonlarının, sivil toplum örgütlerinin, özellikle doğu illerimizdeki üniversitelerin enstitülerin ve konuyla ilgili bilim insanlarının  en azından önümüzdeki 65 gün için Metsamor’u takip edebilecek şekilde birbirleriyle haberleşme ağları tesis etmesine; bu ağların ulusal ve uluslararası ölçekte geliştirilmesine muhtaç.

Dizinin ilk bölümü için tıklayın

*

[1] Bugün santral Rus şirketi tarafından da Rus-Ermeni Tashir Grup’a karlı bir şekilde satılmış bulunuyor. https://caucasuswatch.de/news/2259.html

[2]Gerçekler ise tüketilen elektriğin ancak %7’sini karşılayabildiğini gösteriyor.

(Bu yazı Sivil Sayfalar’da da yayımlanmıştır)

 

 

Kategori: Haftasonu

HaftasonuKöşe YazılarıManşetYazarlar

Demir-lastik tekerlekler ve taksi

Kentte bir yerden bir yere ulaşmak için neler yaparız?

Yürürüz.

Bir araç kullanırız.

Nasıl bir araç? Bunu birçok farklı bakımdan düşünmek mümkün: Kullandığı enerji (ve teknoloji) türü, ulaşımın/ taşımının amacının birey mi toplum mu olduğu, biraz daha teknik bir terim kullanacak olursak nasıl bir taşıma “mod”u olduğu vb.

Kent içindeki taşıma/ taşınma/ ulaşım işlevi, her durumda bir maliyete sahip. Bu maliyet, ekolojik olarak veya ekonomik olarak hesaplanabilir. Ya da, bunların her ikisini birlikte değerlendirerek, kentsel maliyeti, hangi toplumsal sınıfının sorunlarını azalttığı ya da eksilttiği açısından da okuyabiliriz.

Dünyanın bütün kentlerini ve ulaşımın bütün modlarını ve bunların maliyetlerini tartışmak için, böylesi küçük bir metin çok yetersiz. Ama İstanbul’un taksi sorunu olanca sıcaklığıyla önümüzde durduğuna göre, yukarıda çeşitli boyutlarına değindiğimiz kentsel ulaşım sorunundan, bazı düşünceleri ve kavramları ödünç alarak, sorun üzerinde yapılan açıklamaların anlamlarının nasıl değerlendirilebileceği üzerine biraz konuşabiliriz. Böylece tartışmayı belki biraz daha net olarak görebilir, (usul-usul taşımakta olduğumuz “küçülme” düşüncesini de zihnimizde gerilere itmeden) bazı kavramları biraz cilalayabiliriz belki? Galiba şu soru ile başlarsak, diğer kapıları açmak için, portföyümüzde daha çok anahtar olacak:

Kent içi ulaşımdaki temel sorunu yaratan nedir ve kimdir?

Bir kent zararlısı: Otomobil

Bu sorunun yanıtı çok açık: Yukarıda karaladığımız birçok boyut açısından yanıt, “otomobil”dir. Kentin çözülmesi en güç sorunlarının odağında bulunan nesne/ aygıt/ teknoloji veya kavram hatta ideolojinin adıdır otomobil.

Kabaca baktığımızda bile hemen görürüz ki kentlerde ulaşım çok büyük bir oranda özel otomobillerle veya kamu taşıma araçlarıyla sağlanır. Herkes bilmektedir ki kamu taşımacılığı hem daha çok hizmet üretir hem daha küçük birim maliyetle çalışır hem de genellikle daha az veya göreli olarak az kirleticidir. Bu nedenle, kentlerdeki kamu taşımacılığı verimlidir. Buna karşılık özel otomobille sağlanan ulaşım verimsiz, pahalı, kirletici ve her şeyden önemlisi kent içi ulaşım altyapısını genellikle felce uğratan-tıkayan, çalışmaz-kilitli hale getiren ve çoğu kez (elbette kullanılan ulaşım moduna göre) kamu taşımacılığını da çalışamaz hale getiren bir araçtır.

Otomobilin bir kent zararlısı olarak, kent düşmanlarının başında olduğunu uzun-uzadıya açıklamaya gerek bile yok artık.

Kentte yaşayan sınıflar açısında bakarsak, yine kabaca kamu taşımacılığının çalışan sınıflar, emekçiler, dar gelirliler ve yoksullar için, özel taşımacılığın da orta ve orta üst sınıflar için olduğu kolayca görülür.

Eğer “otomobil ideolojisini” hesaba katmazsak böyledir, ama otomobil ideolojisi, dünyanın bütün kentlerinde yaşayan bütün sınıfların bütün insanlarını büyüler. Otomobil öyle bir çekicilik yaratır ki kamu taşımacılığı, hantal ve işe yaramaz, insanları bir-yerden bir yere götüremez bir zaman kaybı olur ve otomobil de özgürlüğün, işini etkin ve prestijli bir biçimde yapabilmenin, hafta sonunda çocuklarının kralı olup ailesini mutlu eden baba olmanın aracı haline dönüşür.

Kamu ve özel taşımacılık karşıtlığı 

Kentsel ulaşımda asıl karşıtlığın yayalar ve organik enerjiyle araç kullananlarla (şimdilik bu grupta, sadece bisikletlilerin olduğunu düşünelim) motorlu taşıt kullanıcıları arasında olduğunu düşünebiliriz. Ancak Türkiye’deki kentler için inorganik (ve hemen her zaman kirletici) enerji kullanan motorlu araçlar karşısında ilk grup o denli küçüktür ki, kent içi ulaşımda bu kategoriyi de bir yana bırakabiliriz.

Motorlu araçlarla sağlanan kent içi ulaşımda ve kentin ulaşım altyapısının paylaşımında temel sorunun kamu ve özel taşımacılık karşıtlığı olduğunu söyleyebiliriz. Burada kamu taşımacılığının tanımını yapmak ve hangi araçların kamu taşımacılığının bir parçası olarak sayılacağını belirlememiz gerekecektir. Ama kamu taşımacılığı, kamu taşıma aracı kabaca nedir?

“Kentlilerden herhangi birinin, bulunduğu yerden varmak istediği başka bir yere ulaşmak için kullanımına açık olan (ya da bunu sağlamak için) sunulmuş bir taşıma aracı” olarak tanımlayabiliriz. Kamu taşımacılığını hizmeti, genellikle kamu (merkezi ya da yerel) yönetimleri tarafından, hizmet amacıyla sağlanır, ama özel sektör tarafından, kar amacıyla sağlanması da söz konusu olabilir.

Yayalık ve bisikletlileri unutmadan kent içi ulaşım

Kent içindeki raylar üzerinde ya da lastik tekerleklerle, suda yüzen veya teleferik vb. gibi kablolara asılı olan kamusal taşıma araçlarıyla ve işletim sistemleriyle/ teknolojiyle, kentte ulaşım işlevini sağlanması, “kamu taşımacılığı” olarak adlandırılabilir. Bu durumda, kentsel-kamu taşımacılığı, karada/ karasal altyapıları kullanarak, suyollarıyla/ su altyapılarıyla ve bazen havada asılı kablo-ray sistemleriyle büyük kitlelerin ulaşım gereksinimini, genellikle hızla-etkinlikle karşılayan sistemlerdir.

Amacı kentli kitleyi çabuk ve güvenilir bir biçimde, kentin içindeki bütün başlangıç noktalarından-bütün varış noktalarına götürmek olan bu sistemin alt yapısını kurmak ve bu altyapıdan yararlanarak hareket eden araçları (kamu sektörü veya özel sektör eliyle) düzenli ve sistematik bir biçimde işletmek, işleyişin eşgüdümünü ve denetimini sağlamak genellikle kent yönetimlerinin görevidir. Sistemin çeşitli modları birbirine eklemlenerek kent içi ulaşım gereksinimi karşılanırken, buna motorlu olmayan ulaşım türlerinin de (yayalık ve bisikletlilik) katmayı da unutmadan sisteme ve araçlarına bir göz atalım:

Kentsel ve kamusal bir taşıma aracı olarak taksi

Yer altından (metro vb.) veya yer üstünden (banliyö) ya da havaya asılı raylardan giden trenler/ tramvaylar, su yüzeyinde hareket eden küçük-büyük tekneler, karayolu altyapısı üzerinde hareket eden büyük (körüklü) ya da küçük (midibüs) her türlü lastik tekerlekli (özel veya kamu) otobüsler ve en sonunda da genellikle kent yoksullarının/ orta hallilerinin icadı olan dolmuşlar… Ancak yukarıdaki tanımı/ tartışmayı dikkate alınca, taksilerin de kamu taşımacılığının en uç noktasına yerleştirilmesi gerektiği sonucuna kolayca ulaşabiliriz. Bir özel otomobille aynı dış görünüşte olsa da taksiler, kentsel-kamusal taşıma araçlarıdır.

Kent içi taşıma gereksiniminin, dünyanın bütün kentlerinde büyük bir oranını (otobüs-dolmuş-taksi dahil özel sektör veya kamu eliyle) sağlayan kamu taşımacılığı, eğer özel ulaşım araçlarına (bireysel otomobillere) göre öncelikli olabilseler, işlevlerini hem daha hızlı ve sağlıklı, hem daha ucuz ve çok daha az kirlenme yaratarak yerine getirebilirler.

Kent içi ulaşım gereksiniminin karşılanmasını, yeniden birbirine eklemlenen modların en uç saçaklanması olan taksileri de hesaba katarak yeniden düşünelim: İstanbul’a Belediye’nin istediği gibi 6.000 taksinin daha eklemlenmesi ne anlama geliyor?

Ancak bu sorunun yanıtlanabilmesi için sermaye yatırımıyla/ kar amacıyla ve kapitalizmin (pazar ekonomisinin) kurallarına göre işleyen bir sistemin, kamu taşımacılığına eklemlenmesindeki sorunların adını koymamız gerekir.

Kamu taşımacılığı, doğası gereği doğal tekel anlamındaki bir kentsel altyapı üzerinde, genellikle (ülkede kapitalizm geçerliyse) pazar ekonomisinin “tekel” koşullarına göre ve kar amacıyla değil, hizmet amacıyla işleyen bir sistemdir. Sisteme katılan özel sermaye de tekel koşullarına göre çalışır. (Gördüğünüz gibi karmaşık ve çok çelişkili bir işlev alanı…)

Kapitalist ekonomilerde, (arsadan-plakaya-gıdaya kadar her alanda) “rant” ve “spekülatif rant”, kentsel ekonominin temel işleyiş motifidir. (Rantın, kapitalist ekonomilerde mekansal içerikli bir kavram olduğunun altının çizilmesi yararlı olacaktır.) Rant genellikle, kentin kamu yönetimiyle (ama Türkiye’de “yüzük taşı” durumlarında, merkezi yönetimle de) sermaye sahiplerinin yaptığı (açık-kapalı) müzakereler ve politik tartışmalarla yönetilir. Spekülatif rantların sınır alanları, (hatta taksi plakaları söz konusu olduğunda, rant alanı içinde –Bağcılar- özel alt-rant mekanizmalarının etki alanı), hizmetin fiyatı ve her bakımdan güvenilir bir işletmenin denetimi vb. gibi sorunlar dengelenmeye çalışılır. Bu açıdan kamusal taşıma sistemleri, hem çok dinamik ve kaypak hem de politik gerilimi son derece yüksek, kentsel politika alanlarından biridir.

Bütün bu “önbilgiler” çerçevesinde şimdi artık İstanbul Taksiciler Odası’nın ve İstanbul Büyükşehir Belediyesi’nin ne kadar haklı olduğu tartışmasına kentin kamusu ya da kamusal taşımacılık sistemlerini her an kullanan/ kullanmak zorunda olan kentli yurttaşlar olarak özel otomobilleri ve bisikletleri/ yayaları ve bütün gelir gruplarını ve toplumsal sınıfları, kadınları ve erkekleri, çocuktan yaşlıya her yaş grubunu ve bireysel olarak olağanüstü hallerin yaşamımızdaki yerini dikkate alarak yeniden düşünebiliriz.

Belki “haklıyı ve haksızı” ayırt etmek için değil, sadece ne olup-bittiğini, tartışmanın ne anlama geldiğini kendi konumunuzdan değerlendirmek için…

[email protected]

*

Not:

Henüz, kamu taşımacılığında sistemlerin mekanik ve işletim teknolojilerindeki gelişimleri ve bunun ivmelenmesini, tartışmaya katabilmiş değiliz. Eğer bu konu ve “küçülme hipotezi tartışmaları çerçevesinde, taksiler nerede duruyor?” sorusu ilginizi çekiyorsa, tartışmaya gelecek hafta da devam edebiliriz…

 

Kategori: Haftasonu

HaftasonuKöşe YazılarıManşetYazarlar

Sinop’ta referans reaktöre şirketsiz ÇED

Çevre Etki Değerlendirmesi (ÇED) özünde projelerin çevre üzerindeki etkilerinin tespit edilerek tedbirlerin alınmasını amaçlar. Planlama aşamasından başlayarak inşaat, işletme ve faaliyetin sona erdirilmesi dahil tüm süreçler kapsam dahilindedir. Ne var ki son beş yıldır teoride sistematik değişikliklere uğratılan, pratikte politik karar mekanizmalarının kontrolüne giren ÇED raporları artık formalite icabı hazırlanıyor. Raporlarda yer alan subjektif yorum ve genelleme içeren ifadeler dahi başvuru şirketinin onaylanmama gibi bir kaygı duymadığının en önemli göstergesi. Nitekim gerek halkın katılımının gerekse takibinin hak olduğu süreçlerde sivil toplumun itirazları dikkate alınmadığı gibi üç bin sayfaya varan nihai ÇED raporları 10 gün içinde siyasi yetkililerin eliyle onaylanıveriyor.

Yukarıda resmini çizdiğim süreçler Akkuyu Nükleer Güç Santrali‘nde (NGS) deneyimlendiği gibi Sinop‘ta kurulmak istenen nükleer santral projesinde de yaşanıyor. Ancak santral alanının yakın çevresi üzerindeki etkisinin değerlendirmeye açıldığı bu projenin ne geçerli bir anlaşması var, ne de reaktörlerin inşaatı için görevlendirilen bir şirketi! Hatırlayacağınız gibi, iki yıl önce ÇED başvuru dosyasını sunduktan sonra Sinop nükleer santral projesini gerçekleştirmeyi taahhüt eden Japonya, 2018 yılının başında Milletlerarası Anlaşma‘dan (Hükümetlerarası Anlaşma) çekilmiş, reaktörlerin yapımı için görevlendirilen Mitsubishi-Areva konsorsiyumu da sonlandırılmıştı. Lakin bu gelişme ÇED hazırlık dosyasının nihai ÇED başvurusuna dönüşmesine engel olmadı. Üstelik ÇED yönetmeliğine göre aynı yıl şubat ayında halkın katılımı önlenerek halkın katılımı toplantısı yapıldı ve bir sene sonra Sinop’tan sivil toplum örgütlerinin toplantıya katılması önlenmesine rağmen İnceleme ve Değerlendirme Komisyonu (İDK) toplantısı Ankara‘da gerçekleştirilmiş sayıldı.

Efsane EPR Flamanville 3 ‘Referans reaktör’

Japonya Hükümeti ile Milletlerarası Anlaşma’nın son bulmasının Sinop’ta bir nükleer santral projesinden vazgeçildiği anlamına gelmediğinin altını daha önce defalarca çizmiştik.  Nitekim Japonya’nın çekildiği projenin hayata geçirilmesi için 30 Mart 2020 tarihinde nihai ÇED başvurusunu yapan merci, Mitsubishi devredeyken %49 hisseye sahip olacağı belirtilen EUAS International ICC Merkezi Sinop Nükleer Güç Santrali(NGS) Jersey Adaları Türkiye Merkez Şubesi adına Assystem ENVY Enerji ve Çevre Yatırımları A.Ş. oldu . Nihai ÇED raporunun en ilginç tarafı ise ortada teknoloji sahibi yatırımcı şirket yokken projenin çevre üzerindeki etkisinin değerlendirilmesi için Flamanville 3 tipi reaktörün“referans reaktör” ilan edilmiş olması. Yani ÇED hazırlık dosyası sunulduğu zaman projenin %100 sahibi durumundaki Japonya’nın denenmemiş Atmea 1 tipi reaktörüne niyet edilmişken Fransa‘daki nükleer endüstrinin dünyayı donatmak istediği üçüncü nesil basınçlı su reaktörüne (EPR-European Pressurized Reactor)’ kısmet denilmiş görünüyor.

Flamanville 3 reaktörünün inşaatı

EPR, Fransa’da Areva yapımı olan bir reaktör. Dünya Nükleer Endüstri Durum Raporu (WNISR) 2019′ da yer alan bilgiye göre Flamanville Nükleer Santrali‘ndeki önceki basınçlı su reaktörlerinin yanına 2007’den beri katmak isteyip inşaatı 13 yıldır bir türlü tamamlanamadığı için işletmeye alınması en son 2022’ye ötelenmiş olan Areva’nın “yeni” ürünü. EPR reaktörüyle ilgili skandalı sizlere “Areva’nın üretim süreçlerinde 400 uygunsuzluğun tespit edildiği” haberimizle aktarmıştık. Bununla birlikte ÇED raporunda “referans reaktör” olarak karşımıza çıkan Flamanville 3’e kurulan EPR reaktörünün 2012 yılında operasyona alınacağı umularak 3,6 milyar dolar öngörülen maliyetinin bugün 13 milyar dolar ‘a ulaştığını da belirtelim.

Flamanville 3 ile bazı farkları olsa da yine EPR yatırımlarından bir diğeri de Finlandiya‘da 2005’ten beri inşaat halinde olan ve en son 2021’de tamamlanacağı taahhüt edilerek maliyetlerini dörde katlamış olan Olkiluoto 3 reaktörü. Benzer şekilde EPR reaktörlerini Çin’de operasyon halindeki Taishan 1 ile 2’ile; Birleşik Krallık‘ta inşaat sürecindeki Hinkley Point C ve henüz başlangıç aşamasında olan Sizewell C ile, 12 civarında projeyle Hindistan’da ve Afrika‘da görüyoruz. Dolayısıyla bu şekilde büyük resmi görmek mümkün olduğunda Türkiye’nin Sinop’ta nükleer santral projesinde ısrar etmesiyle önceden TAEK, 2018 yılının Temmuz ayında 702 No’lu KHK ile kurulan Nükleer Düzenleme Kurumu (NDK) kadrosuna geçen temsilcilerin küresel politika arenasında Uluslararası Atom Enerjisi Ajansı (IAEA) ile aynı yıl Eylül ayında imzaladığı beş yıllık anlaşma da daha bir anlamlı hale geliyor.

Türkiye’nin sırtına yeni kambur

Yukarıda bahsi geçen projelerin bir ortak noktası reaktörlerin EPR olması ise diğer bir ortak noktası da bu projelerin planlanan yatırım sürelerinin dışına taşarak öngörülen maliyetlerini neredeyse üçe katlaması. Dolayısıyla Sinop NGS için, bu nihai ÇED raporunda yazıldığı gibi 2021’de kazı çalışmalarına başlanarak 2031’de faaliyete geçmesi gerçeklerden uzak. Kaldı ki, tek bir reaktör için bu gecikmeler yaşanırken Sinop’ta dört reaktörün kurulması gecikmelerin maliyet anlamına geldiği gerçeğiyle yurttaşların sırtına yeni bir ekonomik külfet binmesi demek. Şüphesiz bir nükleer santralin kurulmasıyla oluşan ekolojik ve toplumsal zararlar rakamsal olarak hesaplanıp ekonomik maliyetlere eklenebilseydi hiç bir yatırımcı şirket böylesi bir doğa tahribatında bulunmaya cüret edemezdi. Ne var ki maddi maliyetlerin yurttaşların elektrik faturasına yansıtılması projeleri şirketler için karlı hale bile getirebiliyor. Bu nedenle Akkuyu’da, Sinop’ta nükleer santraller için ayrılan alanda bu tesisler daha kurulma aşamasındayken yapılan çevre katliamı da devletin ve şirketlerin gözünde bir kayıp değil.

Sinop İnceburun’da nükleer santral tesisine tahsis edilen alan

Kesilen 1 milyon ağacın yerine nükleer atık deposu

Sinop’ta bu proje için çevre katliamının önünü ilk açan hareket Tarım ve Orman Bakanlığı‘ndan Enerji Bakanlığı‘na 10 kilometrekarelik arazinin aktarılması olurken, 1415 stadyum büyüklüğündeki alanda 1 milyona yakın ağaç kesilmesinin de taşlaşmış vicdanlarda bir karşılığı yok! Ne var ki kamuoyunun yükselen tepkisini baskılamak için siyasi temsilcilerin o gün yaptıkları “gençleştirme” açıklamalarının nükleer karşıtlarının iddia ettiği gibi gerçeği yansıtmadığı bu ÇED raporuyla ispatlanmış oldu.

Zira Sinop NGS için Çevre ve Şehircilik Bakanlığı’na yapılan nihai ÇED başvurusunun en can alıcı noktası atıklarla ilgili. Raporda açıkça Nükleer tesisin kurulması amacıyla Enerji Bakanlı’ğına devredilen 10 kilometrekarelik alanın santralin kullanım ömrü tayin edilen 60 yıl boyunca geçici atık depolama alanı olarak kullanılacağından ve bu atıkların Türkiye Hükümeti’nin sorumluluğu altında TAEK* tarafından kurulacak olan bertaraf tesisisinde nihai olarak bertaraf edileceğinden bahsediliyor. Öyle görünüyor ki Türkiye’de siyasi iktidar ilk nükleer reaktörün kurulduğu 1942 yılından bugüne kurulamamış, 2004’ten beri Finlandiya’da tek örneği inşa edilmeye devam edilen Onkalo Nihai Atık Deposu‘nun bir benzerini ya da kendi deyimiyle “atık bertaraf merkezini” nükleer santral kurmaktan daha da maliyetli süreçleri üstlenmek suretiyle göze almış.

Dışa katmerli bağımlılık

Nihai ÇED raporunda nükleer karşıtlarının on yıllardır savunduğu; siyasi iktidarın inkar etmesine rağmen bir diğer itirafı da projenin “yerli ve milli”liğine ilişkin. Nitekim nihai ÇED’de nükleer santral projesi için nükleer yakıtın Avustralya, Kuzey Amerika, Kazakistan, Rusya, Güney Afrika, Nijer (ÇED raporunun 6. sayfasında Nijerya olarak yanlış yazılmış) ve Namibya gibi tedarikçi ülkeler ile yapılacak olan uzun dönem anlaşmalar vasıtasıyla ve deniz yoluyla temin edileceği konusuna yer verilmiş. Nükleer yakıtın diğer ülkelerden alınacağı ve yabancı teknolojiyle kurulan nükleer santralin Akkuyu için de geçerli olduğu gibi dışa bağımlılığı arttıracağı aşikar. Öte yandan Sinop NGS için yapılan bu nihai ÇED’de deniz yoluyla getirileceği beyan edilen yakıtın İstanbul Boğazı‘ndan geçirilmesi halindeki oluşabilecek risklere nihai raporda yer verilmediğini de not düşelim.

Sinop NGS projesi ve onun “nihai” ÇED’i ele aldığım yalnızca bir kaç ana başlıkta bile bir çok yeni sorun, külfet barındırırken Türkiye’nin geleceğinin her yönden ipotek altına alınması anlamına geliyor. Kaldı ki özü itibariyle normalde ekolojik riskleri haiz olan bir nükleer santral yatırımının 3284 sayfalık raporunda “referans reaktör” faraziyesi üzerinden çevreye etkisinin ne derece doğru ve gerçekçi hesaplandığı da kocaman bir soru işareti. Zira adına nihai ÇED denen bu raporda güncel olmayan, Atmea 1 reaktörü için başvuru dosyası olarak hazırlanmış olduğu haliyle kalan, bu yazıya sığdıramadığım, siyasi karar mekanizmasının dışındaki bilirkişilerin incelemesine muhtaç bilgiler dikkati çekiyor.

Sinop İnceburun Yarımadası’nın yedi yıl önceki halinden bir görüntü

Sinop NGS Projesi ÇED başvuru sürecinden itibaren aynı Akkuyu’da olduğu gibi toplumun müdahalesinden kaçırılmak istendiği için raporun 3284 sayfa olduğu şeklinde yorumlamak, nükleer karşıtlarının yargılanmasına varan antidemokratik süreçlerle birlikte düşünülürse yanlış olmaz. Ne var ki bir diğer neden de santralin kurulmasının vereceği zararın kapsamının büyüklüğüdür. Zira bugüne kadar 1 milyona yakın ağacın kesilmesiyle doğa katliamı anlamına gelen projenin inşaata başlanması, operasyona geçilmesi halinde çevre bitki örtüsüne; tüm canlılara; yer altı ve üstü su varlıklarına; yakın köylerdeki tarım, hayvancılık, balıkçılık gibi geçimlik işlere ve ayrıca Hamsaroz Koruma Alanı’na komşu olması nedeniyle endemik bitki ve hayvanlara hayvanlara, olumsuz tesir etmeyeceğini iddia etme zarureti var.

Nitekim ÇED’in 93. sayfasında “NGS saha seçimi için eleyici bir IAEA kriteri yoktur. Sinop saha koşullarının, nükleer güvenlik olaylarını önleme, tespit etme, geciktirme ve uygun şekilde müdahale kabiliyetine bir engel teşkil etmediği sonucuna varılmıştır” gibi ifadeler bilumum yerlerde pırtlarken 4. 12 Sonuç kısmında “Saha Araştırma ve Yer Seçimi aşamalarında yapılan analiz ve değerlendirmeler sonucunda, Sinop NGS alanının, NGS yapımı ve işletimine uygun olduğu görülmüştür”ibaresi bir duvar gibi karşımıza çıkıyor. Ne diyelim, şu yukarıdaki resimde artık var olmayan ağaçların hatrı ve yarınlarımız adına: Duvarlar yıkılmak içindir!

(Bu yazı Sivil Sayfalar’da da yayımlanmıştır.)

 

Kategori: Haftasonu

DuyurularHaftasonuHayvan HaklarıManşet

Uluslararası İstanbul VegFest 2020 programı açıklandı

Türkiye’de veganlık bilincinin etkinleştirilmesi ve geliştirilmesi için 20-21 Haziran tarihlerinde 10 hayvan hakları örgütünün organizasyon paydaşlığında gerçekleştirilecek olan Uluslararası İstanbul VegFest 2020’nin programı açıklandı. 

Video konferans yoluyla düzenlenecek vegan festivalde, dokuz panel ve altı atölyenin yanı sıra müzik performansları, video ve belgesel gösterimleri olacak. Katılımcıların konuşmaları, festival boyunca profesyonel tercümanlar aracılığıyla eşzamanlı olarak Türkçe ve İngilizceye çevrilecek.

Festivalin web sitesi ve @vegfestist sosyal medya hesaplarından paylaşılacak Zoom bağlantısı üzerinden 20 ve 21 Haziran tarihlerinde ücretsiz olarak izlenebilecek festivalin katılımcılarıyla ilgili bilgiler ve ayrıntılı program akışı yine festivalin web sitesinde ve sosyal medya hesaplarında.

Uluslararası İstanbul Vegfest 2020 programı

20 Haziran Cumartesi

11:00 | Açılış Konuşması | Ebru Arıman | TVD Başkanı ve Kurucusu

11:30 | Atölye: Yoga | Sema Gökırmak | Antalya Yoga

12:00 | Atölye: Nasıl Yapılır: Raw Vegan Truffle Yapımı  | Ebru Dündar | Cico Cebali Kurucusu

12:30 | Konuşma: Veganlığa Canlandırıcı Yaklaşım | Canay Atalay | Conscious Learning Tribe Eş Kurucusu

13:00 | Konuşma: Veganlarla Alay Eden 33 Yıllık Bir Etoburun Hikâyesi | Sertaç Aktan |  Gezeteci & Yazar

13:30 | Panel: Sağlık Sektörünün Veganlığa Bakış Açısı | TRT Haber spikeri Oya Eren moderatörlüğünde İç Hastalıkları Uzmanı ve Kardiyolog Dr. Murat Kınıkoğlu ile İç Hastalıkları & Gastroenteroloji Uzmanı Dr. Munkhtsetseg Banzragch-Yağcı katılımıyla

14:30 | Konuşma: İdealistler: Dünyayı Her Seferinde Bir Fikirle Değiştirmek | Federico Callegari | Voicot & #Difusionv Eş Kurucusu

15:00  | Konuşma: Türcülük ile Diğer Zulüm Biçimleri Arasındaki Bağlantı | Pattrice Jones | VINE Sanctuary Eş Kurucusu & Koordinatörü

15:30 | Panel: Kuir Vegan Tahayyüllerimiz | Hayvan Hakları İzleme Komitesi Koordinatörü Fatma Biltekin moderatörlüğünde İstanbul Vegan İnisiyati’nden Vegan Aktivist Ezgi Dilara Akdağ, 28. İstanbul LGBTİ+ Onur Haftası Komitesi Gönüllüsü Refika Kortun ve Cinsel Şiddetle Mücadele Derneği’nden Vegan Aktivist Özge Özgüner katılımıyla

16:30 | Konuşma: Beslenme ve Sağlık Arasındaki Bağlantı | Dr. Neal Barnard | Sorumlu Tıp Doktorları Komitesi (PCRM) Kurucusu

17:00 | Panel: Ön Saflarda Mücadele Eden Kadınlar: Edinilen Ders ve Deneyimler | Animal Save Movement Koordinatörü Ayşe Deniz Kavur moderatörlüğünde, Veteriner Hemşire Shakira Free Miles, Hayvan Hakları Aktivisti Michalle Berghäll, Meat the Victims Kurucusu Leah Doellinger ve Hayvan Özgürlüğü Aktivisti Shivonne Engen katılımıyla

18:00 | Sevgi ve Kurtuluş Hikâyeleri: Hayvan Foto Muhabirliği | Jo-Anne McArthur | We Animals Media Kurucusu

18:30  | Konuşma: Animal Save Movement Hareketinde Tolstoy’un Etkisi | Anita Krajnc | The Animal Save Movement Kurucusu

19:00  | Sunum: Küresel Hayvan Özgürlüğü Hareketinin Bir Parçası Olmak | Doğa Giray | Save Movement Türkiye Organizatörü

19:30 | Konuşma: Konu Kapanmıştır: Vegan Yaşam Sağlıklıdır | Didem Varol | Bütünsel Bitkisel Beslenme

20:00 | Konuşma: İnsan Dışı Hayvanlar için Verdiğimiz Hukuki Mücadele | Steven M. Wise |  Nonhuman Rights Project Kurucusu & Başkanı

20:30 | Panel: Türkiye’de Hayvan Hakları Aktivizmi | Animal Save Movement & Mutlu Vegan’dan Pozitif Psikolog Öykü Büyükdere moderatörlüğünde İstanbul Vegan İnisiyatifi’nden Vegan Aktivist Doğa Altınsay, TVD Kurucusu ve Başkanı Ebru Arıman, Hayvan Hakları İzleme Komitesi Koordinatörü Fatma Biltekin, Hayvanlara Adalet Derneği Başkan Yardımcısı Av. Melike Özdemir ve Yunuslara Özgürlük Platformu Eş Kurucusu & Sözcüsü Öykü Yağcı katılımıyla

21 Haziran Pazar

11:00  | Atölye: Meditasyon | Itır Binay | Dharmacharini Varadhi

11:30  | Sunum: Vegan Akademi Projesi | Eşref Balcı | TVD Yönetim Kurulu Üyesi & Etkinlik Koordinatörü

12:00  | Panel: Herkes için Vegan Aktivizm: Covid-19’dan Çıkarılacak Dersler | Think Like A Vegan yazarlarından Emilia Leese ve Citizen Kind Kurucusu Emma Osborne katılımıyla 13:00  | Konuşma: İnsan Nedir? İnsan ve Hayvan Arasındaki Şeffaflaşan Sınırlar | Filiz Mungan | Çizer & İç Mimar

13:30  | Panel: İnsancıl Bilim, İnsancıl Eğitim ve Yenilikçi Alternatifler | Deneye Hayır Derneği Başkan Yardımcısı Dr. Oğuzcan Kınıkoğlu moderatörlüğünde InterNICHE Koordinatörü Nick Jukes ve Bezmiâlem Üniversitesi Hastanesi Gastroenteroloji Anabilim Dalı Başkanı Prof. Dr. Hakan Şentürk katılımıyla

14:30  | Atölye: Ev Yapımı Vegan Temizlik Alternatifleri | Itır Kaşıkçı | Zehirsiz Ev Zulümsüz Emek Kollektifi (zeVzek) Kurucusu

15:00  | Panel: İklim Krizi ve Veganizm | Açık Radyo Programcısı Işıl Karaelmas moderatörlüğünde Biyoçeşitlilik Uzmanı & FFL Eğitmeni Canan Orhun ve Fridays For Future üyesi Kayra Balıkçı katılımıyla

16:00  | Konuşma: COVID-19 Kapsamında Gıdayı Yeniden Değerlendirmek | Dr. Neal Barnard | Sorumlu Tıp Doktorları Komitesi (PCRM) Kurucusu

16:15  | Konuşma: Hayvan Kullanımı ve Küresel Salgınlar | Dr. Michael Greger | Tıp Doktoru & Klinik Beslenme Uzmanı

16:30  | Atölye: Evde Bahçecilik ve Kompost Yapımı | Nilgün Engin | Animal Save Movement Üyesi

17:00  | Panel: Sportif Performans ve Veganizm | TVD Başkan Yardımcısı Efe Cem Elçi moderatörlüğünde Bisikletçi Melih Şentürk, Yoga & Spor Eğitmeni Taylan Ural ve Sporcu Itır Uz katılımıyla

18:00  | Konuşma: Küresel Salgınlar ve Veganlık | Dr. Emrah Altındiş | Boston College Biyoloji Bölümü Asistan Profesor & Harvard Üniversitesi Tıp Fakültesi Öğretim Üyesi

18:30  | Atölye: Nasıl Yapılır: Vegan Muffin Yapımı | Şebnem Turhan | Gazeteci & Basit Vegan Kurucusu

19:00  | Konuşma: Farklı Yaşamlar | Hatice Doruyol ve Melih Onay | Vegan Aktivist & Atölye Ash Kurucuları

19:30  | Konuşma: Daha Güçlü Bir Hayvan Hakları Hareketi İçin 3 Strateji | Jake Conroy | The Cranky Vegan

20:00: | Konuşma: Duygusal Aktivizm | Shaun Monson | Earthlings & Unity Belgesellerinin Yönetmeni & Nation Earth Kurucusu

20:30 | Panel: Vegan Aktivizmde Vaka İncelemeleri | Hayvanlarla Dayanışma İnisiyatifi Yürütücüsü Bekir Gönen moderatörlüğünde Çanakkale Vegan İnisiyatifi’nden Vegan Aktivist İrem Kasap, Bursa Vegan İnisiyatifi’nden Vegan Aktivist Ulaş Günsoy, İzmir Vegan İnisiyatifi’nden Vegan Aktivist Can Demir ve Vegvorous Eş Kurucusu Vegan Aktivist Elif Nazlıgül Çınaroğlu katılımıyla

21:30  | Belgesel Gösterimi: Earthlings

Kategori: Duyurular

HaftasonuKöşe YazılarıManşetYazarlar

Ormanlar nereye gidiyor -2

Geçen hafta FAO’nun son verileri ışığında dünya ormanlarının genel durumunu ve coğrafi bölgelere göre dağılım ve değişimini gözden geçirmiştik. Kaldığımız yerden devam edelim.

Doğal ormanlar-ağaçlandırma ormanları

Toplam orman alanının %93’ü doğal yöntemlerle gençleştirilen ormanlardan oluşmaktadır. Ne var ki bu tür ormanlar 1990-2020 döneminde, hızı düşüyor olsa da azalmaktadır. Buna karşılık toplam orman alanının %7’sini oluşturan ağaçlandırma ormanları ile ağaçlandırılmış ormanlar[1] artmaktadır. Bu durum, geçen yazıda da belirttiğim gibi ekolojik işlevleri yüksek doğal ormanların azalmasını ekolojik işlevleri düşük ağaçlandırma ormanları ile dengelemeye çalışmak anlamına gelmektedir.

Korunan orman alanları

Dünya genelinde 726 milyon ha orman değişik statülerdeki korunan alanların sınırları içerisinde kalmaktadır. Bu miktar toplam orman alanının %18’ine karşılık geliyor. Hemen belirtmek gerekir ki, korunan alanların koruyuculuk işlevi korunan alan statüsüne göre ve ülkeden ülkeye değişmekte. Örneğin, ülkemizde sayıları son yıllarda hızla artan tabiat parklarının koruyuculuk işlevi olmadığı gibi, bu alanların diğer orman alanlarına kıyasla daha fazla zarar görmelerine yol açan geniş çaplı kullanımlara fırsat tanındığını akıldan çıkarmamak gerekiyor.

Korunan orman alanlarının miktarı 1990-2020 döneminde 191 milyon ha artmış durumda. Orman alanlarının oransal olarak en çok koruma altında olduğu kıta %31 ile Güney Amerika. En düşük olduğu kıta ise insan uygarlığının, endüstri devriminin ve ekonomik büyüme anlayışının merkezi olan Avrupa. Avrupa’da toplam orman alanının yalnızca %6’sı koruma altında, zira ormanlar Avrupa’da o kadar çok tahrip edilmiş durumda ki, koruma altında tutulmaya değer niteliklere sahip orman alanı diğer kıtalardan çok daha az. Var olan ormanların büyük bir bölümü yoğun şekilde işletilen ve doğallığını kaybetmiş ya da sonradan ağaçlandırmayla oluşturulmuş ormanlar.

Karbon depolama

Doğal ormanların azalmasına paralel olarak ormanların karbon depolama kapasitesi de azalıyor. 1990 yılında dünyadaki bütün ormanların yıllık karbon depolama kapasitesi 668 gt iken 2020 yılında bu miktar 662 gt’ye düşmüştür. Ortalama bir hektar orman alanının karbon depolama kapasitesi ise 163 tondan 159 tona gerilemiştir. Diğer yandan ormanların karbon depolama kapasitesinin en büyük kısmı, sanıldığının aksine bitkilerle değil, orman toprağındaki organik maddelerle ilgilidir. Aşağıdaki şekilde ormanların hangi unsurlarıyla ne oranda karbon depolayabildiği gösterilmektedir.

Diğer konular

• Yaklaşık 1 milyar 110 milyon ha orman primer orman niteliğinde. Yani yerel türlerden oluşuyor, gözle görülür bir insan etkisi yok ve ekolojik süreçler önemli ölçüde zarar görmemiş durumda. Primer ormanların %61’i ise yalnızca üç ülkede: Rusya, Brezilya ve Kanada.
• Yaklaşık 2 milyar ha ormanın uzun dönemli yönetim planları var. Yönetim planı bulunan orman alanlarının oranı Avrupa’da çok yüksek. Buna karşılık bu oran Afrika’da %25’ten Güney Amerika’da ise %20’den daha az. Bu, yönetim planı olmayan ormanların devamlılığının garanti altında olmadığı anlamına geliyor.
• 2015 yılı rakamlarıyla 98 milyon ha orman alanı orman yangınlarından etkilendi. Bu toplam orman alanının %4’üne karşılık geliyor. Daha da vahimi yangınlardan etkilenen ormanların üçte ikisi Afrika ve Güney Amerika’nın tropikal bölgelerinde.
• Yine 2015 yılında böcek ve hastalıklar ile aşırı hava olaylarından zarar gören orman alanı miktarı ise 40 milyon ha civarında.
• Ormanların %73’ü kamu mülkiyetinde. Kamu mülkiyetinin en yüksek olduğu kıtalar sırasıyla Avrupa, Asya ve Afrika. Güney Amerika, Orta ve Kuzey Amerika ile Okyanusya’da ise nispeten daha fazla özel orman bulunuyor. Kamu orman mülkiyeti oranının en düşük olduğu Okyanusya’da bile kamu mülkiyetinin oranı %50’nin üstünde.
• Ormanlardaki dikili ağaç serveti de azalıyor. 1990 yılında 560 milyar m3 olan dikili ağaç serveti 2020’de 557 milyar m3’e düştü. Ancak orman alanlarındaki azalmayı hesaba kattığımızda bir hektar orman alanındaki dikili ağaç servetinin 132 m3’ten 137 m3’e çıktığını görüyoruz.
• 1 milyar 150 milyon hektar orman alanı, yani toplam orman alanının %30’u birincil olarak odun üretimi amacı ile yönetiliyor. Buna yaklaşık 750 milyon ha civarındaki çok amaçlı yönetilen ormanları da katarsak odun üretimi yapılan orman alanı miktarı 2 milyar hektara yaklaşıyor.
• 424 milyon ha orman alanı öncelikli olarak biyolojik çeşitliliği koruma amacına ayrılmış durumda. Bu alanların 119 milyon hektarı 1990 yılından sonra bu amaca tahsis edildi.
• Öncelikli yönetim amacı toprak ve su koruma olan orman alanlarının toplam miktarı 339 milyon ha ve bu alanların 119 milyon hektarı 1990 yılından sonra ayrıldı.
• 188 milyon ha orman alanı ise öncelikli olarak rekreasyon, turizm, eğitim ve kültürel alanların korunması gibi sosyal hizmetlere tahsis edilmiş durumda. 2010 yılından itibaren bu amaca tahsis edilen orman alanı miktarı her yıl ortalama 186 bin ha artıyor.

Bu yazıyı geçen haftaki yazıyla birleştirip özetlemek gerekirse; dünya ormanları hem miktar olarak hem de kalite olarak azalıyor. Ormanlar gittikçe daha az karbon depoluyor, ormanların ekolojik işlevleri geriliyor. Yangınlar, hastalıklar ve aşırı hava olayları ormanlara daha çok zarar veriyor. Bu gidişi doğal ormanları korumadan tersine çevirmek mümkün değil.

Ağaçlandırmayla oluşturulan orman alanları kuşkusuz çok önemli ama bu alanlar doğal ormanların işlevlerini karşılayamıyor. Çok mu geç? Hayır, henüz değil. Umut var mı? Evet, elbette. Ama salt umut etmekle hiçbir yere varılmıyor. Ormanı savunan seslerin gerçekleri çok daha yüksek sesle, aklın ve bilimin ışığında ve elbette demokratik yol ve yöntemlerle haykırması gerekiyor. Çünkü bazıları ormanın sesine kulaklarını tıkamayı marifet saymaya devam ediyor.

*

[1] Ağaçlandırma ormanları yoğun olarak işletilmektedir. Diğer ağaçlandırılmış ormanlar, yoğun işletmecilik yapılmadığı için doğal ormanlara daha yakın bir yapı sergilemektedir.

Kategori: Haftasonu

HaftasonuKöşe YazılarıManşetYazarlar

Adana ve Mersin’in kabusu: Petrokimya fabrikaları

Hindistan‘ın Andhra Pradesh kentinde bulunan, Güney Kore şirketi LG Polymers’e ait plastik polimer üretim tesisinden, çevre sakinleri uyurken bir gaz sızıntısı gerçekleşti. Bu gaz kaçağının ardından en az 11 kişi öldü ve yüzlerce kişi de hastaneye kaldırıldı.

Güney Koreli LG’ye ait bir plastik fabrikası, 7 Mayıs Perşembe günü saat 03:00’te çevre yerleşim alanına köpük türündeki plastiklerin de yapımında kullanılan stiren gazı sızdırmaya başladı. Gaz sızıntısına bazı insanlar uykularında yakalanıp oldukları yerde bayılırken, bazıları ise sızıntıyı fark edip bölgeden uzaklaşmaya çalışmışlardı. Yetkililer sızıntının, işçilerin koronavirüs önlemleri kapsamında kapattıkları tesisi, kısmi olarak yeniden açtıkları esnada, 5.000 tonluk iki tankta meydana geldiğini söylediler. Sızan gaz yaklaşık 3 km’lik bir yarıçapa yayılmış ve çevredeki yerleşim yerleri üzerinde adeta bir gaz battaniyesi oluşturmuştu.

İlkinin ardından ikinci bir sızıntı, ertesi gün sabah meydana geldi ve ortaya çıkan korku ve panikten dolayı binlerce insan yollara döküldü. Visakhapatnam bölgesinde bir itfaiye görevlisi olan N. Surendra Anand, fabrikanın 5 kilometrelik yarıçapındaki insanları önlem olarak evlerinden alarak otobüslere taşındıklarını söyledi. Endüstri bakanı M.Goutham Reddy ise “İlk bilgilerimiz, işçilerin sızıntı başladığında bir gaz depolama tankını kontrol ettikleriydi. Tam kapsamlı bir soruşturma tam olarak ne olduğunu açığa çıkartacak” dedi. Yüzlerce kişi gaza maruz kalma belirtileri ile hastanelere başvurdu. İhmal nedeniyle LG’ye soruşturma açıldı.

Evden toplanan cesetler, hastaneye yığılan’kurban seli’

Eşi ve iki oğluyla birlikte fabrikadan 500 metre uzaklıkta yaşayan 38 yaşındaki MG Reddy, sabah saat 4’te gözlerinde yanma hissiyle uyandığını fark etti. Hükümetin bölgede koronavirüs için dezenfektan ilaçlaması yaptığını düşünüp tekrar uyuyan Reddy, “Ama sabah 6’ya doğru köydeki herkes çığlık atıyordu ve koşuyordu, bu yüzden ben de ailemi alıp kaçtım. O kadar çok insanın sokakta yerde oturduğunu ya da çığlık attığını gördüm. Yolda yatan birçok insan vardı ama kimseyi kurtarmayı düşünemedim, sadece ailemi kurtarmayı düşünebilirdim” dedi.

Bölgeden gelen video görüntüleri, kaldırımlar ve yollarda, kucaklarında cansız çocuk bedenleri taşıyan ebeveynlerin çığlık atarak koştuklarını gösteriyordu. Visakhapatnam’da polis yardımcısı olan Swarupa Rani, olay yerine koşan memurların zehirlenme korkusuyla hızla geri çekilmek zorunda kaldıklarını söyledi: “Havadaki gaz o kadar hissedilirdi ki hiçbirimizin orada birkaç dakikadan fazla kalması mümkün olmamıştı.” Sabaha doğru, polis sızıntıya uykudayken yakalanan ve ölen çevre sakinlerinin cesetlerini toplamak için fabrikanın yakınındaki evleri kapı kapı dolaşıyordu.

Olay sırasında, 22 yaşındaki K. Anitha evinden çıktığını ve “insanların neden yerde yattığını anlayamadığını” söyledi. Kısa bir süre sonra, gözlerinde ve boğazında yanma hissi hissettiğini ve kusmaya başladığını söyleyen Anitha “Uyandığımda hastanedeydim” dedi. Çevrede bulunan Kral George hastanesinde, olaydan etkilenen ve hastaneye kaldırılan yüzlerce kurbanla karşılaşan doktor Divya, kaos anını şöyle anlattı. “Birbiri ardına bilincini kaybetmiş halde getirilen bir kurban seli vardı. Bazıları kan kusuyordu…”

Bir tıp öğrencisi olan kurbanlardan biri ise aşırı dumandan dolayı çıktığı evinin balkonundan düşerek hayatını kaybetti. Aynı hastanede beyin cerrahı olan Dr. Surendra Kumar Chellarapu, ölen tıp öğrencisinin nefes nefese kalarak uyanıp, nefes almak için çıktığı odasının balkonundan aşağıya, dengesini kaybederek düştüğünü ve bundan dolayı da beyin kanaması geçirerek hayatını kaybettiğini belirtiyordu.

LG’nin fabrikasından sızan stiren gazına akut maruziyet durumunda solunumsal ve nörolojik semptomlar meydana gelir. Ayrıca stiren gazının yüksek dozları da öldürücüdür. Chellarapu, “Çoğu kusma, göz tahrişi, deri döküntüleri ve nefes alma problemlerinden mustarip binlerce yaralı olduğunu ancak birçoğunun tehlikeyi atlattığını” belirtti.

Visakhapatnam’daki neyse Mersin ve Adana’daki de o!

Kral George hastanedeki bazı doktorlar, bölgenin karantina altındaki alanlardan biri olduğunu ve aşırı hasta akınının, mağdurlar ile doktorlar arasında koronavirüs yayılmasına yol açacağından endişe duyduklarını belirttiler. King George hastanesindeki bir başka doktor olan Dr. Adarsh, “Burada yaşadığımız olay ambulanslarda, arabalarda ve hatta iki tekerlekli araçlarda çeşitli servislere koşuşturan kurbanların akınına benziyordu” dedi. “Bu hasta akını esnasında kişisel koruyucu ekipman giymek için bile zamanımız yoktu, sadece kurbanları kurtarmak için koşuşturuyorduk” diye de ekledi.

LG Şirketi tesisin gaz sızıntısının kontrol altına alındığını belirten bir açıklama yaptı ve “Ölenlere ve ailelerine en derin başsağlığı dileklerimizi ifade etmek istiyoruz. Teknik ekiplerimizi, olayın kesin nedenine ulaşmak için soruşturma makamlarıyla birlikte çalışmak üzere seferber ettik.” dedi

Olayın gerçekleştiği Visakhapatnam, Kalküta ve Chennai arasında bir sanayi liman kenti ve yaklaşık 5 milyon nüfusa sahip bir yerleşim yeri. Bölge birçok devasa kimya fabrikasının bulunduğu ve çevrecilerin sıkça endişelerini dile getirdikleri bir alan olmasıyla da biliniyor. 

Yukarıda anlattığım olay geçtiğimiz haftalarda Hindistan’da gerçekleşen plastik polimer fabrikası sızıntısının The Guardian gazetesinde yer alan haberinin kısmi çevirisiydi. Bu haberdeki Visakhapatnam isimli şehrin ismini Adana ve Mersin olarak değiştirip Hintli isimlerini Türkçe yapıp, patlamanın yaşandığı şirketin de ismini Rönesans Holding ve Tekfen olarak değiştirdiğinizde, Mersin ve Adana bölgesine kurulacak olan petrokimya fabrikalarının yaratacağı riskin de bir senaryosunu okumuş olursunuz. Her iki bölge de aşırı derecede patlayıcı özellikte olan propan gazının kullanılmasıyla üretilecek polipropilen fabrikasının riski altında. Varın gerisini siz düşünün.

Kategori: Haftasonu

Hafta SonuHaftasonuKöşe YazılarıManşetYazarlar

Neye normal diyoruz?

Sosyal medyada Covid-19 Normalleşme Planı’ başlıklı bir belge paylaşıldı. 4 Mayıs tarihli belgenin uygulanacak olan bir eylem planı olarak hazırlandığı ve Cumhurbaşkanlığı‘na sunulduğu anlaşılıyor. Bu belgede hangi yasakların ne zaman kalkacağı yer alıyor: Sosyal hayat, eğitim, ticaret, turizm, kültür, din, spor, ulaştırma, adalet… Üzerinde Cumhurbaşkanlığı forsu yer aldığına göre eylem planı resmi olmayan bir şekilde açıklanmış oldu. Ancak takvime göre de birtakım uygulamaların başlamış olduğu, bir bölümünde de farklılıklar olduğu görüldü.

Bu planda yer aldığı gibi 11 Mayıs’ta AVM’ler ve berberler, kuaför salonları açıldı. Ancak restoranlar, kafeler açılmadı. 27 Mayıs’tan itibaren yurtiçi ve yurtdışı uçuşlar, yolculuklar başlayabilecekmiş. 1 Haziran’da ise plajlar, kültür merkezleri, müzeler, sergiler. 12 Haziran’da camiler (cemevleri, kiliseler, havralar denmiyor ama herhalde onlar da olmalı). 15 Haziran’da sınır kapıları… 1 Temmuz’da konserler, falan filan… 

Bu planda tuhaf bir şekilde bu sürecin yönetimi ile ilgili taraflar, yöntemler, eylemler, konular yok. Bu süreçte örneğin yerel yönetimlerin önemli sorumlulukları var. Ancak tıpkı olağanüstü dönemde olduğu gibi, onların merkezi yönetimin temsilcilerinin altında yer almaları amaçlanmış gibi gözüküyor.

Normalleşme’nin tarafları

Soru şu: Kriz yönetiminde farklı özellikleri olan bir salgın topografyasını ortak kamu imkanlarıyla ve tek merkezden yönetmek gerekebilir. Ancak “reanimasyon” ya da “normalleşme” döneminin aynı yöntemlerle yönetilmesi mümkün müdür? Bu sürecin çok boyutlu, çok taraflı ve çok öncelikli olarak yapılandırılması gerekmez mi?

Yani “normalleşme” denen sürecin otokratik bir yönetim sürecinin sürdürülebilirliğini sağlamak için özellikle muğlak bırakıldığı düşünülebilir. Tıpkı 99 Depremi‘nden sonra merkezi yönetimin denetimi yeniden tesis ettiği uygulamalardaki gibi: 

  1. Tek özneli bir yönetim modeli tasarlanmış gibi bir izlenim veriyor.
  2. Çok katmanlı, katılımcı bir yapı tanımlanmıyor. Yerelde misyon odaklı bir organlaşma, yönetim planlarının hazırlanması, uygulanması gibi bir şey yok.
  3. İnşaat sektörü, v.s. için “eğitim programı” deniyor. Bu eğitimi Çevre ve Şehircilik Bakanlığı mı verecek? Yeni işkollarının oluşturulması, yeni ürün ve hizmetlerin geliştirilmesi, yerel katılımın sağlanması, yaratıcı enerjinin seferber edilmesi için çok katmanlı, çok aktörlü ve çok boyutlu bir yerelleşme planına ihtiyaç yok mu?
  4. Neden bu eylem planı niteliğindeki çalışmanın adı Covid-19 Normalleşme Planı? Bu başlık kadar içeriği de (tek boyutlu bir yönetim biçimiyle ilgili) “reaksiyoner” bir çağrışım yapıyor. Oysa bu krizin yönetimi yapıları gözden geçirmek için bir fırsat. Yeni, umut verici, yerelleşmeci…bir program olabilirdi, pekala.
  5. Temel eksikliklerden biri de bilgi yönelimli bir süreç için harekete geçireceği kurumlar, girişimler yok. Sağlıkbilimsel alandaki çalışılan ders, çabalar izole edilmiş, sürece yansımamış.
  6. STK’lardan yalnızca “değer zincirinde oluşacak boşlukların Türk üreticiler ile doldurulması” gibi bir başlıkta söz ediliyor. Burada piyasa aktörlerinin, çıkar amaçlı kuruluşların temsilcileri, sivil toplumdan anlaşılan.

Sonuçta bu planda aktif olarak özne olabilecek bir toplum yok, temsilci olduğu varsayılan iktidarın egemenliği var. İktidarların, temsilcilerin egemenliğini sağlayan bir toplum düzeni mi? Halkın egemenliğine dayanan bir toplum düzeni mi? Hangisinden yanayız?

Baştan başlayalım: 

Acil durum yönetimi yukarıdan birtakım kararların alınmasını gerektirir. Bir Bilim Kurulu oluşturulması gibi falan.  Geçici bir dönemdir bu. Kriz anlarında bilim kurullarıyla, bürokratik bir yöntemle tepeden kararlar alınması gerekebilir. 

Peki neden hayat kriz anındaki gibi yönetilmez? Neden şöyle denmez:  Ülkeyi, şehirleri, sağlığı, ekonomiyi… bilim insanları yönetseler ne harika olurdu…”  

Kamu katılıma açılmadığı takdirde kamu olamaz. Katılım, yönetimlerin kendilerini merkezine koydukları bir süreç değildir. “Normal” hayat bu yöntemle yönetilemez. İlişkiler çok daha karmaşıktır, ilişkili ve etkileşimli olması gerekir.

Nasıl bir gelecek?

İşte tam da bu nedenle bu süreçteki katılım anlayışımız nasıl bir yönetimden yana olduğumuz hakkında bir ipucu niteliğinde. Nasıl bir gelecek hayal ediyoruz?  Otokratik bir devlet mi? “Katılım” deyince piyasaya bırakılmış bir kamusal alan mı?

Yoksa her karar aşamasında katılımı, canlıları ve cansızları nesneleştirmeyen bir bilgi üretimini mi hedefliyoruz? 

Bu kriz sonrası yaşantımızla ilgili de bir ipucu niteliğinde: Kendimiz bilerek mi yaşayacağız yoksa nasıl yaşayacağımızı bizim adımıza başkaları mı bilecek? İlkelere, bilgiye ve kurallara ihtiyaç olduğu kesin. Ancak yönetimler kitleleri nasıl görüyorlar? Yaşamlarını, eylemselliklerini planlayıp, “doğrusu bu, bundan sonra böyle yaşayacaksın”

Önce neye “normal” diyoruz, buna bir karar vermeye çalışalım.

Normal dediğimiz, şehirsel hareketliliğin tamamen çıkar üzerine kurulduğu, araçsal bir bakışın hakim olduğu, bilimin de popülist politikalarla izole edildiği, iktidar aygıtı içindeki imtiyazlı bir grubun tıpkı bir ruhban sınıfı gibi bir işlev gördüğü bir durum. Bu nedenle kamu hayatı hiç bir zaman planlanamıyor, şehirsel mekan bu imtiyaz gruplarının muazzam bir gelir transfer ettikleri bir mücadele alanına dönüşüyor.

İktidar ile örtüşen “bilimci” bir yönetimle “teokratik” bir devlet arasında hiçbir fark yok. Çünkü bilim de her düzeyde sınırsız bir deneysellik gerektiriyor. Koruma uygulamalarında, planlama süreçlerinde görüldüğü gibi imtiyaz yapıları tarafından güç ve imtiyaz ilişkilerine sabitlendiğinde bilim olmaktan çıkıyor.

Bu nedenle bu plan taslağının bize “normal” diye neoliberal ekonominin otokratik yönetim modelini dikte etmeye çalışması hiç şaşırtıcı değil.

Kategori: Hafta Sonu

Hafta SonuHaftasonuKöşe YazılarıYazarlar

Yemek kitapları ne işe yarar?- Büşra Eser

Karantinada, evdeyken yemek pişirmeyi bugüne kadar kaç kişiden duyduk?

Pandemi, karantina ve sosyal izolasyon pek çok kişinin evde yemek pişirmeyi gözden geçirmesine yol açarken, evlerine dönüp yemek pişirmeyi yeniden keşfedenler yemek bloglarını ve tarifleri aşındırdı. Raflarda dekor gibi duran yemek kitaplarının sayfaları yeniden karıştırıldı [Geçen gün ben de evde altı saatlik bir elektrik kesintisi yaşayınca, fellik fellik reçete ve tarifini aradım, yemek kitabını belki ilk kez merak dışında bu kadar işlevsel kullandım:)]. Kimileri temin edilemeyen gıdaların da olabileceğini ilk kez fark etti, hayatlarının kırılganlığıyla tanıştı, kırılganlığa vakıf olduğunu sandı[i]

Öte yandan çoklarının aklına savaş, kriz ve kıtlık döneminde gıda ve beslenmeyi incelemek geldi. National War Museum[ii] gibi kaynaklar savaş dönemi fotoğraflarına ve yemek kitaplarına açık erişim tanıdı, kimi şefler dönemin ikonik tariflerini yeniden pişirdi. Tüm bunlar bu yemek kitaplarının farklı bir yüzünü gösteriyordu. Bu kitaplar önemli bir gereksinime cevap veriyordu: Teknik bilgi, ikame malzeme tavsiyeleri ve hayatı idame ettirme. 

Esasen, yemek kitapları ve yazarları ve aşçılar sosyal bilimlerde geniş bir araştırma& inceleme alanı. Arzunun Botaniği, Etobur-Otobur İkilemi gibi kitaplarıyla bildiğimiz Michael Pollan’ın aşçılığa dair şöyle bir tanımını hatırlıyorum:

İşte bu noktada masalcılara ve aşçılara ihtiyacımız var. Eğer tabağımızdaki monokültür, beraberinde tarlamızdaki monokültürü getiriyorsa, bunun tersi de doğru olabilir. Alice Waters gibi insanların çalışmaları sayesinde daha önce zenginlerin hizmetinde olan aşçılar, çiftçilerin ve besicilerin avukatı hâline geldi. Işıltılarını yaptıkları işe, savundukları ve hatta yetiştirdikleri bitki ve hayvanlara da yansıtarak parıldıyorlar. Harika bir domuz ya da marul üretmek güzeldir fakat iyi bir şekilde pişirilmez ve zevkle yenmezse kısa sürede piyasadan ve tarladan silinecektir. Bugün ABD’de türleri kurtaran lezzetleri yemek kültürüne dahil eden, gıda ekonomilerini yeniden kurarak bizi ileriye taşıyan aşçılardır.”

Pollan, çiftçileri ve tüketicileri birleştirecek bir gıda ekonomisi hayalinde, aşçıların yerini belirlerken; kendisini de “beni yemen daha iyi diyen türler adına” (s.33) konuşan bir masalcı olarak görmekteydi[iii].

Mayasız ekmeğin ‘ışıltısı’

Aşçılığa dönersek, “ışıltısını yaptığı işe yansıtan” kadar güzel bir tarif düşünemiyorum. Evet aşçılık aile, ilişkiler, kurduğumuz bağlar ve kendi bedenimizle ilişkimiz açısından önemli bir zanaat. Bugün de sağlık çalışanları için yiyecekler hazırlayan, evsizlere yemek dağıtımı için restoranını açan ya da “gerçekten gündelik” malzemelerle tarif verebilen aşçılarda da benzer bir ışıltı görebileceğimizi düşünüyorum. Mesela, bir malzemeyi hiç bulamadığımızda, markete çıkamadığımızda işin içinden nasıl çıkacağımızı, “mayasız ekmek” reçetesini paylaşan aşçının zanaatiyle bulduk.

Aşçılar ve yemek tarifleriyle ilgili geçmiş deneyimleri incelerken farklı kaynaklara, hikayelere de rastladım. Türkiye’ye dair bir şeyler okumak dönemi çalışan araştırmacılar sayesinde mümkündü[iv]. Ayrıca Refik Halit’i takip etmek de harp dönemi gıdalarını, ekmeğin ve makarnanın pahalılığını, kahvenin yokluğunu da gösteriyordu. Farklı coğrafyaların yemek kitaplarını araştırırken karşıma çok özel bir tür yemek kitabı çıktı: Savaş esirlerinin yemek kitapları…

Savaş Esirlerinin Yemek Kitabı [Prisoners of War Cookbook].

Savaş Esirlerinin Yemek Kitabı [Prisoners of War Cookbook], Ethel Mulvany isimli Kanadalı bir savaş esiri tarafından, Singapur’da esir edildiği hapishaneden çıktıktan bir yıl sonra, 1946’da yayınlattığı bir kitap. Kitabın başlığının devamı içeriğini de anlatıyor: Bu Singapur’daki Changi Hapishanesi’nde açlık çeken savaş esirleri tarafından yazılan tarifler koleksiyonudur[v]

‘Konuşarak pişirmek’

Manitoulin Adası‘nda 1904’te doğan Mulvany, bir sosyal hizmet uzmanı, sanat etkinliği koordinatörü ve öğretmen. İkinci Dünya Savaşı sırasında, kocasıyla birlikte askeri doktor olarak görevlendirildiği Singapur’a taşınır. Bulunduğu ada Japon ordusunun eline geçince Mulvany ile birlikte binlerce kalabalık ve kötü şöhretli bir hapishane olan Changi’de tutsak edilir. Mulvany, tutukluluğu boyunca diğer kadın mahkumlarla birlikte düzenledikleri hayali çay partileri ve ziyafetlerde birbirlerine anlattıkları hikaye ve tarifleri, gazete sayfalarındaki boşluklara yazar ve sonra bunları yayınlatma yollarını arar[vi].

Kitapta da görüldüğü üzere, İkinci Dünya Savaşı’nın zirvesinde, Changi’nin kadınları geliştirdikleri öğlen ve akşam toplantıları ritüellerinde hayali bir masa etrafında toplanıp, kendi mutfak belleklerine dalarak hayali ziyafetler gerçekleştiriyorlardı. Masalarında yiyecek yoktu; onlar bitmek bilmez bir açlıkla karşı karşıyayken sevdikleri yemeklerin tariflerini ve yiyecekleri tartışarak, günlüğe dahi izin verilmeyen bu hapishanede açlığın acısını hafifletmeye çalışıyorlardı[vii]. Onlarca kadın, belki saatler boyunca yemekler hakkında konuşup, karınlarını “kelimelerle” doyurmaya çabalıyorlardı. Aslında bu “konuşarak pişirmek” dünyanın dört bir yanında bulunan, İkinci Dünya Savaşı esirlerince sık başvurulan bir taktikti[viii]

Manitoulinli Bir Kız: Ethel Mulvany’nin Savaş Esirleri Yemek Kitabı.

Changi Hapishanesi toplantılarında tarifler şiirler gibi paylaşılmaktaydı. Audrey isimli hamile bir tutuklu ise bu mutfak şairlerinin en üretkeniydi. Endişelerinden ve açlık hissinden kaçmak için, kimi zaman karnabahar için İtalya’ya; şinitzel için Viyana’ya;  tatlılar için İngiltere’ye ve başka şeyler için Rusya’ya hayali yolculuklar gerçekleştiriyordu. Ama bu demek değil ki, bu toplantılara katılan kadınların hepsi bunca yurtdışı gezisine hevesliydi. Çoğu sadece evine, sade bir ekmeğe, sevdikleri bir yemeğin hatırasına dönmek istiyordu[ix].

Tahmin etmenin zor olmadığı gibi, Changi mahkumları hakkında konuştukları tariflerin malzemelerine hiçbir zaman sahip olmamışlardı. Mahkumlar açlıktan asla kurtulamamışlardı, sadece bu histen uzaklaşabilecekleri hayaller kurmaya çalışmışlardı. Bu hayaller içinde kendilerine istedikleri yerlere gidebilecekleri; hayal ettikleri yemekleri yiyebilecekleri, sevdikleriyle bir arada olmanın tadına varabilecekleri yollar bulmayı denemişlerdi[x].

Mesele evde yemek pişirmekten ibaret değil

Diğer savaş esiri yemek tarifi koleksiyonlarına benzer şekilde, Savaş Esirlerinin Yemek Kitabı da daha az parayla ya da ikame malzemelerle nasıl güzel yemekler pişirilebileceğini anlatan bir savaş dönemi kitabı değildi. Tam tersine, hayali şölenlerin baş tacı olan zengin şekerlemeler, tatlılar ve şık ana yemekler bu kitapta bulunmaktaydı. Bu, onlar için gerçeklikten kaçışın yolu olmuştu. Ayrıca, bu kadınlar yiyecek, aile ya da bir evin yokluğu ile tanımlanmak istememişlerdi. Aktardıkları bu tarifler aracılığıyla, tüm bunları yeniden yakalayacak bir görme biçimi geliştirmeye çalışmışlardı.

Bu açılardan Savaş Esirlerinin Yemek Kitabı, mutfak ve yiyecek üzerine kurulan düşlerin hayatta kalma aracı olması açısından kıymetli ve özel bir eser. Ancak rastgele seçilmiş de değil. Aksine yemek, gıda, kriz, yokluk üzerine konuşurken meselenin evde yemek pişirmekten, ikame malzemeler bulabilmekten ve bizden ibaret olmadığını hatırlamak için sadece küçük bir not.

*

[i] Kolluoğlu B. (Mayıs 10, 2020) Çatlak Zemin 

[ii] The National WWI Museum and Memorial, Dünya Savaşı Sergisi Aktaran: Smithson Magazine (Nisan 16, 2020)

[iii] Pollan, Michael. “Yeni Besin Zincirleri Oluşturmak Çiftçi, Aşçı, Masalcı”. Tohum ve Gıdanın Geleceği Üzerine Manifestolar. Çev. Aykız Doğan. Ed. Vandana Shiva. Sineksekiz Yayınevi, 2007.

[iv] Bknz: Savaş ve Mütareke Dönemi İstanbul Mutfağında Etsiz, Yağsız Yemekler”, Yemek ve Kültür, 43, (2016), 16-25

[v] Evans, S. (2015) “Culinary Imagination as a Survival Tool Ethel Mulvany and the Changi Jail Prisoners of War Cookbook, Singapore, 1942-1945,” Canadian Military History: Vol. 22: Iss. 1, Article 5. Available at: http://scholars.wlu.ca/cmh/vol22/iss1/5

[vi] CBC Radio, The Sunday Edition

[vii] Evans S. (2015)

[viii] Cara De Silva, “Introduction” in In Memory’s Kitchen: A Legacy from the Women of Terezin, trans. Bianca Steiner Brown, ed. Cara De Silva (New Jersey)

[ix] Evans, S ( Nisan 14, 2020) Active History  

[x] Adge

Kategori: Hafta Sonu

Hafta SonuHaftasonuKöşe YazılarıManşetYazarlar

Yeniden yabanlaştırma: Salgın günlerinde yabani çözümler-3

Mart sonu ve nisan başında yeniden yabanlaştırma konusuna giriş yapmış, ancak ara vermek zorunda kalmıştık. Şimdi oradan devam edelim.

Zihnim toplumun yeniden yabanlaştırılmasına ilişkin bir tanım yaparak başlamak yerine, neler yapılması gerektiğini anlamaya çalışarak bir tanıma ulaşmayı tercih ediyor. Çünkü amaç, asla fiyakalı bir tanım yapıp çözümü o tanıma uydurmak olmamalı. Bu pencereden bakarak ilerlemeye çalışalım. Ancak bunun uzun bir yol olacağını da bilmek gerekiyor.

Eric R. Wolf “Avrupa ve Tarihsiz Halkları”[1] adlı kitabında tek bir dünya kavramından hareketle ekolojik, demografik, ekonomik bağlara vurgu yaptıktan sonra şu soruyu yöneltiyor:

“Eğer her yerde bağlantılar varsa, o zaman neden dinamik ve karşılıklı olarak birbirleriyle ilişki içindeki olguları statik ve birbiriyle ilintisiz şeylere dönüştürmekte ısrar ediyoruz?”

Wolf kitabının hemen başında eserin ana tezini açıklarken, aynı zamanda insanlığın temel sorununa ilişkin bir saptamayı da dile getirmiş oluyor:

“Bu kitabın ana tezi, insan dünyasının karşılıklı olarak birbirine bağlı çeşitli süreçlerden oluşan bir bütün olduğu ve bu bütünlüğü parçalarına ayıran ama sonra yeniden bir araya getirmekte başarısız kalan araştırmaların gerçeği tahrif ettiğidir. “Ulus”, “toplum” ve “kültür” gibi kavramlar parçaları adlandırır ve adları nesnelere dönüştürme tehlikesini taşır. Yanıltıcı çıkarsamalarda bulunmaktan kaçınmak ve kavrayışımızı artırmak, ancak bu adları ilişki demetleri olarak görüp onları içinden çıkarıldıkları alana yeniden yerleştirerek mümkün olabilir.”

İklim krizi ve ekolojik sorunlar sınır tanımıyor

Yalnızca toplumbilimleri perspektifinden bakıldığında bile insanlığın sorunlarını uluslar, kültürler, toplumlar, Batı-Doğu, gelişmiş-gelişmemiş, Hıristiyan-Müslüman vb. alt katmanlara ayırarak ele almaya devam ettiğimiz sürece sağlıklı çözümler üretmemizin mümkün olmayacağı aşikar. Üstelik perspektifimizi doğa bilimleri ile genişlettiğimizde gezegenimizi insanlar ve ötekiler şeklinde ayırmanın ne derece yanlış olduğunun anlaşılmasının üzerinden epey zaman geçti. Yakın geçmişte ozon tabakasındaki incelme ve delinme ile asit yağmurları gibi olgular ekolojinin toplumsal sınırları tanımadığını ortaya koymuştu. Günümüzde iklim krizi ve tam da göbeğinde durmaya devam ettiğimiz Covid-19 salgını bu gerçeği tekrar tekrar hatırlatıyor bizlere. O halde hala ülkelerden ve sınırlardan daha ne kadar söz edeceğiz? Avrupa’da başlayan bir olma ülküsünü bütün dünyaya yaymak için kaybedecek zamanımızın kalmadığını daha ne kadar görmezden geleceğiz?

Transandantalizmin öncüsü sayılan Ralph Waldo Emerson Türkçeye “İnsandaki Mucize” olarak çevrilen kitabında[2] şöyle diyor:

“İnsanlar arasındaki fark çağrışım ilkelerinde yatmaktadır. Bazıları, nesneleri renklerine, ebatlarına ve başkaca görsel niteliklerine göre sınıflandırır, ötekiler temel özelliklerine veya sebep-sonuç ilişkisine göre. Aklın ilerleyişi, düşüncelerin daha açık hale gelmesine doğrudur, yüzeysel farklılıkları görmezden gelir. Şair, filozof ve aziz için her şey munis[3] ve kutsaldır, her olay fayda sağlar, her gün mübarek ve her insan ilahidir. Zira gözlerini yaşama dikmişlerdir, şartları ise hiçe saymışlardır. Her kimyasal madde, her bitki, her hayvan gelişiminde sebebin birliğini, dış görünüşün çeşitliliğini öğretir.”

Emerson’un sözlerinde altı çizilmesi gereken yerler var. Bunlardan birincisi yaşama odaklanmak. Diğeri ise sebebin birliği, dış görünüşün çeşitliliği. Bana öyle geliyor ki insanlığın tarihsel yanılgısı tam da bununla ilgili. Binlerce yıldır odağımıza yaşam yerine farklı değerleri oturttuk. Bunlar bazen inançlar oldu bazen soylar, bazen ülkeler oldu bazen uluslar, bazen itibar oldu bazense para; ancak hiçbir zaman yaşamı kutsallaştırmadı insanlık. Ve kutsal saydığı bu değerler için yaşamı hep ikinci plana itti. Uğrunda can verilecek değerler üretmek yerine can (yaşam) için değerleri yok etmeyi seçseydi insanlık, şimdi nasıl bir dünyada yaşıyor olurduk acaba diye düşünmekten alıkoyamıyorum kendimi.

Peki ya dış görünüşlerin çeşitliliğine (insan, hayvan, bitki, beyaz, siyah, büyük, küçük…) karşın sebebin birliği vurgusuna ne demeli? Sebebin birliği mi yoksa görünüşün çeşitliliği mi olacak önceliğimiz? Emerson’un sözleri sizde de hepimiz aynıyız çağrışımı yaratmıyor mu?

Hepimiz aynıysak bir olan sebep ne? Yaşamın tüm formlarının var olma sebebi nedir? Soruyu bir de şöyle soralım: Yaşamın bir sebebi olmak zorunda mı? Sebepsiz de olsa yaşam yeterince değerli değil mi?

Haftaya devam ederiz…

*

[1] Türkiye İş Bankası Kültür Yayınları, 2019. ISBN:978-605-295-872-8

[2] İkilem Yayınları, 2019. ISBN: 978-605-68953-1-9

[3] Cana yakın, sevimli.

Kategori: Hafta Sonu

Hafta SonuHaftasonuKöşe YazılarıManşetYazarlar

Bildiğimiz temiz havaların sonu

Ferahlık, deniz ve yaz üçlüsü kadar birbiriyle birlikte anılan başka bir üçlü daha yoktur. Sıcaklar başlayınca akıllara deniz, deniz denilince de akıllara ferahlık ve dinginliğin geldiğini her halde kimse inkâr etmeyecektir. Ferahlık da sağlıklı yaşam ile eş anlamlı olarak kullanılabilir. Bu bağlantıyı kuran ve deniz ile sağlıklı olmanın ilişkisini anlatan birçok çalışma mevcut. Mesela bunlardan birinde okyanus/deniz kenarına yakın olmanın ve sahilde zaman geçirmenin sağlık açısından önemli faydaları olduğu belirtiliyor. Denizin insanları daha huzurlu ve mutlu yaptığı da ayrıca belirtilmiş. ABD’de Hawaii’nin, Türkiye’de de Sinop’un en huzurlu, mutlu şehirler olarak anılmasının altında yatan neden de deniz olabilir. Bununla ilgili Amerikalı klinik psikolog Richard Shuster “İnsanların ezici bir çoğunluğu mavi renk ile sakin ve huzurlu olmayı ilişkilendirir. Çünkü okyanusa bakmak aslında beyin dalgalarımızın sıklığını değiştiriyor ve bizi de hafif bir meditasyon duruma sokuyor” tespitini yapıyor. Mavi rengin yaratıcılığı arttırdığına ait de birçok çalışmanın var olduğunu eklemekte fayda var.

Bizi sağlıklı yapan ve birçok açıdan iyileştiren bir doğal varlığa bizim yaklaşımımız ve davranışımız ise ibretlik. Kabaca sıraladığımızda bile önümüze padişah fermanı gibi bir liste çıkıyor. Bunlardan bazıları;

  • Karbon salımı ile okyanusların asitleştirilmesi,
  • Petrol kirliliği,
  • Plastik kirliliği,
  • Aşırı avcılık,
  • Derin deniz madenciliği,
  • Kıyı talanı, vb.

olarak sıralanabilir. Bu listeyi ayrıntılandırıp uzatmak mümkün. Bunların içinde en önemli olan ikisi okyanus asitleşmesi ve plastik kirliliği. Her ikisi de kısa vadede hem denizleri hem de karasal ortamı ciddi anlamda tehdit edecek düzeye erişmiş olacak.

“İyilik yap denize at” deyimini de bu bağlamda değerlendirmek mümkün. Karşılıksız iyiliğin kaynağı deniz olduğu için ait olduğu yer de yine deniz. Yoksa kimse kendisine bu kadar kötülük yapana bu kadar kaynak sunmaz. Bana göre insanoğlunun doğaya yaptığı kötülüklerin hepsi eşit derecede. Birinin diğerinden daha kötü olduğunu iddia etmem pek doğru değil. Ancak birinin daha aptalca bir kötülük olduğunu iddia etmekte bir sakınca yok. İşte bu en aptalca kötülük; plastik kirliliği! Çünkü ancak aptallar yılda 12 milyon tona kadar plastik çöpü yaşam kaynağı olan bir alana dökebilir.

Plastik kirliliğin denizel yaşama ne derece etki yaptığını önceki yazılarımda detaylıca anlatmıştım. Ancak bu etkilerin detayları her gün öyle bir çeşitleniyor ki sürekli olarak eklemeler yapmak gerekiyor.  Üstelik bu etkiler denizel ortamın kendisiyle sınırlı kalmıyor. Dünya birbiriyle bağlantılı ekosistemlerden oluştuğu için denizde oluşan bir problem, ona yapılan bir kötülük diğer ortamları da bir şekilde etkiliyor. Nitekim Fransa’nın Atlantik kıyılarında gerçekleştirilen bir çalışmada, denizleri kirleten mikro ve nanoplastiklerin, dalgalar neticesiyle oluşan köpük ve baloncuklarla birlikte atmosfere karıştığını ortaya koydu. Geçtiğimiz günlerde yayınlanan bu çalışmada gösterildiği üzere, dalga aktivitesi ve baloncuk çıkışının yoğun olduğu denizel alanlardan atmosfere karışan önemli miktarda mikroplastiğin denizden karaya doğru esen rüzgarlarla taşınabileceğini de unutmamak lazım.

Yani siz temiz bir hava almak için deniz kenarına yürüyüşe çıktığınızda, daha önce içinden su içtiğiniz ve attığınız pet şişeden, kullandığınız tek kullanımlık plastiklerden ya da giydiğiniz polyester elbiseden koparak denize karışan mikroplastikleri de soluyor olacaksınız. Bir nevi bildiğimiz temiz havaların da artık sonu geldi diyebiliriz. Bunun böyle olduğunu Tibet platolarındaki, kutuplardaki ve Alplerdeki ortamlarda bulunan plastiklerle birlikte görmüştük.

Artık bir nevi denizin size, sizin yarattığınız çöplüğü kusarak geri göndermesi gibi bir durum söz konusu. Yani bizden onlara giden her türlü çöpü bize balıkla, midyeyle, tuzla ve hatta havasıyla geri veriyor.  Durumun vehametini kavramamız için doğanın daha ne yapması gerekiyor, açıkçası bilemiyorum.

Plastiksiz kalın.

Kategori: Hafta Sonu

Hafta SonuHaftasonuKöşe YazılarıManşetYazarlar

Korona krizinde ev halleri

Korona krizi döneminde “Evdekal” durumu bizi ya ev ya hastane arasında seçim yapmaya zorunlu kılıyor. Şanslı orta sınıf bazılarımız panik halinin nesneleşmesi nedeniyle fiziki ve ruhi sağlığına odaklanırken (hayat yeni normale dönse de) bazılarımızın korku hallerinin nesneleşmesi  süreceğe benziyor. Evin kadın için anlamı toplumsal iş bölümü gereği her gün yaşamın yeniden üretildiği yerdir.

‘Hayat eve sığar mı?’ 

Ev; ekolojik bir ev dahi olsa dört duvar arasıdır. Gökyüzünü ancak pencereden ya da balkondan ve hatta en iyi ihtimalle bahçemizden görebiliriz. Çevresi yine sınırlıdır veya sınırlarla çevrilidir. Ev içinde kararların nasıl alındığı önemli bir gösterge de olsa, tahakküm altına alınanların yaşamı orada dört duvar arasında daha da çaresizliklerle doludur. Elbette sokağa çıkınca da bu dört duvar arası toplumsal değer yargılarıyla devam edebilir. Ancak buyruklarla dört duvar arasında kalmanın çaresizliğine bakalım isterseniz.

Ekolojide karasal ve sulak ekosistemler arasında ekoton dediğimiz geçiş zonları vardır. Buralarda farklı enerjiler birikir ve oluşmaya devam eder. Dokunulmadığı (sürülme ve çapalama gibi) sürece en muhteşem bitkiler orada yetişir. Kelebek, arı gibi çeşitli tozlayıcılar orayı daha sık ziyaret eder. Toplumsal açıdan bakarsak da insan ekosistemlerinde de ekotonlar mevcuttur. Hatta en yaratıcı kişilerin oradan çıkma olasılığı yüksektir. Çünkü sınırlarda tutunmak zordur. Her yönüyle dirençli olmayı da gerektirir.
Toplumsal cinsiyetin kadın aleyhine örüldüğü bir toplumda kadın açısından dört duvar arasındaki yalnızlık ise bunların hiçbirine uymaz. Çünkü orası özel alandır. Kamusal alandan yalnızca sınırlarıyla değil, bir de toplumsal değerlerle kadına zırh örülmektedir. ‘Kol kırılır yen içinde kalır’ benzeri söylemlerin kültürümüze dahi işlediğini anımsayalım… Özel alanda olanlar gizlidir kimsenin bilmemesi gerekir. Dolayısıyla ne kadar cesaretli olursa olsun yaşadıklarını dile getirebilen kadınlar çok sınırlıdır.

Her krizin toplumsal cinsiyet yönü vardır

1997 yılında patlak veren Asya krizi’nde Asya Kaplanları çökerken krizin faturasının kadınlara çıkartılmaya çalışıldığını dönemin feminist araştırmacıları ortaya koymaya çalışmıştır. Kadınlara ekonomik kriz döneminde, “Erkeklerinizin cinsel arzularını yükseltin ki; krizden çıkabilelim” çağrısı yapılabilmiştir. Sanki kadınlar fiziki ve duygusal yönden hiç etkilenmeyen yaratıklardır. İstatistikler, dünyanın farklı ülkelerinde ev içi şiddet vakalarının korona döneminde yüzde 20 ile 40 arasında artış gösterdiğini kaydediyor. İstanbul Emniyet Müdürlüğü’nün verilerine göre Mart 2020’de ev içi şiddet vakalarında Mart 2019’a kıyasla yüzde 38,2’lik artış olduğu belirtiliyor. Bu durum kriz dönemlerinde patriyarkanın köklerini daha da derine indirme fırsatıdır.

Sağlık sisteminin üzerine binen yük ve okulların kapanması sebebiyle hane içerisinde hastalar, yaşlılar ve engelliler dikkate alındığında bu olasılık fazlasıyla doğrulanmış olur. Kısacası çekirdek ailenin yükselişiyle ev, artık otantik ve romantik bir yer olmaktan çıkmıştır.

Hal böyleyken mahremiyet kalesi ev, toplumsal iş bölümü gereği erkekler için bir dinlenme ortamıdır. Ev kadınlar için yaşamın yeniden üretildiği alan olma itibariyle neredeyse 24 saat işin tükenmediği bir yerdir aynı zamanda. Ev-içi yaşam pratikleri, bulaşık/çamaşır/bakım/temizlik/yemek döngüsündeki yaşamın yeniden üretim etkinlikleri “çifte yük”tür. Türkiye’de ise kırsal kesimdeki kadının toprağa bağlı yaşam sorumluluğunu da dikkate alırsak sınıfsal duruma göre bu sayı neredeyse beş kata ulaşabilmektedir.

Evdekal olgusuna kadın düşünürlerin gözüyle bakış

Silvia Federici.

İtalyan özgürlükçü Marksist ve feminist Silvia Federici “Kapitalizm Yeniden-Üretim ve Karantina” adlı konuşmasında küreselleşmenin ve neoliberal politikaların esnek iş politikası üzerinde duruyor. Dolayısıyla ‘kadın en önce gözden çıkarılabilen gruptadır’ diyor. Kriz sonrası işe yeniden dönüşün daha da zor olması nedeniyle krizin ekonomik yükünü en fazla kadınların çektiğine işaret ediyor. Küresel kapitalizmde birçok işin (sendikasız vb) kadınsızlaştırıldığına da değiniyor. Kriz sonrası gıda ve üretim-tüketim zincirine de değinerek artık kentli kadının kırdaki kadınla gerçek bir bağ kurması gerektiğine işaret ediyor.

Trump rejiminde ekonomik ve sosyal krizler nedeniyle ABD’li feminist Rebecca Solnit, 7 Eylül 2020’da Guardian’da yayınlanan yazısında girişte, “Değişim mümkün olmakla kalmaz, artık bizi önüne katar götürür” diyor. Solnit ayrıca korona krizi nedeniyle “biz” tanımımızın değişebildiğini, benlik algımızın bizi saran dünyadan geldiği için yeni bir “biz” uyarlaması içerisinde olduğumuzun da altını çiziyor.

Hintli tohum özgürlüğü aktivisti ve ekofeminist Vandana Shiva ise bu dönemde hayatın yeniden üretimi kapsamında kadının üretimdeki bilgi ve becerinin küresel kapitalizm tarafından yok edildiğine bir kez daha parmak basıyor. Biyoçeşitlilik için yerele ve yerel bilgiye dönülmesi gerektiğine ve gıdanın laboratuvarlarda değil doğada duyu organlarımızla üretim yaparak üretim yapılması gerektiğine işaret ediyor. ‘Annelerimizin, büyük annelerimizin bize öğrettiği yöntemleri geri getirmeliyiz’ deyip kadının bilgi birikimine ve becerine itibar katmanın önemini vurguluyor.

Evdekal durumu her ne kadar ekonomik krizi tetiklediği görünse de toplumun evdekal pratiğiyle kadınsılaştırılmaya çalışıldığı ve edilgen kılınmaya çalışılacağı ortadadır. Feminizmin en önemli şiarının ise “özel olan politiktir!” olduğunu anımsayalım.

Dört duvar arasında yaşanan her şey aynı zamanda toplumsal alanın uzantısıdır ve politiktir. Günlük politikada ciddi bir yeri olmalıdır. Eril politikaların uzantısı nedeniyle evinde korku içinde yaşayıp üreten ekonomide kayda geçmeyen kadın emeği ve saygınlığı çeşitli açıdan vahim durumdadır. Korona krizinde bu durum tüm yönleriyle incelenmelidir.

Küresel ölçekte tanıklık 

Bu krizin sevindirici olan bir yanı var. Küresel ölçekte ilk kez bir kriz durumunda kadınlar kendi toplumsal cinsiyet analizlerini adım adım yapıyor ve kayda geçiriyor.

O halde ev ‘Oikos’ aynı zamanda yeryüzü demek. Yaşadığımız yerin/evimizin iyileşmesi  için erkeklere (eril yapılara) daha  fazla sorumluluk düşmektedir. Çünkü feminizm herkesi özgürleştirir. Ev içinde olup bitenler, kamusal alana taşınıp kolaylıkla tartışılıp herkesi her cinsi özgürleştirecek şekilde yasalara bağlanmalı. Korona krizi ve diğer krizlerde ev durumu romantik kılınamaz. Aborjin bir kadın arkadaşımın söylediği sözleri hatırlatarak sonlandırayım; “Evi biz sadece uyumak için kullanırız. Hatta hava iyiyse onu da yapmayız. Yıldızlara bakarak uyumayı tercih ederiz” 

Dolayısıyla benim için ev; kendimi güvende hissettiğim yer olarak bir kent bostanı, kolektif bir çiftlik, bir oikostur.  Yüz yüze ilişkilerle doğrudan demokrasinin yürütüldüğü bir yerdir!

(Bu yazı ilk kez Sivil Sayfalar’da yayımlanmıştır.)

Kategori: Hafta Sonu

Hafta SonuHaftasonuKöşe YazılarıManşetYazarlar

2070’de 3.6 milyar iklim mültecisi

Uzun bir yazının özeti ile başlayayım: Ülkemizde ve dünyada bilim gazeteciliğine acilen ihtiyacımız var. Aksi halde kendisini bilimsel hissettiren iyi veya kötü niyetli birçok yazı ve haber ile boğuşarak doğruyu yanlıştan ayırmaya çalışacağız. Özellikle de iyi niyetle yapılmış haberlerin bilimsel içeriği çok daha iyi anlamalarına gerek var. 

Geçtiğimiz hafta saygın bilimsel dergilerden Proceedings of the National Academy of Science’da bir makale yayımlandı. Temelde bu makalenin konusu çoğu haber kanalının dikkatini çekecek biçimdeydi: Eğer böyle gidersek, 2070 yılında 3,5 milyar insan iklim açısından yaşamaya uygun koşullara sahip olmayan yerlerde yaşamak zorunda kalacak. Çoğu haber kanalı da bu makaleyi benzer şekilde duyurdu, çünkü bugünkü dünya nüfusunun yaklaşık yarısı 50 yıl içerisinde yaşanmaz hale gelecek yerlerde yaşayacaksa, bunun haber değeri vardır.

Yalnız bu haber bu biçimde sunulduğunda hemen tepkiler de gelmeye başlar, özellikle de iklim değişikliği karşıtlarından: “Gene abartıyorsunuz”, “50 yıl içerisinde dünyanın yarısının yaşanmaz hale gelmesi komik bir iddia”, “Olası senaryolar arasında en kötüsünü seçiyorsunuz, halbuki makalede çok daha olumlu iki senaryo daha var, onların sonuçlarını neden kullanmıyorsunuz?” v.b.

Konuya uzak ve olayı sadece basından takip eden biriyseniz bu yorumlarda hemfikir olmanız da gayet kolay. Doğal olarak en kötüyü düşünmek istemiyoruz, çoğumuz “yok mu bunun bir orta yolu?” diyenlerdeniz. İşte tam da bu nedenle bilimin anlaşılır bir dille ve doğru olarak anlatılması son derece kıymetli.

Afrika’nın Asya’nın nüfusunu yakalaması bekleniyor

Şimdi gelelim konumuz olan makaleye. Öncelikle, dünya nüfusunun nasıl ve nerede artacağına dair ortaya atılmış görüşler var.  Bu görüşleri değişik başlıklar altında sınıflandırmak mümkün, bilim insanları da son senelerde gelecekle ilgili öngörüleri bu şekilde sınıflandırıyorlar. Ekonominin hızlı gelişmesi, yavaş gelişmesi, küreselleşme, kaynak kullanımı, eğitim gibi değişik unsurları hesaba katarak bugünden 2100 yılına kadar toplum yapısının nasıl değişeceğini ortaya koymaya çalışıyorlar. Bu öngörülere göre insan nüfusu da  2070 yılına kadar hiç artmayacak olsa 7,8 milyar olacak, böyle artmaya devam ederse de 11,14 milyarı bulacak. Olası artışın da en başta Afrika’da gerçekleşmesi bekleniyor. Yani Afrika’nın nüfusunun bu yüzyılın sonuna dek Asya’nın nüfusunu yakalaması bekleniyor.

İkinci önemli konu ise insanların hangi sıcaklıkları sevdikleri ile ilgili. Bu makalede yapılan çalışma bundan 6 bin sene önce insan yoğunluğunun hangi iklim koşullarında yaşadığını, 500 sene önce nerede yaşadığını ve günümüzde nerede yaşadığını hesaplıyor. Bu hesaba göre de insanlar senelik ortalamanın 11-15 derece arasında olduğu bölgeleri tercih ediyorlar. Bu sayının biyoloji ya da fizyolojiyle bir alakası yok. Sadece, bizim yetiştirdiğimiz bitki ve hayvanlar ile biz  bu sıcaklıkları tercih ediyoruz.

Doğal olarak, insan nüfusunda ciddi artış beklediğimiz tropik bölgelerin ortalama sıcaklığı 11-15 derece aralığının çok daha üzerinde. Yani, hiç küresel ısınma olmasa bile, dünyadaki insan nüfusunun giderek artan bir oranı 11-15 derece aralığından daha sıcak bölgelerde yaşamaya başlayacak, çünkü nüfus oralarda daha fazla artıyor.

İklim modellerinin önemi

Bir de bu problemin üzerine iklim krizi biniyor. Dünyanın her bölgesinde sıcaklık rejimi değişiyor. Dolayısıyla, bugün 11-15 derece aralığında olan yerler bile gelecekte daha yüksek sıcaklıklara kayıyor. Ama sıcaklığın gelecekte ne kadar artacağını nasıl öngörebiliriz? Bunun için iklim modelleri kullanıyoruz. İklim modellerinin de en temel girdisi gelecekte atmosferde olmasını beklediğimiz karbondioksit oranı.

Gelecekte atmosferde ne kadar karbondioksit olacağını tahmin edebilmek çok zor bir problem olsa da gelecekte ne kadar karbondioksit olacağını söyleyecek olursak, atmosferin ortalama sıcaklığını hesaplayabilmek fazla zor değil. 1896 yılında bir İsveçli bilim insanı Svante Arrhenius ilk defa bu hesabı yapmış, bugün de gelişmiş teknikler, bilgisayarlar ve hesaplama yöntemleri kullandığımızda da aynı sonuca ulaşıyoruz. Yani bilim bu konuda yeterli bilgiye sahip. Atmosferde yaklaşık 550-600 ppm oranında karbondioksit olursa, atmosfer 1750 yılına göre 5-6 derece ısınır.

Bugün atmosferdeki karbondioksit oranı 418 ppm ve bu değer düzenli bir biçimde her sene 2 – 3 ppm artıyor. Bu artışın engellenmesi için uluslararası anlaşmalar yapılıyor. Bunların en yenisi olan Paris Anlaşması’na tüm devletler tamamen uysalar bile küresel ortalama sıcaklığın 3,0 – 3,5 derece arasında artması bekleniyor. Yani herkes kurallara uyacak olsa karbondioksit salımlarının ne kadar azalacağını biliyoruz. Buradan 2070 yılında atmosferde ne kadar karbondioksit olacağını hesaplayabiliriz, bu değeri kullanarak da sıcaklığın ne kadar yükseleceğini anlarız. Bilim insanlarının “Her Şey Şimdiki Gibi Devam Ederse…” (Business as Usual) dedikleri senaryo, yaklaşık olarak buna yakın bir değer veriyor bize. Bu senaryoya göre 2070 yılında ortalama sıcaklığın 3,2 derece artacağı düşünülüyor.

Tüm bu verileri topladığımızda da 2070 yılında 2,7 – 3,6 milyar insanın yukarıda söylediğimiz 11-15 derecelik sıcaklık aralığında yaşayamayacağını görebiliyoruz. Burada da belirsizlik toplam insan nüfusu tahmininden kaynaklanıyor, en alt değer olan 8,2 milyarı alırsak 2,7 milyar insanın, en üst değer olan 11,14 milyarı alırsak da 3,6 milyar insanın 11-15 derece arasındaki sıcaklık bandının dışında yaşamak zorunda kalacağını görüyoruz. Bugün bile bakacak olsak, bu sınırlar arasında yaşayan insan sayısının 1 milyarın üzerinde olduğunu söyleyebiliriz. Hem o bölgelerdeki aşırı nüfus artışı, hem de iklim krizi eklendiğinde 3,6 milyar insanın hayatının çok zorlaşacağını görebilmek pek de zor değil.

Biliyorum sizleri çokça sayıya boğdum ve çoğumuz sayılardan fazla hoşlanmıyoruz. Ama ne yazık ki bilim için sayılar çoğunlukla vazgeçilmez. Ancak bu sayıları kullanarak gelecekte mücadele etmemiz gerekecek olan problemleri görebiliriz. İklim kuşakları kutuplara doğru kaydığında bugün 11-15 derece kuşağında olmayan çok sayıda bölge artık bu aralığa girmeye başlayacak. Bu da beraberinde göç sorununu gündeme getirecek. Özellikle de bu bölgelerdeki nüfusun azalma trendinde olduğu düşünülecek olursa çözümler de kolayca görülmeye başlanabilir. Yeter ki biz sorunlara değil çözümlere odaklanmaya başlayalım.

Kategori: Hafta Sonu

Hafta SonuHaftasonuKöşe YazılarıManşetYazarlar

Korona, biz ve gelecek-2

Bir önceki hafta, somut iki örnek olay üzerinden, küresel salgın ve kırımla ilgili ortaya çıkan yeni durumu ve boyutlarını, bizi nasıl bir yakın geleceğin beklediğini ya da bekleyebileceğini düşünmeye ve tartışmaya başlamıştık. Ancak sorunların oluşturduğu yumak, gerçekten çok fazla boyutunu birden aynı anda dikkate alarak değerlendirmeyi gerektiren ve geleceğe yönelik öneri geliştirmeyi güçleştiren yeni bir durum yarattı.

Aslında, dünyayı radikal bir biçimde değiştirdi. Kapitalizm, belki alıştığımız biçimleriyle geri gelmeyecek?

Değişimi ve nereye doğru yönelebileceğimizi değerlendirebilmek için hem içinde bulunduğumuz durumu doğru ve olabildiği kadar çok boyutu dikkate alarak hem de geleceği, yani bilinmeyeni, bir yandan olabilirlik/ yapılabilirlik çerçevesinden bir yandan da olmasını zaten istediğimiz ve olması için uğraş verdiğimiz politik-ideolojik –ekolojik düşünceler çerçevesinden bakarak düşünmek durumundayız. (Geliştirilebilecek öneriler, elbette bizler tarafından uygulanamayacak; ama geleceğe nasıl yöneleceğimiz ve gelecekle ilgili bakışımızı nasıl biçimlendirebileceğimiz bakımından düşündüklerimizin, yol gösterici bir işlevi olacaktır.)

Sol, ekolojist veya yeşil, demokrasinin geliştirilmesi için yaratıcı çabalar gösteren ve özgürlüklerin genişlemesiyle kamusal alanın ve kamusal alandaki yaşam deneyimlerindeki (gönüllü) müştereklerin keşfedilebilmesinin iyi bir arayış olduğunu düşünen bir bakış açısını, nasıl bir değerlendirme matrisiyle kavrayabiliriz? Nasıl bir gelecek, nasıl bir toplum, nasıl bir kent ve nasıl bir insan/ özgür birey ve nasıl bir ekolojik var olma biçimi, tarımda ve imalat sanayinde, hizmetlerde, nasıl bir üretim/ ne kadar üretim ve ne kadar teknoloji vb. konularında ne düşüneceğiz?

Küreselleşmiş bir dünyada gelişen bu büyük felaket, yani hem insan açısından ortaya çıkan kırım, hem de, büyük ekonomik kriz, ülkeleri içe kapanmaya ve ulus-devlet fikrine geri dönmeye yönlendirebilir. Bu da milliyetçilikler, yabancı düşmanlığı ve göçlere/ mültecilere karşı kapıları daha sıkı kapatmanın ve ayrımcı politikaların gelişmesi anlamına gelecektir. Avrupa’nın bazı ülkeleri, bunu zaten deneyimlemeye başlamış durumda…

Salgınla baş etmeye uğraşırken, kararların ulusüstü ya da uluslararası örgütler/ kurumlar ve ulus-devletler ölçeğinde merkezileşme ya da yerelleşme eğilimleri, yönetim birimlerinin federal ve özerk yetkilerini kullanarak ülke, kentsel bölgeler ya da kent yönetimi düzeylerinde uygulayacakları strateji ve taktikler ve ortaya çıkabilecek çatışmalar bakımından birçok şeyi bir arada düşünmek gerekiyor.

Önce, böyle bir küresel salgın ve kırım durumunda, örneklerde ortaya çıkan boyutların ve çıkabilecek sorunların ve durumun ana hatlarına bakalım:

Sağlık açısından, belirli bir risk aralığında ölümcül olabilecek bir sorun üzerine düşünüyoruz. Sonuç olarak, ölüm-dirim arasında bir yerde bulunacağı düşüncesiyle titizlikle önemseyerek karar almak (ya da politika veya strateji önerileri geliştirmek) zorundayız. Salgının ve kırımın küreselleştiği bir durumda sorunun/ durumun boyutlarına ve her boyuta ait niteliklerin neler olabileceğine/ ya da gelecekte nasıl olması gerekebileceği üzerinde, geniş bir çerçevede düşünmeliyiz. Birçok cepheden birden bakarken hangi boyutları bir arada veya ayrı ayrı ele almak gerektiğine karar vermeliyiz:

Yeni durumla ilgili politika önerisi geliştirebilmek için mevcut politik duruma bakmalıyız. Mevcut iktidarın, uluslararası ve ulusal politikalarına, demokratik, çoğulcu ve katılımcı sistemleri uygulayan anayasal düzenlemeler olup-olmadığı veya otoriter ve göstermelik, tabela kurumlarıyla çalışan anayasal düzenlemeler vb. mi olduğu bakımlarından yaklaşabiliriz.

Uluslararası politika 

Uluslararası federatif ilişkilere ve ulusüstü kurumlarla ilişki boyutu bakımından (uluslararası politika/UA P), kapitalizmin kurallarının sıkı ve katı bir biçimde korunması, salgının ve kırımın sermaye sahiplerini daha da güçlendirme ve ekolojik kriz sonuçlarını görmezden gelme eğilimi güçleniyor olabilir. Dünyada uluslararası ilişkilerin, umursamaz ve bencil/ hegemonyacı bir politik ortama doğru gelişmesi de söz konusu olabilir, kırımı bencil olmayan ve eşitlikçi dayanışma ağlarıyla onarmaya ve ekolojik dengelere duyarlı olmaya çalışan federatif yapıların gelişmesi de…

Ulusal Politika 

Ulusal ölçek (ulusal politika/ U P) ve kamu yönetimi boyutu bakımından da demokratik yönetimler veya otoriter yönetimlere doğru gelişmeler olasıdır. Bu farklı kategorilerde, daha da ayrıntılı tutum farklarını analize dahil edilebiliriz:

Demokratik yönetimlerde, ortak bir oydaşmaya dayalı sonuç elde etmek ve uygulamak yönelimli kamu yönetimleri de olabilir ya da sadece biçimsel bir demokrasiyle, çoğunlukçu kararları veya bilimsel süsü verilen emirleri, zorla uygulamaya eğilimli iktidarlar ve kamu yönetimleri de olabilir.

Otoriter yönetimlerde, otoritenin toplumun rızasını elde etmesi ve zora başvurmadan, korkutma ve tehdit yoluyla kararlarını uygulatması söz konusu olabilir (belki kamu yönetimi bakımından Türkiye’nin bu durumda bulunduğu düşünülebilir?) ya da otoritenin kararlarının ancak zorbalığa dayanarak uygulanabilmesi de…

Salgın sonrasında, nasıl bir gelecek olmasını istediğimizi ya da mevcut anlayışın bugünkü tutumunu sürdürmesi durumunda olabilecekleri düşünmeye başladığımızda ise yukarıdaki politik tutumlar, her hangi bir ayrıntı düzeyinde ekolojik/ ekonomik/ toplumsal veya ideolojik duruma göre, etkili olacaktır. Gelecek bakımından da çeşitli seçenekler (dilendiği kadar ayrıntılandırarak veya genel başlıklar altında toplanarak) irdelenebilir.

  1. Ekoloji boyutu (tarımda ve tarım dışında, teknoloji, enerji kaynakları, üretim-tüketim, korumacılık ve dengelerin gözetimi bakımlarından)
    • Küresel/ evrensel ekolojik kaygıların (iktidarlar ve sivil toplum tarafından) önemsenmesi
    • Ekolojik kaygıların tümüyle göz ardı edilmesi ve kirlenmelere-denge arayışlarına duyarsızlık
  2. Ekonomik boyut (gelişmiş ve yüksek GSMH sahibi veya yoksul ve düşük GSMH sahibi ülkelerdeki veya ülkenin içinde bulunduğu ekonomik kategori açısından) sektörel durum ve koşullar dikkate alınarak (belki, yüksek risk altındaki ve önemi oranda risk altındaki sektörler vb., ayrı ayrı) ele alınabilir ve
    • Sermaye ve iktidar açısından,
      • Üretimin ve tüketimin sürdürülmesine (pazar ekonomisinin işlemesine) verilen değer ve öncelik,
      • Gelir dağılımında eşitliğe ve kamu sağlığına (ve bireysel sağlığa /kamusal “iyi hal”e) verilen değer ve öncelik durumu ve
    • Toplum (toplumsal cinsiyet ve emek grupları ve emek örgütlenmeleri) açısından)
      • İstihdam-işsizlik (güvenceler, uzaktan çalışma olanağının varlığı, robotlaşmaya elverişlilik, sigorta ve kayıt dışılık vb.)
      • Ücretlerin genel düzeyi ve değişme eğilimleri bakımlarından, irdelenebilir.
  1. Toplumsal durumun boyutları [sermayenin ve gelirin dağılımındaki durumu ve değişimi de dikkate alarak, sınıflara ve sınıfsal örüntülerin gücüne göre (her sınıf için ayrı ayrı değerlendirmek üzere) sosyolojik/ antropolojik özellikler] bakımından
    • Dayanışmacı, birincil ilişkilere ve yakın temasa önem veren, farklılıkları doğal olarak kabul eden toplumsal grupların ve
    • Bireyci, belirli düzeylerde ayrımcılığı ve şiddeti benimseyen, yalıtılmış/ mesafeli yaşayan toplumsal grupların varlığı ve örüntüsü, üzerinde çalışılabilir.
  2. İdeolojik boyut politik kuramlar ve ideolojik aygıtların durumu, iktidar ve sivil toplum/ sivil toplum örgütlenmeleri bakımından [Otoriteye ve kitlesel koşullandırmalara kolayca baş eğen ve itaatkar, merkeziyetçi eğilimlerin güçlü olmasını yeğleyen toplumsal durum veya özgürlükçü/ merkezi otoritenin güçlü olmasından hoşlanmayan, yerelci eğilimlerin güçlü olmasını yeğleyen (politik açıdan adem-i merkeziyetçi) toplumsal durum] incelenebilir. İdeolojik moment özetle,
    • Toplumun içinde bulunduğu momenti, kitle iletişim ve popüler kültür araçlarını kullanarak giderek daha otoriter ve baskıcı devlet alanını geliştirmek doğrultusunda ilerletme arayışlarının egemenliği ve kuramsallaştırılması doğrultusundaki ideolojiler ve
    • Merkezi gücün dağılması, kentlerde ve kentsel bölgelerde yerelleşen ve topluma yakınlaşan ölçeklerde, kitlesel ve popülist olmayan, katılımcı ve göstermelik olmayan bir demokratik işleyişin gelişmesi ve kuramsallaşması doğrultusundaki ideolojilerin içinde bulunduğu hal, değerlendirilebilir.

Korona virüsle ilgili her gelişme, yukarıdaki ana boyutların hepsini ya da bazılarını, belirli bir ölçüde etkileyecek veya değiştirecektir. Bunlar, toplumsal grup ya da örgütler bakımından bazıları paralel, bazıları da farklı/ zıt yönlerde hareket edeceklerdir. Bazı durumlarda etkinin kendiliğinden veya belirli bir toplum/ kurum ya da kişiler tarafından uyarılmış nitelikte olup olmayacağı da epidemi açısından fark etmeyebilir.

Eğer çok kabalaştırılmış ve özetlenmiş dört (belki sadece ana başlıklarda, ama istenirse, iki veya daha sayıdaki basamaklarda ayrıntılı) boyutta düşünme sistematiği kurabilirsek, ABD’nin ve Lübnan’ın ve Türkiye’nin, koronavirüs ile baş ederken içinde bulunduğu durumunu konumlandırabilir ve gelişme eğilimlerinin nereye doğru gittiği/ gitmesi gerekebileceği üzerinde, kapsamlı biçimde düşünce/ öneri geliştirebiliriz.

Durumu incelerken ve/veya geleceği öngörmek ve politika geliştirmek bakımından, aşağıdaki çizelgedeki her bir kesişme noktasına dair (bazı kutular bütünüyle anlamsız da olabilir) düşündüklerimiz olacaktır:

Şimdiki durum nasıl ve iki (ya da istediğimiz kadar çok) farklı seçenek bakımından, (örneğin biri hızlı ve radikal, diğeri gerçekçi ve zaman içinde gelişip olgunlaşarak değişecek) politika önerilerimizi nasıl biçimlendirebiliriz?

Bir konuda karar alırken, bu kararla ilgili olabilecek diğer bütün alanları da dikkate almak gerekecektir: Kararın bütüncül ve uygulanabilir olması için, nasıl düşünmeliyiz ve öneri geliştirmeliyiz; çok boyutta tutarlılığı, nasıl sağlamalıyız?

Ancak bu arayışın ne kadar zor ve zaman alıcı olacağı açıktır. Buradaki amaç, soruna veya belirli bir duruma ya da geleceğe bakarken, bunu bütün boyutlarıyla ve kapsamlı, ama aynı zamanda da sistematik bir tutarlılıkla ele almak istiyorsak, “nasıl bir bakış ve akıl yürütme işimize yarayabilir?” sorusuna yanıt aramaktır. Eğer böylesi düzenli ama düzensizliklerin de içerilmesine uygun, bir anlama çerçevesi oluşturmanın yararlı olacağı düşünülür ise, bu “ana hatları” geliştirmek, ayrıntılandırmak ve başka sorunlar için de (örneğin kentsel sorunlar için, bir oyun gibi) sınamak olasıdır.

Yukarıdaki konular, basitleştirilmiş bir matris biçiminde sunulmaktadır.

Küresel dünyada, küresel bir salgın ve kırım ertesinde belki kapitalizmin daha ehlileştirilmiş bir versiyonuyla başlayan ve giderek yeryüzünü ve atmosferi daha az tahrip eden, insancıl ve dayanışmacı, eşitlikçi ve demokratik bir toplumsal yaşama doğru geçişler için düşünmek ve öneriler geliştirmek için uygun bir zamandayızdır?

Kategori: Hafta Sonu