Hafta SonuHaftasonuKöşe YazılarıManşetYazarlar

Hasat sonu

Hasat bitti sayılır.

En azından benim köyümde, köyümün civarında.

Artık hiç bir ağaç görmüyorum yolda giderken dalları dolu. Çoktan toplandılar, kalanlar daha derinlerinde olmalı bölgenin, zira köye az da olsa hala gelip giden tayfa var. Yanımızdaki dam da boşalmadı, yarıya indiyse de nüfusu. Yeni yıla kalmaz iş, dedi bir korucu; işi biten tayfanın köyden gitmesi gerektiğini ezanı takiben camiiden ilan etmeye giderken. Hoparlörlerden bazen bir, bazen üç kez tekrarlanıyor bu ilan. Asap bozucu.

Bu yıl memnun köylü zeytinden.

Memnun dediysem, miktarından memnun. Cebine ne girdiği ayrı konu:

Zeytin çuval üzerinden konuşuluyor, toplayanlar arasında. Bir çuval zeytin yaklaşık 90-100 kg geliyor. Biz 100’den ilerleyelim. “Her bir çuvalın hasat maliyeti 40 lira” dedi, bu yıl tayfaya 50 günde 60 bin lira yevmiye ödediğini söyleyen köyümden bir müstahsil. Orta boyutta bir üretici bu. Buraya kadar tamam. Sıkıma gidecek şimdi. Sıkımhaneye giren her çuval başına da 13 lira tahsiliye ödeniyor. Etti mi 53 lira. Etti.

Peki.

Zeytinyağının maliyetine etki eden unsurlar bu kadarla kalmıyor tabi. Zira bir yıl boyunca ağaçlara bakımın da bir maliyeti var. Aldığım bilgiye göre 200-250 ağaca 1 ton hesabıyla gübreleme gerekiyor. Gübre fiyatları değişken. Bölgenin genelinde kullanılan “şeker” gübre bir rakam, Ayvalık Tariş’e yeni gelen ve zeytin için özel oluşu heyecan yaratan bir gübre daha farklı rakam. Ayrıca ağaçların altındaki “yabani” otların tillenmesi diye yaygın bir uygulama var, zeytinliğe kaç kez traktör gireceğini de bu hesaba katmak gerekiyor. Son olarak da ilaçlama maliyetini koymak gerek. İlaç dediğimde illa zeytin sineğine karşı kimyasal mücadeleye değil sadece vurgum, bitkinin sıhhati için yapılan göztaşı uygulaması da dahil. Sadece budama maliyeti girmediğini tahmin ederim hesaplamaya, zira budanan ağaçların odunu satılarak gelire dönüştürülüyor zaten.

Tamam mıyız?

Ulusal Zeytin ve Zeytinyağı Konseyi’nin raporunda bölgenin 1 kg zeytinyağı için 5 kg zeytin ortalaması alınmış. Biz de hesabı buradan tutalım, 100 kg’lık keten çuvaldan 20 kg zeytinyağı çıkar diyelim.

Bu da tamam mı, tamam.

Bu yıl fiyatlar nasıl?

Bir ay öncenin haberi, TARİŞ Zeytin ve Zeytinyağı Birliği Başkanı Hilmi Sürek, 2019-2020 hasat döneminde sızma zeytinyağının kilogram başına alım fiyatını 20 lira olarak belirlediklerini ifade etti. 1 litre zeytin yağı 920 gram olduğu düşünülürse, 1 litre sızma zeytinyağının TARİŞ alım fiyatı yaklaşık 18.4 lira eder.

İki hafta öncenin haberi ise Ali Ekber Yıldırım’dan, “Hasadın ilk günlerinde sızma zeytinyağının litresi 20 liranın üzerinde alıcı bulurken, bugünlerde 17-18 liraya kadar geriledi.” diyor.

Bu bilgiler ışığında Edremit Borsası’na baktım:

Edremit Ticaret Borsası Kasım 2019 Bülteni.

Rakamdaki farklılıklar yağın kalitesine göre. Hatırlamak isterseniz kalite katmanlarını, bu yazı dizisinin 4’üncüsüne bir göz atın yeniden, lütfen.

Bu rakamların tümü benim durduğum yerden, köyümden ve köyümün parçası olduğu Edremit Körfezi’nden. Türkiye zeytin üreticisi memnun mu 2019-2020 hasadından; o sahiden ayrı bir soru.

O halde az çıkartalım kendimizi dışarı ve anlayalım durumu; sonra yine döneriz köye, benim durduğum yere…

Türkiye genelinde durum nedir?

Önce şunları bir yazın kenara:

2019-2020 hasat dönemi için Türkiye zeytinyağı üretim tahmini 225 bin ton.

Henüz aşılanmamış, tarıma katılmamış 80 milyon delicenin yanı sıra, 864 bin hektarlık bir alana yayılan yaklaşık 180 milyon zeytin ağacımız var.

Bu ağaçlar yaklaşık 320 bin aile işletmesi tarafından işleniyor.

Zeytin coğrafyamız sanıldığından geniş, Ankara’da dokuz bin ağacın varlığı şaşırtıcı değilken, İstanbul Adalar’da zeytinini pazarlayan bir kooperatif de dahil olmak üzere Şırnak’tan Artvin’e yayılan bir tarımı mevcut.

Rakamları merakla inceleyeceğinizi tahmin ederim:

Diğer zeytinyağı üreticisi ülkelerle kıyaslamada durum nedir?

2019-2020 hasadının küresel boyutunu Ali Ekber Yıldırım’ın haberinden okuyalım;

“Diğer ülkelerin bu yılki tahmini zeytinyağı üretimine bakıldığında İspanya 1 milyon 200 bin ton ile ilk sırada. Tunus 350 bin ton, İtalya 300 bin ton, Yunanistan 300 bin ton, Fas’ta ise 125 bin ton üretim olacağı tahmin ediliyor.”

Bu rakamlar Türkiye’nin dünya zeytinyağı üretiminde beşinci sırada yer alacağını gösteriyor.

Oysa geçen yıl Tarım ve Orman Bakanı Dr. Bekir Pakdemirli’nin 2018-2019 hasat tahminlerini açıklarken (büyük ihtimalle 2017-2018 hasadına referansla) “Sofralık zeytinde Türkiye’nin İspanya’dan sonra dünyada ikinci, zeytinyağında ise dördüncü sırada” olduğunu ilan etmişti.

Bir dördüncü, bir beşinci… bu dalgalanmalar normal mi?

Zeytin, yüzlerce yıl yaşayan ve meyve veren bir ağacın hasadı. Dalgalanmaları manalandırabilmek için ezberden gidip “var yılı yok yılı” demek bize yakışmaz. Biraz daha geniş bir resim görmeye çalışalım.

O halde önce Cumhuriyet dönemi boyunca zeytinde neydik, ne olduk… bakalım:

Şehir, Yağ, Susam, Eğriburun, İri Kara, Tekir, Ak, Edremit, Çobanisa, Domates, Midilli, Kekre, Memeli, Memecik, Gülümbe, Rufata, Karaca, Çakır, Şakran, Yerli Kara, Hurma Yağ, Tohum, Devedişi, Tekeli, Deli, Çılga, Azman, Yerli Yeşil, Sarı, Düz, Aydın ve Boncuk türlerinden sofralık ve yağlık zeytin alınan 1939’lara kadar yaklaşık 30 milyonmuş zeytin ağaç sayımız. Buna rağmen Cumhuriyet’in ilk yıllarında ciddi ihracat yapabilmişiz ve en çok zeytinyağı sattığımız dış ülke İtalya olmuş. Benim bu paragraftaki bilgileri aldığım, Nadir Yurtoğlu’nun “Zeytin ve Zeytinyağı Üretimi ile Ticareti Üzerine Tarihsel Bir Bakış (1923-1960)” başlıklı çalışmasından detaylarını okumanızı tavsiye ederim; zeytinde büyük bir kalkınma ve refah umudu gören zeytincinin ve Cumhuriyet hükümetlerinin katmanlı gayreti ile, ağaç varlığımız 1960’larda yaklaşık 55 milyona kadar yükseltmiş.

“1950 yılında 29.742.000 olan zeytin ağacı sayısı 25.103.000 artışla 1960 yılında 54.845.000’e; 265.412 ton olan zeytin üretimi 162.065 ton artışla 427.477 tona; 21.258 ton olan yemekliğe ayrılan zeytin 28.078 ton artışla 49.336 tona; 244.154 ton olan yağ çıkarmaya ayrılan zeytin 133.987 ton artışla 378.141 tona; 51.706 ton olan zeytinyağı üretimi 27.294 ton artışla 1960 yılında 79.000 tona yükselmiştir. Böylece 1950’den 1960’a kadar olan süreçte zeytin ağacı sayısında %84,40; zeytin üretiminde %61,06; yemekliğe ayrılan zeytinde %132,08; yağ çıkarmaya ayrılan zeytinde %57,87 ve zeytinyağı üretiminde %52,78 oranında bir artış sağlanmıştır.

TÜİK verilerine göre, artmaya devam eden ve 1988’de 85 milyonu yakalayan zeytin ağacı sayımız, özellikle 2004 yılından itibaren daha da hızlanan bir artış ile 2013’de 167 milyonu yakalamış.

Türkiyenin zeytin ağacı sayısı bugün 178 milyon.

Türkiye hükümetlerinin ortak zeytin politikası ağaç sayısını arttırmak olmuş. Peki ağaç sayısındaki artış zeytinyağı üretimine yansıyor mu? 

Bakalım: 

Sözü önce Mahfi Eğilmez’e vereyim:

“1990’dan bu yana zeytin ağacı sayısı tam iki kat artış göstermiş bulunuyor. Buna karşılık üretimdeki artış 1,6 katla sınırlı kalmış. Bunu kısmen meyve vermeyen ağaçların da sayısında artış olmasıyla ama asıl olarak üretimdeki dalgalanmayla açıklayabiliriz. Örneğin karşılaştırmaya başlangıç olarak 1990 yılı yerine 1995 yılını alsak üretimde 3,4 kat artış olduğu görülecek. Üretimdeki asıl artış, yağlık zeytin üretiminde ortaya çıkmış bulunuyor. Sofralık zeytin üretimi yüzde 28 oranında artarken yağlık zeytin yüzde 70 oranında artıyor.

Yıllar itibariyle zeytin ağacı sayısı ve zeytin üretimindeki gelişme.

Kısacası, ağaç sayısını arttırmak önemli bir hedefse de, bu sayı her zaman meyve veren ağaç anlamına gelmiyor ve dahası, ağacın verimini ifade hiç etmiyor. Verimden de kastım; 300 milyon ağacıyla İspanya 1.5 milyon tona yakın bir zeytinyağı üretimi gerçekleştirirken, 178 milyon ağacımızla (meyve veren 148 milyon) zeytinyağı üretimimiz 225 bin ton seviyelerinde.

Kıyası zeytinyağından yaptığımı unutmayın. Yine de kütlesel fark ciddi.

Eğilmez’in izinden gittim ama seçme yılları değil, 1990’dan 2018’e Türkiye’nin tüm hasatlarını, Uluslararası Zeytin Konseyi’nden (IOOC) aldığım zeytinyağı hasat verileriyle, bir çubuk grafiğe dönüştürdüm:

1990’dan günümüze rakamlara grafiğe oturtma arzum, on yıllar arasındaki farkı tam görebilmekti. Dalgalanma 1990 ile 2008 arasında özellikle dikkat çekici ama insan asıl, nasıl oldu da 2010’dan sonra dalgalanma daha az, diye merak ediyor.

Grafikte iki hasat dönemine dikkatinizi çekmek isterim. İlki 1994-1995 hasat dönemi. Ağaç sayısı bugünkü varlığımızın yarısından biraz az (86,5 milyon). Yine de 160 bin ton zeytinyağı üretimi gerçekleştirilmiş. İkincisi bir yok yılından sonra 1996-1997 dönemi. Bu kez de 200 bin ton zeytinyağı üretimi gerçekleştirmiş Türkiye. Neredeyse bugünkü miktarlar! Neredeyse.. Beni niyesi üzerine bir hayli düşündürdü.

Benzer bir kıyası Cumhuriyet Halk Partisi (CHP) Genel Başkan Yardımcısı ve 26. dönem Bursa milletvekili Orhan Sarıbal da toplam zeytin hasadı üzerinden yapmış: “2002 yılında 102 milyon zeytin ağacına sahip ülkemizde 1,8 milyon ton zeytin yetiştirilirken geçen 17 yıllık süreçte ağaç sayısı 178 milyona ulaşmış ancak verim 1,5 milyon ton seviyelerine gerilemiştir

Sizi sıkmak bahasına hatırlatırım: Benim kıyasım zeytinyağına dair, Sarıbal’ınki toplam zeytin üretim rakamları üzerinden.

Eğilmez’den devam ediyoruz:

“Zeytin yetiştiriciliğinde karşılaşılan en önemli sorunlardan birisi zeytin ağaçlarının bir yıl meyve verirken, ertesi yıl meyve vermemesi ya da çok az meyve vermesi olarak ortaya çıkıyor. Bu durum genetik olduğu kadar iklim koşulları ve kültürel uygulamaların etkisiyle de ortaya çıkabiliyor.” “Zeytinde yaşanan bu dalgalanmaya ‘periyodisite’ ya da halk arasındaki deyim ‘var yılı yok yılı’ adı veriliyor.

Tamam. Bu bize dalgalanmanın sebebini veriyor. Var yılı yok yılını grafiklerde bariz biçimde görüyoruz. Dolayısıyla bir kıyas yaparken doğru yılları seçmek şart.

Mahfi Eğilmez’den son bir grafik seti daha paylaşayım, zira ağaç miktarı ve üretim ilişkisi bağlamında tahmin ederim ki ilginizi çekecek:

Benim yukarıdaki çubuk grafikle kıyaslamada 4 yıl kadar daha geriden, 1988’den itibaren okuyabilirsiniz: Üstte artan ağaç sayısı, altta dalgalı üretim.

Dalgalanma işin doğasında var, anladık fakat bu grafikler bana iki soru daha sorduruyor:

Bir; 2010 öncesinde görülen dramatik artış ve düşüşlerin 2010 sonrasında yükselerek yumuşaması bize ne anlatıyor?

İki; ne oldu da 1996-1997 yılında yarı miktarda zeytin ağacıyla yakaladığımız 200 bin ton zeytinyağı üretimini bir daha ancak 2012-2013 hasat döneminde yakalayabildik?

Bence biraz daha ders çalışmamız gerekiyor. Bir yıl var, ikinci yıl yok olmanın ötesinde, neler etkiliyor ürün miktarını… hadi onlara da bir göz atalım:

Zararlılar: Zeytinyağından açtım konuyu, hatırlıyorsunuz. Bu bağlamda zeytin sineği, zeytinyağının kalitesini temelden etkileyen bir “zararlı”. Asit artışına sebep oluyor. Böyle bir durumda hala ısrarla zeytinyağına mı dönüştürülür o zeytin, sofralığa mı ayrılır yoksa sanayinin başka kollarına mı yönlendirilir… her üretici için her on yılda farklı cevapları var bu sorunun. Ve korkarım üretimde artışı, düşüşü ne kadar etkilediğini anlamak kabil değil. İstatistikler yeterli değil. UZZK raporları da.

Yukarıda sorduğum bir numaralı soruya cevabı burada aramaya başlayalım:

  1. Zeytin sineğine karşı ilaçlama 1990’lara oranla 2010’larla beraber daha sık ve daha çok yapılmaya başlanmış ve dramatik düşüşlerin yerini kabul edilebilir bir dalgalanma almış olabilir.

  1. Ya da zeytin sineğinin sebep olduğu bozulma ve yağdaki karşılığı olan asidi düşürmeye yönelik kimyasal teknoloji yani tağşiş, 2010’lardan sonra daha sık ve yaygın kullanılmaya başlanmış olabilir.

(Bu vesile ile henüz okumadıysanız, Orman ve Tarım Bakanlığı’nın taklit ve tağşişi önleme gayreti içerisinde yapmakta olduğu takip ve neticesi teşhir listelerine eleştirel bir bakışı da Bülent Şık’ın kaleminden okumanızı öneririm.)

Benim yakinen takip ettiğim bir ekol, geçmiş yüzyılların geleneksel yöntemleri arasında kimyasal ilaçlamanın olmadığı, çözümün zeytinliklere incir ağacı dikmekten geçtiğini anlatmaya çalışsa da, gelmiş geçmiş tüm Tarım Bakanları nezdinde değer verilmeyen, zeytinciye telkin edilmeyen bir öneri.

Dursun burada.

Yağışlar ve sulama: Zeytin, kuraklığa dayanıklı bir bitki olarak, sulama gerektiren bir tarımın öznesi değil normal koşullar altında. Yıllık yağışların yer altı sularını besler nitelikte olması yeterli. Yağış sadece çiçeklenme döneminde ve hasattan hemen önce, sıcaklar halen devam ederken olması halinde zarar verebiliyor rekolteye. Yine de, yer altı sularının azalması, büyük kuraklık ve aşırı sıcaklar halinde sulama yapmayı seçen zeytinciler (dünya genelinde zeytinlerin yüzde 10’a yakın bölümü sulanmaktadır) fark yaratabilirler.

2019-2010 zeytin rekolte tahmini toplantısında Ulusal Zeytin ve Zeytinyağı Konseyi (UZZK) Yönetim Kurulu Başkanı Ümmühan Tibet’in “Son 20 yılın dünya zeytin üretimine bakıldığında dalgalanma var. Yüzde 40’lara varan dalgalanmanın nedeni global iklim değişikliğidir” demişliği de kayıtlarımızda kalsın:

“Küresel ısınma nedeniyle kış ve ilkbahar yağışlarındaki dengesizlikler nedeniyle sulamanın olmadığı yada kısıtlı olduğu bölgelerde gerçekleşen yağışlardan bitkinin maksimum düzeyde faydalanması için yeni dikim alanlarında çeşide uygun dikim aralıklarının belirlenmesi yerinde olacaktır. Ayrıca global ilkim değişikliklerinin etkilerini azaltmak amacıyla zeytin dikim alanlarının yeniden belirlenmesine yönelik yapılacak çalışmaların Bakanlık tarafından desteklenmesi uygun olacaktır.

Planlama ve fizibilite: Tarımsal bir üretim, bir ticaret alanı olarak zeytin, planlama ve fizibiliteye muhtaç. Bu bağlamda zeytin üreticisinin hangi bölgede, ne miktar ve ne cins zeytin ağacı dikeceği ya da emanet alacağından başlayarak, pazarlamasını nereye, nasıl yapacağına kadar geniş ve katmanlı bir alanda çalışması, hatta yükselebilmesi için özgün bir kanal açması gerekiyor. Çiftçinin, girişimcinin planlaması ve fizibilite çalışması ile ülkenin zeytin tarımının gelişmesi kabil olmadığından konu elbette öncelikle hükümetlerin ve ilgili bakanlığın sorumluluğunda. Bu bağlamda 92 varyetesi kayıt altında ülkemizin, son 10 yılda, fark gözetmeksizin tüm coğrafyalarında Gemlik tipi ağaçların ekiminin desteklendiğini bilgi olarak bırakayım buraya.

Desteklerin düzensizliği ve azlığı: Türkiye’nin tarımdaki problemi, kalkınmacı hükümetlerin tüm Tarım Bakanları tarafından, arazilerin paylaşılmasından kaynaklı küçülen alanlar ve büyüyemeyen üretim olarak özetlenir, hep. Bir bakalım: Türkiye’de 320 bin aile işletmesi zeytincilik yapıyor. Bu işletmeler 850 bin hektarlık bir alanda zeytin üretimi ile iştigal ediyorlar; yani işletme başına avarajda 2.65 ha düşüyor. 413 bin üreticisinin arazi ortalaması 5.3 ha olan İspanya, 531 bin üreticisinin arazi ortalaması 1.6 ha olan Yunanistan, 776 bin üreticisinin arazi ortalaması 1.3 ha olan İtalya belki değerlendirmemize farklı bir boyut getirir.

Konu, işletmeye düşen arazi ya da ağaç sayısından çok; sulamadan, zirai mücadeleye, daha iyi bir hasattan, pazarlamaya pek çok katmanda ihtiyaç duyulan dayanışma ağları, destekler ve yaygın eğitim olmasın?

“Türkiye Ziraat Odaları Birliği (TZOB) verilerine göre, zeytin üretiminde dekar başına verimlilik ülke bazında değerlendirildiğinde, İspanya 369 kg/dekar, İtalya 256 kg/dekar ve Yunanistan 209 kg/dekar ile öne çıkarken, Türkiye yaklaşık 195 kg/dekar verimlilikle 213 kg/dekar olan dünya ortalamasının altında yer alıyor. Türkiye’deki ağaç sayısındaki artışa rağmen halen ağaçların %80’inin 10 yaşın üzerinde olması, üretimin düşük seyrinde etkili…

Türkiye’de devletin sağladığı desteklere küçük aile işletmelerinin erişimi çok limitli. Bu herkesin kabulü bir gerçek artık. Üç asırdır her türlü örgütlenmeyi bekasına bir tehdit gören idarelerin bir türlü silkinip atamadığı endişeler, kooperatifçiliği de kolay bir ihtimal kılmıyor. Bu sebepler, toplamda, bir yıldan diğerine, o günün koşulları neye, ne kadar imkan veriyorsa o şekilde bir zeytincilik yapılmasına tekabül ediyor. Bir daha zeytinini döverek hasat eden gördüğünüzde ya da pet şişede zeytinyağını satan bir kadınla karşılaştığınızda cehalet, hile, hurda kadar devletin politika eksikliği de gelsin aklınıza.

Evet, işin aslı bu.

“Tarım ve Orman Bakanlığı 27 Mart 2018 tarih ve 30373 sayılı resmi gazetede yayınlanan Bitkisel Üretime Destekleme Ödemesi Yapılmasına Dair Tebliğ’de zeytin üreticisine, ÇKS kayıtlarında belirtilen alan dikkate alınarak 14 TL/da mazot ve gübre ödemesi desteği, 50 TL/da İyi Tarım Uygulaması (İTU) desteği, 70 TL/da Organik Tarım Desteği, 80 krş/kg Zeytinyağı fark ödemesi desteği, 100 TL/da Bitkisel Üretim Yapan Küçük Aile İşletmesi desteği olarak belirlenmiştir. Zeytin ve zeytinyağı sektöründe desteklemeler, çeşitli kalemlerde verilmekte ancak küçük aile işletmeciliğinin yoğun olması nedeniyle verilen desteklerin çok küçük bir kısmı üreticinin faydasına sunulmaktadır. Bunun yanı sıra özellikle zeytinyağı primi ödemelerinde yeterli talep olmadığı ya da müstahsil makbuzu düzenlemelerinde usulsüzlükler de tespit edilmektedir. Ulusal Zeytin ve Zeytinyağı Konseyi olarak önerimiz, toplam zeytin danesine desteklemenin yapılmasıdır. Böylelikle, küçük ya da büyük ölçekli tüm üreticilerimizin faydalanabileceği, çok daha etkili olacağı, sektörün kayıt dışı sorununa çözüm sağlayacağı, üreticinin maliyetlerine katkı yapacağı düşünülmektedir.

Yine aynı tebliğde Geleneksel Zeytin bahçelerinin rehabilitasyonu desteği yayınlanmıştır. Buna göre geleneksel zeytin bahçesi alanının en az 1/5’inde gençleştirme budaması yapacağını tespit ettiren ve 15/10/2018-30/4/2019 tarihleri arasında gençleştirme budaması yapan çiftçilere budanan alan üzerinden 100 TL/da destekleme ödemesi yapacağı belirtilmiştir. Gençleştirme desteği için çiftçiler bu desteğin nasıl uygulanacağına dair bilgileri İl ve İlçe Tarım ve Orman Müdürlükleri’ne başvurdukları bilgileri alınmıştır.”

“Girdi ve hasat maliyetleri yüksekliği ürünün az olduğu yıllarda özellikle dile getirilmekte, yer yer ürünün tarlada kalmasına sebep olmaktadır. Girdi maliyetlerinin azaltılması konusundaki talepler çok yoğun olarak dile getirilmektedir.”

“Piyasa fiyatlarındaki dalgalanmaların; üretici ve tüketici üzerinde negatif etki yaptığı, markalı, ambalajlı market satışlarının %25-30’lara varan oranlarda düştüğü buna karşın merdiven altı satışlarda patlama olduğu, taklit ve tağşişin tavan yaptığı da yaşanan bir gerçektir. Tüm bu gerçekler göz önünde bulundurularak piyasa hareketlerinin dengeli gitmesi, hem üretici ve hem de tüketicinin korunması sektörümüzün sürdürülebilirliği açısından son derece önemlidir. Bu bakımdan AB’de olduğu gibi piyasa müdahale sisteminin kurulması, vadeli işlemler borsasına benzer veya lisanslı depoculuk gibi sistemlerin çalışmasının sağlanması gerekmektedir

Küresel ticaretin yarattığı dalgalanmalar: Buğday rakamlarını tartışılırken duyuyorsunuz, eminim; şu kadar buğday ithal ettik, şu kadar un ihraç ettik diye! Ve muhalefetin soru önergeleri ile Bakanlık tarafından yapılan açıklamalar arasında mümkün değil anlamıyorsunuz; buğdayda kendimize yeter bir üretimimiz var mı, yok mu! Haklısınız. Zira üretilen buğdayın ne kadarı ekmeklik, ne kadarı makarnalık vs bir dolu arayıp bulamayacağınız değerin yanı sıra; büyümeye endeksli bir ekonomiyi besleyen gıda sanayiinin, unla geliştirdiği ama gıda olmayan yemeliklerin kapladığı alanı bu döngüde çözme imkanınız… hiç yok!

Zeytinyağı da çok farklı değil.

İspanya’ya, İtalya’ya ne kadar zeytinyağı sattığımızın bilgisine ulaşmayı denedim, mümkün değil buraya bırakabileceğim kesinlikte bir bilgi bulamadım. Hadi çıkışları önemsemeyelim, kimse zeytinyağsızlık çekmiyor, “satışlar milli kazanç hanesine” diyelim. Peki, ya ithalat? Dışarıdan ülkeye zeytinyağı girişi var mı, varsa müstahsile etkisi ne; insan merak ediyor. Soğan lobisinden bahsedilen, hiza vermek için soğan ithal edilen günler bunlar. Gülmeyin. Ne UZZK raporuna, ne de Mahfi Eğilmez’in grafiklerine girmemiş bu mesele. Oysa küresel bir dünyada zeytinyağına ithalat penceresinden bakmadan durumu anlamak zor:

O halde konumuz Afrin!

“Suriye’de yaklaşık 100 milyon zeytin ağacı olup her yıl 2 milyona yakın yeni ağaç dikilmektedir. Dünya zeytin ve zeytinyağı üretiminde önemli bir yere sahiptir. Toplam tarım alanlarının %10’unu, meyve alanlarının ise %65’ini zeytinlikler oluşturur. Zeytinlikler ülkede 617.000 hektarlık bir alan kaplar. Yaklaşık 200.000 aile ve nüfusun yaklaşık %5 ini oluşturan 1 milyon kişi zeytin tarımı ile doğrudan ve dolaylı olarak ilgilidir. Yıllık ortalama sofralık zeytin üretimi 110.000 ton, zeytinyağı üretimi ise 112.000 tondur. 2010 yılında yaklaşık 200.000 ton zeytinyağı üretmeyi hedeflemiştir. Yıllık zeytinyağı ihracatı ise ortalama 15.000 ton civarındadır. İhracatın %51 ini Avrupa ülkelerine yapar. Tüketim ise kişi başına 6 kg civarındadır (Malevolti, 1999). Halep, Edlip, Dar’a, Şam civarı ve Lazkiye zeytin üretilen başlıca bölgelerdir.”

(Efe, Soykan, Cürebal ve Sönmez (2013) Dünya’da, Türkiye’de, Edremit Körfezi Çevresinde Zeytin ve Zeytinyağı (s. 74) Edremit Belediyesi Yayınları)

Hükümet seviyesinde ilk kez geçen yıl, Tarım ve Orman Bakanı Pakdemirli’nin “Hükûmet olarak PKK’nın eline gelir geçsin istemiyoruz, Afrin’de gelir bize geçsin istiyoruz” ifadesiyle resmi bir mana kazanan Afrin zeytinyağı, zeytinyağı üreticileri için 2012 yılından bu yana büyük bir yara, bir itiraz konusu.

Kıyaslama yapabilmeniz adına paylaşıyorum; yaklaşık 180 milyon ağacı ile Türkiye’deki

“.. toplam tarım alanlarının %2,2’si ve bağ-bahçe alanlarının da %22’si zeytinliktir. Zeytin, uzun yıllar ürün vermesi nedeniyle ekonomik olarak önemli bir üründür. Üretimin çoğu küçük aile işletmeleri şeklinde ve küçük parsellerde yapılır. Zeytin ve zeytinyağı sektöründe yaklaşık 400.000 aile ve 1 milyon tarım işçisi çalışır.”

(Efe, Soykan, Cürebal ve Sönmez (2013) Dünya’da, Türkiye’de, Edremit Körfezi Çevresinde Zeytin ve Zeytinyağı (s. 93) Edremit Belediyesi Yayınları.)

Sözün özü, Suriye ciddi bir zeytinyağı üreticisi ve Afrin zeytinyağı şu anda bölgede egemenliğini kurmaya çalışan tüm güçler adına önemli bir ticari kaynak.

Anlatılan o ki; ürün, üreticisinden dünya ve hatta komşu ülke zeytinyağı taban fiyatının çok, çok altında alınıyor. Satıldığı/satılacağı ülkelerde maliyetin çok üstünde ancak pazarın hala altında bir fiyattan pazarlanıyor.

Yaratılan gelir Suriye’deki savaşın fonlarından biri.

Sayın Bakan da, bir kazanç varsa, bizim olsun derken, bu ilişkiye işaret ediyor kanaatimce.

Hükümet nezdinde yeni yeni telaffuz ediliyor olsa da, dediğim gibi, konu 2012’den bu yana zeytincinin malumu. Kimsenin Suriye’deki savaşı fonlamaya dair endişesi manşetlere yükselmiyorsa da, hali hazırda ederini ancak karşıladığı söylenen zeytinyağı fiyatlarını düşürmesi sebebiyle ticaret odalarının gündemlerine giren önemli bir konu bu.

Nasıl mı?

Antakyalı zeytinci Yahya Kemal Nalçabasmaz ile 2019 yılı Mart ayında (dolayısıyla etkisini ifade ettiği hasat dönemi 2018-2019) yaptığı görüşmeyi haberine aktaran Ali Ekber Yıldırım’dan okuyalım: “Hasat döneminde litresini 16-17 liraya sattığımız dökme dizyem yağları, Afrin’den yağ gelmeye başladıktan sonra litresi 13 liraya geriledi. Alıcılar “biz Afrin’den ucuza alabiliyoruz” diyerek fiyatı düşürdüler.”

Bu haberin yazıldığı tarihte Deutsche Welle’in yaptığı bir haberde sektöre etkisi, bir teyid niteliğinde; yılın ilk dört ayında Afrin’den giren zeytinyağı miktarı 13 bin tonun üzerinde şeklinde geçiyor.

Araştırırken gerçek manada bir şeffaflık talep etme imkanımın olmadığını tekrar tekrar idrak ettiğim bu süreçlere dair Bakan Pakdemirli’nin verdiği rakam, yukarıdaki beyanlardan bir kaç ay öncesinde, Kasım 2018’de 5 bin ton olarak geçiyor. Aynı haberde Afrin, Zeytin Dalı Gümrük Kapısı’ndan çıkış yapan zeytinyağı miktarı 50 bin ton olarak telaffuz edilmiş. Hatay’da bulunan ve Suriye ile ticaret kapımız olarak adlandırılan gümrük kapısından geçen bu zeytinyağı miktarının toplamda kaç olduğuna, kim tarafından, kime ya da nereye satıldığına dair bir bilgiye sayın Bakan yer vermemiş beyanında, gazete de haber yaparken sorgulamamış.

2010 öncesi ve sonrası zeytinyağı üretiminde dalgalanmanın farkını çözme gayretimize bir cevap da burada belki:

  1. Türkiye zeytinyağı üretiminde 1990-2010 arası görülen dramatik dalgalanmanın durulmasında 2012 yılı itibarı ile Afrin’den giren yağın da etkisi olabilir mi diye bakabilmek iyi olurdu ancak konu şeffaf değil. Güvenilir bir istatistiki veri yok, haliyle kıyas imkanı da!

(Bu vesile ile TÜİK ve verilerini TÜİK aracılığı ile derleyen FAO dahil hiç bir istatistik veriye güvenemeyeceğimizi tekrar edeyim; birine lanet okumak istediğinizde söyleyebilirsiniz: “Tarım istatistiklerini karşılaştırıp mana çıkartmak zorunda kalasın!”)

Dünya önce bir gaz ve toz kümesiydi…

Evet. Yine bir dolu anlattım. Öze gel diyorsunuz, duyuyorum.

Evimden 130-150 metre aşağıda 1100 yaşında bir zeytin var. Kimin biliyorum ama ilk kim dikti, kaç emanetçisi oldu bugüne de mümkün değil bulmak.

Anlıyorsunuz demek istediğimi.

“Mal sahibi, mülk sahibi,

Hani bunun ilk sahibi?

Mal da yalan, mülk de yalan,

Var biraz da sen oyalan!”

Yunus Emre

Miras! 

İster simgesel bir miras olarak görün, tarımsal, geleneksel, kültürel katmanlarıyla; ister geçim sağlayan yanıyla bakın, ekonomik bir mana yükleyin ve mirası oradan biçin: Cumhuriyet’le beraber Türkiye’ye miras kalan ve o tarihten bu yana sayıca arttırılan, ekonomisi konuşulan bir ağaç olarak zeytin, elbette hukukun da konusu olmalı. Değil mi?

Hukuki manada miras, kabaca; gerçek kişilerin ölümlerinden sonra parayla ölçülebilen bütün hak ve yükümlülükleridir.

Mal varsa, miras da var.

Ağaç bu bağlamda bir mal, bir mülk müdür?

Hele zeytin gibi seni, beni, hükümetleri, devletleri gömer ömre sahip bir ağaç?

Zeytin ağacının değeri

Benim yaşadığım bölgede arazi satışları imarlı ya da zeytinlik olarak geçiyor. Malum, zeytine imar yok. 1939’da yayınlanan 3573 sayılı Zeytinciliğin Islahı ve Yabanilerinin Aşılattırılması Hakkında Kanun’a göre;

“Madde 20 – (Değişik: 28/2/1995-4086/5 md.)

Zeytinlik sahaları içinde ve bu sahalara en az 3 kilometre mesafede zeytinyağı fabrikası hariç zeytinliklerin vegatatif ve generatif gelişmesine mani olacak kimyevi atık bırakan, toz ve duman çıkaran tesis yapılamaz ve işletilemez. Bu alanlarda yapılacak zeytinyağı fabrikaları ile küçük ölçekli tarımsal sanayi işletmeleri yapımı ve işletilmesi Tarım ve Köyişleri Bakanlığının iznine bağlıdır.

Zeytincilik sahaları daraltılamaz. Ancak, belediye sınırları içinde bulunan zeytinlik sahalarının imar hudutları kapsamı içine alınması halinde altyapı ve sosyal tesisler dahil toplam yapılaşma, zeytinlik alanının % 10’unu geçemez. Bu sahalardaki zeytin ağaçlarının sökülmesi Tarım ve Köyişleri Bakanlığının fenni gerekçeye dayalı iznine tabidir. Bu iznin verilmesinde, Tarım ve Köyişleri Bakanlığına bağlı araştırma enstitülerinin ve mahallinde varsa ziraat odasının uygun görüşü alınır. Bu halde dahi kesin zaruret görülmeyen zeytin ağacı kesilemez ve sökülemez, İzinsiz kesenler veya sökenlerden ağaç başına iki milyon liradan beş milyon liraya kadar hafif para cezası alınır. Kesilen ve sökülen ağaçlar müsadere edilir.

Bu Kanunun yayımından önce zeytinlik alanlarına ilişkin kesinleşmiş imar planları geçerlidir.”

Dolayısıyla imarlı araziler belediyece izin verilen kat miktarına, bölgesine vs göre metrekare fiyatı alırken, tapuda zeytinlik olarak geçen araziler, normal koşulların altında, toprak kalitesi ve ağaç başı üzerinden fiyat alır.

Misal, bizim köyümüzde zeytinliklerde 2 ila 3 bin lira değer biçiliyor, zeytin ağacı başına.

Manalı bir ticaret için, “insanın 10 bin ağacın olmalı” diyorlar. Yani, bizzat sahip olmanız gerekmiyor, kiralayan da var fakat 10 bin herkesin hemfikir olduğu bir rakam. Hesabı siz yapın. Bir dönüm arazide kaç ağaç var ki, diyeceksiniz. Edremit/Ayvalık tipi ağaç konuşuyorsak 10 ancak oluyor. 2 ila 3 bin lira hesabını bu ağaç tipi için verdim. Gemlik olursa, daha fazla olur dediler ama kimse tam bir sayı vermedi sorduğum. Ama bize Ayvalık bilgisi makul bir pusula olacak.

Küresel ekonominin büyümeye endeksli olduğunu unutmadan yapalım hesabı:

Bir dönüm zeytinlik yaklaşık 10 ağaç, ağaç başına 2-3 bin lira, ortalamada 25 bin lira dönüm başına. 10 ağacın 10’u da yetişmiş ağaç, dolayısıyla ortalamada her biri birer çuval zeytin verse, 10 çuval zeytin eder. Çok iyi bakılmış, iyi poyraz almış, dolayısıyla zeytininden çıkan yağ da kaliteli olsun; çıkın yukarı, hesapları gözden geçirin, kaç kazanır müstahsil hesaplayın: 200 kg zeytinyağı. 30 liradan satsın (çok iyi niyetli veriyorum rakamı, bizim köyde ortalama 23 lira), 6 bin lira eder!

Ev yapıp satacak olsa?

Hesaplamayalım bile. İyi ki koruma kanunu var (bu kimsenin zeytine ev yapmadığı manasına gelmiyor, yasasına uydurup, “topu topu sekiz ağaç kestim” deyip zeytine beton bina dikebilmenin şuursuzluğu eğitim, görgü vs tanımıyor)

Peki, biz bina yapmayalım, zaten doğru değil tamam ama bir imar mevzuu var, sürekli gündemde; 7 kez Meclis’e gitti ve döndü misal… neden?

Zira Bandırma’da bir liman ve büyütülen bir organize sanayii bölgesi, Marmara çevresinde bir Altın Ring, Çanakkale’de bir köprü ve Edremit-Burhaniye Doğal Gaz Boru Hattı gibi projeler var!

Tüm bu projelerin yer alacağı alan, zeytin ağaçlarının bölgesi.

Güney Marmara’nın tüm zeytinlikleri ister istemez istimlak tehdidi altında. Memleketin ali çıkarları (!) gereği istimlak edilen ve edilecek zeytin ağaçlarına biçilen değerin ne Ayvalık, Mutluköy tarifesi, ne Gemlik tarifesi, ne de devletin istimlak tarifesiyle ölçülmediği; rakamların asıl belirleyeninin tümü birer beton yatırımı olan bu dev projelerin maliyetleri içerisinde ancak ölçülebilirliği aşikar.

Miras mı demiştik?

Emanet miydi bu bizden önce var, bizden sonra da var olacak ağaçlar?

Miras oldukları için, Türkiye’nin tüm hükümetlerinin yatırımı oldukları için, zeytinden sürdürülebilir ve değeri yükseltilebilir bir ekonomi yaratılabileceği için var 3573 sayılı Zeytinciliğin Islahı ve Yabanilerinin Aşılattırılması Hakkında Kanun, değil mi?

O halde, yukarıdaki projeler teker teker Meclis’e getirilirken neredeydik?

Yedi kez Meclis’e gelen yasa değişikliği talebini bölgenin tüm Ticaret Odaları, tüm Milletvekilleri, tüm yaşayanlarının yanı sıra İstanbul’dan, Ankara’dan, Diyarbakır’dan Muş’dan, Giresun’dan destekleriyle geri çektiren bizler, neden yukarıdaki projelere uyanamadık?

Sanırım yediğimizle, içtiğimizle, giyip çıkarttığımızla, kısacası özendiğimiz tüm yaşam biçimimizle, iklim krizine giden yolun taşlarını nasıl döşediysek (evet, bilmeden ama) öyle.

2020 ile beraber 21. Yüzyılın ikinci onunu da geride bırakıyoruz. 

Çok şey var uyandığımız bu son 10 yılda.

Zeytinden lüfere, Kuzey Ormanları’ndan Adalar’daki faytonlara bir dolu mücadele verdik. Arazilerin hukuksuz gaspı, şeffaf olmayan rant ilişkileri bir yandan, fikir hürriyeti diğer, Gezi Parkı’ndan imc tv’ye bir dolu alanda hak mücadelemiz devam ediyor. Bir önceki on yılda başlattığımız gerçek gıda talebimiz, ekşi maya ekmeklerin ve kooperatiflerin sıradan günlük konuşmaya sızdığı günlere evrildi.

Ne mutlu.

Üzerimize giymek için indirimden satın aldığımız üçüncü, dördüncü bir tshirt ile zeytin arasında bağ kurabilecek şuur artık mevcut bizde. Bu şuur bize çok ders çalışmamız, görmediklerimizi görmekle yetinmeyip derinlemesine öğrenmemiz, ezberci bir muhalefetten kurtulup geniş resimler çizen türde bir kavrayışı talep etmemiz gerektiğini söylüyor, umarım. Bu yolda dilerim zeytinin bereketi, zeytinin muhabbeti, zeytinin barışı üzerinize olsun. 2020 hakkını vereceğimiz bir yıl olsun, mücadele ile, muhabbetle ve en çok da daha fazlasına uyanışla ve birbirimizden cesaretle arttıracağımız bir dönüşümle.

Sözümü unutmadım, likörler ne durumda, raporum hazır:

Fotoğrafta ceviz likörü, beyaz ve siyah murt likörleri ile safran likörüm var. Reçetelerini paylaştığım kuşburnu ve güvem henüz hazır değiller. Sanırım onları denemek için kızımın yaş gününü bekleyeceğim fakat bu fotoğraftakiler 2020 için iyi dileklerimi paylaşacağım tüm dostlarıma ikram için rafta yerlerini aldılar.

Likör için geç kaldığınızı düşünüyorsanız, haklısınız ama içki ile aranızda inançtan ya da sağlık vb sebeplerle bir mesafe yok ama niyetiniz varsa; sanmam ki şu iki günde kakuleli bir cin yapmak ve yeni yıla iyi bir martini kokteyli ile girmemek için sebebiniz olsun!

Buyrun:

1 şişe yerli cin (biliyorsunuz, ben filtreden geçiriyorum ama şart değil)

7-8 adet kakule

2 küp şeker

Karıştırın ve karanlık bir yere kaldırın. İki gün içinde farkı koklayacaksınız. Bir haftadan uzun tutmayın. Şeker miktarını arttırmayın. İlla bir tık daha lezzet isterseniz, incecik bir portakal kabuğu atabilirsiniz içine ama incecik ki çok baskın olmasın.

Martini kokteyli için vermut (dry) gerekecek. Ben bardağı yıkayacak kadar koyanlardanım. Makul insanlar 1 ölçü vermuta 6 ölçü cin koyuyorlar. Vermut yok, ne yapsam diyorsanız, cin tonik de süper olur bu kakule aroması sayesinde. Yerli tonikler var, içinde mısır şurubu olan endüstriyellere alternatif. Çok da lezzetliler, üstelik.

Lütfen kadehinizi muhabbetimize ve bizi bekleyen büyük dönüşüme kaldırmayı ihmal etmeyin.

Hak ettiğimiz gibi bir yıl olsun, 2020!

Kategori: Hafta Sonu