HaftasonuKöşe YazılarıManşetYazarlar

İstanbul Tarım Şenliği başlıyor!

İstanbul su kaynaklarının bolluğu ve bereketli topraklarıyla tarih boyunca insan yerleşimlerine sahne olmuş bir kent. Yarımburgaz Mağaraları’nda yapılan kazılarda 400 bin yıl öncesinin insan izlerine rastlandı. İlk insanın Avrupa yolculuğunda burası önemli bir geçiş noktasıymış. Daha sonra MÖ 3000’de insanlar bu bölgeye yerleşip tarım ve balıkçılık yapmışlar.

Yenikapı’da yapılan kazılar çok daha eskiye, M.Ö. 8500 yılına ait insan yerleşimi izlerini taşıyor. Anadolu yakasında Fikirtepe ve Pendik’te de eski yerleşim izlerini görmek mümkün. Bolluk ve bereket yüzyıllar boyunca insanları bu topraklara çekmiş.

Ziraat Mühendisleri Odası İstanbul Şubesi Başkanı Murat Kapıkıran bir söyleşide, İstanbul’un 1950’lere kadar tarımsal gıda üretiminde kendine yetebilen bir kent olduğunu belirtiyordu. Çarpık kentleşme, artan nüfus, toprak ve su kirliliği vb. gibi nedenlerle bugün İstanbul’un tarımsal gıda gereksinimi Anadolu’nun çeşitli bölgelerinden karşılanıyor.

Pierre de Gigord Collection

Tarım, Gıda ve Su Ürünleri Çalışma Grubu

İBB yönetimi 2019’da iş başına geldiği günden itibaren tarım meselesini yeniden ele aldı ve bugün de bu konuda çalışmalarına devam ediyor. Ayrıca İBB, İstanbul’un tarımsal üretimini yeniden canlandırmak amacıyla göreve gelir gelmez İstanbul Kent Konseyi bünyesinde bir Tarım, Gıda ve Su Ürünleri Çalışma Grubu kurdu.

Çalışma Grubu üreticiler, akademisyenler, sivil toplum temsilcileri, İBB personeli gibi farklı konularda çalışan uzman isimlerden oluşuyor. Özellikle pratik ve teorik bilgilerin kesişmesi, sorunların tespit edilmesi ve bu sorunlara dair ekoloji çerçevesinde çözümler üretilmesi hedefleniyor.

Hedef sadece üretim ya da sadece tüketim değil. Tarım ve gıda sistemini bütüncül bir şekilde ele almak, hem tarladan sofraya hem de atık yönetimi sayesinde sofradan yeniden tarlaya bir sistem önerebilmek, dünyadan örnekleri incelemek, karar alıcılara politika tavsiyelerinde bulunmak amaçlanıyor.

Çalışmalar gıda egemenliği, gıda hakkı, güvencesi ve güvenliği gibi kavramları ve ekoloji perspektifi merkeze alarak yürütülüyor. Ben de kuruluşundan itibaren bu grupta çalışıyorum ve benim için çok öğretici bir deneyim oldu bu çalışma.

İlk kez Tarım Şenliği düzenliyor

Bu yıl 19- 25 Eylül tarihlerinde İstanbul Kent Konseyi, Tarım, Gıda ve Su Ürünleri Çalışma Grubu’nun katkılarıyla İstanbul’da ilk kez “İstanbul Tarım Şenliği” gerçekleştirilecek.

“Tüketen Değil Üreten İstanbul” sloganıyla gerçekleştirilecek şenlikle amaçlanan kentin azalan tarım alanlarını korumak, bin yıllardır devam eden üretim geleneğini ve üreticilerini öne çıkarmak. İstanbul’un arısını, mandasını, çeltiğini, meyve- sebzesini, bostancılığını, balıkçılığını öne çıkarmayı ve desteklemeyi hedefleyen şenliğin önümüzdeki yıllarda kapsamının genişletilerek sürdürülmesi ve gelenekselleştirilmesi amaçlanıyor.

İstanbul Tarım Şenliği, 19 Eylül Pazar günü 13:00’de Kadıköy Salı Pazarı’nda İKK Başkanı Tülin Hadi ve İBB Muhtarlıklar ve Gıda Daire Başkanı Ahmet Atalık’ın açılış konuşması ile başlayacak.

13:45’de başlayacak “Üreticiler ve Tüketiciler Buluşuyor” başlıklı söyleşide İstanbul’un tarımsal üretimi, gıda güvencesi ve yeni çözüm önerileri üreticiler, tüketiciler ve İBB birim temsilcileri ile birlikte değerlendirilecek.

Söyleşi, panayır ve atölyeler

Önümüzdeki hafta içinde İstanbul Kent Konseyi’nin paydaşları, Beylikdüzü Kent Konseyi ve Sarıyer Kent Konseyi ev sahipliğinde çeşitli gezi ve etkinlikler düzenlenecek.

İstanbul Tarım Şenliği, 25 Eylül Cumartesi günü Kadıköy’deki MüzeGazhane‘de 12:30’da başlayıp gün boyu sürecek söyleşi, atölye ve panayır etkinlikleri ile sona erecek.

Ekşi Mayalı Ekmek Yapımı Atölyesi, Tarımda Ekolojik Çözümler Atölyesi, Kompost Atölyesi, Sirke Yapımı Atölyesi ile katılımcılara doğa dostu deneyimler kazandırılması amaçlanıyor.

Atölyeler dışında gerçekleştirilecek ‘Sel ve Orman Yangınlarının Tarıma Etkisi’, ‘Tarım ve Tüketimde Kooperatifçiliğin Önemi’, ‘Marmara Denizinde Balıkçılık’, ‘Tarım, Tüketim ve Gıda Stratejileri’ konulu söyleşiler gerçekleştirilecek.

Kent Bostanları’nın dünü, bugünü ve geleceği

Benim de içerisinde yer aldığım Kent Bostanları Çalışma Grubu üyelerinin katılacağı “Tarım Yapan Kent İstanbul: Bugünden Yarına Müşterek Hayatlar” başlıklı söyleşide kentin 1500 yıllık tarihinde yer alan Kent Bostanları’nın dünü, bugünü ve geleceğine dair sorunları ve çözüm önerilerimizi katılımcılarla birlikte tartışacağız.

Bu kapsamda daha önce hazırladığımız kitapçığı da şenlik alanından edinebileceksiniz. Geçen hafta kitapçıkla ilgili bir yazım Yeşil Gazete’de yayımlanmıştı. Aynı günlerde Kent Bostanları Çalışma Grubu’ndan Kiraz Özdoğan ve Suna Kafadar’ı Açık Radyo’da Babil’den Sonra’da konuk etmiştim.

Program sonrası çok güzel bir geri dönüş aldık. Yıldız Teknik Üniversitesi Mimarlık Fakültesi’nden Meral Erdoğan bizi aradı ve 2020-2021 sezonu yılsonu bitirme projesi olarak kitapçığımıza paralel bir konuyu tercih ettiklerini bildirdi. Projede işbirliğimizin devam etmesini konuştuk. Umarım tüm bu çalışmaların toplamı yaşanabilir bir kent, yeşil bir İstanbul düşümüze bizleri biraz daha yakınlaştır.

Atölye ve söyleşiler dışında yapılacak Tarım Panayırı ve çocuklar için düzenlenecek çeşitli etkinlikler festivalin son gününe renk katacak. Katılımcıları bekleyen başka sürprizler de olacak.

İstanbul Tarım Şenliği’nin açılış etkinliğine ve hafta boyu sürecek etkinliklere katılıp hem yaşadığımız karabasan günlerde birlikte olmanın keyfini yaşayalım ve hem de yaşadığımız kente dair sözlerimizi birbirimize ulaştıralım istiyoruz.

İstanbul Kent Konseyi ve paydaşları, İstanbul’un tarımsal üretiminin, gıda güvencesinin ve tarımda yeni çözüm önerilerinin birlikte değerlendireceği İstanbul Tarım Şenliği’ne İstanbulluların katılımını bekliyor.

Bilgi için: https://istanbulkentkonseyi.org.tr/
Tel: (0212) 449 44 22

Kategori: Haftasonu

HaftasonuKöşe YazılarıManşetYazarlar

Okumanın ötesinde

Türkiye’de butik kitabevi işletenler ve çalışanları sinir krizinin eşiğinde dolaşıyor. Neden diye düşündüğünüzde aklınıza ilk gelen şey pandemi koşulları olursa hemen söyleyeyim, cevap bu değil.

Kitapçıların sinir krizinin eşiğinde olmasının en büyük sebebi, internetten kitap satışlarındaki inanılmaz boyuttaki haksız rekabet. Örneğin, kitabevinin toptan aldığı fiyata internet siteleri perakende satış yapabiliyor. Bir kitabevinin bununla rekabet etmesi demek bir ayda batması demek. Bırakın kâr etmeyi temel giderlerini bile karşılayamaz.

İkinci sebep ise, birçok okurun kitabevine gittiğinde bu arka planı hiç düşünmeden, elindeki akıllı telefonla kitapçıya netteki indirimli fiyatları gösterip kitabı alma çabası. Kitapçı bunu nasıl algılar, ruh hali nerelere gider siz düşünün artık.

En düşük maliyetin ardındaki gerçekler

Ben, sinirleri çok sağlam birisi olmama rağmen bu durum karşısında etkilenmediğimi söyleyemem. Bunun tek sorumlusu devlet ve ilgili bakanlıklar. Çünkü neoliberalizm koşullarında ticaret yapan işletmeler, rekabet hırsıyla en düşük maliyetle elde ettiği kitabı, yine en düşük fiyatlara satarak müşteri toplamaya çalışır. Peki nasıl sağlanır en düşük maliyet? Hemen söyleyelim. En düşük ücrete işçi çalıştırarak ve işçilerin özlük haklarını kısıtlayarak sağlanır.

Yayınevlerinden özellikle de küçük olanlardan uzun vadeli çekle ve aşırı ıskontolarla kitap alarak, satamadığını da kitap yıpransa bile iade etme garantisiyle sağlanır. Birçok kentte kitabevlerinin sayısının iyice azalması da yayınevlerini bu çarka mahkûm kılmaktadır tabii. Bu durum, size ulaşan ucuz tekstilin nasıl bir sömürü sistemi sonucu olduğuyla benzer.

Kent sosyolojisi açısından kitabevlerinin önemi

Eğer hayatta entelektüel bir çabanız varsa, bir kente gittiğinizde yaptığınız ilk iş kitabevlerini keşfetmek olacaktır. Ben, entelektüel çabayı sadece okumak olarak adlandırmıyorum. Bu çaba, kentin sosyal-pratik hayatına katılmayı da kapsar.

Bu noktada yine en önemli uğrak noktaları kitabevleri olur. Gittiğinizde birlikte okumalar yapıp, kentin kamusal hayatına katkı sunabileceğiniz insanlarla tanışırsınız. Kentte yaşayan şair, yazar, editör, çevirmen, akademisyen ve eleştirmenlerle buluşursunuz. Bu insanlarla hemhal olursunuz.

Sosyal sorumluluk kitapçılığı yapan mekânlarda, kent için çaba gösteren gıda toplulukları üyeleri, ekolojistler, cinsiyet hakları savunucuları ve hayvan hakları savunucularıyla karşılaşma ihtimaliniz çok yüksek. Bir mücellitle* tanışıp hayat hikâyesini dinlemek ve 50’li yıllarda okuduğu bir romanın karakterlerini hatırlıyor olması hayatınıza başka türlü bakmayı sağlar. Kitapçının veya mekândaki başka bir okurun size önereceği bir kitap, hayatınızı değiştirir belki.

Mekanın sağladıkları

Mekân, yaşayan ve aurası olan bir ortamdır. Sizi kendine çeker, gündelik yaşam akışınızı değiştirir. Kitabı aldığınız yer sanal ortam ise okuduğunuz kitabın etkisinin, kendi evinizin veya işyerinizin dışına çıkmaması da çok muhtemel.

Bir anekdot vereyim isterseniz. Kitabevine gelen bir okur, bizde gördüğü ve aradığı bir kitabın fiyatının internette yüzde 40 daha ucuz olduğunu söyledi. Ben de en son ne zaman kitabevine gittiğini sordum. Üç yıl önceymiş. Hep internetten alıyormuş kitaplarını. “Yalnızlık çekiyor musun” diye sordum, şaşırarak “evet” dedi. Okuduğunu paylaşacak kimse bulamadığını söyledi.

Bunun üzerine uzun uzun konuştuk ve indirimi önemsemeden önerdiğim beş adet kitabı aldı. Tabii çoğunlukla böyle iyi sonuçlar vermiyor tatlı sert anlatımlarımız. Ama okurların bir kısmı o samimiyeti gördüğünde bir dönüşüm de yaşayabiliyor. Bir bağ ve empâti kurabiliyor.

Bir anekdot daha vereyim olayı özetler nitelikte. Geçen hafta bir okur geldi. Kitabevini epeyce dolaşıp, deşelenerek güzel kitaplar buldu. Sonrasında kahve eşliğinde sohbet ederken İstanbul, Antalya veya İzmir arasında yerleşmek için bir karar aşamasında olduğunu ve burasıyla tanıştıktan sonra Antalya’nın belirgin bir biçimde öne çıktığını söyledi.

Kimi insanlar için kitabevi varlığının bu boyutta önemli olduğunu ben bile bilmeyerek, okurumuzun söylediğinden çok mutlu oldum. Bu örnekleri, kendimizi övmek için vermedim. Lütfen yanlış anlaşılmasın. Okuyanlar biliyordur tam da Stefan Zweig’ın Dünün Dünyası kitabındaki kaygıyla verdim.

Zweig, kitabın önsözünde diyordu ki “Lütfen beni, kendisini yazmış diye megaloman olarak düşünmeyin. Amacım hem Birinci Dünya Savaşı hem de İkinci Dünya Savaşı’nı yaşamış birisi olarak, etkili olması açısından dönemin ve entelektüellerin tavırlarının bir anlatımın yapmaktı.”

Charlot ve Gerçek Zenginlikler

Yaşanmış örnekler, insanın bir konu hakkındaki derdini anlatması açısından çok etkili ve canlıdır. Daha önce de “Gerçek Zenginliklerimiz” adlı bir yazımda Fransız işgali altındaki Cezayir’de, sosyal sorumluluk kitapçılığı yapan ve kendisi Fransız olan ancak Cezayir’in ulusal kurtuluşunu destekleyen Edmont Charlot’tan bahsetmiştim.

1930’ların sonunda 21 yaşındayken kitabevini açan Charlot, hem birinci el hem de sahafi kitap satarak ve kitap kiralayarak dönemin çekim merkezi olmuş. Benim kitapçılık tarzım da aynı. Daha çok çeşit sunabilmek ve uygun fiyat açısından bu böyle. Kitabevinin ismini de Gerçek Zenginlikler koymuş Charlot.

Defalarca saldırıya ve kundaklamaya uğramasına rağmen yılmamış.
Charlot, daha kitapçılığının ikinci yılında Camus’nun Tersi ve Yüzü’nü onun yanında da Andre Gide’in ilk kitabını basmış.

Bunların dışında, Jules Roy, Garcia Lorca, Kessel ve Rubles’nin de ilk kitaplarını yayınlamış. Yayın dünyasına birçok yazar kazandırıp, başkalarını da teşvik etmiş. Edmont Charlot’nun hayranlık verici hayatını merak edenler, Kaouther Adimi’nin, Deli Dolu Yayınları’ndan çıkan “Zenginliklerimiz” kitabını okuyabilir.

Ne yapabiliriz?

Şu sıralar kitap satışında sabit fiyat uygulaması gündemde. Bu uygulama butik kitabevlerini korumak için çok iyi bir adım olacaktır. Herkes desteklemeli ve gündemde tutmalı. Okur indirimli kitap almak varken niye bu yasayı destekleyeyim ki diye düşünebilir.

Ancak şunu söylemeliyiz ki okur internetten aslında şu anda kitabı gerçek fiyatından alıyor. Çünkü dağıtım şirketleri ve internet satış tekelleri yayınevlerini ekonomik anlamda ezen koşullarda kitap temin ettiği için yayınevleri de kitaba gerçek değerinden yüksek fiyat koymak zorunda kalıyor. Yoksa üçüncü hamur kâğıda, ciltsiz ve siyah beyaz baskı 798 sayfa bir kitabın 156 TL olmasını nasıl açıklarsınız?

Oysa sabit fiyat uygulaması gelirse, yayınevleri kitap fiyatlarını düşürür. Çünkü kitap daha çok asıl satılması gereken kitabevlerinde satılacak ve dağıtımlarla, internet satıcıları da yayınevlerinden yüksek iskontolu kitap alamayacak.

Almanya’daki uygulama bu konuda çok güzel bir örnek. Berlin ve Hamburg arasında yolculuk yaparken küçük bir ilçede mola vermiştim. Kitabevine “İşleriniz nasıl?” diye sorduğumda iyi olduğunu söyledi ve sabit fiyat uygulamasından bahsetti. Bu uygulama küçük bir ilçede orta ölçekli bir kitabevinin ayakta durmasını sağlayabiliyor yani. Ülkenin her yerinde ve internette fiyatlar aynı.

İşin bir diğer boyutu da ülkemizde insanların alım gücünün düşük olması. Bu nedenle kamuoyu olarak devlete kitap sektöründe maliyetleri azaltması ve gerekirse pozitif ayırımcılık uygulaması için baskı yapmalıyız.

Aksi takdirde ekonomisi kısıtlı olan insana internetten kitap alma demek de zor. Ancak en azından ekonomisi uygun olan insanların, kitap almanın sadece kitap almak olmadığı bilinciyle hareket etmelerini de bekleyebiliriz.

*Mücellit : Kitap ciltleyen ve tamir eden kişi.

Kategori: Haftasonu

Haftasonuİklim KriziKöşe YazılarıManşet

Aditya Sahadevan: Eko-kaygımı yazılarımla eko-aktivizme dönüştürdüm [İklim Kuşağı-20]

Aditya Sahadevan, Hindistan’dan 21 yaşında bir iklim aktivisti. Aynı zamanda bir yazar ve çevre hukuku öğrencisi. Aditya, birden fazla çevre kuruluşunda iletişimden sorumlu ve içerik üretiyor.

Eko-kaygıdan mustarip olduğu için yazılarıyla kaygısını aktivizme dönüştürüyor. Son zamanlarda da iklim değişikliği ile ilgili bir yazı yarışmasını kazandı.

‘Röportajımız bile yaklaşık 0.7 gram CO2 yayıyor’

Atlas: Nasıl iklim aktivisti oldunuz?

Aditya: Bilerek ve bilmeyerek çok fazla karbondioksit yaydığımızı fark ettiğim 8’inci sınıftan beri iklim değişikliği eylemi ve farkındalığına dahil oldum. Sadece iklim değişikliği farkındalığını alevlendirmek ve bundan bahsetmek için seninle yaptığımız bu röportajımız bile yaklaşık 0.7 gr karbondioksit yayıyor.

Bu, benim için yegâne nedenlerden biri. Mikro emisyonlarımız minik gibi görünebilir ancak daha büyük resimde arkasında dev bir ayak izi bırakıyor. Farkındalık yaratmak için eko-kaygımı ve yazma tutkumu harmanladım ve bu şekilde bir iklim aktivisti oldum, bu amaca daha fazla dahil oldum ve buna daha fazla bağlandım.

Aditya Sahadevan

Aditya Sahadevan

‘Kaygımı eyleme dönüştürüyorum’

Herhangi bir iklim adaletsizliğine tanık olduğumda veya iklim değişikliği konusunda güvensizlik hissettiğimde çok hassas, duygusal ve uyuşmuş hissediyorum, ama oturmayacağım. Bunu eylemlere dönüştürmek için elimden gelenin en iyisini yapacağım çünkü oturmak ve ertelemek için zaman yok.

Zamanımın dörtte üçünü yazmaya, yaymaya, iklim değişikliği üzerine konuşmalar yapmaya adadım. Beni daha fazla yeşil çözüm benimsemeye iten bireysel eylemin gücüne inanıyorum,

Yeşil ve iklim dostu çözümleri araştırmak çok küçük yaşlarımdan beri bir tutkumdu. Bu benim devam etmemi sağladı ve güçlendirdi. ‘İklim Devrimi için İklim Çözümü’ benim mantramdır.

Peki çevre hukuku okumaya nasıl karar verdin, gelecekte ne yapmak istiyorsun?

Sessizlerin sesi olmak için çevre hukuku okumaya ve eko-adalet sağlayarak adaletsizliği sorgulamaya karar verdim. Dava, iklim değişikliğinin etkilerini hafifletmede çok önemli bir rol oynar. Bu kararım tüm toplumun çıkarı adına yapılmış bir tercihti.

Daha önce, amacım bir devlet memuru olmaktı, ancak yaygın ve gülünç siyaset şekli kararımı değiştirmeye yöneltti. Eğer onların emirlerine veya onların kontrol ettiği iplere göre hareket etmezsek ya işten atılırız ya da ikincil bir mevkiye indiriliriz. Bu bozulmuş sistemde erimemi ve sessiz bir seyirci olmamı isterler. Tam kapasitem ve bağlılığımla çalışmama izin verilmezdi.

‘İklim adaleti benim için nihai hedef’

Sisteme olan güvenimi yitirmiştim, içimdeki his doruktaydı ve körüklenen eko-kaygım beni zor olsa da bu planı bırakmaya ikna etti. Ayrıca, anne ve babamın verdiğim karardan dolayı üzülmelerinden korktum, ama bırakmak zorunda kaldım. Memnun etmek için seçim yapmak istemedim. Bu alanda potansiyele ve tutkuya sahip olduğuma inanıyorum, iklim adaleti benim için nihai hedef.

Arkadaşlarımızdan bazıları tutuklandı, tehdit edildi veya sosyal medya hesapları farkındalık yaymaktan dolayı engellendi, ancak zihnimizi asla tutuklayamazlar.

Aditya Sahadevan

Aditya Sahadevan

Hükümetten talepleriniz neler ve şu anda ülkendeki iklim farkındalığının durumu nedir?

İklim değişikliği bilincinin dünyanın her yerinden herkese ulaştırılmasını sağlamak için halkla ilişkiler ve pazarlama rollerini üstlenerek uluslararası, ulusal ve bölgesel iklim değişikliği konferanslarının bir parçası oldum. Bazen pek çok insanı katılmaya zorlamak için onlara sertifika vermeye başvurmamız gerektiğini görmek üzücü oldu.

Katılımcıların toplantının sonuna kadar oturmaları için kullanılan bir pazarlama tekniği olarak kullanılmaktadır bu. Böylece günün sonunda, eve götürecek bir şeyleri olduğundan emin oluyoruz. Aslında başlangıçta ilgisizlik gösteren insanlardan güzel tepkiler alıyoruz ve bunu bir kazanç olarak görüyorum. İklim bilinci artık gündemde.

İklim bilinci gençlerin katılımıyla iyi bir hızla büyüyor ve birçok taban hareketi mantar gibi çoğalıyor. Birçok STK ve birey, kırsal veya uzak bölgelerde ve eğitim kurumlarında iklim eğitimi vermeye istekliler. Hükümete taleplerimden biri de okul müfredatına iklim eğitimini eklemeleri.

‘Zihniyetimizi asla tutuklayamazlar’

Arkadaşlarımızdan bazıları tutuklandı, tehdit edildi veya sosyal medya hesapları farkındalık yaymaktan dolayı engellendi, ancak zihniyetimizi asla tutuklayamazlar.

Bir başka üzücü şey de iklimle ilgili kriz geldiğinde, politikacıların bunu iklim felaketi olarak adlandırmaya hazır olmaması veya kötü iklim politikalarının sorumluluğunu üstlenmemesi. Ayrıca vatandaşların da suçlandığını görüyoruz. Kriz sırasında sadece birkaç ay boyunca gezegeni kurtarmakla ilgilenip, sonra yeniden özlerine dönüyorlar.

Hükümet, kalkınma amaçlı ormansızlaşma yoluyla yeşili tahrip etmeye hevesli, ancak çevre açısından devasa projelerin çoğunda hükümet, uzun ve kısa vadeli etkilerini ihmal ederek ormanı yıkmak için onay veriyor.

‘Mollem tehlike altında’

Son zamanlarda Goa‘da bulunan Mollem haberlerde yer aldı, Mollem zengin bir etkin biyolojik çeşitlilik noktası ancak şimdi tehlikede. Önerilen projeler çevreye duyarlı bölgelerden geçiyor. Demiryolu projeleri için yaklaşık 50 bin ağacın kesilmesi gerekiyordu. Buradaki çevre kanunlarının gevşemesinde siyasetin rolü şaşırtıcı.

ÇED 2020 bildirim taslağı, bu endüstriler ve projeler için izin alma sürecini zahmetsiz hale getirdi ve kamuya açık duruşmanın rolü 30 günden 20 güne indirildi. Hâlâ aktivistlerin ve medyanın baskısı altında olan hükümet, protestoyu yasaklamaya ve kısa vadeli bir çare olarak ağaç dikme etkinlikleriyle ağzımızı kapalı tutmaya hazır.

Hükümet bir altyapı projesi için binlerce ağacı kesmek, zengin flora ve faunayı yok etmek istediğinde protestoyla karşılaşınca şunu vadediyor: ‘5 bin ağaç dikeceğiz.’ Bu haksızlık, bu sadece protestoyu susturmak için yapılıyor ve çözüm bu değil.

Aslında, bu geleneksel veya yerli ormanın kendi zenginliği ve çeşitliliği olduğu için binlerce ağacın yeniden ağaçlandırma planı, ormansızlaşmanın vereceği zararı kapatmak için bir çözüm olmayacak. Ayrıca birçok tür evsiz kalırsa uyum sağlayamaz. Bu, ekolojik dengeyi tehlikeye atabilir ve bu türlerin nesli tükenebilir.

Yeniden ağaçlandırmayı kınamıyorum, ama ayrıca bu yerli ormanların karbon tutumu, yeniden dikilmiş ağaçların veya Miyawaki ormanlarının aksine o kadar yüksek ki, bu bile, bu planı neden desteklemememiz gerektiğini açıklıyor.

Doğal ormanın korunmasına ve mühürlenmesine izin verilmemeli, hiçbir saldırı yapılmamalı. Öyleyse bu ormanları ne pahasına olursa olsun korumalıyız ve hükümetin ekilmiş olanı göz ardı etmesine izin vermemeliyiz. Bu tür bir uygulamaya izin verilemez.

‘İklim ve kariyer hedeflerim iç içe’

2030’da kendini ve dünyayı nasıl görüyorsun?

Kendimi iklim aktivizmi ile ilgili birçok alanda hayal ediyorum. Beni yalnızca eko-kaygıdan mustarip ve gezegen için katıksız endişeden mustarip bir kişi anlayacaktır. Diğerleri ise bunu iddialı hedefler olarak adlandıracaktır.

Her neyse, bunu duyarsam, kızmayacağım. Tükenmişliklerimi normalleştiriyorum ve 2030’a kadar ulaşmak istediğim bu seviyeye ulaşmak için aktivizmi en üste yerleştiriyorum ancak iklim ve kariyer hedeflerime ulaşmadan sakinleşmeyeceğim. 2030 yılına kadar ulaşılacak iklim ve kariyer hedeflerim iç içe ve kendimi şu işlerde görüyorum:

  1. Yazar: Kendimi tam zamanlı bir iklim değişikliği aktivisti ve yazar olarak görüyorum, sözlerimle insanları güçlendireceğim ve son nefesime kadar vermeye devam edeceğim.
  2. Yeşil teknoloji yatırımcısı: Daha fazla iklim bilincine sahip işletmelere, yatırımcılara ve yenilikçilere ihtiyacımız var. Yeşil teknoloji işine yatırım yapacağım ve yenilikçi Yeşil Girişimler bulup finanse edeceğim. Çünkü devrim niteliğinde olan ancak parası yetersiz olan muazzam sürdürülebilir fikirlere sahip birçok kişi var.
  3. Çevre Avukatı ve Bakan: Benim gibi tutkulu bir kişi mekanizmaya dahil olursa, dava ve yasama sürecinin birçok değişikliği yönetebileceğine inanıyorum, bunu sağlam iklim eylem politikaları başlatmak ve uygulamak için kullanabilirim. Böylelikle bütçede iklim eylemi davaları için daha fazla fon sağlayacak. (Hindistan Hükümeti’nin iklim değişikliğine yönelik bütçe bölüşümü beni üzdüğünden, listenin en altında yer alıyor.)
  4. Vegan besin zinciri: Laboratuvar ve bitki bazlı etleri teşvik edeceğim çünkü tek başına diyetimiz küresel karbon emisyonlarının yüzde 15 ila 20’sine katkıda bulunuyor. Hindistan’da vegan gıda zincirleri kuracağım ve ülke genelinde veganlığı teşvik edeceğim. Bunun etik bir iş olduğuna inanıyorum.

Popülerlik veya kȃr için değil, sözlerimi yaymak için dünya çapında daha fazla bağlantı kurmak istiyorum.

Dünya liderlerine hitap etmek için bir platform verilseydi, onlara ne söylemek isterdin?

Harekete geçin, artık seçimlerde yaptığınız şeker kaplama açıklamalarınıza kanmayacağız. Kasıtlı veya kasıtsız eylemsizlik değil, eylem istiyoruz. Siz sağlam politikalar ve konferanslar başlatana kadar anlaşmayacağız. Güç, kâr ve zevk için açlığınızı durdurun, gezegenin eski bozulmamış halinden şimdi tehlikeli haline dönüşmesine yüzünüzü diğer tarafa çevirmeyin.

Sizden seçim yapmanızı istemiyoruz, değişmek istiyoruz ve önceliğinizi değiştirmenizi istiyoruz ve bu en sonunda gezegenin bozulmamışlığını geri kazanmaya yardımcı olacaktır. Sürdürülemez olan ama sadece gelişme adına romantikleşen gelişmeyi durdurun, oy aramayı bırakın.

Sürdürülebilir kalkınma talep ediyoruz. Diğer ulusları günah keçisi ilan etmeyi bırakın, iklim değişikliği küresel bir tehdittir ve ulusal güvenliğin üstünde olmalıdır. Hepimiz aynı çatı altındayız. Düzeltin ve iyileştirin.

Aşılar, salgınları önlemek için uzun vadeli çözüm değil, sürdürülebilir bir yol benimsemek çözümdür. Dünyanın en iyi endekslerinin zirvesinde olmak size hiçbir şey yapmama ve her şeyi yapma ayrıcalığını vermez, evet yapabilirsiniz. Ama lütfen bunu gezegenin iyileştirilmesi için yapın.

“Polis bizi tutuklayabilir, ancak orman yangını gibi yayılacak zihniyetimizi değil”

‘Hükümet fikirlerimizi bastırmak istiyor’

Grevleriniz için nasıl seferber oluyorsunuz ve gençler buna nasıl dahil oluyor ama en önemlisi, hükümetiniz Hindistan’daki iklim aktivistlerini nasıl algılıyor?

Gençlerin katılımı artış gördü. Hindistan’da polisin iklim aktivistlerine davranış biçimi, teröristlere gösterilen muameleyle eşdeğer. Gerçekten travmatize ediyor. ÇED 2020’de, fiziksel protestoların mümkün olmadığı ve Covid-19 ile ilgili kısıtlamaların getirildiği dönemde, dışarı çıkıp protesto edemedik. Bu nedenle, hükümete demokratik olmayan, anayasaya aykırı ve çevre karşıtı politikayı kaldırması için baskı yapmak için sosyal medyaya başvurduk.

Ayrıca, hükümetin bu feci taslağa karşı kitlesel bir protesto öngördüğünü ve zihnimizdeki ve ellerindeki kısıtlamalar nedeniyle kimsenin ciddi bir şekilde dışarı çıkamayacağı böyle bir dönemi hevesle beklediklerini düşünüyorum. Ama görünen o ki hükümet gelecekteki liderlerin sesini yükseltmesini istemiyor.

Bu dönem yine de birçok gencin aktivizme girmesine şahit oldu. Hükümet bizim fikirlerimizi bastırmak istiyor. Sosyal medya kampanyaları, bu karşı saldırı olarak sadece bir rahatlamaydı. Ön saflarda savaşan gençlerin liderliğindeki örgütler sansürlendi ya da yasaklandı, böylece varlıkları neredeyse hiç fark edilmedi. Ayrıca bu farkındalığın daha çok insana ulaşmasından korkuyorlar.

‘Gençliğimizi feda ediyoruz’

Hükümet bu acımasız taslağa karşı çevrimiçi dilekçelere misilleme yaparak, e-posta dilekçe bağlantılarını siteden kaldırdı, böylece daha fazla insan fark etmeyecek ve buna karşı çıkamayacak, böylece bu taslağı zahmetsizce uygulayabilecekti.

Biz gençler bu amaçla mücadele etmek için gençliğimizi feda ediyoruz ve birçok tükenmişlik yaşıyoruz ve iklim ihlalcileri ile mücadele etmek ve tutuklatmak için aralıksız savaşıyoruz. Burayı daha iyi bir yer haline getirmek için. İklim aktivistlerine gösterilen muamele iç karartıcı.

Gençlerin sesleri otorite sahibi kişiler tarafından boğulmakta ve kısılmaktadır. Ama başarısızlığa teslim olmayacağız. Sonuna kadar savaşıp protestolarımızı ve bilgiyi orman yangını gibi yayacağız. 

Hem bireysel hem de kurumsal düzeyde değişikliklere ihtiyacımız var.

Yaşadığımız bu iklim krizini durdurmak için neyin gerekli olduğunu düşünüyorsun?

Çok fazla gücümüz var ama insanlar bireysel eylemin gücünü küçümsüyorlar. Bu çok açık çünkü öyle olmasaydı, okyanuslarımız 8 milyon ton plastik ürünle kirlenmiş olmazdı, ne zaman birisi plastik bir şişe fırlatsa, bunun sadece bir tane olduğunu zannediyorlar. Ama ne yazık ki, 7 milyar insanın her biri bir şişe fırlattığında düşündükleri tam da buydu. Atmayarak bu düşünceye ters bir zihniyet kurabiliriz.

Sürdürülebilirlik evde başlar. Politikacıları her zaman suçlamak yerine, önce kendinize bakın ve sorun. Yeterince yapıyor musunuz? Aktivizminizde herhangi bir ikiyüzlülük unsuru var mı? Evet, politikacıları sorgulama hakkınız var ama güçlü değerlere sahip olduğunuzdan ve sadece kulis yapan bir ikiyüzlü olmadığından emin olun. Değişime şahit olmak istiyorsanız, önce değişim sizden başlamalı.

‘Güçlü çevre yasalarına ve hareketlere ihtiyaç var’

Ağaçlar, okyanuslar ve mavi balinalar gibi doğal karbon nötrleştiricileri korumak için ek çabalar sarf etmeliyiz. Toplumsal normların korunması için yürüyecek milyonlar var ama ne yazık ki iklimin sesini duyurmak için dörtte biri bile yok. Bu zihniyet canavarca. İklim değişikliği ırkçı veya türcü değil ve insanlar gibi ayrımcılık yapmıyor, herkes buna rağmen etkilenecek ve harekete geçmemiz gerekiyor. Bu zihniyetin yönünü değiştirmemiz gerekiyor, çünkü güçlü çevre yasalarına, taban hareketlerine yardım edecek ve uygulayacak tutkulu politikacılara ve kuruluşlara ihtiyacımız var ve iklim eğitimi de okul müfredatının bir parçası olmalıdır.

Hem bireysel hem de kurumsal düzeyde değişikliklere ihtiyacımız var. Yaşam tarzımız, iklim değişikliğine büyük katkıda bulunuyor. Moda, iklim krizini tetiklemede gizli ve korkunç bir rol oynamaktadır. Ayrıca uygun olmayan ıskarta ve tasarım hataları, eşyaların geri dönüştürülmesini zorlaştırıyor.

Ekoloji ve ekonomi de birbiriyle ilişkilidir, sürdürülebilir ve sağlam bir ekoloji, ancak herkese eşit ölçekte fayda sağlayacak ve herkes için bozulmamış yaşam koşulları sağlayacak bir ekonomi olarak garanti edebilir. Daha fazla iklime duyarlı bireylere, iş yerlerine ve kurumlara ihtiyacımız var.

‘Eko-kaygımı eko-aktivizme dönüştürüyorum’

Seninle ilgili küçük bir araştırma yaptıktan sonra diğer iklim aktivistlerinin çoğu gibi eko-kaygı yaşadığını görüyorum. Bu gerçekten büyük bir sorun. Lütfen bize bunun seni nasıl hissettirdiğini ve bununla nasıl başa çıkmanın yollarını bulduğunu söyler misin?

Panik aşılamak için değil, başkalarını toplu olarak iklim değişikliğiyle mücadele etmeye çağırmak için iklim değişikliğinin korkularını ve gerçeklerini böyle yazıyorum. Yazım aracılığıyla eko-kaygımı eko-aktivizme dönüştürüyorum ve iletişim kuruyorum.

İklim değişikliği hakkında okumadan veya farkındalık yaymadan geçen bir gün, tam bir üzüntüyle eşdeğer bir gündür. Ekolojik kaygı, diyetimden kişisel, mesleki ve fizyolojik değişikliklere kadar verdiğim muazzam kararların bazılarında beni etkiledi.

Yüksek eko-kaygıya sahip olmak stresli ve kesinlikle yorucu bir iş. İklim değişikliği hakkında çok daha fazla yazmak, yaymak ve araştırmak beni heyecanlandırıyor. Bu sayede eko-kaygımı konuşuyorum ve başkalarına korku ve gerçekleri ateşliyorum.

‘Çok hassas ve duygusal hissediyorum’

Benim üzerimdeki psikolojik etkisi devasa ve her şeye karşı bir güvensizlik duygusu, şüphe, umutsuzluk, çaresizlikle ilgili. “Yeterince zaman var mı?” gibi binlerce soruyla zihnimi bulandırıyor, yeterince yapıyor muyum, eylemlerim insanları etkiliyor mu? Ve sisteme olan güveninizi bile kaybettiğiniz zorlu bir durum çıkabiliyor. İklim güvensizliğine her zaman tanık oluyorum ve çok hassas hissediyorum, çok duygusal hissediyorum, uyuşmuş hissediyorum.

Hindistan’ın en son yayınlanan 2020 Çevre Etki Değerlendirmesi taslak bildirimi büyük bir çöküştü, bunaltıcıydı ve stresli bir zamandı, çalışmalarımı gerçekten etkiledi. Devamlı aktivizmle ilgilendiğim için kendime ve derslerime zamanım yoktu. Arkadaşlarım da destekleyiciydi. ödevlerimi yapmayacağımı bildiklerinden çok yardımcı oldular çünkü aktivizmle dolu olduğum için çok baskı altındayım.

Sırf 2020 ÇED taslağı kötü bir çevre politikası olduğu için, hükümete binlerce araştırılmış rapor ve itiraz postası göndermek ve (ayrıca hükümet o kadar sinir bozucuydu ki, 17 bin postadan yalnızca 100 postayı okuyacaklarını açıkladı. Demek istediğim, çoğumuz gece gündüz araştırdık ve boşa gitti) gezegen için iyi olmadığına ikna etmek zorunda kaldık, buna inanabiliyor musun?

Gezegeni korumak ve kararlarını değiştirmekle yükümlü çevre bakanlığı olan yasal organa tam anlamıyla konuyu öğretiyor ve yalvarıyoruz. Bu kötü Çevre politikası olmasaydı, bu olmazdı, bakanlık itiraz olarak 17 bin posta aldı. Sonra hızlı matematiğimi yapıyorum, bunun dijital olarak çarpıcı olmasının tek yolunun Covid-19 için dışarı çıkma düzenlemeleriyle sert bir şekilde dönüşü olduğunu biliyorum, bir e-postanın yaklaşık 10 gram karbondioksit yayması, yani 10 gram ile çarpılan 17 bin e-posta gibi hesapladığımı düşünüyorum. Bu istatistikleri hesapladığımda kaygı atağım ilerliyor.

İklim değişikliği konferansları binlerce kilogram karbondioksit yaysa bile, buna yenilenemeyen kaynaklardan güç alan ve karbon salınan dijital cihazlarımız aracılığıyla erişiyoruz. Ancak bu, farkındalık yaratmak için iyi bir amaç içindir ve dijital konferanslar, gerçek olandan çok az miktarda karbon ayak izi yayar. Burada iletmeye çalıştığım şey, bu tür konferans gibi iyi şeyler için karbon ayak izinin bile orada olduğu bir noktaya geldiğimiz.

Bu nedenle amacım bilerek ve bilmeyerek yaydığımız ürün veya hizmetlerin karbon ayak izi hakkında farkındalık yaratmak. Sıklıkla bu şekilde suçluluk duyuyorum: “Offf, 10-20 gram gibi olsa bile karbon ayak izi bıraktı bu, 7 milyar insan bunu yapıyorsa, daha büyük bir resim çiziyorsa, gerçekten sinir bozucu ve korkutucu.”

‘Karbon ayak izimi küçültmemin yolları’

Tek düşündüğüm, yaşam tarzı ve diyette değişiklikler yaparak çevreye zarar veren ürünleri veya gıda kullanımını keserek salınan karbonu etkisiz hale getirmek ve kişisel ayak izimi azaltmak. Bunlar karbon ayak izimi kontrol etmemin ve azaltmanın bazı yolları:

  1. Müzik streaming ve OTT platformları: Bu streaming bulut hizmetlerinin ikisinin de kullanımını değiştirdim. Bu kelimenin tam anlamıyla ortamı kaynatıyor. Netflix izlemek saatte 0,6 kg karbon salar. Streaming hizmetlerini yalnızca yeni şarkılara bakmak için kullanıyorum. Şarkı zaten favori çalma listenizdeyse, şarkıları indirmenizi kesinlikle tavsiye ederim çünkü şarkıları her tekrar oynattığımızda veya çevrimiçi yayınladığımızda karbon emisyonu yaratır. Bu yüzden indirmek ve çevrimdışı dinlemek daha iyidir.
  2. Ekran süresi: İnternette veya telefonda herhangi bir şey izlediğimde veya okuduğumda, onu zaman öldürme olmayacağından emin olacağım. Onu sadece üretken amaçlarla kullanacağımdan emin olacağım. Ayrıca, ekranın boyutu ve video veya içerik çözünürlüğünün kalitesi ne kadar büyük olursa, karbon emisyonu da o kadar fazla olur. Ayrıca telefonumu ekran açık bırakmayacağımdan da emin olacağım. Çünkü tasarruf edilen enerji, üretilen enerjidir.
  3. Gıda Atıkları: Yiyecek israf etmeyeceğim veya fazla yiyecek satın almayacağım ve atığın ya uygun şekilde bertaraf edileceğinden, böylece metan emisyonları açığa çıkacak ve iş gücü, kaynak ve besin olan nihai gıda ürünü, eğer onu israf edersek, boşa gidecek.İnsan nüfusu ve yoksulluğun artmasıyla birlikte, daha temkinli olmalıyız.
  4. Bulaşık Yıkama: Dikkatli bulaşık yıkama ciddi anlamda yapılması gereken bir iştir. Kullanmadan suyun serbestçe akmasına izin vermeyeceğimden emin oldum. Ayrıca kullanımda olduğunda veya çalışıyorsa hızı azaltın. Uygunsuz bulaşık yıkama, yaklaşık 500 gram ila 8 kilogram karbon emisyonu yayar. Bu yüzden bulaşıkları ılık suyla yıkamaktansa soğuk suda yıkamayı tercih ederim.
  5. Yürüme: Oldukça uzun da olsa her zaman yürümeyi tercih ederim. Ayrıca adımlarımızı sayan ve parayla kazandıran’Step Set Go’ adlı bir uygulamayı kullanmaya başladım. Bu uygulama daha fazla yürümem için beni motive ediyor, başkalarının bu uygulamayı kullanmasını tavsiye ederim. Yürüyüş aynı zamanda karbon emisyonu da yayar. Diyetimize bağlı ama her neyse, yürümek kısa mesafeler için araç kullanmaktan daha iyidir.
  6. e-postalar: Doğru bir e-posta alışkanlığı yaklaşık 20 milyon ton karbon emisyonunu azaltabilir. Bir e-posta yaklaşık 10 gram CO² yayar, e-postalarımızın çoğu önemsiz veya istenmeyen e-postalardır. İstenmeyen e-postalardan kaynaklanan karbon emisyonlarınızdan kurtulmak için aboneliğinizi iptal edin. Ayrıca, spam postaları görmek bile CO² salmına sebep olur, ancak yine de yapılması gereken şey, okumayacağınız zaman postalara veya haber bültenlerine abone olmayarak bir önlem almak gerekir.
  7. Şampuan Şişeleri: Zehirli, mikro plastik içerdiği ve plastik şişede olduğu için şampuan kullanımını durdurdum. Ve ayrıca bunların çoğu sonunda çöplüklere veya okyanuslara gidiyor. Ev yapımı olan toksik içermeyen doğal şampuanları kullanmayı tercih ediyorum. Bir şampuan şişesi yaklaşık 16 kg karbon emisyonu yayıyor.
  8. Diyet: Eko-kaygı beni diyetimde de değişiklik yapmaya ikna etmişti. Alkolsüz içecek, çerez paketlerinin kullanımını durdurdum. Ayrıca her zaman çelik bir pipet taşıyorum yanımda.
  9. SMSler: Bir metin mesajı yaklaşık 0,07 gram karbondioksit yayar. Ama bu büyük bir mesele değil. Ayrıca tamamen anlamsız olduğu için gereksiz bulduğum whatsapp gruplarından ayrılıyorum, onları okumuyorsanız, sadece grubun bir parçası olmak çevreye zarar verebiliyor. Grubun üretken olduğundan emin olun çünkü her mesaj gönderip aldığımızda CO² yayıyor ve grubu açsanız da açmasanız da karbon emisyonları yine de yerini bulacaktır.

Kategori: Haftasonu

ManşetHaftasonuİklim KriziKöşe Yazıları

Alija Madzovic: Sırbistan ve Balkanlar kirleticilerin hayallerini gerçekleştireceği koloniler değil [İklim Kuşağı-18]

Alija Madzovic, 14 yaşında Sırbistanlı bir iklim aktivisti. Mart 2019’un başlarında, iklim grevlerine ve çevrenin korunması için çalışmaya başladı.

O dönemde Sırbistan’da çok fazla iklim grubu olmadığı için sorumluluk almaya karar verdi ve Fridays For Future Novi Pazar‘ı kurdu. Vatandaşların iklim değişikliği konusunu ve gezegenin bizim tek evimiz olduğunu anlamasını diliyor.

‘Aktivizme 11 yaşında başladım’ 

Nasıl iklim aktivisti oldun ve neden iklim grevlerine devam ediyorsun?

11 yaşında aktivist oldum. Şehrimde ve çevremde insanlar iklim değişikliğinin ne kadar tehlikeli olduğu ve insanların doğa üzerindeki olumsuz etkisinin ne kadar zararlı olduğu konusunda pek düşünmüyorlar. Önce FFF Sırbistan ve aktivistlerle temasa geçtim, ardından OSCE Sırbistan Misyonu ve yerel aktivistlerle temasa geçtim. Çok destek aldım ama yine tek başıma başaramayacağımı gördüm. Arkadaşım bana katıldı ve sonra aktif olarak iklim sorunları ile ilgilenmeye başladık.

Greve devam ediyorum çünkü başarılı olacağımıza inanıyorum. Sırbistan’daki insanların değişeceğine ve kimsenin doğamızı, nehirlerimizi, doğal kaynaklarımızı vb. yok etmesine izin vermeyeceğine inanıyorum. Birçok kez vazgeçmek istesem de kendime devam etmemi söyledim, “Sen yalnız değilsin, başaracaksın” diye tekrarladım.

‘Hükümet Rio Tinto ile yatırım planı hazırladı’

Ülkende yaşanan iklim krizileri arasından sence en önemlileri neler?

Ülkemde ve tüm bölgede en büyük sorun çok fazla hava kirliliği, plastik ve kirli nehirler. Devlet nehirleri, gölleri ve havayı kirletme konusunda hiçbir şey yapmıyor. Bunun yerine bakanlık ve hükümet, madencilik şirketi Rio Tinto ile yeni bir yatırım planı imzaladı.

Rio Tinto, düşük ücretler, kötü çalışma koşulları, zayıf çevresel etki, Güney Amerika‘da hala devam eden nehir kirliliği gibi olumsuz etkileri ile biliniyor. Sırbistan genelinde protestolar devam ediyor, doğal zenginliğimizi yok etmelerine ve nükleer silahları kullanmalarına izin vermeyeceğiz.

Fotoğraf: Marta Pascual Juanola

‘Protestolara çok fazla kişi destek verdi’

Rio Tinto’ya karşı protesto ve kampanyaya hem yerel hem de uluslararası bir grup aktivist ve aktör destek verdi. Bunu söylüyorum çünkü Sırbistan’ın uyanacağını, yatırımcılara ve vatandaşlara karşı çalışan hükümete karşı mücadele edebileceğimizi asla hayal etmemiştim.

Sadece Rio Tinto’ya değil, tüm kirletenlere Sırbistan ve Balkanlar’ın hayallerini gerçekleştirecekleri koloniler olmadığı dersini veriyoruz. Sağlıklı bir çevre hakkına sahibiz ve bunu birlikte yerine getireceğiz!

‘İnsanlar cevap istiyor’

Ülkende politikacılar ve genel olarak halk arasında iklim bilinci nasıl?

İklim değişikliği ve çevrenin korunmasına ilişkin siyasi farkındalık çok düşük. Vatandaşların bir şeyi beğenmesi, söyleyecek bir şeyimiz olması, onların ne yapacaklarına, ne istediğimize katılıp katılmamaları umurlarında değil.

Vatandaşların izni olmadan yatırımcıları kendilerine çekmek onlar için çok önem taşıyor. Ücretler, çalışma koşulları, karlılık, yerli üretim daha mı iyi, kimseye sormuyorlar.

Şimdiye kadar durum böyleydi ve şimdi insanlar cevap istiyor: Paramız nereye gidiyor, bize ne veriyorsunuz, yapılanların arkasında kimler var? Sırbistan’ın yakında AB’ye katılmasını istiyorsanız, gençleri ve vatandaşları biraz dinlemeli, kendi başınıza çalışmamalı, boş vaatleri bırakmalı ve bizi denemelisiniz.

‘Çevre eğitimi gerekiyor’

Toplum söz konusu olduğunda, toplum hâlâ bölünmüş durumda. Bazıları farkında, bazıları değil. Gençler çoğunlukla farkında değiller ve ekoloji konusuyla ilgilenmiyorlar. Yine de onların suçu değil, ebeveynler, devlet ve toplumun suçu bunlar.

Bu nedenle çevre eğitiminden yanayız. Gençlerin gelecekte Sırbistan’da kalabilmeleri için iklim değişikliğinin olmadığı bir dünya olmalı. Çok eskiden normal ve şimdi anormal olan bir dünya…

‘İnsanlar için mi kendi çıkarları için mi çalışıyorlar?’

Dünya liderlerine seslenebileceğin bir platformda olsaydın, onlara ne söylemek isterdin?

Politikacılara hitap edecek bir platformda olsaydım, Ortadoğu’da her gün ölen aç insanlara nasıl olup da üzülmediklerini, bu büyük kuraklığa rağmen güney yarımkürede tarıma dayalı yaşayan insanlara nasıl üzülmediklerini sorardım. Sessiz oldukları ve etrafımızda olup bitenleri izledikleri için nasıl oluyor da üzülmüyorlar?

İnsanların ölümlerini ve savaşları izleyerek ve dinleyerek nasıl uyuduklarını, insanların iklim felaketlerinden, kıtlıktan, depremlerden, sellerden nasıl öldüğünü görerek nasıl üzgün olmadıklarını sorardım. İnsanlar için mi veya sadece kendi çıkarları için mi çalıştıklarını sorardım. İnsan kalbindeki o insanlık ve iyilik nereye gitti? Doğa ve insan sevgisi nereye gitti? Neden sadece kendimize bakıp başkalarını önemsiyoruz? Onlara söyleyeceklerim bunlar olurdu.

‘Hikayelerimizin eyleme dönüşmesine izin verin’

2030’da kendini ve dünyayı nasıl görüyorsun?

2030’da kendimi hedefleri olan, bilgilerle dolu, başarılı bir genç adam olarak hayal ediyorum. Kendimi, hayatını yaşayan, seyahat eden, güzel şeyler yapan, dindar ve kendisiyle gurur duyan bir adam olarak hayal ediyorum. Söyleyeceklerim konusunda iyimserim, hehe!! Ben her zaman olumlu düşünüyorum.

Bence değişim için, sistematik değişim için hala zamanımız var. İklim değişikliği olmadan dünyamızın döneceğini ve 2030’a gururlu ve mutlu adım atacağımızı düşünüyorum. Hâlâ vaktimiz var, tam 9 yıl.  Hikayelerimizin eyleme dönüşmesine izin verin!

Ülkendeki ve dünyadaki Covid-19 salgını ile iklim krizinin ilişkisi hakkında ne söyleyebilirsin? Geçişin sence nasıl olması gerekiyor?

Koranavirüs ile dünyada yaşanan kriz, bizi tüm aktivizm, eğitim ve diğer her şeyin başarısız olduğu bir konuma getirdi. Yine de bu yıl benim için en güzel yıllardan biri oldu. Yaza kadar temponun yavaşlayacağını ve tüm bunlardan tam olarak kurtulamayacağımızı düşünüyorum, ancak daha sonra her şeyin normale döneceğini umuyorum.

Ayrıca virüslerin daha sonra da ortaya çıkabileceğini anlamalıyız ama yine de insanız, dikkatli olacağız ama hayatımızı sıfıra indirip kendimizi kilitlemeyeceğiz.

İklim aktivizmi gençler için çok tüketici olabiliyor, peki kendi akıl sağlığını iklim krizinden uzaklaştıracak hobileriniz var mı?

Ve evet, benim birçok hobim var. Video oyunları oynamayı, eğitim programları ve filmleri izlemeyi, yüzmeyi ve voleybol oynamayı, sıcak kumsallarda uzanmayı ve seyahat etmeyi, ilginç kitaplar okumayı ve unutmayı çok seviyorum, çok gülüyorum!

Aktivizmin ile ilgili ailenden, arkadaşlarından veya herhangi bir STK’dan destek alıyor musun?

Başından beri ailemin desteğini alıyorum. Bazı arkadaşlarım beni destekledi, bazıları desteklemedi. Benim için önemli olanlar beni destekledi, bu en önemli şey. OSCE, UNICEF, Sırbistan’daki UNDP dahil olmak üzere yerel kuruluşlar beni ilk günden bu yana destekliyor.

Ayrıca birçok dünya aktivisti ve halk figürü (gazeteciler, Hollywood’daki en ünlü Sırp aktristi) vb. de destek verdi. Bence en zor durumda bile aktivizmden vazgeçmek istediğim anlarda bana yardım ettiler ve umut verdiler.

 

Kategori: Manşet

ManşetHaftasonuİklim KriziYazarlar

Yusuf Baluch: Belucistan’da sel sonrasında evimizi kaybettik [İklim Kuşağı-17]

Yusuf Baluch, 17 yaşında bir iklim aktivisti ve Pakistan, Belucistan‘da yaşıyor. 11’inci sınıfta okuyor ancak sınavlarından sonra tam zamanlı aktivizm yapmak için bir sene okuldan izin alarak iklim krizine odaklanarak zamanını geçirmeyi planlıyor. 12’nci sınıftan sonra, yüksek öğrenimi için başka bir ülkeye göç etmeyi planlıyor çünkü ülkesinin aktivizmini desteklemediğini söylüyor.

Daha önceleri Umman yönetiminde olan İran sınırına yakın Gwadar adlı bir şehirde yaşıyor. Ancak 1958’den sonra Pakistan bu araziyi Umman’dan satın almış. Yusuf daha önceleri şehire yakın bir köyde yaşıyormuş, ancak bu köy de askeri güçler tarafından tahrip edilmiş ve başka bir yere taşınmak zorunda kalmışlar. Yerli ailesi bölgede yaklaşık 300 ila 500 yıl boyunca çiftçilik yaparak yaşıyormuş. Yusuf iklim krizinden en çok etkilenenlerden sadece biri. 

‘Belucistan’da insanların evsiz kalışını gördüm’

Atlas: Lütfen bize nasıl bir iklim aktivisti olduğunu anlatır mısın? 

Yusuf: Çocukken çevreye, ağaçlara ve doğaya değer verdiğimi hatırlıyorum, ağaç dikiyordum ve büyüdüklerinde keçiler ve koyunlar tarafından yeniliyordu! Her hafta yapıyordum, daha sonra eğitimim için köyümün yakınındaki bir şehre taşındık, on yıllık eğitimimi orada tamamladım.

Televizyonu izlediğimde, Avustralya ve Brezilya ya da başka orman yangınları hakkında bir haber duysam çok üzülüyorum, sadece bir şeyler yapmak istiyordum ama o zamanlar iklim krizden haberdar olmadığım için yapamadım.

Bir gün televizyon izliyordum, BM İklim Zirvesi 2019‘da çevre ve iklim krizi hakkında konuşan genç bir kız gördüm, ondan ilham aldım, o kızın Greta Thunberg olduğunu öğrendim ve sonra kendi eyaletim Belucistan’da insanların evsiz kaldığını, ormanların alev alev yandığını ve sellerin yaşandığını gördüm ve de dünya liderinden iklim değişikliğiyle mücadele etmesini istemeye karar verdim! Ve bu daha yeni başladı. 

‘Köyler su içinde boğuldu’

İklim değişikliği son yıllarda Belucistan toplumunu nasıl etkiledi?

22 yıl önce Belucistan’ın Makran bölgesinde büyük bir sel yaşandı ve binlerce evi yıktı, çok insan öldü, hayvanlar öldü, bir kısmı yaşam alanlarını terk etmek zorunda kaldı, çünkü evleri yıkıldı, köyler su içinde boğuldu. Selden en çok etkilenen ailem dahil insanlar için hiçbir şey bırakmadı ve kış olduğunda insanlar her şeyini kaybetti, o soğuk günlerde açıkta kaldıklarından, açlıktan öldüler!

Yine 2008’de nehir kenarındaki köylerimizi bir başka sel vurdu ve aynı zamanda ekinleri, tarlaları ve bizimki dahil bazı evleri tahrip etti. Yine başka bir yere taşınmamız gerekiyordu, o sırada neredeyse 5 yaşındaydım, başka bir köyde 10 günümüzü geçirdik. Döndüğümüzde evimiz olmadığından kuzenlerimle yaşamaya başladık.

Fotoğraf: Naseer Ahmad Kakar

‘Kirli su için kilometrelerce yol’

Ve Belucistan hala aşırı sıcaklık dalgalarıyla karşı karşıya, Turbat gibi bazı yerlerde sıcaklık 50°C’ye kadar yükseliyor.  Hayvanlar yaşam alanlarını terk etmek zorunda kalıyorlar ve ölüyorlar, susuzluktan, insanlar bile içmek için temiz su almıyorlar, bazı yerlerde kadınlar kirli su içmek için kilometrelerce yürümek zorunda kalıyor.

İşte bu durum beni adaletsizlikle karşı karşı karşıya olduğumuz konusunda  konuşmaya yöneltti!

Hükümetinizin yerli halklara ve topraklarına yönelik politikaları hakkında ne söyleyebilirsin?

Hükümet, yerli halkı fabrikalar ve endüstriler inşa edebilmek ve ormanları kesebilmek için farklı yerlere sürgün etme şansını kaçırmıyor ve ayrıca gıda, temiz su, sağlık ve eğitim de dahil olmak üzere birçok temel haktan mahrum bırakıyor! 

Yaşadığınız yerde kuraklık, sel ve aşırı sıcak dalgalarından bahsediyorsun. Ama medya iklim krizinden bahsetmiyor, sence en büyük sorun nedir?

Kesinlikle, medya bu kadar önemli konulara yer vermiyor, bu tür sorunları dünyanın önüne getirmenin sadece zaman kaybı olduğunu düşünüyorlar * Medya bizi dinlemeli, Pakistan dünyanın en çok etkilenen 10 ülkesinden biri

Geleceğimizin yok olmasına ya da çocukların yok olmasına izin vermeyeceğiz!

‘CPEC ekosistemi yok etmede büyük rol oynayacak’

2030’da dünyayı nasıl hayal ediyorsun?

Pakistan’ın emisyonunu 2030’a kadar azaltacağından ülkemden umutlu değilim çünkü CPEC yani Çin-Pakistan Ekonomik Koridoru, bölgesel bağlantıların bir çerçevesidir. CPEC sadece Çin ve Pakistan’a fayda sağlamakla kalmayacak, aynı zamanda İran, Afganistan, Hindistan, Orta Asya Cumhuriyeti ve bölge üzerinde olumlu bir etkiye sahip olacak.

Gelişen karayolu, demiryolu ve hava ulaşım sistemine sahip coğrafi bağlantıların, sık ve serbest büyüme ve insanlarla insan teması alışverişi ile güçlendirilmesi, akademik, kültürel ve bölgesel bilgi ve kültür yoluyla anlayışın artırılması, ticaret ve işlerin daha yüksek hacimli akışının faaliyeti, Daha optimal işlere sahip olmak için enerji üretmek ve hareket ettirmek ve kazan-kazan modeli ile işbirliğini geliştirmek, iyi bağlantılı, entegre bir kader, uyum ve gelişme bölgesi ile sonuçlanacaktır. 

Ekosistemi yok etmede büyük rol oynayacak en büyük sorunlardan biri bu!
CPEC’nin zararı o kadar büyük ki, tüm ekosisteme zarar verecek olması beni telaşlandırıyor.

Aktivizmin için ailenden, arkadaşlarından veya herhangi bir STK’dan destek alıyor musun?

Birkaç kişiden destek alıyorum, ailem hala nasıl bir şey yaptığımı bilmiyor ama beni destekliyorlar ama STK’lardan ve kamuoyundan hiçbir desteğim yok, benim ne yaptığımla ilgili bir bilgileri olduğunu da zannetmiyorum. 

‘Kendi çocuklarınızı düşünün’

Dünya politikacıları veya karar alıcılarla konuşmak için bir platformun olsaydı, onlara ne söylemek isterdin?

Tüm insanlık suya boğulmuş olsaydı, hayvanların nesli tükenseydi ne yapardınız? Kazançlarını sömürdüğünüz kimse kalmadığında ekonominizle ne yapmayı planlıyorsunuz? Ekonomi önemli değil, önemli olan insanlık!

Başkalarını düşünmüyorsanız, en azından kendi çocuklarınızı düşünün. Biz kendimiz için savaşmıyoruz, çocuklarınız için, onların geleceği için de savaşıyoruz!

‘İntihar eden birçok insan var’

Covid-19 halkını nasıl etkiledi ve şu anda durum nedir?

Covid -19 dünyaya yayıldığından beri en önemli konu oldu, birçok insanın hayatını etkiledi, pandemiden dolayı iki kez bile yemek yiyemeyen binlerce insan işe gidemiyor. Eve getirecek hiçbir şeyleri olmadığı için intihar eden birçok insan var.

Yeni doğan bebekler için süt bile bulunamıyor bazen! İnsanlar sadece Covid yüzünden ölmüyor aynı zamanda yiyecek ve barınak olmadığı için veya sağlık hizmetleri olmadığından da ölüyorlar. 

Kategori: Manşet

ManşetHaftasonuKöşe YazılarıYazarlar

Hannah Arendt ile pandemide sokakları ve iklim hareketini düşünmek- Ece Baykal Fide

Toplumun kamusal alandan çekilmek zorunda kaldığı veya bırakıldığı; evlerimizin (özel alan) işlerimizin (sosyal alan) ve politik eylemlik (kamusal) alanımızın birbirine geçtiği bir dönemde Hannah Arendt’in kamusal alan ve politik eylemlilik üzerine düşünceleri kritik bir önem taşıyor.

Pandemide sokakları ve toplumsal hareketleri, Arendt’in bazı kavramlarıyla düşünmek özellikle iklim ve ekoloji hareketleri için yol gösterici olabilir: Hakikat anlatıcılığı, dünyasallık ve Amor Mundi  (dünya sevgisi)…

Pandeminin bizi sürüklediği karantina koşullarında toplumsal hareketlerin eylem repertuarlarının nasıl değiştiğine, balkonlarda söylenen şarkılara dijital iklim grevlerine şahit olduk. Toplumsal hareketler kendi içlerinde de sokağa inmek, kamu sağlığını tehlikeye atmak ya da toplu eylem çağrısı yapmak ve haklarını savunmak arasında düşünüp farklı tutumlar benimsediler.

Pandemide hareketlilik

Bir yandan Trump yandaşları virüsün bir komplo olduğu söylemiyle sağlık kurallarına karşı çıkarak sokaklara indi. Diğer yandan George Floyd’un polis tarafından öldürüldüğü ABD’de Black Lives Matter protestoları gerçekleşti. Fransa’da yurttaşların dronlarla takip edilmesine imkan verecek; polis şiddetinin hem gazeteciler hem yurttaşlar tarafından belgelenmesini engelleyecek Küresel Güvenlik Yasası protestolarına sahne oldu pandemide sokaklar.

Türkiye’de ise kadınlar kadına yönelik şiddete hayır demek ve İstanbul Sözleşmesi’ni savunmak için; esnaf ekonomik krize karşı devlet kendisini savunmasız bıraktığı için; yurttaş madencilere ayrıcalık tanıyan torba yasaya karşı; Bağımsız Maden işçileri emeklerinin karşılıklarını alamadıkları için sokaklara döküldüler.

Şehirli hareketler ve yurttaşlar sokağa inip inmemenin doğruluğunu tartışırken, Türkiye’de Kirazlıyayla, Kazdağları, Artvin maden tehditleriyle karşı karşıya kaldı. Maden şirketlerinin pandemiyi fırsat bilerek doğayı talan etmeleri cezasız kalırken, doğa savunucularına Kazdağları örneğinde olduğu gibi 200 bin lira ceza kesildi, sağlık kurallarını ihlal ettikleri gerekçesiyle. Muğla İkizköy’deki köylüler su vanasının kontrolünü elinde tutan termik santral yüzünden pandemi döneminde susuz, termik santral ise cezasız kaldı.

‘Evde kalabilenler’ sağlıklarını koruyabilirken, mecburen işlerine gidenler hayatın devamlılığı için ‘gerekli’ besin ve malları üretmeye devam ettiler. Dünyamız Arendt’in gereksinimlerin ve biolojik emeğin alanı olarak gördüğü ev (özel alan) ve işimiz (sosyal alan) arasında sıkışırken politik eylemliğimizin gerçekleştiği kamusal alana uzak kaldık ya da erişimimiz kolluk güçleri tarafından engellendi.

Arendt’in düşüncesinde dünya kavramının yeryüzü ile kamusal alanı birlikte içerdiğini hatırlarsak, birini korumanın diğerini korumak anlamına geldiğini daha iyi anlarız. Yeryüzünü korumak için öncelikle onun savunusunu yapacağımız kamusal alanı korumalıyız.

Dünyanın çoğulluğunu korumak

Arendt’e göre kişilerin ve toplumun kitlenin bir parçası haline gelmesi paylaştıkları ‘dünyasallık’’ (worldliness) ve kamusal alanın ortadan kalkmasıyla gerçekleşir.  Ortak dünyasını kaybeden kitle toplumu ise totaliter düzene yol almaktaki başlıca unsurdur. Dünya kavramı, Arendt’in düşüncesinde hem yeryüzünü hem de verili insan ilişkileri ağını, kamusal alanı kapsar.

Margeret Canovan, Arendt üzerine çalışmasında onun “20. Yüzyıl düşünürleri arasında bir yandan insanın doğumluluk niteliğini ve devrimci başlangıçları yüceltirken, diğer yandan politik yaşam açısından değerli olanı muhafaza etmeye, ilişkileri ve kurumları korumaya özen göstermek konusunda benzersiz” olduğunu söyler.[1]

Başlangıç Arendt’in toplumsal hareket düşüncesinde önemli yere sahiptir ama başlangıç eyleminin içerdiği belirsizlik ve risk ancak insanlar çoğulluk ilkesine saygı gösterdiğine ve dünyayı koruduklarında ortadan kalkar.

Politika yapmak politikacılara özgü değil

Bu dünyada, kamusal alanda, kişiler kendi farklılıklarını ortaya koyarak kendilerine verilmiş olan ‘etnik’ ‘dini’ ‘cinsel’ kimliklerini aşarak bir araya geldikleri ‘politik eylemin’ etrafında kendi kimliklerini kurarlar. “İnsan değil insanlar yaşar bu gezegende. Çoğulluk Yeryüzü’nün yasasıdır” der Arendt.[2] Dolayısıyla politika yapmak uzman politikacılara özel değildir, herkes politika yapabilir.

Pandemi döneminde ‘dünyasızlaşmanın’ birkaç anlamı var. Birincisi yeryüzünü savunmak için ‘eylediğimiz’ alanlardan uzakta kalmak: Arendt, modern çağın başından beri daha önce ayrı olan özel-iş ve kamusal alan arasındaki ayrım belirsizleşmeye ve özel alanın gereksinimlerinin temel politika konusu haline geldiği söyler.

Salgın ve hatta iklim krizi bizi bu ihtiyaçlar alanının nasıl yönetileceği üzerine o kadar düşündürüyor ki, onların idamesi dışında Arendtçi anlamda bir politik eylem ve örgütlenme hayal edemez oluyoruz.

Dünyasız kalmak

Dünyasızlaşmanın diğer anlamı ise doğrudan hem salgın sırasında hem de çok öncesinden beri yeryüzünü tüketerek ‘dünyasız kalmak’la ilgili. İnsan hayatını içinde yaşadığı biyoçeşitliliğe borçlu ve sadece bu biyoçeşitliliğin sahnesinde insanın da bir canlı olarak gerçekliği var.

Dünyanın içinde bulunduğu biyoçeşitliliği yok ederek insan kendisini Donna Haraway’in chthulucene olarak adlandırdığı [3]dünyanın kendini yenilemesini, yani bir nevi kompost sürecini hızlandırıyor. Yani biz iklim ve ekoloji krizlerinin etkilerini düşünerek Arendt’in sözünü “İnsan değil canlılar yaşar bu gezegende. Çoğulluk yeryüzünün yasasıdır” diye okuyabiliriz. Çünkü insan bu biyolojik çeşitlilik varsa var olabilir, yoksa toprağa karışıp yeni türlere dönüşecek kompostun bir parçası olur.

Dolayısıyla dünyayı savunmak, kamusal alanı savunmak sorumluluğunu da birlikte getiriyor. Çünkü kamusal alanın yarattığı özgürlük bize dünyanın karşı karşıya kaldığı tehditleri savunmamız için yegane politik eylemlilik alanını açıyor.

Arendt düşüncesi totalitarizmin en baskıcı dönemlerinde bile içinde direniş imkanları barındırır. Böyle dönemlerde özgürlüğümüzü ve onun yeşereceği tek alan olan kamusal alanı, dünyamızı korumak için öncelikle, hakikati anlatmalıyız. Çünkü sorunun/krizin gerçek nedenlerini anlatmak kadar değişimi yaratmanın somut örnekleri ve değişimin aktörlerinin hikayeleri de başkalarının harekete geçmesine vesile olacaktır.

 Hakikati anlatmak

Arendt modern çağ düşünürlerinin olgusal hakikatle (tarihi ya da toplumsal bir olayda hangi aktörlerin daha etkili olduğu gibi) rasyonel (bilimsel matematiğe dayalı) hakikatleri ayırdığını söyler[4] ve olgusal hakikatlerin siyasi iktidarların yalanlarına ya da saldırısına rasyonel hakikatten daha açık olduğunu savunur.

Bu, iklim değişikliği gibi rasyonel bir hakikati bıkmadan usanmadan açıklamaya çalışan bilim insanlarının çok aşina olduğu bir sorun aslında. İktidarlar rasyonel hakikatle de her zaman barışık değildir; fakat ABD ve Avustralya gibi inkarcı yaklaşımın yaygın olduğu ülkeler hariç, iklim değişikliğinin fiziki sonuçları birçok ülkede hem siyasi hem toplumsal düzeyde rasyonel hakikat olarak kabul görür.

Seller, kasırgalar, batmakta olan ada ülkelerini ya da atmosferdeki artan karbondioksit miktarı hakikatini reddetmek kolay değildir. Esas sorun failin kim olduğu hususundaki olgusal hakikattedir. İklim krizinin insan kaynaklı olduğu da artık genel geçer bir bilgi olmasına rağmen hangi insanın hangi faaliyetlerinden dolayı gerçekleştiği birçok insanın farklı yönüne tanıklık ettiği olgusal hakikatlerdir. İşte siyasi liderlerin en çok saldırdığı ve çevre ve iklim aktivistlerinin savunmasına en çok ihtiyaç duyulan hakikatlerden biri de budur.

Konda’nın ve İklim Haber’in Türkiye’de İklim Değişikliği ve Çevre Sorunları Algısı raporunda iklim değişikliğinin sebepleri sorulduğunda büyük çoğunluğun yüzde 65,7’nin yeşil alanların yok olmasından, sadece yüzde 41,6 ‘in petrol kullanımı ve yüzde 32,6’nın kömür ve kömürden elektrik üretiminden bahsetmesi işte bu olgusal hakikatle ilgilidir.

Arendt’e göre olgusal hakikatleri doğrulamak tek bir bilim insanın işi değildir, birçok insan tarafından tanıklık edilen ve tanıkların kurduğu bir hakikattir. Hakikat anlatıcısı/parrhessiastes- olmak aydınların, bilim insanlarının, gazetecilerin ve edebiyatçıların sorumluluğudur ama herkes olgusal hakikate tanık olabilir ve kamusal alanda bu konudaki düşüncelerini dile getirip nasıl harekete geçebileceği konusunda başka seyircilere yol gösterebilir.

Arendt’in kamusal alanı bu anlamda diğer kamusal alan modellerinden farklı olarak, uzlaşıyla tek bir eylemlilik ortaya çıkmasını değil çoğulluğunu içindeki bütün hareketlerin birbirlerini aktör-seyirciler olarak dönüştürmesine vurgu yapıyor. Seyirciyi aktöre dönüştüren şey ise cesaret ve Amor Mundi’dir (dünya sevgisi).

Amor Mundi

Bunun için kişi kendini dünyaya sunma cesaretine sahip olmalıdır; kamusal alanın acımasız eleştirilerine…Bu dünyanın acımasızlıklarından kaçıp geçmişe ya da geleceğe sığınan, özgürlüğü kişinin içinde yaşayacağını savunan bazı Batılı düşünürlerin aksine Arendt bütün acımasızlıklarına rağmen dünyayı bugün savunmamız gerektiğini vurgular. Amor mundi kavramıyla somutlaştırdığı gibi.

Arendt’in özgürlük kavramı, bireysel özgürlüğe vurgu yapan negatif ve toplumsal sınıfların kollektif olarak edindiği haklara vurgu yapan pozitif özgürlük anlayışından ayrılır. Çünkü her ikisinden de farklı olarak ‘egemenlik’ yarışından çekilir. Bireyin ya da bir sınıfın toplumun geri kalanı üzerinde kurabileceği egemenliğin yanı sıra doğa üzerinde kurduğu egemenliği de sorgulayarak.

Amor Mundi açısından belirleyici olan cesarettir ama Arendt’in kastettiği cesaret tehlike karşısında sergilenen her türlü cüretkarlığı içermez. Onun için “Cesaret insanları dünyanın özgürlüğü uğruna, yaşamla ilgili endişelerinden kurtarır. Siyasette yaşam değil dünya söz konusu olduğundan, siyasi yaşamda cesaret vazgeçilmezdir”. (Geçmişle Gelecek Arasında, s.212)

Pandeminin, toplumun büyük çoğunluğunu haksızlıklar ve doğa talanları karşısında seyirciye dönüştürdüğü bu dönemde Arendt’in düşüncesi özellikle de cesarete ve dünya sevgisine yaptığı vurgunun seyircilerin tekrar aktöre dönüşmeleri için bir çağrı olarak okunabilir: Dünyaya karşı sorumluluklarını hatırla ve dünya aşkına harekete geç!

***

[1] Aktaran Fatmagül Berktay, Dünyayı Bugünde Sevmek: Hannah Arendt’in Politika Anlayışı, Metis, İstanbul, 2012, s.131
[2] Hannah Arendt, Thinking, Harcourt Brace Jovanovich 1971, s.19
[3] Donna Haraway, Staying with the Trouble: Making Kin in the Chthulucene, Duke Universtiy Press, 2016
[4] Hannah Arendt, Geçmişle Gelecek Arasında, İletişim Yayınları, İstanbul, 2012, s.276

 

Kategori: Manşet

HaftasonuKöşe YazılarıManşetYazarlar

Biyoçeşitlilik Sözleşmesi

30 Eylül’de Dünya liderlerinin çevrim içi katılımlarıyla Birleşmiş Milletler Biyoçeşitlilik Zirvesi gerçekleştirildi. “Sürdürülebilir Kalkınma Yolunda Biyoçeşitlilik İçin Acil Eylem” temasıyla düzenlenen bu zirvede liderler biyoçeşitliliğin ne derece önemli olduğu konusunda konuşmalar yaptılar, ancak bu konuda somut adımların atılması yine mümkün olmadı. İklim krizi gibi çok daha gündemde olan bir problemin bile arka plana atıldığı bu pandemi döneminde Biyoçeşitlilik Zirvesi’nde liderlerin esas problemden uzak durmaları şaşırtıcı değil.

Aslında biyoçeşitlilik ve iklim krizi konusunda uluslararası çabalar 1992’de Rio’da yapılan Dünya Zirvesi’ne kadar uzanıyor. Bu zirvede üç uluslararası anlaşmanın temelleri de atıldı, konumuz dışındaki Çölleşmeyle Mücadele Sözleşmesi, İklim Değişikliği Çerçeve Sözleşmesi ve Biyolojik Çeşitlilik Sözleşmesi Rio’da imzaya açıldı. Biz bu anlaşmalardan İklim Değişikliği Çerçeve Sözleşmesini çok daha yakından takip ediyoruz. Bu sözleşmenin Taraflar Konferansları her senenin sonunda toplandığı zaman çevre açısından önemli bir gündem yaratıyor.

Bu konferanslara bilimsel girdi sağlamak üzere yapılan bilimsel çalışmalar Hükümetlerarası İklim Değişikliği Paneli (IPCC) raporları olarak karşımıza çıkıyor. Ancak diğer iki anlaşmanın da benzer bir yapısı olmasına rağmen bu konular bugüne değin gündemimize sıkça taşınmadı. Bundan dolayı da en azından gerçekleşen Biyoçeşitlilik Zirvesi bağlamında konuyu biraz açıklamanın faydalı olacağını düşünüyorum.

Türkiye 1997’den beri taraf

29 Aralık 1993’te yürürlüğe giren Biyoçeşitlilik Sözleşmesi’ne ülkemiz de 15 Mayıs 1997’de Meclis‘ten geçirerek taraf oldu. Bu sözleşmenin üç temel amacı vardır:

  1. Biyolojik çeşitliliğin korunması
  2. Biyolojik çeşitliliğin parçalarının sürdürülebilir biçimde kullanımı
  3. Genetik kaynaklardan elde edilen faydaların adil ve eşit biçimde paylaşılması

Bu amaçlara ulaşılmasına yardımcı olmak üzere sözleşmenin tarafları düzenli olarak toplantılar düzenlemeyi ve raporlar yayımlamayı kararlaştırdılar. Bu toplantıların ilki 1994’te Nassau’da yapıldı. 15-28 Ekim 2020 tarihlerinde   Çin’de (Kunming) yapılması planlanan 15. Taraflar Konferansı da Covid-19 nedeniyle 2021’e ertelendi. 16. Taraflar Konferansı’na da ülkemiz ev sahipliği yapacak.

Kyoto Protokolü veya Paris Anlaşması’nın benzeri olarak, Biyoçeşitlilik Sözleşmesi de iki önemli anlaşmayı imzaya açtı. 1999 yılında Cartagena, Kolombiya’da Biyogüvenlik üzerine Cartagena Protokolü ve 2010 yılında Nagoya, Japonya’da Genetik Kaynaklara Erişim ve Elde Edilen Faydaların Adil ve Eşit Paylaşımı üzerine Nagoya Protokolü kabul edildi. Ülkemiz bunlardan Cartagena Protokolü’ne 24 Ocak 2004’de taraf oldu, ancak Nagoya Protokolü’ne henüz taraf olmadı.

2021 zirvesi Türkiye’de

Biyogüvenlik üzerine Cartagena Protokolü dediğimiz zaman çoğumuzun aklına biyolojik silahlar gelebilir. Bu protokolün amacı biyolojik silahlarla alakalı değildir. Aksine biyolojik olarak üretilen ve çoğunluğunu Genetiği Değiştirilmiş Organizma olarak tanımladığımız tarım ürünlerinin ülkelerin doğal bitki türlerine zarar vermesini önlemek üzere yapılmış bir sözleşmedir. Bu bağlamda devletlere, kendi öz bitki türlerine zarar vereceği düşünülüyorsa, GDO’ların ülkeye girişini yasaklama hakkı da tanır.

Nagoya Protokolü ise genetik kaynakların sürdürülebilir kullanımının sağlanmasını ve bunlardan elde edilecek gelirlerin adil ve eşit biçimde dağıtılabilmesini amaçlar.

2010 yılında Nagoya’da aynı zamanda 2011 ila 2020 yılları arasındaki biyolojik çeşitliliğin korunabilmesi için atılması gereken adımları belirleyen Aichi Biyoçeşitlilik Hedefleri üzerinde anlaşmaya varılmıştır. Aichi Biyoçeşitlilik Hedefleri beş temel amacın başarılması için planlanmıştır. Bu amaçlar şöyle sıralanabilir:

  1. Biyoçeşitliliğin devlet ve toplum genelinde yaygınlaştırılarak biyoçeşitlilik kaybının altında yatan nedenlerin ele alınması,
  2. Biyoçeşitlilik üzerindeki doğrudan baskıların azaltılması ve sürdürülebilir kullanımın teşvik edilmesi,
  3. Ekosistemlerin, türlerin ve genetik çeşitliliğin korunarak biyolojik çeşitliliğin durumunun iyileştirilmesi,
  4. Biyoçeşitlilik ve ekosistem hizmetlerinden herkese sağlanan faydanın artırılması,
  5. Katılımcı planlama, bilgi yönetimi ve kapasite geliştirme yoluyla uygulamanın geliştirilmesi.

Bu amaçların başarılabilmesi için de 20 hedef belirlenmiştir. Bu hedefleri bir sonraki yazıda daha ayrıntılı olarak anlatmaya çalışacağım. Ülkemiz Çin’den sonra 2021’de Biyolojik Çeşitlilik Sözleşmesi’nin dönem başkanlığını yükleneceğinden ve bir sonraki Taraflar Konferansı ülkemizde yapılacağından Aichi Biyoçeşitlilik Hedefleri’nin özellikle ülkemizde çevreye önem veren herkes tarafından özümsenmesinin gerekli olduğu düşüncesindeyim.

Haftaya Aichi Hedeflerinin yanı sıra bu hedeflere ulaşma çabalarını ve genel olarak biyoçeşitliliğin korunması alanında yeryüzünde yapılan çalışmaları değerlendiren 5. Küresel Biyoçeşitlilik Raporu’nun sonuçlarından bahsedeceğiz.

 

Kategori: Haftasonu

HaftasonuKitapManşet

[Çocuklar için Yeşil Kitaplar] DUVAR: Başlangıçta sadece bir çizgiydi

Gündelik hayatımız, ülkemiz, coğrafyamız ve dünyamız sınırlarla, duvarlarla çevrili. Hepimiz biliyoruz. Hepimiz farkındayız. Sınırlar, duvarlar üzerine konuşuyor, tartışıyoruz. Peki gökten inmediklerine, leylekler tarafından getirilmediklerine göre nereden geliyorlar? Evet varlar ama nasıl var oldular?

Uçanbalık Yayınları’ndan çıkan DUVAR’ı açtığımızda karşımıza çıkan ilk cümle sorulması mühim bu sorulara bir cevap niteliğinde: 

 “Başlangıçta sadece bir çizgiydi.”

 Sekseklerinin tam ortasından geçiyor, bahçeyi yerden göğe bölüyordu ama nerdeyse fark edilmeyecek kadar da incecikti. Bu yüzden onun nereden ve niçin geldiği üzerinde durmak gereksizdi. Öyle ya, bir çizginin pek de önemi yoktu. Sonra çizgi bir sıra tuğlaya dönüştü. Artık seksek oynanamıyor ama bunun yerine setin üstünden ip atlar gibi zıplanabiliyordu.

Derken set biraz daha yükseldi. Şimdi üstünden ip atlar gibi zıplamak da mümkün değildi ama yemek yerken üzerinde oturulabiliyordu. Duvar yükseldikçe yükseldi. Büyüdükçe ayırdı. Hayatı duvara göre şekillendirmek yetmiyordu. Artık duvar varlığın niteliğinin de ölçütüydü: Karşısında yeterince uzun ve güçlü olanlarla olmayanlar. Ta ki herkes önünde çaresiz ve küçük kalana, duvarın ardı unutulana dek…

Başlangıçlar, ufuktakilerin temeli

DUVAR, bize başlangıçların ufuktakilerin temeli olduğunu tekrar anımsatıyor. Olup biten her şeye meraksız, kayıtsız hatta daha da fenası uyum sağlamaya hazır hâlimize ayna tutuyor. Pek bir şey değil dediklerimizin fazlasıyla bir şey olduklarını kulağımıza fısıldıyor. Ancak DUVAR’ın hikâyesi burada bitmiyor. O, bizi karşılayan ilk sözle konuşmaya devam ediyor.

“Başlangıçta sadece bir çizgiydi.”

Frédéric Maupomé’.

Yine neredeyse fark edilmeyecek kadar ince bir çizgi bizi tekrar karşılıyor. Ancak bu sefer duvarın üzerinde. Birisi duvarı çiziyor. Çizgiler çatlaklara, çatlaklarsa oyuklara dönüşüyor. Duvarı yıkılıveriyor. Hikâyenin ilk parçası gerçekliğimiz iken ikincisi belki bir umut,  belki de bir çağrı. 

Frédéric Maupomé’un yazdığı ve bize bir çizginin iki farklı potansiyelini gösteren DUVAR’ın kendisi de kısacık hikâyesi, azıcık sözüyle bir çizgi. Ama başka türlü bir çizgi, aynı zihnimizde bir kıvrım gibi. Eğer göz ardı etmezsek bu incecik çizgiden kim bilir ne düşünceler yayılacak?

Kategori: Haftasonu

HaftasonuKöşe YazılarıManşetYazarlar

Gelir dağılımında korkutan uçurum

Ülkelerin ve bireylerin ekonomik gelişmişliği genelde dolar bazında Gayrı Safi Yurt İçi Hasıla (GSYİH) ve kişi başına (per capita) düşen GSYİH ile ölçülür. Bu sıralamalar, göreli olarak ülkenizin ve sizin gelir olarak nerede olduğunuzu gösterir. Biliyorsunuz AKP, 2023 itibarıyla Türkiye’yi dünyanın ilk 10 ekonomisi arasına sokmayı ve kişi başına geliri de 25.000 dolar seviyesine çıkarmayı hedeflemişti. Bunları da “Cumhuriyetin Kuruluşunun 100. Yılı Hedefleri” olarak ilan etmişti. Bir ara 13’üncü en büyük ekonomi olan ve kişi başına geliri 12.500 dolara kadar çıkmış olan Türkiye, son yıllarda gittikçe bu hedeften uzaklaştı. Dünya Bankası verilerine göre 2019 itibarıyla 754 milyar dolarla dünyanın en büyük 19’uncu ekonomisi olurken kişi başı gelirde 9.043 dolarla, 74’üncü sıradayız.Bunlar nominal rakamlarla, yani o senenin cari rakamlarıyla yapılan sıralamalar.

Bir de Satın Alma Gücü Paritesi (İngilizce kısaltmasıyla PPP) ile yapılan sıralamalar var. Burada hesaplama nominal değerle değil, onun satın alma gücü esas alınarak yapılır. Aynı ürünün veya ürün sepetinin ABD ve örneğin Türkiye’deki fiyatına bakılır. Döviz kurunun 1$=5 TL olduğu bir durumda bir ürün sepeti ABD’de 100$ (500TL) iken, Türkiye’de 250TL ise, PPP=500/250=2 olur. Bu durumda Türkiye’nin milli geliri 2 ile çarpılarak ABD ile PPP bazında eşitlenir. PPP bazlı sıralamalar özellikle gelişmekte olan ülkelerce daha fazla tercih edilir çünkü bu ülkelerin sıralamasını yukarı çıkarır. Mesela Türkiye PPP bazında bakıldığında 2019’da 2.4 trilyon dolar GSYİH ile dünyanın en büyük 13’üncü ekonomisi konumuna gelmektedir.

Gelir dağılımı

Bu girizgahı yaptım ama bu yazıda asıl amacım gelir dağılımı üzerinde durmak. Gelir ve servet eşitsizliğinin yarattığı sonuçlar o kadar yıkıcı ki, dünyanın geleceğini iklim krizi ve gelir adaletsizliğinin belirleyeceği düşüncesi gittikçe kafamda oturuyor. GSYİH rakamının nüfusa bölünmesiyle bulunan kişi başına gelir rakamı çok kaba bir gösterge. Asıl önemli olan, bu gelirin o ülke içerisinde nasıl dağıldığı. İşte burada konu epeyce çatallaşıyor. Zaman içerisinde geliri çok artan ülkeler olabiliyor ama gelir dağılımına baktığınız zaman bu artışın ne kadar dengesiz olduğunu da görebiliyorsunuz.

Bunun en tipik örneklerinden birisi Çin. 1978 yılında piyasa kapitalizmine geçen ve tartışmasız küreselleşmeden en fazla yararlanan ülke olan Çin’de kişi başına gelir 40 yılda tam 57 kat arttı. 1978’de sadece 156 dolar olan kişi başına gelir 2017 yılında 8.879 dolara ulaştı. Ama aynı dönemdeki gelir dağılımına baktığınız zaman, oldukça farklı bir manzara görülüyor. Gelir dağılımı ölçütü olarak yaygın bir şekilde kullanılan Gini katsayısına bakıldığında 1978 yılında 0.16 olan katsayı, 2017’de 0.38’e çıkmış durumda. (Gini katsayısı 0-1 arasında değişir ve 0’a yaklaştıkça gelir eşitsizliği azalırken, 1’e yaklaştıkça artar.) Gini katsayısı dışında yaygın kullanılan bir başka gösterge de nüfusun yüzde 20’lik gelir gruplarının toplam gelir ve servet içindeki payları.

Gelir dağılımının kötüleşmesi neredeyse bütün dünyada görülen bir olgu. Şimdi de ABD rakamlarına bakalım. Önce, meşhur Amerikan orta sınıfının nasıl yok olduğuna dair çarpıcı gelir verisi: 1946-80 arasındaki 34 yıllık dönemde reel gelir artışı toplumun alt yüzde 50’lik grubu için yüzde 102, en üst yüzde 1’lik grubu için yüzde 47 iken, 1980-2014 arasındaki 34 yıllık ikinci dönemde alt yüzde 50 grubu için yüzde 1 (evet sadece yüzde bir!), en üst yüzde 1 için yüzde 300 (tam tamına yüzde üç yüz!) olarak gerçekleşti. Servete bakıldığında, 1989 yılında en üst yüzde 10, takip eden yüzde 40 ve en alt yüzde 50 gruplarının toplam servet içindeki payları sırasıyla yüzde 67, yüzde 30 ve yüzde 3 iken, 2016 yılında bu paylar sırasıyla yüzde 77, yüzde 22 ve yüzde 1 olarak gerçekleşti. Kısaca hem gelir hem de servet dağılımında acımasız bir adaletsizlik artarak sürüyor. ABD’nin Gini katsayısı da bu gelişmeleri teyit ediyor. 1986’da 0.37 olan katsayı 30 yıl sonra 2016’da 0.41 seviyesine geliyor.

Gelir dağılımının bozulmasına yol açan süreç aslında Thatcher-Reagan ikilisinin 1980’li yıllarda savundukları ve “Muhafazakâr Kapitalizm” olarak da adlandırılan ideolojik yaklaşımın yaşama geçirdiği politikalarla birlikte ivme kazandı. Hatırlayın o günlerin popüler politika önerilerini: Devletin küçültülmesi, düzenlemelerin azaltılması (deregulation), serbest piyasa, özelleştirme, liberalleşme… Aslında bu adımlar zamanın bazı ekonomik sorunlarını bahane ederek vahşi kapitalizmin önünü açıyor, bugünün acımasız gelir ve servet dağılımının temellerini atıyordu. “Serbest Piyasa” söylemiyle ekonomi ön plana çıkarılıp insan ve toplum geri plana itiliyordu.

Bu politikalar Dünya Bankası ve İMF aracılığıyla gelişmekte olan ve az gelişmiş ülkelere de maalesef kolayca benimsetildi. Bu ideolojik dalgaya büyük ölçüde direnen kıta Avrupası ve İskandinav ülkelerinde vergi oranlarının daha yüksek tutulduğunu ve sosyal devlet uygulamalarının kısmen korunduğunu görüyoruz. Bunun sonucunda aşağıdaki tabloda bu ülkelerde ve eski Doğu Bloku ülkelerinde Gini katsayılarının 0.2-0.35 aralığında, göreli olarak daha adil bir seviyede kaldığını görüyoruz.

Küreselleşme ve teknolojide son 30 yıldaki gelişmelerin de gelir dağılımını bozan unsurlar olduğu sıkça vurgulanan bir konu. Genellikle öne sürülen sav, küreselleşmeden her ülkede dar ve ayrıcalıklı bir azınlığın yararlandığı, teknolojik gelişmelerin de yine çok küçük bir azınlığın hızla inanılmaz bir servet edinmesine yol açtığı şeklinde. Bunlarda elbette doğruluk payı var.

Ama, gelir dağılımındaki bu yürek sızlatan görüntüye yol açan asıl neden söz konusu ülkelerde vergi toplama ve kamu harcamalarına ilişkin yapılan tercih ve uygulanan politikalar. Gelir adaletsizliğine küresel düzeyde bakıldığında servetin çoğunlukla hiç vergilendirilmediği, yüksek bireysel gelirin ve şirketlerin düşük vergilendirildiği ve bunlar sonucunda kamu gelirleri düştüğü için kamunun sosyal yardımları ve programlarının her geçen gün daha da azaldığı görülüyor. Bu da kendisini eğitim, sağlık, sosyal yardım ve tarım/gıda gibi alanlarda gösteriyor. Bu alanlara yönelik destek ve harcama kalemleri düştüğünde toplumun düşük gelir grupları en fazla olumsuz etkilenen gruplar oluyor ve böylece gelir dağılımını daha da kötüye götüren kısır döngü oluşuyor.

Türkiye’de gelir ve servet dağılımı

Türkiye de gelir ve servet dağılımı bakımından ABD’den çok farklı bir durumda değil. Latin Amerika ülkelerinden biraz daha iyi ama Avrupa ve Asya ülkelerinin birçoğundan daha kötü durumda. Aşağıdaki tablolara bakıldığında, hem gelir dağılımında (2018 itibarıyla 0.41 olan Gini katsayısı) hem de servetin dağılımında (en üst yüzde 10’luk grup toplam servetin %81.2’sine sahip) durum ABD’den pek farklılık göstermiyor.

Gini katsayısı yıllar içinde oynamalar gösteriyor. AKP’nin ilk yıllarında izlediği sosyal politikalar sonucunda 0.38’e kadar düşüyor ama özellikle dış kaynak girişinin azalmaya ve ekonominin kötüye gitmeye başladığı 2015 yılından itibaren artıyor ve 0.41’e ulaşıyor.

TÜİK’in 2018 rakamlarına göre Türkiye’de “son yüzde 20” olarak adlandırılan en zengin kesim, gelirin yüzde 47,6’sını alıyor. “Dördüncü yüzde 20” kesim, gelirin yüzde 20,9’unu alırken en ortada yer alan “üçüncü yüzde 20” grubu gelirin yüzde 14,8’ini alıyor. “İkinci yüzde 20”nin payı yüzde 10,6 iken, en yoksul kesim olan “ilk yüzde 20’nin aldığı miktar toplam gelirin yüzde 6,1’i. Buna göre Türkiye’de en yoksul yüzde 40’lik kesime toplam gelirden düşen pay sadece yüzde 16,7. Bir önceki yıla göre gelir dağılımı adaletsizliğinin arttığını gösteren bu dağılım yapısıyla Türkiye OECD ülkeleri içerisinde Şili ve Meksika’dan sonra en kötü gelir dağılımına sahip üçüncü ülke.

Gelir ve servet dağılımında dünya ve Türkiye oldukça kritik bir noktada. Çok az sayıda insanın elinde inanılmaz bir servet birikmiş durumda. Korona salgını gelir dağılımını daha da bozdu. Milyonlarca çalışan işini ve gelirini kaybederken oturduğu yerde milyarlarına milyar katan şirket sahiplerini ve para bolluğundan nasiplerine düşen parayı hisse senetlerine yatırıp balon oluşturan spekülatörleri izliyoruz. Gelir dağılımında adaletsizlik derken, elbette herkesin aynı servet ve gelire sahip olmasını savunmuyorum. Ama bu kadar büyük bir uçurumun oluşmasına da izin vermeyen, servetin ve yüksek gelirin hem ülke içinde hem de küresel olarak daha fazla vergilendirildiği ve sosyal devlet ilkelerinin unutulmadığı bir sistemi savunuyorum.

Az kişinin elinde toplanan servetin, sermaye taraftarlarınca hep iddia edildiği gibi yatırıma gittiği de şüpheli, çünkü toplumun geri kalan gruplarının alım gücü düştüğünde yeni yatırımlara gerek duyuracak talep de oluşamıyor. Bu da ekonomilerde büyümeyi sekteye uğratıyor. Ayrıca, orta ve düşük gelir grupları eğitime, sağlığa ve gıdaya yeterince ulaşamayınca toplumsal gelişme frenleniyor ve fırsat eşitliği ortadan kalkıyor. Bu durumda bireylerin sosyal mobiliteden yararlanabilmesi ve geleceğine ilişkin umutlanması bir hayal olarak kalıyor.

Gelir dağılımı adaletsizliği doğal olarak sosyal uçurumlara da neden olmakta ve insanlar gettolarda veya duvarlarla çevrili sitelerde yaşamak durumunda kalmakta. Dünyanın en adaletsiz gelir dağılımına sahip ülkesi olan Güney Afrika’nın (Gini=0.65) Johannesburg kentinde çekilmiş resme dikkatle bakın lütfen ve şu soruya cevap bulmaya çalışın: Bu durum sürdürülebilir mi?

Kategori: Haftasonu