Ana Sayfa Blog Sayfa 1822

Erdoğan Kapalı Maraş’ı ziyaret etti: Kuzey Kıbrıs’ı adeta mahkum etmişler

Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan, Kuzey Kıbrıs’ın kuruluş yılı için gittiği Lefkoşa’da 46 yıldır iskana kapalı olan ve 8 Ekim tarihinde kısmen açılan Kapalı Maraş bölgesini ziyaret etti.

MHP Genel Başkanı Devlet Bahçeli ile birlikte gerçekleştirdiği ziyaret sonrasında Erdoğan, Kuzey Kıbrıs Cumhurbaşkanı Ersin Tatar ile ortak basın açıklaması düzenledi.

Erdoğan, “Sene 74. Sene 2020. Yıllar yılı burası böyle kalmış. Artık biz diyoruz ki adım atalım. Kuzeyi adeta mahkum etmişler, Güneyi AB üyesi yapmışlar. Kuzey Kıbrıs’a yapılan adaletsizliği hazmetmek mümkün değildir. Artık kendi göbeğimizi kendimiz kesmemiz lazım. Buranın gerçek sahipleri bellidir” dedi.

‘İki devletli çözümün müzakere edilmesi gerekiyor’

“Bugün Kıbrıs’ta iki ayrı halk, iki ayrı devlet vardır” diyen Erdoğan, “Egemen eşitlik temelinde iki devletli çözümün müzakere edilmesi gerekiyor” ifadelerini kullandı.

Erdoğan konuşmasının devamında “Kuzey Kıbrıs’ta yaşayıp da kendi Cumhurbaşkanını Güney Kıbrıs’ın başındaki sözde yöneticilere şikayet edenlerle Güney Kıbrıs güç devşireceğini zannediyorsa aldandığını ve aldanacağını bilmelidir” dedi.

Erdoğan, hidrokarbon kaynakları ile ilgili de “Garantör ülke olarak bizim de KKTC’nin de, diplomasi oyunlarına artık tahammülümüz kalmamıştır.” İfadelerine yer verdi.

“Maraş’ta atılan adımın amacı yeni mağduriyetler oluşturmak değil, bilakis mevcut mağduriyetlerin giderilmesini sağlamaktır” diyen Erdoğan, “Doğu Akdeniz’de ülkemizin ve Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti’nin adil bir şekilde yer almadığı hiçbir denklem barış ve istikrar üretemez” şeklinde konuştu.

Geniş katılımlı ziyaret

Cumhurbaşkanı Erdoğan’a Maraş bölgesini ziyaretinde şu isimler eşlik etti: Eşi Emine Erdoğan, KKTC Cumhurbaşkanı Ersin Tatar ve eşi Sibel Tatar, Çevre ve Şehircilik Bakanı Murat Kurum, Dışişleri Bakanı Mevlüt Çavuşoğlu, Enerji ve Tabii Kaynaklar Bakanı Fatih Dönmez, Milli Savunma Bakanı Hulusi Akar, Sağlık Bakanı Fahrettin Koca, Tarım ve Orman Bakanı Bekir Pakdemirli, Ulaştırma ve Altyapı Bakanı Adil Karaismailoğlu, MHP Genel Başkanı Devlet Bahçeli, TBMM Başkanvekili Celal Adan, Cumhurbaşkanlığı Yüksek İstişare Kurulu üyeleri İsmail Kahraman, Mehmet Ali Şahin, Bülent Arınç, Köksal Toptan, Cemil Çiçek, AKP İzmir Milletvekili Binali Yıldırım ve Diyanet İşleri Başkanı Prof. Dr. Ali Erbaş, Cumhurbaşkanlığı İletişim Başkanı Fahrettin Altun ve Cumhurbaşkanlığı Sözcüsü İbrahim Kalın.

Tatar: İnsan hakları gereği

KKTC’yi geliştirme çabaları içinde 46 yıldır kapalı olan Maraş için çalışmalar yapıldığına dikkat çeken Cumhurbaşkanı Tatar da, bu süre içinde Maraş’ın bir bölümünün zaten açık olduğunu, ancak açık olmayan kapalı bölgenin 46 yıldır muhafaza edilen güzelliğinin artık açılmaya hazır vaziyette olduğunu açıkladı.

Tatar, “Bizlerin girişimleri ile Maraş’ın açılması ve eski sakinlerinin, mal, mülk sahiplerinin de buraya Taşınmaz Mal Komisyonu üzerinden gelebilmeleri, mal ve mülklerine kavuşabilmeleri artık insan haklarının bir gereğidir diye düşünüyorum” ifadelerini kullandı.

İçteki tartışmalar sonrası Cumhurbaşkanı Erdoğan ve Tük hükümetinin bu konudaki desteğini aldıktan sonra Maraş adımını atıklarına dikkat çeken Cumhurbaşkanı Tatar, “Bu adımı insanlık için attık, bu adımı bu güzelim bölgenin geliştirilebilmesi, kalkındırılması, insanlara kazandırılabilmesi için attık, gerçekten çok mutluyuz” dedi.

Ziyaret öncesi tepkiler

Erdoğan söz konusu ziyareti yapacağını haftalar öncesinden söylemiş, söz konusu ziyaret Kuzey Kıbrıs halkının bir kısmı ve uluslararası camiada büyük tepkiyle karşılaşmıştı.

Kuzey Kıbrıs’ta yaşayan binlerce kişi, Türkiye’nin Kıbrıs’ın iç işlerine karşımasına tepki göstermek için bir protesto düzenlemiş “Başkalarının acısının üzerinde piknik olmaz” demişti.

Yunanistan: Provokasyon

Yunanistan Dışişleri Bakanlığı yazılı açıklamasında ziyaret için “eşi görülmemiş bir provokasyon” ifadesini kullanmıştı. Ziyaretin BM Güvenlik Konseyi’nin 550 ve 789 No’lu kararlarına tamamen aykırı olduğu belirtilen açıklamada şunlar söylenmişti:

Bu eylemle, Doğu Akdeniz’de süregelen hukuk dışı Türk eylemlerine bir yenisi eklenmiş oldu. Bunu en sert bir biçimde kınıyor ve AB’nin Aralık ayındaki zirvesinde konunun tartışılmasını bekliyoruz.

Seçime damga vuran Maraş tartışması

Kuzey Kıbrıs’ta cumhurbaşkanlığı seçimleri öncesindeki sürece Ersin Tatar’ın 46 yıldır kapalı olan Maraş sahillerinin halka açıklanacağına dair açıklaması damga vurmuştu.

Açıklamaya tepki gösteren Akıncı, bu kararın seçim malzemesi yapılmasını eleştirmişti. Akıncı bu durumu “ülke demokrasisi açısından yüz karası” olarak nitelendirmişti.

Açıklamanın ardından iktidardaki Ulusal Birlik Partisi (UBP) – Halkın Partisi (HP) koalisyonunun ortağı HP’nin koalisyondan çekilme kararı almasıyla birlikte Kuzey Kıbrıs’ta hükümet düşmüştü.

Maraş sahillerinin bir kısmı gelen tüm tepkilere rağmen 8 Ekim tarihinde halka açılmış, Cumhurbaşkanlığı seçimlerini ise o zamanki başbakan Ersin Tatar kazanmıştı.

 

18 yazar Selahattin Demirtaş’ın kitabı Leylan’ı seslendirdi

15 Kasım Hapisteki Yazarlar Günü sebebiyle bir araya gelen 18 yazar,  yazarlar, dört yıldır tutuklu yargılanan eski Hakların Demokratik Partisi (HDP) Eş Genel Başkanı Selahattin Demirtaş‘ın kitabı “Leylan”ı okudu.

Yazarlar, çevrimiçi video konferans yoluyla saat 21.00’de Dipnot Yayınları‘nın Youtube kanalında yaklaşık bir saatlik süre içerisinde kitap içerisinden pasajları seslendirdi.

Yazarlar arasında şu isimler yer aldı: Ercan Kesal, Ayşegül Devecioğlu, Akif Kurtuluş, Gaye Boralıoğlu, Niyazi Zorlu, Behçet Çelik, Aslı Tohumcu, Burhan Sönmez, Mehtap Ceyran, Murat Uyurkulak, Figen Şakacı, Semih Gümüş, Nurhan Suerdem, Şeyhmus Diken, Pelin Buzluk, Gökçer Tahincioğlu, Anıl Mert Özsoy ve Ümit Kıvanç.

Selahattin Demirtaş hapishanede Seher ve Devran isimli iki hikaye kitabı, Leylan isimli de bir roman kaleme almıştı. 12 dile çevrilen öykü kitabı Seher Fransa’da Medicis Edebiyat Ödülü’ne aday gösterilmiş,  2018 yılında Uluslararası Yazarlar Birliği PEN tarafından ödüllendirilmişti.

Ayrıca Selahattin Demirtaş imzalı “Leylan” ve “Seher”, İdris Baluken imzalı “Üç Kırık Dal” ve “Oko” ile Gültan Kışanak imzalı “Kürt Siyasetinin Mor Rengi” 15 Kasım’dan itibaren 5 gün boyunca Dipnot Yayınları’nın internet sitesinde yüzde 40 indirimle okurla buluşturulacak. İndirimli ve imzalı kitap satışı 20 Kasım Cuma gecesi son bulacak.

 

 

İmamoğlu’na Gezi’de bir nefes alma molası öneriyorum

Cumhuriyet’in  temsil sahnesi  kamusal alanın krizine, çöküşüne işaret ediyor. Bu krizin üstesinden yalnızca bir mimari tasarım yarışması ya da bir proje gelemez. Ama eğer yönetimi katılımcı hale gelirse çok şey değişir, önemli bir deneyim olarak tarihe geçer. Benim düşüncem ve bu yazının özeti bu.

Bu düşünceyle daha önceki yazılarımda geçmişteki kamusal alan yaklaşımını tekrarlamak yerine, Ekrem İmamoğlu’na geçmişteki yönetimlerden farklı bir şey yapmasını önermiştim.  

Bugün de İmamoğlu’na Gezi‘de bir “nefes alma molası” vermesini ve Taksim kentsel tasarım yarışması gibi bir konuyu yeniden boyutlandırarak, geliştirerek ele almasını öneriyorum.

Emek veren bütün ekiplere, seçici kurula, herkese teşekkürler edip çıkarılan derslerle bu Taksim Yarışması’ndaki yaklaşımı güncellemesini… Bu çekinilecek bir durum değil, sıklıkla başvurulan bir yöntem. Düşünce dünyası böyle zenginleşiyor. Taksim ve Gezi konusu kamusal nitelikli fikirleri, eylemsellikleri güncellemek için muazzam bir fırsat. Bu fırsat heba edilmemeli. Özetle İmamoğlu’na ayağına gelen bu fırsatı kullanmasını öneriyorum.

Tasarım deyince imajlar üzerine odaklanılıyoruz, doğal olarak. İmajlarda ne gösterildiğini anlamaya çalışıyoruz. İmajlar bizi içerik üzerine konuşmaya zorluyor. Sanki değişim, dönüşüm bir anlık bir meseleymiş gibi. İmajlar üzerinden tartışma yürütülüyor: Meydan işlevini koruyor mu? Gösteriler için kullanılabilecek mi? Gezi için neler öngörülüyor?..  Ama çoğu zaman imajları ortaya koyan işleyişler, yapılar gölgede kalıyor. Bu mesele hiç gündeme gelmeden imajlar üzerinden tartışılıyor.  

Kazanan 15 no’lu projede öngörülen Gezi Parkı’ndan bir kesit.

40 yılın deneyimi

Oysa kamusal alanların yönetimi, iyileştirilmesi için 80’li yıllardan beri çok önemli deneyimler yaşandı.

Özerk, çok boyutlu yapılar oluşturuldu. Farklı deneyimler araştırıldı, gözden geçirildi, paylaşıldı. Önerim İmamoğlu’nun da şirket/kamu karışımı bir modelle bu tür çalışmaları yürütmeye çalışmak yerine misyon odaklı bir yapılarla kamusal alanlara ilgili faaliyetleri ele almayı denemesi. Söylemeye bile gerek yok: Gezi’yi Park ve Bahçeler yönetemez. Kültür Varlıkları da. Zabıta da. Gezi’nin ekosisteminin korunması son derece yaratıcı bir iştir, aynı kültür konusun yönetimi gibi. Bugün nasıl küçücük Maksem bile nasıl yönetilemiyorsa, öyle. Disipliner kamu, korumak şöyle dursun kamusal alanı işgale hazır bir boşluğa dönüştürüyor. Hafızasız bir yönetim bu işi başaramaz. Önce güncellenmesi gereken yönetimsellik. Başarılı olmak için bu çalışma için özel (misyon odaklı) bir yönetim organı oluşturulabilir.

Kazanan projede, Gezi ile Maçka parklarını birbirine bağlayan bir yürüyüş yolu bulunuyor.

Disipliner kamu modeli kamusal alanı parçaladığı gibi merkeziyetçi ideolojinin ya da imtiyazcı piyasa aktörlerinin pençesine atıyor. Neoliberal düzende ikisi birden gerçekleşiyor: Bir tarafta kapalı uçlu, imtiyazcı disipliner şiddet, diğer tarafta yandaşlık, kayırmacılık, ideoloji…  Bu ikisi birleşince yıkım ve çatışma kaçınılmaz oluyor. Gezi ve Taksim de hem çatışmaların, hem de kayırmacı ilişkilerin boy gösterdiği bir sahne oldu.  

Katılım meselesi karşımıza çıkan her sorunu ilgilendiriyor. Buradan hareketle bir tartışma yaratmak, bu meseleyi gölgede bırakmamak çok önemli.”

Kamusal yapıların çöktüğü, yalnızca atık ürettiği bir krizinin içindeyiz. Fragmante olmuş kamu kurumları neoliberalizmin koşullarında birer tiyatro dekoruna dönüşmüş vaziyette. İnsanların kendilerini kuşatan canlılar ve cansızlar dünyasından ayrı bir varlık olduğu fikri modernist bir illüzyon. Belki insanlığın “kültür” adı verilen kayda geçmiş tarihinden, kölelik rejimlerinden beri ama modern dünyaya baktığımızda Rönesans’tan beri giderek kurumsallaşan, kapitalizmle birlikte alternatifsiz hale gelmiş gibi gözüken bir temsil rejimi, bir illüzyon. Fragmantasyon, bu illüzyonun en çarpıcı göstergesi. Katılım üzerine bütün modernliğin sorunsalı, deneyimleri bütün tarihi zaten bunun üzerine.

Taksim Yarışması’nda ikinci gelen 19 nolu proje.

Katılımın niteliği

Katılım meselesi karşımıza çıkan her sorunu ilgilendiriyor. Buradan hareketle bir tartışma yaratmak, bu meseleyi gölgede bırakmamak çok önemli. Yoksa çeşitli zümrelerin iktidar alanını paylaşma güdüsünden, girişiminden başka bir şey anlaşılmıyor, katılım talebinden.

Eleştiri planlama-projelendirme gibi tasarımsal faaliyetlerde kamusal niteliğin üretilmesi, zihin dünyasının gelişmesi için yaşamsal bir konu. (Oysa eleştiriden kimi zaman doğru/yanlış ya da güzel/çirkin gibi görüş belirtmek de anlaşılıyor.) Bu şekilde görüş belirtmenin de bir anlamı var. Ama kimi zaman da eleştirel düşünce yalnızca içerik üzerinde değil, aynı zamanda arka planda onu şekillendiren yapılar üzerinde gerçekleşiyor. Bu açıdan gösterenle gösterilen ilişkisi gibi, yenileme, değiştirme potansiyeli yaratıyor. Yalnızca gösterileni, yani imajları ele almak çoğu zaman yeterli olmuyor.

Sonuç olarak: Şehrin merkezindeki bu eşsiz rekreasyon ve kültür alanını kim yönetiyor? Büyükşehir Belediyesi mi? Evet görünüşte öyle. Kimileri “Park ve Bahçeler Müdürlüğü” falan diye de bir cevap verebilir. Başka? Ulaşım, planlama, kültür, koruma… Kamusal alanın bir çok sahibi varmış gibi, ama gerçekte yok.

Bu ayrışmış, fragmante olmuş yönetimsellik biçimiyle şehri yönetmek mümkün olmadığı gibi, bu çok boyutlu devasa kamusal alanı değil. Amaç şehirselleştirilmiş bir yönetim yapısı oluşturmak olmalı. Bu yöntemle Gezi’yi güncellemek mümkün değil.

19 nolu projenin Gezi projeksiyonu.

Gezi’nin ve meydanın güncellenmesi ancak “misyon odaklı” bir yönetimle olabilir. İmajlarla gözümüzü almak, uğraşmak yerine, şehrin kamusal hayatını zenginleştirecek bir biçimde yönetmek, canlandırmak, etkinliklere açmak, kültürel ve doğal varlıklarını korumak,bakım ve  onarımını  yapmak, iyileştirmek için.

Gezi şehrin kamusal hayatını canlandırabilir ve  zenginleştirebilir. Ama daha da önemlisi bu herkesin ihtiyaç duyduğu iyileştirici bir deneyim olur.”

“Taksim’i kim yönetiyor” diye sorarken, aklıma başka ülkelerdeki şehirlerin meydanları için düzenlenen yarışmalar geliyor. (Bir hatırlatma: Bu mesele yüzünden İstanbul gönüllü insanların çabalarıyla 2010 yılında Avrupa Kültür Başkenti seçildi ama sonra üzerine bir sünger çekildi.) Çok taraflı, misyon odaklı bağımsız bir yapıyla, uluslararası uzmanlarla bağlar kuran bir çalışma süreci başlatılabilir. (İstanbul için böyle bir çalışmanın hazırlığında kim yer almak istemez?)  Örneğin Aristotales Meydanı yarışması bütün tanınmış mimarlık dergilerinde duyurulmuş, şartname dışında hazırlanan kitaplarla, yayınlarla, belgelerle tanıtılmıştı.  İstanbul’da da bir gönüllü inisiyatif oluştu, o tarihlerde. Kendi imkanlarıyla epey bir etkili oldu. AB organlarına sunulmak üzere İstanbul’un adaylık dosyasını hazırladı. İçine AKM’nin güncellenmesi gibi önemli bir konuyu da bütün itirazlara rağmen koydu ve en azından başlangıçta bu kamusal alan politikalarının yenilenmesinde başarılı oldu. Eğer hak ettiği gibi ele alınsaydı, Selanik‘ten bin kere daha fazla başarılı olurdu. 

Gezi şehrin kamusal hayatını canlandırabilir ve  zenginleştirebilir. Ama daha da önemlisi bu herkesin ihtiyaç duyduğu iyileştirici bir deneyim olur. Hem de İmamoğlu için önemli bir başarı. Özetle bu fırsatın kaybedilmemesini diliyorum.

Yarışmada üçüncü olan 16 nolu projede, Gezi.

Gezi ve meydan için kısa bir derleme

Bu yeni bir deneyim için önerilen yaklaşımın bütünlüğünü kaybetmeden, önce Taksim’e adını veren Maksem’den başlanmasını öneriyorum: Maksem Taksim’e adını veren, İstiklal‘in girişini simgeleyen önemli bir anıt. Caddedeki en eski yapı. Büyükşehir’in mülkü. Çok kötü bir durumda. (İçinde berbat işler yapılmış.) Şu anda güya “Beyaz Masa” olarak işlev görüyor. Bunlar derhal düzeltilmeli. (Anıtın içinde hazneden çeşmelere dağıtımı, taksimi lülelerden su akışı ile gösterilebilir. Taksim Suları hakkında bilgi verilecek, nereden gelir, kaç çeşmeye dağıtılır, v.s.) Yeniden işlevlendirilen sarnıç da felaket bir durumda. Maksem’deki gibi projesiz müdahaleler yapılmış.  Farklı bir yönetimsellik deneyimi için buradan başlanabilir. Bu mekanlar bir etkinlik alanı olarak  (Gezi için, rekreasyon ve kültür vadisinin yeniden canlandırılması için) bir anahtar işlevi görebilir. Maksem’den başlayarak farklı bir yönetimsellik biçimi deneyimlemek.

Taksim Maksem’i.

Önceki yönetimler gördüğüm kadarıyla Gezi’yi bir boşluk olarak değerlendirdiler. Otopark olarak kullanılırken her kar yağdığında Büyükşehir tarafından park eden araçlar kaymasın diye kamyon kamyon tuz dökülüyordu, Gezi’deki ağaçların dibine. Buradaki otopark işletmesi, herkesin gözünün önünde önemli bir kültür varlığı olan düzenlemenin küfeki taşından yapılmış balüstradlarını kırıyordu, bagaj kısımları dışarı uzansın, Gezi daha çok araç alsın diye. Gezi parkı yıllarca otopark olarak kullanıldı. Otoparkın kaldırılması da bir belgesele konu olacak kadar enteresan ve  çok zor oldu.

Gezi’yi, şehrin merkezindeki bu devasa kamusal rekreasyon ve kültür alanının gerçekte yönetimi yok. Burası bir boşluk olarak değerlendiriliyor. “

“Gezi’yi Hilton böldü” dediler. Prost bu nedenle şapkasını aldı gitti. Ama asıl bölünme sonra geldi. Büyükşehir’in şefliği Gezi’nin bölünmesine yol açan bir otoparkı ve depoyu buraya yerleştirdi, etrafını jiletli tellerle çevirdi. Böylece halka açık bahçe kapatılmış oldu.

Zarif yaya köprüsünün üzerinden inşaatlar sırasında moloz yüklü hafriyat kamyonları geçiriyorlardı, alttaki sıkışık trafikte bekleyen yüzlerce insanın can güvenliğini tehlikeye atarak. Büyükşehir yönetimi şöyle cevap veriyordu, yapılan uyarılara, gönderilen fotoğraflara: “Evet onu yıkacağız, yenisini yapacağız. Projemiz hazır!”

Prost Gezi’nin içinde bir spor alanları tanımlamıştı: Bunlardan biri de Tenis Eskrim Dağcılık Kulübü (TED) adıyla bilinen yerdi. Gezi’nin sportif etkinlikler için tasarlanmış bölümü, TED Kulübü’nün inşaata açılması (yerine bir gökdelen dikilmeye kalkışılması) bizzat Büyükşehir yönetimi tarafından teşvik edildi.

Fransızların Prost’un programına katılmak üzere Büyükşehir’e vermek istedikleri Pasteur Hastanesi, Pasteur Residence’a dönüştü.  Önce doktorların karşı çıkmasına rağmen kapatıldı. Gezi içinde kültürel bir işlev üstlenebilirdi, Büyükşehir onun bir şirkete satılmasına aracılık etti.

Gezi hep şu soruyu kendime sormama neden oldu:  Gezi’yi, şehrin merkezindeki bu devasa rekreasyon ve kültür alanını kim yönetiyor? Bu devasa kamu alanının gerçekte yönetimi yok. Burası bir boşluk olarak değerlendiriliyor. Bana kalırsa Taksim’in mimari tasarım yarışmasından önce yönetime ihtiyacı var. Bir yarışma düzenlemek için de.

Eğer bir yönetimi olsaydı, bu spor alanı belki korunacaktı. Ama öyle olmadı. 

Bu kadar örnek tahmin ediyorum sorunun anlaşılmasına yeter.

Prost’un gerçekleştirdiği düzenlemenin, Gezi’nin ana fikri de sanki unutulmuşa benziyor bugün.

Proje, 19. yüzyıl kapitalizminin dönüştürdüğü Pera ile 20. yüzyılın modern semti Şişli arasındaki işlevsiz kalmış alanı bir rekreasyon ve kültür alanına dönüştürmeyi ve iki semti birbiriyle ilişkilendirmeyi amaçlıyordu. Bu ana fikri  zedeleyecek şekilde ortasına Hilton Oteli yapıldı. (Bu yüzden Prost şehri planlama görevinden istifa etti.) Ama otelin bahçesi geçişe, bir yaya alanı olarak açık bırakıldı. Gezi’nin canlandırılması, tekinsiz bir yer olmaktan çıkması, erişilebilir bir yer olması için Park ve Bahçeler’in otoparkı, deposu, geçişi engelleyen jiletli telleri buradan kaldırılabilir. (Hilton Oteli’nin yer altı otoparkı ilerideki yürüyüş aksı ile bir engel teşkil etmiyor.) Burada küçük iyileştirmelerle bir yürüyüş ve bisiklet yolu yapılabilir. Hyatt Regency için parkın yürüyüş aksının tam ortasına yapılan trafo binası kenara çekilebilir. Ayrıca buradan Taşkışla ve teleferik tarafına erişimi sağlayan geçit kapatılmıştı. Taşkışla’daki öğrencileri bu geçidi açtı. Bu geçit hala iyileştirilmeyi bekliyor…

Ermeni Mezarlığı

Büyükşehir’in hazırladığı projeyi galiba kimse hatırlamıyor: Ermeni Mezarlığı’nın ortaya çıkan taşlarıyla bir hafıza mekanı oluşturmak. 2004 yılında Pasteur hastanesi “Pasteur Residence”a dönüşürken onun arka bölümündeki tepelik alanda yapılan hafriyatta büyük mezar taşları ortaya çıktı. Büyük mermer taşlar dozer ve kepçelerle  hafriyat kamyonlarına dolduruluyor ve yaya köprüsünden geçirilerek (yani aşağıdan geçen ya da trafikte bekleyen araçların içindeki yüzlerce insanın hayatı tehlikeye atılarak) taşınıyordu.

(Bir küçük ayrıntı: Durdurmak için Büyükşehir Belediyesi’ni aradım. Konuştuğum kişi hafriyatı durdurdu. Operatör sinirlendi, kepçedeki taşı üzerime doğru bıraktı. Canımı zor kurtardım. Hemen peşinden Agos‘a gittim, Hrant‘la birlikte olay mahalline geldik. Bunlarla ilgili üç ayrı haber Agos’ta yayınlandı.) Güya Büyükşehir Belediyesi bu mezarları koruyacaktı. Bunlar önemli kişilere ait mezar taşlarıydı. Büyükşehir Belediye Başkanı bu taşları koruma sözü verdi, hatta bir de sözüm ona bir de proje hazırlattı. Taşlar Hyatt Regency için parkın tam ortasına yapılan trafonun önüne yerleştirildi. Hrant Gezi içinde böyle bir anıtın yapılabileceğine inanıyordu. “Göreceksin, sözlerini tutmayacaklar” demiştik. Sözlerini tutmadılar. Patrik mezarları olduğu söylenen bu taşlar bulundukları yerde sergilenebilir, Gezi’nin ikinci bölümünde bir hafıza mekanı olarak canlandırılabilir.

Pasteur Hastanesi

Pasteur hastanesi/”Pasteur Residence” dönüşüm projesi. Neden olmasın? Hep tersi olacak değil ya?  Fransa Büyükelçiliği 1889’dan beri faaliyette bulunan Pasteur hastanesini 1991 yılında Büyükşehir Belediyesi’ne vermek istemişti. Bu mülkü kültür amaçlı kullanmak üzere . Büyükelçilik bile farkındaydı bu mülkün Gezi’nin bir parçası olabileceğinin. Bu hastanenin kamu işlevi kazanabileceği biliniyordu. Ama şehrin yönetimi aynı fikirde değildi. Tıpkı Gezi’nin bir parçasını oluşturan Tenis Eskrim Dağcılık (TED) Kulübünün tesislerinin özel mülk kabul edilerek inşaata açılması gibi, burada da bizzat Büyükşehir Belediyesi’nin o tarihteki yönetimi bir şirket tarafından satın alınmasına aracılık etti. Tıpkı Gökkafes‘in yapılmasında olduğu gibi. (Görüldüğü gibi çıkarlar kamu yararı kavramından çok daha güçlü temsil edilebiliyor.) Mülkü satın alan şirket bile bu mülkü yönetimde bir değişiklik olduğunda korumayacağını tahmin ederek, risk almamak için mülkiyet paylaşımı yaptı ki, ileride elinden alınmasın.

Şimdilerde TEKFEN Residence’a dönüştürülen Pasteur Hastanesi.

Zamanında, şehir dışındaki boş arazide, mezarlıkların arkasında, Taşkışla’nın yakınlarında inşa edilmişti. Hastane başta Fransız denizcileri için inşa edilmişti (ama tıpkı diğerleri gibi o da) zamanla değişmiş, şehre hizmet vermeye başlamıştı. Cumhuriyet döneminde gönüllü rahibelerin ve Fransız doktorların çalışması yasaklanınca, personeli değişmiş, 90’lara kadar gelmişti. Boşaltıldığında burayı STK’lar işgal etti ve bir sivil toplum merkezine çevirdiler. Bu konutlar ve hastane binası kamulaştırılabilir ve sanatçı rezidanslarına, sergi alanına çevrilebilir. (Dedim ya: Hep tersi olacak değil ya.)

Taksim’i bir otoyol kavşağına ve şehrin en güzel caddelerini dalış rampaları ile yarıklara dönüştürmeyi ve ortasına bir de AVM inşa etmeyi amaçlayan uygulama projesi, 1990’ların başında, Nurettin Sözen zamanında yaptırıldı. Büyükşehir’de görev alan İTÜ’lü hocalar uygulama projeleri için gene kendi üniversitelerinden hocalara başvurmuşlardı, tıpkı bir çoğunda yaptıkları gibi.

Peki bu proje mesleki ortamlarda tartışıldı mı? Hayır çünkü benzer şekilde iş bölümü yapılarak şehrin diğer meydanlarının tasarımı da aynı şekilde dar bir açıdan kamusallığı tanımlayan kişilere dağıtılmıştı. Hepsi aynı şekilde, “meydanları yayalaştırıyoruz” diyerek caddeleri dalış rampaları ile zeminin altına alıyordu.

Belediye Başkanı’nın kendi yaşadığı semtte, Ayazpaşa‘da, Gümüşsuyu Caddesi’nde  projenin yaratacağı dönüşümden haberi yoktu. Maketlerle ve perspektif çizimleri ile projenin öngördüğü değişiklik kendisine anlatıldı. Toplantılara çağrılan hocalar ise, benzer projeler yaptıkları için “ulaşım bilimsel bir konudur, tartışılmaz” diyorlardı. Gezi’nin devamı olan Maçka Parkı da aynı şekilde beton yollarla ve kullanılamayan yapılarla dönüştürüldü. Yönetimi düşünülmeyince burada hayali kurulan sanatçı atölyeleri, v.s. bir gece dayanmadı. Hurdacılar tarafından yağmalandı.  Yapılar mafya tarafından işgal edildi.

Tayyip Erdoğan yönetime geldiğinde bu projeyi hazır buldu. Üzerine bir çember çizdirdi. Büyükşehir’de projenin fotoğrafları gizlice çekildi. The Marmara‘da düzenlenen toplantıdan basın bu görselleri alıp, “Taksim’e camii yapılıyor” manşetiyle kullandı. Tünellere, gerçekleştirilen otoyol kavşağı modeli ulaşım çözümü kimsenin dikkatini çekmedi.

Cumhuriyet Caddesi tekrar eski görünümüne kavuşturulmalı. Alttaki boşluk bir hafıza merkezi olarak işlevlendirilebilir. Ancak Açıkhava önündeki tünel, dünyanın en şapşal tüneli. Sanki oradan bir otoyol geçiyormuş gibi. (Bundan bir tane de Sütlüce’de var.) Yalnızca erişim engeli oluşturuyor.

Taksim’de Gezi’nin içine inşa edilmesi amaçlanan Kışla/AVM projesi  bir imaj olarak “Hayalet Yapılar” sergisinden alınıp 63. Hükümet programına konmuştu. (Bu imajların müellifleri durumun farkına vardılar elbette ama itiraz edemediler.) Programa konmuştu ama ortada bir proje yoktu.

Şehir Üniversitesi sosyolog/antropolog hocaları sayesinde Bilim ve Sanat Vakfı gibi kuruluşlarla da temasa geçildi. (Bilmeyenler için: Davutoğlu’nun güncel sanat, şehircilik v.s. gibi konularda açık ilişkilere sahipmiş gibi gözüken vakfı.)

Hayalet Yapılar sergisinde olduğu gibi Topçu Kışlası bulunduğu yerde tanıtılabilir. Cumhuriyet Caddesi’ne bakan cephesi geçici bir strüktürle, ışıklarla canlandırılabilir.  Kışlanın inşaatla, şiddetle değil, hafıza çalışmasıyla ele alınması mümkün.”

Topçu Kışlası’nın inşaat ile canlandırılmasının yaratacağı sorunlar kendilerine anlatıldı. “Haklısınız” dediler. Vakıf ve üniversite yöneticileri “Bir de karşıyız. Ama ne yazık ki susmak zorundayız. Çünkü bu tür uygulamaları eleştirirsek, kazandığımız hakları da kaybederiz.” İTÜ tarafından hazırlanan Sulukule projesini tartışmak için de bir takım toplantılardan dolayı tanıdığımız ve kentsel dönüşüm, soylulaştırma gibi konularda tezler hazırlamış kişilere gitmiştik. Ne diyorsunuz bu projeye, bu tür soylulaştırıcı uygulamalara güya karşı olduğunuzu makalelerinizde yazarken? Aynı cevabı almıştık. 

“Hayalet Yapılar” sergisinde olduğu gibi Topçu Kışlası bulunduğu yerde tanıtılabilir. Cumhuriyet Caddesi’ne bakan cephesi geçici bir strüktürle, ışıklarla canlandırılabilir.  Kışlanın inşaatla, şiddetle değil, hafıza çalışmasıyla ele alınması mümkün. Bugünkü Fransa Başkonsolosluğu‘nun olduğu bina geçmişte bir hastaneydi. (Bu hastanede gönüllü çalışan rahibeler, mektuplarında bir pazar ayini için Notre Dame‘ın kilisesine gitmeye çalıştıklarında yerlerde kurşuna dizilmiş genç askerlerin cesetleriye karşılaştıklarından ve üzerine basamayacakları için geri döndüklerinden söz ediyorlar.)

Gökdelen versus Taşkışla otelleri

Gezi’nin spor alanı Tenis Eskrim Dağcılık Kulübü’nün (TED’in) otel yapılması olacak şey miydi? Üstelik Hyatt Regency oteller zincirine devredilen bu mülkün olduğu yere bir gökdelen projesi hazırlandı. Bu inşaatın maketi bir büroda tesadüfen görülüp fotoğraflandı. Tepkiler üzerine gökdelenden vazgeçildi, bina yataylaştırıldı. O tarihlerde Park Oteli’nin başına gelenleri gördükten sonra önceden alınmış bir tedbir gibi oldu.  Ancak otel inşa edilirken arkasındaki ağaçları birer birer yapılan hafriyatla devirdiler. (Bunlar tek tek fotoğraflandı ve yerine koyduruldu.)

Dönemin yönetimi hızını alamayıp, Taşkışla’yı otel yapmak istedi. Protestolar üzerine bu mümkün olmadı. İTÜ hocalarının da direnmesi yanında çatıda sergilenen hayali bir intihar girişimi (Taşkışla’yı restore eden Paul Bonatz isimli mimar tarihi kişinin) basında yer aldı ve mizah yoluyla yapılan bu muhalefet epey bir ses getirdi.

Otel kamulaştırılabilir. Bir sanat kurumu olarak işlevlendirilebilir ve geçmişte, Pasteur hastanesinde olduğu gibi bahçesinden yayalara geçiş sağlanabilir.

Balüstradlar ve mermer basamakların restorasyonu

Gezi söylediğim gibi uzun bir süre otopark olarak kullanıldı. Mete Caddesi‘nden verilen girişle her gün binlerce otomobil Gezi’nin içine park ediyordu. Otopark işletmesi arabaların meydana bakan tarafta (bagaj kısımları dışarı çıkacak şekilde)  daha rahat park etmeleri için Prost’un tasarlamış olduğu düzenlemenin küfeki taşından yapılmış balüstradlarını kırmaya başladı. (Bu yıkıma tamirat şeklinde cevap verilmeye çalışıldı.)  Ancak otopark olarak kullanılması olacak şey değildi. Bu alan Cumhuriyet’in 75’inci yılında, bağımsız bir seçici kurulun değerlendirmesiyle “En Başarılı Kentsel Uygulama Ödülü” almıştı.

Ali Müfit Gürtuna “size proje işi verelim bu işten çok iyi anlıyorsunuz” falan dedikten sonra baktı hiç olmuyor. “Taksim’de ne istiyorsanız yapacağım” dedi. Gezi’nin otopark olmaktan çıkarmasını söyledik. Dediğimizi yaptı. Ancak ondan sonra kıyamet koptu. Meğersem o otopark Trafik Vakfı‘nınmış ve Vilayet’in araçları, benzin parası, şoförler maaşları oradan ödeniyormuş. Bunun üzerine Valilik Büyükşehir’in izin verdiği işyerlerini kapattı. Belediye ile Valilik arasında büyük bir savaş çıktı. Ta ki merkezi yönetim değişip, Vali’yi ve emniyet müdürünü görevden alana kadar. “Balüstradlarla otopark arasında ilişki ne olabilir” diyeceksiniz. 2003 yılında, tam seçimler öncesinde bu otoyol kavşağı projesi Fethin 550 Yılında 550 Proje arasına kondu. Amaç Ali Müfit Gürtuna’nın kampanyasına dahil edildi. Ancak yapılan ihale daha sonra bir yer kaplaması projesine dönüştürüldü.

Taksim Cumhuriyet Anıtı restorasyonu

Cumhuriyet Anıtı defalarca projesiz müdahalelere sahne oldu. Büyükşehir Belediyesi buraya döküm demir parmaklıklar yerleştirirken durduruldu. Daha sonra, parmaklıklar için bir örnek restorasyon çalışması kendilerine gösterildiği halde Gulio Mongeri’nin tasarladığı parmaklıklar taklit ferforje demirlerle değiştirildi. Bu önemli anıt yeniden eski haline kavuşturulmalı ve daha iyi aydınlatılabilir.

Özetle bir yönetim planı… Yalnızca ekosistemin onarımı, bakımı, kültür varlıklarının restorasyonu için değil, Kongre Merkezi, Lütfi Kırdar, Cemal Reşit Rey, Şehir Tiyatrosu, Askeri Müze ve Açıkhava Sahnesi için…

Gezi’yi canlandıracak asıl çalışma, bir yönetim planı ve organlaşması ile gerçekleşebilir. Bu mekanlar iyi yönetilmiyor. Birinci aşamada çevre düzeni bir master plan olarak ele alınabilir. Büyük beton boşluklar, meydanlar gösterilere, sanat etkinliklerine açılabilir. 

Prost’un bu fikri hala güncellenebilir ve müzakere özürlü değil, katılımcı yöntemlerle canlandırılabilir. Meydan ve Gezi yeni yönetimsellik biçimiyle, geçici etkinliklere, gösterilere açılabilir. Umutsuzluğa gerek yok: Gezi şehrin kamusal hayatını hala canlandırabilir, hala zenginleştirebilir.

Kamusal alan bizim ya da başkalarının değil, herkesin.”

Öğrenciliğimden beri neredeyse Taksim’le uğraşıyorum. Çevresinde  otoyol kavşağı gibi tüneller açılmasından,  otopark olarak kullanılmasından inşaata açılmasına, sökülen ağaçlarının dikilmesinden banklarının korunmasına kadar her şeyiyle uğraştım. Bu notları yazdım, Gezi ile ilgili yakın tarihteki hafızanın da önemli olduğunu düşündüğüm için.

Son olarak 28 Mayıs 2013 sabahı, Gezi direnişine yol açan ağaçların sökümü sırasında operasyonu yöneten kişi “Neden bunu yapıyorsun?” diye ısrarla bağırdığımda yanıma gelip önce kendisini tanıttı, İstanbul Emniyet Müdür Yardımcısı olduğunu söyledi.  Arkasından da “biz bu çevre işlerinden sizin gibi anlamıyoruz değil mi” diye sordu. Bu direnişe çok şaşırmıştı. Taşlı sopalı kavga çıktı diyecekler ve gaz sıkarak Gezi’yi boşaltacaklardı. Ama başaramadılar. Bence bu sözler bile sorunu anlamaya yeter. Kamusal alan bizim ya da başkalarının değil, herkesin.

Eğer Sayın İmamoğlu Gezi’de bir nefes alırsa, hiç şüphem yok ki bu politik açıdan büyük bir başarı olur.

 

 

Metal pipetin öldürdüğü vs plastik çikolata şırıngasının öldürdüğü

Geçtiğimiz yıl bir konuyu araştırırken ilginç bir haber ile karşılaşmıştım. Haber, metal pipet kullanırken bir şekilde ölen yaşlı birini konu ediniyordu. Önce haberi parodi haber zannedip ciddiye almamıştım. Ancak haberi bulduğum sitenin adresini fark edince şok oldum diyebilirim. Ciddi uluslararası sitelerde yayınlanan haberi, Türkiye’deki plastik üreticilerini temsil eden bir vakıf da Türkçeye çevirmişti. Ancak haberin Türkçedeki veriliş şekli orijinal dilindekinden biraz daha ofansifti. Muhtemelen haberi de “bakın plastik pipet kimseyi öldürmüyor ama metal pipet öldürüyor” gibi bir amaçla sitelerine koymuşlardı. Çünkü haber başlığı “Çevre Dostu Denen Metal Pipet Ölüm Getirdi” şeklindeydi.

Yani haberden de anlaşılacağı üzere, kaza sonucu o anda elinde bulunan metal pipet kadını ölümcül şekilde yaralamıştı. Normal şartlarda kendi faaliyetlerinden başka hiçbir haberi sitelerine koyman plastik üreticileri, bu habere balıklama atlamış ve plastik övücülüğü yapmaktan geri kalmamışlardı. Aynı üreticilerin binlerce canlının plastik yüzünden ölmesiyle hiç ama hiç ilgilenmediklerini ve bu konuda tek bir haber bile paylaşmadıklarını belirtmekte fayda var. Öyle ki çeşitli etkinliklerde, hiçbir sorumlulukları yokmuş gibi deniz kirliliğiyle ilgili konuşmaktan dahi çekinmiyorlar. Bu garip çelişkiye dair söylenecek bir şeyimiz yok. Sonuçta balinaların korunması ile ilgili panele Japon balina avcılarının temsilcisini çağırırsanız o da fırsatı kaçırmaz ve katılır. Hatta yapabiliyorsa fonlamasını bile sağlayabilir.

Plastikçilerin, metal pipet ve ölüm ilişkisi kurulan bir habere balıklama atlamış olmasına ve bunu da hiç sıkılmadan manipüle edip sitelerine koymalarını anlayabiliyorum. Her ne kadar memleketin absürtlüklerle dolu olduğunu görünce kimseden ciddiyet bekleme gibi bir lüksümüzün kalmadığının farkında olsam da yine de şaşırma hakkımı kullanıyor ve bu habere ve onu paylaşanların çaresizliğine de üzülmeden edemiyorum. Çünkü gerçekten buna ihtiyaçları var.

Benzer şekilde absürt ama daha da trajik olan bir ölüm haberini de 11 Aralık 2019 yılında gördük. Ankara‘da yedi yaşındaki Mert Yağız Köksal adlı bir çocuk, amacı ve yararı belli olmayan ve muhtemelen içerisinde de çeşitli sayıda toksik kimyasal barındıran bir plastik şırınga içindeki çikolatayı yemeye çalışırken boğazına tıpa kaçması sonucu nefessiz kalarak yaşamını yitirdi.  Bu hazin ölümün ardından çocuklar için okul kantinlerinde satılan ürünlerin kontrolü ve denetimi tekrar gündeme geldi ve denetimsizliğin boyutu da gözler önüne serildi.

Daha sonra okulun kantin işletmecisi ve ürünü dağıtan firmanın sahibi hakkında “taksirle ölüme neden olma” suçundan altışar yıla kadar hapis istemiyle dava açıldı. Ankara Cumhuriyet Savcısı’nın hazırladığı iddianamede, kantinci ve dağıtıcı ‘tali kusurlu’ olarak değerlendirilirken, 7 yaşındaki Köksal ‘asli kusurlu’ olarak yer aldı. Savcının iddianamesinde bilirkişi raporu dayanak gösterilerek, Köksal’ın ‘asli kusurlu’ olması; “Maktulün plastik enjektörün ucundaki tıpayı eliyle çıkarmadan ağzında dişiyle çıkarmaya çalışırken tıpanın boğazına kaçmasına ve boğularak ölmesine neden olduğu, maktulün böylece kendi tedbirsiz ve dikkatsiz davranması sonucu ölüme neden olduğu anlaşılmıştır” şeklinde açıklandı.  Böylelikle ölen öldüğüyle kaldı, bu ölüm de unutulmak üzere arşivdeki yerini aldı. 

Üreticinin sorumluluğu

Peki, bu olayda o plastik şırıngayı üreten ve tasarlayanın hiç mi sorumluluğu yok? Bu şırıngayı herhangi bir güvenlik, tehlike veya benzeri bir değerlendirmeye ya da denetime tabi tutmayan yetkililerin ve bunun pazara sürülüp çocuğa kadar ulaşmasına neden olanların hiç mi suçu yok? Anlaşılan o ki olayın bu boyutu kimsenin aklına bile gelmemiş. Örneğin bu şırıngayı üreten plastik üreticisi ve ham madde aldığı plastik üreticisinin temsilcileri bu konuda ne düşünüyor?

Ben söyleyeyim! Muhtemelen sorumlu olarak çocuğu ve o çocuğun böyle ucuz kalitesiz şeyleri tüketmesine fırsat veren ailesini sorumlu tutuyorlardır. Ne de olsa plastiğin hayatımızda yeri çok. Önemli olan bu mükemmel ürünü nasıl kullandığımız. Medeni olursak plastik dost, medeniyetsiz olursak da hem bize hem de çevreye tehdit. Zaten o tehdit de yine “gönüllü aklayıcı” vakıf ve derneklerin organizasyonu ve plastikçilerin ve kirleticilerin sponsorluğunda temizleniyor. Bu ucuz, kalitesiz, zehirli ve ölümcül plastik şırınga yüzünden ölen çocuğun sorumluluğu ise çocuğun kendine kalıyor.

Ayrıca bu tür absürt olaylarda arkasına sığınılan bir başka şey daha var. O da “merdiven altı üretim!” Ne zaman herhangi bir üründen kaynaklı bir sıkıntı yaşanırsa bu tanımlamayı hep duyarız. Oysaki denetimin çok az olduğu ve çalışma koşullarının berbat olduğu işletmelerin domine ettiği plastik üretim/geri dönüşüm sektörü için bu tür üretim, bir istisna değil bir gerçekliktir. Zaman bulup ilinizdeki plastik üreticilerinin yoğunlaştığı bölgeleri ziyarete giderseniz, merdiven altı üretimin istisna olmadığını da kendi gözlerinizle görürsünüz.

İngiltere’de bayılan ve yere düşerken elindeki metal pipetin gözüne batması nedeniyle ölen (ki elinde kalem de olabilirdi) kişinin olayında, olayın sorumluluğunu metal pipete yükleyip plastik güzellemesi yapmaktan geri durmayan plastik üreticileri, benzer gibi görünse de tamamen farklı olan ve tamamıyla plastikle alakalı olan bir ölümü yani Mert Yağız Köksal olayında sorumluluğu plastiğe yükler miydi? Bence yüklemezdi.

Şehirlerimiz, rant ve çevre

Eylül sonu ve ekim başında, yaz sezonunu kapatmak ve kışa hazırlık amacıyla bazı şehir ve kasabalarımızda turizm amaçlı iki hafta geçirdim. Covid-19 nedeniyle tatsız ve hareketsiz geçen bir ilkbahar ve yazdan sonra buna ihtiyacım vardı. Uzun süredir ilk defa bu kadar çok şehri ve kasabayı bu kadar kısa süre içerisinde ziyaret etmiş oldum. Bu seyahat boyunca şehirlerimizin hali üzerinde düşünmeye epeyce zamanım oldu.

Yılların gözlemleriyle son gördüklerimi bir araya getirdiğimde manzara gerçekten hiç parlak değil! Söyleyeceklerim yeni şeyler değil, çoğumuzun bildiği ve maalesef bir şekilde kanıksadığı konular. Şehirlerimiz dökülüyor. Şehir dediğimiz bu yerleşim yerleri, binaların çirkinliği bir yana, yol ve kaldırımların birbirine girdiği, arabaların her yeri istila ettiği, dükkanların kaldırımlara taştığı, tabela kirliliği ve anarşisinden başınızı yukarı kaldıramadığınız, bina yoğunluğunun insanı bunalttığı, zevksizlik ve pespayeliğin her yerde kol gezdiği çirkin beton yığınlarıyla dolu yerler. Yeşil alan çok az, spor ve kültürel aktivite alanları ve imkanları yok veya çok sınırlı.

Bunlar sadece çıplak gözle görülenler. Yerel insanlarla sohbet edip biraz daha derine indiğinizde, bu yerleşim yerlerinin çoğunda ekonomik girişimlerin ve iş sahalarının yetersiz, kültürel faaliyetlerin son derece sınırlı, kadınlar üzerindeki sosyal baskının yoğun, çocuklarımızın itaat kültürüyle yetiştirildiği yerler olduğunu anlıyorsunuz. Kasabalarımız da aynı durumda. Sadece ölçek farkı var. Bu genel tespitin az sayıdaki istisnası sahil kasabalarının iyi planlanmış ve düzenlenmiş bazı bölgeleri ile seyahatimin son durağı olan ve insana umut veren Eskişehir oldu.

Eskişehir.

Şehirlerin artan önemi

Şehirler tarih boyunca öğrenmenin, kültürün ve yeniliklerin/buluşların merkezi olmuş yerleşim birimleri. Yine tarihsel bir perpektifte bakıldığında, şehirleşme oranı yüksek olan ülkelerin daha zengin ve insani gelişimde en üst sıradaki ülkeler olması da bir tesadüf değil.

Günümüzde şehirleşen nüfus oranı bütün ülkelerde hızla artıyor. UN Habitat’a göre gelişmekte olan ülke şehirlerinin nüfusuna her ay 5 milyon kişi ekleniyor. Dünya nüfusunun yarısından biraz fazlası artık şehirlerde yaşıyor. Türkiye de bu eğilimin bir istisnası değil, hatta genel trendin daha da önünde. 1970’li yıllarda nüfusun sadece yüzde 40’ı şehirlerde yaşarken 2020’de bu oran ikiye katlanarak yüzde 80’e ulaşmış durumda. Dünya ölçeğinde bakıldığında ise 2050 yılında küresel nüfusun 2/3’ünden fazlasının şehirlerde yaşaması bekleniyor.

Şehirleşme, ekonomik büyümenin hızlanması, fakirliğin azaltılması, verimlilik artışı, dinamizm, insanların öğrenme ve gelişim imkanlarının artması ve toplumsal davranışların olumlu etkilenmesi bakımlarından insanlığa birçok olumlu katkı yapabilir. Bunun için şehirleşme sürecinin “planlı” bir anlayışıyla yürütülmesi ve bu çılgın büyümenin kontrol altında sürdürülmesi gerekiyor. Bu tür uzun vadeli bir stratejik kalkınma yaklaşımı bulunmadığı takdirde şehirlerin hızla artan nüfusun ihtiyaçlarına cevap vermesi o ölçüde zorlaşıyor.

Bitlis.

Nitekim, kontrolsüz bir hızla büyüyen gelişmekte olan ülke şehirlerinde sağlıklı konut, temiz su ve hava, kanalizasyon, ulaşım, enerji vb. temel ihtiyaçların karşılanmasında şehirli nüfusun ihtiyaçlarına cevap verilemiyor. Plansız büyüyen birçok metropol açısından artık geç kalınmış olsa bile henüz bu sürecin başında olan şehirler için planlama yoluyla daha yapılabilecek çok şey var. 

Şehirler, partiler ve rant

Herkesin bildiği gibi, Türkiye’de belediyelerin önemli işlevlerinden birisi siyasi partilerin finansmanına katkıda bulunmaktır. İktidar veya muhalefette olmak bu anlamda çok farklı değildir. İktidarda iseniz buna devletin elindeki imkanlar da eklenir. Bir belediye seçimini, özellikle emlak rantının yüksek olduğu büyük şehirleri ve bunların ilçe belediyelerini kazanmak, halka hizmetten daha çok partinin finansmanı bakımından önemlidir. Belediyelerin verdikleri imar izinleri ve yaptıkları altyapı yatırımları bu finansmanda önemli rol oynar. Parti finansmanı öncelikli olunca şehrin nefes alması, suyunun temizliği, parkları, ulaşımı, sağlıklı beslenmesi, toplu taşıma vb konular ikincil plana düşer.

Başakşehir Millet Bahçesi.

Elbette, partiler açısından yumurtlayan tavuğu kesmemek, yani belediye seçimini  kaybetmemek esastır. O zaman halka bazı hizmetler götürerek o belediyeyi partide tutmak için çabalanır. Ama bunların çoğu, her seçim döneminde yenilenen kaldırımlar gibi, göstermelik ve yüzeyseldir.

Devletin ve belediyeler dahil devletin uzantısı olan kamu kurumlarının kendisine hizmet etmek için var olduğu gibi bir bilince sahip olmayan, aksine, kendisinin adeta bu kurumlara adanmış olduğunu düşünen vatandaşlar için belediyeleri kendi ihtiyaçlarının karşılanmasındaki becerisi bakımından değerlendirmek pek söz konusu değildir. Çoğu zaman, hiç tanımasa ve şehir yönetimi konusundaki becerisini bilmese bile bir adaya sadece ve sadece desteklediği partinin adayı diye gözü kapalı oy verir. Ya da belediyecilikle çok ilgisi olmayan, ramazanda iftar vermek, yardım paketi dağıtmak veya 29 Ekimde bando dolaştırmak gibi faaliyetler belediye hizmeti sanılarak mutlu olunur.  

Belediyelerimizin, dolayısıyla şehirlerimizin siyasetin finansmanındaki bu anahtar rolü, aşırı ve sağlıksız yapılaşmayı doğurmakta, bunun bedelini ise maalesef “çevre” ödemekte. Bu yapılaşma modeli şehirleri plansız ve projesiz bir şekilde azmanlaştırmakta, yeşil alanları yok etmekte, havayı kirletmekte ve şehir insanlarını soluksuz bırakmaktadır. Zaman zaman siyasetçilerin timsah gözyaşlarını görsek bile bu süreç neredeyse kesintisiz olarak devam eder çünkü partilerin yaşaması için bu rantın sürmesi gerekir.

TOKİ binaları/İstanbul.

Şehircilik anlayışımızı nasıl geliştireceğiz?

Şehircilik anlayışımızı iyileştirmek için neler yapılmalı sorusunu yanıtlamaya çalıştığımızda şu ana başlıklar ortaya çıkıyor:

  • Öncelikle, şehirlerimizin olabildiğince merkezi idarelerden bağımsızlaşıp, kendilerini yöneten birimler haline gelmeleri gerekiyor. Bu kadar insanın yaşadığı dev metropollerin o insanları ve sorunlarını bilen yerel yöneticiler ve yönetimler tarafından ve yerinden idare edilmesi şart. Bu amaçla, Osmanlıdan beri süregelen merkeziyetçi kültürün bir sonucu olan ve merkezi idarenin katı düzenleme ve kontrolüne yol açan yasaların değiştirilmesi elzem. Ayrıca belediyeler ile parti finansmanı arasındaki bağın kopartılması da şart.
  • Buna koşut olarak şehirler yeni mali kaynaklar yaratabilmeli ve bunları şehrin gereksinimleri için özgürce kullanabilmelidir. Bu bağımsızlığın ve artan kaynakların sonucu olarak şehir yönetimlerinin adeta bir ülke yönetimi gibi kapsamlı ve teknik/profesyonel bir nitelik kazanması da gerekmekte. Bunun bir bacağı da iyi bir denetim sistemi olmalı.
  • Şehirler sadece ekonomik büyümenin sağlandığı ve zenginlik yaratılan iş/çalışma merkezleri değil aynı zamanda milyonlarca insanın birarada yaşadığı yerler. O halde, şehir sakinlerinin yaşam kalitesini koruyacak, geliştirecek adımların da atılması gerekiyor. Aksi takdirde insanların sadece çalışmak zorunda olduğu süre boyunca yaşadıkları, iş yaşamından çıktıktan sonra bir gün bile durmak istemeyecekleri yerler haline gelirler. Nitekim, başta İstanbul olmak üzere büyük şehirlerimiz şimdiden bu noktaya gelmiş durumdalar.
Hamburg.
  • Şehirlerde yaşam kalitesini iyileştirmek için dünyada yapılan o kadar çok şey var ki, burada bunların bırakın detayını, listesini sıralamak bile mümkün değil. Bunların en güncel ve popüler olanlarından birisi “15 dakikalık şehirler”, yani evimizden çıktığımızda iş, okul, spor ve eğlence, alış-veriş, sağlık hizmeti gibi temel nokta ve hizmetlere 15 dakika içerisinde yürüyerek ya da bisikletle kolayca ulaşabileceğiniz şehir yapılanmaları. Yine İstanbul’u düşünün. Bunların kaç tanesine 15 dakikada ulaşabiliyoruz?
  • Şehirlerin küresel ısınmanın çevresel etkilerini en aza indirgemek konusunda da atabileceği birçok adım var. Küresel ısınmanın olumsuz etkilerini azaltmak için çevresel, kültürel ve ekonomik programlarını entegre bir şekilde bir araya getiren Austin, Chicago, Durban, Hamburg, Maputo, Mexico City, Nantes ve Sao Paulo gibi birçok şehir var. Bizim şehirlerimiz de bu çabalara katılmalı ve bu tür listelerde yer almalı.
  • Şehirler insanlara yaşamlarını iyileştirecek imkanlar sunmakla birlikte risklerin de arttığı yerleşim birimleri haline dönüşmektedir. Örneğin, hızla artan nüfus için yeterince iş sahası yaratılamadığı takdirde fakirliğin artması ve sosyal patlamaların yaşanması kaçınılmaz olabilir. Ayrıca şehirler, bugünlerde yaşadığımız Covid-19 salgınının gösterdiği gibi, salgınların görüldüğü ve hızla yayıldığı merkezler haline de gelebilir. Bütün bunlar şehirleşmenin stratejik bir plan kapsamında, gerekli altyapı imkanlarıyla birlikte aşamalı bir şekilde yürütülmesinin önemini gösteriyor.

Şehirleşmenin artan önemi ve şehirlerin artık nüfusun çoğunluğunu barındırması nedeniyle “sürdürülebilir büyüme” büyük ölçüde “sürdürülebilir şehirleşme” kavramıyla özdeşleşmiş durumda. O halde, sürdürülebilir büyüme kavramı içerisinde savunduğumuz neredeyse her şeye “sürdürülebilir şehirleşme” adına ve şehirler özelinde de sahip çıkmamız gerekiyor! O halde, şehirlerimizin yönetimini Ankara’nın ve siyasetin  tahakkümünden kurtarıp, şehirli nüfusa hizmet vermeyi odağına alan bir anlayışa kavuşturmamız da zorunlu bir adım!

Nihai iklim savaşına hoşgeldiniz

Yazan: Adam Tooze

Yeşil Gazete için çeviren: Mert Gevrek 

*

Çin’in tek taraflı olarak ortaya koyduğu 2060 yılında sıfır karbon taahhüdü, Batı’yı şaşırttı. Başkan Xi Jinping’in sözleri olduğu gibi alınırsa, Birleşik Devletler, Avrupa ve Japonya’nın toplamından daha fazla karbondioksit yayan Çin, radikal bir dekarbonizasyon programı başlatıyor. Küresel düzeyde iklim değişikliği politikası böylece yeni bir aşamaya geçiyor.

Xi’nin ilanının zamanlamasının arkasında taktik nedenler olduğu şüphe götürmez. Fakat Çin’in stratejisini propaganda amaçlı bir saptırma ya da Batı diplomasisine bir taviz – Xi’nin diktatörlüğü için liberal bir taviz – olarak yorumlamak, hem Batı’nın kaldıraç kuvvetini abartmaktır, hem de iklim problemini hafife almaktır. Liderinin iklim değişikliğini ciddiye almasının sebebi, tam da Komünist Parti rejiminin gelecek yüzyılı şekillendirmeye kararlı olmasıdır. Rejimin hesabında Yangtze Nehri taşkınları, tıpkı Hong Kong’daki hak temelli protestolar gibi iktidar üzerine etkisi açısından bir
tehdittir. Pekin’in otoriter Çin Rüyası’nın geleceği, kontrolden çıkan bir küresel ısınma ortamında çok daha belirsiz görünüyor.

Xi’nin hamlesi, Batı’nın peşin hükümlerini allak bullak edebilir ancak bu yüzyılın başından itibaren Çin’in küresel iklimin geleceğinde belirleyici bir konuma sahip olacağı aşikardı. Çin, Gayri Safi Yurtiçi Hasıla açısından Amerika Birleşik Devletleri’ni geçmesinin beklendiği andan yarım asır önce bu ülkeyi karbon emisyonu bakımından geçmişti. Kömür, çelik, alüminyum ve çimento gibi dünyayı en yoğun kirleten endüstrilere de hakim durumda. Bu, bir zamanlar offshore Batı üretimine atfedilebilirdi. Bugün Çin ağır endüstriyel çıktısının çoğunu ülke içinde tüketiyor. Xi, AB ve ABD’nin yapabileceği herhangi makul hamleyi gölgede bırakan dekarbonizasyon taahhüdüyle gerçek kararın nerede verildiğini basitçe netleştirdi.

‘Oyunu değiştiren’ açıklama

Nitekim, Çin’in stratejisini her şeyden önce Doğu-Batı ilişkileriyle alakalı olarak konumlandırmak kendi başına geriye dönük ve artan biçimde anakronik bir bakış açısıdır. Her geçen yıl Avrupa Birliği ve Amerika Birleşik Devletleri’nin iklim değişikliğindeki önemi azalmaktadır. 2018’de, Amerika Birleşik Devletleri ve Avrupa birlikte, küresel toplamın çeyreğinden az olan 8,9 gigaton karbon emisyonu oluşturdu. Üretim bazında toplam 10,1 gigaton emisyonla Çin tek başına daha ağır bastı. Bu üçlü – Çin, Amerika Birleşik Devletleri ve Avrupa Birliği – toplandığında küresel toplamın yarısından biraz fazlasına tekabül ettikleri görülüyor. Geri kalan 17,9 gigaton, ki Amerika Birleşik Devletleri ve Avrupa Birliği’nin iki katı, Hindistan ve dünyanın geri kalanı tarafından oluşturuluyor. Dahası Üç Büyüklerin emisyonları durgunken – Amerika Birleşik Devletleri ve AB’deki düşen rakamlar Çin’deki herhangi bir artışı telafi ediyor – dünyanın geri kalanındaki eğilim güçlü bir biçimde artıyor.

Giderek daha fazla ülke enerji yoğun orta gelirli büyüme aşamasına girip  şehirleştikçe, elektrik santralleri inşa ettikçe ve daha iyi durumdaki vatandaşları araba ve klima satın aldıkça, CO2 emisyonları artıyor

Sonuç olarak, G3 arasında yapılacak bir anlaşmayla küresel istikrarın sağlanabileceği noktayı çoktan geride bıraktık. Hem Batı hem de Çin iklim politikasının ihtiyacı olan şey, sadece Hindistan’ı değil aynı zamanda Brezilya ve Endonezya gibi diğer yükselen büyük piyasa ekonomilerini, Pakistan ve Nijerya gibi gelecekteki muhtemel nüfus devlerini, Avustralya, Kanada, Rusya ve Körfez devletleri gibi kömür, petrol ve doğalgaz üreticilerini de kapsayan bir istikrar anlaşmasıdır. Küresel iklim görüşmelerinde yıllardır bu tartışmalar sürmektedir. Fakat Çin’in açıklaması oyunu tüm taraflar açısından değiştirmiştir.

Aktivistler, emisyonları azaltmak ve iklim değişikliğini yavaşlatmak için 195 ülkeden oluşan bir anlaşma olan BM COP21’de tartışılacağı için, 12 Aralık 2015’te Paris’teki Arc de Triomphe yakınlarındaki bir gösteri sırasında iklim adaleti çağrısı yapan dev bir afiş tutuyorlar. Küresel ısınma konferansı. Fotoğraf: Alain Jocard.  

Amerika Birleşik Devletleri’nin iklim politikası anlatıları küresel ısınmayı ele
almak için yeryüzündeki hemen hemen her ülkenin hemfikir olduğu ilk olay olan; 2015’te Paris’teki küresel anlaşmaya odaklanma eğilimindedir. Fakat Paris aldatıcı oldu. Ne kadar efor sarf edebileceklerinin taahhüdünü ülkelere bırakırken, 2 derecelik bir sıcaklık hedefi ve 1,5 altı için bir başarı arzusu belirledi. Tartışmalı kalan karbon bütçesinin adil dağılımı meselesini görmezden gelerek yatıştırdı. Sonuç ise modellemenin sıcaklık hedeflerine ulaşmak için tamamen yetersiz olduğunu gösteren bir taahhütler paketiydi. Küresel emisyonlar artmaya devam etti. Genel enerji manzarası neredeyse hiç değişmedi. Ekonomik büyüme, enerji verimliliği kazanımlarını ortadan kaldırdı.

İklim müzakerelerinde çok kutupluluk dönemi

Trump’ın Paris İklim Anlaşması’ndan çekilmesi, Brezilyalıların, Avustralyalıların, Rusların ve Suudilerin geri çekilmelerine kapı açarak felaket durumu daha da kötü hale getirdi. Bu, son birkaç yılın olağanüstü özelliği olagelen, iklim eylemi için kökleşmiş siyasi hareketliliği tetikleyen son derece endişe verici bir durumdur. Sene başında sorulan soru, Amerika Birleşik Devletleri’nin Paris İklim Anlaşması’ndan çekilmesinin Avrupa Birliği ve Çin’in yeni taahhütleriyle dengelenip dengelenemeyeceğiydi.

Bildiğimiz iklim politikası başladığında dünya farklı bir yerdi.”

Xi’nin açıklaması herkesin beklediğinden daha ileri gitti. 2015’te Çin’in kesin bir emisyon yolu tarif etme taahhüdünü reddetmesi, Paris Anlaşması’nın yarım kalmasına neden olmuştu. Geleceğin en büyük parçası sabitlenmeyi reddederse, çözülecek denklemi tanımlamanın yolu da olmaz. Şimdi Pekin iddiasını sürdürüyor. Önceki iklim görüşmelerindeki gelişmiş ve gelişmekte olan ekonomiler arasındaki çizgiyi bir kez ve tümüyle terk etti. Bu durum Avrupa’nın taahhütlerinden dönmesini daha zor hale getirecektir ve Amerika Birleşik Devletler’in yanı sıra, Hindistan’ın üzerinde de baskı kuracaktır. Bu aynı zamanda Paris için zemin hazırlayan süper güç pazarlık stratejisinin sonuna işaret ediyor. Artık çok kutupluluk ile uzlaşmak zorundayız.

Bildiğimiz iklim politikası başladığında, dünya farklı bir yerdi. 1980’lerde Amerikalı ve Avrupalı bilim insanları iklimi küresel bir sorun olarak konuştular, fakat bu Batı’da varsayılan ve Batı’dan analiz edilen bir küreydi. Çin ve Hindistan ekonomileri, küresel ekonominin yüzde birkaçını oluşturuyordu. Batı ve Sovyetler Birliği emisyon bilançosunu domino ediyordu.

Daha sonra 1990’larda bir zamanlar seçkin Batılı bilim insanlarının konusu olan şey, modern küresel iklim müzakerelerinin gürültülü siyasetine dönüştü. Birleşmiş Milletler İklim Değişikliği Çerçeve Konvansiyonu’na taraf olan 197 devletin yıllık toplantıları – sözde Taraf Devletler Konferansı (COPs) – BM Genel Kurulu biçimindeki buluşmalarıydı ve önerildiği kadar hantal ve karmaşıktılar. 1997 Kyoto Protokolü ile örneklendiği üzere esas anlaşmazlık, iklim sorununu sanayileşmiş ülkelerin çözmesi gerektiğinde ısrar eden Çin ve Hindistan’ın başını çektiği, gelişen büyük pazarlar ile Çin’in yer almadığı hiçbir anlaşmaya imza koymaya yanaşmayan Amerika Birleşik Devletleri arasındaydı. Amerika Birleşik Devletleri’nin Kyoto Protokolü’ne muhalefetinin temelinde bu vardı.

Elbette, aynı zamanda bazı Cumhuriyetçilerin benimsediği bilim karşıtı duruş da ihmal edilemez. İtirazın sponsorluğunu yapan Exxon’un öncülük ettiği fosil yakıt menfaatleri söz konusu. Ancak netice itibarıyla Kongre’nin her iki tarafının da neredeyse oybirliğiyle paylaştığı Kyoto Protokolü’ne itiraz jeoekonomikti. Emisyonların tarihi ne olursa olsun Çin, geleceğin iklim süper gücüydü ve Birleşik Devletler de Çin’i bağlamayan bir anlaşmayı onaylayamazdı. Nihayetinde süper güç pazarlığını gerekli kılan şey, iklim sorununun Çin ve Hindistan tarafında iklim adaleti ve Amerika Birleşik Devletleri tarafında jeoekonomi açısından yorumlanmasıydı.

Çin’in taahhüdü tek başına yeterli değil

Kyoto kesintilerinin ikinci turuna tek taraflı bir taahhütte bulunarak Çin ve Hindistan’ı masaya getiren ilk başta Avrupalılardı. Daha sonra Obama yönetimi, Çin ve Hindistan ile ikili pazarlıklara aracılık etti. Aralık 2015’te Paris’te iklim genel kurulu ortamını hazırlayan bu süper güç anlaşmalarıydı.

Çin, şimdi Paris iklim çerçevesini ikiye katladı. 1990’lı yılların başında iklim
görüşmeleri başladığından beri ilk kez, en fazla emisyon yayan ülke
dekarbonizasyon taahhüdünde bulundu. Ancak bunun kadar önemlisi, bu taahhüdün tek başına yeterli olmayacağı… 

Bir adam 3 Eylül 1990’da Suudi Arabistan’daki Ras-Tanura petrol rafinerisinin egzoz bacalarına ve borularına bakıyor. Fotoğraf: Jacques Langevin. 

Pekin’in ve iklim istikrarına önem veren diğer herkesin şu anda sadece Amerika Birleşik Devletleri’nden paralel bir taahhüde değil, dünyanın geri kalanından da derin dekarbonizasyon için bağlayıcı taahhütlere ihtiyacı var. Ve bunun için uygun bir üst yapıya ihtiyacımız olacak. Karbondan arındırmaya gelince, ilgili ülkeler grubu geniş ve heterojen. Hem büyük enerji üreticileri, hem de büyük enerji tüketicileri bulunuyor. Dekarbonizasyon genel anlamda net bir fayda olabilir. Fakat dağıtım takasları acı verici. Ve bazı devletler, kendilerini net kaybedenler arasında görebilirler.

Kapsamlı küresel meclisler yönetilemez ve süper güç anlaşmaları çok dar ise, ihtiyaç duyulan şey karbondan arındırmaya aracılık edecek daha yönetilebilir bir gruplamadır.”

Başka hiçbir yükselen piyasa, enerji geçişlerinin sektörel maliyetlerini dengelemede Çin’in kaynaklarına sahip değil. Başka hiçbir ülke -zengin ya da yoksul- geçişin yerel kaybedenleri arasındaki anlaşmazlığı bastırmada, Çin rejiminin otoriter kapasitesi ile boy ölçüşemez. Orta gelirli enerji üreticileri, petrol ve doğalgaz ihracatlarını sürdürmek için çaresiz durumda. Birçok orta ve düşük gelirli ekonomi, hiçbir koşul olmadan ucuz enerji tekliflerine duyarlı olacaktır. Dünyanın her yerinde yılda yüz milyarlarca dolara ulaşan enerji sübvansiyonları, özellikle hevesli orta sınıf için toplumsal pazarlığın önemli bir parçası olmaya devam ediyor. Dünya çapında yüz milyonlarca insan hala elektriğe erişemiyor. Zengin ülkeler için bir geçişi hayal etmek zor ise, henüz sanayileşmenin ilk aşamalarında olanlar için çok daha zordur.

Hızlı ve derin dekarbonizasyon ile tüm iş modelleri altüst olacak büyük ve muhalif yüzlerce şirket var. Exxon gibi Batılı petrol şirketleri bu listede başı çekiyor. Fakat son beş yılda CO2 emisyonlarını en dramatik şekilde artıran on şirketten dördü Hintli, ikisi Çinli, diğerleri de Avustralyalı, Rus ve Koreliydi. Dünyanın çimento tedarikçisi İsviçre merkezli Lafarge Holcim, ikinci sıradaydı. Enerji, devlet kapitalistlerinin işidir. En fazla karbondioksit yayan 20 şirketten 12’si devlete aittir. İran, Irak, Meksika, Cezayir ve Venezuela’nın petrol şirketleri yalnızca işletme değiller, aynı zamanda ulusal ekonomilerinin ve devlet maliyelerinin temel direkleridir.

G20’nin rolü

Ayrıca genel karbondan arındırma hamlesini engelleyen, enerji özerkliği ve ekonomik kalkınma projeleri inatçı koalisyonunun gelişeceği endişesine de unutmamak gerekir. Avrupa Birliği içinde bile kömüre ağır bağlılığı ile Polonya, 2050’de sıfırlama taahhüdünü vermeyi reddetti. Bu yılın temmuz ayında, pazarlık gücünü Avrupa korona kurtarma anlaşmasının karbon kimlik bilgilerini delmek için kullandı. Küresel ölçekte tekrarlanan bu durum endişe vericidir. Doğu Akdeniz’deki gaz yatakları üzerindeki nüfuz için gittikçe artan çılgınca mücadele buna iyi bir örnektir. Türkiye’nin hızlı bir biçimde artan bir enerji talebi var. Rusya’dan yaptığı kaygı verici gaz ithalatı bağımlılığını gidermek için yeni gaz kaynakları istiyor.

6 Kasım 2018’de Seul’un batısındaki Songdo’daki yoğun kirlilik sırasında yüksek katlı apartmanların havadan görüntüsü. Fotoğraf: Ed Jones. 

Kapsamlı küresel meclisler yönetilemez ve süper güç anlaşmaları çok dar ise, ihtiyaç duyulan şey karbondan arındırmaya aracılık edecek daha yönetilebilir bir gruplamadır. G20, bariz bir çerçevedir. Örgüt, tarihi iklim politikasıyla paralel ilerliyor ve çok kutuplu bir 21’nci yüzyıl dünyasında bu politikayı meşrulaştırmak ve koordine etmek için uygun bir çerçeve bulma çabasını yansıtıyor.

G20’nin kökeni, 1990’lardaki Latin Amerika borç krizinin ve Asya mali krizinin neden olduğu tartışmalara dayanır. Geriye bakıldığında kuruluşu 1944’teki Bretton Woods toplantısına dayanan ve krizle mücadele çabalarına öncülük eden Uluslararası Para Fonu (IMF), Amerikalı ve Avrupalı hissedarlarının hakimiyetindeydi. Soğuk Savaş ve kolonyalizm sonrası dünyada IMF’nin sert tedbirleri artan bir şekilde egemenliğe saldırı olarak görülüyordu. G20, dünya ekonomisinin yönetimine daha geniş bir politik taban sağlamanın bir yolu olarak 1999’da bir araya geldi. Hikaye, o dönemki Hazine Bakanı Larry Summers’ın, yardımcısı Timothy Geithner’a Alman mevkidaşı Caio Koch-Weser ile birlikte muhtemel aday devletlerin listesini derleme görevini vermesiyle başladı. Nüfus ve GSYİH tablosu giderek kötüleşirken Fransa ve Güney Afrika onaylandı, Nijerya ve İspanya dışarıda kaldı. Sonuç, Suudi Arabistan, Endonezya, Arjantin, Meksika ve Türkiye gibi ülkelerin masaya eklenmesiyle birlikte, G-8 ve sözüm ona BRICS (Brezilya, Rusya, Hindistan, Çin ve Güney Afrika) ülkelerinin hakim olduğu bir gruplaşma haline geldi. 

Çevre dostu ‘Bir Kuşak Bir Yol’ önerisi, orijinal kömür temelli öneriden daha dramatik olabilir.”

Esasında bu bir maliye bakanları toplantısıydı. 2008’de Kuzey Atlantik’te bankacılık krizi patlak verdiğinde hükümet başkanları düzeyine yükseltildi. Bu tarz seçici gruplamaların kuşkusuz meşruiyet sorunları olur. Bu nedenle G20, 19’uncu yüzyıldaki “güçler uyumuna” dönüş olarak görüldüğü için kınandı. Ve asıl mesele buydu. Nüfusu binlerle ifade edilen devletlerle Çin ve Hindistan’a eşit davranılmasını sağlayan egemenlik fikri, uluslararası hukukçuları memnun edebilir ama kapasite ve güçteki hakiki farklılıklar karşısında egemenlik nosyonu kaybolur. G20’nin iklim politikasının bir sonraki aşaması için uygun olmamasının nedeni, küçük ülkelerin dışarıda kalması değil, gerçek büyük ülkelerin dahil edilmemesidir. İklim politika
oluşturulurken Rusya, Suudi Arabistan, Brezilya, Endonezya, Güney Kore ve Türkiye gibi ülkelerin hepsi çok önemlidir. Ancak Bangladeş, Pakistan, Etiyopya, Nijerya, Mısır ve İran gibi büyük devletler nasıl dışarıda bırakılabilir? Yaklaşmakta olan iklim felaketinin ele almak için yapılacak sıkı pazarlığın uygun forumu, G20’den ziyade G40’tır.

Ancak forum oluşturma yalnızca tek bir adımdır, bir sonraki soru şu: Gerçekte hangi güçler anlaşmayı zorunlu kılabilir? Çin ve Avrupa Birliği karbonsuzlaştırma hamlesine öncülük ederlerse, süreci hızlandırmada nasıl bir etki yaratabilirler?

İşçiler 21 Aralık 2009’da Çin’in Shandong eyaletinin Rizhao kentinde bir banliyö evinin çatısına güneş ısıtıcıları yerleştirirken. Fotoğraf: Barcroft Media. 

Eğer tarih bize bir şey anlatıyorsa o da uzaktaki büyük güçlerin yalnızca sınırlı bir etkiye sahip olabileceğidir. Gayri resmi imparatorluk göründüğü kadar kolay değil. Gerçek etki, güçlü yerel aktörlerin çıkarlarıyla uyuma bağlıdır ve ağır yatırım bedeli ile ağır bir riske mal olur. Çin’in genişleyen Bir Kuşak Bir Yol girişimiyle başladığı tam olarak budur. Geçen yıl itibarıyla 126 ülke bu girişime dahil edildi. O zaman itibarıyla bu ülkeler dünya nüfusunun üçte ikisini, küresel gelirin yüzde 23’ünü ve küresel karbon salınımının yaklaşık yüzde 28’ini oluşturuyordu. Bu ülkeler ayrıca dünyanın bilinen fosil yakıt rezervlerinin yüzde 75’ine ev sahipliği yapıyor.

Bir Kuşak Bir Yol yeşil olabilecek mi?  

Dünyanın geri kalanını karbondan arındırmaya devam ederken bu ülkeler Çin tarafından modellenen karbon yoğun büyümeyi sürdürürlerse, 2050 yılına gelindiğinde Çin’in Bir Kuşak Bir Yol girişimindeki ortakları, küresel salımın yüzde 66’sından sorumlu olabilirler. Elektrik santrallerinden püsküren dumanlar tek başına dünyayı 3 derecelik bir ısınma senaryosuna sokmaya yetecektir.

Pekin, geçmişte “yeşil” Bir Kuşak Bir Yol yapma vaatlerinde bulunmuştu. Fakat tarihi Birleşmiş Milletler Genel Kurulu konuşmasında Xi, Çin’in dış projelerinden hiç bahsetmedi. Pekin’in karbon tarafsızlığı taahhüdüne söz konusu girişimin dahil olup olmayacağı kritik bir test olacak. Bu Çin’in ağır sanayi lobisinin muhalefetine uğrayabilir ancak Pekin’in kalkınma bankaları biçimde büyük bir kaldıracı var. Tek başına Çin Kalkınma Bankası’nın Bir Kuşak Bir Yol projesine yıllık 40 – 45 milyar dolar kredi vermesi bekleniyor.

Çevre dostu ‘Bir Kuşak Bir Yol’ önerisi, orijinal kömür temelli öneriden daha dramatik olabilir. Planın 126 üyesinin hepsini 2 derecelik bir senaryoyla uyumlu hale getirirken, ekonomik ve endüstriyel kalkınmayı gerçekleştirmelerini sağlamak için bir tahmine göre 2030 yılına kadar 11,8 trilyon dolar yatırıma ihtiyaç duyulacak. Bu devasa bir rakam ve Covid şokundan sonra gerçekleşmesini hayal etmek de kolay değil. Bu yılki pandemiye karşılık kümülatif mali yanıtın 7 trilyon dolara ulaşması öngörülüyor.

Çinli bir kadın 26 Kasım 2015’te Çin’in Shanxi kentindeki kömürle çalışan bir elektrik santralinin önünden geçerken bacalardan duman yükseliyor. Fotoğraf: Kevin Frayer.

Ancak Çin trilyonlarca dolar ölçeğinde dış finansmanı öngörme alışkanlığındayken, Batı için bu rakam büyük ihtimalle etiket şokuna neden olacaktır. Birkaç yıl önce Almanya, Afrika için Marshall Planı fikrini ortaya attığında, Birleşmiş Milletler’in sürdürülebilir kalkınma hedeflerine ulaşmak için gereken yıllık 600 milyar doların kamu fonlarından karşılanamadığı sonucuna varıldı. Berlin hararetle yerel altyapıya yapılan “ayak basan” müdahaleler yerine, Afrika devletlerinin kendi kaynaklarının özel sermayesinin işe yarayacağını umuyordu.

Eğer sahiden Batı’nın yapabileceğinin en iyisi buysa, sorun gereken yatırımların nasıl teşvik edileceğidir. İçten yanmalı motorlu araçların ithalatının yasaklanması gibi düzenlemeler gerekiyor. Küresel ticaret için bir zemin hazırlamak üzere resmi bir küresel karbon ücreti belirlenmesi eşit derecede önemli. Bu bölgesel karbon fiyatlama planlarıyla başlamalı, ancak karbon sınır vergilerinin ötesine geçmelidir. Sadece ulusal bir tedbir olarak değil, aynı zamanda karbon yoğun üretimi gelişen piyasalara taşeron olarak sağlayacak çokuluslu şirketlerin stratejilerini kapsaması için çok önemlidir.

Karbon vergileri

Avrupa Birliği bu yaz Çin’e yönelik karbon vergisi tehdidini gündeme getirdi. Bu Xi’nin açıklamasını yapmasına yardımcı olmuş olabilir. Piyasa büyüklüğüne göre, Avrupa Birliği düzenleyici bir süper güçtür. Amerika Birleşik Devletleri de olabilirdi. Fakat artan bir biçimde küresel ticaretin en dinamik ekseni Batı ile olan değil, büyük ve hızla gelişen yükselen pazarlar arasında gerçekleşiyor. Bir karbon fiyatlama mekanizması geliştiren Çin, düşük maliyetli gelişmekte olan pazarlardan ithalat için dev bir pazar olarak karbon sınırı vergilerini uygulamak isteyebilir. Avrupa Birliği, Amerika Birleşik Devletleri ve Çin tarafından kabul edildiği takdirde karbon vergileri, dünya genelindeki enerji tercihlerinde büyük bir baskı uygulayabilir. Kömür, petrol ve doğalgaz yerine güneş ve rüzgar enerjisini kullanan ihracatçı ülkeler için büyük bir avantaj olur ve para da bunu mutlaka takip eder.

Ve fiyatlara ve kısa vadeli marjlara dönük dar bir odaklanma, iş başındaki güçleri azımsayabilir.  Pekin’deki komünist rejim gibi Batı’daki “büyük paranın” stratejik bir bakışa açısına sahip olmaya başladığına dair işaretler var. Xi’nin Birleşmiş Milletler’deki konuşmasından önceki hafta, 47 trilyon dolarlık varlıklı küresel yatırımcıları temsil eden bir lobi olan Climate Action 100 Plus grubu, küresel sera gazı emisyonlarının yaklaşık yüzde 80’inden sorumlu en büyük şirketlerin 161’nin, net sıfır karbon salımına doğru ilerlemeleri ile değerlendirileceğini duyurdu.

Şi’nin açıklamasında olduğu gibi, bu açıklamada da bir yeşil yıkama unsuru
olduğuna hiç şüphe yok. Fakat BlackRock ve Pimco gibi dev varlık yöneticilerinin, sermaye birikiminin istikrarının uzun vadede istikrarlı bir çevre zarfının korunmasına bağlı olduğunu kabul ettiği şeklinde de okunabilir. Xi rejiminde olduğu gibi Batı sermayesi için de bu riskler hem siyasi hem de fizikseldir. Gelecekteki iklim krizlerinde, iklim istikrarını pervasızca tehlikeye attığı görülen firmalar aniden faaliyet ruhsatlarını kaybetme riskiyle karşılaşabilirler. Havayollarının 2020 yılındaki tecrübesi, muhtemel bir çevre krizine verilecek toplumsal yanıtın, bir sektörün tamamını nasıl tehlikeye atabileceğini göstermiştir.

Protestocular, 29 Nisan 2017’de Başkan Donald Trump’ın çevre politikalarını protesto etmek için Halkın İklim Hareketi sloganıyla, Washington’da, Beyaz Saray’a yürüyorlar. Fotoğraf: Astrid Riecken. 

Bu nedenle Çin ve Avrupa Birliği’nin iklim taahhütleriyle dünyanın kritik bir
kitleye ulaştığını ummak cazip geliyor. Teknolojik değişim, düzenleyici yönetim, fiyat teşvikleri ve yatırımcı baskısı karbonsuzlaştırmaya yol açacak. Ama bu güçlere tek başına güvenmek naifliktir.

Yaşamımızı düzenleyen fosil yakıt sistemleri sadece teknoloji ve karla bağlantılı değil. Karbonsuzlaştırma, ilk olarak fosil yakıt ekonomisinin inşası gibi uluslararası güç ve jeopolitik mevzuları kapsamaktadır. Yenilenebilir enerjinin 1970’lerin düşü olan; nihayetinde yeni bir “yumuşak” adem-i merkeziyetçi enerji ve buna uygun siyaset dönemini başlatabileceğini düşünenler var. Ancak bu beklenmedik vizyon, bir hedef olarak kalsa bile, o hedefe ulaşmak için bir güç eylemi yani fosil enerjinin burçlarının sökülmesini gerektirir. Kolayca yol vermeyeceklerdir. Yakın bir zamanda Jason Bordoff’un işaret ettiği üzere karbonsuzlaştırma jeopolitiği karmaşıktır ve doğrusal değildir. Ve Amerika Birleşik Devletleri’nin devreye girdiği yer tam da burasıdır.

ABD olmadan olur mu? 

Karbonsuzlaştırma gündemini Çin ve Avrupa Birliği belirliyor. Ancak hiçbiri ABD’nin jeopolitiğine erişemiyor. ABD’nin ilerici bir politika hamlesi, Hindistan, Latin Amerika, Kanada ve Japonya’da karbondan arındırma davası açmayı kolaylaştıracaktır. Birleşik Devletler’in tutumundaki bir değişiklik Avustralya ve Brezilya’daki muhafazakar hükümetlerin katılmaktan memnun oldukları Trump’ın iklim inkarcısı çizgisini tersine çevirebilir. Bu, geriden liderlik etmenin oksimoron olmadığı bir durumdur.

Amerika Birleşik Devletleri’nin fosil yakıt üreticileri bakımından eşsiz bir konumu vardır. ABD, 20. yüzyıldaki fosil enerji sisteminin hem mimarı hem de çapasıydı. Amerikalı ilericiler Yeşil Yeni Düzeni ve İkinci Dünya Savaşı’nda “demokrasi cephanesinin” başarılarını sevgiyle andıklarında, bunların petrol ve kömür sanayilerinin zaferleri olduğunu unutmamalıyız. Ortadoğu’daki petrol imparatorluğu, – petrol şirketlerinin, Amerikan ulusal güvenlik aygıtının ve yerel rejimlerin rabıtası – ilk kez yaratıcı Amerikan devlet idaresinin ve yüzyılın ortalarındaki devlet aktivizminin altın çağında kuruldu.  Amerika’nın hem Batı Avrupa’daki, hem de Uzak Asya’daki ittifakları bu Ortadoğu enerji platformunun üzerine inşa edildi. 

Gençler, 29 Kasım 2019’da Yeni Delhi’de iklim değişikliğine karşı eylem çağrısı yapan bir gösteriye katılıyor. Fotoğraf: Para Sharma.

1973 Krizi bu sistemin sorgulanmasına yol açtı. 1970’lerde Amerikan hükümeti iklim değişikliği ve yenilenebilir enerjideki erken çalışmaların sponsoru haline geldi. Ancak sonunda Victor McFarland’ın yenilikçi Oil Powers adlı çalışmasında bizlere gösterdiği gibi, Amerika Birleşik Devletleri tercihini, Batı’nın petrol arzını koruma taahhüdünü açık hale getiren Carter Doktrini ve Suudi Arabistan’dan yana kullandı. Bu durum on yıllardır süren Ortadoğu’daki derin ve askeri angajmanın gidişatını belirlemektedir.  

Şu an Amerika Birleşik Devletleri’nin fosil yakıtlardan sahiden uzaklaşacağı an,  yalnızca ülke içinde yeni bir enerji düzeni anlamına gelmemelidir.

Irak ve Afganistan’daki korkunç derecede masraflı savaşlardan bıkmış olarak, çatırdamanın geniş çaplı ticari uygulamasının Amerika Birleşik Devletleri’ne hem iklim politikasında hem de büyük stratejide bir koz sunduğu görülüyor. Fakat Obama yönetimindeki enerjide bağımsızlık övgüsü, çok kolay bir biçimde Trump yönetiminde enerji hakimiyeti iddiasını dönüştü. ABD fosil yakıt oyunundan çekilmek yerine, bunu pekiştirmeye doğru evrildi. Amerikan yönetimi kendisini Rus doğalgazına bir alternatif olarak LNG – Trump yönetimi tarafından “özgürlük molekülleri” olarak yeniden markalandı – toptancısı gibi konumlandırdı. Son dönem petrol fiyatlarındaki rekabetin gösterdiği gibi, petrolün aşırı pahalılaşması, ABD’nin hakimiyetine hizmet etmiyor aksine Amerikan ekonomisinde yeni kırılganlıkları neden oluyor.

Şu an Amerika Birleşik Devletleri’nin fosil yakıtlardan sahiden uzaklaşacağı an ise,  yalnızca ülke içinde yeni bir enerji düzeni anlamına gelmemelidir. Birleşik Devletler, dünyanın bilinen fosil yakıt rezervlerinin büyük bir bölümünü yer altında tutan küresel bir mutabakatı sağlamlaştırmak için Çin ve Avrupa Birliği ile birlikte çalışmalıdır.

Petrole dayalı küresel ekonomi sona geldi

Elbette fosil yakıtlardan uzaklaşmak tek başına Amerika’nın meselesi değil. Son yarım yüzyılda Avrupa önce Sovyetler Birliği daha sonra da Rusya ile ilişkisini enerji ithalatı üzerine kurdu. (Kuzey Akım 2 boru hattı bu tarihin bir ürünüdür). Japonya ve şimdi de Çin, Körfez ülkelerinin en önemli müşterileridir. Önde gelen OPEC devletlerinin kayda değer rezervleri ve özerkliklerini şiddetle savunuyorlar. Körfez’deki üretim maliyetlerinin düşüklüğü hasebiyle Suudi Arabistan ve Katar gibi devletler güvenle dünyadaki son fosil yakıt tedarikçileri arasında olmayı bekleyebilirler. Sıkışmayı ilk Nijerya ve Venezuela gibi yüksek maliyetli kırılgan
üreticiler hissedecektir. Ama sonunda talep ve arz dengesi değişecek ve asgari
karbon ücretlendirmesi çalışırsa eğer, fiyat savaşları kaçış sağlamayacak. 2040 ile 2060 arasında petrole dayalı küresel ekonominin sonu gelecek.

Bu, devrim niteliğinde bir dönüşüm olacaktır ve Amerika Birleşik Devletleri müdahalesini dikkatlice ayarlamalıdır. Hem Rusya hem de Suudi Arabistan’ın güç kaybetmesine neden olacak bir sürü neden var. Rejim değişikliği vizyonları cezbedici olacaktır. Fakat riskler hususunda net olmalıyız. Yalnızca çıkış yolu olmayan ve oldu bittiyle fosil yakıt üreticileriyle karşı karşıya gelmek direnci artıracak ve kuşatılmış görevlileri kurtuluş için tehlikeli kumar oynamaya teşvik edecektir. Böyle çatışmacı bir yaklaşım bir Yeşil Devrim kadar Yeşil Yeni Düzen görmek istemeyenlere de hitap edebilir.

Ancak zaman çizelgesi bilimin önerdiği kadar acilse, mutlak öncelik karbondan arındırmadır. Bu amaçla mevcut varlıkları ve refahı yeni, düşük karbonlu bir dünyaya dönüştürmenin yollarını aramalıyız. İklim istikrarı projesindeki faydayı genele yaymak en acil önceliktir. Bu Batı’nın Pekin ile en azından hemfikir olduğu bir şeydir.

Makalenin İngilizce orijinali

Özgecil (altruistik) birey ve toplum ve bu topluma doğru toplumsal bir evrim?

Geçen hafta (daha çok kendi-kendime) sorduğum soru, düşünce alanımda canlılığını hiç yitirmedi ve sürekli olarak, can acıtıcı bir biçimde büyüdü. Dolayısıyla okuduğum her şey, hep bu soruya yanıt olabilme olasılığı bakımından değer kazanır hale geldi.

Soru kabaca şöyle düzenlenmişti:

Eğer insan bireylerinin ve toplumlarının en temel davranış biçimleri, sürekli olarak rekabetin ve karşıtlığın ve giderek çatışmacı bir mantıkla güdüleniyorsa; insan toplumları en başından beri sadece bu rekabet ve çatışma motifleriyle besleniyor ve değer dünyalarını kuruyorsa, bunun yokluğunu da bunaltıcı ve dayanılmaz bir sükunet, heyecansız/ yaşanmaya değmez bir dünya olarak imgeliyorsa; o zaman ekolojist bir ütopyanın öngördüğü barış içinde ve çatışmasız, rekabetten çok dayanışmaya ve eşitliğe özenen bir toplumsal işleyiş, nasıl kurulacak?

Eser: Jose Luis Torres

Bu soruyu sadece ekolojist ve yeşil bir gelecek beklentileriyle uyum içinde yaşayan toplum özlemi için değil de genel olarak kapitalizmin ve sermayenin kurallarının otoritesi altında yaşamak istemeyen bütün politik düşünce, sistem ve özlemlerin hepsi için, geçerli olarak kabul edebiliriz:

Savaşmayan, dolayısıyla kaynaklarının hiç birini boşa harcamayan ve daha çok ve derin hazlar veren tüketimlerin peşinde koşmak yerine, sadece yeteri kadar tüketmekle yetinen ve bunu olabildiğince eşitlikçi ve hiyerarşik olmayan bir toplumsal yapıyı ve yaşam biçimini istediği için yapan, insanlardan/ toplumlardan oluşan bir geleceği, tahayyül edemeyecek miyiz?

Biyolojik altruizm, bencil gen

Yalın Gündüz tarafından yazılmış ve Birgün Pazar‘da 11 Kasım pazar günü yayınlanan “‘Eros ve Uygarlık’ın Evrimle Sınavı: Biyolojik Alturizm, Bencil Gen ve Marksizm” adlı makale, başlangıçta anlattığım nedenle bu soruya yanıt arayışı bakımından düşüncenin tam olarak yeniden düzenlenmesini sağlayacak bir çıkış gibi göründü. 

Marcuse’yi, 60’lı yılların sonunda, bütün 68 kuşağı gibi, ben de tanımıştım ve sanıyorum “Eros ve Uygarlık” adlı kitabına da göz atmıştım. “Okumuştum” diyemiyorum, çünkü kitabı okuduğumu hiç anımsamadığım gibi, eğer okumuşsam da, hiçbir şey anlamamış olduğum bugün çok açık ve net bir biçimde görünüyor. Ancak Nusret Hızır, henüz ODTÜ’de ders vermeye başlamadan önce, temmuz ayı boyunca akşamüstleri meraklısına, Marcuse ve onun Marksizm’e bakış ve değerlendirişini,-seminer türü çalışmalarla anlatmıştı ve bu seminerlere katılmıştım. Çok aydınlatıcı olan bu tartışmalardan oldukça kaba-saba bilgiler edinebildiğimi anımsıyorum. Ciddi bir yarar sağlayabilmem oldukça zordu o dönemde. Çünkü bütün gücümüzle, okulun sonbahar açılışına hazırlanıyorduk.

Marcuse, 68 hareketinin içinde önemliydi; ancak Türkiye’de belki kitaplarını okuyup anlayabilecek vaktimiz olmadığı/ çok acelemiz olduğu için, hem de düşüncelerini değerlendirecek bir birikimimiz olmadığından düşünme ve davranış dünyası içinde yerini bulamadı. Marcuse okumak, sanki “batıdaki gençlik hareketine özenmek”ten ibaretmiş gibi algılandı ve oldukça çabuk unutuldu. Oysa şimdi, “Eros ve Uygarlık” kitabındaki “altruizm” ya da altruistik/ özgecil toplum kavramı bile, asıl aradığım, ama bulamamış olduğum kavramın ne olduğunu hemen görmemi sağladı.

Yeniden “Eros ve Uygarlık” kitabına dönemem ve bu yazıyı onu özümsemiş olarak yazmam gerekirdi. Ancak bu hafta sonunu kaçırmayı da göze almadım ve Yalın Gündüz’ün düşündürdüklerini, soru ve yanıt arayışı tazeliğini yitirmeden yazmayı yeğledim…

Gen ve kültürün birlikte evrimleşmesi

Gündüz’deki sorun, yine oldukça kaba bir bicimde, şöyle özetlenebilir: Bencil/ egoist insanların ve bencilliğin/ bencilce elde edilmiş hazların/ doyumların/ kazanımların ve bu tür bir bakış açısının toplumsal olarak egemen olmadığı bir durum gerçekten söz konusu olabilir mi? Altruizm sahibi (özgecil) insan ve insanlık durumu sürekli kaybedecekse ve özgecillerin elindeki her şey bencillerin hırslarıyla alınacak ve bencilce tüketilecek ya da israf/ heba edilecekse, doğa ile doğal kaynaklarla ve iklim dengeleriyle uyumlu bir gezegen ve insanlık hayalinin yolunu tıkayan faktörler nasıl değerlendirilebilir?

Yazının bundan sonrası için çok daha ciddi düzeyde Marksizm, Freud ve Marcuse bilmem gerekiyor. Ancak bu da yeterli değil, daha fazlasına da gereksinim var: Darwin ve Darwincilik/ neo-Darwincilik, Sosyobiyoloji, E. O. Wilson ve biyolojik altruizm, Richard Dawkins ve The Selfish Gene (“Bencil Gen”) ve yine Wilson’ın kullandığı terim olan “Gene-Culture Coevolution” (Gen ve kültürün beraber evrimleşmesi) gibi bilim insanlarını ve terimleri de bilmek lazım.

Bu kulvarda bir “şehirci” olarak, özgüven içinde yürüyemeyeceğim çok açık. Ancak daha çatışmasız ve özel mülkiyetçi sermaye sahiplerinin rekabetin yıkıcılığından ve tüketimin bencil/ kısa erimli sığlığından olabildiğince arınmış bir kentsel yaşamın, gelecekteki olabilirliği/ olasılığı ile ilgili soru hala aklımda ön planda olduğundan, aşırı basitleştirme ve vülgarize etme riskini de göze alarak sürdürmeliyim tartışmayı…

Eğer insan bencil ve kendi çıkarından başka bir şey düşünemeyecek bir yapıya sahipse, evrim kuramına göre en başarılı olanlar, en iyi rekabet edenler olacak. Kendilerini diğerlerine (ve doğaya) göre ne kadar üstün hale getirebiliyorlarsa, o kadar başarılı olacaklar. Ve Darwinci kuram da ancak en başarılı türlerin yaşamasının olası olduğunu gösterdiğine göre, kendisinden önce başkalarını/ başka canlıları (ve cansız doğayı), toplumun diğer bireylerini/ toplumu düşünen “altruistik” (özgecil) insanın evrimde yenik düşmesi kaçınılmaz mı? Ya da toplumların içinde altruistik insanların olması, ancak seyrek ve düşük olasılıklı bir durum mu?

Başka türlü bir yaşamın olanakları

Eğer rekabetçi olmayan ve gerekirse kendi türünün devamı için sert çatışmaları göze almayan (altruistik) bireylerin evrim içinde giderek sönümlenmesi ve başarılı türün kendilerinden daha az güçlü insanlara/ toplumlara ve doğaya karşı gezegeni/ kentleri savaş alanına dönüştürmesi, kapitalizmin yarattığı çevre ve yabancılaşmaya mahkum olmak kaçınılmazsa, başka bir yaşam olanaksız mı?

Bununla birlikte “insanın evrimi sadece genetik ve biyolojik bir evrim mi, yoksa toplumsal- kültürel bir evrim de söz konusu mu?” diye sorulabilir. Sadece genetik bir evrim söz konusuysa, bunun sonunda bencil bireylerden oluşan ve bu toplumda bencilliği sürekli tırmandıran bireyler arasında yaşamak herkes için çok zor olmayacak mı? Herkes için son derece rekabetçi ve gergin çatışmacı bir distopya… (Zaten böyle bir dünyada yaşıyoruz ve bu nedenle Trump’a oy veren 70 milyon Amerikalı var ve bu nedenle yeryüzü ve okyanuslar bir kavga ve savaş alanı gibi ateş ve kan içinde diye de düşünülebilir elbette.)

Yukarıda kısaca adı geçen düşünürler, evrimin sadece bireysel olarak değil, aynı zamanda toplumsal olarak da gerçekleştiği ve bu nedenle birbiriyle daha iyi dayanışmayı sağlayabilen toplumların, evrimde daha başarılı olduklarını savunuyorlar. Böyle düşünüldüğünde rekabet yerine insanlarla dayanışma ve doğayla ilişki bakımımdan özenli ve onu örselemeyen/ zarar vermeyen, (doğaya karşı da altruistik /özgecil olmakta başarılı olan) toplumlar evrimleşmeyi sürdürebilecekler, diğerleri ise giderek sönümlenebilecektir.

Ancak, Dawkins’in “The Selfish Gene (Bencil Gen)” kavramı, bu kadar umutlu olmayı zorlaştırıyor ve egoist/bencil/ çıkarcı bireyin altruistik ve uyum içinde yaşayan bir toplumda evrim içinde, bireycilerin ön plana geçmesine ve daha başarılı olmasına neden olduğunu gösteriyor.

Böyle düşünüldüğünde bile bunca uğraşının ve daha iyi/ daha temiz, barış içinde ve sömürüsüz, uyum içinde yaşayacak bir toplum/ dünya için çaba göstermenin o kadar da umutsuz bir çaba olmayabileceği sonucuna varabiliriz.

Özgün yazı (ve Marcuse’nin Eros ve Uygarlık’ı) bencilliklerden arınmış bir toplumun yaratılmasına doğru evrimleşme için çalışmanın; üretimin, libidonun ve libidinal enerjinin, sanatsal/ kültürel etkinliklere, çabalara, yaratıcılıklara doğru geliştirilecek bir değişimin olasılıklarını ve önemini, çok daha iyi bir biçimde anlattığı için bu konuları genişletmek gerekli olmayacaktır.

Mikro düzeyde olsa bile, paylaşımcı toplumsal sistemlerin ve bu sistemi besleyen bireylerin daha başarılı ve sürdürebilir insan toplulukları yaratması ve sanatsal-kültürel etkinliklerin olağan mekanı kentlerin veya çevrenin gelişmesi zaten açık bir biçimde, bu olasılığın belirdiğini göstermektedir.

[email protected]

Krizler Çağı ve karşılık verebilme yeteneğimiz-2: Yeşil Kamp’ın yaratıcı direnişi

Yeşiller’in yaklaşık on yıl önce başlattığı ve son 4 -5 yıldır Yeşil Düşünce Derneği tarafından yaz mevsimi geleneğine çevrilmiş bir buluşma Yeşil Kamp. Assos sahillerinde, keyifli bir kamp ortamında yapılması; içeriğinin yoğun ve eğlenceli oluşu son yıllarda müdavimlerini de yarattı.

Katılımcılarından biri olarak diyebilirim ki çoğumuz, yılın en iyi zamanlarının ne zaman olacağını önceden bilirdik. Geçtiğimiz yılların içeriklerini de göz önüne alarak kampın gerçek bir sosyal ağ yarattığını, sürekliliğinin de buradan kaynaklandığını söyleyebilirim. 2020’ye geldiğimizde ise Covid-19 pandemisi, kamp hazırlıklarına başlandığı sırada küreselleşti. Karantina koşullarındayken,  1 – 4 Eylül tarihlerinde çevrimiçi ortamda gerçekleştirme kararı alındı ki bu da deniz, kum, güneş, dans ve yan masadan yükselen kahkahaların olmayışı demekti. Daha önce yaşamadığımız çapta bir pandeminin ilk aylarında mücadele ağlarının verebileceği tepkilere dair ilk deneyimlerden biriydi.

Yeşil Düşünce Derneği açısından da çevrimiçi bir yeşil kampın nasıl olabileceği aşamasına adım adım gelindi. Özellikle kampın genel temasının belirlenmesi, onun da içerik ve formatla uyumlu olması açısından önemliydi. Bunun için de dernek gönüllülerine bir çağrı yapıldı. İlk toplantıda gönüllüler, ağırlıklı olarak yaşanan gelişmeleri kriz teması etrafında tartıştı. Bu tartışmalar ışığında kampın iletişimini yürüten Güneş, Ütopyalar, Distopyalar ve Kesişimler: Krizler Çağı başlığını taşıyan kamp görselini bizlerle paylaştı. Aslında çevrimiçi ortamın olanaklarını da merak ediyorduk. Programı tasarlarken fark ettik ki, çevrimiçi ortam moral bozucu olabildiği kadar belli fırsatları da içeriyor.

Bu fırsatın en bariz olumlu halini, kamp programının sonunda Çanakkale ve Kemer-Ulupınar’daki direnişlere aynı anda bağlanarak tecrübe ettik. Çanakkale’deki altın madenciliğine karşı başlatılan ve geçtiğimiz günlerde maden şirketinin çekilmesinde belli ki kritik önemi olan nöbetteki aktivistler ile Kemer’in Ulupınar ilçesinde çift yol çalışması için kesimi söz konusu olan yüzyıllık bir çınar ağacını korumak için ağacın altında buluşmalar düzenleyenler bir araya geldiler. Oturum, eylemlere nasıl ve neden başladıklarını; ayrıca seslerini duyurmak için yaptıkları yaratıcı eylemlerin kendileri için nasıl bir deneyim olduğunu ve genel anlamda ne ifade ettiğini konuştular.

Görünen o ki, bizi eyleme geçiren ve benzer ifadeleri kullanan insanlarla karşılaşmamızın motivasyonları halen oldukça ortak.  Gözlerimizin önünde gerçekleşen yıkımlara karşı dur diyebilmek için yapabileceğimiz her şey ile o ağacın altında buluşuyoruz. Burada kalabalık olmaktan ziyade, yıkımı görmek ve ona karşılık verebilmenin önemi vurgulanıyor.

Yaratıcı direniş

Dünyanın öbür ucunda benzer bir durum ya da eylemden bahseden yazarlarla aynı sayfada olmanın kıymetli olduğunu düşünüyorum. Donna Harraway de, bahsettiği karşılık verebilme yeteneğinin bulunduğumuz topluluklardaki diyalog ortamından çıkan ortak yönelimden, henüz olmayan; ancak her an olabilecek cezbedici tahayyüllerden oluştuğunu söylüyor.  

Ekolojinin varsayımlarından biri, çeşitliliğin yaşam alanlarının direncini arttırdığını söyler. Özellikle yok olma tehlikesi altında türler yine insanlar tarafından kontrol edilen bir dengede devam edebiliyorlar yaşamaya. Bu yüzden, insanların da hem kendileri arasında hem de insan – dışı varlıklarla birlikte yaşamaya dair farklı karşılık verebilme olanakları geliştirmeleri gerekiyor olabilir.

Birbiriyle ve doğayla ilişki

Kampın ilk gününde gerçekleştirilen Kesişimsellik panelinde farklı meseleleriyle bir araya gelen aktivistlerin,  en azından birbirlerine karşı benzer bir niyet ile yaklaştıklarını, birbirlerini duyma ihtiyaçlarını görebilmek zor değildi. Bu panel, bir iklim aktivisti olarak da kendi adıma düşündürücüydü açıkçası. Müslüman kadınların, beyaz yakaların, işçilerin, iklim aktivistlerinin ayrı ayrı, birbirleriyle ilişkilerini anlatarak doğa ile olan ilişkilerini de kurguladıklarını; önlem alma, yapmama, durma halinin hepimizin ihtiyacı olabileceğini hatta direnişin de bir parçası olabileceğini fark ettim.

Kampın ana gövdesini oluşturan diğer oturumlarda Tanıl Bora ile Muhalefetin Dilini; Ümit Şahin, Sezin Öney ve Murat Özbank ile de pandeminin çoğu kişinin aklına getirdiği Ütopya ve Distopyaların Günümüz Gerçekliğinde Buluşması üzerine tartışmaları takip ettik. Bütün bu oturumların çevrimiçi oluşu, kayıtlarının da her an ulaşılabilir olmasını sağladı.

Kamptan bağımsız olarak ise, aslında belirli oturumlar ve paneller her zaman yapılabilir. Karşılık verebilme yeteneğinden bahsetmek için Yeşil Kamp’la başlamamın bir nedeni de, programın bu ana akışının dışında; ama tartışmalarla paralel ilerleyen bir performans videoları akışının da olması. Hem pandemi sürecinde sanatçıların yeni durumdaki zorluklarına dair ilk tepkilerden biri oluşu, hem de çevrimiçi olanaklara dair fikir vermesi açısından önemsediğimiz bir akıştı. Sanatçılar, pandemi sürecinde yarattıkları içeriklerin, eserlerin sayısız paylaşımını karşılıksız bir şekilde yaptılar.

Yeşil Kamp’ın bu içeriği de buna çevrimiçi ortamda alternatif bir cevap değildi; ancak yapılabilecek pek çok şeyin profesyonel ya da amatör anlamda zemini olduğunu olup olmadığına dair bir denemeydi.  Performans videoları akışına katılan sanatçı ve aktivistlerin sundukları katkılar ve ele aldıkları konularla ilgili konuşabilmek için son gün, Yeşil Kampın Yaratıcı Direnişi söyleşisini gerçekleştirdik.

Söyleşi öncesinde Ceylan Schumacher ile birlikte çalıştığımız, Çamlık videosunu katılımcılarla paylaştık. Kampın belki de en kapalı bu videosunda doğa ile olan ilişkimizde seslerin, müziğin artık üzerinde pek de düşünmediğimiz sade ama kıymetli yerine biraz esrarengiz sesler katarak dikkat çekmek istedik. Ayrıca, videonun amatör ruhunu da belirtmek gerekir. Böyle bir video sonrasında, kampın sanatçı ve aktivistlerinden oluşan bir performans katılımcılarıyla yaratıcı eylemin kendileri için neler ifade ettiğini konuştuk. Bir çeşit çağrı gibiydi kendi adıma.

Nasıl bir normal? 

Katılımcılardan Güneşin Aydemir’in yaratıcılığın bir anlamda yoktan var etmek anlamına gelmesinin yanında doğanın sürekli devinimlerinde bir süreklilikle iç içe olduğu gibi bir kavramsal yaklaşımla sohbet başladı. Ardından katılımcılar kampa yaptıkları katkıların üretim süreçlerinden bahsettiler. Yokoluş İsyanı aktivisti ve sanatçı Eymen Aktel, Ütopyalar ve Distopyaların Günümüz Gerçekliğinde Buluşması paneli öncesi ve sonrasında hazırladığı çizim videolarının tartışma oturumuyla kurduğu bütünlüğüne dair memnuniyetini ifade etti. Aslında böyle bir videonun, kampa farklı biçimlerde katılım gösteren herkes için farklı bir estetik deneyim oluşturduğunu konuştuk. Eymen’in ikinci videosu ise #EvdeKal sürecinde ürettiği, “Olamayız Artık Eskisi Gibi” videosunda kendisinin çizdiği 60 farklı yüz ifadesinden oluşan giysiyle evde geçirdiği anlardan görüntüler içeriyor. Bu performansında sanatçı, nasıl bir normale dönüşeceğini bilmediği bir geleceği düşünmeden karantinada olduğu evinde bir odadan diğerine geçerkenki ruhsal değişimleri göstermek istediğini söyledi.

Programın tiyatro performanslarından K’nın Sesi oyunlarının yazar ve yönetmeni Duygu Dalyanoğlu ise, 10’ar dakikadan oluşan 6 farklı ses tiyatrosu fikrinin dijital bir hikâye anlatıcılığının nasıl mümkün olabileceğine dair deneyim ihtiyacından çıktığını belirtti. Kamp katılımcıları K’nın Sesi’ni Tanıl Bora’nın Muhalefetin Dili oturumundan hemen önce dinleme olanağı buldular. Böylece aslında Yeşil Kampın Yaratıcı Direnişi’nin en sade deneyimini sunmuş olduk. Benzer şekilde Kesişimsellik atölyesi öncesinde bir bölümünü izleyebildiğimiz Tatavla Tiyatro’nun İnsan Çağı oyunu, Güneşin Aydemir’in masal saati ve Gökçe Coşkun’un minik video konseri de program akışına hem kamp havasını hatırlatan hem de yaratıcı direnişe dair farklı fikirler sunan performanslar oldular.

Önümüzdeki yıl bizi nasıl bir yeşil kampın beklediği ise ayrı bir merak konusu. Kamp, çevrimiçi ortamda evrilirken ona katkı sağlayanlarla birlikte konuşmak, bütün bu krizlere verebildiğimiz güçlendirici karşılıkları geliştirmek adına (en azından) devamlılığı kıymetli hatta elzem pratikler. 

Yeşil Kampın videolarına, Yeşil Düşünce Derneği’nin Youtube sayfasından ulaşabilirsiniz.

[Çocuklar için Yeşil Kitaplar] Düşman: Aynadaki aksimizle savaşımız

Kutsal kitaplarda anlatılan, Âdem ve Havva’nın iki oğlundan Kabil’in kardeşi Habil’i öldürmesi hikâyesinin tarihin ilk cinayeti olduğuna, kendi kardeşini öldüren Kabil’in de tarihteki ilk katil olduğuna inanılır. Kabil işlediği bu cinayetle artık büyük bir günahkâr olmuştur. Kabil’in laneti bitmemiş olacak ki; insan tarih boyunca sayısız kez katil oldu. Davide Cali tarafından yazılan, Serge Bloch tarafından resimlenen Düşman: Barış için Bir Kitap adlı eser, insanın kendi kardeşlerine, türdaşlarına karşı işlediği topyekûn cinayetin, savaşın aslında kafalarda yaratılan/yarattırılan öteki imgesinden kaynaklanan trajikomik halini gözler önüne seriyor.

Düşman pek çok dile çevrildi, pek çok ödül kazandı. Çokça okundu. Temelindeki savaş karşıtı duruş ve barış savunusu üzerine çokça yazıldı. Gerek yalın ve gerçekçi anlatımı, gerek devingenlik ve akış hissi veren, gerçeklik duygusunu besleyen resimleriyle Düşman bu ilgiyi fazlasıyla hak eden, benim de severek okuduğum bir kitap… Ama ben Düşman’ı okuduğumda yalnızca insanın insanla savaşını görmedim. Bence anlatılan hikâye, aslında sadece bir insan topluluğunun öteki olarak addettiği diğer insanlarla savaşına değil,  insanın doğayla yenilmeye mahkûm olduğu ‘savaş’ına da referans verecek bir zenginliğe sahip. O yüzden ben bu yazıda Düşman’ı insanın doğayla ‘savaş’ı ve barışmaya mahkûmiyeti üzerinden ele alacağım.

Modernitenin doğa algısı

Gezegenimize barışın değil, savaşın egemen olması, belki de egemen doğa anlatısının bir uzantısıdır. Çocukluktan beri kafamız doğanın bize yabancı, dışsal bir ‘şey’ olduğu üzerinden şekillendiriliyor. Doğayı neredeyse tanımadığımız, bilmediğimiz, elimizin uzanamadığı bir nevi yabancı bir yaratık gibi algılıyoruz. Doğa vahşidir ve merhamet barındırmaz. Büyük balık küçük balığı yer. Doğanın merhameti yoktur. Kim daha güçlüyse o ayakta kalır. Zayıf olan ölür. Doğaya dair böylesi fikirler şüphesiz ki; sürekli diğer hayvanlara yem olma tehlikesi altında yaşayan, her daim tetikte olmak zorunda olan atalarımızın beyninin nasıl çalıştığını açıklıyor. Artık aslanlar, kaplanlar tarafından yenme, bir mamutun ayakları altında ezilme tehlikesinin kalmadığı günümüzde, türümüzün beyni niye halen özünde benzer şekilde çalışıyor? Neden doğaya dair yaygın, egemen algı halen benzeri düşüncelerden besleniyor?

Modernitenin doğa algısı, doğanın insana dışsal ve yabancı olduğu, zapturapt altına alınması gereken bir nevi ‘düşman’ olduğu üzerine kurulu. İnsanın ilerlemesi doğayla savaşına, doğanın gizlerini açığa çıkararak nimetlerini kendi yararına kullanmasına bağlı… İşte tam bu noktada, Düşman kitabı sadece insanın birbiriyle savaşına dair değil, doğayla savaşına dair de bize fikir veriyor.

Hani çukurdaki asker, ‘düşman’ askerini kastederek diyor ya kitapta, “O vahşi bir yaratık. Merhamet nedir bilmez”. Benzer şekilde, doğa da bizim gözümüzde altta kalanın canının çıktığı, yaşamak için sürekli savaşılmak zorunda olunduğu kaotik bir yer. Oysa doğada hayatta kalmak sadece acımasız, daimi bir savaşa bağlı değil. Grubun hasta bireylerine yardım eden, yaralı bireylerini iyileştirmeye çalışan hayvanlardan biliyoruz ki; merhamet ve empatinin de hayatta kalmak ve türün devamlılığını sağlamakta değeri yadsınamaz bir yeri var. Oysa bizler doğayı sadece tatilde gördüğümüz deniz, kum, güneş; büyülendiğimiz güzel bir manzara veya belgesellerde gördüğümüz acımasız, hayatta kalma savaşı olarak algılıyoruz. Doğanın gözümüzde ikili bir karakteri var. Bir yandan büyüleyici güzellikteki ‘doğa harikaları’ demek. Bir yandan da çeşitli salgın hastalıklarla, doğal afetlerle bizi öldürebilecek olan vahşi bir canavar

Davide Cali.

Tevekkeli değil, Düşman kitabının Ginko Tiyatro tarafından oyunlaştırılmış halinin de ismi Canavar mı Yok mu?[1]   Nasıl kitapta anlatıcımız olan asker, düşman askeri hakkında “O gaddar ve merhametsiz… Sebepsiz yere öldürüyor.  Düşman insan değil” diye düşünüyorsa, biz de doğayı bizim dışımızdaki üstünlük kurmamız gereken bir yaratık gibi algılıyoruz. Kitapta savaşın başında askerlere dağıtılan el kitabında düşman için “o bizi öldürmeden bizim onu öldürmemiz gerektiğinin” dikte edilmesi gibi, insan doğanın güçlerini hâkimiyet altına alamazsa yok olacağı korkusuyla yaşadı yüzyıllardır.  Oysa insan da doğanın içinde, doğa da insanın içinde…

Tüm canlılar, hepimiz, dünyadaki varlığımızı, eninde sonunda, dünyadaki canlı yaşamı başlatan bir yıldız patlamasına borçluyuz.[2],[3] Kitapta düşmana dağıtılan el kitabında kendi fotoğrafını gören askerin, düşman saydığının kendiyle aynadaki yansıması kadar aynı olduğunu anlaması gibi, doğanın tüm unsurları da bize aynadaki birer imgemiz kadar benzemekte… Hâlbuki bizler Düşman’da iki askerin de evlerinden uzakta bir çukura sığınmak zorunda olmaları gibi, kendi dışımızdaki diğer hayvanları evlerinden, yuvalarından uzaklara sürdük. Ormanları yok ettik, nehirleri kuruttuk. Kitaptaki askerin öteki askere gönderdiği savaşa bir son verme mesajı gibi, belki de doğa da bize bu Covid-19 salgınında kendisiyle beyhude savaşımızı bırakmamız gerektiği mesajını yolladı. Acaba kitabın kahramanı asker gibi bizler de bir aydınlanma yaşayıp bu mesajı doğru okuyacak mıyız?

*

Künye

Yazan: Davide Cali

Resimleyen: Serge Bloch

Çeviren: Ceylan Ekin Işık

Yayınevi: Ginko Çocuk (Uluslararası Af Örgütü Türkiye Şubesi’nin katkılarıyla)

Yayın Tarihi: 2018

[1] http://www.tiyatrodergisi.com.tr/ginko-tiyatrodan-cocuklara-bir-tutam-soru-canavar-mi-yok-mu/

[2] Çağrı Mert Bakırcı, “Süpernova Nedir? Uzaydaki En Şiddetli Patlamalara Yönelik Temel Bilgiler”, Evrim Ağacı, https://evrimagaci.org/supernova-nedir-4244#

[3] Zafer Emecan, “Bir Süpernova Patlaması Nasıl Oluşur?”, Kozmik Anafor, https://www.kozmikanafor.com/bir-supernova-patlamasi-nasil-olusur/

10. Pembe Hayat KuirFest için başvurular devam ediyor

Pembe Hayat KuirFest, koronavirüs pandemisi nedeniyle 10’uncu yılını 2021 Eylül’ünde Ankara ve İstanbul’da gerçekleştirecek.

Festival düzenleyicileri, dünyanın her yerinden LGBTİ+ yapımların eklendiği programda yer alan filmleri, bu sene de Türkiye ve birçok ülkeye taşımayı hedefleyen Pembe Hayat KuirFest’in programında sürpriz konuk ve seçkilerin yer alacağını bildirdi. 

FilmFreeway üzerinden yapılacak başvurular için son tarih 15 Haziran 2021

Festivale başvuru için koşullar ise şu şekilde:  

  • LGBTİ+ temalı filmler ve/veya kuir yapımlar festivale başvurabilir.
  • İlk gösterimini Ekim 2019’dan önce yapmış filmler kabul edilmeyecektir.
  • Festival’in seçeceği filmlerin yüksek çözünürlüklü indirilebilir gösterim kopyalarına sahip olmaları gerekmektedir.
  • Orijinal dili İngilizce olmayan filmlerin kopyaları İngilizce altyazılı olmalıdır. Orjinal dili İngilizce olan filmlerin diyalog listesi göndermesi gerekmektedir.
  • Seçilen filmlerin tüm tanıtım materyalleri 1 Temmuz 2021 tarihine kadar [email protected] adresine gönderilmelidir. Sağlanan materyallerdeki eksik ya da hatalı bilgilerin sorumluluğu festivale ait değildir.
  • Katalogda yayınlanacak yazılar festivalin inisiyatifindedir.
  • Festival programına kabul edilen filmlerden en fazla 3 dakikalık görüntü, hem filmin hem festivalin tanıtımı için ulusal ya da uluslararası medyada gösterilmek üzere kullanılabilir.
  • Festival, hem seçilen filmin hem de bütün programın tanıtımını yapmak üzere kendi web sitesinde ve sosyal medya kanallarında görselleri kullanma hakkına sahiptir.
  • Festival yönetimi seçilen filmlerin gösterim programına karar veren tek yetkilidir.
  • Filmin festivalden geri çekilebilmesi için son tarih 01 Ağustos 2021’dir.