Kırmızıların Şahı

Solanaceae familyasından Solanum lycopersicum’un, yani domatesin, üç binden fazla atalık tohumla varlığını sürdüren 10 bin’den fazla çeşidi var. 10 binden fazla çeşit!

Dile kolay!

Ve evet, her ne kadar süpermarketler beş ya da altı kalın kabuklu, raf ömrü uzun, nakliyeye gelir çeşidinden ötesiyle ilgilenmiyorlarsa da bizler; yaz deyince domates diyen, sevinçle pazardan pazara pembelerin peşinde koşanlar, bahçemiz olmasa bile, tohumu için takaslara katılanlarız. Birbirimizin halinden anlarız: Ben, en ama ennnn taze köylü halimle ilk yazımda, Mutluköy’de, 18 tanesini birden ekip denemeye kalktıydım.

Ne enteresan, değil mi; 15’inci yüzyıldan önce tanımadığımız ama bugün, Türkiye’de, kişi başı 120 kg. tükettiğimiz domatese öyle düşkünüz ki, mevsimini dahi unuttuk! Temmuz ya da şubat ayırmadan hep yiyoruz!

Kimsiniz, diye sorsak mı, ona!

“Kimlerdensiniz siz kuzum domates?”

Umami dediğimiz beşinci lezzetle, yani tüm lezzetleri tamamlayan ve ağız dolusu hale getiren glutamatla dolu domatesin anavatanı Güney Amerika. And Dağları ve ardından da Peru ve Ekvador üzerinden yayılarak vardığı Meksika dahil olmak üzere, geniş bir bölgenin kültürünün parçası. Yabanisi bugünkü Peru’da hala bulunabilen bir türden ıslah edildiği (Lycopersicon esculentum var. cerasiforme) ve bu ıslahı gerçekleştirip yeme kültürüne entegre edenlerin de Aztekler olduğu düşünülüyor.

Herşeyi ancak kendileri gördükleri, tanıdıkları ya da kullandıklarında “var” kabul eden ve Amerikalar’ı da “keşfettikleri”ne uzun zaman inanan sömürgecilerin, bu meyve ile tanışması ise 1493 yılında. Kristof Kolomb, ardından da Hernan Cortes’in ilgisini çeken bitki derhal Avrupa’ya taşınıyor; ılıman Akdeniz ikliminde yetişebildiği fark edilince de İspanya’da ve tüm İspanyol kolonilerinde yetiştiriciliği teşvik ediliyor. 16’ıncı yüzyıl itibarı ile İspanyolların, hemen ardından da İtalyanların yemeklerine girdiğini görüyoruz. Elbette tüm sömürgeciler İspanyollar kadar cesur değiller. İngilizler, örneğin, 18’inci yüzyıla kadar zehirli muamelesi yapıyorlar bu pek leziz meyveye. Ama bırakalım İngilizleri bir kenara, İspanyolların ve özellikle de İtalyanların domates aşkını anlamak için iyi bildiğimiz tüm yemeklerini aklımızdan geçirelim bir çırpıda… pappa al pomodoro, pesto trapanese, pizza margherita, bruschetta, gazpacho, pa amb tomàquet, patatas bravas, pisto

Evet.

Çok seviyorlar domatesi!

Osmanlı’nın domatesle tanışması ise 18’inci yüzyılı buluyor. Hatta ilk tohum Halep’te 1799-1825 yıllarında İngiliz Konsolosluğu yapan John Barker tarafından getiriliyor. Anlatılan o ki önce yeşil domatesle muhabbet kuruluyor. Kırmızı hali belki bir tür bozulma gibi mi geldi, kim bilir? Ama domatesin gelişiyle mutfağımızda kullanılan tüm meyvelerin, eriğin, ayvanın, vişnenin… pabucu da dama atılıyor. Malumunuz, bugün, domatesi kullanmadığımız yer yok gibi! Kavun dolmasından, erik tavasına… meyvelerin lezzet kattığı yemekler artık ender karşımıza çıkan tabaklarda, hepsinin yerini bir biçim domates almış.

Kimileri bu dönüşümü Osmanlı Mutfağı’ndan Türk Mutfağına indirgenme olarak okumuş. Ben bu kadar sert ifade etmem ama evet, domates bize küreselleşmenin en güzel okumalarını 16’ıncı yüzyıldan itibaren yaptıran bir ürün.

Ayrıca, seviyoruz. Menemen, domatesli pilav, domates soslu patlıcan kızartma, domatesli şehriye çorbası, gavurdağı gibi kaşık salataları… kaldı ki adında geçmediği halde, neredeyse her yemeğin temelinde var domates!

Evet, evet. Seviyoruz.

Domatesin küresel yayılması 19’uncu yüzyıla kadar sürüyor bu arada; hem Asya’nın tamamına yayılması, hem de Kuzey Amerika’ya ulaşması anca 1800’lerde! Ve tabii, aynı Osmanlı’da olduğu gibi, buralarda da karışa, değiştire kendine has ve lezzetiyle vazgeçilmez yeni bir kültür yaratıyor: Mesela Çin’e 16’ıncı yüzyılda ulaşan ve önce “yabancı patlıcan” diye etiketlenen domatesin Çin mutfağına girişi, ilk, binlerce yıllık geleneği olan sahanda çırpılmış yumurtayla olmuş. Düşünün; her evde, her gün yapılan yumurta yemeğine yepyeni bir meyve giriyor… yani 番茄炒蛋 ilk olabilir ama dahası takip ediyor; 番茄炒牛肉, 番茄雞蛋麵

Ve onlar da seviyor.

Bu sevilme hali boşuna olamaz, sebepsiz hele asla! Peki domatesin en uzaktaki mutfakları bile değiştiren, dönüştüren lezzeti nereden geliyor?

Yukarıda yazdım aslında; domates glutamat dolu!

Glutamat ya da biraz gastronomiye meraklıysanız tanıyacağınız adıyla umami!

Hadi, biraz lezzet konuşalım:

Tokyo İmparatorluk Üniversitesi’nden Prof. Kikunae İkeda, 1908 yılında, kombu yosunundan yapılma bir çorbadan, tuzlu, tatlı, acı ya da ekşiden başka bir lezzet uyaranını ayıklamayı başarıyor ve adına glutamat diyor! Kimi hayvansal ve bitkisel ürünlerde kendiliğinden bulunan, fermente ürünlerde geliştirilebilen ve yemeğin lezzet derinliğini artıran bir amino asit bu. Aslında artıran derken yanıltmak istemiyorum, bütünleyen demek daha doğru belki. Yenilen her ne ise, içeriğindeki acıyı, tatlıyı, ekşi ve tuzluyu birbiri ile bütünleyip “ağız dolusu” kılan bu hale de umami diyor.

Umami, gerçi, sadece glutamat demek değil. Gıda proteinlerinin (bitkisel ve hayvansal) temel bir bileşeni olan glutamat/glutamik asit, proteini oluşturan 20 çeşit amino asitten biri ama umami, inosinik asit ve guanilik asit gibi bileşenlerden de oluşabiliyor. Glutamik asit, domateste ve kimi peynirlerde bulunurken; inosinik asit, kurutulmuş palamut ve kurutulmuş et/şarküterilerde ve guanilik asit de shiitake, porcini gibi kuruduğunda lezzeti katlanan kimi mantar çeşitlerinde bolca bulunmakta.

Görüleceği, anlaşılacağı üzere “umami” fermente deniz ürünlerinden sonra en çok ama en çok domateste var.

Umami Dünya Haritası

Ve bu muazzam madde, Prof. İkeda’nın araştırmasına konu olan yosun kombudan sonra en çok İtalyanların parmesan peynirinde ve ardından da hepimizin bir tanesi domateste bulunuyor. Dahası var, domates ne kadar olgunsa glutamat miktarı arttığı gibi, pişirilmesi de bu oranlarda muazzam bir fark yaratıyor. Güneşte kurutulmuş domates, olgun domatesten, ketçap ya da salça kurutulmuş domatesten daha fazla glutamat yani umami yani lezzet bütünleyici, ağız doldurucu içeriyor.

Bu arada Prof. Kikunae İkeda, buluşunu bir çeşni haline getirip, patentini almış. Hani şu pek çok tartışmaya konu olan ancak uzak doğu mutfaklarında, aynı bizim sodyumklorürümüz (sofra tuzu) gibi, sıradan bir çeşni olarak kullanılan monosodyumglutamat’ın (MSG) ilk ticari markası AJI-NO-MOTO®, 1909 yılında alınan bu patentin taşıyıcısı.

Bu koşullarda “salçalı yemek”lerin neden bu kadar çok sevildiğini anlamamak mümkün değil. Zeytinyağlılardan sıcaklara, geleneksel mutfağımızın göz bebeği pek çok yemeğin temelinin domates, soğan ve sarımsağı zeytinyağında çevirmek/pişirmek ya da yağda pişirilen rende ya da küp taze domatese bir kaşık da salça eklemek vb. olduğunu düşünürsek; lezzeti nerede, nasıl inşa ettiğimizi de daha net görebilir, iyi birer aşçı olma yolunda daha umami odaklı davranabiliriz.

Mevsiminde daha lezzetli!

Domatesin neden bu kadar lezzetli olduğunu hepimiz biliyoruz artık vee dahası güneşin altında olgunlaşmış bir domatesle, seradan tezgaha taşınırken olgunlaştırılan domatesin tat farkı için de sezgiden öte konuşabiliriz artık.

Şükür.

Umami, aceleye gelmez! Evet.

Tabii domates sadece umami demek değil, içerdiği likopeni de konuşmak gerek!

% 95’i su olan, düşük glisemik indeksli domatesin 100 gramında 18 kalori, 0.9 gram protein ve 2.6 gr şekere karşılık; bolca C vitamini, potasyum ve muazzam bir antioksidan olan likopen bulunuyor.

Bir C40 karotenoid polien olan likopen, olgun domates ve domates ürünlerinin, lezzetli bir karpuzun, kuşburnunun ve pembe greyfurtun karakteristik koyu renginin sebebi, doğal bir pigment. Sadece boyar madde gibi okumayın ama. A vitamini benzeri bir yapı göstererek prostat, meme, mide-bağırsak, akciğer ve deri kanseri riskini azaltan güçlü bir antioksidan ancak yalnızca bitkiler ile mikroorganizmalar tarafından sentezleniyor; hayvanların (haliyle biz insanların da) likopeni gıda yoluyla almaları gerekiyor.

Yani, koyu kırmızılar sağlık bağlamında çok değerliler. Domates de kırmızıların şahı!

Artık biliyoruz, mevsiminde, kıpkırmızı bir domates, sadece müthiş lezzetli olduğundan değil, sağlığımıza muazzam katkısından ötürü de cazip! Peki umamiyi arttıran yöntemlerle likopen çelişiyor mu, ona bir bakalım mı? Yani pişmiş domatesin umamisi artarken sakın likopeni düşmesin!

En harika haber de bu!

Domatesin yemeklerde özellikle sıvı yağ ile pişirilmesi halinde likopenin vücutta emilmesi daha kolay. Bu bir. Yani, geleneksel mutfağımızın temeli, tenceremizde zeytinyağı ve soğan sarımsakla beraber domates pişirmek sıradan bir seçiş değil. Sağlıklı ve lezzetli bir seçiş! Bu yazı için dersimi çalışırken aşağıdaki çizelgeye denk geldim, bakın, karşılaştırın:

Omoni and Aluko, 2005

Çizelgede yok fakat ekleyeyim, domatesin kabuğunda, etinde olduğundan daha fazla likopen var. Soymayın. Bu da etti iki. Bununla beraber, yaz kış masalarımızın vazgeçilmezine dönüşmüş söğüş domatesin faydası, her ay, aynı da değil. Hadi geçtim diyelim sera üretiminin, seralardan tezgahlara nakliyenin vs. ekolojiye maliyetini; yediğimiz sağlığımızsa eğer (ne yiyorsak oyuz, demenin başka biçimi) serada yetişenle, mevsiminde, tarlada yetişen arasındaki farkı bilmemiz gerekmekte. Domates bu bağlamda şahane bir kılavuz. Zira domatesin bizlere sunduğu keyif maddesi glutamat gibi, şifa maddesi likopen de, mevsiminde, güneşin altında yetişmiş domateste, serada yetiştirilenine kıyasla, daha fazla! Bu da etti mi üç!

Bizde domates tüm kıyı şeridinde üretiliyor dersem yanlış olmaz, Karadeniz dahil, Marmara, Ege ve Akdeniz’de üretimi yapılmakla birlikte üretim lideri il, elbette, seralarıyla Türkiye’nin sebze atar damarı Antalya! Üretilen her beş domatesten biri Antalya’dan geliyor, öyle düşünün.

Üç şekilde yetiştirildiğini söylemek yanıltıcı olmaz:

  • Mevsiminde, atalık ya da tescilli tohumla, küçük ölçekte ya da endüstriyel ölçekte ama toprakta ve suni ya da organik gübre ile
  • Mevsimsiz, toprakta, üzeri soğuk aylarda kapatılmak ve hava ısındığında açılmak sureti ile, küçük ölçekte ya da endüstriyel ölçekte ama toprakta ve suni ya da organik gübre ile
  • Tümüyle mevsimsiz, bazen topraklı ama çoğunlukla suda ancak her daim kontrollü sera şartlarında ve daima endüstriyel ölçekte.

İlk yöntemin bir kısmı, hani şu atalık tohumla, küçük ölçekte ve organik gübre ile desteklenmiş olanı (bu arada organik dediğime bakmayın, illa sertifika değil dediğim) hepimizin ideal domatesini üretiyor. İkinci yöntem, pazar yerinde yaz kış karşımıza çıkan domates, hani “tarla bunlar abla” dedikleri. Yalan yok, o domates topraktan geliyor. Üçüncüsünün ise mimarı, tarımı her daim modernize eden Hollanda ve benim bulabildiğim en az bir takipçisi var bu yöntemin. Yanılıyor olabilirim, teyit edemedim ama süpermarketlerde bardak içinde satılan “süper tatlı” domateslerin bu gruptan olduğunu düşünüyorum.

Dolayısıyla, her hafta domates satın almak yerine, mevsiminde, toprakta, güneşin altında ve hatta mümkünse üreticisini de tanıdığınız bir domatesi yemek; mevsimin sonuna doğru ondan salça yapmak, ketçap kaynatmak, güneşin altına serip kurutmak ve kalan aylarda elde-olan-ne-kadar-yetiyorsa artık, bu domates ürünlerini kullanarak yemek yapmak, en lezzetli ve en sağlıklı olan.

İstanbul’da yaşarken, domatese haziran ortasından önce dokunmaz, o tarihten eylül ortasına kadar doyasıya tüketir, hem de mümkün olan en iyisini arayıp bulup sıklıkla organiğini tercih edip eylül sonunda da 80 kilo kadarından salça kaynatarak sonraki 5-6 ayımı garantiye alırdım. Bir gün alışverişime şahit olan bir dostum aldığım domatesleri lezzetli ancak pahalı buldu. Oturduk hesap yaptık. Ne kadar anlatsam da beni dinlemeyen kayınvalidem, yaz kış her sabah kahvaltısında yediği bir domates için, aylık ne kadar harcıyor diye baktık; çarptık, böldük ve sonra benim haziran-eylül domates harcamama baktık, kıyasladık. Benim yıllık bazda çok daha az ödediğim sizi şaşırtır mı?

Hadi, siz de bir hesap yapın bakalım.

Pazar yeri

Ben bu yazıyı kaleme alırken domates henüz kendi bahçemde yeşil ve olgunlaşmamış haldeydi, hatta tüm domateslerimizin çiçeklendiğini dahi söyleyemem. Ayvalık, Perşembe pazarında ise domates altıncı haftasını tamamlıyordu. Haziran ortasına varmadan Dikili, temmuz itibarıyla da Burhaniye üretimi domates yiyebilmeyi umsak da tezgahlarda şimdi menşei Antalya olanlar var. Benim almayı seçtiklerim oldukça ince bir kabuğa ve süpermarketlerde görmediğimiz amorf şekillere sahip. Lezzeti de, tüm erkenciliğine rağmen, şaşırtıcı güzellikte. İstanbul’da, bu mevsimde, asla denk gelmediğim şekilde. Beş liralık fiyatı bu sebeple kabul görüyor sanırım. Yoksa üç liraya da bir domates var ancak kış boyu tezgahları süsleyen ve süpermarketlerde satılanlardan büyük bir farklılık göstermiyor. Bu Antalya menşeili domatesin Ayvalık pazarlarında nisan sonu 12 liradan açılan kilogram fiyatı altı hafta sonra sözünü ettiğim beş liraya kadar indi. Menşei olan Antalya pazarlarında benzer domateslerin 1,5-3 lira aralığında olduğu bilgisini de ekleyeyim.

Bu arada işin üretici cephesi hep olduğu gibi:

“Ticaret Bakanlığı Hal kayıt sisteminde yer alan fiyatlara göre 1 Mayıs 2019’da Ayaş domatesinin kilosu sebze meyve hallerinde 2 lira 14 kuruşa satılırken, 23 Mayıs 2019’da aynı domatesin ortalama fiyatı 1 lira 10 kuruşa düştü. Üretim maliyetlerinin kilo başına 2 liranın üzerinde olduğunu belirten domates üreticileri, bir çok halde domatesi 1 liraya bile satamadıklarını, bu şartlarda üretimin sürdürülemeyeceğini söylüyor.”

İstanbul pazarlarını bu değerlendirmeye katamayacağım, malesef. Domatesin yetişme biçimlerinin ve tarladan tezgaha kat ettiği yolun etkilerinin fiyat üzerinden kıyası kolay değil. Hele Dikili, Gömeç, Burhaniye gibi tarım alanlarının göbeğinde, Antalya’nın İstanbul’a yarı yolundaki Ayvalık’la kıyası… Siz ama lütfen bir çıkın pazara. Migros sanalmarket fiyatı 1,95 lira. Bu da not olarak dursun.

Üretim ama ne kadar ve kim için?

Türkiye’de tarla ürünü olarak en çok buğday, yaş sebze olarak domates ve meyve olarak da üzüm üretiliyor. Örneğin 2018 yılında ürettiğimiz 50 milyon ton yaş meyve sebzenin yaklaşık 13 milyon tonunu domates oluşturmuş.

Az mı, değil mi diye dünya ile kıyasladım.

Öncelikle dünyada tarımı en çok yapılan ürünmüş, domates!

2017 verileriyle paylaşıyorum, 182.3 milyon ton domates üretmiş ülkeler. En son tanışan, domatesle muhabbeti göreceli en yeni olan Çin, bu üretimde dünya lideriymiş! Dünya yaş sebze üretiminde dördüncü sırada olan Türkiye, domates üretiminde de (Çin, Hindistan ve Amerika Birleşik Devletleri’nin ardından) dördüncüymüş. Ayrıca kişi başı 120 kg tükettiğimiz; ayrıca hem tazesini, hem de türevi salça vb ürünleri ihraç ettiğimiz bir üretimimizmiş, domates. Bu ihracat 2018 yılında 603 milyon 660 bin dolarlık döviz getirmiş memlekete! Taze domatesin talibi 55 ülkenin (bir başka habere göre ise 57) içinde ihracat boyutu ile Rusya ilk sıradaymış. Aslında iki ülke arasında diplomatik gerilimlerden payını en çok alan da domates olduğu için bir yılı diğerini tutmuyor ama bu yıl, ihraç ettiğimiz domatesin neredeyse %40’ı Rusya’ya gitmiş. Bu %40’ı değerlendirirken lütfen Rusya’nın bize domates satmaya çalıştığını, hatta Ekonomi Bakanı Maksim Oreşkin’in Rusya’nın Özbek domatesini yeğleyebileceği yönünde beyanatları bulunduğunu ve geri dönen (ve sonra kime satıldığını bilemediğimiz) domateslerin miktarının hemen her ay arttığını unutmayın.

Evet, Rusya ile diplomasi aracı, memlekette ise tanzim satışların rekortmeni canım domatesin hakkını nasıl verebiliriz, asıl soru herhalde bu!

Domatesin tazesini sadece mevsiminde yemenin püf noktaları:

Hayır, size salça yapma ya da konserveleme reçetesi paylaşmayacağım. Bolca var, google’layın, seçin yapın. Ben püf noktalarını paylaşacağım, bulduğunuz sayfaları bu bilgiler ışığında tetkik edin, öyle girişin.

Önce malzeme:

Tüm yıl cam kavanoz ve cam şişe biriktireceksiniz. Hadi biriktirmediniz, haziranda da başlayabilirsiniz bu işe, konu komşuyu devreye sokun yeter.

Öncelikle mevsiminde, mümkünse küçük üreticiden (yüzünü bildiğiniz üretici candır), toprakta, güneşin altında yetişmiş, organik gübre (koyun, inek gübresi yani) ile serpilmiş, ilaç görmemiş (organik sertifika bu bağlamda pek, pek değerli) ve kıpkırmızı olmuş domates almayı öncelikli saymalı. Pahalı mı? Az yiyelim ama umamisi yüksek, yani lezzetli ve likopeni bol, yani sağlıklı olanı yiyelim. Sahiden, yapın hesabınızı, aradaki farkı göreceksiniz. Yıl boyu her hafta süpermarkette harcadığınız parayı harcamayın domatese, göreceksiniz, karlı çıkacaksınız.

Doğru üreticiyi bulduysanız, ağustostan derdinizi paylaşacak, domatesin tarlada azaldığı vakti atlamamak üzere sürekli haberleşecek ve eylül ayını iple çekecek, domateslerin size geleceği/pazardan yüklenip eve getireceğiniz haftayı salça yapacak şekilde planlayacaksınız.

Biriktirdiğiniz kavanoz ve şişeleri “mis gibi” yapacak (hatırlıyorsunuz, değil mi, nasıl), size eşlik edecek konu komşu, arkadaşa tırtıklanacak bir börek (reçetesini vermiştim, hadi) pişirecek ve bir çay demleyeceksiniz.

Domatesler yıkanacak, birden çok kez! Ben lavaboyu doldurup doldurup boşaltıyorum, her bir domates galiba üç sudan geçiyor. Abartılı mi, olabilir. Siz kendi ölçünüzü kurun, domatesinize bağlı. Yani organikse ne gam, değilse yıkayadurun bence.

Sos yapıyorsanız, yani daha sulu bir domates ürünü; domatesleri ister öğütücüden geçirin, ister benim gibi kaba küplere bölüp tencereleyin, hiç fark etmez. Kabuksuz domates sadece çıplak değil aynı zamanda likopeninin çoğu çöpe atılmış domatestir, unutmayacaksınız. Aromatiklerle birlikte (defne yaprağı, sarımsak, tane karabiber vb) arzu ettiğiniz kıvamı yakalayana kadar tıkır tıkır pişirecek ve kavanozlayacaksınız. Aslında çok iş değil. Ben tuzu en son katma taraftarıyım ve asla ne aspirin koyarım ne de eczanelerde domates ilacı diye satılan salisilik asit (domateste zaten var, neden ekleniyor asla bilemiyorum) eklerim.

Konservelemeyi bilmeyenler, konservesine güvenmeyenler; “mis gibi” yaptıkları kavanozları, kaynar haldeki sosla doldurup, kavanozun kenarlarını tertemiz bir bezle silip, “mis gibi” kapağı ile kapatıp, bir taşım da tencerede, suyun içinde bu kavanozları kaynattıktan ve herşey soğuduğunda kapağın içeri göçtüğünü gördükten sonra… buzdolabında da koruyabilirler üretimlerini.

Ben ilk üç yılımda aynen bunu yaptım. Botulizm endişemi konservelemede ustalaşmadan yenemedim.

Katkısız, mis gibi..

Salça yapıyorsanız; sostan farklı değil, likopeni atmadan çöpe, domatesleri kaba küplere bölüp, aralarına tuz atıp bir gece bekleteceksiniz. İlk suyunu orada bıraksın, sizi yormasın. Pek çokları  bu safhada çekirdekleri de atılıyor, kıyamam diyor. Kıyın. Hatta isterseniz bu çekirdek dolu sarımtırak suyu iki domatesle birlikte blendera atın, tuzu yerinde bir domates suyu yapın ve bloody mary hazırlayın kendinize. Saatlerce domatesin sıvısını uçurmaya çalışmaktan iyidir. Esas sıkıntı kabukta. Sos salçaya dönerken ince ince kıvrılmış çıkıyor kabuklar. Benim çözümüm el blenderı. Sos halini az geçip ama hala yeterince suluyken, artık siz bileceksiniz ne vakit, el blenderını takıyorum fişe ve her şeyi incecik öğütüyorum. Son saat biraz daha özen istiyor salçada, bence, altı tutmasın, tümü eşit şekle gelsin diye karıştıra karıştıra durmak gerek başında ama bunun da kolayı var, güneşe çıkartabilirsiniz! Eğer bir balkonunuz varsa, mümkünse yayvan bir tepside, yayarak sosunuzu ve üzerine ince bir tülbent gererek üç-dört günde bambaşka bir kıvama ve hatta bir tür olgunluğa taşıyabilirsiniz salçanızı. Kimisi bu son noktada az daha tuz ekliyor, artık ona siz karar vereceksiniz.

Ağustos gelse de ajvar yapsak!

Bunları yaparken size eşlik edenlerle radyo dinlemeyi, şarkılardan fal tutmayı, bir birinizin saçına gözüne methetmeyi de sakın ihmal etmeyin. Anneannem denk gelir diye kulağınızda olsun; yıldızların altında.. Bu karanlık dünyada tek ışık muhabbetimizden kaynaklı. Geçmişle, gelecekle, burada ve yukarıda her kim, her ne can varsa yamacımızda.

(Yeşil Gazete)