İklim diyeti

Gece yarısı uyandım.

Ses duymadım ama yarı açık zihnim bir tuhaflık sezdi herhalde.

Haftalardır devam eden sıcağın etkisiyle hem balkon kapısı hem de karşısındaki pencere açıktı. Arkamı döndüm, kapıdan dışarı baktım ve anında zihnim açıldı. Bugüne kadar böyle bir şeyi ancak filmlerde gördüğümü söylemeliyim: Katman katman gökyüzü, sıradışı bir koreografi içinde aydınlanırken arada çakan kısa şimşekler!

Hani, sci fi filmlerde uzaylıların gelişi, dünyayı istila edişleri öncesi gibi.

“Ama tümü çok uzakta” diye düşündüm, “ses gelmediğine göre”. İkinci düşündüğümse cep telefonumla çekip çekemeyeceğim oldu, işe bak!

Buralarda bir inanış var, Mutlu’da; “bize yağmur anca Midilli’ye düşerse düşer, yoksa gelen her bulutu Kazdağı ile Madra dağı çeker” diye. Sahiden yağmur ancak her yere yağdığında bize yağıyor ve mayısla birlikte de kuru mevsim başlıyor, ta eylül ortasına kadar. Temmuzda yağmur, köylünün bilgisi, tecrübesi dahilinde pek de beklenir şey değil. Hemen mi buralı oldum ne, “bize gelmez bu, dağlar çeker” dedim kendi kendime. Hem aydınlanan gökyüzünü de görüyorum, “bulut falan yok burada!” Yine de olası rüzgara karşı önlem alayım diye düşündüm, indim alt kata. Bahçeye çıktım. Şezlongları topladım.

Ne kadar sürmüştür ki?

10 dakika?

Mümkün değil, tutmamıştır o kadar!

Yukarı çıkıp yeniden yatmaya hazırlanırken ben, rüzgar başladı ve az önce şimşeklerin aydınlattığı ufuk artık daha yakındı. Pencereyi kapatayım diye düşündüm. Hani, tek dalın kıpırdamadığı bir gece rüzgar yaratmak umuduyla balkon kapısına eşlik açtığımız pencereyi. Bizim pencereler giyotin usulde ve ağırca. Sol omzum hep netameli. Zaman aldı. Deyin ki iki dakika. Asla daha fazla değil. Kaşane de değil oturduğumuz, gitmem gelmem zaman alsın. Ama arkamı dönmeye fırsatım olmadı, inanamadığım kadar beni dehşete de düşüren bir hız ve şiddetle dolu taneleri çatıya inmeye başladı.

O anda çok şey yok insanın aklından geçen. Kurtarılması gerekenler çoktan kaybedilmişler, biliyorsun. Bostan, ağaçlar, köyün her yanındaki zeytinler (hem bu yıl nasıl da dolular, dallarda, diye geçti aklımdan), çatıdaki yavru serçeler… hiç yapacak şey yok.

Sıcaktan kendini banyonun taşlarına yapıştıran Sis kapının kenarından başını uzatmış, endişeyle. Uzandım, aldım kucağıma ve indik alt kata. Köyün meydanına bakıyor evimiz, sokak kapısını açtım. Bir tek kahve açık. Hüseyin de kalkmış besbelli ne oluyor diye. “Evi serinletir” dedim şuursuzca, hesapladım “fırtına batıdan geliyor, doğu yanında kapı”. Emniyette hissettim, açık bıraktım. Oysa ne emniyeti! Rüzgarın çatının tahtaları ve kiremitleri arasından tıslayan uğultusu bir taraftan, sözde tepelerini kapattığımız bacalardan inen taşlar diğer yandan ve takır takır, sanki “gözünün yaşına bakmam” diyerek çarpan dolunun kamçısı… insanın başının üzerinde dam olduğuna şükrettiği saatler bunlar. Kapa her şeyi ve şükret. Ama hayır. Anca bir şehirli kapıyı açar!

Uzun sürmedi. Belki bir üç dakika, bilemedin dört. Ama daha fazla değildir. Yağmura döndü dolu. Verandadaki ahşap iskemleleri alayım bari diye düşündüm, “ışık içinde ama gökyüzü”. Akıl işi değil, hiç değil. Kızım yapsa çok laf ederim, yine de hepi topu dört deyip attım kendimi dışarı. İki seferde topladım. Uzakta, dut ağacının altında sedir var. Yastıklar dedim bu kez ama gitmedim. Sanki şimşekten kapının önünde dursam kaçarım ama bahçede yakalanırım. Deli saçması. Dur işte içeride. Olan oldu zaten. Kuşlar, ağaçlar, bostan… kurtarılacak mal da mal olsa! Aklıma o zaman geldi üst kat balkon kapısını kapatmak. Yatağa kadar gelmiş yağmur, mini bir göl olmuş. Kaç dakikada oldu dedim. Hesap kurtaracak sanırsın. Balkon kapısını kapattım, aklım daha mı başımda acaba yeri su içinde bulunca… indim evin kapısını da kapattım. Verandada giderin kapağını açmak anca o zaman geldi aklıma, ilk onu yapmalıydım oysa. Şimşeklere rağmen aydınlatan gökyüzünü, gideri açtım. Kapıların önüne havluları yaydım. Yukarı çıktım, yağmurun yarattığı gölü kuruttum bulduğum her bezle. Köy evi burası, çatısı akar. Akacağını bildiğim yerlere emayeleri dizdim. Sonra da oturdum. Kucağımda Sis, neler oldu sıraya dizmeyi denedim. Kaç dakika oldu yarı uyanık o ufuktaki ışıkları göreli… belki 20? Bilemedin 25? Ama o kadar. Daha fazla değil.

Yağmur doluya yakın şiddetiyle bir yarım saat daha sürdü. Sis ve ben dinledik dışarıyı, kapılar kapalı. İçeride hiç değilse asayiş berkemal. Sonra çıktık yukarı. “Bu fırtına İstanbul’da olsaydı” diye düşündüm yatarken.

Dün akşam yaşanan afet hakkında görüşlerini bildiren Başkan Mesut Ergin: “Kentimizde dün gece 5 dakika süren hortum ve şiddeti yağış neticesinde, evlerin bahçesinde ve kamuya açık alanlarda 50’yi aşkın ağaç devrildi. Bu ağaçların bir çoğu arabaların üstüne düştü. Fırtına nedeniyle bazı evlerin çatısı uçtu. (Gazete Körfez)

Sabah sonbaharın güzel bir günü gibiydi ısı. Haftalardır 24-26 aralığında güne başlayan biri için 18 derece limonata keyfi yaratıyor bünyede. Kapının önü dut yaprağı. Çizmelerimi giydim, hala çiseleyen yağmura bir şapka ile cevap verip çıktım bahçeye.

Bostana baktım ilk. Kavun ve kabakların dalları yaprakları tarumar olmuş. Domateslere eşlik eden soğan çiçekleri kırılmış, domatesler sanki biri ısırmış da bırakmışcasına yaralı… gözüm gibi baktığım mısırların püskülleri uçmuş. Lavantaların kolu kanadı bükük.

Sonra döndüm ağaçlara… Dut, yeni dünya, kara incir delik deşik yapraklarıyla karşıladılar. Ceviz yere kaybetmiş onlarca meyvesini, her birinin üzerinde. Komşumuz Ali bey’in zeytini, yanındaki evin korumasına rağmen kaybetmiş bir dalını, bize düşmüş; bizim ana incir, tüm köyün çocukluğunu taşıyan incir, bir kalın dalını, üzerindeki yemişleriyle beraber bırakmış yere, hem de rüzgarın geldiği, fırtınanın ters yönünde kaldığı halde!

En dehşet zarar kiler diye kurduğumuz binanın sebebi, içinde taş fırını ve taş ocağı olan, henüz hakkını veremediğimiz için Vasıf’ın bahçe malzemelerini korumaya kullandığı işliğe gelmiş. Rüzgar ilk sıra kiremitleri arkaya atmış, kiremitlerin altına dökülmüş çimentoyu kurabiye gibi kırmış, yere indirmiş ve ne kompost karıştırmakta kullandığımız çatal kalmış, ne süpürgeler… sanki rüzgar özellikle oraya girmiş ve partilemiş! Telefon elimde olmasına rağmen fotoğrafını çekemedim, öyle dehşete düştüm. Sadece süpürdüm, topladım, temizledim.

Buna da şükür!

Tüm bunlar çarşambayı perşembeye bağlayan gece gerçekleşti. Zararı gözlemlediğim sabah haliyle perşembe. Bizim buraların iki büyük pazarından birinin günü ve şerefine köyden merkeze ekstra bir otobüs var. Onu yakalarım, inerken de dinlerim, zeytin ne alemde diye düşündüm. Neticede ben yeni köylü, zararım ne olacak ki! Bostan yeniden kurulur, çatı aktarılır, ağaçlar onarırlar yaralarını… zeytin ne alemde ama. Geçen yıl çok kazandırmadıydı mahsul ve bu yıl dolu dallar hep.

Diyorlar ama, “bir afad olmazsa.”

Sabahtan bahçeyi dolandım. Sediri kaldırdım, kılıfına dolan suları boşalttım yastıklarının, havalandırdım kurusunlar. Verandayı süpürdüm, yetmedi vakit. Otobüse atladım, pazara inmek üzere. Hala çiseleyen yağmur mu sebep, dün gece mi, yarı boş arabada konuşmaya başladık.

Hemen aşağımızda taştan yaptığı eviyle övünen komşum Halil bey, “avukatın arkasındaki zeytinlerin durumu fena, devletin bir destek çıkması gerekir” dedi, hemen. Henüz civarı dolaşmadığım için sakin dinledim, yolda göreceğiz zaten otobüsle geçerken. “Ticaret Odası isterse olur” dedi bizim kahveci. Her cumartesi Cunda’ya giden, o tarafı da Mutlu’yu da köyü sayan bir diğer komşum, “yok bir şey” dedi, “gidip bakacağım ama benim bahçede iki eşek zeytini, bir Ayvalık bir de Gemlik var, sapasağlamlar.” Ben Ali bey’in ağacı söyledim. Vah vahladılar. Otobüs hareket etti.

Bizim buranın yolu sahiden çok güzeldir. Otogarın karşısından sanırsın ki muhtarın işletmesinin arazisine giriyorsun, tabela köy değil işletme tabelasıdır çünkü ama kıvrıla kıvrıla 100 metre rakım kazanırken coğrafya, sen her yandan fışkıran 100 ila 300 yıllık zeytinlerin gövdelerine, yeşiline, aradan sızan çamlara, sürü oluşturmuş ve serbest gezen eşeklere ve atlara hayran baka baka tırmanırsın köye kadar. Her ne kadar kırmızı ve yüksek ve betondan bir bina karşılasa da köyde, o da muhtarın, yol boyu gördüğün yeter. Bilirsin burası bir zeytin coğrafyası. Burayı kırmızı binayla değil, yolla hatırlarsın.

Ben bu coğrafyaya körleşmemek için büyük gayret sarf ediyorum. Aynı Boğaz gibi. Bakmaya doyamayacağın ama baktıkça varlığını kanıksadıklarından bu ağaç denizi de…. Yedi kez mücadele ettim zeytincilerle omuz omuza, koruma kanunu değişmesin diye. Kızıma teyze saydığımı sildim, betondan bina dikti zira göbeğine. Zeytinciden öte zeytinci olabilirim kimi durumlarda, hani kraldan kralcı değilsem de ve yine de körleşebilirim bu güzelliğe. Biliyorum. O yüzden büyük bir özenle her geçişimde bakıyorum.

Perşembe sabahı ama hepimiz baktık.

Otobüsün şoförü de baktı.

Birbirimize göstere göstere baktık.

Bazı dallar inmiş, aynı komşumuz Ali bey’in ağacının başına gelen gibi. Yolun kimi kısmında hiç zarar yok, kimi kısmında daha fazla dal kırılmış. Yön hesapları yapıldı. Süreye şükredildi, “ya daha uzun sürseydi” diye.

Pazara indiğimde yarısı yoktu daha pazarcıların. Şimdi, elbette halden de malını toplayıp gelen var, Dikili’den, Altınova’dan ve Gömeç’ten tarlalardan da. Üretim bölgesi olduğu için erkenci patlıcanı ya da her daim peşinde olacağın patatesi değilse de mevsiminde, zamanında olanı civardan getiren tezgahlar çoğunlukta. Orada öğrendim, Dikili’ye ya da Gömeç’e hiç uğramadığını fırtınanın. Midilli’nin de anakarası sayıldığından gelmesi normal Yunanlı müşterilere bakıp, “dün gece denizde olanları düşündüm de, kabus yaşamışlardır” dedi yufkacım. Aklıma gelmemişti. Kahvede oturup sohbet ettiğim patatescim, Yörük Mehmet’i fena vurduğunu anlattı hortumun. O zaman duydum ilk, hortum çarptığını. “İpek Restoran nasılmış” dedim, iyi olduğunu söyledi. Biri daha Ayvalık yönüne bakıyor sanki, diğeri daha körfeze doğru ve bizim taş üzerinde taş kalmamış işlik gibi, neden oraya dolmuş diye merak ettim estiği yönü kavramaya çalışırken. Sonra otobüs duraklarının arkasında beklerken biraz daha aralandı gecenin hikayeleri. Yeni açılan gözlük dükkanlarından birinin camı patlamış, rafları inmiş yere. Görüntüleri gösterdiler, sanırsın deprem. Biraz ötesinde, okulun yanındaki pastanenin de önü harap, gösterilince fark ettim.

Eren aradı, İstanbul’dan ulaşmaya çalışıyor evine; pencere çıkmış yerinden, odada patlamış, bahçe perişanmış diye bir çırpıda anlattı, halimi hatırımı sorarken “elektrik var mı sizde” diye ekledi. Vardı çıkarken, “varayım, haber ederim” dedim. Gonca’yı aradım, “elektrikler mi kesik köyde” diye ve sabahtan beri kimsenin farkında olmadığı, aramızda hiç konuşulmamış olana uyandım: Mezarlığa yıldırım düşmüş, yıldırım bir ağacı devirmiş, ağaç da köyün alt kısmına giden elektrik kablolarını kopartmış.

Otobüs geldi, sırayla bindik. Aramızda en çok konuşulan mezarlık, selvilerin yıldırım çektiği ve neyse ki uzun sürmediği dolunun. Benimse aklımda herkesin kendisi, kendi tecrübesi kadar gördüğü her şeyi.

Fırtına, felaket ya da köyde söylendiği şekliyle “afad”… tepemde oldu, yıldırımın düştüğü mezarlık arkamda, zeytinler etrafımda. Batıdan geldiğini düşündüm, hatta kuzey batıdan, ufkum sebebiyle ve sonra gazetelerde asıl haberin Halkidiki olmasından da belki… oysa tüm görebildiğim kendi bahçeme inen dolu kadarmış.

* * *

Bu hafta yazım patlıcana dair olacaktı. Haftaların hazırlığını derliyordum düne kadar. Fırtına yolumu değiştirdi. Zira iklimi konuşmayı erteliyoruz hep, hani o bakmayı kanıksadığım Boğaz gibi, zaten burada, zaten konu zannedip.

Önce şu hortum neyin nesi, bir bakalım, tanıyalım. Hortum öncelikle bir rüzgar çeşidi. Havadaki basınç değişimlerine bağlı olarak oluşan, kendi ekseni etrafında dönerek hareket edebilen, yüksek hızlara ulaşabilen ve yıkıcı etkileri olan şiddetli bir rüzgâr çeşidi…

Hortumlar ani sıcaklık ve basınç değişimlerine bağlı olarak oluşurlar. Yeryüzünden buharlaşma ile yükselen sıcak hava yukarıya çıktığında kümülüs sınırında soğur ve bulutları oluşturur. Su buharı eğer çok hızlı şekilde yükselirse, kümülüs seviyesine çıktığında aradaki büyük sıcaklık farkından dolayı hızla soğur ve buradaki bulutlar tarafından emilmeye başlanır. Sıcak ve nemli hava yükseldikçe ve yukarıdaki soğuk bulutlar emdikçe kararsızlık meydana gelir. Sıcak olan bölgede birden basınç düştüğü için yüksekten alçağa yani soğuktan sıcağa doğru bir basınç değişimi olur ve şiddetli rüzgarlar oluşturur. Rüzgar ile soğuyan su buharı yoğunlaşarak ağırlaşır ve hava dönmeye başlar. Bu dönme hareketi hava yükselmesinin etkisiyle gittikçe dikey konuma gelir, spiral şekil alır ve hortum oluşur.”

Haliyle bölgemin beni uyutmayan iklimini kağıda dökmeye karar verdim. Okunması kolay bir şema olduğunu sanıyorum ve fakat açıklayayım:

Gerçekleşen sıcaklık, adı üzerinde, o gün ölçümler en yüksek ve en alçak neyi gösterdilerse, onun kayda alınmış hali. Burada en düşükle ilgili yeni yeni uyandığım bir sıradan gerçeğin altını çizmek isterim: Gece en düşük ısı 21 derece diye gördüğünüzde, o aslında saat sabaha karşi beş sularında gerçekleşen düşük! Güneşin batışı ısının düşmesi manasına gelmeyebiliyor. Bunları tarihsel ortalamanın üzerinde gerçekleştikleri her sefer bordoyla işaretledim. Ayrıca, gece ısısı 20 derecenin üzerinde seyretmişse, o günü sarı ile renklendirdim. Bunu yapma sebebim, gece gündüz arasındaki farkı kavramanın güçleştiği günlere dikkat çekmek. Uyumakta zorlandığımız, uyuduğumuz halde dinlenemediğimiz günler, bunlar.

Tarihsel ortalama, hepimizin bildiği mevsim normalleri demek ama ben son üç yüzyıldır normalleri bozduğumuz ve hava sıcaklığı kayıtlarının bu sürenin çok kısa/küçük bir döneminde tutulduğunun idrakıyla hiç bir şeyin normal olmadığını unutmayalım diye bozdum, yeni terminoloji çıkarttım başınıza. Gene burada sarıya boyadığım günler var. Göreceksiniz, bu günler, tarihsel olarak gece ısısının 20 derecenin üzerinde seyrettiği günler. Miktarlarda artış çok ne görünecek size de.

Mayıs ve Haziran 2019 gerçekleşen hava sıcaklığı ve tarihsel ortalamalarına bakacak olursak; Mayıs’ın 31 gününden 25’inde hava sıcaklıklarının mevsim normallerinin üzerinde ve hiç gözlenmemesi beklenen tropik gecelerin sayısının iki olduğunu görüyoruz. Haziranın ise 30 gününün 29’unda hava sıcaklıkları mevsim normallerinin üzerinde gerçekleşirken, 16 olması beklenir tropikal gece sayısı 26 olmuş.

Bu da ilk 10-11 günüyle temmuz. Serinleyen, “tarihsel ortalama”nın altında “gerçekleşen sıcaklık” gözlemlediğimiz ilk gün bu, bu iki ve buçuk aylık dönem içinde.

Şimdi, iklim bilimci değilim ancak hava ve deniz suyu sıcaklıklarındaki artışın hortumu tetiklediğini, benim evvelsi gece yaşadıklarımın henüz bir başlangıç olduğunu biliyor ancak Antalya’yı geçtim Karadeniz kıyılarını da vurmaya başlayan hortumların neden gerekli gayreti tetiklemediğini bilmiyorum.

Dolayısıyla patlıcanı gelecek yazı olarak kenara kaldırdım ve biraz durumun aciliyeti üzerine konuşalım istedim.

Dünya Meteoroloji Örgütü (WMO) 2015, 2016, 2017 ve 2018 yıllarının 170 yılın en sıcak geçen yılları olduğunu söylüyor. 2019’un hepsinden de sıcak olması bekleniyor. Ocak 2019, Avusturalya’nın 1910’dan bu yana gördüğü en sıcak ay olarak ilan edilirken; Avrupa merkezli Copernicus İklim Değişikliği Servisi (C3S), AB için hazırladığı bir raporda, 2019 Haziran’ının Avrupa’da kayıtlara geçen en sıcak haziran ayı olduğunu açıkladı. Bu bir şey değil; “Türkiye’nin 2013-2098 döneminde yılda ortalama 78 güne kadar sıcak hava dalgasının etkisinde kalabileceği belirtilerek, dalgalanmaların daha sık yaşanacağı bir periyota girilmesi bekleniyor.

Ve yetmezmiş gibi; yerkürenin en soğuk bölgelerinden Alaska’yı yakan sıcak hava dalgasını gazetelerde okuduysanız fotoğrafları da görmüşsünüzdür, son yüzyılın en yüksek ısısını kaydetti istasyonlar: 32.6

* * *

“Boğaziçi Üniversitesi Kandilli Rasathanesi Meteoroloji Laboratuvarı Başkanı Meteoroloji Mühendisi Adil Tek, sıcaklık artışının sebebinin küresel iklim değişikliği olduğunu kaydetti. Küredeki sıcaklıkların artmasıyla birlikte atmosferdeki suyun da buharlaşarak yağışlarla birlikte özellikle sıcaklıkların arttığını söyleyen Tek, “Bunun temel noktalarına gitmeye başlarsak, istenilen refah, artan nüfus büyük enerji taleplerine yol açıyor. Bu enerji talepleri de bizi enerji pazarına yönlendiriyor. Enerji pazarının da yüzde 80’i fosil yakıtlar. Fosil yakıtlar da karbondioksit üretiyor. Karbondioksit önemli bir sera gazı. Atmosferimizde sera etkisi gösteriyor ve sıcaklıkların hızla artmasına sebep oluyor. 100 yılın başından bu yana İstanbul’da sıcaklıklar 1- 1,5  derece arasında arttı” diye konuştu.” 

Adil Tek’in “istenilen refah” vurgusuna ne dersiniz?

Epey oluyor, Arkitera’ya bir röportaj için Serkan Ayazoğlu ile oturmuş ve Kuzey Ormanları’ndan balığa, gıda adaletinden indirimde alınan bilmem kaçıncı tshirt’e… bütüncül bir dille pratiklerimizi okumaya çalışmıştık. Hayatta verdiğim en yorgun fotoğrafları da paylaşmak pahasına, okumamış olanlara, link’i buraya bırakıyorum: “İndirimden Aldığımız Sekizinci Tişört ile 3. Köprü Arasında Dümdüz Bir Bağ Var”

* * *

“hümanistliğin de canı cehenneme, arap seviciliğinde. bunların büyük dedeleri bırakın müslümanlığı bizleri insan yerine bile koymamış, bunların daha küçük dedeleri bize savaş durumunda ihanet etmiş ve o dedelerin torunları ülkemizde her türlü pisliğin içine bulanmış durumdalar. taciz, tecavüz, hırsızlık, adam yaralama ve cinayet, kontrolsüz üreme, salgın hastalıklar, tüketim bozukluğu, ahlaki ve sosyal yozlaşma. insanımızı yaşadığı topraklardan soğuttu bu arsız, haysiyetsizler ne birincisi ne ygs’si ne lys’si.”

Yukarıdaki Suriye‘deki iç savaşın ardından mimar babası (şimdi mobilya atölyesinde işçi) ve öğretmen annesiyle (işsiz) birlikte Türkiye’ye gelen ve 2019 LGS’sinden birincilikle çıkan Muhammet Halil’e dair ekşi’de yer alan onlarca ırkçı ve tehlikeli girdiden sadece biri. Hani mimar olan babası bir mobilya atölyesinde çalışan, yerinden yurdundan kopartılmış, sürüklenirken yakaladığı başarıyla her vicdan sahibinin gözlerini yaşartacak olan Muhammet. Hani, istediği için değil, küresel iklim krizinin sıradan bir neticesi olan iç savaştan kaçan ailesiyle burada, mülteci statüsünde, yarını meçhul bir hayat yaşayan Muhammet.

Muhammet’inki güzel bir hikaye. Yoksa 1993’den 2018 Haziran’ına 35.000 kişinin savaştan, yoksulluktan (yani iklim krizinin artçı etkilerinden) dolayı Avrupa’ya kaçmaya çalışırken öldüğünü; önümüzdeki 30 yılda hangi bölgelerden kaç kişinin evini, barkını, ailesini, dostlarını, onu vareden coğrafyasını geride bırakarak göç edeceğini (ve eminim yüzde kaçının öleceğini) şimdiden biliyor ama mesela mülteci statüsü edinmeyi başarmış kaç çocuğun kayıp olduğunu ise bilemiyoruz. Açlık, savaş, ölüm korkusu gibi karşılıkları var iklim krizinin… bir botla karşı kıyıya varamadan önünde de boğulabilir çocuğun, vardığın ülkede, takibini yapamadığın sebeplerle de. Kırk katır mı, kırk satır mı? Muhammet’in başarısını kutlamayı bilmek mühim.

“Küresel ölçekte hububat verimleri %10 azaldı; bunun nedeni iklim değişikliğine bağlı olan aşırı sıcak dalgaları ve seller. Bunun sonucunda açlık artıyor ve insanlar yaşadıkları yerlerden ayrılmak zorunda kalıyor. Kıyılara yakın yaşayan 1 milyondan fazla insan, yükselen denizler ve daha güçlü fırtınalar nedeniyle evlerinden çıkmak zorunda kaldı; şayet süreç tersine dönmezse önümüzdeki yıllarda milyonlarca insanın da evlerini terk etmek zorunda kalmaları bekleniyor.”

Dünya Bankası Grubu’nun 19 Mart 2018’de yayınlanan ve iklim değişikliğinin göç üzerindeki etkilerini inceleyen raporuna göre 30 yıl içerisinde iklim değişikliğine bağlı sorunlar nedeniyle Sahra Afrikası’ndan 86, Güney Asya’dan 40 ve Güney Amerika’dan da 17 milyon insan yaşadıkları topraklardan göç etmek zorunda kalacak.

İklim krizi biliyoruz ki önümüzdeki 11 yılda 120 milyon kişinin (daha) yoksullaşmasına neden olacak. İklim krizi çok daha fazla kişiyi yaşama, beslenme, barınma ve su gibi temel insan haklarından mahrum bırakırken biliyoruz ki kitlesel göçler artacak.

“Yoksul ülkelerin yüzde 1’lik katkısı var dünyadaki kirlenmeye ama en fazla etkilenen onlar. Çünkü başka görünmeyen yönleri var. Bangladeş gibi yoksul bir ülkeyi ele alalım. Geniş bir nüfusu var. Ülkenin üçte biri yaklaşık olarak deniz seviyesinin altında yaşıyor. Deniz seviyeleri yükseliyor. Bu, insanların boğulacağı anlamına gelmiyor. Tarım yapamıyorsunuz. Çünkü tuzlu su basıyor ve çürütüyor her şeyi. Tuzlu suyla değil pirinç hiçbir şey yetiştiremezsiniz. Nereye gidecek bu insanlar?

Daha fazla savaş demek bu ama daha fazla duvar manasına da gelecek, belli ki.

Gencecik aktivist Greta Thunberg “Her gün yeryüzünden yaklaşık 200 canlı türünün yokolduğu altıncı kitlesel yokoluşun ortasında olduğumuzdan bahseden bir allahın kuluna da rastlanmıyor pek…” diyor. Türcülükten değil, körlüğümüzün miktarını gösterdiğinden ekleyeceğim: İnsan kendi bekasını da konuşmuyor, görmezden geliyor zaten.

* * *

Parçalı bir muhabbet oldu bu yazı…

Aralarda yıldızlar var ya. Genelde iki hafta boyunca yazıyı böyle kurarım, yayın gününe yakın birleşirler, hemhal olur, kelimeler cem eder. Bu kez hem son dakikada kotardım… hem de sıkıcı, ürkütücü, huzursuzluk verici konular bunlar, biliyorum. Bu muhabbet de böyle, bu sefer. Aciliyet hissettim.

İklim krizi üzerine yazılıyor, bolca üstelik. Birleşmiyor sanki hortumlarla, bir biri ardına çarpan sıcak hava dalgalarıyla iklim krizi ama. Oysa dümdüz ilişkiler bunlar. Net. 14-16 saate uzamış iş günlerimiz mi acaba diye düşünüyorum, yoksa plastiğe kayıtlı kredilerin baskısı mı? Birleşmiyor hiç biri. Keşke yıllardır yazıyor olsaydı Antalya’daki seraların işletmecileri, onları vuran hortumun etkilerini. Niye diye Antalya Yaş Meyve Sebze Hali araştırma yaptırsaydı, mesela. Değil mi? Ya da Karadenizli reis neden balık Boğaz’a girmiyor üzerine biraz kafa yorsaydı… İstanbul’daki Ayşe teyze de ta Antalya’dan gelen Şubat domatesinin yol masraflarına uyansaydı, o güç bela kazandığı kuruşların nasıl çarçur edildiğine kış vakti yaz keyfi yalanıyla ve bassaydı ıslak anne terliği ayarındaki küfrünü…

Oysa hepimiz endişeliyiz ve fakat pazarda torba istemediğime, tümünün petrol, tamamının savaş demek olduğunu ekleme gafletine düşersem (bir aktivist hep aktivist kalmaya mahkum) “vatan için ölürüm ben” diyen oğullarla çevrili etrafım. Birleşmiyor idrakında olduğumuz gerçek, ensemizde hissettiğimiz endişe ve pratiğimiz. Hatta dünden beri okuyorum sosyal medyada, Ayvalık’taki “afad”ın yansımalarını. Herkes “eli kırılasıcalar”a ileniyor, her yeri beton yaptılar diye. Yalan değil tabi de, Ayvalık’ta kömür yakılır ve yeni belediyenin sözü doğal gaz getirmek ilçeye. Yani… herşeyi biliyor ama tam bağlamına oturtamıyoruz sanki.

İstedim ki beni, yatağımda bulan fırtınadan çıkalım Muhammet’e kadar bağlamayı deneyelim meseleleri, hem de hani konuşmadığımız taraflarından. Arılardan, kutup ayılarından anlamıyorsak, yokoluş sürecine girmiş sayısız türden konuyu bağlayamıyorsak dedim, bir de böyle deneyelim.

Geç olmadan yapmamız gerek bu konuşmaları.

Uyutmayan sıcağı “sıcak hava dalgası”ndan öte konuşmamız gerek. Karadeniz’i vuran hortumlara, bizim tarafta HES’lerle, karşıda Rusya’da barajlarla akışı kesilmiş nehirlerin etkisini konuşmamız gerek. Sayısı her gün daha da azalan yeşil alanlara boca edilen betona dayalı bir ekonomiyi konuşmamız gerek. Ve tümünü gerçekte yaşadıklarımızla örtüştürerek yaşamayı denemeliyiz. Mesela biliyorsak ki, bu dünyanın yeşili yokoluyor, korumak için mücadele ettiğimiz kadar bir an önce ve bir çok ağaç dikmek için de örgütlenebilmeliyiz. Ya da biliyorsak ki fosil yakıt ciddi zarar, apartman toplantısı yapıp, bu kış daha az yakmak için komşuları örgütlemeyi deneyebilmeliyiz ve iş arkadaşlarımızın çocuklarıyla el ele, masa başında “eskimiş tshirtlerden pazar çantası” üretip annelerin plastik torba almasına ciddi bir engel yaratabilmeliyiz birlikte. Mahalle baskısı bu olsun, mesela. Benim aklıma gelmeyenleri ekleyin lütfen altına… yeter ki ne “eli kırılasıcalar”a verip veriştirelim sadece, ne de “büyükler”imizin aksiyon almasını bekleyelim.

Zira aksi durumda hikaye;

“Gece yarısı uyandım. Ses duymadım ama yarı açık zihnim bir tuhaflık sezdi herhalde. Haftalardır devam eden sıcağın etkisiyle hem balkon kapısı hem de karşısındaki pencere açıktı. Arkamı döndüm, anında uyandım. Bugüne kadar böyle bir şeyi ancak filmlerde gördüğümü söylemeliyim: çocukluğumdan beri bildiğim suratlar ama ellerinde silahlar var!”

diye başlayacak kimbilir hangimiz için yakın gelecekte..

İklim Diyeti

 

Şubat ayında domates gibi mevsimsiz ürünler yeme.

Ürünlerini 150 km kuralına göre seç, ne kadar yakın o kadar çok olsun tabağında, ne kadar uzak o kadar seyrek bulunsun.

Hayvansal ürün tüketme. Sahiden, onsuz da oluyor ve büyük fark yaratıyor. Birden vegan ol demiyorum, azaltarak başla ve durma. Devam et azaltmaya.

Artıklarına sahip çık; ya yeniden ek, ya kompost kur ya da yeni bir reçeteye dahil et.

Reçel, turşu ve benzeri saklama, ömür arttırma yöntemlerinde ustalaş.

Kendi ekmeğini yapmayı öğren, her türlü unla, her koşul altında ve oğlundan ayırma kızını, onlara da öğret.

Yıllık gıda harcamanı kaydet, yıl bazında akış planla ve üreticiden tüketiciye aracısız bu miktarları edinme yollarını araştır.

Her gün kendine yemek yaparken hatırlat, “şu anda göç ediyor ya da bir savaşın gölgesinde hayatta kalmaya çalışıyor olsaydık, elimde hangileri olmazdı?”

Şükret.

Çoğalt.

Ne yap et, paylaş.

(Yeşil Gazete)