Günün ManşetiHafta SonuHaftasonuKöşe YazılarıManşetYazarlar

Keçinin boynuzu ve baklası

Zahmetinin karşılığı az olan iş manasında kullanılan “bir dirhem bal için bir çeki keçiboynuzu çiğnemek” deyimi, çocukluğumdan bilip artık hiç duymadıklarımdan. Zaman değişti, değişmesine de… daha mı az şikayetimiz var emeğimizin, vaktimizin, sabrımızın karşılığı bağlamında? Sanmam. Daha renksiz konuşuyoruz fakat, o kesin. Ben Ömer Asım Aksoy’un iki ciltlik Atasözleri ve Deyimler Sözlüğü’ndeki sayısız deyim ve atasözü arasından okumuştum açıklamasını. İlkokulda, belki üçüncü sınıfa gidiyordum. Nereden aklında kaldı demeyin, sevdiğim şeydi keçiboynuzu. Gidip kuruyemişçiden almıştık babamla, çiğnerken konuşmuştuk şikayet konusu edilmeyi hak edip etmediğini.

Hak etmiyor, sizi temin ederim.

Solda, Gottlieb Tobias Wilhelm’in Palmiyeler, Turunçgiller, Meyvalar ve Sebzeler serisinden “keçiboynuzu” (1810); sağda ise, İstanLOOK’un paylaştığı eski bir fotoğrafta, keçiboynuzu satıcısı.

Kabul.

Rakibi çok yoktu: Öksürten leblebi tozu, sentetik aroması ve karikatürleriyle herkesin sevgilisi TipiTip ve ancak tostun içinde eridiğinde sevebildiğim parmak çikolatanın yanında parlak gövdesi, salladığında çıkarttığı sesi ve ne tatlı, ne de kuru, tam kararında haliyle favorimdi. Bal peşinde yenilecek lezzet hiç değildi. Karakteri vardı. Kuruyemişçilerde genelde çuval içinde durur ve içinden parlak renkli ve kırığı olmayanlar seçilerek alınırdı. Yıllar geçti, ben büyüdüm ve ne olduysa oldu ayrı düştük. Ta ki geçen hafta hasat haberlerine denk geleyim!

Ne çok özlediğimi fark ettim.

Görsel, forward.com

Latince ismiyle Ceratonia siliqua, yöresel adlarıyla harnup, harıp, ballıbaba, ballıboynuz, boynuz ve hatta St. John’s Bread, Carob, Locust Bean, Locust Tree, خَرُّوبٌ, חרוב ya da benim tanıdığım ismiyle keçiboynuzu… Baklagiller (Fabaceae) familyasından, anavatanı olan Akdeniz havzasının iklim koşullarına uyum sağlayacak şekilde fazla suya ihtiyaç duymaksızın yetişen, kökleri derin, yaprakları her daim yeşil ve küçük, sert dokulu, maki tipi, geniş taçlı çok şık bir ağaç.

Anavatanı konusu detaylı olarak şöyle: De Candolle (1883) ve Vavilov (1951) Türkiye ve Suriye’yi keçiboynuzunun anavatanı olarak nitelendirmişler. Paralel olarak Schweinfurth (1894) bitkinin Yemen’den dünyaya yayıldığını söylerken, Zohary (1996) de tüm Arap Yarımadasını merkez olarak nitelemiş.

MÖ 4000-5000 yıllarından bu yana bilinen, Sümerce adı harub olan bu canım ağaç Doğu Akdeniz’den yola çıkmış ve tüm Akdeniz çanağına, oradan da dünyaya yayılmış diye özetleyebiliriz belki.

Sahiden! Şu güzelliğine bir baksanıza!


Her yerde en detaylı şekliyle yazıyor, karşılaşmamış olmanız kabil değil. Keçiboynuzuna dair en güzel hikayelerden biri ama ben hızla geçeceğim: Şekli ya da rengi ne olursa olsun, keçiboynuzu baklasının (kuru) ağırlığı değişmez, 0.2 gramdır.

Bilenler bundan sonraki paragrafı atlayıp aşağıya devam etsin:

16 keçiboynuzu baklası, “bir dirhem”e eşittir. Bu malumunuz, eski bir ağırlık ölçüsü. Bugünkü ağırlık ölçülerine göre ise, beş adet keçiboynuzu baklası “bir gram” gelir. Hah! Peki Roma İmparatoru I. Constantin adına MS 310’da çıkartılan “bir solidus”un ağırlığı ile Osmanlı’nın “bir miskal”inin ağırlıklarının aynı olmasına ne demeli? Her ikisi de, aradan geçen onca yüzyıla, değişen koşullara rağmen 24 keçiboynuzu baklası ağırlığına denkdir! Ama bununla bitmiyor, günümüze bir daha uzanıyor keçiboynuzu: Bir Ceratonia (Yunanca keçiboynuzu demek) eşittir 0.2 gram eşittir “bir karat”! Anlayacağınız elmas ölçüsü “kırat” da keçiboynuzundan gelmekte.

Ah! Evet, evet! Bazen keçiboynuzu dediğin aynen ekonomi gibi, zahmetine cevap vermiyor ama bazen de ilaç gibi geliyor:

Görsel, Fitekran

Keçiboynuzu kalsiyum, demir ve posa bakımlarından çok zengin bir gıda. Ayrıca doğru işlenmiş pekmezinde bulunan polifenolik bileşikler (daha önceki yazılarımdan hatırlıyorsunuz fenolleri, değil mi?) sayesinde vücudu serbest radikallerin zararlarından korur. İçeriğindeki yüksek tabii şekerler sayesinde güç; çeşitli mineraller ve vitaminler (bakır, magnezyum, vitamin A, B, B2, B3) dolayısıyla da besin kaynağıdır. Yüksek sodyum ve potasyum içeriği dengemizi korumaya yardımcı olur. Kısaca vitamin takviyesine gerek yok, keçiboynuzu belki de ihtiyacımız olan tek takviye! Hem kocakarı diye küçümsenen bilge/otacı/cadı kadın ilaçları arasında da baş tacıdır: Keçiboynuzu baklaları şarkıcıların seslerini açmaları için kullanılırmış, 19’uncu yy’da. Bugün pekmezini öksürük şurubu yerine kullanmak tavsiye ediliyor, özellikle çocuklarda; balgam söktürme, göğsü yumuşatma, bronşları açmada etkiliymiş.

Ama ne diyorum, doğru işlenmiş pekmez!

Bu ne demek şimdi?!

Karşınızda HMF belası!

Hydroxymethylfurfural (HMF) kimi şekerlerin, dehidrasyon sırasında, aminoasitlerle tepkimeye girerek (Maillard tepkimesi) oluşturdukları organik bir bileşik. Keçiboynuzu, üzüm, nar, dut gibi meyvelerin pekmez, reçel ya da marmelada dönüşümü sırasında hızla ortaya çıkabiliyor. Yüksek sıcaklık önemli bir etken. Odun ateşi üzerinde kaynayan derin ve dev pekmez kazanı hepimizin gönlünde kaybedilmiş üretim metotlarının bir simgesine dönüştüyse de, HMF oluşumuna engel olacak özeni kaçırmaya çok müsait bir ortam manasına da gelebiliyor. Sütü kaynatırken altını yakıvermiş herkes bu işlemin ne kadar çabuk olabildiğini bilir. Ama sanmayın ki bu sadece kırsal üretimin bir problemi. Pek çok endüstriyel üreticinin eğitim ve araç noksanı piyasaya sürülen gıdalarda endişe verici oranlarla karşılaşılmasına sebep olabiliyor.

Görsel, agaclar.net

Peki nasıl olacak da olacak, doğru işlenmiş pekmez bulacağız?

Maalesef armut piş ağzıma düş bir yöntem yok, doğru gıdaya ulaşmak konusunda. Hiçbir zaman olmadı. İnsanlar birbirlerine bilgilerini görgülerini aktara aktara değişen dönemlerde faklı biçimlerde yol kurdular. Bundan iki yüzyıl öncesine kadar ormanda hangi ot, hangi yemiş, hangi mantar yenir, hangisi yenmez bilgisini verirken anne babalar çocuklarına; şimdi benzer biçimde süpermarkette, pazar yerinde, sanal marketlerde seçme becerisini geliştirmeye ve aktarmaya çalışıyorlar. Üretici listeleriyle varabileceğimiz bir güvenli düzen yok, korkarım. Bence yukarıda anlattıklarım ve verdiğim linkler sizlerin daha doğru, daha iyi olanı seçmede atacağınız adımlara cesaret üflemesi;bilgi kapısının aralaması.

Kısaca HMF tehlikesine karşı sizi uyarmak benden; üretici arayarak, bulduğunuz üreticiyi takip ederek, size anlatılanla yetinmeyerek yelkeninizi doldurmak sizden. Çocuklarınızı, eş dost ve arkadaşlarınızı cesaretlendirmek de cabası!

Dağlar dağlar!

Ülkemizde keçiboynuzu, İzmir-Urla-Karaburun yarımadasından başlayıp, Ege ve Akdeniz kıyı bandını izleyerek Hatay’da Suriye hududuna kadar (doğal dağılımı) uzanırsa da bu İstanbul’da ya da Karadeniz kıyılarında yetişmeyeceği manasına gelmez. İzmir civarından itibaren kuzeye, ağaca dönüşme şansı bulamazsa çalı formunda kalan (Sisam/Susam çeşidi) ama güneye indikçe serpilip boylanan (etli çeşidi) ve benim bayıldığım çok gövdeli haliyle yabani çeşidine denk gelmek mümkün.

Ömrü güzeldir, 300-400 yıl yaşayabilir. Beni sizi devireceği, devletleri aşıp yaşayacağı kesin bir gezegen evladı. Kökleri 15-20 metreye kadar iner, toprak seçiciliği yoktur. Killi, taşlık, kayalık hiç dert etmez. 500-550 rakıma rahatlıkla çıkar, Lübnan’da 700, Toroslar’daysa 800-1,000 metreye dahi çıktığı biliniyor.

“Sıcaklık -4°C’nin altına düştüğü zaman olgun ağaçlar zarar görmeye başlamakta ve en fazla -7°C’ye kadar düşük sıcaklığa dayanabilmektedir. 40°C’ye kadar yaz sıcaklığına ve sıcak rüzgarlara dayanabilmektedir.

Sol üstten saat yönünde; keçiboynuzunun 50-60 çiçekten oluşan salkımları, keçiboynuzu meyvesinin yeşil hali (yenmemesinde fayda var), olgunlaşan ve rengi köseleyi andıran keçiboynuzu meyvesi ve nihayet bakla/tohumları.  Görseller, Wikiwand

Yetiştirmesi ise hiç zor değil.

Taze bir keçiboynuzu meyvesinden alacağınız baklayı doğrudan toprağa ekebiliyorsunuz. Nereden bulayım şimdi demeyin, az meraklıysanız hasat ağustosta başladı. Aralık’a kadar devam edecek. Online’da taze hasat edilmiş keçiboynuzu satan bir üretici illa ki çıkar karşınıza. Koklayın, tadın, baklalarını ayırın, çiğneyin sonra da bir boynuzu ayırın içindeki baklaları için. Derince bir saksı, herhangi bir toprak ve filizlenene kadar özenli bir sulama…Hızla çimleniyor ve uygun ortamı bulduğunda çabuk da büyüyor bu ağaç. Uygun ortam elbette anahtar kelime, dolayısıyla izlediğim, okuduğum pek çok kaynak evde, saksıda fideleyerek başlamayı tavsiye ediyor. Ta ki güney illerimizden birinde yaşıyor ve kışın eksi derecelerine muhatap kalmıyor olun; kuvvetlenene kadar saksıda büyütmeyi tercih edebilirsiniz.

Taze bir keçiboynuzu değilse elinizdeki, aynı fava yapacağınız baklayı şişirmek gibi, keçiboynuzu bakla/tohumunu da şişirmek gerekiyor. Üzerine çaydanlıktan kaynar su dökenini de okudum, su içinde, bir torbada, kaloriferin yanına koyanı da… ama ana fikir, nasıl ki fasulyeyi, baklayı suya koyarsınız şişsin… hah! İşte onu gerçekleştirmek. Ve nasıl ki uzun süre bırakırsanız kavrulmamış bademi ya da nohudu suda; şiştiği gibi, minik filiz de vermeye başlar iki vakte. Keçiboynuzu bakla/tohumu da öyle. Ne zaman ki filizleniyor, o vakit toprağa koyabilirsiniz diyor, kaynaklar.

Gerisi taze bakla/tohumdan fide yapmayla aynı.

Ancak, okuduklarımdan anladığım, yabandan toplanmış keçiboynuzu bakla/tohumlarından büyüteceğiniz ağacınızın bir cinsiyeti olacağı! İşin yetiştirici için dertli kısmı bu. Fide büyüyüp de 5 ila 10 yaşına geldiğinde meyve verme ya da vermemesinden cinsiyetini anladığınızda gecikmiş hissetmemek için iki yöntem öneriyorlar: Biri üç yaş civarı ağacı bir yanı dişi bir yanı erkek olacak şekilde aşılamak. Diğeri ise tek bir ağaçla sınırlamamak arazideki keçiboynuzu popülasyonunu. Yani bir boynuzda 10-15 bakla/tohum mu var, tümünü ekmek! Hem, neden olmasın? Her daim yeşil, toprak ve su konusunda yükü olmayan, bir de üzerine meyve veren bir ağaç bu! Her bir erkek keçiboynuzu ağacı 25-30 dişi keçiboynuzu ağacını dölleyebiliyormuş. Benim hesapla belki iki boynuz ayırmakta fayda var, bir bahçe yapmaya!

Bununla beraber, kültüre alınmış ağaçlardan seçerseniz, yani tohum değil de fidanlıktan satın alarak bahçenize ekerseniz, o tür ağaçlar iki cinsi de bünyelerinde barındırdıkları için meyve vermesi garantili oluyormuş. Söylemedi demeyin.

“Keçiboynuzu son derece sağlıklı ve kullanım alanı bir o kadar geniş bir ürün olmasına karşılık, dünya genelinde üretimi sürekli azalmaktadır (FAO, 2010). 1945 yılında 650.000 ton civarında olan üretim 1961’de 656.877 ton olarak gerçeklemiş ve bu yıldan itibaren 2007 yılına kadar sürekli olarak azalmıştır. 2005 yılındaki 181.830 tonluk üretimin ardından yaklaşık %6’lık bir artışla 2007 yılında 193.250 tonluk bir üretim gerçekleşmiştir.Toplam üretimin %37.2’si İspanya tarafından temin edilmiştir. İspanya tarih boyunca en büyük keçiboynuzu üreticisi olmuş buna rağmen ülkenin üretimi de her geçen yıl gerileme göstermiştir. 1970’te 299.600 tonluk üretimin ardından 1980’de 197.000 tona kadar gerileyen üretim 2005’te 64.100 ton olarak gerçekleşmiştir (FAO, 2010). Malta’da önceleri düşük miktarda da olsa üretim gözlemlenirken günümüzde tamamen son bulmuştur. Bununla birlikte keçiboynuzu üretimine Lübnan ve Hırvatistan dahil olmuştur. En şaşırtıcı gelişme ise gerek ekolojik gerekse kültürel açıdan son derece yabancı olduğu Ukrayna’da son 10 yılda üretimine başlanmasıdır. Yıllar itibariyle yaklaşık 100 tonluk üretimi söz konusudur.

Türkiye’de keçiboynuzu, ekonomik kazanç getirici bir ürün olarak altı ilde değerlendirilmektedir. Bu illeri, üretim kapasiteleri bağlamında sıralarsam, Mersin, Antalya, Adana, Muğla, Osmaniye ve Burdur. Haliyle bakmak gerekti, Türkiye üretici mi, ithalatçı mı diye…

Öncelikle ülkemizdeki keçiboynuzunun yüzde 70’i toplayıcılar tarafından işleniyor, yani Orman İşletme Müdürlükleri’nden izinle çalışan, topladıkları ürün karşılığı devlete bir bedel ödeyen orman köylüsü tarafından. Ne kadar taradıysam da gazete arşivlerini, bu konuda tüccar ya da tüccarın bölgeye getirebileceği bir tayfa ile köylü arasında husumete dair bir haber bulamadım. Dolayısıyla müşterekler hukukunun buralarda hala işlediğini söylemek mümkün diyorum; orman arazisi hangi köyü ilgilendiriyorsa o köyün önceliği korunuyor gibi görünüyor.


Bu hasat sürecini ve köylü, tüccar, bakanlık ilişkilerini anlamaya çalışırken ama karşıma 2014 yılında, Antalya Ticaret Borsası’nın yayın organı, Borsa’da paylaşılan bir dosya çıktı. Başlığı yeter: Kekik, keçiboynuzu, çörekotu Toroslar’ı terk ediyor.

Antalya Ticaret Borsası salonunda gerçekleştirilen ve Akdeniz Üniversitesi Tarla Bitkileri Bölümü öğretim üyelerinden, ATB yönetimine, BATEM yöneticilerinden, çeşitli Oda yetkililerine, Orman ve Tarım Bölge Müdürlüğü temsilcilerinden çok çeşitli sektör temsilcilerine geniş bir katılımın sağlandığı Tıbbi Aromatik Bitkiler Sektörel Analiz Toplantısı sırasında dile getirilen ve bu başlık altında ATB’nın dergisine konu olan şikayetler çok tanıdık:

Aromatik Bitkisel Ürünler Reçel ve Pekmezciler Meslek Komitesi Üyesi Şaban Acar; “Serik’e bağlı köylerde yapılan taş ocağı ve mermer ocağı çalışmaları neticesinde üretim alanlarımız yok ediliyor. Bu konuda çalışmalar yapılmalı. Bir dönem gelecek o dağlar bitecek. Eğer taş, mermer ocağı açılacaksa devlet onları farklı bölgelere yönlendirmeli. 30 ton kekik alınan bir bölgeden şimdi 1 ton kekik çıkmıyor. 1500-2000 ton keçiboynuzu toplanan bölgeden şimdi keçiboynuzu bulamıyoruz. Keçiboynuzu ağaçları odun oldu, yakında keçiboynuzu ithal edeceğiz.”

ATB üyesi Abdullah İnan; “Kırsaldan kente göç toplayıcı sayısını azalttı. Kırsalda yaşam kalitesini artırmadığımız sürece bu göç devam edecek, biz de ürün toplayacak insan bulamayacağız. Kırsal yatırımlar artırılmalı ki insanlar kırsalda yaşasın. Şu an 50-60 yaş üzeri insanlar bize ürün topluyor, 10 yıl sonra onlar da olmayacak.”

“Artık ana ürünümüz çörekotunu bulamıyoruz, yerli susamı bulamıyoruz. Mermersiz olabiliriz ama gıdasız olamayız.”

Bu şikayet dolu beyanatlar fotoğrafın bir yüzüyse, işin bir de bakanlık yönüne bakmak gerek dedim. Ezbere bağlamamak adına… Orman Genel Müdürlüğü’nün sahiden özensiz, kullanıcıya düşman sitesini duvarlara çarpa çarpa taradım. E-kütüphaneden bir şey bulmak, bulduğunun devamını yakalamak falan hiç kolay değil ama karşıma hiç değilse Osman Pepe döneminde geliştirilen bir Keçiboynuzu Eylem Planı çıktı! Eyvallah.

2006-2015 yılları arasını kapsayan bu eylem planının sunuş metinleri ülkenin yüzde 27,2’sini kaplayan (2006’da) ormanların yaklaşık yarısının bozuk durumda olduğunu itirafıyla başlıyor. Bu gerçeğe binaen/ormanların rehabilitesi, bozuk alanlarının onarılması amacıyla ilgi istemeyen, su ihtiyacı düşük, toprak seçmeyen, derin kökü ile erozyona engel olan, yangına dayanıklı ve verimliliği ile orman köylüsünü mutlu edecek keçiboynuzu seçilmiş.

Nasıl diyorlar, win/win mi? Aynen. Peki.

Win/win gibi terimler girdiği için belki de deyimler, atasözleri düştü dilimizden. Aynı kültürün ürünü değiller belki, hani süpermarkette şehriye ile konjac makarnasını yan yana görünce kiler kavramını tümden kaybetmek gibi, belki. Win/win’e alternatif ne kullanırdık eskiden diye düşündüm, sanırım “alan memnun satan memnun” olurdu.

Dursun kenarda.

Peki dedim de, o kadar kolay değil tabi.

Bu eylem planını bulmak yetmiyor ki! Kağıt üzerinde her şey iyi, tüm işler dengede. Ya gerçekte? Eylem planının takibini yapmak günlerimi aldı. Bir nihai rapor, bir proje özeti, bir başarı değerlendirmesi bulmak kabil değil. Yok zira. İlk reaksiyonum 2006’nın eylem planlarının tozlu, karanlık, insanın koyduğunu bulamayacağı raflara kaldırılmış olduğu, oldu. Hayal kırıklığına yenilmeden derinleştirmeye çalıştım araştırmamı, 2015’de eylem planı neticeye erdikten sonra  gerçekleşen bir değişimi görebilmek, bulabilmek için TÜİK verilerine girmeye çalıştım ve fakat sahiden düşman başına!

Türkiye’de tarımsal veri kıyaslaması yapmak bin deveye ritmik ve artistik adımlarla hendek atlatmaktan zor!

Tümüyle tesadüf sonucu karşıma Yaşama Dair Vakıf tarafından Doğa Koruma Merkezi için hazırlanan Odun Dışı Orman Ürünleri: Keçiboynuzu Değer Zinciri Araştırması çıktı. Analiz; Küresel Çevre Fonu (GEF) finansal desteği ile Tarım ve Orman Bakanlığı, Orman Genel Müdürlüğü tarafından Birleşmiş Milletler Kalkınma Programı (UNDP) ile işbirliği içinde yürütülen Türkiye’de Yüksek Koruma Değerine Sahip Akdeniz Ormanlarının Entegre Yönetimi Yaklaşımı Projesi kapsamında basılmış.

Alıntılıyorum:

“Toplam ağaç sayısı içerisinde meyve veren ağaç oranının 1999-2009 yılları arasında %88 olduğu, 2011 yılında tarihin en düşük oranı olan %75’e gerilediği, 2017 yılı itibarıyla %90 düzeyine yaklaştığı görülmektedir. Toplam ağaç sayısı ise 2007 yılında en düşük seviyesine inmiş ve ardından yükselişe geçmiştir. Bu yükselişin Tarım ve Orman Bakanlığı’nın yürüttüğü 2006-2015 Keçiboynuzu Eylem Planı’nın da bir sonucu olduğu düşünülebilir. Keçiboynuzu Eylem Planı ile Adana’da 14.000, Mersin’de 5.100, Antalya’da 5.000 ve Muğla’da ise 700 yeni ağaç dikilmiştir. Ayrıca, ticari değer elde etmek için henüz uygun şartlara sahip olmasa da Kahramanmaraş’ta da Keçiboynuzu Eylem Planı kapsamında 1800 keçiboynuzu ağacı dikilmiştir.

Türkiye’de keçiboynuzunun %70’i yabani ağaçlardan temin edilmektedir. Değer zincirine katılan keçiboynuzu meyvesi miktarına bakıldığında 2017 yılında meyve veren 335.687 ağaçtan 15.016 ton keçiboynuzu meyvesi elde edildiği görülmektedir. Ağaç başına verim 45 kg olarak gerçekleşmiştir. Değer zincirine katılan keçiboynuzu meyvesi miktarının son yıllardaki seyrine bakıldığında ise 2014 yılı itibariyle bir düşüş gözlemlenmektedir. Bu trend dünya genelindeki düşüş ile paralel olmakla birlikte takip eden yıllarda artış eğilimine girmiş ve 2016 yılında 13.405 tona, 2017 yılında 15.016 tona çıkmıştır.”

11 yıllık Eylem Planı neticesi, var olan keçiboynuzu ağaç miktarına, yaklaşık 25 bin yeni keçiboynuzu ek yapıldığını (şu anki toplamın yüzde 7’sini oluşturuyor) paylaşan analiz; ağaç başına verimi de 45 kilogram olarak kaydetmiş.Tekrardan Keçiboynuzu Eylem Planı’na döndüm. Orada, 2006 yılında, Orman İşletmeleri Müdürlüğü yetkilileri verim konusunda, şöyle tanımlamışlar süreci:

“Keçiboynuzu ağaçları genelde 5-10 yaşında meyve vermeye başlamaktadırlar. İlk yıllarda ağaç başına 2-3 kg meyve alınırken bu miktar sağlıklı ve iyi gelişen 20-30 yaşlarındaki bireylerde 200-250 kg’ a kadar çıkmaktadır. En iyi hasat iki yılda bir olmakta, her iyi hasat yılını zayıf meyve yılı takip etmektedir.”

200-250 nere, 45 nere! Bizim ağaçların tümü mü genç acaba, dedim. Küresel lider İspanya’nın rakamları ile kıyaslamayı denedim, çok karıştı rakamlar ama başka bir bilgiye tosladım:

“Kaliforniya’da altı yaşında tomurcuklanan bir ağacın yaklaşık 5 lbs (2.25 kg) ürün vermesi beklenir. 12 yaşında, ürün 100 lb (45 kg) ulaşmalıdır. Verim, ortalama ürünün 200 lb (90 kg) ulaşabileceği 25 ila 30 yaşa doğru sabit bir şekilde artar. İsrail’de ise ağaçlar aşılamadan 18 yıl sonra 450 ila 550 lbs (204-227 kg) ürün verebilmiştir. Akdeniz bölgesindeki bazı anıt ağaçların bir mevsimde 3,000 lbs (1,360 kg) ürün verebildiği vakidir.”

Hmmm…

Biraz daha araştırdım. Okurken öğrenmeye devam ettim. Anladığım aşılı ağaçların artırılması gereği; bu önemli bir yatırım konusu. Yani kaç ağacın olduğundan ziyade ne kadarı yabanda, ne kadarı kültive diye de bakmak gerekiyor. Bizde yüzde 70 yabanda. İşin o kısmında İspanya’yla kıyaslasam dedim ama data bulamayınca vazgeçtim. Dursun kenarda. Net bildiğimiz, yabanı aşılamak gerekiyor.

Diğer öğrendiğim, bizde katma değerli ürünlerin bir standardizasyonu yok! Yani demem hepsi endüstriyel ürünmüşcesine hizaya girsinler değil ancak kendinizden pay biçin; bugün keçiboynuzu pekmezi alalım desek, hangi veriye güvenerek alacağız? Görünen o ki keçiboynuzu bakla/tohumlarının işlenmesi bile yeni bir konu ülkemizde! Orman köylüsü sadece toplayıcı olarak kaldığında bu alan gelişmeyecek. Çeşitlenmeyecek. Kırsaldan kente göçün durması için bir sebep olmadığı gibi kırda da kentte de gıdamızın üretiminde bir dönüşüm pek gerçekleşmeyecek.

Son öğrendiğim ise, Akdeniz’in bu keçiboynuzu kuşağının öncü bir ilçeye ihtiyacı olduğu. Toplamadan işlemeye standartlarını yükseltmeye odaklı ailelerden kaynaklı bir güç gerekiyor. Kanaat önderleri mi dersiniz, rol modeller mi… İlham ve cesaret verecek birilerinin varlığı çok şeyi değiştirebilir.

Sonunda FAO istatistiklerinde Türkiye’ye girdim. O kesmedi. Keçiboynuzu üretici ülkeleri sıralamasını açtım. Hah! Tam aradığımmış meğer! Türkiye’yi çektim. 1961 itibarı ile (güvenirsiniz, güvenmezsiniz) TÜİK’in sağladığı datayı grafiklere dönüştüren sayfası sayesinde FAO’nun, anlamamızı kolaylaştıracak şöyle temiz bir özet çıkarttım:

Üstte soldaki grafik yıllar bazında ağaç başına verimi, üstte sağdaki grafik üretim miktarını, alttaki büyük grafik ise hasat yapılan alanı gösteriyor.

Gerek ağaç başına verimde ve gerekse de üretim miktarında okumaya değer yılların (1971 ve 1977’de bir daha asla tekrar etmeyen boyutta üretim patlaması var, merak etmemek kabil değil) yanı sıra bu grafiklerde en göze çarpan hasat yapılan alanın yaklaşık yüzde 25’ini kaybettiğimiz. İstediğimiz kadar ağaç aşılayalım, istediğimiz kadar yüksek kalite standartları getirelim, dilediğimiz kadar marka yaratalım… hasat yaptığımız alan küçülürken nasıl bir gelecek hayal edebiliriz ki?!

Antalya Ticaret Borsası üyelerinin taş ve mermer ocaklarına isyan dolu beyanları biraz daha somutlaştı şimdi.

O halde hadi, Ali Ulvi ve Aysin Büyüknohutçu’yu anmaya az soluklanalım.

Dağlarında doğal olarak keçiboynuzu da yetişen Finike’nin asırlık sedir ve çam ağaçlarına kıyan şirketlere karşı yıllarca yürütülen hukuk mücadelesinin öncüleri, iki koruyucusuydular bu gezegenin, bu ekolojinin, bu canlılığın

İklim krizi sınavından onların gurur duyacağı çocukları olarak çıkalım dilerim.

Dün 20 Eylül’dü.

İlinizde, ilçenizde, mahallenizde bir #grev tertip ettiniz mi? Bir etkinliğe katılabildiniz mi? Sosyal medyada takibini yapabildiniz mi öncü çocuklarımızın, gençlerimizin? Ve biliyorsunuz değil mi, bitmedi! Pazartesi, yani 23 Eylül’de Birleşmiş Milletler İklim Eylem Zirvesi toplanacak. Türkiye, #GelişmişÜlkeler kategorisinde olduğu için hem elini daha fazla taşın altına koymak durumunda olacağından, hem de süreç boyunca sağlanacak fonlardan yararlanamayacak olmaktan endişeli Paris Anlaşması’nı imzalamadı hala. Bu bizler için utanç konusu nasıl olmuyor, sokaklarda nasıl olup bunu haykırmıyoruz bilemiyorum!

Torunum olur mu bilmiyorum, kızımın kararı ancak torunum yaşındakilerin gözünün içine utanmadan, haysiyetimi korumuş, yapılması gereken her şey için mücadelesini vermiş olarak bakmak istiyorum.

Siz de, değil mi?

İklim krizi ile sınandığımız gezegenimizde henüz geçemediysek de çok, çok yakında ekolojik ayak izini ölçmediğimiz bir gıdamız olmayacak. Bu bağlamda, hem de son söz niyetine, kakaoya en doğru, en adil alternatifin, hatta alternatiften öte kakaonun tahtını sallayacak rakibin keçiboynuzu olduğunu söylememe izin verin. Kabulü kolay olsun diye bir de reçetem var paylaşacak:

300 gr çiğ iç fındık

30 gr keçiboynuzu unu

1 tatlı kaşığı zeytinyağı

1 çimdik tuz

Bir tava, bir de rondo benzeri mutfak robotuna ihtiyacınız olacak.

***

Yağsız tavada çiğ fındıklarınızı sallaya sallaya ve orta ateş üzerinde güzel kokular salmaya ve açık esmer bir renk almaya başlayana dek kavurun. Burada yaptığınız hem çıtırdayan dış yüzeyde komplike bazı lezzetler yaratmak ama aslen fındığın içindeki fazladan nemi uçurmak. Bu işlemi aceleye getirmeyin, terapi niyetine, yavaşlama arzusuyla yapın hatta.

Oldular mı? Tamam, alın kenara ama üst üste bir kaseye koymayın, bir tepsiye yayılı bırakın. Soğurken ekstra nem de uçsun gitsin.

Tavanızı bu kez kısık bir ateşin üzerinde, kısa bir süre keçiboynuzu ununu kavurmak için kullanacaksınız. Niyet aynı. Sadece halihazırda daha kuru bir malzeme bu. Elinizi hızlı, burnunuzu değişen kokulara uyanık tutun.

Rondo/robota findıkları koyun, bir tık yüksek devirde çevirin; orta ayarda parçalansın fındıklar yeter. Üzerine keçiboynuzu ununuzu, tuzu ve yağı dökün. Ben şeker eklemiyorum. Öncelikle keçiboynuzu unu tatlı bir un. Bu reçete de bana ilk geldiğinde “daha doğru şeker” diye bal ölçüsüyle geldi; inanmadığım bir masal olduğundan hiç eklemedim. Güzel oldu. İlla şeker kullanmak istiyorsanız ama pancar şekeri ya da elinizde varsa keçiboynuzu pekmezi önerebilirim (bir tatlı kaşığı ile başlayın, eklemek kolay, eksiltmek zor).

Her şeyi eklediniz mi? Hazır mısınız?

Hadi!

Son sürat, her şey birbirine eritecek, yapıştıracak ve neticede ekmek üzerine sürülecek kıvama getirene kadar bızzzlayın ve budur! Hazır.

Tadına bakın, eklemek istediğiniz var gibi gelse de eklemeyin. Oda sıcaklığında bırakın, bir kaç saat birbirleriyle muhabbet etsin malzemeler. Sonra yeniden tadın. Hala eklemek istediğiniz bir şey varsa tutamam sizi, keyfinize bakın.

Peki niye kakaoyla değil de illa keçiboynuzuyla?

Yukarıda paylaştıklarıma az biraz ekleyerek, kısaca:

Keçiboynuzu

  • Kakaoyla kıyaslamada iki katı kalsiyum içerir
  • Migren tetikleyici bileşiklerden aridir
  • Kafein ve yağlardan aridir
  • Akdeniz ikliminde, her toprakta, az suyla yetişir
  • 300-400 yıl ömrü vardır

Kakao

  • Kalsiyum alımını engelleyen oksalik asit içerir
  • Kimi insanlarda migren tetikleyicidir
  • Sodyum ve yağlar bağlamında fazlaca zengindir
  • Ekvatorun tropik sıcaklığına, düzenli yağan yağmurlara, bereketli toprağa ihtiyaç duyar
  • 25 yıllık ömürlerinde tropik güneşten korunmak için muz gibi geniş yapraklı ağaçların gölgesine muhtaçtır

Ekim ayında zeytinde buluşmak üzere, herkese neşeli, inatçı, inançlı, talepkar, iyi ve gümbür gümbür bir #İklimEylemZirvesi kampanya haftası diliyorum.

Ya hep beraber ya hiçbirimiz!

(Yeşil Gazete)