Hafta SonuKöşe YazılarıManşetYazarlar

Kırmızı Başlıklı Kız hikayesi ve Marmaray Projesi

Önceki yazımda Marmaray Projesi’nin şehirselleştirilmediğini söylemiştim. Merkeziyetçi bir yönetim mantığı ile şekillendiğini, yereldeki önceliklerle ilişkilendirilmediği anlamında. Bu nedenle projenin kötü tasarlandığını, yönetildiğini düşündüğümü de söyledim.

İstanbul‘da, dış kaynakla da olsa, kamu eliyle gerçekleştirilen ve yönetilen bu son proje merkezi yönetim ile yerel yönetimin işbirliği yapması için bulunmaz bir fırsattı. Eğer bu deneyimi üretme fırsatı yaratılsaydı, büyük ihtimalle arkasından gelen kamusal alandaki imtiyazlar tanınarak geliştirilen projeler furyası, finansman ve özelleştirme modeli kurumsallaşmayacak, merkezi yönetimin şehre müdahale biçimi çığrından çıkmayacaktı. İçinde İstanbul Büyükşehir Belediyesi‘nin de olduğu misyon odaklı bir organlaşmaya ihtiyaç duyulacaktı. 

Daraltılmış seçenekler

Bu yazıda göstermeye çalışacağım ise kamusal alanın daralmasına yönelik işaretlerin ortaya çıkışı. Örneğin Boğaz geçişlerinin, ulaşım politikaların şunun gibi tercihlere indirgenmesi: “Lastik tekerlekli mi, yoksa raylı sistemli bir Boğaziçi geçişi mi?”

Bu proje (ya da bütün projeler) gibi çok boyutlu şehirsel müdahaleler eğer çok öncelikli ve çok aktörlü bir misyon odaklı yapılar ile yönetilseydi farklı öncelikler dikkate alınacaktı. Bugün belki hatırlanmıyor olabilir ancak bir başka yazının konusu olacak bir gelişme, bu yapının oluşturulması ihtiyacını duyan sivil toplum girişimi, İstanbul’un Avrupa Kültür Başkenti adaylığı tam da bu amaçla gerçekleştirilmişti. Ancak bu girişimin bu yerel politikalarla ilgili dönüştürücü potansiyeli merkezi yönetim tarafından fark edilerek, denetim altına alındı. Dünya Mirası Alanları, kültürel mirasın yönetimi ve korunması, şehrin katılımcı yöntemlerle planlaması, yaratıcı enerjinin seferber edilmesi, şehirselleştirilmiş ulaşım kararları, metro sistemi ile entegrasyonu gibi konular yönetim modelinde köklü bir dönüşüme işaret ediyordu. Buna karşılık, merkeziyetçilik ve projenin politik temsilindeki problemler baskın geldi. Şehirselleştirilmiş bir organlaşma engellendi.

Bu son kamu projesi ve Avrupa Kültür Başkenti girişimi, şehir arkeolojisinden ulaşım kararlarının planlanmasına, transfer merkezlerinin projelendirilmesinden şehrin kamusal alanlarının yönetimine kadar İstanbul’un canlandırılması, yaratıcı enerjinin harekete geçirilmesi için çok önemli bir fırsattı. Bu tür projelerin çok yönlü şehircilik deneyimleri olduğunu anlamak için yalnızca şehrin gelecekte ana transfer merkezi olacağı düşünülen Yenikapı‘ya bakmak bile yeter.

Demiryolu değil, metro hattı omurgası

Her ne kadar merkezi yönetim onu Avrupa ile Asya‘yı birleştirecek ve geçmişteki gibi banliyö sistemini de içine alacak bildiğimiz anlamda bir demiryolu projesi olarak adlandırmış olsa da, Marmaray Projesi metropoliten bir toplu ulaşım sisteminin omurgasını oluşturacak, şehrin doğusu ile batısını birleştirecek bir “metro hattı” olarak gerçekleşti. Yazımda şehir ölçeğinden bakıldığında Marmaray Projesi’nin “yanlış yere inşa edilmiş bir metro hattı omurgası” olduğunu söylemiştim. Bu omurganın şehrin 19. yüzyıldaki toplu taşıma sistemi, vapur ve demiryolu hattı ile oluşmuş yerleşim morfolojisini altüst edecek şekilde, kıyıdan geçirilmesi, maliyetinin çok üstünde bir bedel getirecek bir karardı.

Eğer bir benzetme yaparsak, bir balığın omurgasının alttaki yüzgeçlerine yakın yerleştirilmesi gibi bir tuhaflıktı. Bu hattın güzergah seçimi hem ulaşım aktarma masraflarını, hem de şehirsel düzen üzerindeki dikey akışların güçlendirilmesi ile iki misli artıracak bir tercihti. Güzergah tercihinde bakanlık kamulaştırma maliyetlerinin rol oynadığını söyledi. Ancak bu iş bu kadar basit değil.

Merkezi yönetimin şehrin yerleşim ve ulaşım yapısının dönüşümünde nasıl bir rol oynadığını anlamak için yakın tarihe bakmanın yararlı olacağını düşünüyorum.

3. Köprü mü, Marmaray mı, lastik tekerlekli geçiş mi, raylı sistemli geçiş mi? 

3. Köprü‘nün ihalesini yapma girişimi İstanbul’da düzenlenen Birleşmiş Milletler İnsan Yerleşimleri Zirvesi‘nin hemen ertesinde gerçekleşti. Arnavutköy-Kandilli (1. ve 2. köprüler) arasında yapımı planlanan 3. Boğaz Köprüsü’nün ihalesi 1997 yılında koalisyonun Bayındırlık ve İskan Bakanı Yaşar Topçu tarafından kamuoyuna açıklandı. Topçu bir yıl içinde iki defa ihaleyi gerçekleştirme girişiminde bulundu.

Ancak bu tarihte hiç beklenmedik bir başka şey oldu: Bu girişim o tarihe kadar hiç görülmemiş bir dirençle karşılaştı. Sivil toplum kuruluşları, medya, İBB bir araya gelerek bu girişimi püskürttü. Basın itirazları birinci sayfadan veriyor, toplantılar Büyükşehir Belediye Meclisi’nde düzenleniyordu. Bu işbirliğinde hiç şüphesiz Birleşmiş Milletler Zirvesi öncesinde örgütlenen sivil toplum girişimi önemli bir rol oynadı.

Ancak küçük bir ayrıntıdan da söz etmek iyi olur. O da profesyonel kapasitelerin kullanılması. Bakanlık projenin görsellerini (imajlarını) hazırlama işini Park Oteli mücadelesinde yer alan Yılmaz Zenger’e vermişti, o tarihlerde bu işlerde uzmanlaşmış bir kişi olarak. Zenger önceden projeyi alıp, bakanlığın istediği imajları hazırlamıştı. Ancak Zenger bir aktivist olduğu için hazırladığı imajları İnsan Yerleşimleri Derneği‘ne iletti. Böylece sivil toplum alanında ağ oluşturan, mahalli katılımı sağlamak için çalışan bu dernek gönüllüleri daha bakanlık ihale girişiminde bulunmadan semt toplantıları yapmaya, 3. Köprü’nün bakanlık için hazırlanmış imajlarını ve onun teknik altyapısını kullanarak yerel kamuoyunu bilgilendirmeye başladı.

Topçu bu nedenle tam iki defa “ihaleye çıkıyoruz, bu köprü mutlaka yapılacak” demesine ve tarih vermesine rağmen başarılı olamadı. Köprünün ayaklarının basacağı Arnavutköy’de yerel halkın örgütlenmesi yanında medya tartışmalara geniş yer ayırdı. Protestolar birinci sayfalarda yer aldı, tam sayfa röportajlar yayınlandı. (Dedikodulardan bir tanesi de o tarihte büyük bir medya patronunun villasının köprü için istimlak edilecek yerde olmasıydı!) Topçu hiç şüphesiz ne olduğunu tam anlayamamıştı. Bu direnişin nasıl olup da ihale süreci bile başlamadan ortaya çıktığına, sivil muhalefetin nasıl olup da kendisini bastırdığına bir türlü akıl erdirememişti. Bu yüzden ikide bir çıkıp “ihaleye çıkıyoruz” dedikçe muazzam bir karşı çıkış bombardımanına maruz kaldı. Şaşkınlık içinde merkezi yönetimin tipik tepeden inmeci söylemlerine sarıldı.

Buna karşılık 3. Köprü muhalefetinin iki önemli ortağı olduğunu da hatırlatmak gerekli: Birincisi dönemin Büyükşehir Belediye Başkanı Tayyip Erdoğan. Açıklamalarında “3. Köprü cinayettir” demekteydi. Daha sonra, onun talimatları doğrultusunda Ali Müfit Gürtuna bu sivil girişimle ilişkiyi sürdürdü, hatta protestolara bizzat katıldı. 3. Köprü muhalefetine de Büyükşehir Meclisi toplantı salonu tahsis edildi. Bu işbirliği iktidarı şaşırttı.

Diğeri, Bayındırlık ve İskan Bakanlığı’nın dönemin koalisyon hükümetindeki ortağı, Ulaştırma Bakanlığı‘ydı.  Bu ortak beklendiği gibi açık olarak ortaya çıkmadı, gizli bir işbirliği önerdi. Bizzat müsteşar, Ulaştırma Bakanı’nın bilgisi dahilinde Büyükşehir Meclis Salonu’ndaki toplantılara katıldı ve 3. Köprü’ye karşı Marmaray Projesi’nin savunulmasını istedi. STK’lar böylece iktidar içindeki gizli rekabetten yararlandı. 

Müsteşarın söylediğine göre Marmaray yaklaşık bir çeyrek asır öncesine giden bir raylı sistem projesiydi ve köprüler ve otoyollar ile şehrin iki yakasını birleştirme girişimlerine karşı kalıcı bir alternatifti. “Eğer bu proje hayal olmaktan çıkarsa, 3. Köprü’nün gerçekleştirilmesi asla mümkün olmayacaktı.” Çünkü bu raylı sistemle Boğaz’ı su altından birleştirecek olan proje, bir değil, tam dokuz köprü kadar yolcu geçişi sağlayacaktı. Ulaştırma Bakanlığı Birleşmiş Milletler Zirvesi’nden beri bu sivil girişimin kamuoyunda çok prestijli bir yere sahip olduğunun ve gücünün farkındaydı ve onlarla işbirliği yapmayı tercih etmişti. Bu işbirliği teklifine zannedersem daha çok meslek kuruluşları cephesinden olumlu bakıldı. Marmaray’ın ulaşım açısından daha etkin olacağı bir şekilde yapılandırılması, güzergah seçimi, şehir yönetiminin ulaşım kararları gölgede kaldı. Marmaray Projesi’nin Tarihi Yarımada‘daki ve şehrin Anadolu yakasındaki kültürel mirasa vereceği zararlar fazla sorgulanmadı. Raylı sistem her zaman savunulan bir tercihti ve dolayısı ile Ulaştırma Bakanlığı ile işbirliği yapılması 3. Köprü’ye karşı verilecek mücadele için uygun görüldü.

Ancak Marmaray şehirde dış finansmanla gerçekleştirilen son kamu projesi oldu. Bundan sonra artık yatırım-finans çevreleri devlet garantili ancak hiç bir planda yer almayan kendi projelerini onaylatarak devreye girdiler. Marmaray Projesi de 3. Köprü’ye güçlü rakip gibiydi ama hemen yanı başında bir araç tüneli açılması bu meydan okumanın kağıt üzerinde kaldığını gösterdi.

Bugün Haydarpaşa ve Sirkeci garlarının ve çevrelerindeki değerli alanların gelecekte nasıl işlevlendirileceğini bilmiyoruz. Şehirlerin bu seksiyonlaşmış merkeziyetçi yapılarla temsil edilemediğini, planlanamadığını biliyoruz. Ama bilmiyormuş gibi yapmaya devam ediyoruz.

Yalnızca biz değil, bu kararları verenler de bilmiyorlar. Akla yalnızca özelleştirmek ve arkadaki kutsal bagajlarını korumak için pay almak ve teslim olmaktan başka bir şey gelmiyor. Kamusal alanlar imtiyaz sahipleri tarafından işgal edilebilecek bir boşluğa dönüşmüş durumda. Şehirle ilgili imar kararlarını, projeleri imtiyaz sahipleri geliştiriyor. 

Karşımızda hala bir kamu var zannediyoruz, oysa yok. Onun yerinde başkaları var. Yani çok iyi bildiğimiz “Kırmızı Başlıklı Kız” hikayesi…

Kategori: Hafta Sonu

ManşetKöşe YazılarıYazarlar

Haydarpaşa Garı tartışması: Fragmante olmuş kamunun distopik imgeleri

Marmaray projesinin başlatıldığı tarihten beri Haydarpaşa ve Sirkeci garlarının nasıl kullanılacağı bir muamma.

Gerçekleştiği dönemin koşullarına göre şehrin kıyıda gerçekleşen 19. yüzyıldan kalma endüstriyel ulaşım topografyası ile Marmaray istasyonlarının altüst ettiği  şehrin bu iki önemli simge yapısı işlevsiz kalmış durumda.

Kıyı hattını takip eden bütün endüstriyel miras topografyası, istasyonları, istasyon çevresindeki çarşı düzenleri, köprüleri, peronları, sundurmaları, taş örgülü istinat duvarları, geçiş kanyonları … şehrin modernleşme tarihinin en değerli kültür varlıkları, ne varsa hepsi imha edildi. “Yüzyılın Projesi” adı verilen tüp geçiş, çevresini distopik bir şehirsel peyzaja dönüştürdü. Şimdi geriye kalan bu anıt yapıların nasıl işlevlendirileceği tartışılıyor.

“Tartışılıyor” demek de doğru değil. İktidarın niyeti şehrin en değerli yerlerini, İstanbul Limanı’nı özelleştirmek. Gar binalarını da otel yapmak, içlerine de hatıraları niyetine belki birer müzecik sıkıştırmak. Yönetimin bugün bir taraftan tarihi yapıları korumaktan söz ederken şehirdeki modernleşme ve endüstri tarihinin bu önemli “kültürel payzajı”nı yok etmesi, vinçleri ve konveyör sistemini hurdacılara vermesi, tarihi mendirekleri yat limanı için değerlendirme girişimi şaşırtıcı değil. Diğer yaptıkları, amaçları ile gayet tutarlı.

Bu tarihi yapıların çevresinde yer alan öyle büyük bir rant pastası var ki, burası merkezi yönetimin ve onun imtiyazlı yatırımcılarının ağzını sulandırmakta. Osmanlı dönemine, 2. Abdülhamit’e güya sahip çıkan bugünkü iktidarın onun bu mirasını ayaklar altına alıp çiğnemeye kalkışması önemli bir çelişki. Ancak olay bunlarla sınırlı değil. Şehrin kamusal alanlarında yaşanan yönetim çelişkileri şu anda ülkeyi kasıp kavuran kamusallık krizinin de bir göstergesi.   

Metropoliten ulaşım sisteminin yanlış yere inşa edilmiş omurgası

Peki bu noktaya nasıl geldik? Marmaray Projesi bugün gerçekleşmiş olduğu haliyle metro sisteminin ana omurgası olarak tasarlanmış ve uygun bir güzergahta planlanmış olsaydı hem çok daha verimli çalışacaktı, hem de mevcut sistem güncellenerek hizmet vermeye devam edecekti. Ayrıca neredeyse on yıllık bir mağduriyet yaşanmayacaktı banliyö trenlerinde. Nitekim Büyükşehir Belediyesi daha Marmaray Projesi tamamlanmadan E-5 hattında bir metro hattı inşa etti.

Marmaray Projesi başlamadan önce de bir problem yok muydu? Elbette ki vardı. Tarihi Haydarpaşa Garı’nın üst katları berbat bir haldeydi. Tarihi anıt yapı çok kötü yönetiliyordu, çatı katları kuş pisliğinden geçilmiyordu. Güya bina içini ve cepheleri aydınlatmak için sonradan konmuş elektrik tesisatları olmayacak yerlerde yapılmış eklerle yangın çıkarmaya hazır bekliyordu. Binanın iç düzenine hiç bir mimari fikir içermeyen müdahaleler yapılmıştı v.s.

Hiç şüphesiz ki bu anıt yapı inşa edildiği tarihte Almanya‘nın emperyalist hayallerinin bir simgesiydi. Hem de İmparatorluk içinde kızışan bir rekabetin, Duyunu Umumiye tarafından temsil edilen Fransız-İngiliz işbirliğine karşı güçlenmekte olan Almanya ile ilişkilerin, başkenti Hicaz ile birleştiren muazzam bir yatırımın finansmanın sağlayan Şark Demiryolları Şirketi‘nin de bir sembolüydü. İmparatorluğun, yeni müttefikinin Anadolu ve bu yeni coğrafya ile ilişkisinin… Ona şehrin yalnızca kısa erimli banliyö trenlerinin bir başlangıç noktası muamelesi yapmak herhalde pek uygun düşmez.

 Gar tartışmasının tartışılmayan nedenleri

Bu başka bir şehirde olsa uzmanlar daha başlangıçta merkezi yönetimin karar alma biçimine, şehirselleştirilmemiş proje geliştirme yöntemine itiraz edip, kıyameti koparırlar. Çünkü, mesele yalnızca rant projesi deyip geçiştirilecek tekil bir olay değil. Birbirine rakip hale gelmiş, seksiyonlaşmış, bürokratik bir mantığı yeniden üreten bir kamu işleyişi ve bu işleyişin yarattığı boşluğu imtiyazlı piyasa aktörleri ile doldurulması. Karşımızda hala bir kamu varmış gibi davranıyoruz, oysa kamu dediğimiz şey çoktan özel çıkarlar, imtiyazcı aktörler tarafından ele geçirilmiş durumda.

İstanbul’da şartlanmışlıkla “Marmaray bir raylı sistemdir, onu kayıtsız şartsız savunmalıyız” diyenlerin seslerinin alternatifleri, başka tür arayışları (ya da eleştirileri) bastırdığını düşünüyorum.

Bunun en önemli göstergesi de Marmaray Projesi’nin “Asya ile Avrupa’yı, Boğaziçi’nin altından bağlayacak bir raylı tüp geçiş projesi” olarak sunulması. Belki de sorun bu noktadan başlıyor: Artık banliyö falan kalmadığına göre Marmaray Projesi bir demiryolu projesi olmaktan çok şehirselleşmemiş bir metro projesi olarak görülmeli. Aynı zamanda da kendi varlığını şehirde yeniden üretmeye çalışan merkeziyetçi bir yönetim anlayışının müstesna bir sembolü. Metropoliten ulaşım sisteminin yanlış yere inşa edilmiş ana omurgası. Tren yolculukları ve yük taşımacılığı ile karıştırılması onun bu işlevini ikinci plana itmeye yetmez. Ayrıca aynı şekilde de işlevlendirilse de deniz kıyısında inşa edilmesinin mantığı başka ne olabilir? Böyle bir metropoliten ulaşım sisteminin içine hızlı trenleri, konteyner taşımacılığını sokmanın da faydasından çok zararı olabilir. 

Bir kaç gözlemle  devam edeyim:

Köprülerin neredeyse on katı yolcu taşıyabilecek bu hattın, metro sisteminin omurgasının bir “metrobüs sistemi” gibi çalıştığını söylemek yanlış olmaz. Diğer ağlar ile, iki yaka arasında şehrin ana ulaşım ihtiyacının gerçekleştiği güzergah ile ilişkisi dolaylı. Başlangıçta Yenikapı Transfer Merkezi’nde tasarlanan ilk istasyon yapısı ile şehrin iki önemli metro hattının birleştiği istasyon yapısı arasında yarım kilometre bir mesafe bulunmaktaydı. Yer değişikliği yapıldığında bile bu ikisi arasında bir kapı, bir geçiş dahi bulunmamaktaydı. Ancak itirazlar ve proje yönetiminde bir değişiklik gerçekleştikten sonra bu ilişki kurulabildi. Beş sene süren arkeolojik kazılar bu projenin en azından bu bölgedeki sorunlarını çözmek için bir fırsattı. Ama bu fırsatın da iyi değerlendirildiği söylenemez.

Marmaray Projesi bir raylı sistem olduğu için zannedersem itiraz görmedi. Bu sayede lastik tekerlekli araç tüneli de yapılabilir kılındı. Çok kurnazca hazırlanmış bir algı yönetimi operasyonu ile, medyada yer alan Marmaray Projesi haberlerine içinden araçların geçtiği imajlar monte edildi. Böylece Marmaray ile Avrasya Tüneli adı verilen Boğaz su altı geçişleri birbirine karıştırıldı. (Bir küçük not: Bu konularda duyarlı olan kişilerin dahi bu ikisini karıştırdıklarına şaşkınlıkla tanık oldum.)

Bugün yaşanan krizde bence bir yönetimsellik sorunu, merkezi yönetimin kararlarını şehirselleştirememesi yatmakta. Kararın verildiği dönemde Ulaştırma Bakanlığı Bayındırlık Bakanlığı’na rakipti. Bu nedenle Marmaray’ın E-5 hattını izleyecek bir güzergahta yapılanması akla dahi gelmemişti, konuşulmamıştı bile. Çünkü bu durumda proje yönetimi Ulaştırma Bakanlığı‘ndan raylı sistemlerle bir ilgisi olmayan Bayındırlık ve İskan Bakanlığı‘na geçecekti. Ayrıca metro sistemi ile entegrasyonu ve proje yönetimi için sistemin şehir ölçeğinde planlanmasını getirecekti. Büyük olasılıkla, içinde İstanbul Büyükşehir Belediyesi’nin de olduğu misyon odaklı bir organlaşmaya ihtiyaç duyulacaktı.

Marmaray Projesi’nin şehirselleştirilmediğini düşünüyorum. Bu yüzden ortaya çıkan yönetim sorunlarının nedenlerini değil, sonuçlarını konuşuyoruz. Bana kalırsa bu proje merkezi yönetim ile yerel yönetimin işbirliği yapması için bulunmaz bir fırsattı. Şehir arkeolojisinden ulaşım kararlarının planlanmasına, transfer merkezlerinin projelendirilmesinden şehrin kamusal alanlarının yönetimine kadar İstanbul’un canlandırılması, yaratıcı enerjinin harekete geçirilmesi için. Bunları söyleyince şu sözlerin söyleneceğini de çok iyi biliyorum: “3. Köprü’ye karşı çıktınız da ne oldu? Ne yani Marmaray’a da mı karşısınız?” Kapalı uçlu projeler, kaybedilen fırsatlar, yok edilen değerlerle, yaratıcı enerjinin dışlanması ile şehrin nereye gittiği belli.

Marmaray Projesi’nin nasıl bir süreçte ve nasıl bir mantıkla şekillendiğini tartışmayı da (eğer bir aksilik olmazsa) gelecek yazıya bırakıyorum.

Kategori: Manşet

Hafta SonuKöşe YazılarıManşetYazarlar

İmamoğlu’na Gezi’de bir nefes alma molası öneriyorum

Taksim Yarışması'nı kazanan 15 nolu proje.
Cumhuriyet’in  temsil sahnesi  kamusal alanın krizine, çöküşüne işaret ediyor. Bu krizin üstesinden yalnızca bir mimari tasarım yarışması ya da bir proje gelemez. Ama eğer yönetimi katılımcı hale gelirse çok şey değişir, önemli bir deneyim olarak tarihe geçer. Benim düşüncem ve bu yazının özeti bu.

Bu düşünceyle daha önceki yazılarımda geçmişteki kamusal alan yaklaşımını tekrarlamak yerine, Ekrem İmamoğlu’na geçmişteki yönetimlerden farklı bir şey yapmasını önermiştim.  

Bugün de İmamoğlu’na Gezi‘de bir “nefes alma molası” vermesini ve Taksim kentsel tasarım yarışması gibi bir konuyu yeniden boyutlandırarak, geliştirerek ele almasını öneriyorum.

Emek veren bütün ekiplere, seçici kurula, herkese teşekkürler edip çıkarılan derslerle bu Taksim Yarışması’ndaki yaklaşımı güncellemesini… Bu çekinilecek bir durum değil, sıklıkla başvurulan bir yöntem. Düşünce dünyası böyle zenginleşiyor. Taksim ve Gezi konusu kamusal nitelikli fikirleri, eylemsellikleri güncellemek için muazzam bir fırsat. Bu fırsat heba edilmemeli. Özetle İmamoğlu’na ayağına gelen bu fırsatı kullanmasını öneriyorum.

Tasarım deyince imajlar üzerine odaklanılıyoruz, doğal olarak. İmajlarda ne gösterildiğini anlamaya çalışıyoruz. İmajlar bizi içerik üzerine konuşmaya zorluyor. Sanki değişim, dönüşüm bir anlık bir meseleymiş gibi. İmajlar üzerinden tartışma yürütülüyor: Meydan işlevini koruyor mu? Gösteriler için kullanılabilecek mi? Gezi için neler öngörülüyor?..  Ama çoğu zaman imajları ortaya koyan işleyişler, yapılar gölgede kalıyor. Bu mesele hiç gündeme gelmeden imajlar üzerinden tartışılıyor.  

Kazanan 15 no’lu projede öngörülen Gezi Parkı’ndan bir kesit.

40 yılın deneyimi

Oysa kamusal alanların yönetimi, iyileştirilmesi için 80’li yıllardan beri çok önemli deneyimler yaşandı.

Özerk, çok boyutlu yapılar oluşturuldu. Farklı deneyimler araştırıldı, gözden geçirildi, paylaşıldı. Önerim İmamoğlu’nun da şirket/kamu karışımı bir modelle bu tür çalışmaları yürütmeye çalışmak yerine misyon odaklı bir yapılarla kamusal alanlara ilgili faaliyetleri ele almayı denemesi. Söylemeye bile gerek yok: Gezi’yi Park ve Bahçeler yönetemez. Kültür Varlıkları da. Zabıta da. Gezi’nin ekosisteminin korunması son derece yaratıcı bir iştir, aynı kültür konusun yönetimi gibi. Bugün nasıl küçücük Maksem bile nasıl yönetilemiyorsa, öyle. Disipliner kamu, korumak şöyle dursun kamusal alanı işgale hazır bir boşluğa dönüştürüyor. Hafızasız bir yönetim bu işi başaramaz. Önce güncellenmesi gereken yönetimsellik. Başarılı olmak için bu çalışma için özel (misyon odaklı) bir yönetim organı oluşturulabilir.

Kazanan projede, Gezi ile Maçka parklarını birbirine bağlayan bir yürüyüş yolu bulunuyor.

Disipliner kamu modeli kamusal alanı parçaladığı gibi merkeziyetçi ideolojinin ya da imtiyazcı piyasa aktörlerinin pençesine atıyor. Neoliberal düzende ikisi birden gerçekleşiyor: Bir tarafta kapalı uçlu, imtiyazcı disipliner şiddet, diğer tarafta yandaşlık, kayırmacılık, ideoloji…  Bu ikisi birleşince yıkım ve çatışma kaçınılmaz oluyor. Gezi ve Taksim de hem çatışmaların, hem de kayırmacı ilişkilerin boy gösterdiği bir sahne oldu.  

Katılım meselesi karşımıza çıkan her sorunu ilgilendiriyor. Buradan hareketle bir tartışma yaratmak, bu meseleyi gölgede bırakmamak çok önemli.”

Kamusal yapıların çöktüğü, yalnızca atık ürettiği bir krizinin içindeyiz. Fragmante olmuş kamu kurumları neoliberalizmin koşullarında birer tiyatro dekoruna dönüşmüş vaziyette. İnsanların kendilerini kuşatan canlılar ve cansızlar dünyasından ayrı bir varlık olduğu fikri modernist bir illüzyon. Belki insanlığın “kültür” adı verilen kayda geçmiş tarihinden, kölelik rejimlerinden beri ama modern dünyaya baktığımızda Rönesans’tan beri giderek kurumsallaşan, kapitalizmle birlikte alternatifsiz hale gelmiş gibi gözüken bir temsil rejimi, bir illüzyon. Fragmantasyon, bu illüzyonun en çarpıcı göstergesi. Katılım üzerine bütün modernliğin sorunsalı, deneyimleri bütün tarihi zaten bunun üzerine.

Taksim Yarışması’nda ikinci gelen 19 nolu proje.

Katılımın niteliği

Katılım meselesi karşımıza çıkan her sorunu ilgilendiriyor. Buradan hareketle bir tartışma yaratmak, bu meseleyi gölgede bırakmamak çok önemli. Yoksa çeşitli zümrelerin iktidar alanını paylaşma güdüsünden, girişiminden başka bir şey anlaşılmıyor, katılım talebinden.

Eleştiri planlama-projelendirme gibi tasarımsal faaliyetlerde kamusal niteliğin üretilmesi, zihin dünyasının gelişmesi için yaşamsal bir konu. (Oysa eleştiriden kimi zaman doğru/yanlış ya da güzel/çirkin gibi görüş belirtmek de anlaşılıyor.) Bu şekilde görüş belirtmenin de bir anlamı var. Ama kimi zaman da eleştirel düşünce yalnızca içerik üzerinde değil, aynı zamanda arka planda onu şekillendiren yapılar üzerinde gerçekleşiyor. Bu açıdan gösterenle gösterilen ilişkisi gibi, yenileme, değiştirme potansiyeli yaratıyor. Yalnızca gösterileni, yani imajları ele almak çoğu zaman yeterli olmuyor.

Sonuç olarak: Şehrin merkezindeki bu eşsiz rekreasyon ve kültür alanını kim yönetiyor? Büyükşehir Belediyesi mi? Evet görünüşte öyle. Kimileri “Park ve Bahçeler Müdürlüğü” falan diye de bir cevap verebilir. Başka? Ulaşım, planlama, kültür, koruma… Kamusal alanın bir çok sahibi varmış gibi, ama gerçekte yok.

Bu ayrışmış, fragmante olmuş yönetimsellik biçimiyle şehri yönetmek mümkün olmadığı gibi, bu çok boyutlu devasa kamusal alanı değil. Amaç şehirselleştirilmiş bir yönetim yapısı oluşturmak olmalı. Bu yöntemle Gezi’yi güncellemek mümkün değil.

19 nolu projenin Gezi projeksiyonu.

Gezi’nin ve meydanın güncellenmesi ancak “misyon odaklı” bir yönetimle olabilir. İmajlarla gözümüzü almak, uğraşmak yerine, şehrin kamusal hayatını zenginleştirecek bir biçimde yönetmek, canlandırmak, etkinliklere açmak, kültürel ve doğal varlıklarını korumak,bakım ve  onarımını  yapmak, iyileştirmek için.

Gezi şehrin kamusal hayatını canlandırabilir ve  zenginleştirebilir. Ama daha da önemlisi bu herkesin ihtiyaç duyduğu iyileştirici bir deneyim olur.”

“Taksim’i kim yönetiyor” diye sorarken, aklıma başka ülkelerdeki şehirlerin meydanları için düzenlenen yarışmalar geliyor. (Bir hatırlatma: Bu mesele yüzünden İstanbul gönüllü insanların çabalarıyla 2010 yılında Avrupa Kültür Başkenti seçildi ama sonra üzerine bir sünger çekildi.) Çok taraflı, misyon odaklı bağımsız bir yapıyla, uluslararası uzmanlarla bağlar kuran bir çalışma süreci başlatılabilir. (İstanbul için böyle bir çalışmanın hazırlığında kim yer almak istemez?)  Örneğin Aristotales Meydanı yarışması bütün tanınmış mimarlık dergilerinde duyurulmuş, şartname dışında hazırlanan kitaplarla, yayınlarla, belgelerle tanıtılmıştı.  İstanbul’da da bir gönüllü inisiyatif oluştu, o tarihlerde. Kendi imkanlarıyla epey bir etkili oldu. AB organlarına sunulmak üzere İstanbul’un adaylık dosyasını hazırladı. İçine AKM’nin güncellenmesi gibi önemli bir konuyu da bütün itirazlara rağmen koydu ve en azından başlangıçta bu kamusal alan politikalarının yenilenmesinde başarılı oldu. Eğer hak ettiği gibi ele alınsaydı, Selanik‘ten bin kere daha fazla başarılı olurdu. 

Gezi şehrin kamusal hayatını canlandırabilir ve  zenginleştirebilir. Ama daha da önemlisi bu herkesin ihtiyaç duyduğu iyileştirici bir deneyim olur. Hem de İmamoğlu için önemli bir başarı. Özetle bu fırsatın kaybedilmemesini diliyorum.

Yarışmada üçüncü olan 16 nolu projede, Gezi.

Gezi ve meydan için kısa bir derleme

Bu yeni bir deneyim için önerilen yaklaşımın bütünlüğünü kaybetmeden, önce Taksim’e adını veren Maksem’den başlanmasını öneriyorum: Maksem Taksim’e adını veren, İstiklal‘in girişini simgeleyen önemli bir anıt. Caddedeki en eski yapı. Büyükşehir’in mülkü. Çok kötü bir durumda. (İçinde berbat işler yapılmış.) Şu anda güya “Beyaz Masa” olarak işlev görüyor. Bunlar derhal düzeltilmeli. (Anıtın içinde hazneden çeşmelere dağıtımı, taksimi lülelerden su akışı ile gösterilebilir. Taksim Suları hakkında bilgi verilecek, nereden gelir, kaç çeşmeye dağıtılır, v.s.) Yeniden işlevlendirilen sarnıç da felaket bir durumda. Maksem’deki gibi projesiz müdahaleler yapılmış.  Farklı bir yönetimsellik deneyimi için buradan başlanabilir. Bu mekanlar bir etkinlik alanı olarak  (Gezi için, rekreasyon ve kültür vadisinin yeniden canlandırılması için) bir anahtar işlevi görebilir. Maksem’den başlayarak farklı bir yönetimsellik biçimi deneyimlemek.

Taksim Maksem’i.

Önceki yönetimler gördüğüm kadarıyla Gezi’yi bir boşluk olarak değerlendirdiler. Otopark olarak kullanılırken her kar yağdığında Büyükşehir tarafından park eden araçlar kaymasın diye kamyon kamyon tuz dökülüyordu, Gezi’deki ağaçların dibine. Buradaki otopark işletmesi, herkesin gözünün önünde önemli bir kültür varlığı olan düzenlemenin küfeki taşından yapılmış balüstradlarını kırıyordu, bagaj kısımları dışarı uzansın, Gezi daha çok araç alsın diye. Gezi parkı yıllarca otopark olarak kullanıldı. Otoparkın kaldırılması da bir belgesele konu olacak kadar enteresan ve  çok zor oldu.

Gezi’yi, şehrin merkezindeki bu devasa kamusal rekreasyon ve kültür alanının gerçekte yönetimi yok. Burası bir boşluk olarak değerlendiriliyor. “

“Gezi’yi Hilton böldü” dediler. Prost bu nedenle şapkasını aldı gitti. Ama asıl bölünme sonra geldi. Büyükşehir’in şefliği Gezi’nin bölünmesine yol açan bir otoparkı ve depoyu buraya yerleştirdi, etrafını jiletli tellerle çevirdi. Böylece halka açık bahçe kapatılmış oldu.

Zarif yaya köprüsünün üzerinden inşaatlar sırasında moloz yüklü hafriyat kamyonları geçiriyorlardı, alttaki sıkışık trafikte bekleyen yüzlerce insanın can güvenliğini tehlikeye atarak. Büyükşehir yönetimi şöyle cevap veriyordu, yapılan uyarılara, gönderilen fotoğraflara: “Evet onu yıkacağız, yenisini yapacağız. Projemiz hazır!”

Prost Gezi’nin içinde bir spor alanları tanımlamıştı: Bunlardan biri de Tenis Eskrim Dağcılık Kulübü (TED) adıyla bilinen yerdi. Gezi’nin sportif etkinlikler için tasarlanmış bölümü, TED Kulübü’nün inşaata açılması (yerine bir gökdelen dikilmeye kalkışılması) bizzat Büyükşehir yönetimi tarafından teşvik edildi.

Fransızların Prost’un programına katılmak üzere Büyükşehir’e vermek istedikleri Pasteur Hastanesi, Pasteur Residence’a dönüştü.  Önce doktorların karşı çıkmasına rağmen kapatıldı. Gezi içinde kültürel bir işlev üstlenebilirdi, Büyükşehir onun bir şirkete satılmasına aracılık etti.

Gezi hep şu soruyu kendime sormama neden oldu:  Gezi’yi, şehrin merkezindeki bu devasa rekreasyon ve kültür alanını kim yönetiyor? Bu devasa kamu alanının gerçekte yönetimi yok. Burası bir boşluk olarak değerlendiriliyor. Bana kalırsa Taksim’in mimari tasarım yarışmasından önce yönetime ihtiyacı var. Bir yarışma düzenlemek için de.

Eğer bir yönetimi olsaydı, bu spor alanı belki korunacaktı. Ama öyle olmadı. 

Bu kadar örnek tahmin ediyorum sorunun anlaşılmasına yeter.

Prost’un gerçekleştirdiği düzenlemenin, Gezi’nin ana fikri de sanki unutulmuşa benziyor bugün.

Proje, 19. yüzyıl kapitalizminin dönüştürdüğü Pera ile 20. yüzyılın modern semti Şişli arasındaki işlevsiz kalmış alanı bir rekreasyon ve kültür alanına dönüştürmeyi ve iki semti birbiriyle ilişkilendirmeyi amaçlıyordu. Bu ana fikri  zedeleyecek şekilde ortasına Hilton Oteli yapıldı. (Bu yüzden Prost şehri planlama görevinden istifa etti.) Ama otelin bahçesi geçişe, bir yaya alanı olarak açık bırakıldı. Gezi’nin canlandırılması, tekinsiz bir yer olmaktan çıkması, erişilebilir bir yer olması için Park ve Bahçeler’in otoparkı, deposu, geçişi engelleyen jiletli telleri buradan kaldırılabilir. (Hilton Oteli’nin yer altı otoparkı ilerideki yürüyüş aksı ile bir engel teşkil etmiyor.) Burada küçük iyileştirmelerle bir yürüyüş ve bisiklet yolu yapılabilir. Hyatt Regency için parkın yürüyüş aksının tam ortasına yapılan trafo binası kenara çekilebilir. Ayrıca buradan Taşkışla ve teleferik tarafına erişimi sağlayan geçit kapatılmıştı. Taşkışla’daki öğrencileri bu geçidi açtı. Bu geçit hala iyileştirilmeyi bekliyor…

Ermeni Mezarlığı

Büyükşehir’in hazırladığı projeyi galiba kimse hatırlamıyor: Ermeni Mezarlığı’nın ortaya çıkan taşlarıyla bir hafıza mekanı oluşturmak. 2004 yılında Pasteur hastanesi “Pasteur Residence”a dönüşürken onun arka bölümündeki tepelik alanda yapılan hafriyatta büyük mezar taşları ortaya çıktı. Büyük mermer taşlar dozer ve kepçelerle  hafriyat kamyonlarına dolduruluyor ve yaya köprüsünden geçirilerek (yani aşağıdan geçen ya da trafikte bekleyen araçların içindeki yüzlerce insanın hayatı tehlikeye atılarak) taşınıyordu.

(Bir küçük ayrıntı: Durdurmak için Büyükşehir Belediyesi’ni aradım. Konuştuğum kişi hafriyatı durdurdu. Operatör sinirlendi, kepçedeki taşı üzerime doğru bıraktı. Canımı zor kurtardım. Hemen peşinden Agos‘a gittim, Hrant‘la birlikte olay mahalline geldik. Bunlarla ilgili üç ayrı haber Agos’ta yayınlandı.) Güya Büyükşehir Belediyesi bu mezarları koruyacaktı. Bunlar önemli kişilere ait mezar taşlarıydı. Büyükşehir Belediye Başkanı bu taşları koruma sözü verdi, hatta bir de sözüm ona bir de proje hazırlattı. Taşlar Hyatt Regency için parkın tam ortasına yapılan trafonun önüne yerleştirildi. Hrant Gezi içinde böyle bir anıtın yapılabileceğine inanıyordu. “Göreceksin, sözlerini tutmayacaklar” demiştik. Sözlerini tutmadılar. Patrik mezarları olduğu söylenen bu taşlar bulundukları yerde sergilenebilir, Gezi’nin ikinci bölümünde bir hafıza mekanı olarak canlandırılabilir.

Pasteur Hastanesi

Pasteur hastanesi/”Pasteur Residence” dönüşüm projesi. Neden olmasın? Hep tersi olacak değil ya?  Fransa Büyükelçiliği 1889’dan beri faaliyette bulunan Pasteur hastanesini 1991 yılında Büyükşehir Belediyesi’ne vermek istemişti. Bu mülkü kültür amaçlı kullanmak üzere . Büyükelçilik bile farkındaydı bu mülkün Gezi’nin bir parçası olabileceğinin. Bu hastanenin kamu işlevi kazanabileceği biliniyordu. Ama şehrin yönetimi aynı fikirde değildi. Tıpkı Gezi’nin bir parçasını oluşturan Tenis Eskrim Dağcılık (TED) Kulübünün tesislerinin özel mülk kabul edilerek inşaata açılması gibi, burada da bizzat Büyükşehir Belediyesi’nin o tarihteki yönetimi bir şirket tarafından satın alınmasına aracılık etti. Tıpkı Gökkafes‘in yapılmasında olduğu gibi. (Görüldüğü gibi çıkarlar kamu yararı kavramından çok daha güçlü temsil edilebiliyor.) Mülkü satın alan şirket bile bu mülkü yönetimde bir değişiklik olduğunda korumayacağını tahmin ederek, risk almamak için mülkiyet paylaşımı yaptı ki, ileride elinden alınmasın.

Şimdilerde TEKFEN Residence’a dönüştürülen Pasteur Hastanesi.

Zamanında, şehir dışındaki boş arazide, mezarlıkların arkasında, Taşkışla’nın yakınlarında inşa edilmişti. Hastane başta Fransız denizcileri için inşa edilmişti (ama tıpkı diğerleri gibi o da) zamanla değişmiş, şehre hizmet vermeye başlamıştı. Cumhuriyet döneminde gönüllü rahibelerin ve Fransız doktorların çalışması yasaklanınca, personeli değişmiş, 90’lara kadar gelmişti. Boşaltıldığında burayı STK’lar işgal etti ve bir sivil toplum merkezine çevirdiler. Bu konutlar ve hastane binası kamulaştırılabilir ve sanatçı rezidanslarına, sergi alanına çevrilebilir. (Dedim ya: Hep tersi olacak değil ya.)

Taksim’i bir otoyol kavşağına ve şehrin en güzel caddelerini dalış rampaları ile yarıklara dönüştürmeyi ve ortasına bir de AVM inşa etmeyi amaçlayan uygulama projesi, 1990’ların başında, Nurettin Sözen zamanında yaptırıldı. Büyükşehir’de görev alan İTÜ’lü hocalar uygulama projeleri için gene kendi üniversitelerinden hocalara başvurmuşlardı, tıpkı bir çoğunda yaptıkları gibi.

Peki bu proje mesleki ortamlarda tartışıldı mı? Hayır çünkü benzer şekilde iş bölümü yapılarak şehrin diğer meydanlarının tasarımı da aynı şekilde dar bir açıdan kamusallığı tanımlayan kişilere dağıtılmıştı. Hepsi aynı şekilde, “meydanları yayalaştırıyoruz” diyerek caddeleri dalış rampaları ile zeminin altına alıyordu.

Belediye Başkanı’nın kendi yaşadığı semtte, Ayazpaşa‘da, Gümüşsuyu Caddesi’nde  projenin yaratacağı dönüşümden haberi yoktu. Maketlerle ve perspektif çizimleri ile projenin öngördüğü değişiklik kendisine anlatıldı. Toplantılara çağrılan hocalar ise, benzer projeler yaptıkları için “ulaşım bilimsel bir konudur, tartışılmaz” diyorlardı. Gezi’nin devamı olan Maçka Parkı da aynı şekilde beton yollarla ve kullanılamayan yapılarla dönüştürüldü. Yönetimi düşünülmeyince burada hayali kurulan sanatçı atölyeleri, v.s. bir gece dayanmadı. Hurdacılar tarafından yağmalandı.  Yapılar mafya tarafından işgal edildi.

Tayyip Erdoğan yönetime geldiğinde bu projeyi hazır buldu. Üzerine bir çember çizdirdi. Büyükşehir’de projenin fotoğrafları gizlice çekildi. The Marmara‘da düzenlenen toplantıdan basın bu görselleri alıp, “Taksim’e camii yapılıyor” manşetiyle kullandı. Tünellere, gerçekleştirilen otoyol kavşağı modeli ulaşım çözümü kimsenin dikkatini çekmedi.

Cumhuriyet Caddesi tekrar eski görünümüne kavuşturulmalı. Alttaki boşluk bir hafıza merkezi olarak işlevlendirilebilir. Ancak Açıkhava önündeki tünel, dünyanın en şapşal tüneli. Sanki oradan bir otoyol geçiyormuş gibi. (Bundan bir tane de Sütlüce’de var.) Yalnızca erişim engeli oluşturuyor.

Taksim’de Gezi’nin içine inşa edilmesi amaçlanan Kışla/AVM projesi  bir imaj olarak “Hayalet Yapılar” sergisinden alınıp 63. Hükümet programına konmuştu. (Bu imajların müellifleri durumun farkına vardılar elbette ama itiraz edemediler.) Programa konmuştu ama ortada bir proje yoktu.

Şehir Üniversitesi sosyolog/antropolog hocaları sayesinde Bilim ve Sanat Vakfı gibi kuruluşlarla da temasa geçildi. (Bilmeyenler için: Davutoğlu’nun güncel sanat, şehircilik v.s. gibi konularda açık ilişkilere sahipmiş gibi gözüken vakfı.)

Hayalet Yapılar sergisinde olduğu gibi Topçu Kışlası bulunduğu yerde tanıtılabilir. Cumhuriyet Caddesi’ne bakan cephesi geçici bir strüktürle, ışıklarla canlandırılabilir.  Kışlanın inşaatla, şiddetle değil, hafıza çalışmasıyla ele alınması mümkün.”

Topçu Kışlası’nın inşaat ile canlandırılmasının yaratacağı sorunlar kendilerine anlatıldı. “Haklısınız” dediler. Vakıf ve üniversite yöneticileri “Bir de karşıyız. Ama ne yazık ki susmak zorundayız. Çünkü bu tür uygulamaları eleştirirsek, kazandığımız hakları da kaybederiz.” İTÜ tarafından hazırlanan Sulukule projesini tartışmak için de bir takım toplantılardan dolayı tanıdığımız ve kentsel dönüşüm, soylulaştırma gibi konularda tezler hazırlamış kişilere gitmiştik. Ne diyorsunuz bu projeye, bu tür soylulaştırıcı uygulamalara güya karşı olduğunuzu makalelerinizde yazarken? Aynı cevabı almıştık. 

“Hayalet Yapılar” sergisinde olduğu gibi Topçu Kışlası bulunduğu yerde tanıtılabilir. Cumhuriyet Caddesi’ne bakan cephesi geçici bir strüktürle, ışıklarla canlandırılabilir.  Kışlanın inşaatla, şiddetle değil, hafıza çalışmasıyla ele alınması mümkün. Bugünkü Fransa Başkonsolosluğu‘nun olduğu bina geçmişte bir hastaneydi. (Bu hastanede gönüllü çalışan rahibeler, mektuplarında bir pazar ayini için Notre Dame‘ın kilisesine gitmeye çalıştıklarında yerlerde kurşuna dizilmiş genç askerlerin cesetleriye karşılaştıklarından ve üzerine basamayacakları için geri döndüklerinden söz ediyorlar.)

Gökdelen versus Taşkışla otelleri

Gezi’nin spor alanı Tenis Eskrim Dağcılık Kulübü’nün (TED’in) otel yapılması olacak şey miydi? Üstelik Hyatt Regency oteller zincirine devredilen bu mülkün olduğu yere bir gökdelen projesi hazırlandı. Bu inşaatın maketi bir büroda tesadüfen görülüp fotoğraflandı. Tepkiler üzerine gökdelenden vazgeçildi, bina yataylaştırıldı. O tarihlerde Park Oteli’nin başına gelenleri gördükten sonra önceden alınmış bir tedbir gibi oldu.  Ancak otel inşa edilirken arkasındaki ağaçları birer birer yapılan hafriyatla devirdiler. (Bunlar tek tek fotoğraflandı ve yerine koyduruldu.)

Dönemin yönetimi hızını alamayıp, Taşkışla’yı otel yapmak istedi. Protestolar üzerine bu mümkün olmadı. İTÜ hocalarının da direnmesi yanında çatıda sergilenen hayali bir intihar girişimi (Taşkışla’yı restore eden Paul Bonatz isimli mimar tarihi kişinin) basında yer aldı ve mizah yoluyla yapılan bu muhalefet epey bir ses getirdi.

Otel kamulaştırılabilir. Bir sanat kurumu olarak işlevlendirilebilir ve geçmişte, Pasteur hastanesinde olduğu gibi bahçesinden yayalara geçiş sağlanabilir.

Balüstradlar ve mermer basamakların restorasyonu

Gezi söylediğim gibi uzun bir süre otopark olarak kullanıldı. Mete Caddesi‘nden verilen girişle her gün binlerce otomobil Gezi’nin içine park ediyordu. Otopark işletmesi arabaların meydana bakan tarafta (bagaj kısımları dışarı çıkacak şekilde)  daha rahat park etmeleri için Prost’un tasarlamış olduğu düzenlemenin küfeki taşından yapılmış balüstradlarını kırmaya başladı. (Bu yıkıma tamirat şeklinde cevap verilmeye çalışıldı.)  Ancak otopark olarak kullanılması olacak şey değildi. Bu alan Cumhuriyet’in 75’inci yılında, bağımsız bir seçici kurulun değerlendirmesiyle “En Başarılı Kentsel Uygulama Ödülü” almıştı.

Ali Müfit Gürtuna “size proje işi verelim bu işten çok iyi anlıyorsunuz” falan dedikten sonra baktı hiç olmuyor. “Taksim’de ne istiyorsanız yapacağım” dedi. Gezi’nin otopark olmaktan çıkarmasını söyledik. Dediğimizi yaptı. Ancak ondan sonra kıyamet koptu. Meğersem o otopark Trafik Vakfı‘nınmış ve Vilayet’in araçları, benzin parası, şoförler maaşları oradan ödeniyormuş. Bunun üzerine Valilik Büyükşehir’in izin verdiği işyerlerini kapattı. Belediye ile Valilik arasında büyük bir savaş çıktı. Ta ki merkezi yönetim değişip, Vali’yi ve emniyet müdürünü görevden alana kadar. “Balüstradlarla otopark arasında ilişki ne olabilir” diyeceksiniz. 2003 yılında, tam seçimler öncesinde bu otoyol kavşağı projesi Fethin 550 Yılında 550 Proje arasına kondu. Amaç Ali Müfit Gürtuna’nın kampanyasına dahil edildi. Ancak yapılan ihale daha sonra bir yer kaplaması projesine dönüştürüldü.

Taksim Cumhuriyet Anıtı restorasyonu

Cumhuriyet Anıtı defalarca projesiz müdahalelere sahne oldu. Büyükşehir Belediyesi buraya döküm demir parmaklıklar yerleştirirken durduruldu. Daha sonra, parmaklıklar için bir örnek restorasyon çalışması kendilerine gösterildiği halde Gulio Mongeri’nin tasarladığı parmaklıklar taklit ferforje demirlerle değiştirildi. Bu önemli anıt yeniden eski haline kavuşturulmalı ve daha iyi aydınlatılabilir.

Özetle bir yönetim planı… Yalnızca ekosistemin onarımı, bakımı, kültür varlıklarının restorasyonu için değil, Kongre Merkezi, Lütfi Kırdar, Cemal Reşit Rey, Şehir Tiyatrosu, Askeri Müze ve Açıkhava Sahnesi için…

Gezi’yi canlandıracak asıl çalışma, bir yönetim planı ve organlaşması ile gerçekleşebilir. Bu mekanlar iyi yönetilmiyor. Birinci aşamada çevre düzeni bir master plan olarak ele alınabilir. Büyük beton boşluklar, meydanlar gösterilere, sanat etkinliklerine açılabilir. 

Prost’un bu fikri hala güncellenebilir ve müzakere özürlü değil, katılımcı yöntemlerle canlandırılabilir. Meydan ve Gezi yeni yönetimsellik biçimiyle, geçici etkinliklere, gösterilere açılabilir. Umutsuzluğa gerek yok: Gezi şehrin kamusal hayatını hala canlandırabilir, hala zenginleştirebilir.

Kamusal alan bizim ya da başkalarının değil, herkesin.”

Öğrenciliğimden beri neredeyse Taksim’le uğraşıyorum. Çevresinde  otoyol kavşağı gibi tüneller açılmasından,  otopark olarak kullanılmasından inşaata açılmasına, sökülen ağaçlarının dikilmesinden banklarının korunmasına kadar her şeyiyle uğraştım. Bu notları yazdım, Gezi ile ilgili yakın tarihteki hafızanın da önemli olduğunu düşündüğüm için.

Son olarak 28 Mayıs 2013 sabahı, Gezi direnişine yol açan ağaçların sökümü sırasında operasyonu yöneten kişi “Neden bunu yapıyorsun?” diye ısrarla bağırdığımda yanıma gelip önce kendisini tanıttı, İstanbul Emniyet Müdür Yardımcısı olduğunu söyledi.  Arkasından da “biz bu çevre işlerinden sizin gibi anlamıyoruz değil mi” diye sordu. Bu direnişe çok şaşırmıştı. Taşlı sopalı kavga çıktı diyecekler ve gaz sıkarak Gezi’yi boşaltacaklardı. Ama başaramadılar. Bence bu sözler bile sorunu anlamaya yeter. Kamusal alan bizim ya da başkalarının değil, herkesin.

Eğer Sayın İmamoğlu Gezi’de bir nefes alırsa, hiç şüphem yok ki bu politik açıdan büyük bir başarı olur.

 

 

Kategori: Hafta Sonu

Hafta SonuKöşe YazılarıYazarlar

Deprem adı verilen hayaletle aynı evde yaşıyoruz, mecburen…

Afet bir imge, travmatik var oluşu onun gerçeklikle yakınlaşmasını sağlıyor, hatta onun kendisi olup aniden karşımıza çıkıvermesini.

T24’teki bir habere göreİzmir‘de depremde yıkılan Rıza Bey Apartmanı‘nda çürük raporu sonrası ev sahipleri evlerini satarak taşınmış, mantolamayla oturum devam etmiş”.  Kişilerin süreçlerden haberi var ama süreci “kendilerince” lehlerine işletmeye çalışıyorlar (lehlerine mi aleyhlerine mi bu da tartışılabilir tabii).

Kiracı yapının depreme dayanıklılık testi sonrası kira sözleşmesini feshetme hakkına sahip. Bu mal sahibinin işine gelmediği için saklanıyor ya da bina malikleri dayanıklılık testini kabul etmiyor çünkü aldığı kiradan olma ihtimali var. Çürük olduğu bilinen, tescillenen bir yapı için verilen rapor gizleniyor. Altında işyerleri açılıyor ve resmi kurumlar tarafından ruhsat veriliyor!

Her deprem sonrasında fay hatlarının yerleri, özellikleri, zeminlerin direnci, binaların durumu tartışılıyor. Enkaza dönüşen binaların neden çöktüğü konuşuluyor. Ama kamu düzeninin neden çöktüğü konuşulamıyor. Hatadan dönmek, zararı engellemek mümkün. Ama eğer hasta tedavi olmak istemiyorsa, o zaman afetler kaçınılmaz hale geliyor.

Tıpkı binalarda olduğu gibi, her afetten sonra kamu düzeninin de çatlaklarının üzeri sıvanıyor. Kamu düzeninde “mantolama” denen şey bir işe yaramıyor. Bilgiye neden erişilemediği, kamunun neden kural koyuculuk vasfını kaybettiği, kuralların neden göstermelik hale geldiği…

Parça parça akıl her şeye yetişmeye çalışıyor: Sorun resmi kuruluşların, yöneticilerin görevlerini yapmaması, yani “bilimi dinlememesi”…  Yapılması gereken ama yapılmayan denetim işlevleri, mühendislik hesapları, malzeme kalitesi… Riskli binaların satılması, kiraya verilmesi… Çürük raporlarının, hasarların gizlenmesi, araştırmaların engellenmesi… Buna karşılık şehrin değerli bir yerindeki “kentsel dönüşüm” dedikleri fırsattan yararlanılması için “üniversite” adı verilmiş kimi ticarethanelerden sağlam yapılar için bedeli mukabili “çürük raporu” alınabilmesi… vs. vs.  

Zalimce, hatta canice tasarlanmış bir kamu düzeni!

Resmi kuruluşların hazırladıkları senaryolarda İstanbul’da büyüklüğü 7’nin üzerindeki bir depremde 50.000 binanın yıkılacağı söyleniyor. 99 Depremi‘nden sonra her yıl 2-3 bin riskli yapı yenilenerek 20 sene içinde İstanbul güvenli hale getirilebilirdi. Ama yenilenenler sağlam yapılar oldu. Demek ki bu mesele yalnızca “hesap kitap işi” değil.

Kime karşı bu hileler, kurnazlıklar?

Depremin (afetin) sonuçta “insanyapımı” olduğunu görmek için fay hatlarının yerlerini, zeminin uygun, binaların yeterli sağlamlıkta olmadığını bilmek yetmiyor.

Zaman zaman onunla temas ediyormuş gibi oluyoruz, travmatik bir şekilde. O unutulmak zorunda kalınan bir gerçeklik.  Adına “deprem” denilen hayaletle aynı evde yaşıyoruz, mecburen. 

Muhtemel İstanbul depremi de böyle. Henüz gerçekleşmemiş haliyle yaşantımıza musallat olan bir hayalet. Bilinen bir bilinmeyen. Gerçekleşmemiş ya da beklenen afetler, tıpkı geçmişin travmaları gibi, hayaletler olarak gündelik yaşamımızda yer alıyor. Geçmişin olduğu gibi, geleceğin travmalarıyla, hayaletlerle birlikte yaşamaya zorlanıyoruz.

Bu ilişki biçimiyle onunla baş etmek zor. Hayaletle baş etmek için belki de onun bu travmatik varoluşunu sorgulamamız, onu tekrar kendi dünyamıza tekrar mal etmeye çalışmamızın daha etkili olabileceği düşünebiliriz. Çünkü onun travmatik bir gerçeklik olarak zihinsel dünyamızın dışındaki varlığının simgeselliğini yitirmesine, ilişki kurulmasını engellemeye yol açtığından kuşku duyuyorum. Konuşulmasının nedeni de bu olabilir. Bu nedenle belki de üzerinde durulması gereken asıl önemli şey onun nasıl olup da bir “fail” olarak kamu düzeninin, hayatımızın içine sızdığını anlamaya çalışmak.

Afet doğal bir şey değil, inşa edilen bir gerçeklik. Onun bu travmatik, hayaletsi varlığını değiştirmek için yapılması gereken yalnızca gösterilenler değil, gösterilmeyenler üzerinde de kafa yormayı denemek…

Afetin bilinçdışını görmeyi başarabilecek miyiz?

99 Depremi’nden sonra muazzam bir sivil toplum seferberliği ortaya çıkmıştı. Ortaya çıkan yalnızca halkın dayanışması, yardımseverliği falan değil, kamusal alandaki bağımsız yaratıcı kapasitelerdi. Bu tıpkı Gezi direnişinde olduğu gibi, “mucize” gibi gözüken ama istenirse pekala olabilecek bir şeydi.

Sonra süreç içinde adım adım bu iktidar dışı alanların nasıl sönümlendirildiğine, sistemin nasıl yeniden “restore” edildiğine tanık olduk. Bağımsız yaratıcı kapasiteler genellikle anlık olarak ortaya çıkıyorlar ve uzun vadede sönümleniyorlar.  Zannedersem ortaya çıkışları kadar sönümlenmeleri üzerinde düşünmek gerekli. Eski rejime geri dönmek için genellikle bir geçiş dönemi gerçekleşiyor. Sorunu yaratan aktörler, işleyişler adım adım devreye giriyor. Bu yüzden benim açımdan takıntı hale gelmiş konu, bu bağımsız yaratıcı kapasitelerin nasıl yaratılabileceği. İktidarınki gibi anlık bir değişim değil, bir rejimden başka bir rejime geçiş… İhaleler, piyasa bağımlısı bir dönüşüm, tepeden inmeci bir kamu düzeni…  

Düzce‘de canla başla yardım çalışmalarına katılan bir kişi tanımıştım. Zannedersem bir on gün kadar bu kişinin ağzı kilitlenmiş olarak kaldı. Titreme nöbetleri geçirdiğini fark ettim. Yıkıntının altında eşinin ve çocuklarının can verdiğini söylediler. Epey bir zaman geçtikten sonra söylediği ilk cümle şu oldu: “Bilseydim, yaptırır mıydım?” Öğrendiğime göre babadan kalma ahşap çatkılı geleneksel evini, ailesi daha iyi yaşasın diye müteahhite vermişti. Ailesi banyosu, mutfağı yeni yapılmış, kaloriferi, hidroforu olan, daha konforlu bir evde yaşasın diye.  Ama zemin direncinin düşük olduğunu, çok katlı yapının depremde ayakta kalamayabileceğini kimse ona söylememişti. Bu dönüşümün yalnızca piyasanın işleyişine bırakılamayacağını da.

Kentlerde yapı üretimi ve stoğunun yenilenmesi piyasa mekanizmalarına bırakılmış durumda.

Konutların yıkılıp yeniden yapılması için müteahhitin kar etmesi, satacağı dairelerden elde edeceği gelirin toplam maliyetlerin üzerinde olması gerekiyor. Ama gösterişten esirgenmiyor. Proje hizmetlerinden, yapının gözükmeyen taşıyıcı sisteminin içindeki demirden, betonun çimentosundan, uygulama kalitesinden fedakarlık edilebiliyor. Bu dönüşüm modelinde denetim, planlama, projelendirme faaliyetleri imtiyaz sahibi aktörlere bağımlı olarak gerçekleştiriliyor. Planlar, projeler, araştırmalar yaratıcı faaliyetler tümüyle çıkarlara bağımlı. Planlama imar haklarını düzenleme işlevi görüyor. İmar haklarının artırılması talep ediliyor. Bu değer artışı elbette ki havadan gelmiyor. Bu bir değer erozyonuna yol açıyor. Şehirden, yaşamdan çalınanlar ile siyaset finanse ediliyor.

Canlılara canlı muamelesi yapmak

Bernard Stiegler bilginin açık bir sistem olduğunu, araçsallaştırıldığında, “otomatize” edildiğinde bilgi olmaktan çıktığını, entropik hale geldiğini söylüyor. Yani işe yaramaz olmakla kalmayıp, tüm diğer sistemleri, yaşamları zehirleyici olduğunu (*). Şehir planlama, projelendirme pratiklerinin de piyasa ile resmi kurumlara bağımlı hale geldiğinde bu duruma düştüğünü söylemek mümkün.

Gösterilen yapıların ya da zeminin direnci ise, gösterilmeyen gösterenin ne yaptığı. Gösterilenler, imajlar binalar, zemin hakkında bilgi veriyor. Ama göstereni, gözümüzün önünde duran şeyi saklıyor.  Kapitalizmin maruz kalınan şekli hafızasızlaştırıcı olduğu için tarihi değerlerin, geçmişin güzelliklerinin yok oluşundan söz ediliyor. Ama modernliğin nasıl altüst olduğu, düşünsel yapısının neden çöktüğü gölgede kalıyor.

İnsanmerkezciliğin zayıf noktası da bu. İnsan-doğa ayrımı üzerine. Dikkate alınması gereken nesneleştirilenin (ya da sembolik bir şiddete tabi olanın) doğanın değil, onu anlamlandıran zihnin kendisi olduğu. Şehir plancıları şehirleri planlıyormuş gibi yapıyorlar…  Tasarımcılar, mimarlar binaları ve şehirleri tasarlıyormuş gibi yapıyorlar…   Kurumlar  görevlerini yerine getiriyormuş, denetliyormuş gibi yapıyorlar…  Kamu düzeni ise başka bir mantıkla işliyor.

Şehre yukarıdan bakan bu tepeden inmeci planlama pratikleri ister istemez hileleri, kurnazlıkları, yolsuzlukları beraberinde getiriyor. Düzenleyici, koruyucu, akılcılaştırıcı olan uzmanlık bilgileri, kamu işlevleri gelişmeyi engelleyici, aşılması gereken yaptırımlar, yasaklar olarak görülüyor. Tepeden dayatılan normlarla yerden bakışla düzenlenen hayat bire bir benzerlikler ya da tekrarlar içerse de birbirlerinin tam tersi sonuçlar yaratabiliyor. Yukarıdan bakış, sürekli gördüğümüz gibi,  gündelik yaşamda tasfiye ediliyor.

Oysa  dahil olunan, ilişki kurulan, etkileşimde bulunulan, süreç odaklı bir modernlik farkındalık getiriyor. (Bir örnek: 99 Depremi sonrasında yardım çalışmalarını koordine etmek için gelen Japon İmparatoru’nun danışmanları, yardım heyeti çok iyi anlatmıştı. İstanbul’da bir bölge sokak sokak, ev ev çalışılmıştı. Peki neden planlar, projeler hazırlanırken bu yapılamıyor?)

Ferdinand de Saussure‘ün (belki de söylendiğinde nereye varacağı belli olmayan bu önermesi) gösterilenin de aynı gösteren gibi imgesel olması (**). Bu önerme Rönesans‘tan beri giderek zihinsel dünyanın her yerini kaplayan neoplatonik temsili sorguluyor.

“İmgelere canlı muamelesi yapmak.” Onları bildiğimiz, kavradığımız halleriyle değil, bilmediğimiz ve kavrayamadığımız bir varoluşlarının olabileceğini hayal etmek. İnsanmerkezci şiddetin kaynağında iktidar ve piyasayla örtüşmüş güç ilişkilerinin olduğunu göstermek için. Bu ilk bakışta saçma bir fikir gibi gelebilir. Ancak Saussure’ün dediği gibi gösterilenin de imgesel olduğunu kabul edersek, belki onun üzerinde işaretsizleştirilenlerin izlerini görme imkanımız olabilir.

Bilimsel olan da bundan muaf değil. Sorgulamak, geri bildirişim almaya hazır ve istekli olmak…Mış (doğruymuş) gibi yapmak yerine…  Kolayına kaçmak yerine, zorluk yaşamak. Sınırsız bir çabayla anlamaya çalışmak, temas kurmak….

Nesneleştirilenin gerçekliğin kendisi olduğundan kuşku duymak için “canlılara canlı muamelesi yapmak”la başlanabilir. Eşitlikçi bir ilişki ile öğrenmeye bilmeye çabalamak.  Şehirlere, nesnelere değil, canlı olana… Zihinlerin nefes almasını sağlamak…

 Hata yapmak, hatadan dönmek mümkün. Ama trajik olanla, tamir edilemez, geri dönülemez olanla başa çıkabilmek zor. 

*

(*) Stiegler, Bernard, Yerküre Krizi, Dönüşen İnsan, Cogito Bahar 2019, sayı 93, Yapı Kredi Yayınları.

(**) De Saussure, Ferdinand, Genel Dilbilim Dersleri, Multilingual, İstanbul 1998.

 

Kategori: Hafta Sonu

Hafta SonuKöşe YazılarıManşetYazarlar

Kabataş’taki işlevselcilik karşıtı performatiflik üzerine       

İşlevselciler bir kolaylık yaratma sanatı olduğunu iddia ederler, mimarlığın. İşlevselcilik, bu nedenle geçmişte epey bir eleştiri aldı, mekana bir ruh katmadığı için. “İş görsün, ihtiyaçlar karşılansın” yaklaşımı epeyce bir sorgulandı.

Ancak son zamanlarda şehir planlama, mimarlık gibi tasarımı rasyonelleştirme çabalarının bu eleştirel yaklaşımların tamamen yok sayıldığı yeni bir karşıt akımın yaygınlık kazandığı görülüyor.

Güncel tasarım disiplini imtiyaz sahibi bir zümrenin bir tercihi, bir kamu yararı anlayışı olarak gösterilmekte. Böylece modernleşme sorunsalı iyice büzülerek, kamusal alanlardan dışlanarak hayırseverlik etkinlikleri içine izole edilmekte.

Bu akımın dikkat çekici örneklerinden biri de Kabataş‘ta, dolgu alanında yapılmaya çalışılan “şey” (*). 2018 ve 2020 Ekim (bugün) bu şeyin Büyükşehir tarafından ilan edilmiş iki ayrı açılış tarihi olduğu için benim de dikkatimi çekti. 5’inci İstanbul Uluslararası Tasarım Bienali‘nin açılış tarihi (Ekim 2020) Kabataş Transfer Merkezi Projesi denen şeyin ikinci (ve ertelenmiş) resmi, yani 2018’de ilan edilmiş “açılış tarihi”ydi.  2018 yılı ise, 2016 yılında başlayan inşaatın birinci resmi, yani ilan edilmiş “açılış tarihi”ydi. Kabataş‘taki bu karşıt etkinliğin de Tasarım Bienali‘nin açılışlarına rastgelen bir zamansallığı olduğunu tahmin ediyorum.

Çırpındıkça batmak…

Öncelikle bu tür müdahalelerin bilinen anlamıyla tasarım disiplinini, ona kamusal nitelik kazandıracak kritik düşünce biçimini yok etmeyi amaçlayan radikal bir mesajı olduğunu düşünüyorum. Bu kapsamlı ve süreklilik gösteren bu tür etkinlikleri bir bütün olarak “İstanbul Tasarım Anti-Bienali” olarak adlandırmak yanlış olmayacaktır.

Kamusal alanlarda gerçekleştirilen bu tür etkinlikler zaman ve para harcandıkça çözüme yaklaşılacağına işin içinden çıkılması giderek zorlaşan, “bataklıkta çırpındıkça daha çok batmak” gibi yaşanan bir süreç olarak değerlendirilebilir.  Bu açıdan da İstanbul Tasarım Bienali ile yalnızca bir karşıtlık oluşturmadığını, ortaya koyduğu performatiflik ile yönetimsellik açısından irdelenmek üzere fırsatlar sunduğunu düşünüyorum.

Tünelli, martılı şeyin adı her neyse, burada, Kabataş’ta yapılan etkinliğin giderek kalıcılaşan bir zorluk yaratma müdahalesi olarak tasarlandığı çok açık. Bu yüzden Kabataş‘ta, “transfer merkezi” olarak tasarlandığı iddia edilen şeyin bu kısa yazıda küçük bir analizini yapmaya çalışacağım.

 İstanbul Anti-Bienali’nin teması nasıl belirlendi?

2017 yılında Mevlut Uysal bey Kadir Topbaş beyin yerini aldığında zannedersem o da o şeyi ne yapacağını bilemedi. Ne de olsa “yüksek mimar” diploması sahibi olan selefi bu şeye “ustalık eserim” demişti. Bilmem söylemeye gerek var mı? Ayrıca o şeyin inşaat alanına asılan tanıtım panosunda şehrimizin saygın üniversitelerinin neredeyse hepsinin adı yer alıyordu.  

Daha baştan ne işe yarayacağı bile belli olmayan “battı-çıktı” tünelin trafiği bir on sene içinden çıkılmaz hale getireceği nihayet belli olduğunda bir karar vermek zorunda kaldı. Arkeolojik eserler olma ihtimaline karşı müzenin denetiminde elle kazı yapılacağı ve o martı biçimindeki şeyin maliyeti ortaya çıktığında, “projenin devam ettiğini, iptalin söz konusu olmadığını ancak bunların (martı ile tünelin) kaldırıldığını” açıkladı. Ayrıca mutat olduğu üzere, ikinci buluşma tarihi olarak, bu şeyin 2020 Ekim’de, iki sene sonra bütünüyle tamamlanacağı müjdesini verdi. Bir de tasarım konseptinden söz etti:  Martının yerini “Yeni-Osmanlı tarzı” iskele yapıları alacaktı.

Hiç şüphesiz hayal gücü ve ustalığı kendisinden önceki gibi başkan Topbaş kadar olmayan Uysal bey bilindiği gibi göreve geldikten sonra çalışma arkadaşları ile tam iki sene teşriki mesai yapıp, başka daha hangi sürprizlerin İstanbulluların başına gelmek üzere olduğunun farkına varmaya başladığında, bu düzenlemeye bir mola vermek zorunda kalmıştı. Setüstü denen dik yamacın kıyısına, hiç bir işe yaramayacağı belli olan ama belki de bir on sene daha inşaatı sürdürecek, elle oyulacak dolgu alanına bir de tünel inşa etmek zorunda kalacaklarını anlayınca.

Tünel gitti, martı gitti… geriye ne kaldı? Zemine çakılmış yüzlerce kazık üzerinde denize doğru uzanan yüzlerce metrelik betonlar. “Render” tabir edilen görüntülere baktığınızda önce dikkati çeken yüzlerce metrelik denize uzanan iskele platformları. Eğer bayağı uğraşılırsa N.Y.’taki 300 metrelik transatlantikleri karşılamak için geçmişte yapılanlara bile benzetilebilir.

Buradaki ana mesaj (ki zannedersem buna “İstanbul Anti-Bienali’nin Teması” da diyebiliriz) vapurlara ulaşmaya çalışanların bu platformları zor koşullarda test etmeleriydi. Besbelli ki, bu performatif etkinlik de yeterli görülmemişti, bu işlevselcilik karşıtı mesajı iletmek için: Katılımcılar ile iskele arasında bir de dairesel bir meydan tasarlanmıştı, transfer alanındaki ögeler arasındaki ilişkileri zorlaştırmak ve mesafeleri artırmak için. Böylece kullanıcılara, özellikle vapura yetişme koşullarını bir “challenge” haline getirmek üzere,  yaklaşık beşyüz metrelik engelli bir parkur hazırlanmıştı. 

Ancak dediğim gibi, mesajın daha iyi vurgulanması için bu performatif etkinliğin kademeli olarak zorlaşan bir parkur oluşturması hedeflenmişti. Bunlarla da yetinilmemiş, mesajın başka veçhelerini geliştirmek için de sonuna kadar çaba gösterilmişti. Bunlardan biri de bu parkurun füniküler adı verilen (ve nasıl olduysa gerçekten çok iyi tasarlanmış) sistemin çıkışından başlatılmasıydı. Katılımcıların bir o kadar, yani bir beşyüz metre daha engelli bir koşuya katılması gerekiyordu, vapura değil, yalnızca demin sözünü ettiğim özel olarak düzenlenmiş parkura ulaşması için. Üstelik fünikülerin girişinin uzakta bir yere özenle saklanmış olması da bu parkurdaki heyecanı ve zorlukları artıran dikkat çekici bir başka özelliği.

Bu işlevselcilik karşıtı etkinliğin İstanbul Tasarım Bienali‘ne koşut olarak sergilenmesi, bu şeyin her noktasında özenle ifade edilme, vurgulanma becerisine şapka çıkarmak gerektiğini söyleyebilirim. Bu girişimin başında söylendiği gibi hiç bir “ustalık eseri” olma iddiası taşımayan, eski düzende füniküler adı verilen sistemden çıkıp bir elli metre sonrasında vapura ya da deniz otobüsüne ulaşmanın mümkün olması ise (yalnızca günümüzde değil, hafızalardaki yarattığı karşıtlıkla) mesajı güçlendiren ayrı bir unsur olmalı. İşlevselciliğin ruhuna fatiha okutan bu mesaj yeterli görülseydi, belki o zaman olanla yetinip katılımcılar için ödül töreni ile tamamlanabilirdi bütün bu parkur.

İstanbul Anti-Bienali’nin etkinlikleri

Şimdilik burada, şehrin önemli bir transfer merkezi olan Kabataş’ta deniz ulaşımının ana bağlantısı metro ile, Taksim’le. Bağlantıyı sağlayan füniküler adı verilen sisteme ulaşmak için yaklaşık bir yarım kilometre yol yürümek gerekiyor. İnsanın sağ kulağını sol eliyle tutmaya çalışması gibi bir özellik. Hadi bir gayret vapur iskelesine ulaşıldı, diyelim. O ise daha da büyük bir felaket. Yağmurda, rüzgarda hamileler, çocuklar, yaşlılar, engelliler herkes perişan oluyor.

Bu müdahale öncesinde hem deniz otobüsüne, hem vapura, hem motora, hem tramvaya iki dakika içinde ulaşılıyordu. Protesto edilen bu şeyin ilk ortaya atıldığı tarih ise onbir yıl öncesine kadar uzanıyor. Eğer Setüstü‘nün önüne yapılacak tünelden de vazgeçilmeseydi inşaat belki bir on sene daha uzayacaktı. Ne tünellerin ne de martının inşaat başladığında daha uygulama projeleri ortalıkta vardı. 2019 yılında, inşaatın açıklanan resmi bitiş tarihinden bir yıl sonra (2018) Kabataş’ta tünelden vazgeçildiği açıklandı. Şöyle bir düşünelim, vazgeçilmeseydi ne olacaktı? Kazı yapılacağı için Meclisi Mebusan Caddesi‘ndeki trafik bin bir güçlükle deniz tarafındaki parka verilecek, kalan son ağaçlar da kesilecek ve büyük olasılıkla inşaat bir on sene daha sürecekti.

Peki bu tünelin İstanbul’a maliyeti ne olacaktı? Bu konuda rivayet muhtelif…

Bu tünelin bir başka örneğinin ise Sütlüce‘de olduğunu anımsayalım. Bu tünel de insanlara toz içinde ve egzost, kurşun, amyant soluyarak yetmiş santimlik bariyer arkasında yürüyüş alanı sunmakta. Tescilli kültür varlığı olan Sütlüce Mezbahası‘nı yıkmalarının nedeni de altından bu otoyol tünelini geçirmekti. Bu inşaat dünyanın hiç şüphesiz en pahalı ve en berbat “Kültür Merkezi” oldu. Sonra, yönetilemeyeceği anlaşılınca, adı “Kongre Merkezi”ne dönüştürüldü. 250 milyon Dolar’a mal olduğu söylendi, Paris‘teki Centre Pompidou‘dan, Sidney‘deki Opera Binası‘ndan bile fazla. Ama tahmin edeceğiniz gibi kimsenin gıkı çıkmadı. Çünkü proje paylaştırma düzeni 28 Şubat sürecinin zorlu koşullarında gerçekleştirilmişti.

Bu şey ile aynı tarihlerde ortaya atılan diğer başka Anti-Bienal etkinliklerini de sayalım: Sivriada‘ya döner semazen şeyi inşaatı örneğin. Yeteri kadar performatif bir durum yaratamayacağı düşünüldüğü için bundan vazgeçilmiş olmalı. Bir başkası Haliç‘te Da Vinci‘nin genişliği ancak bir dereyi geçebilecek tek açıklıklı, kemerli yığma köprü eskizi. Bu şey de inşa edilmiş olsaydı, katılımcıların yüz metre kadar köprüye tırmanmaya çalışmaları gerekecekti. Kullanılma imkanı ya da zorunluluğu olmadığı (mesajın yeteri kadar anlaşılmayacağı düşünüldüğü) için bundan da vazgeçilmiş oldu. Bir başka örnek ise Haliç Metro Köprüsü. Onun da amatörce yapılmış boynuzlu çizimleri sonradan Venedik Üniversitesi‘ndeki bir köprü uzmanı, Prof. Enrico Siviero tarafından bir uygulama projesine dönüştürülerek başlangıçtaki mesajı örtük halde kaldı.

Da Vinci köprüsü, model.

Pekala başlangıçtaki gibi daha radikal bir yöntemle inşa edilmeye çalışılabilir ve günümüzde hala sorun yaratarak performatifliğini sürdürebilirdi. Bu işlevselcilik karşıtı Anti-Bienal‘in mesajının  en iyi vurgulanacağı yerlerden biri de hiç şüphesiz Taksim‘di. Az kalsın şehrin merkezindeki tek yeşil alanı, Gezi’yi yok edecek, GümüşsuyuSıraselviler gibi şehrin düzenli caddelerini çukur haline getirerek yok edecek bu şey de Cumhuriyet ile Tarlabaşı caddelerinin meydanın altına alınmasıyla sınırlı kaldı.

Sonuç olarak:

Kabataş‘taki şeyin bir Anti-Bienal etkinliği olarak tasarlanmış olduğu ve mesajı daha baştan, yıllar öncesinden belliydi. Yeni yönetimin, şehir için alternatif bir yönetim hayal eden Ekrem İmamoğlu‘nun ekibinin bu şey için özellikle seçimden önce bir açıklama yapmasını bekledim. Yönetime geldikten sonra mesajında, ya da temasında bir değişiklik olup olmayacağını. Hala merakla bekliyorum. Onun da Mevlut bey gibi iki yıl bekleyip, bir sonraki İstanbul Tasarım Bienali‘ni hedeflemesinden korkarım.

* Belirtmem gerekir ki, bu yapılmaya çalışılan şeye “proje” demeye dilim varmıyor, çünkü bir proje, işlevselcilik karşıtı da olsa, bir sistematiğin ürünü olmalı.

Kategori: Hafta Sonu

Hafta SonuKöşe YazılarıManşetYazarlar

Yarışma’nın düşündürdükleri: Taksim imgesi nasıl canlandırılabilir?

Taksim’de bizi karşılayan ulusdevletin kamusallığı.  

Şehirsel hizmetlerin kamusallaştırılması (o zaman millileştirme deniyor) gibi kültürün de kamusallaştırılması.  Gaz, su, elektrik. toplu taşıma gibi hizmetlerin millileştirilmesinden sonra, kültürün de millileştirilmesi.

Taksim’deki hafıza dediğimiz şey de galiba biraz bununla ilişkili. Kültürün millileştirilmesinin, kamuya devredilmesinin arkasında gizli bir kimlikçilik ve imtiyazcılık (soylulaştırma) dinamiği (ve şiddeti) var. Seküler bir görünüm altında, kapitalizmin yarattığı şiddetin ve çelişkilerin ulusdevlet temsil sahnesindeki imgelerinin semptomatik mücadelesi.  

Taksim meydanı çok amaçlı salonları, tiyatroları, stadyumu, operası ile devasa bir program içinde bir gösteri/tören alanı olarak yer aldığında ya da tasarlandığında şehir, bütün kayıplarına rağmen hiç şüphesiz kültürel alanda uzun bir geçmişi olan bir modernleşme sürecinin kurumlarına sahipti. Ulusdevlet bu programla bir bakıma onları da kendi kapsama alanına almış oldu.

Gezi direnişi: Tarih yapan evrensel bir eylem

Taksim’in hafızası deyince ne anlaşılıyor?  Bugün bile hala karanlıkta kalmış birtakım travmatik olaylar. Katliamlar, protestolar. Taksim’in resmi hafızasına bakıldığında zaman içinde meydanın taşınmasından kışlanın yıkımına kadar her müdahalenin bir diğerini işaretsizleştirme, silme eylemi olarak gerçekleştiğini görmek mümkün. Bu meydanın resmi hafızasında hep ötekileştirme girişimleri var. Bu yüzden Taksim, imgelerin travmatize edildiği ve ettiği bir meydan. Peki bu resmi hafızadan kurtarılıp Taksim imgesi nasıl canlandırılabilir? Bu sorunun artık bir cevabı var.  Mesele onun politik temsil sahnesine, yani eylemselliklerin kurgulandığı gösterene taşınması.

Kamusal alandan söz ederken asıl mesele de bu travmaların iyileştirilmesi. Buradaki hakikat gösterilenler, yani imgeler değil. Onları kayda geçen, işleyen toplumsal hafıza. Burada toplumsal hafızanın ulusdevlet kamusallığı tarafından askıya alındığını söylemek mümkün. Tıpkı Gezi Direnişi‘ni gösterenleri iktidar gücüyle denetim altına alarak işlemeye çalışan, baskılayan resmi karşı hafıza gibi.

Gezi direnişi, iyileştirici bir olaydı. Barışçıl, ne kadar uğraşılırsa uğraşılsın asla travmatize edilemeyen, bütün dünyanın konuştuğu. gündemine taşıdığı bir durum. Eğer Gezi Direnişi olmasaydı biz Taksim’e ve dolayısı ile şehre musallat olan ve  hala yalnızca bu imge rejimi içinde, gösterilenlere mahkum edilmiş olarak yaşamaya devam edecektik. Gezi Direnişi, bu dayatmacı imge rejimi içinde gösterileni değil, göstereni; yani gösterilenlerin nasıl işlendiğini, zaaflarını ortaya çıkaran bir “politik dönemeç” yarattı. Şehrin ya da Taksim’in hafızası sadece bu rejimin bağımlı imgelerinden, gösterilenlerden ibaret olmadığını gösterdi. Gezi gibi karşımızda gösterenin canlı olduğu bir örnek var. Gezi Direnişi gibi tarih yapan evrensel bir eylem.   

Gezi Direnişi ulusdevletin seküler olmayan, yani iktidara bağımlı olan, gösterilen olarak dayatılmış ve gösterenin nasıl yapılandığını sorun etmeyen, nesneleştirici temsil rejimiyle bir kopuş olduğunu düşünüyorum. Tarihi bir kırılma noktası. Zorluk ise bunun politik karşılığını, ifadesini bulmak. Bu yazı bunun için bir deneme mahiyetinde.

Taksim Yarışması projeleri neyi gösteriyor?

Şimdi Taksim Yarışması sonuçlandı. Şimdi finale kalan üç proje halk oylamasına sunulacakmış.  Halk bu projeleri nasıl yorumlayacak ve oylayacak? Projeler, yani imgeler içeriklerini gösteriyorlar. Ancak bu gösterilenler gösterenleri gizliyor. Yarışma gösterenleri canlandırmak, oluşum süreçlerini gösterilenlerin kayıtsız şartsız egemenliğinden kurtarmak için önemli bir fırsat. Ancak yeterli değil. Bu yarışmanın ilanı gibi bir başlangıç noktası olmayan, sınırsız bir süreç. Bu yüzden bu yarışmayı düzenlemek için çırpınan, uğraşan insanların çabalarını değerli buluyorum. Onlara diyebileceğim bir şey yok. Ama politik temsilinde bir problem var ve bununla yüzleşmek zorundayız.

Bu çatışma ekseninde ilişkilerin, değerlerin eyleme dönüştüğü kamusallıklar, gösterenler silindi, imgelerin dışında başka bir şey kalmadı. Şehir nesneleştirildi, gösterilenlere mahkum edildi.

Resmi ulusdevlet imgeleri gösterilene dönüştüren “neoplatonik” bir temsil rejimini dayatıyorlar. Sorun bununla baş etmeye çalışmak.

Peki bu yarışma bu kamusallığı güncellenmeye dair bir işaretler taşıyor mu? Yoksa bu kamusallık biçimi de modern görünümü altında, tıpkı geçmişteki gibi bu soylulaştırıcı süreçlerde kamudan elde edilen imtiyazlar altına  gizlenen bir kimlikçilik hareketini mi dayatacak? Kamu erkini kullanan imtiyazcı sınıfları, mekanları kullanmaya çalışan hayırseverlik kurumlarını ve piyasa aktörlerini mi harekete geçirecek? Bunu anlamak için dediğim gibi imgelere, içeriklere değil, gösteren ilişkilerine bakmak gerekli.    

İmgeler bizi içerik üzerinde konuşmaya zorluyor. Temsiller, imajlar izleyicileri, katılımcıları -ya da aktörleri diyelim- içerik üzerinde tartışmaya yönlendiriyor.

Biz projelere baktığımızda bu canlandırma teknikleri ile içeriği görüyoruz ve onun üzerinde konuşuyoruz. Bu imgelerin dışındaki her şey iptal oluyor. Böylece temsiller gösterilenin kayıtsız-şartsız egemenliği altına giriyor. Oysa bütün süreci yapılandıran eylemler gösterenler üzerinde gerçekleşiyor. 

Bu nedenle içeriğe karşı direnmek gerekir. Çünkü eğer içeriğe teslim olunursa mimari imajlar piyasa odaklı profesyonel çalışmalarda yalnızca gösterilenlerden ibaret oluyor.

Hayalet şehirler…

Roland Barthes‘ın “resimler ölümü gösterirler” dediği gibi acaba şehirle ilgili planlar, temsiller de ölmüş şeyleri mi gösterirler? Yoksa… daha da fazlasını yapıp, göstermekle de kalmaz, canlı olanları da öldürüverirler mi?  Yalnızca geçmişi değil, gösterileni gösterdikleri için travmatiktirler. Gezi Direnişi’nde olduğu gibi canlandırılmak için beklerler.

Şehirlerle ilgili planların her şeyi temsil etmesi mümkün değil. Kaldı ki mükemmel bir temsil olsa dahi, her zaman planların geçmişte kalacağı açık. Temsilin paradoksu bu.

Oysa süreci yapılandıran eylemler gösterenler üzerinde gerçekleşiyor, yapılanıyor.

Şehir planlama-tasarlama eylemliliklerinde asıl uğraşlar, kapasiteler, güçler orada saklandığı için gösterilenlerin ölüler dünyasına sıkışıp kalıyoruz. Mimarlık, tasarım gibi yaratıcı uğraşlar gösterende yapılanıyor ve ne yazık ki o da içerik arkasına saklandığı için kolay kolay gözükmüyor.

Bu yüzden artık hayalet şehirlerde yaşıyoruz, ne kadar gösterilenlerin canlı olduğunun farkında olsak ve bu imge rejimi içinde güya katılımcı eylemselliklerle, çalıştaylarla v.b. etkinliklerle onları temsil sahnesine sokmaya çalışsak da. Modernleşmenin asıl meselesi gösterilenin yerine geçtiğinin, temsil ettiğinin canlı olduğunu bilmek değil. Nesneleştirici olmayan bir temsil ilişkisi kurmak, gösterenin de canlı olabileceğini hayal etmek. Belki de imkansız bir işle uğraşmak. Gösterenin canlandırılması için çabalamak. Demek ki modernleşmenin asıl meselesi gösterilenin yerine geçtiğinin canlı olduğunu bilmek değil. Gösterenin canlandırılması için sınırsız ve sonuçsuz bir uğraşla çabalamak. Bu imkansız gibi gözükebilir ama temsilin canlandırılması, bu koşullarda bu imgeleri gösterilene dönüştüren dayatmacı estetik rejimini değiştirmek için tek yapılabilecek şey bu. Bu yüzden bu siyasal hafıza meselesi önemli. Bunun için de kendi uğraşlarımızla, profesyonelliklerimizle kamunun rolünü yeniden yapılandırmamız gerekiyor.

Gezi Direnişi’ndeki gibi imgeleri canlandırmak… Bu belki ilk bakışta bu koşullarda imkansız gibi gözükebilir ama temsilin özgürleştirilmesi, canlandırılması, imtiyazcı ilişkilerden kurtarılması için tek yapılabilecek ve her şeyi radikal bir biçimde değiştirecek olan şey bu.  

Kategori: Hafta Sonu

Hafta SonuKöşe YazılarıManşetYazarlar

Kurgunun sorunu nevrotik bir sapkınlık halini alması ve şimdiyi sömürmesi

İstanbul gibi bir şehir, hiç şüphesiz küresel bağlar içinde olan, ilişkiler kuran bir merkezdi.

Lozan Anlaşması sayesinde 1950’lerin ortasına, 6/7 Eylül Olayları‘na kadar, insan haklarını ihlal eden ayrımcı uygulamalara rağmen imparatorluğun ve modernleşme sürecinin kurumlarını, yapılarını kısmen de olsa korudu. Şehrin sekülerleşmiş profesyonel mimarlık ve sanat dünyası, Batı’daki başka bir ülkedeki bir başkentte olduğu gibi çok uzun bir geçmişi olan bir deneyime sahipti.

Şehrin bu yakın geçmişi hakkında fazla bir şey bilmiyoruz.  Çünkü üzeri milliyetçilik tarafından örtüldü. Şehrin bu modernlik deneyiminin üzerine bir perde çekildi.

Modernlik bize temsil edilebilirliğin ötesinde, keşif alanları açar. Zihin dünyasındaki entelektüel mekanizmaları, ilişkileri harekete geçirir. Sanki bunlar, temsiller canlı varlıklarmış gibi. Milliyetçilik ise bunları kapalı dünyalara, imtiyaz alanlarına ve şiddete dönüştürür.

Mimarlık eserleri, sanat yapıtları hiç şüphesiz yalnızca bu bağımsız varlıklarıyla duyguları harekete geçirirler, görüntülerin yarattıkları izlenimlerin ötesindeki bilinmeyenleri düşünmeye sevk ederler. Onların bize anlatmak istediklerini genellikle duygularımızla ifade ederiz. Ancak bu duyguları yaratırken tazeleyici, yenileyici entelektüel eylemselliklerin de gerçekleştiğini tahmin etmek zor değil.

Ne yazık ki şehrin bu modernleşme dünyası popülist otoriterleşme karşısında kırılganlaştı. Bu kırılganlık iktidarlara bağımlı, seküler olmayan bir modernliğin zaaflarının da bir işareti.

Süleymaniye’de restorasyon.

Artık şehrin bu entelektüel dünyası, sekülerlik adına gizli bir kimlikçilik hareketini dayatan hayırseverlik kurumları, özel müzeler içine sıkışmış vaziyette. Ayrıca imtiyazlı sınıfların temsil ettikleri resmi kalıplar içinde bir aldatmaca olarak cereyan ediyor. Mücadele kültürel ve araçsal popülizmle, basmakalıp akılcılaştırma normlarını dayatan seçkinler arasında. Aralarında bir fark yok.

İstanbul’da ilan edilmemiş bir iç savaş

Geçtiğimiz dönem Tarihi Yarımada (Fatih) için hazırlanan Koruma Planları’nın notlarında “Osmanlı Mahalleleri”nden söz ediliyordu. Sokaklarında şerbetçilerin dolaştığı, mahalle bakkalının olduğu, kadınların kafeslerin arkasından sokaklardan gelip geçenleri izlediği…

Plan notları okuyunca, bu kurguyu hazırlayan kişileri kızdıracak şöyle bir laf ettiğimi hatırlıyorum: “Herhalde bu planlar sayesinde Şehir Tiyatroları kadrosuna epey bir oyuncu alınacak. Dekorları inşa etmek yetmez. “

Süleymaniye ve Zeyrek tarihsel olarak önemli semtler. Yalnızca 1985 yılından beri UNESCO Dünya Mirası Listesi‘nde yer aldıkları için değil. Bilindiği gibi Yeni-Osmanlıcı zihin dünyasının merkezi Fatih‘ti. Yeni-Osmanlıcılık, kimi zaman biraz itilmiş kakılmış olarak, kimi zaman da 1953’teki yeniden ön plana çıktığında olduğu gibi devletin resmi ideolojisi içinde ön planda yer tuttu. Güya Beyoğlu‘ndaki Avrupai yaşam tarzının karşısında “milli” olan bu mahallerdi.  Ancak küçük bir araştırma bile bu tespitin ne kadar kurmaca olduğunu göstermeye yetiyordu. Fatih semti de en az Beyoğlu kadar, sosyal yapısıyla, fiziki oluşumuyla modernleşmenin içinde gelişmiş, yapılanmıştı. Ama ulusdevlet içinde inşa edilen fetihçi zihin dünyası için bunun bir önemi, gerçekliği yoktu. “Tarihi Yarımada Koruma Planları” adı verilen kurgunun en büyük sorunu canlı olanı cansız bir şey üzerinde göstermenin nevrotik bir sapkınlık halini alması ve şimdiyi sömürmesiydi.

Sulukule’nin yeni hali.

Bu sayede Tarihi Yarımada’da “Osmanlı Mahallesi” yapılmak istenen Süleymaniye, Zeyrek, Sulukule, Ayvansaray gibi yerler günümüzde tam bir çöle dönüşmüş halde. Burada yaşayan, çalışan insanlar ötekileştirilerek, zor kullanılarak, suları elektrikleri kesilerek, evlerini satmaya mecbur bırakılarak tahliye edildiler.

Bu projeleri kamu adına geliştiren, yöneten danışmanlar, kurduğu ilişkilerle yetki sahibi olmuş imtiyaz sahibi olmuş mimarlar ne diyorlardı? “Burada yaşamakta olan insanların bu mahallelerde yaşamayı hak etmiyorlar. Zaten çoğu sonradan bu şehre gelmişler. Asıl İstanbullu değiller”. Bu ayrımcı söylemlerle yoksul, güçsüz toplulukları mahallelerinden kazımaya giriştiler.

Çok şükür ki şehirdeki hayat kendi imkanları ile kendisini yenileyebiliyor, bu sayede hiç olmazsa bazı semtler canlı kalabildi. Yoksa bütün şehri kendi bildikleri gibi düzenlemeye kalksalar, geriye hiçbir hayat emaresi kalmayacaktı.

İktidarla birlikte harekete geçen ‘karşı hafıza’

Ancak devlet iktidarı tamamen ele geçirildikten ve bürokrasi-profesyonel yapılar patronaj altına alındıktan sonra bununla yetinmek olmazdı. Karşı saldırıya geçmek gerekliydi. Cumhuriyet şehrin resmi tören alanını Dolmabahçe’den camii olmayan Taksim‘e taşımıştı. Taksim’de Opera yapılmıştı. Bunun karşılığı şuydu: “O zaman biz de iktidara geldik. AKM’yi yıkalım. Bir de karşısına cami yapalım.”

Bitmek üzere olan Taksim Camii inşaatı.

Sanki temsil edilen her şey sanki gösterilenden ibaret hale gelmişti. Diyebilirim ki şehir tarihindeki geliştirilen projeler, mekan düzenlemeleri ayrımcılığı, ötekileştirmeyi bundan daha iyi bir şekilde temsil edemezdi. Sanki ilan edilmemiş bir savaş yaşanıyordu.

Heybeliada‘da Ruhban Okulu var, o zaman biz de onun karşısındaki eski Heybeliada Sanatoryumu‘nu Diyanet Vakfı’na verelim…” Ya da  Bomonti‘deki eski bira fabrikasının kullanım dışı kalmış binaları var. Biz de onun karşısındaki alanı dini eğitim alanı yapalım...” Çünkü iktidarla birlikte “karşı hafıza” harekete geçmişti bir kere. Yeni-Osmanlıcı zihin dünyası geçmişte, biranın kamusal alanlarda, parklarda gazoz gibi içilmesinden fena halde gıcık kapmıştı.

Bugünkü otoriter rejimin faili AKP gibi gözüküyor. Ancak bu görüntüyü sorgulamadan bu “karşı hafıza” rejiminin tam anlaşılmasının mümkün olmadığını söyleyebilirim.

Hafızasız, yalnızca fiziksel bir nesne olarak modernlik algısı, şehir planlama yöntemleri, imtiyaz sahibi bir devlet eliti aracılığıyla yapmacık sekülerleştirme girişimiydi -ve hiç şüphe yok ki- tıpkı onun gibi, devlet iktidarının içine gizlenmiş imtiyazcı, tepeden inmeci bir kimlik hareketiydi. Siyasal İslam, devlet içindeki bu imtiyazcı modernist elite direndiğini zannederek bugünlere geldi ve sonunda onunla iktidar alanında bütünleşti.

Bu nedenle yakın tarihlerde neoliberal dönemin politikalarını temsil eden AKP’yi yegane fail olarak gördü yeni kuşaklar.

İktidarın neredeyse şehirle ilgili bütün gündemini karşıtlıklar oluşturdu. Şehir farklı hafızaların, duygu dünyalarının olduğu bir yer değil, iktidarın zihin dünyasına uygun olmalıydı. Politika yokluğunda, neoliberal koşullarda iktidarın müdahale ettiği her şey saf sembolizme dönüştü.

Mekansal eylemliliklerin oluşturduğu politikalar

Bu yüzden 28 Şubat sürecinde yukarıdan “bizi eleştirenlere daha fazla proje işi verin, çıkar sağlayın” talimatı geldi. Bu neoliberal dönemde üniversitelerin içinin boşaltılmasına, özel çıkarlara alet edilmesine yol açtı. Şehir bu hale geldi. Mekanın “politikaların bir yansıması” olduğu hep söylenir değil mi? İktidarların sanki mekanı kendi ideolojisine göre değiştirmesi, tercihlerini yansıtması gibi. Oysa bu ilişki bunun tam tersi gibi olmalı. Asıl politik tercihler hatta iktidarın kendisi bu eylemliliklerle üretilmiş gibi gözüküyor. Mekansal eylemsellikler politikaları, iktidarları oluşturuyor ya da belirliyor. Belki de şöyle söylemeli: “Mekanı nasıl dönüştürdüğünü söyle, sana politikanı söyleyeyim.”

İbadete açıldıktan sonra Ayasofya’nın içi.

Bu yaşadıklarımız bir vodvil gösterisi olmalı. Neoliberal sistemde politika tükenince ideoloji saf sembolizme dönüştü. Ne yapılıyorsa artık bunların hepsi şu mesajı vermek için: “Kapitalizme asla teslim olmadık, ideolojimizle dimdik ayaktayız.”

Ancak bu karşıtlık sembolizminin şehri nasıl bir boşluğa dönüştürdüğünü anlamak için birer eşsiz mücevher olan Ayasofya‘nın, Kariye‘nin başına gelenlere bakmaya bile gerek yok. Topkapı Sarayı, Yenicami, Süleymaniye gibi şaheserler bile “restorasyon” adı altında şu anda mahvediliyor. Bu “karşı hafıza” girişimi giderek şehirde gördüğünü anlamama, bir cehalet tutkusuna dönüşmüş vaziyette. Bu durum dediğim gibi şehirde ilan edilmemiş bir “iç savaş”ı andırıyor.

Tasarımın, sanatın, fikir üretiminin iktidar mekanizmalarına bağımlı olduğu bir ortamda bu yıkım kaçınılmaz. Peki buna karşı ne yapılabilir? Karşıtlığın tersi yüzü yok. Bu sembolizmin her şekli yok edici. Birbiriyle ilişki içinde değil, birbirini yok etme ilişkisi. Neoliberal politikaların temelini bu “sıfır noktası” oluşturuyor.

Günümüzün aklı çıkara bağlayan, araçsallaştıran neoliberal düzeni içinde şehir öyle bir hale geldi ki, herhangi bir depremi beklemeden her salgın hastalık birkaç gün içinde bir pandemik facia halini alabilir. İstanbul gibi kaotik bir metropol bir felaketler şehrine dönüşebilir.  Nesneleştirici şiddet, işaretsizleştirdiklerini failler olarak hayatımıza iade ediyor. Bilgiyi hurdalaştıran, hile ve kurnazlıkları motive eden, her şeyi kafeslere tıkıştıran, insanmerkezci ve nesneleştirici şiddetin imtiyazcı bir sınıf yaratarak cehaleti semirttiğini, yönetimsellik biçimine musallat ettiğini görmemek ve bu paradoksla yüzleşmemek için zannedersem artık bir neden kalmadı.

 

Kategori: Hafta Sonu

Köşe YazılarıManşetYazarlar

6/7 Eylül Olayları bağlamında suç ve failin gözden geçirilmesi  

Evleri, işyerlerini, ibadet yerlerini yakma-yıkma, tahrip etme, yağmalama, sivil öldürme, yaralama, toplu tecavüz etme gibi toplu şiddet eylemlerini içeren şiddet eylemlerini adlandırmak için Rusça‘dan başka dillere geçerek evrenselleşen “pogrom” kavramı kullanılıyor. Etnik ve siyasal ayrımcılık yoluyla ötekileştirilen topluluklara karşı gerçekleştirilen şiddet eylemlerini adlandırmak için. 1955 yılında gerçekleşen 6/7 Eylül Olayları, evet bir pogrom ama diğerleri ile bazı benzerlikleri ve farklılıkları da var.

6/7 Eylül İstanbul Pogromu tekil bir olay değil. Ulusdevletleşme sürecinde hakim olan, kalıcı hale gelen bir politik süreç, yapı. Yalnızca kitlesel bir şiddet olayı değil, aynı zamanda tekerrür eden, kurumsallaşan bir rejimin işareti.

Hafızalarda yer alış ve adlandırılış biçimiyle “6/7 Eylül olayları” Müslüman olmayan Türkiye vatandaşlarına karşı çok uzun bir süre içinde başlatılan sistemli bir kırım operasyonunun yalnızca travmatik bir halkası.

‘Örgütlenmiş, kurumsallaşmış şiddet rejimi’

Basında yer alan haber başlıklarına baktığımızda saldırıların sanki “galeyana gelen halk” tarafından düzenlendiği gibi bir izlenimine sahip olabiliyoruz. Olayların gerçekleştiği yıllardaki haber başlıkları ise daha da yanıltıcı. Oysa saldırıların devlet gücünü kullanan ve topluluklarla etkileşim halinde şiddet olayları düzenlemekte deneyim kazanmış bir örgüt tarafından planlı ve programlı bir şekilde gerçekleştirildiği ayan beyan ortaya çıkmış vaziyette.

Saldırganların gruplar halinde araçlarla taşınması ve yönlendirilmesi, ellerine bizzat güvenlik güçleri tarafından balyoz gibi aletlerin verilmesi, halkı kışkırtmak ve resmi olarak planlanan saldırılara “toplum galeyana geldi” görüntüsü vermek için Selanik‘te konsolosluk bahçesindeki Atatürk’ün evine bomba atıldığı gibi senaryonun hazırlanması. Bu büyük rezalet sahneye konduktan sonra asıl faillerin, suçluların yakalanıp cezalandırılmamaları… 

Fotoğraflar: Fahri Çoker arşivi/Tarih Vakfı.

Cezalandırılmadıkları gibi ayrıca bir de ödüllendirilmeleri, görüntülerin paylaşılmasının engellenmeye çalışılması gibi  kullanılan sözcüklerin ifade ettiğinden çok daha ötesinde, örgütlenmiş, kurumsallaşmış şiddet rejiminin varlığına  işaret ediyor.

“Bu olaylar geçmişte oldu, bugün artık olmaz” dediğimizde yaşanan bu rezaleti tekil bir olay gibi algılamış ve üzerini örtmüş ya da bilmiyormuş gibi olabiliyoruz.

Sanki Rumlar fail, halk Atatürk’ün evin atılan bombaya tepki vermiş gibi. Kolektif hafızanın bakiyesi, kalıntıları içindeki unsurlar bize süreklilik gösteren bir akışın içinde olduğumuzu hissettiriyor.

Örneğin hala çevremizde İstanbullu Rumlar’dan gasp edilen mülklere sahip olmak için çaba gösterenleri gördüğünüzde, kamu ile sivil toplum arasında olağanlaştırılmış bir düzenin sürdüğünü görmemek mümkün değil. 

Örneğin Nazi dönemi Almanyası‘ndaki Yahudilere karşı gerçekleştirilen “Kristal Gece” olarak adlandırılan saldırılar ile bu olayın bir benzerliği var. Ancak bu topraklardaki Rumların, Ermenilerin kazınmasına yol açan kırımların Holokost’la olan benzerliği ise hala yaygın olarak inkar ediliyor. Resmi tarihyazımında doğal olarak onların içindeki insani felaketlerin görülmeyip kutsanmaları, kahramanlık hikayeleri ile süslenmeleri sözkonusu.

‘Dışlayıcı vatandaşlık’

Cumhuriyet döneminde “1934 Trakya Olayları” diye bilinen ve neredeyse Tekirdağ, Çanakkale, Edirne, Keşan gibi şehirlerdeki bütün Yahudiler’in korku içinde göç etmesine neden olan saldırılar, tecavüzler de bu kavrama tam tamına uyuyor. Daha büyük felaketler de yaşandığı ve bunlar kutsandığı için mağdurların sesinin hiç bir zaman çıkmadığı görülüyor. Neredeyse Anadolu’nun bütün Müslüman olmayan topluluklarının ulusdevletleşme sürecinde pogromlarla karşılaştıkları, kırımlara uğradıklarını söylemek mümkün.

Çoğu zaman her biri büyük bir felaket olan ve kayıpları bilinmeyen Amele Taburları‘nın, Varlık Vergisi‘ni ödeyemeyenlerin ölümcül koşullarda çalışma kamplarına gönderilmesinin, meslek yasaklarının, 64’teki zorla yerinden etmelerin, okulların, ibadet yerlerinin bakımını, korunmasını, geliştirilmesini engelleme faaliyetleri yanında ayrıca doğrudan bireylere karşı süreklilik gösteren tehditler, politik baskılar, kamusal faaliyetlerden dışlama, aşağılama, mülklere el koyma, sistemli, devlet güdümlü bir sürecin, başka bir deyişle dışlayıcı bir vatandaşlık rejiminin yürürlükte olduğunu gösteriyor.

Bu yapı dönemsel değişiklikler gösterse de süreklilik taşıyor. Kimi zaman “Susurluk Kazası” sonrasında olduğu gibi gerçekler ortaya saçılsa da, rejimin karakterini belirleyen temel unsur olarak kendisini yeniden üretiyor. Bu nedenle kısmi soruşturmalar, adli yargılamalar çoğunlukla etkisiz kalıyor, rejimin karakterini değiştirmiyor.  

2005 yılında, 6/7 Eylül Pogromu’nun ellinci yılında, dönemin askeri soruşturma hakimi Fahri Çoker‘in bağışlamış olduğu albümden (1) hareketle hazırlanmakta olan serginin önce fotoğraflarının kaybedilmesi, sonra düzenleyenlere ölüm tehdidi mektuplarının gönderilmesi, serginin açılış günü, salonda bulunan sivil güvenlik güçlerinin çekilerek önceden planlanmış bir saldırıya uğraması ve tahrip edilmesi, saldırganlar hakkında bütün uğraşlara rağmen hiçbir soruşturmanın açılmaması, saldırının üstünün örtülmesi, izleri sürülmesi, araştırılması gereken bir başka konu.

Bu saldırıyı gerçekleştirenlerin başka hangi eylemlerde kullanıldıklarını araştırmak bile bugün karanlıkta kalan bir çok olayın açıklığa kavuşmasına yol açabilir.

Savaş öncesi şehirde 300 binden fazla olan Rum nüfusunun neredeyse tamamının yok edilmesi, işkencelere, tecavüzlere uğrayarak, malları gasp edilerek, kültürel alanda izleri silinerek, ötekileştirilerek ayrımcılığa uğraması, açıkça kültürel bir kırım. Bu dediğim gibi ayrımcı bir rejimin inşa edilmesine, kurumsallaşmasına işaret ediyor. Ancak bu kırımın arkasında yalnızca görünen yüzleriyle, siyasal iktidarları, ya da onları motive eden-olan kitleleri değil, zannedersem daha komplike bir işlev gören, şiddetle alakası yokmuş gibi gözüken ve entelektüel işlev gören kişi ve kurumların rollerini de dikkate almak gerekiyor.

Devlet gücünü ele geçirmiş olan imtiyazlı ekonomik tabakalar, bu yolla soylulaşan sınıflar bu ötekileştirici, işaretsizleştirici, meşrulaştırıcı politikaların üretilmesinde ve süreklilik göstermesinde başat rolü oynuyor. Bu nedenle yalnızca şiddet olaylarına, tecavüzlere-cinayetlere dikkati yoğunlaştırmak, onların aydınlattığı korkutucu olayları sergilemek, lanetlemek yetmiyor. Bu tekerrür eden süreci basitçe politik tercihlere bağlamak, yalnızca yönetimdeki siyasal partileri bu ayrımcı uygulamaların faili olarak görmek yetersiz kalıyor. Belki de asıl önemli mesele gölgede kalan sınıfsal kırılganlığı içinde motive olan kitleleri harekete geçiren, çeşitli stratejiler içinde suç ve faili inşa eden bu “serinkanlı”  toplumsal tabakaların işlevini kavramaya çaba göstermek.

Diğerini ötekileştirirken kendini yaralamak

Ulusdevletleşme sürecinde kimliklerin benzerlikler üzerinden inşa edildiği söylenebilir. Kimlik artık hem gündelik yaşamda tekrarlanan ancak devlet mekanizmaları ile de bir hazıryapım, bir model halini alan bir şey. Başka bir deyişle sivil yaşamın kendisi içinde üretilmiş gibi gözüken kimlikler kendilerini askıya alan bir sembolik alan tarafından, asimetrik bir ilişki içinde koşullandırılmakta. Buna karşılık milliyetçilikler bu asimetrinin görünmez kılınmasını ve öznenin devlet mekanizmaları içinde modele dönüşen bu kimliklere arzuyla tutunmasını getiriyor. Bu inşa süreci yalnızca Rumlar açısından değil, bu milliyetçi politikalar tarafından temsil edildiği, fail olduğu varsayılan topluluk açısından da travmatik.

Hakim olan kimlik diğerlerini ötekileştirirken kendisini de yaralıyor. Böylece Butler‘in ifade ettiği gibi (2) ideoloji tarafından “özne” olarak çağrılırken, aynı zamanda nesneleşiyor, deyim yerindeyse yaralanıyor ve tabi konuma geliyor. Bu özne, daha yüksek bir otoriteye tabi olurken kendisi de her türlü özgürlükten yoksun hale gelen bir fail. Kimliğin bu ikircikliği nedeniyle, bu vatandaşlık rejimi içinde herkesin, her topluluğun ayrımcılığa uğrama potansiyeli bulunuyor. Bu nedenle bu vatandaşlık rejiminin değişmesini talep etmek, basitçe politikaların değişmesini istemekten öte çok-yönlü çabalarla mümkün.

Asıl sorun ulusdevletleşme sürecinde Rumların ya da diğer Müslüman olmayanların hukukun olmamasından dolayı değil, politik temsil alanında yokluklarından dolayı yaralanabilir hale gelmiş olması.

Osmanlı modernleşme sürecinde milletleri bir araya getiren devlet yapısı, sembolik alanın kapalı olmasına yol açtı. Sanatsal-kültürel-politik alan milletin içindeydi, temas yoktu. Her birinin ayrı bir millet sistemi içinde kaldıkları söylenebilir. Bu çelişkinin birebir ilişkilerde aşıldığı sürekli dile getirilir. “Rumluk, Hıristiyanlık kötüdür ama Rum komşumuz iyidir.” Dolayısı ile şiddetin ve yaralanabilirliğin bu işaretsizleştirici kamusal alan pratiklerinin bir işlevi olduğu, Rumların ve Müslüman olmayanların yönetici elit konumunda olanlar açısından görünmez kılındığı, söylenebilir. 

Türkiye’de geçmişte işlenen ağır insan haklar ihlalleri suçları karşısında hesap verebilirliği sağlayacak bir adalet politikası hayata geçirilemedi (3). Bu nedenle bu ihlal suçlarına karşı telafisi mümkün olmasa da, onarıcı politikalar oluşturulamadı.

Geçmişle hesaplaşma ve telafi çabalarının kurumsal çerçevesini oluşturan “Geçiş Dönemi Adaleti” (Transitional Justice)… yeniden reforme edilmesi amaçlanan siyasal rejimin suç bakiyesi ile hesaplaşmasını amaçlayan bir dizi politikayı ve yargısal/yargıdışı mekanizmayı içeriyor (4). 

Bunlar;

  • Hakikat hakkı: Hakikatlerin karartılmasına, tahrif edilmesine karşı açığa çıkarılması.
  • Adalet hakkı: Faillerin ortaya çıkarılması, adaletin tesis edilmesi, cezasızlığın sona erdirilmesi. İnsanlığa karşı işlenen suçların faillerinin cezalandırılması ve kamu mekanizmalarının suçlulardan arındırılarak yeniden yapılandırılması.
  • Onarım hakkı: Mağdurların kayıplarının, tahrip olan sosyo-ekonomik yapılarının onarılmaya çalışılması, gasp edilen haklarının iadesi
  • İtibarlarının iadesi, acılarının, kayıplarının önünde eğilinmesi, özür.
  • Mağdurların silinmeye çalışılmış olan hafızalarının, mekanlarının yeniden canlandırılması. 
  • İhlallerin tekrarlanmasına karşı güvence hakkı.

Bu şiddet olaylarını belirleyen özellik devlet gücüyle ilişkilenmiş örgütler. Yani resmi kurumlarla bütünleşmiş, onların şiddet tekelini paylaşan, yasadışı eylemlerle bunları kullanan bir topluluk. Devlet, bir hukuk çerçevesinde kurumlaşıyor gibi gözükse de bu suçları ve failleri inşa eden toplulukların, örgütlerin kontrolünde. Bunlar her alanda devlet gücünü kullanan, onun etrafında saçaklanan yarı resmi, politik-sembolik sermaye sahibi imtiyazlı güçlerdir.

Özellikle kültürelpolitik alanda, sembolik sermaye üretiminde imtiyaz elde eden topluluklar bu şiddet olaylarını motive ederler, onlara meşruiyet kazandırıyorlar. Bugün basında, devletin bilgiyi işleyen mekanizmalarındaki bağımlı yapılanma bu rejimin sürmekte olduğunu gösteriyor. Bu geçişin kendiliğinden gerçekleşemeyeceği belli.

Bu olaylar “geçmişte kaldı, nasıl olsa bugün böyle şeyler olmuyor” denemez. Cezasızlık şiddet döngüsünü besliyor, suçların tekrarlanmasına dönük bir rejimin inşasına yol açıyor. Bütün bu işaretler yalnızca şiddetin sürdüğünü gösteriyor. Bu nedenle “olaylar” sözcüğü açıklayıcı değil perdeleyici oluyor. Açıkça söylemek gerekirse komplike, örgütlü bir suçtan, suçlulardan söz etmekten çekinmemek telafisi mümkün olmasa da onarmaya, bir daha olmaması için gösterilecek çabalara, anlamaya, anlatmaya, hissetmeye dair önemli bir sorumluluk.  

*

  1. Bu sergide kullanılan malzeme genellikle basından toplanan, daha doğrusu müsadere edilen, el konulan fotoğraflardan oluşuyordu ve ölümünden sonra yayınlanmak koşuluyla Tarih Vakfı‘na bağışlanmıştı.
  2. Butler’ın Toplumsal Cinsiyet Performatifliği Kuramında Öznelliğin ve Failliğin İmkanları, İlknur Meşe, Toplum ve Bilim Dergisi sayı 152, 2020 sayfa 77
  3. 90’lardan Bugüne Türkiye’de Cezasızlık Politikalarının Bilançosu: Savaşın Gölgesinde Adalete Bağırmak, Hülya Dinçer,  Toplum ve Bilim Dergisi sayı 152, 2020 sayfa 40.
  4. Adı geçen makale, sayfa 41. 
HaftasonuKöşe YazılarıManşetYazarlar

Mimar Sinan’ın yaratıcılık dehasını anlatmaktaki zorluk

İstanbul Büyükşehir Belediyesi Üsküdar Meydanı’na Mimar Sinan anıtı yerleştirmeye karar vermiş. Bu amaçla da bir yarışma süreci başlatılmış. Büyükşehir’in düzenlediği yarışmanın seçici kuruluna baktığınızda alanlarında saygınlık kazanmış tarihçilerin, mimarların, sanat yöneticilerinin olduğu görülüyor. Seçici kurul üyelerinden bir bölümü Büyükşehir Belediye Başkanı ve Genel Sekreteri ile Üsküdar meydanında bir tetkik gezisi yapmışlar. 

İmamoğlu yarışmanın amacını, gerekçesini anlatırken “Mimar Sinan’ın dehasını, kişiliğini çok iyi anlatmamız, hissettirmemiz gerekir” diye bir açıklamada bulunmuş. Seçici kurul üyelerinden biri ise “İşimiz yarışmacılarınkinden zor” diye cevap vermiş.

Mimar Sinan’ın anlatılma ihtiyacı ile bu ihtiyacın karşılanması konusundaki zorluk öğrenciliğimden beri hep ilgimi çekmiştir. Bir taraftan sürekli onun yaratıcılık dehasından söz edilir. Diğer taraftan mimarlığın güncel anlamıyla ilgili eylemlilikler tarafı boş kalır. Gerçekleştirdiği tasarımlar, mimari fikirler hakkında bir bilgi yoktur. Yalnızca onun tasarlamış olduğu düşünülen anıt yapılar, idari işlemlere dair belgeler tanıtılır ve yorumlanır.      

Sureti bilinmeyen birinin anıtını yapmak…

Zorluğun zannedersem birinci nedeni, Mimar Sinan’ın bildiğimiz gibi bir mimar ya da mühendis olmaması. Mimar Sinan neredeyse elli yaşına kadar savaşlara katılmış, bir asker olarak görev yapmış.  Buradaki deneyiminin ve sonraki deneyiminin bugünkü mimarlıkla bir benzerliği yok. Ne Mimar Sinan’dan kalan projeler ne de mimarlık üzerine yazılar.

İkincisi ise daha pratik bir neden: Geçmişte hiç bir sureti, imajı bulunmayan bir tarihi şahsiyetinin anıtını yapmak. Avrupa’da neoklasik döneme geçildiğinde, ulusdevletler icad edilirken elde hazır bir yöntem vardı. Rönesans’tan beri krallar, kraliçeler, soylular hatta önemli şahsiyetler resmediliyordu. Bu yüzden onların, tarihi şahsiyetlerin heykellerini yapmak, meydanlara yerleştirmek çok zor olmadı.

İBB Başkanı Ekrem İmamoğlu, jüri üyeleriyle birlikte anıtın yerleştirileceği meydanı gezdi.

Modern dönemlerde inşa edilen bu tür milli şahsiyetler evet, mitolojik özellikler kazanırlar (*). Ancak bu temsillerin tamamen kurmaca olmalarından kaynaklanmaz. Elde mutlaka birtakım belgeler, bilgiler bulunur. Bunlar dönemin kavramlarıyla yeniden anlamlandırılır.  Tıpkı Mimar Sinan’ın “mimar” kimliğinin günümüzde projeler hazırlayan, bir mimarlık bürosu yöneten bir kişi olarak algılanması gibi.  Yani inşa edilen kimlikler kurgusaldır ancak gene de gerçeklikle ilişkili olmaları amaçlanır.  Neredeyse 50 yaşına kadar mimarlık faaliyetleri ile ilgisi olmayan bir kişinin “yaratıcılık dehası” olarak adlandırılmasında bir tuhaflık olmalı.

‘Mimar Sinan’ın heykelini uydurup yapmak caiz değildir’

Avrupa kapitalizmle neoklasik dünyaya adım atmadan, yani kimlikleri inşa etmeden önce modernleşmenin “kuluçka dönemi” sayılabilecek Rönesans‘ı yaşamıştı. Rönesans yalnızca mekan tasvirlerinin benzerlikler, mütekabiliyetler üzerinden değil, dini olmayan figürlerin, yöneticilerin, soyluların tasvirlerinin yapılmasına imkan tanımıştı.

Türkiye’de ya da biraz daha genişleterek söylersek Osmanlı modernleşme döneminde Avrupa kapitalizmi örnek alınarak, ya da ondan kopyalanan bir modelle geliştirilen milli kimlik inşasının oldukça önemli bir problemi (dile getirildiği gibi zorluğu) var.

Buradaki milliyetçiliğin onu taklit etmesi bu yüzden oldukça problemli bir konu. Arada Rönesans benzeri bir dönem olmadığı için Türk Büyükleri’nin elde iyi kötü birer tasviri yok. Olanlar da zamanında Avrupalı diplomatların yanlarında getirdikleri ressamların yaptıkları çalışmalar. Eğer sanattan, kültürden söz ediyorsanız bunlarda bu milli şahsiyetler yer almış olmalı. Ama yok. Çünkü modernleşme sürecinde olduğu gibi imajların gerçekliğe dair bir iddiasının olması beklenmiyor. İmajlar da tıpkı diğer temsil faaliyetleri gibi yan yana duruyor. Bizi içerikleri hakkında bilgilendiriyorlar ama nesnelerinin yerine geçmiyorlar.  Evet, elbette ki elde birtakım minyatür gibi çizimler var ama bunlar başka şeylerle, mekanla bir mütekabiliyet taşımıyorlar.

Nitekim aynı zorluk Cumhuriyet döneminin başlangıcında da yaşanmış.

1935 yılında Atatürk, Türk Tarih Kurumu‘na çektiği bir telgrafla “Mimar Sinan’ın heykelini yapınız” talimatını vermiş.

Nitekim Atatürk aynı kaygıyla olmalı, bu talimatı verirken aynı zamanda “Mimar Sinan’ın heykelini uydurup yapmak caiz değildir” demiş. Bunun üzerine Mimar Sinan’n mezarı açılmış, kafatası incelenmiş ondan ölçü alarak yüz profili çıkarılması için. Ayrıca Kayseri’de doğduğu köy olan Ağırnas‘a gidilmiş, oradaki insanların fotoğrafları çekilmiş.  Orada Ermeni kalmamış olsa da, yüz tipolojilerinin analiz edilmesi için. Görüldüğü gibi bilimsel yöntemlerle yaklaşılmış. Bu özelliklere göre Tarih Kurumu ilk heykeli yapmış. Heykel Atatürk’e sunulmuş. Atatürk heykeli görür görmez “tamam olmuş, Mimar Sinan böyledir” demiş. Bunlar çok da anlaşılmaz kaygılar değil. Modern dünyanın gerçeklik üretimine uygun, bilimsel yöntemler.

İmaj yokluğunda milliyetçiliğin patolojik semptomları 

19’ncu yüzyılda, modernleşme ile birlikte Osmanlı kimliği icad edildiğinde benzer bir geçmiş yoktu. Bu yüzden sultanlar, partrikler, paşalar, zenginleşen sınıflar, bankerler resimlerini yaptırmaya giriştiler, girişmesine. Ama bu arada resimsiz, imajsız geçen koskoca yüzyıllar ne olacaktı? Milliyetçilik asla “şimdiki zaman”la haşır neşir olmakla başlayamazdı.

Ordu Belediyesi’nin yaptırdığı Türk büyükleri büstlerinde, Ertuğrul Gazi için bir dizide onu canlandıran oyuncunun heykelinin dikildi. Tepkiler üzerine kusuru bulanan iki yönetici görevden alındı, heykel kaldırıldı.

Mimar Sinan örneğinde de görüldüğü gibi ortada herhangi bir resim yok. Bu durumda örneğin Ordu‘da yaşandığı gibi “Türk Büyükleri” heykelinin dizi oyuncusunu tasvir etmesi gibi bir olayın yaşanması çok doğal. Çünkü hangi imaja referans vereceksiniz? Eldeki en gerçekçi imaj, dizideki oyuncunun ta kendisi. O da kendisine rol verilirken seçilmiyor mu? O neden bir referans olmasın?

Şöyle bir itirazı duyar gibiyim: Günümüzde, güncel sanatta illa da kişinin kendisine ulaşmak gerekmiyor. Elde bir belgenin, tasvirin olması hiç gerekli değil. Önemli olan günümüze kalan yapılardan, belgelerin bize mesaj olarak ilettikleri. Yani yorumlar fikirler, kavramlar. Tamam da, böyle yapınca sanatı yönlendiren milliyetçiliği, siyasal kurguları, dışarıda bırakmıyorsunuz ki? Yalnızca görmezden geliyorsunuz.

Seçici kurul bu zorlu işin içinden nasıl çıkacak?

“Türk Büyükleri”nin heykellerini yaptırmak sekülerleşemeyen bir devletin, neoklasik dünyanın semptomu. Milliyetçilik ya da modernleşme her şeyden önce benzerlikleri modele dönüştüren bir operasyona ihtiyaç duyar. İmajların kopya olduğunu gizleyebilmek, kitleleri kandırmak için. Mimar Sinan imajı da ister istemez bir model olmak zorunda. Çünkü imaj modele dönüşmeden, gerçeklikle hayali bir ilişki kurmadan arzu uyandırmaz. 

Çare yok. Salt retorik yeterli olmaz. İmaj yokluğunda milliyetçiliğin uydurmak gibi patolojik semptomları ortaya çıkar. Örneğin bu yüzden okulların koridorlarına yerleştirilen “Türk Büyükleri” temalı temsiller şimdi olduğu gibi dizilerden değil, genellikle çizgi romanlardan alınmıştır. 

Mimar Sinan’ın imajını değil, yaptıklarını ele alalım. Onlar yapıldıkları aşamalarda hiç bir zaman model, yani tasarımsal bir nesne halini almamışlar. Yani Mimar Sinan’ın da modern bir mimar gibi model üzerinde çalışan bir mimar (ya da mühendis) olduğunu varsaymak, uydurma bir şey.

Ancak asıl mesele böylece örtülmüş oldu: “Türk Mimarisi” dedikleri şey. Oysa neoklasik dünyanın bu paradoksunu anlamadan modernliği üretmek imkansız. Bu yüzden Mimar Sinan imajı mimarlığın etnisite temelinde arındırılmasından öte bir işlev görmedi. Seküler olmayan sembolik elit onun bir devşirme olduğunu bile bile bu imajı “yabancı” dedikleri Müslüman olmayan mimarları dışlamak için kullandı. İdeoloji böyle bir şey. Böylece onun “yaratıcılık dehası ve görkemi” zannedersem dar bir alana hapsoldu. Büyükşehir Belediyesi Mimar Sinan’ı adına aşure dağıtma gibi eylemliliklerle anmaya çalıştı (**).

Görüldüğü gibi imaj, temsil eyleminin kendisi (Althusserci anlamda) maddi bir rol oynuyor. Bir yapının rölövesini çıkarıldığında ve bunu da Mimar Sinan’ın tasarladığını söylendiği anda bir gerçeklik üretilmiş oluyor. Böylece çok farklı ilişkiler içinde üretilmiş, 19. yüzyılda modernleşme içinde ortaya çıkan mimari temsil teknikleri kullanılmamış  olsa da bunların bir önemi kalmıyor. İmaj muhataplarını içerik üzerinde konuşmaya zorluyor. Buna karşılık kendisini silikleştiriyor. İmaj bir ideoloji makinesi gibi dönüştürücü bir güç üretiyor. Kapitalist ilişkilerin sorgulanmasını engelliyor, onu doğallaştırıyor. 

Bu imajın üretimini gerçekleştireni seçkinleştiriyor, millet kavramı etrafında sınıfsal çelişkileri gizliyor.  Bunun da ötesinde dışlayıcı ve ötekileştirici bir milli kültürelpolitik alan inşa ediyor. Dolayısı ile imajın tutarlı ya da tutarsız olduğunu dair bir tartışmanın bir anlamı yok. Eğer imaj kendi başına ideolojik bir rol oynuyorsa, bunu sorgulamak da “ikona kırıcılığı” gibi bir role soyunmak oluyor. Zannedersem zorluk da burada.  

Yarışma şartnamesinde sanatçılardan, mimarlardan bir anıt/heykel dikmelerini isteseler, belki yönetimin ihtiyacını karşılamış olacaklar.  Öngörmeseler,  yani ideoloji ile bir “kopuş” amaçlasalar, bu defa da devletin gücünden imtiyaz sahibi olan milliyetçiliğin, sembolik iktidarın saldırısı ile karşılaşacaklar. Ama gene de güncel sanatın meselesinin bu zorluğun üstesinden gelme çabası olduğunu düşünüyorum. Bakalım bu güzide seçici kurul bu zorlu işin içinden nasıl çıkacak?

*

Notlar:

 * Mimar Sinan Anıtı Yarışması seçici kurul üyesi olan Uğur Tanyeli “Tarihsel ve Muhayyel Mimar Sinan” başlıklı yazısında Roland Barthes‘ın “modern mitolojiler” olarak adlandırdığı  kavrama referans veriyor. Ona göre antik mitolojilerden farklı olarak modern mitolojiler rasyonel olarak açıklaması yapılabilen ama göndermesi rasyonel olmayan bir duruma, bir efsane üretimine tekabül ediyor. Bakınız: Tarihsel ve Muhayyel Mimar Sinan. PROF. DR. UĞUR TANYELİ. (6 Nisan 2019 tarihinde Kayseri BÜSAM. Şehir Akademi’de Mimar Sinan Okumaları.

** Bir başka örnek de Mimar Sinan Güzel Sanatlar Üniversitesi Mimar Sinan Araştırma Merkezi 2014 yılında düzenlediği yarışma: “Mimar Sinan temalı anı objesi, yani hediyelik eşya yarışması”.  Bu işi üniversiteye yaptıran, yani “sponsor” olan da fuarcılık alanında faaliyet gösteren bir ticari firma. Anladığım kadarıyla tasarlanacak olan yılbaşında falan dağıtılan kağıt ağırlığı, kalemlik gibi eşyalar. (Ancak bütün uğraşlarıma rağmen  Mimar Sinan’ı tanıtmak için kullanılacağı belirtilen bu objelerin ne yazık ki herhangi bir fotoğrafına ya da örneğine rastlayamadım.)

Oysa bir bilim kurumunun öncelikle amacının bu meseleyi, inşa edilen kimliğin mimarlıkta nasıl bir ideolojik rol oynadığını, nasıl bir sosyopolitik dönüşüm yarattığını araştırmak, tarihyazımını sorgulamak olmasını beklenir, değil mi? Ama hayır. Etkinliğin adı bile daha baştan ne yapılacağını dikte ediyor.  Tıpkı din gibi diğer ideolojik yeniden üretimle ilgili kurumlarda olduğu gibi,  devletin bilim ve sanat kurumu seküler bir görüntü altında, ters bir işlev görüyor. 

 

Kategori: Haftasonu

Köşe YazılarıManşetYazarlar

Büyükşehir Belediyesi’nde işler ne alemde?

Zor bir seçim sürecinin üzerinden bir yıldan fazla bir zaman geçti.  Bu süre sonunda bir muhasebe yapmak adettendir.

Geçtiğimiz günlerde İstanbul Büyükşehir Belediyesi‘nde yapılan atamalar, kamusal alanlar için düzenlenen yarışmalar hakkında sosyal medyada tartışmalar yaşandı. Bu tartışmalar yaşanırken İPA (İstanbul Planlama Ajansı), Enstitü İstanbul gibi Büyükşehir’in yönetsel kararlarını, etkinliklerini içeriklendiren fikir geliştirme organlarının nasıl bir yapıda kurumsallaştığı, bunlarla ilgili yöntem sorunları zannedersem pek bir tartışma konusu olmadı.

Margarin, parmak patates, İstanbul için vizyon ihalesi

Elimde İBB’nin çıkardığı İstanbul Bülteni var. Arka kapak içindeki ihale ilanlarına bakıyorum. Hizmetler Müdürlüğü için dondurulmuş parmak patates, margarin…  Şehir Planlama Müdürlüğü için de “vizyon ihalesi(*)“…

Demek ki İstanbul için ne kadar vizyon gerekiyorsa, o kadar da ondan alınacak, bu ihale ilanından anlaşıldığı kadarıyla.

Şartnamesi de hazırlanmış olduğu için merak edilmemesi gereken ise şu:  Acaba hangi evsafta, cinste ve özellikte kaç ton (ya da metreküp) “vizyon” satın alınacak? Öyle ya, madem ki ihale yapıyorsunuz,  bir de bunun teknik şartnamesi var.

Bunu hiç ama hiç merak etmiyorum, çünkü ihale şartnamesinin mutlaka içini çekmeceden çıkardıkları başlıklarla doldurmuşlardır: Çalıştaylar, atölye çalışmaları, yayınlar, anketler, kamuoyu araştırmaları, danışmanlık ücretleri…

Yönetime kim gelirse aynısını yapıyor. Nasıl olsa şartnameyi de kendileri hazırlıyor. Kendin pişir kendin ye.

Şunu da ekleyeyim: İhalenin adresi bile bellidir, büyük ihtimalle. Hiç merak etmeyin onun bunun elinde değil, ihale Büyükşehir’in iştiraki olan bir şirketin üzerinde kalacaktır. Üstelik bu ihalenin kimin için yapıldığı, nereye ve kimlere ne kadar bütçe aktarılacağı falan, bunların hepsi önceden bellidir. Böyle önemli bir konu tesadüflere bırakılamaz.

Yöntemler de bellidir. Kamu yönetiminlerin karakterini ise hangi konulara öncelik verdikleri belirler. Kimlerin, hangi kişilerin kamu adına hangi güç ilişkilerini kullandıkları, neler yaptıkları değil.  “İstanbul İçin Vizyon” gerekiyorsa, bu çalışma da gerektiği gibi hazırlanacak demektir.

Bu “İstanbul İçin Vizyon” ihalesi de bu rutin işleyişin küçük bir örneği.  Karşınıza “İstanbul İçin Çevre Düzeni Planları” ya da  falanca yerdeki “Kıyı Düzenlemeleri Mimari Tasarım Projesi”  de, şehirdeki plan ve proje işleri de olabilir. Bu çok sıradan bir uygulama. Şehir planları bile genellikle ihale ile, müteahhitlik hizmetleri biçiminde hazırlanır ya da kamu gücünü kullanan aktörler tarafından.

Bu model kamu adına üretilen bilgiyi ya da kamu kurumları içindeki örgütlenmeyi gene kamu adına (ya da bir şirketin altında) kamuya yeniden pazarlamak üzerine kurulur. Kolaysa bağımsız kurumlar, uzmanlar, araştırmacılar bu faaliyetlere katılsın. Onlar görevleri icabı “gönüllü” gibi düzenlenen toplantılara katılırlar, böylece katılım meselesi de halledilmiş olur. Ayrııca kamu adına bilgi üreten, kurullarda, kariyer fırsatları sağlayan kurumlarda köşe başlarını tutmuş kişileri de danışman olarak işe alırsınız, olur biter.  Büyükşehir’in şirketleri ile rekabet etmek kimin haddine?

‘Estetik rejimi’ kamunun karakterini belirler

Büyükşehir Belediyesi’nde planlama/projelendirme gibi fikir üretimi, ya da yaratıcı işler diyebileceğimiz faaliyetler için kullandığı yöntemler şunlar:

  1. Kendi kadrolarına yaptırmak: Fikir üretiminin bürokratik yapıların içinde gerçekleştirilmesi doğasına aykırı. Kapalı uçlu ve bağımlı bir ilişki fikir üretiminde bir sansür sistemi gibi görülebilir.  Hukuk devletlerinde kamu aktörleri yalnızca çerçevelendirme aşamasında katılımı düzenliyor. İçerik üretimini sivil topluma bırakıyor.
  2. Kamu üniversiteleri ile protokol yaparak kamu adına üretilen bilgiyi kullanmak: Burada daha çok kamu adına elde ettiği bilgiyi kullanan imtiyaz sahipleri ortaya çıkıyor.   Bu sistem de kapalı uçlu ve kamusal alanda tekelci bir paylaşım düzeni yaratıyor. Hukuk devletlerinde kamu adına üretilen bilgi herkese açık olmak zorunda. Kamuya tekrar satılması suç teşkil ediyor.
  3. İhale etmek: İçeriği belli olmayan bir şeyi ihale ile kamunun elde etmesi imkansız. Hukuk devletlerinde piyasa aktörleri ancak projeler ortaya çıktıktan, rekabet koşulları oluştuktan sonra, yani ne yapılacağı belli olduktan sonra katılabiliyor.

Elbette bir de fikir ürünlerini yarışma ile elde etme yöntemi var. Ancak yarışmalar hem çok zaman aldığı, hem de çok sınırlı bir alanda düzenlenebildiği için çok etkili değil.  Örneğin Büyükşehir Belediyesi kimi zaman yarışma açsa bile, bu mimari tasarım projesi gibi bir konuyla sınırlandırılıyor. Program geliştirme, proje yönetimi, planlama için yarışmacı yöntemler kullanılmıyor. Oysa iyi yönetilen şehirlerde bir kültür merkezinin yönetiminden bir sosyal hizmetin geliştirilmesine, sivil toplumun, bağımsız kurumların, yapıların katılım yöntemleri demokratik yönetimlerin temelini oluşturuyor.  

Siyasetçi gerçekten başarılı olmak ister mi?

İmamoğlu katılımcılıktan, özgürlükçülükten, eşitlikçilikten söz ediyordu. İtaat gibi şeylerden söz eden Binali Yıldırım‘dan bu nedenle daha fazla destek aldı, nefes almak isteyen seçmen kitlesinden. Tercihi yerel seçimlerde demokrasi talebi çerçevesinde bir koalisyonun oluşmasına yol açtı. Ekibiyle birlikte diğer adaydan farklı bir şeyden söz etmesi hiç şüphesiz iktidarın oluşturduğundan farklıydı, bir yenilikti. Demokrasi ve katılım talebi etrafında oluşan bu hissiyatın, bir araya gelmenin çok önemli olduğunu düşünüyorum.

Ancak bu bir sene içinde yönetimin eski dönemin “estetik rejimi”ni devralmış olduğu görülüyor. Yönetimler değişiyor ama eski ilişkiler kurumların üzerine yapışıp kalıyor.

Çünkü kim seçilirse seçilsin, katılım siyasetçilerin tek başlarına yapabilecekleri bir iş değil. Bu nedenle yalnızca yönetimlerin ne yaptıklarına bakmak yetmiyor. Katılım süreci çoğu zaman siyasetçiler tarafından değil, “estetik rejimi”ni kontrol eden simgesel sınıflar ve kamu ile iç içe girmiş güç ilişkileri ve imtiyaz sahibi aktörler ve şebekeler tarafından şekillendiriliyor. Tasarımların, kararların içeriği bu “estetik rejimi” tarafından belirleniyor.  

Bu katılım yönteminin sonuç odaklı bir yaklaşım olduğunu, sürece ilişkin bir gelişme sağlayamayacağını söylemek gerekiyor. Gene yukarıdan bakan, “bilen özne” ve “katılımcılık” adı altında nesneleştirilen sivil toplum. Özellikle uzmanlık konularında kimi zaman konuları konukların perspektifiyle sınırlandıran, sanki kendisini görünmez kılan, farklı bakış açılarının olabileceğini yansıtan değil de sanki değişmez bir özü varmış gibi kendisini silikleştiren bir yaklaşım olduğu görülüyor.

Bu nedenle örneğin kamu gücünü arkasına alan imtiyaz sahipleri katılımı “halkın katılımı” gibi göstererek nesneleştirici bir bakışla popülist bir simgeleştirmeye indirgiyor, planlara katılımı . Çalıştaylar, anketler, toplantılar… Bunlar sanki daha demokratik gibi gözüken bir temsil yöntemi gibi gözüküyor. Ama bu bir kandırmaca.  

Örneğin “kriz ve afet yönetimi” ya da “pandemi” konusu… bunlar planlama süreci içinde öncelikli bir başlık. Çoğu zaman bu tür olağanüstü durumlarda yenilikçi deneyimlere kapılar aralanır. Büyükşehir tarafında sivil toplumla bir katılım ilişkisinin kurulmak şöyle dursun, tam tersine iletişimin bile askıya alındığı görülüyor. Elbette bunun bir de karşı tarafı var:

Sivil toplum da ağlar oluşturmaya çalışırken, çok yönlü bir yerel izleme, eylem planı oluşturmaya çalışırken acaba temsilcileri aracılığıyla köprüler kurmakta yeterli başarıyı sağlayabiliyor mu? Bu örnekte de olduğu gibi kararlar alınırken bunun planlama süreci ile hiç bir ilişkisinin olmadığı görülüyor. Oysa planların hazırlığı oldukça uzun bir süreye yayılıyor. Yani kararlar  aniden ortaya çıkmıyor. Burada gene sivil tarafın da yalnızca sonuçlar üzerinden gerçekleşen itirazlarını ve eşitlikçi olmayan bir modeldeki katılım talebini de sorgulamak gerekiyor.

Diğer bir konu kültür mirası envanteri/değer sisteminin oluşumu: Plan hazırlık sürecindeki gene ilişkisizlik örneği Büyükşehir tarafından hazırlanan İstanbul Kültürel Miras Envanteri. İçerik elbette ki önemli. Ancak farklı iddialar ve yönetim erkinin dışında sekülerleşmiş bir bilgi üretimi gerektiren değer sisteminin bir kaç danışman eşliğinde kapalı bir süreçte gerçekleştirilmesi koruma anlayışından nasıl bir bakışın hakim olduğunu gösteriyor. Böyle tepeden inmeci bir yaklaşımla,  mimarlık eserlerinin tescil edilerek korunacağını hayal etmek tam da uygulamada tepkisel güdüleri motive eden, nesneleştirici bir yaklaşımla yaratıcılığı felç engelleyen bir uygulama biçimi. 

İstanbul Büyükşehir Belediyesi’ni, Kent Konseyi‘ni, STK’ları biraz sarsmak lazım. Nedir sorunları dile getirmemizi, tartışmamızı ve çözümler geliştirmemizi engelleyen?

 *

İstanbul Bülteni Haziran 2020 sayısı, sayfa: 97.  İhalenin başlığı şöyle: “İstanbul Vizyon Çalışması ve Bütünleşik Mekansal Gelişim Strateji Belgesi Oluşturulmasına Yönelik Araştırma, Veri Toplama, Analiz, Proje ve Yönetim Modeli Çalışmaları Hizmet Alımı İşi”

 

Hafta SonuKöşe YazılarıManşetYazarlar

Galata Kulesi: Anlamsızlık aleminde bir kültür bakanı

Türkiye‘nin koskoca Kültür ve Turizm Bakanlığı yalnızca Galata Kulesi‘nde özgün bir duvarı tahrip etmek gibi hiç olmayacak bir iş yapmakla da kalmıyor, aynı zamanda daha da tuhaf bir girişimde bulunuyor: Projesi olmayan bir “restorasyon” işine girişiyor.

Biz de tesadüfen, sosyal medyada paylaşılan bir video kaydı sayesinde Galata Kulesi’nin giriş katında, Cenevizler‘den kalan taşıyıcı duvarın yıkılmakta olduğunu görüyoruz. Belki de yöntem açısından hata ya da sorun şurada aranmalı: “Bu tür işler kimse görmeden, gizli saklı yapılır. Şu beceriksizliğe bir bakın!”

Nasıl olduysa içerden birisi görüntü almış. Müteahhite, yanlış söylemeyeyim, onun partiyle ve yönetimle sıkıfıkı yandaşlık ilişkileri olduğu için şantiye yöneticisine, ya da elinde yıkıcı aletlerle görüntü veren işçilere kesmişlerdir büyük ihtimalle faturayı.

Bakan’ın ve bürokratların yukarıdan söyle kükrediklerini duyar gibiyim: “Kulenin etrafını iyice kapatın, kimseyi içeri almayın demiştik. Girmişler bir de video kaydı yapmışlar. Müteahhitin adamları da engellememiş!”

Kültür ve Turizm Bakanı yaşanan skandalı örtbas etmek için “Galata Kulesi’ne sonradan eklenen duvarı yıktıklarını” söylüyor. Ona göre yıkılan duvar yapıya sonradan eklenmiş. Oysa görüntülerde Kule’nin özgün duvarının darbeli kırıcı aletler yıkılmakta olduğu görülüyor. Yıkılanın yapının özgün taşıyıcı duvarı olduğunu fark etmeyen, onun “yapıya zarar verdiğini” söyleyen bir kültür bakanı. Böyle bir skandal başka bir yerde olsa o bakan koltuğunda oturmaya devam edebilir mi? Bir düşünelim: Bu ülkede kültürel mirasın korunmasından sorumlu birinci kişi, neyin bir anıt-yapının özgün bir parçası, neyin sonradan yapılmış eklenti olduğunu görmekten aciz. Üstelik kültür mirası ile ilgisi olmayan sıradan uygulamalarda bile vatandaşlara “rölöve, proje getirin, onaylansın sonra işinizi yaparsınız” diyen, yıllarca oyalayan bir kurum, şehrin en önemli anıt yapılarından biri için projesiz uygulama yapıyor. 

Tuhaflıklar bununla da bitmiyor. Yapılan ihalenin başlığında “proje, restorasyon müzeleştirme işi” diyor. Yani Galata Kulesi’nin taşıyıcı duvarına darbeli yıkım aletleri ile müdahale eden bu müteahhit hem uygulamayı yapacak, hem de projeyi. Bununla da yetinilmeyecek, müteahhit ayrıca Galata Kulesi’ni “müzeleştirecek”.

İnsanın aklından ister istemez şu geçiyor: “Ne müteahhitmiş ama… Hem proje, hem inşaat hem de müze yapabiliyor. Üstelik şehrin simgesi, 1500 yıllık bir anıt için!”

 Dünyada acaba bir benzeri var mı?

Küçük bir yarıktan dışarı sızan gerçek

Bu olayda karşımıza çıkanın açılan bir yarıktan dışarı tesadüfen sızan küçük bir ışık olduğunu unutmayalım. Daha neler neler oluyor? Galata Kulesi’nde yaşanan tekil bir olay değil.  Facia her yerde!

Şöyle bir benzetme yapmak mümkün: Beyrut‘ta patlama ile tahrip oluyor, kültürel miras. İstanbul’da ise “restorasyon” adı verilen uygulamalar ile. 

Dünya Miras Listesi’nde yer alan İstanbul’daki Karasurları (Teodosius Surları) “restorasyon” adı verilen çalışmalar sonucunda ne hale getirildi, yalnızca buna bile bakılsa nasıl bir facia ile karşı karşıya olunduğu hemen anlaşılıyor.  Bu yok edilen anıt, dünyada eşi benzeri olmayan, Ortaçağ‘dan kalan en büyük şehirsel sur varlığı. Topkapı Sarayı gibi gene eşi benzeri olmayan bir dünya mirası içinde bir plan, proje yapılmadan gerçekleştirilen “restorasyon”ları görseniz, dudaklarınız uçuklar. Haremağaları Koğuşu‘nda, Matbaa-i Amire‘de veya Mukaddes Emanetler bölümlerinde gerçekleştirilen uygulamalara bakıldığında sarayın adeta adım adım yok edilmekte olduğu görülüyor. Gene UNESCO Dünya Miras Listesi’nde yer alan sivil mimarlık dokusu, Süleymaniye gibi yerlerde gerçekleştirilen uygulamalara bakıldığında bu felaketin tıpkı bir yangın gibi şehrin her tarafını sarmış olduğunu söylemek yanlış olmaz.  

Ne yapılacağı bilinmeden nasıl ihale yapılabilir?  

İhale, bilindiği gibi kamu ile piyasa aktörleri arasındaki bir ilişki biçimi. Eğer kamunun elinde tanımları yapılmış, onayları alınmış  bir proje (uygulama projesi) varsa ihaleye çıkabiliyor.  Ama ortada projesi olmayan, yani ne yapılacağı, içeriği belli olmayan bir iş için kamunun ihale yapması imkansız. Çünkü kamu yönetimi ihaleyle kereste bile satın alsa, miktarını, cinsini, evsafını tanımlamak zorunda.

Proje, araştırma, fikir üretimi ihale ile yapılabilir mi?

Proje olmadan ihale yapmak mümkün değil. İçeriği belli olmayan bir işi ihale etmek hukukta yolsuzluk anlamına geliyor. Buna karşılık projenin, fikir üretiminin ihale ile yapılması imkansız. Bu sistem sanattaki sansür gibi yaratıcı işi yönetime bağımlı kılıyor.

Buna karşılık kamu kuruluşları (belediyeler de dahil) proje olmadan ihale yapıyorlar. Bu durumda akla ilk şu soru geliyor: Ne yapılacağı bilinmeden nasıl ihale yapılabilir?  Bunun da çözümünü bulmuşlar. Restorasyon projelerinde önce bir müteahhite işi veriyorlar, şartnamesine de bir kaç danışman koyuyorlar. 

Mimarlık, restorasyon, tasarım, planlama faaliyetlerinde öne çıkan, ilgimizi çeken konular uygulamalarda ortaya çıkan sorunlar. Onları tartışmaya çalışıyoruz. Ancak karşımıza sonuçlar çıktığında bilgi sahibi oluyoruz ve itiraz etmek zorunda kalıyoruz. Narmanlı Hanı ne hale geldi, Emek Sineması ve Cercle d’Orient binası birer taklide dönüştü.

AKM yıkıldı, İstanbul onbeş sene kültür merkezinden yoksun kaldı. Sorguladığımız şu: Rant hırsı… Siyasal ihtiraslar… Yandaşlara aktarılan kaynaklar. Koruma ve planlama ilkelerine, kararlarına karşı kurnazca yöntemler, hileler geliştirilmesi…  İtiraz etmekten başka yapacak bir şey yok. Ancak sonuçları konuşmaya zorlandıkça, siyasetçilerle imtiyaz ilişkileri geliştiren zümrelerin işleri kolaylaşıyor.

Koruma şehirsel hareketliliği, dinamizmi engellemeye yarayan, halka zorluk çıkarmak için seçkinlerin uydurdukları bir kavram olarak algılanıyor. Karşımıza çıkan bu kötü uygulamaları tartışmaktan vazgeçelim ya da onlarla ilgilenmeyelim demiyorum, elbette. Tam tersine, bu uygulamaların ne gösterdiğini, nasıl bir eşitsizliğe, güç ilişkilerine dayandığını sorgulamaya dahil edelim demeye çalışıyorum.

Kültür ve Turizm Bakanı Mehmet Ersoy.

Siyasetçiler kültür bakanı bile olsalar, kültürel varlıklar adı verilen şeyin yok edilmesini hiç umursamıyorlar. Onların farklı öncelikleri var, bu tepeden inmeci, işaretsizleştirici, eşitsizlikçi, imtiyazcı bir şiddet içeren bu koruma sistemi içinde. Bilgi denen şeyi de pek umursamıyorlar, hatta ona karşı gizli bir düşmanlıkları var.  Ona, yani koruma sayesinde ayrıcalık elde eden zümreye karşı mücadele verilerek bu makamlar elde ediliyor. Bu alan devlet içinde, iktidar erkini kullanarak bir dayanışma ağları, bir imtiyaz şebekeleri mücadelesi…  Onlar için kültürel mirasın bundan öte bir anlamı yok.

Nesneleştirici, işaretsizleştirici  bürokratik bir işleyiş yaratılıyor. Bu yönetim modeli yalnızca mevcut değerleri değil, daha doğmamış değerleri yok ediyor.

Başka bir deyişle yok edilen yalnızca şehrin geçmişi değil, geleceği. Şehrin kamu müzeleri, kültür kurumları çökmüş vaziyette. Bu nedenle bir an önce şehrin yönetimini sorumlu kılacak, misyon odaklı çalışacak, çok katmanlı bir işlev görecek, karma bütçe kullanabilecek , özerk bir yönetimi olan bir organlaşmaya ihtiyaç var. Yapılması gereken aslında çok basit: Böyle bir deneyimi başlatmak için Bakanlık Büyükşehir’e destek versin. Galata Kulesi şehre iade edilsin.

Son bir not:

Zavallı turistler! Yalnızca İstanbullular için değil, onlar için de üzülmeliyiz! Bakan’a göre Galataport ismiyle maruf limana yanaşacak kruvaziyer gemilerine doluşup, akın akın şehrimize geleceklermiş. Onları sahilde şehirden özenle yalıtılmış bir şekilde gezdirecek olan turizm sektörünün imtiyazlı temsilcileri karşılayacak. Karaköy’de biraz dinlendikten sonra Galata Kulesi’ne ulaşacaklar. Kuleye çıkıp İstanbul’a bakacaklar. Tarihi bilgiler alacaklar. Nasıl diye sormayın. Yürüyecek değiller ya, otobüslerle olmalı. Oradan Galata Mevlevihanesi‘ne gelecekler ve kendileri için programlanmış gösteriyi izleyecekler. Sonra biraz daha yürüyüp, Tünel Meydanı‘na varacaklar. Narmanlı Hanı‘ndan alışveriş yapacaklar, üstteki teras katında yemek yiyecekler. Oradan Yeni Emek Sineması (“Grand Pera”) kompleksine doğru yola çıkacaklar. Böylece tarihi bina izlenimi veren replikaları görüp İstanbul mimarisi ve anıtları hakkında bir fikir sahibi olacaklar. Orada da alışveriş yapıp Madame Tussaud‘nun balmumu heykellerini görecekler. Sonra karşısındaki Atlas Pasajı‘na geçip Sinema Müzesi‘ni ziyaret edecekler. Orada eski Yeşilçam filmlerini merakla izleyecekler. Buradan Demirören binasına varacak, kahve içip alışveriş yapacaklar. Yürüyüşün final noktasında onları Yeni AKM onları bekliyor olacak. Bakan’a göre burada bir de sanat sokağı yapılıyormuş. Turistler burada kültür etkinliklerine katılabilecekleri gibi alışveriş de yapabileceklermiş. Turist dediğimiz kitle belki uzaktan, hanutçuluk gibi profesyonel işlerle sermaye biriktiren bir sektör temsilcisine böyle gözüküyor!

Allah onların da sonlarını iyi etsin.

Kategori: Hafta Sonu

Hafta SonuKöşe YazılarıManşetYazarlar

Hayır Sayın Altun, yaptıklarınız yaşanan sosyal felaketin yaralarını iyileştirmeye yetmez!

Cumhurbaşkanlığı İletişim Direktörü Fahrettin Altun kendi twitter hesabından bir video paylaşmış. Videoda (Müslüman olmayan) azınlıkların İstanbul’da refah içinde varlıklarını sürdürdüklerinden, farklılıkların bir aradalığından, kamusal alandaki çeşitlilikten söz ediliyor.

Çok da yanlış sayılmaz. Hani derler ya, bardağın dolu tarafına bakmak.

Evet, bir kaç olay dışında, belki de Hıristiyanlığın merkezi olan bu topraklarda pek Müslüman olmayan bir topluluk da kalmadığı için, devlet tarafından örgütlenen sistematik bir şiddet yok. 

Yabancı ülkelerdeki kamuoyunu etkilemek için hazırlanan bu videonun gerçeklik hakkında doğru bir bilgi verdiğini söyleyebilir miyiz?

Bir siyasetçiden (kendisi için öyle mi demeli?) beklenen her zaman olduğu gibi durumu idare eden, hoş gösteren basmakalıp düşünceler mi sergilemek? Yoksa zor bir işi yapmayı mı göze almak?

Savaştan önce 300.000’e yakın Rum yaşıyordu İstanbul‘da. İstanbul Rumların da başkentiydi. Bugün ne kadar kaldı? Sağdan sola, soldan sağa saysanız, çoğu yaşlı 1500 kişi! Son yarım yüzyılda varlığı hiç şüphesiz İstanbul ile eşanlamlı olan binlerce yıllık bir kültür mirası, kadim bir topluluk, Rumlar yok edildi.  

Altun “artık bir sorun yok” diyor. Oysa yalnızca olan bitenlerde, geçmişin hatırlanma biçiminde, bu videodaki mesajın kendisinde çok büyük bir sorun var.

Kimse kalmadığına göre, sorun da kalmadı

Videonun mesajı şu: “Müslüman olmayanlar kalmadığına göre artık rahatız. Kalan son bir kaç ötekiye de ne kadar rahat  olduklarını söyletiriz, mesele hallolmuş olur.”

Bu videoyu izlerken benim de aklıma 6/7 Eylül‘ün 50. yılında düzenlediğimiz sergiye yapılan saldırı geldi. Bu saldırı da devlet tarafından organize edilmişti. Devletin derinliklerinde her an saldırıya hazır güçler var.

2019 yılında Heybeliada‘da Türk Tarih Kurumu tarafından organize edilen etkinlik bunun bir örneği. Arada bir, ihtiyaç duyuldukça, İstanbul’da kalabilmiş bir kaç tane Rum’un, Patrikhane‘nin rehin alınmış varlıklar olduklarını dünyaya hatırlatıyorlar.  

Bugün resmi üretim kanallarını ellerinde bulunduranlar bu meseleyi gündeme getirdiğinizde hemen saldırıya geçiyorlar. 

Saldırıların kaynağında devlet gücünü kullanarak kültürel politik alanda imtiyazlar elde etmiş milliyetçi elit var. Siyasetçileri ikna etseniz, değiştirseniz bile devleti temsil eden bu milli çekirdek varlığını koruyor.

İstanbullu Rumların haklı itirazı

Altun’un paylaştığı bu videoya Atina‘da yaşayan İstanbullu Rumlar’ın temsilcileri haklı olarak itiraz ettiler.

İnsan haklarını ayaklar altına alan yasadışı devlet operasyonları ile, zorla ve şiddetle İstanbul’dan göç etmek zorunda kalan İstanbullu Rumların derneklerinin Atina’da kurdukları bir federasyon var: İstanbullu Rumların Evrensel Federasyonu. Bu dernekler genellikle İstanbul’daki semtlerin adını taşıyor ve yaşadıkları travmatik olaylar karşısında hafızalarını koruyarak, sosyal yardımlaşmayı geliştirerek, yaşamlarını sürdürmelerine imkan sağlamaya çalışıyor. 

Federasyon’un yaptığı basın açıklamasında İstanbul’un kadim nüfusu olan atalarının, Rumların şiddetle kovulduklarını, can havliyle şehri terk ettiklerini ve nüfusun neredeyse yüzde birlere düştüğünü grafiklerle gösteriliyor. Bu nedenle Federasyon basın bildirisinde İstanbullu Rumların taleplerini hatırlatıyor: Haksızlık, hukuksuzluk ve şiddet yüzünden göçmen olarak yaşamlarını sürdürmek zorunda kalan insanların ve yeni nesillerin tekrar İstanbul’a dönmelerini teşvik edecek programların geliştirilmesi, örneğin.

Meselelerden biri de gasp edilmiş mülkler konusu.

2010 yılında Büyükada‘daki Rum Yetimhanesi için alınan AİHM 02tarafından iade kararı bir örnek oldu. Hükümet, Vakıflar Yasası‘nın ilgili maddesinde değişiklik yaparak 1936 Beyannamesi‘nde yer alan mülklerin iadesinin önünü açan bir karar aldı. Ancak mülklerin bir kısmı zaten ortada yoktu ya da yerlerinde başkaları vardı.

Ayrıca diyelim ki bir hayrat (okul gibi) için bir dolu akar (ticaret hanı, mağaza, ev) olabiliyordu. Bunlar için de “bu kadarı yeter, artık bizi fazla uğraştırmayın” dendi. Böylece çok az sayıda yapı sahiplerine iade edilebildi. Bu süreçte 1400 başvuru yapılmış, 100’e yakın başvuru kabul edildi.

Ancak bunların çoğu okul, kilise gibi hayrat. Oysa bunların giderlerini karşılamak için bağışlanan  araziler, konutlar, iş hanları, çarşılar çok daha büyük bir yer tutuyor. Bir de bunun dışında, elkonmuş, gasp edilmiş, zorla devredilmiş, ya da bırakılmış çok daha fazla kişisel mülk, ev, işyeri var.   

Ayrıca Rum nüfusu azaldığı için bunları takip edebilecek, mülklerini geri isteyebilecek vakıfların sayısı da çok azaldı.  Ayrıca 1936 Beyannamesi bir tür Osmanlı zamanından kalan vakıf mülklerinin tespit edilmesini ve böylece yeni mülk edinmeyi kısıtlamayı amaçlıyordu. Özel mülklerin vakıflara devredilmesini de. Özel mülkler konusu hiçbir zaman sorun edilmedi.

1936’dan ama daha çok 1950’lerden sonra çok sayıda kişisel mülke zorla el kondu ya da uygunsuz koşullarda sahiplerinden satın alındı.

El konmuş malların iadesi iyi bir başlangıç. Ama pratikte hem imkansız hem de yaşanan felaketi onaracak yeterlilikte değil. Malların mülkler önemli, elbette ki bunların hepsi iade edilmeli. Ama yetmez. Vakıflar Yasası’ndaki değişiklik zaman kısıtlamalı, tek yönlü bir ilişkisi olan bir hak tanıma yöntemi içeriyordu. Oysa görüldüğü gibi sorun yalnızca mülklerle ilgili değil ve çok daha karmaşık.

Mülklerin bir bölümünün iade edilmesi asla yeterli olmaz

Yalnızca Rumların yaşadıkları travmanın değil, Türk kimliğinin iyileşmesi için buna ihtiyaç var: İyileşmek, bu depresif halden kurtulmak için bir programa, eylem planına, yeni kurumsal yapıya…

Yaşanan büyük bir sosyal felaket. Üstelik dünyada demokrasiler gelişirken, 2. Dünya Savaşı sonrasında sistemli şiddet artıyor. Yapılan bu haksızlığın elbette ki tamiri, telafisi mümkün değil. Ancak yapılacak çok şey var. Bu haksızlığa karşı bir eylem planı oluşturmak ve yönetmek için süreklilik taşıyan bir araştırma, inceleme ve değerlendirme organına ihtiyaç var. Bu organın bağımsız hukukçular tarafından oluşturulması kabul edilmeli. 

Altun kamuyu temsil ediyor. Onun yaptığı gibi bu sorunu örtmek, yalnızca anestezik bir etki yaratıyor. Türkiye Devleti’ni temsil edenler bu sorunu artık Rumların meselesi olarak görmekten vazgeçmeli. Tam tersine kendi davası, kendi derdi olarak görmeli.

Devlet mülklerin tümünü bile iade etse, yaşanan sosyal felaketin, rezaletin sonuçlarını ortadan kaldıramaz. Ama iyileşmek için ne yapabilirim diye çırpınmak olabilir.

Türk kimliği de, Müslüman kimliği de aynı kayıptan musdarip

Kimliğin inşası travmatik bir süreç. Kimliğin modernleşmesi, benzerliklerin, tekrarlanan imgelerin bir üstkimlik tarafından temsil edilmesi demek. Bu üstkimlik benzerlikleri kalıplara mı sokmaya  çalışacak? Yoksa özgür bırakıp zenginleşmeleri için onlara hukuksal yapılar, kamusal imkanlar mı sunacak? 19’uncu yüzyılda, modernleşme ile icad edilen Osmanlı kimliği kapsayıcıydı. 20’nci yüzyılda icad edilen Türk kimliği kapsayıcı ve özgürleştirici olmadı. Hıristiyanlığın merkezi olan Anadolu’da Hıristiyan kalmadı. Lozan Anlaşması ile din, eğitim, sosyal hizmetler alanındaki hakları güvenceye alınmış İstanbul’daki ‘azınlık’lara yapılmadık zulüm kalmadı.

Türk kimliğinin de, Müslüman kimliğinin de bu kayıptan musdarip olduğunu düşünüyorum. Bu durumda yokluğun temsili varlığın temsilinden sanki çok daha sarsıcı hale geliyor. Bana öyle geliyor ki, şehrin imha edilen kimlikleri Türk kimliğinin içinde yaşıyor. Kuruluşunu sağladığı kadar ona musallat oluyor. Yaşıyor diyemesek bile onun yapımında, şekillenmesinde yer alıyor. Bu nedenle şehrin yalnızca ‘var olan’ değil, ‘yok olan’  kimliklerinin haklarını dikkate almak gerekiyor. Çünkü onların yok edilmiş olması, haksızlıkların kalıcı olması, yansılamalar halinde tekrarlanması demek.  

Türkiye’nin şu andaki politikasını özetleyen söz şu: “Ah ne yapalım, geçmişte istenmeyen şeyler olmuş. Şimdi artık önümüze bakalım.” Bu sözü belki benim gibi siz de çok duymuşsunuzdur. İstanbulluların yaşadıkları bu acıların, felaketlerin bu şekilde üzerinden süngerle geçilmeye çalışılmasının arkasında başka bir niyet olmalı. Sorun bütün kimliklerin ortak özgürlük mücadelesine dayanıyor. Kültürel politik alan devletten bağımsız olmadığı sürece kimliğin yaratıcı ve özgürleştirici olamayacağı açık. Özgürlükleri kamusal alanlardan esirgeyip yalnızca filantropi alanına, güncel sanat çalışmalarının gerçekleştirildiği izole edilmiş mekanlara ve kurumlara kapatamayız. 

Kamusal alan nefes almak zorunda.

*

Not: Büyükada’da oturduğum evin çevresindeki yollarda sıklıkla yürüyüşe çıkıyorum. Çıktığımda yeni insanlarla tanışıyorum. Bunların çoğu geçmişte Büyükada’ya Karadeniz’den çalışmak için gelmiş insanlar. Bana tek tek evlerin tarihini anlatıyorlar. Size diyebilirim ki içlerinde neredeyse bir tane ev yok ki gasp ya da zorla edinilmemiş olsun. Bu kişilerin çoğu aynı zamanda 6 Eylül günü Büyükada’da yaşayan Rumların evlerine, manastırdaki çocuklara saldıran kişiler. Mağdurlar hiç konuşmaz iken failler her şeyi ayrıntılı olarak anlatıyorlar: Çarşıdaki Rum esnafa ait olan buzdolaplarını, eşyaları parçalamak için balyozları kim verdi, onları kim yönlendirdi, belediye kamyonunun üstündeki ışıldak ile saldırılacak yerler nasıl aydınlatıldı… İç çekerek üzüntülerini ifade edenler yok değil. “O zaman çok cahildik, ne söylenirse yapmaya hazırdık.” Peki diyorsunuz, herkesin hukukunu gözetmesi gereken kamunun temsilcileri?    

Kategori: Hafta Sonu

Hafta SonuKöşe YazılarıManşetUncategorizedYazarlar

Ayasofya’da travmatik ve iyileştirici hafıza üzerine

Ayasofya’nın çıkış kapısının üzerinde İmparator Konstantin‘in şehri, İmparator Jüstinyen‘in de Ayasofya‘yı Hazreti İsa‘ya takdim ettikleri bir mozaik yer alıyor. Akdeniz‘in başkenti şehir ve dünyanın en büyük ibadet yapısı imparatorların cihan hakimiyetini simgeliyorlar. Ancak bu hakimiyetin aynı zamanda ruhani dünyayla ilişkili olduğunu, bir adanmışlık, hizmetkarlık anlamına geldiğini de.

Jüstinyen‘in elindeki Ayasofya temsili  ya da Konstantin‘in elindeki şehir temsili ise farklı bir şey. Onlar elle tutulabilecek, iletilebilecek şeyler. Bu metaforlar onları şeylere indirgiyor ama bilinemezliklerini ortadan kaldırmıyor. Canlıların ve cansızların dünyası ile aşkınların, ruhani olanların dünyası arasındaki bağlantıyı kuruyor.

Ayasofya eşi görülmemiş büyüklükteki ana kubbesi, üzerine oturduğu iki yarım kubbeyle genişletilmiş  iç mekanı, diğer yönlerdeki kemerlerin altında yer alan açıklıkları, taşıyıcıların arkasında yer alan boşlukları ile görenleri büyülüyordu. Bu cephelerden içeri giren ışık huzmeleri söylendiğine göre günün değişik saatlerinde iç mekanın sürekli değişik şekillerde aydınlanmasını, renkli mermerler, iç tezyinat, mozaikler ile hareket halinde olmasını getiriyordu. Aklın hayalin alamayacağı büyüklükte ve sürekli değişik ışık oyunlarıyla göz alan bir iç mekan ve buna uygun bir mimari strüktür yaratmak, hiç şüphesiz mükemmel bir tasarım dehasının örneğiydi. Ancak bu mükemmel tasarım, imparatorluğun değişik yerlerinden getirilmiş olan mimari öğelerle, birbirine eklemlenmiş imgelerle muazzam bir birikimi bir araya getiriyordu.

Ayasofya bir Ortaçağ yapısı olarak bir çok imgenin bir araya getirilmesinden oluşur. Bu imgelerin bu büyük tasarım fikrinin içinde kendilerini imlediğini söylemek mümkündür. Yani modern mimarlık fikirlerinin mekanı tümüyle temsil etme iddiasına karşılık, onun birbirine eklemlenen imgelerden oluştuğunu söylenebilir. Bu karmaşık bütün içinde ögelerin her biri, yapının bir bölümünü oluşturur ve aynı zamanda kendi imgelerini imler. Bu nedenle bu Bizans imparatorlarının ellerinde tuttukları nesneler,  (onlar aracılığıyla hakimiyetlerini sergiledikleri kozmos) ancak sınırsız bir muhayyile dünyasıyla, bir ruhani güçle  irtibatlı olabilecek simgelerdi.   

Sekülerleşmemiş her müdahale ötekini silmeye dayanıyor

Günümüzde de iktidarların Ayasofya‘yı bir hakimiyet simgesi olarak görmeleri bu hafızanın devamı olarak görülebilir. Ancak bir ulusdevlette mekanın farklı hafızaların taşıyıcısı olarak kabul edilmesi yeterli değil. Çünkü her bir müdahale bunun idrak edilmesini değil, ötekini silmeye dayanıyor. Bu da iletişimsizliği dayatıyor. Dolayısı ile her karşılaşmada görünen, yüzeye çıkan bir hafızayla birlikte bir de görünmeyen ortaya çıkıyor. Ayasofya bir kültürel miras girişimi etkisiyle ‘müze’ yapıldığında, yani devlet aracılığıyla sekülerleştirildiğinde yine bastırılmış olan hafıza, aynı iktidar alanına taşınmıştı. ‘Müze’ de böylece hiç bir zaman müze olamadı, şehir halkıyla, dünyayla iletişimi kopardı. Bastırılmış olanı dikkate almadı. Bin yıl boyunca Hıristiyanlığın merkezi olan (ve kolayca silinemeyecek bir hafızaya sahip olan) Ayasofya camiinin de problemi bu: Bastırılmış olanı kendine musallat etmek.

Ayasofya‘nın cami olarak ibadete açılması kararı sonrasında kültürel miras alanında çalışan akademisyenler, meslek kuruluşları açıklamalar yaptılar. Bunların kamuoyunda yankı bulduğunu söylemek mümkün değil. Endişem de onların yaptıkları bu açıklamaların hiç bir etkisinin olmayacağıydı. Nitekim devlet aracılığıyla toplumu sekülerleştirme girişimi örneği olan bildiğimiz türdeki bir ‘kültürel miras girişimi’ tarafından entelektüel üretim felç edilmiş olduğu için bu siyasal olay, devletle sivil toplumun tipik bir özdeşleşme ilişkisine dönüştü. Ayasofya için ‘müze olarak kalsın’ ya da kültürel miras girişimi bir anda buharlaştı.

Bilgiyi siyaset karşısında değersizleştiren ideoloji mi yoksa gizlenmiş kimlikçiliği mi?

Tanzimat sonrası İstanbul’a davet edilen Fossati Kardeşler, bakımsız kalmış bir yapıyla karşılaşmışlardı. Ama bu yalnızca bir ihmal değildi. Sultan Abdülmecid ve Sadrazamı Mustafa Reşit Paşa, artık işlevini yerine getiremeyen klasik Osmanlı vakfının yerine başka kaynakları harekete geçirmiş, yapıyı modern sayılabilecek bir tarzda onarımla birlikte bir bilgi nesnesi olarak inşa etmeye girişmişlerdi. Ayasofya‘nın bir arkeoloji ve mimarlık tarihi nesnesine dönüşmesini getiren bu müdahaleyi, günümüze uzanan modernleşme sürecinin başlangıcını temsil eden bir ‘kırılma noktası’ olarak görmek mümkün.

Şimdi gelelim bu meselenin düğüm noktasına: 

Nedir akademik söylemi potansiyelsizleştiren? Onu siyaset karşısında değersizleştiren nedir? Karşısındaki ideolojinin çok güçlü olması mı? Yoksa (insanı bıktıracak kadar tekrarlandığı gibi) halkın taleplerinin farklı olması mı? Ya da kendi çelişkisi mi? İktidar karşısında ‘muhalif’ görünümü ile kendi kimlikçiliğini ele vermeme, gizleme çabası mı?

Yassıada‘da, AKM‘de, Taksim‘de v.s. olduğu gibi bu tür sekülerleşmemiş bir ‘muhalefet’in işlevi bir yerin ‘nasıl kalması’ gerektiğini söylemekten ibaret. Bu tavır, bir eylemsizlik halini dayatıyor. Keşfetmek, hafızayı özgürleştirmek ise doğal olarak tahayyül ve pratik dışı. Böylece sözkonusu olan yer bir boşluğa dönüşüyor ve imtiyaz sahipleri tarafından işgale hazır hale geliyor. İktidar, kriz anlarında kimliğe tutunmak üzere hatırlar ve hatırlatırken, kültürel üretim kanallarını ellerinde bulunduranlar ise kendi kimlikçiliklerini sekülerlik görüntüsü altına saklıyorlar.

Seküler olmayan kültür mirasını koruma girişimini, kendisini ele vermeyen bir kimlikçiliğin içinde tanımlanıyor. Bürokratik dayatmalar eşliğinde, küçük bir zümrenin kendi kamu yarar anlayışını temsil ediyor. Bu nedenle potansiyelsizleşiyor, çıkarlarını korumak için her siyasal girişime, çıkarlara kolayca teslim oluyor. Sanki kendisini pamuklar içinde sarmalayarak muhafaza eden, hatta yaşıyormuş gibi gösteren iktidarla gizli bir anlaşma içinde. Bu bir ‘iktidar içinde iktidar oyunu’. Devlet aracılığıyla toplulukları sekülerleştirme girişimi şimdiye dadanan, musallat olan sömürgeleştirici bir şiddet içeriyor.

‘Böyle kalsın’ politikası

Kamu gücünü kullanarak neyin değerli, neyin değersiz olduğunu belirleyen arşivleme yöntemleri (tescil işlemleri) gibi Ayasofya‘nın eşsiz hafıza katmanlarını, özelliklerini işleyen  ‘müze’de de aslında hiç bir hayat belirtisi yoktu. Ama elbette ki ölü de değildi. Bu işlemeyen haliyle bile temsil ettiği bir ideoloji, devlet gücünü kullanarak imtiyaz elde eden bir zümre vardı. Bu yüzden ‘böyle kalsın’ talebi, Ayasofya‘nın camiye dönüşmesini engelleyecek bir girişime değil, yalnızca bu imtiyazlı seçkinlerin varlıklarını muhafaza ve yeniden üretme pratiklerinin sürmesine işaret ediyor.

Kültürel mirası koruma girişiminin resmi kanonlar içinde imtiyaz sahiplerinin nesneleştirici ve bağımlı eylemselliğinden söz edilebilir. ‘Böyle kalsın’ talebi tam da sorunu dondurmaya, yaratıcılığın kanallarını tıkamaya hizmet ediyor.  Düşünme imkanlarını elinden alıyor. Bence onun siyaset karşısındaki kırılganlığını oluşturan da bu.

Milliyetçilik ise kendi muhayyilesini kolektif bir melankoli duygusu (kimlik) ve isyan (arzu) üzerine kuruyor. Seslendiği kitleyi sanki “eleştirel bir fail” ya da “mağdur” haline getiriyor.  Kendisini iktidar tarafından bastırılmış gibi görüyor.

Bunun onu düşünmekten alıkoyduğunu söylemek mümkün. Sorunun kendisinin farkında olsa bile, bu rolü oynamak onun için bir var oluş meselesine dönüşüyor. Burada “bilgi”nin sınıfsal bir rol kazandığını, bir kimlik biçimine dönüştüğünü söylemek mümkün. “Bilgi” bu durumda bir şeyler değiştirmekten çok, bir devlet iktidarı tabakasının temsiline dönüşüyor, kendi imtiyazlarını yeniden üretmeleri için kullandıkları bir araç olarak algılanıyor.

Kimlikle bu histerik özdeşleşme, daha çok paranoid bir kaygının, bir bağ kuramama çaresizliğinin belirtisi gibi görünüyor. İşaretsizleştirici bir eylemin, sınıfsal bir şiddetin karşısında güçle özdeşleşme ve her türlü bağ kurma çabasına, ilişkilere, ötekinin varlığına duyulan bir hiddete dönüşüyor. Tıpkı ‘kültürel miras’ olarak tescil edilmiş olan binaların bizzat sahipleri tarafından yıkılması-yakılması gibi. 

 Bu yöntemle, geçmişle travmatik özdeşleşme biçimiyle iyileşmek mümkün değil.

Çünkü travma, özbilinci düşünmekten, bir muhasebe yapmaktan alıkoymaya çalışıyor. Bu nedenle kültürel miras problematiğinin meselesi binalar, taşlar değil. Asıl meselesi kapitalist modernleşmenin onları koşullandırdığı travmatik hal. Ancak bu sınıfsal meseleyi dikkate alan deneyimler üzerinde mekanlar, anıtlar, taşlar, topraklar güncel bir anlam kazanabilir. 

Tıpkı güncel sanat eylemselliklerinde olduğu gibi.

Kategori: Hafta Sonu

Köşe YazılarıManşetYazarlar

Milliyetçilik: Şimdiye musallat olan hayalet

Ayasofya‘nn camiye dönüştürülmesine karşı Avrupa Kiliseler Birliği’nden gelen mektup üzerine Cumhurbaşkanı Erdoğan geçtiğimiz haftaki konuşmasında Avrupa’da 2000 Müslüman’a bir cami düşüyor. Türkiye’de ise 500 Hıristiyan’a bir kilise. Bu bizim onlara göre inaç özgürlüğüne ne kadar saygılı olduğumuzu gösteriyor…”mealinde bir şeyler söyledi. Belki şöyle de söyleyebilirdi: “Hatta bakın İstanbul’da 20 Rum’a bir kilise düşüyor. Onların inanç özgürlüğü Müslümanlar’dan ileri seviyede gözetiliyor…”

Savaş öncesinde Hıristiyan nüfus şehirde “azınlık” değildi. Şehirde 300 binden fazla Rum yaşıyordu. (Anadolu’da da 3 milyona yakın.) Savaştan sonra bu nüfus yarı yarıya azaldı. Anadolu‘da Rumların başına gelenler İstanbul‘dakileri de korkutmuştu. Lozan Anlaşması ile şehirdeki Müslüman olmayan nüfusun dini ibadet, eğitim, sosyal hizmetlerle ilgili kurumlarının varlığı güvence altına alınmış gibiydi. Savaş sonrası şehir çokdinli, çoketnili, çokdilli Osmanlı geçmişini bir ölçüde koruyormuş gibi gözüküyordu.

Milliyetçilik, tam da İstanbul’un Fethi’nin 500. Yılı Törenleri ve arkasından gelen uygulamalar ile aşık olduğunu zannettiği Osmanlı’nın tabutuna son çiviyi çaktı.

1955 Pogromu rezaleti sonrası şehirdeki Rum nüfus 70 bine düştü. 1964’teki sürgün ile 30 bin kaldı. 1974’te 15 bin, 2000’de 5 bin kişi. 2020’de ise, çoğu yaşlı binbeşyüz kişi…

1.Dünya Savaşı öncesinde Anadolu’da yapıldığı gibi, şehrin ekonomisine el koymak için sinsi, ahlaksız, yasa tanımaz bir program uygulamaya kondu. 1953’te başlatılan Bizans düşmanlığı kampanyaları, Fetih Törenleri, Ayasofya’nın tekrar camiye dönüştürülmesi gibi ritüeller bu siyasal hareketi motive eden temel semboller oldu.

Osmanlı aşkı Osmanlı’nın tabutuna son çiviyi çaktı

6/7 Eylül pogromu tekil bir olay değil, kurumsallaşmış ve süreklilik gösteren uygulamaydı. İnsan haklarını ihlal eden, vatandaşlarının bir bölümünü inançlarından dolayı ötekileştiren, sınırlarının dışına atan, yaşam haklarını ellerinden alan, ayrımcılık üzerine kurulan bir hukuksuz bir rejimin imaline işaret ediyordu. Bu olayda açığa çıkan olguların karanlıkta kalması, planlayıcılar, azmettiriciler ve failler hakkında bir soruşturma açılmaması yanında bu resmi kılığına girmiş karanlık odakların yarattıkları korku rejiminin daha sonraki yıllarda sistemli bir şekilde uygulanmış olması, bunun bir göstergesi. Dolayısı ile demokratik bir hukuk rejiminin kurulmasında, hukuk sisteminin onarılmasında, bu mesele güncelliğini koruyor.

Milliyetçilik, şimdiye musallat olan bir hayalet. Şimdiyi sömüren, sömürdükçe her seferinde büsbütün fantazi dünyasına doğru yol alan bir hayalet. Kaybın, boşluğun yerini dolduramayan ve bir şiddet failine dönüşen, devlet gücüyle fantastik bir dünya inşa eden bir milli iktidarlar silsilesi…

Savaş öncesinde keşfedilen “Osmanlıcılık” da böyle bir şeydi.  1953’te tekrar su yüzüne çıktı. Tekrarlanan aşk, kuruntuya dönüşüyor Lacan‘ın deyişiyle. Kaybın boşluğu doldurulamıyor. Doldurulamadıkça şimdiyi daha çok sömürüyor.

Bu nedenle tekrarlandıkça arkası gelmeyen bir döngü ve şiddet içinde şekillendi şehrin kamusal hayatı.

Tanzimat‘ın “Osmanlı Yurttaşlığı” fikri, klasik bir imparatorluk kavramı, ya da Roma mirası değildi. İmparatorluğun modernleşme sürecinde inşa etmeye çalıştığı politik bir tasarımdı. Geleneksel, devralınmış bir yapı değil, kamu gücüyle uygulanmaya çalışılmış modern bir projeydi.

İstanbul Rumların da başkentiydi

Osmanlıcılık kapitalist modernleşmenin yarattığı kaybı imal edilen bir imaj ile doldurmaya çalışıyordu. Bu imaj Müslümanlar kadar Müslüman olmayanları da kapsıyordu. İçinde gene modernleşme ile imal edilmiş bütün milletler vardı. Ortodokslar’a Rum deniyordu. İmparatorluğun her köşesinden farklı dillere, farklı etnisitelere sahip insanlar okullarda eğitim görüyorlar ve Rum kimliği imal ediliyordu. Ortodoks eliti temsil ediliyordu. Peki Müslümanlar’a ne denecekti? Onların milli bir kimliği olmayacak mıydı?

Devlet, yeniden hatırlanan halifelik ile İslami bir renge sahipti. Ancak devlet ile millet örtüşmüyordu. İmparatorluk, yurttaş eşitliğini elitler arasında kurmayı başarmıştı. Toplulukların içindeki kimlik krizi ise hayırseverlik mekanizmaları ile perdelenmiş oluyordu. Devlet katından şehir düzeyine inildiğinde ise piyasa ilişkilerinin, ticaretin kuralları geçerli oluyordu. İdeoloji, yukarıdan belirleyici gücüyle imtiyaz alanları yaratsa da, şehir Osmanlı modernleşmesinin karakteristiklerini koruyordu.

Modernleşme sürecinde “Rum” kimliği, edebiyatı, ulus-devlet öncesinden kalan dili, kültürel kurumların inşasıyla daha çok merkezi (Osmanlı İmparatorluğu) bir etkide olan şehir, bir “kültürel başkent” olan İstanbul’da kurgulanmıştı. Yunan milli hareketi ise Avrupalı aydınların icat ettikleri bir Helen kimliği kurgusuna yaslandı. Oysa Bizans ya da Roma bu çok tanrılı etnik topluluğu dışlamıştı. Yunan seçkinleri kendilerine öğretilen bu yeni rolü oynamayı “milli” eğitim sistemi içinde öğrendiler.  Tıpkı modern Osmanlı elitinin ve sonrasındaki millici elitin kendi mirasının Roma İmparatorluğu ile ilişkili değil de “Osmanlı” ve epey dolaylı olarak “Kayı Aşireti”  olarak öğrenmesi gibi. Bu tezat her iki ulus-devlette benzer bir şekilde tezahür etti.  Ancak her şeyin gene de bir sırası vardı. İstanbul’un koşulları henüz buna uygun değildi.  Bu yüzden şehirdeki “ortak muhayyile” alanı, seçkinler arasındaki karmaşık bir duruma tekabül ediyordu.

Rum’un yerine Yunan’ı koymak…

Bu süreçte asıl önemli olan Rumluk ile Yunanlılık arasındaki sınırların yok edilmesiydi. Çünkü şehirde Ortodoks Patrikhanesi ve eğitim kurumları, kültür eliti bulundukça, bunlar milli idealler ile merkez arasında bir gerilim yaratabiliyordu. Bunun için Bizans tıpkı Osmanlıcılık gibi milli bir imaja dönüştürüldü. Şehirde Rumların yok oluşu bu yüzden gerçekte yalnızca Türk milliyetçiliğinin gelişmesine değil, Yunan milliyetçiliğinin ideallerine de denk düştü. Böylece Ortodoksluk üzerindeki güçlü bir kültürel merkez, İstanbul devre dışı kalmış oldu. Bu dönüşümü yalnızca bir sözcük oyununa, “Rum“un yerine “Yunan“ı koyarak bir yer değiştirmeye indirgemek asla yeterli olmaz.  Bu aynı zamanda kamusal alanda, resmi yeniden üretimde güç kullanarak, bir silinme veya sabitleme alanı olarak görmek ve yapmak gerekir. (Örneğin beni hep “Azınlık” adı verilen toplulukların “kamu korkusu” şaşırtmıştır. Çünkü ne zaman kamu alanı deseniz, el konacak kendi özel kamu alanları olarak algılıyorlar. Nedeni belli. Örneğin bir mezarlıktan kamu alanı diye söz etseniz karşı çıkıyorlar, çünkü öyle kabul edilirse devlete ait oluyor.)

Ders kitaplarında örneğin hiç bir zaman şehirde yaşayan “Azınlıklar”ın eserlerine (çeviri olarak) rastlayamazsınız. Onlar oysa vatandaşlık olarak güya kamusal alana dahil edilmişlerdir ve tanınmışlardır.  Buna karşılık bir Boşnak, Kürt veya Arap “kökenli”, anadili farklı olan şairin, yazarın durumu farklıdır.  Bunu mimari, görsel sanatlar gibi kültürel alanlara da uzatmak mümkün. Kimin kamu alanına katılacağına, kimin katılmayacağına karar veren kurgulanmış, yeniden imal edilmiş bir pratik, milliyetçilik.

Ayasofya’yı melankolinin bir objesi olma halinden kurtarmak

Bugün belki koşullar biraz daha farklı. Çok emek isteyen bir şey kültürel mirası evrensel ölçütler kapsamında ele alabilmek. Osmanlı modernleşmesi, yakın tarih Cumhuriyet seçkinlerinin ötekileştirdiği bir olguydu, bu yüzden AKP Hükümeti bu konuda bugüne kadar en reformcu adımları attı. Zorla tehcir edilen nüfusa geri dönme çağrısı bile yaptı. 

Mekanın farklı hafızaların taşıyıcısı olarak kabul edilmesi yeterli değil. Çünkü her bir müdahale bunun idrak edilmesini değil, ötekini silmeye dayanıyor. Bu da iletişimsizliği dayatıyor. Dolayısı ile her karşılaşmada, görünen, yüzeye çıkan bir hafızayla bir de görünmeyen ortaya çıkıyor. Ayasofya, müze yapıldığında, bastırılan hafıza, yani cami ortaya çıktı. Müze de böylece hiç bir zaman müze olamadı, şehir halkıyla, dünyayla iletişimi kopardı. Bastırılmış olanı dikkate almadı. Bin yıl boyunca Hıristiyanlığın merkezi olan (ve kolayca silinemeyecek bir hafızaya sahip olan) Ayasofya Camii’nin de problemi bu. Bastırılmış olanı kendine musallat etmek.

Onunla devlet iktidarı ilişkisinin koparılması zorunlu. Onu tasarlanacak bir imaj haline getirmek cami fikrini de baskılıyor. Bu kolay geçiştirilecek bir problem değil.

Kolayca söylenebilecek bölümü ise şu: Kültürel miras kavramı başlangıçta büyük bir lüks ve üst sınıflara ait bir ayrıcalıktı. Ancak biraz da nostalji sayesinde orta sınıflar tarafından da benimsendi ve kapsama alanı da biraz genişledi. Bugün İstanbul’un Tarihi Yarımada’daki bazı bölgelerinin UNESCO Dünya Mirası Listesi‘nde yer alması da bu tanınırlığın biraz küresel boyutta olanı. “Ayasofya müze olsun” diyerek belki bununla yetinebiliriz. Ya da geçmişe saplanıp kalmak yerine anlamlı olabilecek daha kapsamlı, yapı-sökümcü bir kültürel miras sorunsalına adım atabiliriz.

Açıklık, çokluk, yaratıcılık… Ayasofya‘yı melankolinin bir objesi olma halinden kurtaracak olan bu.

Hafta SonuKöşe YazılarıManşetYazarlar

İçimizdeki düşmanla hesaplaşmaya var mıyız?

Bizans düşmanlığı’, milliyetçi-İslamcı bir politikanın ana unsuru olarak 20. yüzyılın ortasında icat edildi.  Bu tarihten sonra politik söylemlerde sürekli bir ‘Bizans düşmanlığı’ sergilenmeye başlandı. Bu düşmanlık ve nefret gündelik hayata, eğitime, filmlere, romanlara kadar yansıdı.

Oysa Osmanlı İmparatorluğu‘nun da, Türkiye Cumhuriyeti‘nin de 1950’lere kadar ‘Bizans düşmanlığı’ diye bir derdi yok.

Haklı olarak “Bizans zaten bir kurgu. Bir kurguya karşı düşmanlık mı da olurmuş” diye sorabilirsiniz. ‘Osmanlı’ ya da ‘Bizans’ gibi imparatorluk tanımları, imajları  zaten 19. yüzyılda modernleşme ile icat edildi. Bundan önce İmparatorluk başşehir adıyla, ‘Roma’ adıyla anılıyordu. Osmanlı yönetimi kendisini öyle adlandırıyordu.

İstanbul, 4’üncü yüzyılda hem Roma’nın hem Hıristiyanlığın başkenti.  Henüz Avrupa’da ayrı bir Hıristiyanlık yok. Kuzey Afrika’dan İberia Yarımadası’na kadar bütün Akdeniz şehrin hakimiyeti altında. Hıristiyanlığın en büyük mabedi, Ayasofya da bu nedenle İstanbul’da inşa ediliyor.

Şehirde Bizans (Roma) döneminde de çeşitli inanışlardan insanlar yaşıyor, Osmanlı döneminde de öyle.

İstanbul Osmanlı başkenti olunca imparatorluğun adı değişmiyor. Şehirdeki imparatorların dinleri farklı da olsa, devletin yapısı, işleyişi süreklilik gösteriyor.  


19. yüzyılda, oryantalist bir yaklaşımla Osmanlı nasıl icat ediliyorsa, Bizans da ediliyor. Osmanlı modernleşme sürecinde Ayasofya arkeolojik bir nesne olarak keşfediliyor. Mimarlık tarihinin eşi benzeri olmayan bir araştırma konusu olarak yeniden anlamlandırılıyor. Devlet arkeoloji müzeleri, üniversite kuruyor, kamu kurumlarını, yapılarını modernleştiriyor.  

O tarihte Osmanlıların ‘Bizans düşmanlığı’ diye bir derdi yok. Hatta tam tersine, yönetimin Bizans’ın keşfinden son derece hoşnut olduğu bile söylenebilir. Bakımsız kalmış olan Ayasofya’nın saray mimarı Krikor Balyan değil de, Fossati kardeşler tarafından onarılmasını tercih eden (1840) Sultan Abdülmecid ve Sadrazam Mustafa Reşit Paşa, onun bir mimarlık tarihi objesi olarak dünyaya (Avrupa’ya) tanıtılmasından ve gördüğü ilgiden son derece memnunlar. Sultan Abdülhamid de Bizans araştırmaları alanındaki çalışmalara destek veriyor. Türkiye Cumhuriyeti de keza öyle. Bu eşsiz anıtın küresel bir ilgiye mazhar olması ise yönetimler tarafından benimsenen bir olgu.

Nereden çıktı bu Bizans düşmanlığı?  

Sonradan bu kurgu üzerinden bir nefret, düşmanlık ve saldırganlık inşa ediliyor. Bu bastırılmış olanın, işaretsizleştirilenin milli ve merkeziyetçi iktidar temsilleri üzerinden geri dönüşü. Osmanlıcı elit (Milli Görüş) kendisini kayıp yoluyla inşa ediyor: “Eğer Osmanlıcılık bize ait değerler ve gelenekler ise Bizans da Batı’dan gelen modernitedir. Bize ait olmayan değerlerdir. Hıristiyanlıktır…”

Bu ötekileştirmenin devletin neoklasik yapısını yeniden üreten soylulaştırıcı imtiyaz elde etme mücadelesi ile ilişkili olduğunu düşünüyorum.

Eğer bir yönetim kendisini Osmanlı ile özdeşleştiriyorsa, 19. yüzyılda icat edilmiş bir şeyin (taklidin) taklidini yapıyor. Bir imajın başka bir imajın yerine geçmesi bir topluluğun bir fantazi dünyasında yaşaması anlamına geliyor.


Tarih hakkındaki bilginin gerçeklikle temasını büsbütün kaybedip uydurma ve üstelik tabu (tartışılmaz) hale gelmesi tehlikeli. Çünkü o zaman bilgiye, araştırmalara ihtiyaç kalmıyor. Toplulukların zihin dünyası felç oluyor.  

1950’lerde nasıl bir kırılma yaşandı?

Lozan Anlaşması şehirdeki azınlık olarak adlandırılan topluluklara din, eğitim ve sosyal örgütlenme gibi konularda örgütlenme hakkını tanıdığı için gayrımüslim nüfusunun bir bölümünü kaybetse de, şehir 1950’lere kadar imparatorluğun modernleşme sürecinden kalan yapısını koruyor. 1953’te, İstanbul’un fethinin  beşyüzüncü yılında ilk defa kutlamalar düzenleniyor. Devlet-sivil toplum işbirliği ile.  Bu tarihten sonra ‘Fetih’, tarihi bir olgudan çok şehrin merkeziyetçi devlet ideolojisi tarafından ele geçirilmesini simgeleyen bir metafor olarak işlev görüyor. Şiddet yoluyla şehir Rum nüfusunu kaybediyor. Rumların işlerine, mallarına, vakıf mülklerine el konuyor. 1955 pogromu gibi rezaletler dışında, devlet güdümlü, sistemli, sinsi bir ötekileştirme programı uygulanıyor. İnsan hakları ayaklar altına alınıyor.
 
Devletin içindeki kültür bürokrasisinin, onun etrafında saçaklanan kimi çevrelerin Bizans’a olan uluslararası ilgi karşısında ötekileştirici, önyargılı hatta düşmanca bir tepkilerinin olduğunu söyleyebilirim. Kültürel miras alanı bu imtiyazcı elitleri birleştiriyor, karşıt kutuplarda da yer alsalar da.  

Eğer söz konusu olan bir Bizans kilisesi ise, yönetimler gibi onların da kültürel varlıklara olan bu uluslararası ilgiyi hiç de hoş karşılamadıkları, bunu milliyetçi kalıplar içinde algıladıkları söylenebilir. Hatta hiç gizlenmeyen bir yabancı düşmanlığı sergiledikleri de. Yalnızca siyasetçilerin, bürokratların değil, onların etrafındaki imtiyaz sahibi kimi uzmanların da.

Bizans meselesinde entelektüelleri buharlaştıran ne?

 Soru şu: Bu süreçte bilgiyi potansiyelsizleştiren, siyaseti güçlü kılan nedir?

Bana kalırsa entelektüel üretimin sekülerleşmemesi, kamusal alanla temasının olmaması.

Neoliberal dönemde resmiyetçi-ideolojik ya da piyasacı eylem kalıplarının karşısında büyük sermayenin hayırseverlik kuruluşları güçlü bir alternatif gibi gözüküyor. Ancak onların sermaye altında örgütlenmesi, entelektüel üretimin kamusal alandan dışlanmasına, izole olmasına yol açıyor.

Ayasofya meselesinde bağımsız uzmanların seslerinin duyulmaması ya da bir etkilerinin olmaması bunun bir göstergesi. Ayasofya’nın sorunu müze ya da cami olması değil, bir iktidar aracı, nesnesi olması. Ayasofya’nın tekrar camiye çevrilmesi, kimi zaman karşıt taraflarda yer alan Siyasal İslam’ın ve milliyetçilerin tabanını mutlu etti. Peki onu Hıristiyanlığın en önemli mabedi olarak kabul edenler neler hissettiler? Onların bir önemi yok mu?

Oysa güncel bir kültürel miras yönetimi fikri, her iki hafızayı da birbirine rakipleştirmeden, birbiriyle çatıştırmadan, kapsayıcı bir ilişki içinde ve eşzamanlı olarak dikkate alabilir ve çok daha yenilikçi bir deneyim üretebilir. Müslümanların da Hıristiyanların da bilim çevrelerinin de benimseyecekleri bir şekilde..

Bunun karşısındaki en büyük engel kültürel-politik alanın devlet iktidarına bağlı olması. Bu nedenle kültürel alan ulusdevlet içinde bir imtiyaz mücadelesi alanına dönüşüyor. Bu yüzden hafızaları özgürleştirecek, tarafları farklı bir eşiğe taşıyacak kavramsallaştırma işlevini yerine getiremiyor.  Kültür-politik alan hiç bir zaman devlet iktidarından ayrışmıyor. Tektipleştirici bir millet kompartımanını temsil ediyor.
 
Peki bundan sonra ne olacak?  Ayasofya ayakta kaldığı sürece bu seküler olmayan devleti, kültürel-politik kamusal alanı bir eyleyen olarak dürtmeye devam edecek. Aynı zamanda da eklektik bir ulusdevlet ideolojisi içindeki nesneleştirici eylemselliklere, şehir tarihindeki varoluşunu bastırmaya çalışanlara karşı eşsiz bir deneyim fırsatı sunmaya. Hem onu ilgiyle sahiplenenlere, hem de İstanbul’un kent sakinlerine…

Kategori: Hafta Sonu

Hafta SonuKöşe YazılarıManşetYazarlar

Geleceğin hayaletleri ile oyun olmaz

İstanbul Havalimanı‘nin üçüncü pisti 20 Haziran’da törenle hizmete açıldı. 2019 yılında bu havalimanını kullanan yolcu sayısı Atatürk Havalimanı‘nı 2018 yılında kullanan yolcu sayısının bile altında kalmıştı, THY‘nin bütün kalkışları buraya alındığı halde.

Pandemi koşullarında, Mayıs ayında ise bu havalimanını kullanan yolcu sayısının yüzde doksandokuzdan fazla düştüğü görülüyor. Normalleşme koşulları içinde ise, iyimser tahminlerle kullanıcı sayısının geçen yılın yarısını bulamayacağı konuşuluyor. 

Yolcu garantisi verilmiş olduğu için, konsorsiyumun zararını devlet ödüyor, anlaşma koşullarına göre. Aynı yeni yapılan köprülerdeki, araç tünelindeki gibi. Buna karşılık havalimanı için tahsis edilen arazinin Atatürk Havalimanı’nın altı misli olduğu ve asıl gelirin burada kurulacak yeni yerleşim alanı üzerinden sağlanacağı tahmin ediliyor. Benzer şekilde, köprülerden sonra yeni yerleşim alanları yaratmak için akla gelen Kanal İstanbul Projesi‘nin çevresindeki arazinin de bir bölümünün imar planları Çevre ve Şehircilik Bakanlığı tarafından onaylanmış…  Bunlar büyük bir bütünün içinden göze çarpan yalnızca bir kaç örnek.

Pandemi hiç şüphesiz beklenmedik etkiler yarattı. Ancak büyümeci gelişme modeli kendi kendisini yeniden üreten bir yapı. Sanki her şey eskiye dönmeye çalışıyor. Şehir kaynakları üzerinden gerçekleşen büyüme modeli, koşulları dikte ediyor. Kriz küresel olarak bastırılmak zorunda. Bir tür “geleceğin kolonileştirilmesi” söz konusu, Antony Giddens’in dediği gibi (1). 

Henüz olmadığı için yokmuş gibi yapılan: İstanbul depremi

Bu küresel durum bizi insan-merkezci dünyanın sürekliliğine ve sorunların üstesinden gelebileceğine inanmaya zorluyor. İktidarın bunlarla başa çıkamayacağını düşünmek bile ürkütücü. Hastalıklar, şiddet, yoksulluk, felaketler, savaşlar artsa bile geri dönüş yok. 

Ancak elbette ki bizi dürten, dürtmekle de kalmayan hayatımızı alt üst etmeye çalışan bilmediğimiz, belirsiz olan bir şeyler var. 

Bunlar geleceğin, “henüz olmayan”ın hayaletleri.  Kapitalizm geçmişin, “artık olmayan”ın hayaletlerini ehlileştirdi. Ama geleceğin hayaletlerini ehlileştirmekte zorlanacağa benziyor. Sorunların üstesinden geleceğine inandırmaya çalıştığı kadar, kendi sonunun dünyanın sonu olacağını kabul ettirmeye çalışıyor. Bu şekilde pandemi şimdiden, gelecekten sanki geçmişe doğru itiliyor.

Bu durum bana Mark Fisher‘in geçmişin yani “artık olmayan”ın hayaletleri gibi, “henüz olmayan”ın da bir hayalete dönüştüğünü söylemesini hatırlatıyor (2). Örneğin gelecekte gerçekleşmesi muhtemel değil, kesin olan İstanbul Depremi: O belki şehirdeki yüzbinlerce insanın beton altında ezilmesine yol açacak, aynı zamanda şu anda ne pahasına olursa olsun asla ödün verilmeyen gayrımenkul yatırımlarının önemli bir bölümünü bir anda değersiz hale getirecek olan tuhaf bir hayalet. 

Henüz olmadığı için varlığı da yokmuş gibi yapılan.

Tıpkı “artık olmayan” gibi, “henüz olmayan” da bir hayalete dönüşüyor. Böylece her zaman yapıldığı gibi artık olmayan (geçmiş) ile henüz olmayan (gelecek) arasında bir fark kalmıyor.

Fisher’in söylediği gibi günümüzün hayaletleri arasında yalnızca geçmişten izler, “artık olmayanlar” değil, gerçekleşmemiş olanlar, henüz var olmayanlar var.  Ancak şu farkla: Henüz var olmayanların hayaletleri geçmişin hayaletleri gibi ehlileştirilmiş değiller. Bunların, yani “henüz olmayan”ların hem hayalet, hem de hayalet olmama ihtimalleri var. “Henüz olmayanlar” olarak ehlileştirilemeyecek kadar vahşiler. Onlar yalnızca travmatik bir geçmişin hayaletleri olarak değil, olanlar olarak dünyamıza dahil olabiliyorlar. Pandemiler,  ekonomik çöküşler, savaşlar, depremler, küresel felaketler… Geçmişin hayaletleri nasıl dünyayı yıkımlara, soykırımlara, savaşlara götürmeden varlıklarını gösteremedilerse, geleceğin hayaletleri de dünyayı felaketlere götürmeden varlıklarını gösteremiyorlar.

Mark Fisher.

“Artık olmayan”ın varlığı ya da izleri olarak kapitalizmin içinde yeni vücutlar buldular. Onların travmatik yoklukları sayesinde hayaletler var olmadıkları, ölmüş oldukları için muhafazaya alınmış ve ehlileştirilmişlerdi. Kimlikler, ulusdevletler kapitalizmin bastırdığı, yok ettiği geçmişti. Günümüzün egemenleri, otokratları ise bu alışkanlıkla ne buldularsa onları hayaletlere dönüştürmeye giriştiler. İlk bakışta çevresel koşullar üzerinde tam bir hakimiyet kurulmuş gibi gözüküyordu.  Üstanlatılar devlet aklını oluşturan eylemsellikler içinde ruhani bir işleve sahiptiler. Bürokratik alandaki güçleriyle bu hayaletlere meydan okuyorlardı. Ancak neoliberalizm onları da “artık olmayan”ın hayaletleri olarak yeni kimliklerine kavuşturdu.

Burada üstanlatılar hem geçmişin, artık olmayanın hayaletleri ile hem geleceğin henüz olmayanın hayaletleri arasında bir yerde duruyorlar. Geleceğin hayaletleri insanın özne olmadığını ispatlamak üzere fırsat kolluyorlar.

Henüz olmayanın hayaleti

Bu yazının da düğüm noktası burada: Üstanlatılar, insanı özne olduğuna inandıran bilimsel pratikler, devlet gücünü kullanan bir imtiyazlı toplumsal tabakaların anlatılarına, yani inançlara benzediler. Sorgulanmadıkları, her seferinde yeniden üretilmedikleri ya da canlı olarak hayatta kalmadıkları için hayaletlere dönüştüler. Sorun şu: Üstanlatılar iktidardan nasıl ayrışabilir? Onunla örtüşmekten, neyin doğru veya neyin yanlış olduğunu iktidar üzerinden söylemekten vazgeçebilirler?

Sorun üstanlatıları yeniden üreten sermaye sahibi sınıfların neoliberal koşullarda kendi kamu yararlarını temsil eden bir sınıfa dönüşme eğiliminde olmalarında olabilir. Üstanlatıları üretenlerin seküler olmayan bir sınıfa (ruhban sınıfı) dönüşmeleri gerçeklikle temasın rahatsız edici ve bastırılması gereken bir dürtüye dönüştürüyor. Tıpkı deprem, iklim krizi, pandemiler gibi. Onların iktidar üzerinden konuşmaları ne yaptıklarını görmelerini engelliyor. Üstanlatıları anlatıya çeviriyor. Böylece üstanlatılar ehlileştirilmiş geçmişteki gibi kimlik temsiline dönüşüyor. Ne söyledikleri değil, ne yaptıkları öne çıkıyor. İstanbul’un Çevre Düzeni Planları‘nda olduğu gibi 500 uzmanın bir üniversite kuracak kadar bir bütçeyle hazırladıkları çalışmalar bir kenara atılıyor. Hayaletlere hayaletlerle karşı çıkılamıyor. Hayaletlere karşı tek çare bilginin sınırsız ve sonuçsuz bir şekilde gerçeklikle temas arayışında olması, tıpkı küresel planda pandemi koşullarında sağlıkbilimcilerin yaptıkları gibi.  Mesele üstanlatıların kendi mantıklarını, ağlaşma ilişkilerini koruyacak yetkinliğe sahip olması, iktidardan ayrışması.   

Neoliberalizm üstanlatıların üzerine bir çizik attı.  Ama aynı zamanda nesneleştirdiklerinin tekrar eyleyenler olarak insanın dünyasına girmelerine yol açtı. Bu hakimiyet biçimi henüz olmayanın varlığını belirsizleştirdi. Bu nedenle riskler adı verilen şeylerin hem hayalet olma hali, hem de olmama hali aynı anda gerçekleşti.

Benden söylemesi: 

Henüz olmayanın hayaletleri ile oyun olmaz. Hem hayalet, hem gerçeklik olarak karşımıza çıkabilirler. Bir gün bir beton parçası gibi başımıza düşebilirler. Onların ne yapacakları belli olmaz. Cin gibi çarparlar!

*

  1. Antony Giddens, Modernite ve Bireysel Kimlik. Ümit Tatlıcan (Çev). Say Yayınları, Ankara 2010
  2. Mark Fisher’den aktaran Koray Kırmızısakal, İstikrarlı Nostalji Kapitalist Gerçekçiliktir.

 

Kategori: Hafta Sonu

Hafta SonuKöşe YazılarıManşetYazarlar

Fatih tablosunun parayla ölçülemeyecek değeri

Bu haftaki konumuz Londra‘daki ünlü müzayede evi  Christie’s tarafından düzenlenen açık artırmada satışa çıkarılan Fatih Sultan Mehmet portresinin İstanbul Büyükşehir Belediyesi (İBB) tarafından satın alınması. Hiç şüphesiz bu tablo eğer İstanbul’da değil de herhangi bir müzenin hükümdarlar salonunda sergilenecek olsaydı, hak ettiği yeri bulmamış olacaktı. Tablo için ödenen ücret makul. Müzayede evi, katılanlarla ilgili bilgiyi ilkesel olarak paylaşmıyor. Türkiye’nin tanınmış zenginlerinden biri de el atabilir ve Büyükşehir ile rekabete girebilirdi. (Ki bununla ilgili kulislerde konuşulan bir bilgi var.) İlk akla gelen soru Saray‘ın bunu nasıl atladığı. Büyükşehir’in bu tabloyu satın almak istediği fark edilseydi, gelecekteki hayatında tablo pek ala onun bir duvarını süslüyor olabilirdi. 

Büyükşehir, iki ay ertelenen bir müzayede sürecinde bu işi nasıl başardı? Akla bir kaç ihtimal geliyor: Saray’ın bu müzayede’den haberinin olmaması, birinci ihtimal. Bu ihtimal bana güçlü gelmiyor. Büyükelçiliklerin ilgili konular olduğu takdirde bakanlıklara bilgi verdikleri biliniyor. İkinci ihtimal Büyükşehir’le rakip olmak istenmemesi. Tablonun İstanbul’un hakkı olduğunun düşünülmesi ya da Büyükşehir’in kararlı olduğu görülünce geri çekilinmesi. Böyle bir ihtimal de olabilir, elbette. Çünkü müzayededeki rekabetin siyasal bir anlam kazanacağı açık. Bir üçüncü ihtimal benim aklıma daha yakın geliyor. Tablonun konusu 2. Mehmet de olsa, İslam temsil karşıtı bir geleneğe sahip. (Eğer bir minyatür ya da hat sanatı eseri olsaydı örneğin, belki daha çok ilgi çekerdi.

Fatih imajının neyi gösterdiği değil, neyi göstermediği önemli

2. Mehmet (Fatih) döneminin tanınmış Venedikli ressamı Gentile Bellini‘yi sarayına davet ederek 1479-1480 yılları arasında çok sayıda resmini yaptırmış. (Hatta bu davetin Venedik ile yapılan İstanbul Anlaşması‘nda yer aldığı söyleniyor.)  Tarih kitaplarında padişah portreleri olarak rast geldiğimiz çoğu tasvir İstanbul’daki Avrupa misyonlarında görev yapanlar içinde yer alan ressamlara ait. Rönesans resimlerinde olduğu gibi poz verilerek değil, akılda kaldıkları şekilde resmedilmişler.  Zannedersem 2. Mehmet bu kuralı bozan kişi.  Fetih dendiğinde, belki de asıl yaptığı İstanbul’u fethettikten sonra şehri açık bir kültürel merkez haline getirmek olmuş.  Onu bir Rönesans kişiliği olarak tanımak mümkün.

Dolayısı ile 2. Mehmet’in ulusdevlet içindeki Yeniosmanlıcı akımın idolü olmasında önemli bir sorun var. Neoklasik bir ulusdevletin kalıpları içinde inşa edilen 2. Mehmet imajıyla, ona indirgenemeyecek bir tarihi kişilik arasında bir çelişki olmalı.

Bu çelişkiyi anlamak için şehrin dönüşümüne bakmak anlamlı. 1950’lere kadar İstanbul henüz neoklasik bir ulusdevlet ideolojisinin dişlerini geçirdiği bir şehir değil. Büyük ölçüde 19. yüzyılın modernleşmesinin kurumlarıyla kendisini yeniden üretiyor. Dolayısıyla bu tarihte icat edilen “İstanbul’un Fethi” bir bakıma siyasal temsil kabiliyeti olan bir metafor olarak rol oynuyor. Sermayenin el değiştirmesi ise ekonomik merkezin ele geçirilmesi anlamında. Ayrıca şehrin kadim nüfusu olan Rumları korkutmak için kullanışlı: “Geçmişte bu şehri biz fethettik,  şimdi de sizi burada yaşatmayız.”

Bu hemen akla Ordu Büyükşehir Belediyesi tarafından “Osmanlı ve Türk tarihine damga vuran kişiler” adına  yaptırılan büstlerin arasına tarihi şahsiyetleri oynayan televizyon dizi oyuncusunun konmasını hatırlatıyor.  Sarkık bıyıklı Türk Büyükleri ise böylesine bir ikon geleneğinden de Rönesans‘daki gerçekçi tasvir, suret geleneğinden de gelmezler. O tarihlerde televizyon dizileri olmadığı için de bunlar kurmaca çizgi roman karakterleridir. Bu kişilerin imajları, söylemeye bile gerek yok yaşadıkları zamanlarda değil, ulusdevlet zamanında üretilmiştir. İmajlar, Lozan Anlaşması‘na karşı, İstanbul’da azınlıkların küçük çocuklarını korkutmak için ilkokullara, özellikle de merdivenlere ve koridorlara Türk Müdür yardımcılarına talimatla yerleştirilir.

Fahit, Rönesans’da değişen temsil paradigmasını anlamış olabilir mi?

Roland Barthes‘ın Mitolojiler kitabında yaptığı gibi her imajın çok yan anlamı vardır, bunlar çoğu zaman düz anlamından çok daha güçlü ifadeler içerir.

Rönesans öncesinde imaj tekrarlanan bir şey. İmaj, ister kutsal kişiliklere ait olsun, ister profan dünyaya, bir sahneye, olaya işaret ederken bile önce kendisini temsil eder. Her seferinde, her yapılışında kendi kendisini resmeder. İmaj her seferinde, ikincil sayılabilecek farklarla yeniden üretilir. Bu yüzden olay bir yerde geçse bile daima ruhani dünyayla ilişkilidir. Temsil karşıtlığı üzerine kurulan İslam’ın sorguladığı bir ritüel, tapınma aracı halini alan tasvir bu.

Antik Yunan filozoflarının metinlerini okuyan 2. Mehmet‘in bir Rönesans kişiliği olduğunu varsayarak, bu tür bir tasvirle resmin farklı olduğunu, bu kafa karışıklığını aşabilecek bir zekaya sahip olduğu tahmin edilebilir. Rönesans resminde dini tasvirler devam etse de kutsalın yerini güç alır. Resim iktidar sahibini gösterir. Artık imaj, imaja değil, gerçek bir kişiye işaret etmektedir. O zaman bir tasvirin ötesine geçer. İmaj kendisinden başka olanı, yani resim olmayanı gösterir. İmajın işaret ettiği dışındaki şeydir. Oysa Ortaçağ imajlarındaki gibi tekrarlanan imajların böyle bir meselesi yoktur. Bellini‘nin resminde olduğu gibi imajda gerçeğin kendisinden bir iz oldukça, işaret etmedikleri daha fazla kalır. 

Bizans’taki ikonların özelliği kendilerini temsil etmeleridir. İster imparator, ister kraliçe… tıpkı kutsal kişiler gibi her yapıtta yeniden üretilirler. Bu nedenle imgeler imgeleri temsil ederler.

Örneğin tablodaki 2. Mehmet’e bakarken bir taraftan Roland Barthes’ın söylediği gibi onun ölümüne bakarız. Resmin yapılışından altı ay sonra ölecek olan bir insana. Eğer karşısındaki Şehzade Cem ise, o da bilinmeyen çok sayıda şey söyler.

Belli tablosu günümüze ışık tutabilir

Dolayısıyla 2. Mehmet hem Ortaçağ’daki İslam’ın temsil karşıtlığını ve hem Rönesans’taki paradigma değişikliğini anlayan,  sorgulayan bir hükümdar olarak görülebilir.

Bu açıdan bakıldığında 1453 yılındaki fetihle, 1950’lerden sonra inşa edilen imajın birbirlerinin tam karşıtı oldukları bile söylenebilir. Birincisi şehrin kadim halkını korur, temsilcilerini herkesten fazla dikkate alır. Bir Rönesans hükümdarı olarak, şehri kendi yönetiminde bilgiye, özgürlüklere, sanata açmayı hedefler. Diğer imaj ise bağnazlıkla, şiddetle kapatmayı. Böylece imaj kapitalizm, ya da neoklasik ulusdevlet tarafından bastırılmış olan sınıfsal çelişkilerin bir semptomuna dönüşür.

İşte bu nedenle bu tablonun bu iki imajın çarpıştığı bir siyaset sahnesinde yer aldığını söylemek mümkün:  Yeniosmanlıcılığın imajı ise bir Rönesans kişiliği olarak 2. Mehmet’in bastırılmasına dönük.  

Sonuç 

2. Mehmet‘in bu imajdan bağımsız, ayrı var oluşuna tarihçilerin izin vermesi gerekir. Bu  neoklasik bir ulusdevlet yapısı içinde inşa edilen şehir tarihinin de bu cendereden kurtarılması demektir. Şehrin nefes alabilmesi için, onun Osmanlı geçmişinin, İstanbul’un fethinin bu inşayla imtiyaz ve güç elde etmeye çalışan zümrenin elinden kurtarılması, özgürleştirilmesi herkesin nefes almasını sağlar.

Bu nedenle Büyükşehir’in fethi yandaş taşaronlara yaptırılan bir ritüel olmaktan çıkarması, araştırmaya, keşfe, sanata yönelik bir eylemsellik haline getirmesi önemli. İstanbul Müzesi, Enstitüsü, Planlama Ajansı…  gibi şehirle ilgili kurumları yakın geçmişteki kutuplaştırıcı, dışlayıcı neoklasik eylemselliklerden, imtiyazcı elitin elinden kurtarıp, dünyaya açması.

Bu açıdan İstanbul için bu tablonun parayla ölçülemeyecek değeri olabilir.

 

Kategori: Hafta Sonu

Köşe YazılarıManşetYazarlar

Yoksa siz atların eziyet görmesinden mi yanasınız?

Bugüne kadar Adalar‘dan söz etmeyeyim dedim, hep kendi kendime. Bu hafta da başka bir konu üzerinde çalışırken, baktım olacak gibi değil. Konu gittikçe büyüyor ve üstelik göründüğünden daha derin. Bu yüzden oturdum, Adalar’da geçtiğimiz hafta yaşanan sorun üzerine yazmaya karar verdim.

Önce izninizle bir giriş yapayım, konumuzla ilgili olduğun düşündüğüm:

Adalar İstanbul‘da kalmış son sayfiye mekanı özelliği taşıyan yerleşim biçimine sahip yer. Geçmişte sur içi İstanbul dışındaki bütün semtler aşağı yukarı bu düzendeydi. 19. yüzyıldan sonra düzenli vapur ve tren seferlerinin başlamasından sonra bir çok semtte benzer bir yerleşim düzeni oluştu. Çekirdeğinde, transfer merkezi özelliği taşıyan istasyon veya vapur iskelesi ve onun çevresinde yürünebilir mesafede bitişik nizam bir yapı dokusu. Yeşilköy, Erenköy, Kızıltoprak, Feneryolu, Göztepe… gibi semtlerde olduğu gibi burada çarşı, yani lokantalar, küçük ticarethaneler, üretim, marangozlar, bakkallar, kasaplar, manavlar… bulunurdu. Ayrıca orta sınıf konutları da burada yer alırdı ve her yere yürüyerek ulaşılırdı. Bu yerleşim dokusu içinde her mevsim sürekli bir nüfus yaşardı.

Ancak bir sayfiye mekanının asıl karakteristiğini oluşturan ayrık nizamdaki konut dokusu. Bunlar 19. yüzyılda zenginleşen burjuvaziye ve üst düzey yöneticilere (bürokratlara) ait.  Genellikle yalnızca yaz mevsiminde kullanılırlar. Bir bakıma İstanbul’da modernleşme döneminde, binlerce yıldır var olan ve ta Roma dönemine uzanan bir sosyolojik katmanlaşma (insula/domus tipolojik karşıtlığı gibi) sanki mekanda yeniden üretilmiş. Burada ilginç bir gelişme, şehrin yayılmasını, sur dışına çıkmasını sağlayan tarifeli seferlerin gerçekleştirilmesi ile, şehrin merkezi ile banliyöler ve sayfiye mekanlarının oluşumu.

Faytonlar geleneksel taşıma aracı mı?

Konumuz olan faytonlar ise bu toplu taşıma ve tarifeli seferler (vapurlar, banliyö trenleri) ile bağlantılı olarak gene bir şirket tarafından işletilmeye başlandı. Bu açıdan bakıldığında faytonlar, onlardan önceki atlı arabalar gibi geleneksel taşıma araçları değildi. Modern, dizisel olarak manifaktür sistemi (endüstriyel denebilecek hazır parçalar, fren sistemleri, süspansiyonları ) ile tasarlanmış ve üretilmiş araçlardı.

Toplu ulaşım sistemine eklemlenen bu ikincil taşıma sistemi bu ayrık nizam konut dokusu ile merkez arasındaki ilişkiyi kurmak için kullanıldı. Bu özellikleri ile faytonlar biraz günümüzdeki taksilere benzetilebilir. Bunlar 1980’lere kadar yer yer kullanımda kaldılar. O tarihlere kadar atlı arabalarla yük taşımacılığı da yapılıyordu.

Bu tarihlerde şehirdeki atlı arabaların yasaklandığı görüldü. Bu dönüşüm sırasında atların kıyma yapılmak üzere kesildiği yerlere baskınlar yapıldığı haberleri basında yer aldı. Salam, sucuk gibi yiyeceklerin de at etinden yapıldığı…. İstanbul’da bu dönüşümün yalnızca bir istisnası kaldı: Adalar. Adalar’da zorunlu hizmetler dışında motorlu araçlar yasaklanmış durumda. Koruma Kurulu kararı ile yalnızca fayton kullanımı öngörülüyor. 

Bu aynı zamanda sayfiye mekanı yerleşim morfolojisine de uyarlı bir yapı olarak 19. yüzyıldan günümüze kadar uzandı.

Ancak bugüne kadar korunmuş olan bu mekansal yapının değiştirilmesini isteyenler de var. 1980’lerden sonra bu ayrık nizam yapılar içinde koruma kurulu kararları esnetilerek bir imar seferberliği başladı. Çoğu ahşap köşkler yıkılarak yeniden yapıldı, kat sayıları artırıldı. Bahçelerine yeni apartmanlar yapıldı. 1999 depremi bu gidişi bir ölçüde frenledi. 2010’lardan sonra ise şehirdeki büyük dönüşüm furyasının etkileri Adalar’a da yansımaya başladı. Adalar için hazırlanan Koruma Planları’na kıyılardaki değerli parselleri Seferoğlu örneğinde olduğu gibi imara açacak koşullar kondu. Planlar iptal edilince, “Geçiş Dönemi Yapılaşma Koşulları” içine konmaya çalışıldı.

Ayrıca İstanbul için eşsiz bir değeri olan (Motola Evi gibi) modern mimarlık mirası yapıları çürük raporu alarak yıkmayı ve yerlerine çok katlı yapılar yapmayı sağlayacak yeni yöntemler icat edildi. İmara dayalı bu gelişme modelinin yerleşmesi için bir küçük engel vardı, o da Adalar içi ulaşım. İmar dışı alanların imara açılması ve değerlenmesi için faytonlardan (ya da onların yerini alacak başka küçük araçların) yerini alacak yeni bir toplu taşıma sistemine ihtiyaç vardı. Siyasetçiler, kendi meclislerinde ve partilerindeki organlarda yer alan bu çıkar grubunu temsil ediyorlardı. Onların taleplerini karşılamadan varlıklarını sürdüremezlerdi.  Nitekim bugün karşımıza çıkan bu otoyol ve otobüs projesinin Büyükşehir tarafından on yıldır hazırlanmakta olduğu duyuluyordu.

Denetimsiz gelişen piyasa yüzünden 600’a aşkın at öldü

Bu süreçte atların neredeyse üçte biri öldürüldü. 

Altı ay kadar önce ruam hastalığı bahane edilerek faytonlar yasaklandı. Başlangıçta yaklaşık 1700 at vardı ve bunlardan 500’e yakını bu süreçte hayatını kaybetti. İçlerinde sağlıklı atların da olduğu tahmin edilen 105 at canavarca yöntemlerle infaz edildi. Geriye atlardan yaklaşık 500 kadarı hapsedildikleri ahırlarda bağlı kalmış oldukları için hareketsizlikten öldü. Beslenme sonrası hareket edemedikleri için ölenler de oldu. Durum ancak ölümlerden sonra fark edildi.  Bugün geriye 1100 civarında at kaldı. Sonuçta neredeyse atların üçte biri bu operasyonda hayatını kaybetti.

Adalar’da toplam 277 fayton vardı. Fayton başına 300.000 T.L. ve at başına 4.000 T.L. ödenerek sahipleri razı edildi, 100 milyon T.L. civarında bir bütçe harcanarak operasyon tamamlandı.  Ulaşım araçlarına ne kadar para harcandığı bilinmiyor. Ancak ortada çok açık bir gerçek var: Bu süreç iyi yönetilmedi.

Sonra güya faytonlara alternatif olarak bu toplu taşıma projesi ortaya çıktı. Büyükşehir Belediyesi‘nin yaklaşık on yıldır Adalar’da toplu taşıma projesinin üzerinde çalıştığı duyuluyordu. Belki de fayton işletmeciliğinin karlı bir iş olduğunu düşünüp, tıpkı otopark meselesinde olduğu gibi bir çözüm düşünülmüş olabilir.  Yüze yakın şoför işe alındı, eğitimleri başladı. 60 adet 15 kişilik elektrikli minibüs, 30 adet 4 kişilik elektrikli taksi satın alındı. Yollara şeritler çekildi. Asfaltlar döküldü. Virajlara çelik bariyerler yerleştirildi. 

“Siz faytonları, atların eziyet görmesini mi savunuyorsunuz?” Adalar’da ulaşım için çalıştırılması öngörülen araçları, tek yönlü hale getirilen caddeleri, dökülen yüzlerce ton asfaltı sorgulayanlara böyle soruyorlar.  Atların eziyet görmesinin evet, şu anda Adalar’da uygulamaya konulmaya çalışılan ulaşım sistemi ile yok değil, bir alakası var.

Madem atların eziyet görmesinden söz ediyoruz. Evet, atlar eziyet gördü, çünkü yönetim her konuda olduğu gibi piyasanın denetimsiz gelişmesine seyirci kaldı. Gerekli adımları atmadı. Sorunun bu hale gelmesine yol açtı. Satın aldığı atları da koruyamadı. Ama buna karşılık atlara eziyet etmekle itham edilen bir dolu insan onların yaşam koşullarının iyileştirilmesi için olağanüstü çaba gösterdi, hala gösteriyor. Bugünün zor koşullarında bile her gün kapatıldıkları ahırlara gidip onlara yem götürenler, sağlıkları ile ilgilenenler var.

Evet, şimdi hayvan hakları açısından önemli bir konu var: Şimdi resmi olarak motorlu taşıt trafiğine açılan caddelerde daha önceki düzene alışmış yüzlerce sokak hayvanı ezilerek hayat vermesinin önüne geçmek gerekiyor.

“Siz faytonculardan yana mısınız? Yoksa atların özgürleştirilmesinden?” Böyle yaklaştığınız zaman meselelere süreç odaklı ilgilenmeniz, uğraşmanız gerekmiyor. Bir karar alınıyor, sonra sistem köhneyene kadar öyle kalıyor. Gelişmeleri karşıtlıklar içinde algılamak, kafalarını yormak istemeyenler için büyük bir kolaylık.

Bu durumun yarattığı konforun farkında olan ve bu imtiyazlarını korumak isteyen yöneticiler bu nedenle konulara hiç de süreç odaklı yaklaşmadılar.  Faytonlarda atların eziyet görmesinin, sonraki ölümlerin de asıl nedeni de bu. Görevlerini yerine getirmeyip olan biteni de seyredenler. Bu yüzden meseleye karşıtlık içinde bakmak, onları sorumluluklarını yerine getirmekten muaf hale getiriyor diye düşünüyorum. Çünkü hazırlanan planları, projeleri katılıma açmak zahmetli bir iş. Meseleleri çok boyutlu ve çok yönlü düşünmeyi gerektiriyor.

Adalar’da hiçbir süreç ‘sürdürülebilir’ değil

Adalar’da faytonların sürdürülebilir bir yönetim modeliyle yönetilmediğini zannedersem herkes görüyordu, biliyordu.  Ama bunu yönetime kimse anlatamıyordu. Hem yalnızca faytonlar mı? Bugün de Adalar’da imar konusu da, turizm de sürdürülebilir yöntemlerle yönetilmiyor. Çünkü alanlar ayrıcalıklı piyasa aktörlerine bırakılmış durumda.  Elbette ki onların katılımı da önemli. Ancak katılım denen şey yalnızca piyasa aktörleri ile sınırlı kalırsa, sonuç böyle oluyor. 

Ulaşım planlaması oldu bittiye getirilmemesi gereken, çok boyutlu bir yönetim konusu. Ulaşım kararları bir yerleşim alanındaki her türlü gelişmeyi etkiliyor ve yönlendiriyor. Bu nedenle ulaşımın planlanması şehircilikte temel bir konu.

Dar bir bakış açısıyla gerçekleştiren her uygulama “çözüm” zannedilen uygulamaları kısa zamanda soruna dönüştürüyor.

Onbeş kişilik otobüsler, motorlu araç trafiğine göre düzenlenmiş yollar Adalar’ın, şehirde eşine benzerine az rastlanır bir yerleşim alanın kısa zamanda şehrin diğer yerlerine benzemesine yol açabilir.

İmamoğlu acaba durumun farkında mı?

Sayın İmamoğlu 19 Haziran Cuma günü Adalar ilçesini ziyaret etti.

Öncelikle kendisine bir teşekkür etmek gerekiyor, Adalar’ın sorunlarıyla ilgilendiği ve uygulamaları yerinde görmeye geldiği için. Ama bu görüşmede nedense sivil toplum temsilcileri yer almadılar. Özellikle onlar dışarıda tutuldular. Konuşmalarına fırsat verilmedi.

Kendisini karşılayanlar içindeki önemli bir kalabalık Büyükşehir Belediyesi’nin gerçekleştirmeyi amaçladığı toplu taşıma sistemini eleştiren sloganlar sergiliyordu. Bu nedenle kendisini karşılayan büyük bir topluluğun ulaşımla ilgili aldığı kararı neden eleştirdiklerini anlamış değil. Orada bulunan topluluğu “faytoncuların savunucuları” olarak adlandırıyor. Belli ki birileri kendisine yanlış bir bilgi vermiş, katılımı yalnızca çıkar gruplarının ayrıcalık arayışı olarak görenler tarafından.

Bu arada bir kadın kızgınlıkla “Katil Başkan” diye bağırdı. “At Katili” diye bağrışını tekrarladı. Bence büyük bir hataydı, sistemdeki sorunu İmamoğlu’na mal etmek. Bu yüzden Adalar’a bu tepeden inme ulaşım modelini monte edilmesini protesto etmek isteyenler bu sloganı benimsemediler. Ama belli ki birileri benimsemiş ve tıpkı iktidardakilerin yaptıkları gibi algı yönetimini bu slogan üzerinden gerçekleştirmeye çalıştılar. Bu topluluğu “faytoncuların dostları” olarak itham ettiler. Oysa bu çaresiz topluluğu çoktan parayla razı etmişlerdi.    

Buradaki ötekileştirilen, dışlanan topluluğun amacı yapılana itiraz etmek değildi. Yönetimin daha başarılı olması, daha iyi yönetmesi için yalnızca “katılım” talep ediyordu ve bunun için çaba gösteriyordu.

Peki katılım nasıl olur? Adalar için neyin doğru, neyin yanlış olduğuna yönetimin kendisinin tek başına karar vermesi ile olmaz. Alternatiflerinin bağımsız olarak gerçekleştirilmesi ve tartışılması gerekir. Karar alındıktan sonra “biz sizin için neyin uygun olduğunu düşündük” demekle olmaz. Yalnızca “araçların seçimi hatalı”, ya da “bu araçların tasarımı çok kötü” diye eleştirmek yerine  Adalar’ın özellikleri dikkate alınmadan dayatılan sistemi sorgulamak gerekir. Zannedersem İmamoğlu da durumun farkında. Olan oldu ama hem planlama hem tasarım için ileride yarışma düzenlemekten falan söz etti.

Adalar İstanbul için bir laboratuvar olmalı

Adalar’ın Büyükşehir’in farklı bir yönetim modelini deneyimlenmesi için, bir “pilot uygulama” gerçekleştirmesi için çok değerli bir fırsat olduğunu düşünüyorum. Adalar Büyükşehir için bir laboratuvar olabilir.  “Pilot uygulama” ne demek? Başka uygulamalar için örnek alınacak, dersler çıkarılacak bir uygulama.

İmamoğlu’nun seçimlerde söz verdiği gibi “inşaata ve spekülasyona dayanan büyüme modeline karşı bir alternatif geliştirmesi” için bugüne kadar nispeten özelliklerini korumuş olan Adalar’ın uygun bir yer olduğunu düşünülebilir. Bu amaçla katılımcı bir yönetim uygulamasını göstermesi, yenilikçi bir şehircilik deneyimini somutlaştırması için bir fırsat olabileceği de.

Bu açıdan İmamoğlu’nun bu ziyaretinde Adalar Enstitüsü, ziyaretçi yönetimi, organik tarım, ekolojik onarım, kıyıların halka açılması gibi önemli konular ulaşımla ilgili bu sert tartışmaların gölgesinde kaldı. Oysa bu süreç katılımla gerçekleşmiş olsaydı, bu olumsuzlukların hiç biri yaşanmaz, İmamoğlu çok daha başarılı bir iş yapmış olurdu.

Açılışın yapıldığı gün bir de ayrıca kaymakamlığın bu araçların trafiğe çıkmasına izin vermediği açıklandı. Belki açılış günü olay başka bir mecraya çekilmek, açılış günü gerçekleştirilmek istenen gösterinin engellenmesi istenmiş de olabilir. Ancak trafik belgelerinin alınmadan açılışın yapılması da bir tuhaf. Eğer bu karar siyasi ise, İmamoğlu’nun arkasına Adalar halkını alması, katılımı önemsemesi iyi olurdu. Her konuda olduğu gibi.   

 

Hafta SonuKöşe YazılarıManşetUncategorizedYazarlar

Ayasofya ister müze olsun, ister cami… Ortada bir kriz var

Bugünkü Ayasofya, şehrin denizden gözüken en heybetli noktasına, Helenistik dönemden kalan Akropolis’inin, Artemis tapınağının üzerine inşa edilen üçüncü yapı. İlki İstanbul’u Roma’nın başkenti yapan Büyük Konstantin zamanında yapıldı. Pagan inanışına karşı Hıristiyanlığın zaferini simgeliyordu. 

Ayasofya bir imparatorluk yapısı. Jüstinyen tarafından yaptırılan kilise, yapıldığı tarihten (522-527) itibaren neredeyse bin yıl, İstanbul’un fethine kadar Hıristiyanlığın en büyük mabedi olarak kaldı. Bundan sonra yaklaşık bir beş yüz yıl da cami olarak kullanıldı.

Bu uzun süre içinde defalarca tamir edildi, müdahale gördü, bu sayede günümüze kadar gelebildi. 1929’da Amerikan Bizans Enstitüsü‘nün arkeologlarının başlattığı çalışmalarla kazılar yapıldı, tonlarca altının kullanıldığı mozaikler ortaya çıkarıldı. 1934 yılında Bakanlar Kurulu kararı ile müzeye dönüştürüldü.

İstanbul’un fethinin 567’inci yılı vesilesiyle Ayasofya’da Cumhurbaşkanı Erdoğan‘ın da görüntülü olarak katıldığı bir tören düzenlendi, Fetih Suresi okundu.  Bundan sonra tekrar camiye dönüştürülmesi tartışmaları başladı.

Ayasofya’nın bir ibadet mekanı olarak kullanımının onun ziyaret edilmesini ya da bir müze olarak işlev görmesini engellemeyeceğini, hatta destekleyebileceğini söyleyebilirim.  Bu yazı sorunun başka bir yerde olduğunu göstermeyi amaçlıyor.

Ayasofya’nın yeniden fethi

Ayasofya üzerinden koparılan kıyamet boşuna değil. Müze olarak mı kalsın, yoksa tekrar ibadete açılsın, camiye mi dönüştürülsün (bir de bunun komşuda kilise olsun versiyonu var) gibi bir tartışma yaşanıyor.  Ayasofya’yı yeniden inşa edenlerin bir fikri vardı. Günümüzde onu yönettiğini zannedenlerin hiç bir fikri yok. Onlar için yalnızca bir gelir kapısı. Yapı, büyük bir şehrin nüfusunu aşan ziyaretçi sayısıyla göz kamaştırıyor.  (On Euro deseniz, yıllık dört milyon ziyaretçiyle kırk milyon eder.)  Türkiye’nin en çok ziyaret edilen ve en pahalı müzesi olarak  deyim yerindeyse bir “darphane” gibi çalışıyor. Bakanlığın tek amacı var, bu geliri daha da artırmak. Ayasofya turizm ideolojisi tarafından ele geçirilmiş durumda. Araçsal yaklaşımla, bir AVM’den bile kötü yönetiliyor. 

Bu kriz bir şehrin tarihinde bir anıt yapının nasıl bir eyleyen olarak işlev görebileceği hakkında işaretler veriyor.  Bu tartışmalar bile Ayasofya’nın nesneleştirmeye direndiğini, bir özne olarak şehrin tarihi içindeki yer aldığını gösteriyor. Onun hakkında alınan her kararın bir kriz yaratması bunun bir işareti.  Bugün ulusdevlet kalıplarıyla yeniden inşa edilen “İstanbul’un Fethi” kavramı da bunu gösteriyor.  Bunlar bastırılmış olanın belirtileri. Bu neoklasik bir devletin krizi.

İster müze olsun, ister cami, ortada bir kriz var. Krizin nedeni Ayasofya’nın devlet aracılığıyla sürekli bir şeye dönüştürülmeye çalışılması.  Bunlar sınırsız bir çabayla keşfedilmeye açık bir özne olmasını engellemeye dönük.

“Ayasofya ibarete açılsın” sözünün yalnızca siyasal bir gündem yaratmak için kullanıldığını düşünmek olayı hafife almak olabilir. Bunun arkasında başka bir mesele var. Ayasofya’nın müze olarak kalması da sorunlu.

Nasıl bu araçsal yaklaşıma karşı Ayasofya üzerine yapılan bilimsel araştırmaları ciddiye almak gerekiyorsa, bu meseleyi de almak gerekli.  Nasıl onun bir bilgi nesnesi olarak değerini anlayıp kendisini ona adayacak bilim insanları varsa, onun ibadete açılması için kendisini adayacak insanlar da var. Müzeleştirme çalışmaları ile Ayasofya’nın ellerinden alındığını düşünen insanlar dikkate alınmalı.

 Ayasofya’nın yeniden keşfi

Bugünkü Ayasofya‘nın keşfinin ise modernleşme ile gerçekleştiğini söylemek mümkün. Tarihindeki kırılma noktasının müzeleştirilmesinden (1934-1935) çok daha önce gerçekleştiğini tahmin ediyorum.

Bu açıdan önemli bir gelişme İstanbul’a Rusya Sarayı‘nı inşa etmek üzere Rus Çarı tarafından görevlendirilen İtalyan mimarlar Gaspare ve Guiseppe Fossati kardeşlerin Ayasofya’nın tamirini üstlenmeleri. 

Fossati kardeşlerin çalışmaları (1848–1849) ile binlerce yıldır bir ibadet mekanı olarak görülen yapı bir bilgi nesnesine dönüşüyor.  Daha önce bir imge olarak var olan bu anıt yapı, bu tarihten sonra üzerine gerçekleşen bir temsillerle, araştırmalarla bir mimarlık ve arkeoloji nesnesi oluyor. Bu keşif başlangıçta büyük olasılıkla öngörülmeyen bir şey. Yapıyı bir arkeolojik nesne, bir anıt olarak inşa eden bu eylemsellik biçimi aynı zamanda devlet yapısındaki siyasal bir dönüşümün de bir göstergesi. 

Bu çalışmaların Sultan Abdülmecid ve Mustafa Reşit Paşa üzerinde şöyle bir etkisi oluyor: Avrupa’da yapılan restorasyonun ilgi görmesi onların da belki de başta öngörmedikleri ama hoşlandıkları bir şey. Milli bir sorunsal içinde yer almadığı için Ayasofya ve Bizans’ın keşfi onları hiç rahatsız etmiyor. Büyük olasılıkla bu ilgiden dolayı çok mutlu oluyorlar. Yenilik böyle bir şey.

Bu keşiften önce Ayasofya’nın bakımsız kaldığı, harap halde olduğu biliniyor. Tanzimat sonrası onun yeniden keşfi aynı zamanda onu yaşatmak için vakıf sisteminin yeterli olmadığının ya da yönetsel bir sorunun işareti. Bu da yeni dönemin önemli işaretlerinden biri. Bu tamirat için ilk defa kamu bütçesi (Sultan Abdülmecid’in devlet kasası ve buraya aktarılan gelirler) kullanılıyor. Muhtemelen Fossati kardeşlerin Ayasofya’nın hemen yanıbaşında inşa ettikleri devasa Darülfünun binası gibi kamu yapılarında olduğu gibi. 

Fossati kardeşlerin temsil konusundaki tercihleri günümüze de belki ışık tutabilir: Kitabı Sultan Abdülmecid desteklediği için mozaikler yer almıyor. (Belki de Rus Çarı destekleseydi, kitapta muhtemelen dini tasvirler ağır basacaktı.)

Demek ki burada yeni olan kitap aracılığıyla Ayasofya’nın bir bilgi nesnesi olarak Avrupa kamuoyuna tanıtımı değil yalnızca. Nasıl olacağına karar verilmesi.

Ancak o tarihlerde Ayasofya’nın durumu biraz farklı. Osmanlı İmparatorluğu bir ulus devlet değil, imparatorluktu. O günün yöneticileri bugünün yöneticilerinin komplekslerine sahip değildiler.

Ayasofya gene tarihi bir dönüm noktasında

Ayasofya ister müze olsun, ister ibadet mekanı….  İster Bakanlık, ister Diyanet yönetsin, her durumda bir kriz var. Yapının devlet aracılığıyla yönetilmesi halkla arasında bir yarık açılmasına neden oluyor. Böylece sesi çıkmayanların Ayasofya’yı sahiplenme biçimi, gene aynı şiddet içinden, imtiyaz sahiplerinin soylulaştırıcı süreçlerinden geçerek kamuoyuna ulaşıyor: “Devlet onu müze olarak yönetsin.” Ya da “hayır ibadete açsın, cami yapsın.” Oysa din de kültür de iktidardan başka bir yerde konumlanmak zorunda.  Bu elbette ki ticari bir işletme olması anlamına gelmiyor. Yönetsel yapının sekülerleşmesi, devletten bağımsız olması zorunlu.

Sorunun onu neoklasik bir ulusdevlet optiği ile gören gözde (ve eylemliliklerde) olduğunu söylemek gerekiyor. Türkiye gibi neoklasik devletlerde ise anıtlar, müşterekler kamusallığı felç eden bir siyasal krizin, kavganın nesnesi olabiliyor. Milliyetçiliklerde olduğu  gibi çoğu zaman bastırılmış bir eşitsizliğin belirtisi olarak karşımıza çıkıyor. 

Günümüzdeki kriz de bir dönüm noktasında olduğumuzu düşündürüyor. Bir tarafta yapının bir dünya mirası olarak çektiği ilgi. Yabancı turistler akın akın geliyor ve geziyorlar. Bir arkeolojik nesne olarak ilgi çekiyor. Diğer taraftan bundan rahatsız olan bir çevre, onları temsil ettiğini düşünen siyasetçiler. Avrupa’da bütün katedraller (Notre Dame de Paris örneği gibi) ibadete açıktır. Bunun üzerinden bir siyasal kavga çıkmaz.  Cemaati kalmayan bir kilisenin camiye çevrildiği dahi olur. Bence sorun Ayasofya’nın müze veya cami olması değil, nasıl olduğu. Neoklasik bir devlette müze de olsa, cami de olsa kriz yaşanır. Onun taşıdığı evrensel mesajları bastırmaya, yok etmeye çalışan bir eylemlilik biçimleriyle nesneleştirilmeye çalışılır. Mesele Ayasofya’nın devlet aygıtının pençesinden kurtarılması.  O zaman ismine uygun bir işlev kazanır,  insanlar onu nasıl görürlerse görsünler, ister ibadet mekanı, ister müze her koşulda şehre hayat verir, binlerce kütüphane, binlerce üniversite gibi işlev görür.  

Bildiğimden emin olduğum tek şey bu.

Ayasofya için önemli tarihler

  • 532-537 yılları arasında Roma İmparatoru Justinyen tarafından Miletli İsidoros ve Trallesli (Aydınlı) Anthemius‘a inşa ettirilmiş.
  • 1573-1574 tarihleri arasında Mimar Sinan tarafından onarılmış ve güçlendirilmiş.
  • 1846-1848 tarihleri arasında Fossati kardeşler tarafından bir onarım yapılmış.
  • 1967’de Papa 6. Paul‘ün ziyaretinden sonra MTTB toplu namaz kılma eylemi düzenlemiş.
  • 1931’de ABD’li Thomas Withmore restorasyon çalışmalarını başlatmış.
  • 1934’de müzeleştirilmesi kararı alınmış, 1935’de dönüştürülmüş.
  • 1991 yılından beri minarelerinden ezan okunuyor, bir bölümünde namaz kılınabiliyor.

 

Kategori: Hafta Sonu

Hafta SonuKöşe YazılarıManşetUncategorizedYazarlar

Yassıada’da çevre ve hafıza kırımı

Fotoğraf iç acıtıcıdır. Bir süre sonra öldürülecek bir insanı sürekli aşağılamak, son günlerinde “sen onurlu bir şekilde yaşamaya, hatta ölmeye bile değecek bir insan değilsin” demek. Bir süre öncesine kadar ülkenin başında olan, saygı gören bir insanı bu şekilde itibarsızlaştırmak…

Hem de yalnızca döverek, şiddet uygulayarak değil. Sanki normal bir durum gibi. Yassıada‘nın darbeci komutanı Tarık Güryay masasında kendisinden emin bir şekilde oturuyor.  “Düşük” Başvekil Adnan Menderes omuzları çökmüş, ayakta bekliyor. Top topu bir buçuk sene içinde iki kere görebildiği ve hayatından endişe duyduğu eşini ziyaret edebilme, merhamet dileme hakkını kullanmak için Berin Menderes, normalde bu isyan etmesi gerektiği duruma razı olmuş gibi. Fotoğrafçı hazır, bu görüntü basına servis ediliyor. Menderes’in yüz ifadesindeki ıstıraptan bu okunur.

Düzmece mahkemenin düzenlendiği spor salonu. O tarihlerde her gün yayınlanan fotoğraflarıyla hafızalara kazınan bir yer. Son buluşmamızı da orada yapmıştık. Bugünlerde sanki bu yaşanan travmanın izlerini taşıyan, geri dönüp onunla hesaplaşma zahmetine bile katlanamayan kısır bir entelektüel hayata, lanetlenmiş bir dünyada yaşamaya mahkum olmuş gibiyiz.

Tam da açılışının yapıldığı günlerde Yassıada‘da yapılan inşaatların fotoğrafları paylaşıldı. Aynı zamanda tahrip olan sualtı yaşamı belgeleyen… Yassıada’daki “tahrip edilen çevre” mesajı bana sanki bir şeyleri örtmeye, gizlemeye dönük gibi bir mesaj veriyor. Hiç öyle bir niyeti yokmuş gibi gözükse de sanki bir tür hafızakırımı işlevi görüyor. Yukarıdan bana seslenerek burada yaşananların hatırlanmasını engelleyen, baskılayan şey gibi bir his veriyor. Ne tuhaf değil mi?

Sanki çevre, arkeoloji, mimarlık… eleştiriler, olumsuzlukları sergileyen söylemler bu travmatik geçmişin yüzeye çıkmasını engelleyen araç işlevi görüyor. Bu defa söylemin karşısında iktidar var. Ya olmasaydı? Belediye Başkanı’nın söylemi gibi “düzeltici” bir işlev mi görecekti? “Halkı aldatmayalım, olayları çarpıtmayalım, buranın bir hafıza mekanı değeri yok. Yanlış bilgi vermeyelim. Menderes burada asılmadı…” O zaman iktidarın da “ha öyle mi, biz bir yanlışlık yapmışız. O zaman biz de bu inşaatları yapmaktan vazgeçelim” demesini mi bekliyorduk?

Söylemin içeriği değil, ne yaptığı önemli.  

Geçen haftaki yazımda Yassıada’ya yapılacak müdahaleye  karşı düzenlenen bir eylemde “Türkiye’de bu işi en iyi bilen kişi” olarak Adalar Belediye Başkanı tarafından davet edilip, takdim edilen müzeolog profesörün “burada ne hafıza mekanı, ne müzesi olabilir? Burada müze yapacak bir koleksiyon yok. Ayrıca buradaki binaların da hiç bir mimari değeri yok, bunların hepsi yıkılabilir” dediğini hatırladığımı aktarmıştım.

Aynı şekilde bugün tanınmış bir yandaş gazetecinin (Akşam/Kartoğlu) açılıştaki izlenimleri sorulduğunda “ilk geldiğimde yıkılmış haliyle iç karartıcıydı, zulmü anlatıyordu… Şimdi bunun izleri silinmiş, ne güzel olmuş” dediğini de. Ne tuhaf değil mi? Birisi, belediye tarafından davet edilen müze uzmanı profesör belli ki Yassıada’nın bir hafıza mekanı olarak değeri olmadığını savunuyor. Mezbelelik olarak değerlendirdiği yapıların ortadan kaldırılmasını buyuruyor. Diğeri, yandaş bir gazetenin yöneticisi ise bir taraftan Menderes ve arkadaşlarının zülum gördüğü mekanların tam da bu nedenle izlerinin silinmesinin, yıkılmasının iyi bir şey olduğunu söylüyor. Yassıada’ya akın akın turistler gelecekmiş. Türkiye’nin çektiği acılar burada yabancılara gösterilecekmiş. Türkiye’de hafıza böyle bir şey, şimdinin ihtiyaçlarına göre yeniden kurulması, düzenlenmesi gerekiyor sürekli.

Bizim mahallede hakim olan görüş ise şu:

“Yassıada’da çevreyi,  doğayı mahvettiler… Arkeolojik varlıklara zarar verdiler…

Yassıada’da şu mimarlık diye yaptıkları şeylere bir bakın… Yapılan binaların mimarlıkla bir ilgisi var mı?”

Gerçekten de  yok. Nereden baksanız her şey berbat edilmiş. Olan biten ayan beyan ortada (Burada işini kaybeden deneyimli televizyon haber programı yapımcısı Oğuz Haksever‘i hatırlıyorum) .

Herşey apaçık görünüyor, yapılan işin kötülüğünü tartışmaya bile gerek yok.

Ayrıca “AKP’den başka ne beklenir ki? Bunlar zaten çevreden, arkeolojiiden, mimarlıktan hiç anlamaz. Neymiş, Menderes’in hatırasıymış…  Onun neler yaptığını bilmiyorlar.”

Söylemlerin her biri açılmış bir yarayı yeniden kanatıyor. İyileştirmek yerine. Sanki her biri çiftdeğerliliğin haritasını çıkarmak için üretilmişler.

Eğer Yassıada’nın ülke tarihinin travmatik bir olayının mekanı olduğunu, Menderes ve arkadaşlarının işkence gördüğünü iddia ediyorsanız, o yapılan inşaatlara destek veriyorsunuzdur. Kimbilir, belki burada yapılanları beğenmeseniz bile AKP‘yi destekliyorsunuzdur.

Diğer taraftan eğer Yassıada’da gerçekleştirilen bu inşaat nedeniyle tahrip olan çevreden, yok edilen arkeolojik değerlerden söz ediyorsanız,  gerçekleştirilen mimari tasarımları, peyzaj düzenlemelerini beğenmiyor ve eleştiriyorsanız, milletin temsilcilerini, seçilmiş bir yönetimi engellemeye çalışan gizli bir darbeci dahi olabilirsiniz.

Neden hem Yassıada’nın hem sürdürülebilir ölçütlerle ve onu gerçekten demokrasi ve özgürlükler için bir önemli bir hafıza mekanı olabileceğini söyleyemiyoruz? Sesi çıkabilenler, kararları alanlar neden hep iki ayrı yöne savruluyorlar?

Apaçık ortada ve aşikar olanın,  gerçeğin muhataplarını tuzağa düşürdüğü söylenebilir. Bu hileli bir tuzak. Çeşitli gerekçelerle itiraz edip, karşı çıkarak bu projeyi engelleyebileceğini zannedenlerin de, hafıza meselesini araçsal yöntemlerle kullanan, şiddetsiz yöntemlerle ele almayı reddedenlerin de.

Totalitarizmin kaynağı zannedersem yalnızca bir tarafın değil, iki tarafın da şiddete bağımlılığı. Eğer Gezi‘deki gibi taraflardan biri eylemliliğini şiddetsizleştirirse, otoriteryanizmin ve popülizmin kucağına düşmek zannedersem o kadar zor oluyor.

 

Kategori: Hafta Sonu