Hafta SonuKöşe YazılarıManşetYazarlar

İmamoğlu’na Gezi’de bir nefes alma molası öneriyorum

Taksim Yarışması'nı kazanan 15 nolu proje.
Cumhuriyet’in  temsil sahnesi  kamusal alanın krizine, çöküşüne işaret ediyor. Bu krizin üstesinden yalnızca bir mimari tasarım yarışması ya da bir proje gelemez. Ama eğer yönetimi katılımcı hale gelirse çok şey değişir, önemli bir deneyim olarak tarihe geçer. Benim düşüncem ve bu yazının özeti bu.

Bu düşünceyle daha önceki yazılarımda geçmişteki kamusal alan yaklaşımını tekrarlamak yerine, Ekrem İmamoğlu’na geçmişteki yönetimlerden farklı bir şey yapmasını önermiştim.  

Bugün de İmamoğlu’na Gezi‘de bir “nefes alma molası” vermesini ve Taksim kentsel tasarım yarışması gibi bir konuyu yeniden boyutlandırarak, geliştirerek ele almasını öneriyorum.

Emek veren bütün ekiplere, seçici kurula, herkese teşekkürler edip çıkarılan derslerle bu Taksim Yarışması’ndaki yaklaşımı güncellemesini… Bu çekinilecek bir durum değil, sıklıkla başvurulan bir yöntem. Düşünce dünyası böyle zenginleşiyor. Taksim ve Gezi konusu kamusal nitelikli fikirleri, eylemsellikleri güncellemek için muazzam bir fırsat. Bu fırsat heba edilmemeli. Özetle İmamoğlu’na ayağına gelen bu fırsatı kullanmasını öneriyorum.

Tasarım deyince imajlar üzerine odaklanılıyoruz, doğal olarak. İmajlarda ne gösterildiğini anlamaya çalışıyoruz. İmajlar bizi içerik üzerine konuşmaya zorluyor. Sanki değişim, dönüşüm bir anlık bir meseleymiş gibi. İmajlar üzerinden tartışma yürütülüyor: Meydan işlevini koruyor mu? Gösteriler için kullanılabilecek mi? Gezi için neler öngörülüyor?..  Ama çoğu zaman imajları ortaya koyan işleyişler, yapılar gölgede kalıyor. Bu mesele hiç gündeme gelmeden imajlar üzerinden tartışılıyor.  

Kazanan 15 no’lu projede öngörülen Gezi Parkı’ndan bir kesit.

40 yılın deneyimi

Oysa kamusal alanların yönetimi, iyileştirilmesi için 80’li yıllardan beri çok önemli deneyimler yaşandı.

Özerk, çok boyutlu yapılar oluşturuldu. Farklı deneyimler araştırıldı, gözden geçirildi, paylaşıldı. Önerim İmamoğlu’nun da şirket/kamu karışımı bir modelle bu tür çalışmaları yürütmeye çalışmak yerine misyon odaklı bir yapılarla kamusal alanlara ilgili faaliyetleri ele almayı denemesi. Söylemeye bile gerek yok: Gezi’yi Park ve Bahçeler yönetemez. Kültür Varlıkları da. Zabıta da. Gezi’nin ekosisteminin korunması son derece yaratıcı bir iştir, aynı kültür konusun yönetimi gibi. Bugün nasıl küçücük Maksem bile nasıl yönetilemiyorsa, öyle. Disipliner kamu, korumak şöyle dursun kamusal alanı işgale hazır bir boşluğa dönüştürüyor. Hafızasız bir yönetim bu işi başaramaz. Önce güncellenmesi gereken yönetimsellik. Başarılı olmak için bu çalışma için özel (misyon odaklı) bir yönetim organı oluşturulabilir.

Kazanan projede, Gezi ile Maçka parklarını birbirine bağlayan bir yürüyüş yolu bulunuyor.

Disipliner kamu modeli kamusal alanı parçaladığı gibi merkeziyetçi ideolojinin ya da imtiyazcı piyasa aktörlerinin pençesine atıyor. Neoliberal düzende ikisi birden gerçekleşiyor: Bir tarafta kapalı uçlu, imtiyazcı disipliner şiddet, diğer tarafta yandaşlık, kayırmacılık, ideoloji…  Bu ikisi birleşince yıkım ve çatışma kaçınılmaz oluyor. Gezi ve Taksim de hem çatışmaların, hem de kayırmacı ilişkilerin boy gösterdiği bir sahne oldu.  

Katılım meselesi karşımıza çıkan her sorunu ilgilendiriyor. Buradan hareketle bir tartışma yaratmak, bu meseleyi gölgede bırakmamak çok önemli.”

Kamusal yapıların çöktüğü, yalnızca atık ürettiği bir krizinin içindeyiz. Fragmante olmuş kamu kurumları neoliberalizmin koşullarında birer tiyatro dekoruna dönüşmüş vaziyette. İnsanların kendilerini kuşatan canlılar ve cansızlar dünyasından ayrı bir varlık olduğu fikri modernist bir illüzyon. Belki insanlığın “kültür” adı verilen kayda geçmiş tarihinden, kölelik rejimlerinden beri ama modern dünyaya baktığımızda Rönesans’tan beri giderek kurumsallaşan, kapitalizmle birlikte alternatifsiz hale gelmiş gibi gözüken bir temsil rejimi, bir illüzyon. Fragmantasyon, bu illüzyonun en çarpıcı göstergesi. Katılım üzerine bütün modernliğin sorunsalı, deneyimleri bütün tarihi zaten bunun üzerine.

Taksim Yarışması’nda ikinci gelen 19 nolu proje.

Katılımın niteliği

Katılım meselesi karşımıza çıkan her sorunu ilgilendiriyor. Buradan hareketle bir tartışma yaratmak, bu meseleyi gölgede bırakmamak çok önemli. Yoksa çeşitli zümrelerin iktidar alanını paylaşma güdüsünden, girişiminden başka bir şey anlaşılmıyor, katılım talebinden.

Eleştiri planlama-projelendirme gibi tasarımsal faaliyetlerde kamusal niteliğin üretilmesi, zihin dünyasının gelişmesi için yaşamsal bir konu. (Oysa eleştiriden kimi zaman doğru/yanlış ya da güzel/çirkin gibi görüş belirtmek de anlaşılıyor.) Bu şekilde görüş belirtmenin de bir anlamı var. Ama kimi zaman da eleştirel düşünce yalnızca içerik üzerinde değil, aynı zamanda arka planda onu şekillendiren yapılar üzerinde gerçekleşiyor. Bu açıdan gösterenle gösterilen ilişkisi gibi, yenileme, değiştirme potansiyeli yaratıyor. Yalnızca gösterileni, yani imajları ele almak çoğu zaman yeterli olmuyor.

Sonuç olarak: Şehrin merkezindeki bu eşsiz rekreasyon ve kültür alanını kim yönetiyor? Büyükşehir Belediyesi mi? Evet görünüşte öyle. Kimileri “Park ve Bahçeler Müdürlüğü” falan diye de bir cevap verebilir. Başka? Ulaşım, planlama, kültür, koruma… Kamusal alanın bir çok sahibi varmış gibi, ama gerçekte yok.

Bu ayrışmış, fragmante olmuş yönetimsellik biçimiyle şehri yönetmek mümkün olmadığı gibi, bu çok boyutlu devasa kamusal alanı değil. Amaç şehirselleştirilmiş bir yönetim yapısı oluşturmak olmalı. Bu yöntemle Gezi’yi güncellemek mümkün değil.

19 nolu projenin Gezi projeksiyonu.

Gezi’nin ve meydanın güncellenmesi ancak “misyon odaklı” bir yönetimle olabilir. İmajlarla gözümüzü almak, uğraşmak yerine, şehrin kamusal hayatını zenginleştirecek bir biçimde yönetmek, canlandırmak, etkinliklere açmak, kültürel ve doğal varlıklarını korumak,bakım ve  onarımını  yapmak, iyileştirmek için.

Gezi şehrin kamusal hayatını canlandırabilir ve  zenginleştirebilir. Ama daha da önemlisi bu herkesin ihtiyaç duyduğu iyileştirici bir deneyim olur.”

“Taksim’i kim yönetiyor” diye sorarken, aklıma başka ülkelerdeki şehirlerin meydanları için düzenlenen yarışmalar geliyor. (Bir hatırlatma: Bu mesele yüzünden İstanbul gönüllü insanların çabalarıyla 2010 yılında Avrupa Kültür Başkenti seçildi ama sonra üzerine bir sünger çekildi.) Çok taraflı, misyon odaklı bağımsız bir yapıyla, uluslararası uzmanlarla bağlar kuran bir çalışma süreci başlatılabilir. (İstanbul için böyle bir çalışmanın hazırlığında kim yer almak istemez?)  Örneğin Aristotales Meydanı yarışması bütün tanınmış mimarlık dergilerinde duyurulmuş, şartname dışında hazırlanan kitaplarla, yayınlarla, belgelerle tanıtılmıştı.  İstanbul’da da bir gönüllü inisiyatif oluştu, o tarihlerde. Kendi imkanlarıyla epey bir etkili oldu. AB organlarına sunulmak üzere İstanbul’un adaylık dosyasını hazırladı. İçine AKM’nin güncellenmesi gibi önemli bir konuyu da bütün itirazlara rağmen koydu ve en azından başlangıçta bu kamusal alan politikalarının yenilenmesinde başarılı oldu. Eğer hak ettiği gibi ele alınsaydı, Selanik‘ten bin kere daha fazla başarılı olurdu. 

Gezi şehrin kamusal hayatını canlandırabilir ve  zenginleştirebilir. Ama daha da önemlisi bu herkesin ihtiyaç duyduğu iyileştirici bir deneyim olur. Hem de İmamoğlu için önemli bir başarı. Özetle bu fırsatın kaybedilmemesini diliyorum.

Yarışmada üçüncü olan 16 nolu projede, Gezi.

Gezi ve meydan için kısa bir derleme

Bu yeni bir deneyim için önerilen yaklaşımın bütünlüğünü kaybetmeden, önce Taksim’e adını veren Maksem’den başlanmasını öneriyorum: Maksem Taksim’e adını veren, İstiklal‘in girişini simgeleyen önemli bir anıt. Caddedeki en eski yapı. Büyükşehir’in mülkü. Çok kötü bir durumda. (İçinde berbat işler yapılmış.) Şu anda güya “Beyaz Masa” olarak işlev görüyor. Bunlar derhal düzeltilmeli. (Anıtın içinde hazneden çeşmelere dağıtımı, taksimi lülelerden su akışı ile gösterilebilir. Taksim Suları hakkında bilgi verilecek, nereden gelir, kaç çeşmeye dağıtılır, v.s.) Yeniden işlevlendirilen sarnıç da felaket bir durumda. Maksem’deki gibi projesiz müdahaleler yapılmış.  Farklı bir yönetimsellik deneyimi için buradan başlanabilir. Bu mekanlar bir etkinlik alanı olarak  (Gezi için, rekreasyon ve kültür vadisinin yeniden canlandırılması için) bir anahtar işlevi görebilir. Maksem’den başlayarak farklı bir yönetimsellik biçimi deneyimlemek.

Taksim Maksem’i.

Önceki yönetimler gördüğüm kadarıyla Gezi’yi bir boşluk olarak değerlendirdiler. Otopark olarak kullanılırken her kar yağdığında Büyükşehir tarafından park eden araçlar kaymasın diye kamyon kamyon tuz dökülüyordu, Gezi’deki ağaçların dibine. Buradaki otopark işletmesi, herkesin gözünün önünde önemli bir kültür varlığı olan düzenlemenin küfeki taşından yapılmış balüstradlarını kırıyordu, bagaj kısımları dışarı uzansın, Gezi daha çok araç alsın diye. Gezi parkı yıllarca otopark olarak kullanıldı. Otoparkın kaldırılması da bir belgesele konu olacak kadar enteresan ve  çok zor oldu.

Gezi’yi, şehrin merkezindeki bu devasa kamusal rekreasyon ve kültür alanının gerçekte yönetimi yok. Burası bir boşluk olarak değerlendiriliyor. “

“Gezi’yi Hilton böldü” dediler. Prost bu nedenle şapkasını aldı gitti. Ama asıl bölünme sonra geldi. Büyükşehir’in şefliği Gezi’nin bölünmesine yol açan bir otoparkı ve depoyu buraya yerleştirdi, etrafını jiletli tellerle çevirdi. Böylece halka açık bahçe kapatılmış oldu.

Zarif yaya köprüsünün üzerinden inşaatlar sırasında moloz yüklü hafriyat kamyonları geçiriyorlardı, alttaki sıkışık trafikte bekleyen yüzlerce insanın can güvenliğini tehlikeye atarak. Büyükşehir yönetimi şöyle cevap veriyordu, yapılan uyarılara, gönderilen fotoğraflara: “Evet onu yıkacağız, yenisini yapacağız. Projemiz hazır!”

Prost Gezi’nin içinde bir spor alanları tanımlamıştı: Bunlardan biri de Tenis Eskrim Dağcılık Kulübü (TED) adıyla bilinen yerdi. Gezi’nin sportif etkinlikler için tasarlanmış bölümü, TED Kulübü’nün inşaata açılması (yerine bir gökdelen dikilmeye kalkışılması) bizzat Büyükşehir yönetimi tarafından teşvik edildi.

Fransızların Prost’un programına katılmak üzere Büyükşehir’e vermek istedikleri Pasteur Hastanesi, Pasteur Residence’a dönüştü.  Önce doktorların karşı çıkmasına rağmen kapatıldı. Gezi içinde kültürel bir işlev üstlenebilirdi, Büyükşehir onun bir şirkete satılmasına aracılık etti.

Gezi hep şu soruyu kendime sormama neden oldu:  Gezi’yi, şehrin merkezindeki bu devasa rekreasyon ve kültür alanını kim yönetiyor? Bu devasa kamu alanının gerçekte yönetimi yok. Burası bir boşluk olarak değerlendiriliyor. Bana kalırsa Taksim’in mimari tasarım yarışmasından önce yönetime ihtiyacı var. Bir yarışma düzenlemek için de.

Eğer bir yönetimi olsaydı, bu spor alanı belki korunacaktı. Ama öyle olmadı. 

Bu kadar örnek tahmin ediyorum sorunun anlaşılmasına yeter.

Prost’un gerçekleştirdiği düzenlemenin, Gezi’nin ana fikri de sanki unutulmuşa benziyor bugün.

Proje, 19. yüzyıl kapitalizminin dönüştürdüğü Pera ile 20. yüzyılın modern semti Şişli arasındaki işlevsiz kalmış alanı bir rekreasyon ve kültür alanına dönüştürmeyi ve iki semti birbiriyle ilişkilendirmeyi amaçlıyordu. Bu ana fikri  zedeleyecek şekilde ortasına Hilton Oteli yapıldı. (Bu yüzden Prost şehri planlama görevinden istifa etti.) Ama otelin bahçesi geçişe, bir yaya alanı olarak açık bırakıldı. Gezi’nin canlandırılması, tekinsiz bir yer olmaktan çıkması, erişilebilir bir yer olması için Park ve Bahçeler’in otoparkı, deposu, geçişi engelleyen jiletli telleri buradan kaldırılabilir. (Hilton Oteli’nin yer altı otoparkı ilerideki yürüyüş aksı ile bir engel teşkil etmiyor.) Burada küçük iyileştirmelerle bir yürüyüş ve bisiklet yolu yapılabilir. Hyatt Regency için parkın yürüyüş aksının tam ortasına yapılan trafo binası kenara çekilebilir. Ayrıca buradan Taşkışla ve teleferik tarafına erişimi sağlayan geçit kapatılmıştı. Taşkışla’daki öğrencileri bu geçidi açtı. Bu geçit hala iyileştirilmeyi bekliyor…

Ermeni Mezarlığı

Büyükşehir’in hazırladığı projeyi galiba kimse hatırlamıyor: Ermeni Mezarlığı’nın ortaya çıkan taşlarıyla bir hafıza mekanı oluşturmak. 2004 yılında Pasteur hastanesi “Pasteur Residence”a dönüşürken onun arka bölümündeki tepelik alanda yapılan hafriyatta büyük mezar taşları ortaya çıktı. Büyük mermer taşlar dozer ve kepçelerle  hafriyat kamyonlarına dolduruluyor ve yaya köprüsünden geçirilerek (yani aşağıdan geçen ya da trafikte bekleyen araçların içindeki yüzlerce insanın hayatı tehlikeye atılarak) taşınıyordu.

(Bir küçük ayrıntı: Durdurmak için Büyükşehir Belediyesi’ni aradım. Konuştuğum kişi hafriyatı durdurdu. Operatör sinirlendi, kepçedeki taşı üzerime doğru bıraktı. Canımı zor kurtardım. Hemen peşinden Agos‘a gittim, Hrant‘la birlikte olay mahalline geldik. Bunlarla ilgili üç ayrı haber Agos’ta yayınlandı.) Güya Büyükşehir Belediyesi bu mezarları koruyacaktı. Bunlar önemli kişilere ait mezar taşlarıydı. Büyükşehir Belediye Başkanı bu taşları koruma sözü verdi, hatta bir de sözüm ona bir de proje hazırlattı. Taşlar Hyatt Regency için parkın tam ortasına yapılan trafonun önüne yerleştirildi. Hrant Gezi içinde böyle bir anıtın yapılabileceğine inanıyordu. “Göreceksin, sözlerini tutmayacaklar” demiştik. Sözlerini tutmadılar. Patrik mezarları olduğu söylenen bu taşlar bulundukları yerde sergilenebilir, Gezi’nin ikinci bölümünde bir hafıza mekanı olarak canlandırılabilir.

Pasteur Hastanesi

Pasteur hastanesi/”Pasteur Residence” dönüşüm projesi. Neden olmasın? Hep tersi olacak değil ya?  Fransa Büyükelçiliği 1889’dan beri faaliyette bulunan Pasteur hastanesini 1991 yılında Büyükşehir Belediyesi’ne vermek istemişti. Bu mülkü kültür amaçlı kullanmak üzere . Büyükelçilik bile farkındaydı bu mülkün Gezi’nin bir parçası olabileceğinin. Bu hastanenin kamu işlevi kazanabileceği biliniyordu. Ama şehrin yönetimi aynı fikirde değildi. Tıpkı Gezi’nin bir parçasını oluşturan Tenis Eskrim Dağcılık (TED) Kulübünün tesislerinin özel mülk kabul edilerek inşaata açılması gibi, burada da bizzat Büyükşehir Belediyesi’nin o tarihteki yönetimi bir şirket tarafından satın alınmasına aracılık etti. Tıpkı Gökkafes‘in yapılmasında olduğu gibi. (Görüldüğü gibi çıkarlar kamu yararı kavramından çok daha güçlü temsil edilebiliyor.) Mülkü satın alan şirket bile bu mülkü yönetimde bir değişiklik olduğunda korumayacağını tahmin ederek, risk almamak için mülkiyet paylaşımı yaptı ki, ileride elinden alınmasın.

Şimdilerde TEKFEN Residence’a dönüştürülen Pasteur Hastanesi.

Zamanında, şehir dışındaki boş arazide, mezarlıkların arkasında, Taşkışla’nın yakınlarında inşa edilmişti. Hastane başta Fransız denizcileri için inşa edilmişti (ama tıpkı diğerleri gibi o da) zamanla değişmiş, şehre hizmet vermeye başlamıştı. Cumhuriyet döneminde gönüllü rahibelerin ve Fransız doktorların çalışması yasaklanınca, personeli değişmiş, 90’lara kadar gelmişti. Boşaltıldığında burayı STK’lar işgal etti ve bir sivil toplum merkezine çevirdiler. Bu konutlar ve hastane binası kamulaştırılabilir ve sanatçı rezidanslarına, sergi alanına çevrilebilir. (Dedim ya: Hep tersi olacak değil ya.)

Taksim’i bir otoyol kavşağına ve şehrin en güzel caddelerini dalış rampaları ile yarıklara dönüştürmeyi ve ortasına bir de AVM inşa etmeyi amaçlayan uygulama projesi, 1990’ların başında, Nurettin Sözen zamanında yaptırıldı. Büyükşehir’de görev alan İTÜ’lü hocalar uygulama projeleri için gene kendi üniversitelerinden hocalara başvurmuşlardı, tıpkı bir çoğunda yaptıkları gibi.

Peki bu proje mesleki ortamlarda tartışıldı mı? Hayır çünkü benzer şekilde iş bölümü yapılarak şehrin diğer meydanlarının tasarımı da aynı şekilde dar bir açıdan kamusallığı tanımlayan kişilere dağıtılmıştı. Hepsi aynı şekilde, “meydanları yayalaştırıyoruz” diyerek caddeleri dalış rampaları ile zeminin altına alıyordu.

Belediye Başkanı’nın kendi yaşadığı semtte, Ayazpaşa‘da, Gümüşsuyu Caddesi’nde  projenin yaratacağı dönüşümden haberi yoktu. Maketlerle ve perspektif çizimleri ile projenin öngördüğü değişiklik kendisine anlatıldı. Toplantılara çağrılan hocalar ise, benzer projeler yaptıkları için “ulaşım bilimsel bir konudur, tartışılmaz” diyorlardı. Gezi’nin devamı olan Maçka Parkı da aynı şekilde beton yollarla ve kullanılamayan yapılarla dönüştürüldü. Yönetimi düşünülmeyince burada hayali kurulan sanatçı atölyeleri, v.s. bir gece dayanmadı. Hurdacılar tarafından yağmalandı.  Yapılar mafya tarafından işgal edildi.

Tayyip Erdoğan yönetime geldiğinde bu projeyi hazır buldu. Üzerine bir çember çizdirdi. Büyükşehir’de projenin fotoğrafları gizlice çekildi. The Marmara‘da düzenlenen toplantıdan basın bu görselleri alıp, “Taksim’e camii yapılıyor” manşetiyle kullandı. Tünellere, gerçekleştirilen otoyol kavşağı modeli ulaşım çözümü kimsenin dikkatini çekmedi.

Cumhuriyet Caddesi tekrar eski görünümüne kavuşturulmalı. Alttaki boşluk bir hafıza merkezi olarak işlevlendirilebilir. Ancak Açıkhava önündeki tünel, dünyanın en şapşal tüneli. Sanki oradan bir otoyol geçiyormuş gibi. (Bundan bir tane de Sütlüce’de var.) Yalnızca erişim engeli oluşturuyor.

Taksim’de Gezi’nin içine inşa edilmesi amaçlanan Kışla/AVM projesi  bir imaj olarak “Hayalet Yapılar” sergisinden alınıp 63. Hükümet programına konmuştu. (Bu imajların müellifleri durumun farkına vardılar elbette ama itiraz edemediler.) Programa konmuştu ama ortada bir proje yoktu.

Şehir Üniversitesi sosyolog/antropolog hocaları sayesinde Bilim ve Sanat Vakfı gibi kuruluşlarla da temasa geçildi. (Bilmeyenler için: Davutoğlu’nun güncel sanat, şehircilik v.s. gibi konularda açık ilişkilere sahipmiş gibi gözüken vakfı.)

Hayalet Yapılar sergisinde olduğu gibi Topçu Kışlası bulunduğu yerde tanıtılabilir. Cumhuriyet Caddesi’ne bakan cephesi geçici bir strüktürle, ışıklarla canlandırılabilir.  Kışlanın inşaatla, şiddetle değil, hafıza çalışmasıyla ele alınması mümkün.”

Topçu Kışlası’nın inşaat ile canlandırılmasının yaratacağı sorunlar kendilerine anlatıldı. “Haklısınız” dediler. Vakıf ve üniversite yöneticileri “Bir de karşıyız. Ama ne yazık ki susmak zorundayız. Çünkü bu tür uygulamaları eleştirirsek, kazandığımız hakları da kaybederiz.” İTÜ tarafından hazırlanan Sulukule projesini tartışmak için de bir takım toplantılardan dolayı tanıdığımız ve kentsel dönüşüm, soylulaştırma gibi konularda tezler hazırlamış kişilere gitmiştik. Ne diyorsunuz bu projeye, bu tür soylulaştırıcı uygulamalara güya karşı olduğunuzu makalelerinizde yazarken? Aynı cevabı almıştık. 

“Hayalet Yapılar” sergisinde olduğu gibi Topçu Kışlası bulunduğu yerde tanıtılabilir. Cumhuriyet Caddesi’ne bakan cephesi geçici bir strüktürle, ışıklarla canlandırılabilir.  Kışlanın inşaatla, şiddetle değil, hafıza çalışmasıyla ele alınması mümkün. Bugünkü Fransa Başkonsolosluğu‘nun olduğu bina geçmişte bir hastaneydi. (Bu hastanede gönüllü çalışan rahibeler, mektuplarında bir pazar ayini için Notre Dame‘ın kilisesine gitmeye çalıştıklarında yerlerde kurşuna dizilmiş genç askerlerin cesetleriye karşılaştıklarından ve üzerine basamayacakları için geri döndüklerinden söz ediyorlar.)

Gökdelen versus Taşkışla otelleri

Gezi’nin spor alanı Tenis Eskrim Dağcılık Kulübü’nün (TED’in) otel yapılması olacak şey miydi? Üstelik Hyatt Regency oteller zincirine devredilen bu mülkün olduğu yere bir gökdelen projesi hazırlandı. Bu inşaatın maketi bir büroda tesadüfen görülüp fotoğraflandı. Tepkiler üzerine gökdelenden vazgeçildi, bina yataylaştırıldı. O tarihlerde Park Oteli’nin başına gelenleri gördükten sonra önceden alınmış bir tedbir gibi oldu.  Ancak otel inşa edilirken arkasındaki ağaçları birer birer yapılan hafriyatla devirdiler. (Bunlar tek tek fotoğraflandı ve yerine koyduruldu.)

Dönemin yönetimi hızını alamayıp, Taşkışla’yı otel yapmak istedi. Protestolar üzerine bu mümkün olmadı. İTÜ hocalarının da direnmesi yanında çatıda sergilenen hayali bir intihar girişimi (Taşkışla’yı restore eden Paul Bonatz isimli mimar tarihi kişinin) basında yer aldı ve mizah yoluyla yapılan bu muhalefet epey bir ses getirdi.

Otel kamulaştırılabilir. Bir sanat kurumu olarak işlevlendirilebilir ve geçmişte, Pasteur hastanesinde olduğu gibi bahçesinden yayalara geçiş sağlanabilir.

Balüstradlar ve mermer basamakların restorasyonu

Gezi söylediğim gibi uzun bir süre otopark olarak kullanıldı. Mete Caddesi‘nden verilen girişle her gün binlerce otomobil Gezi’nin içine park ediyordu. Otopark işletmesi arabaların meydana bakan tarafta (bagaj kısımları dışarı çıkacak şekilde)  daha rahat park etmeleri için Prost’un tasarlamış olduğu düzenlemenin küfeki taşından yapılmış balüstradlarını kırmaya başladı. (Bu yıkıma tamirat şeklinde cevap verilmeye çalışıldı.)  Ancak otopark olarak kullanılması olacak şey değildi. Bu alan Cumhuriyet’in 75’inci yılında, bağımsız bir seçici kurulun değerlendirmesiyle “En Başarılı Kentsel Uygulama Ödülü” almıştı.

Ali Müfit Gürtuna “size proje işi verelim bu işten çok iyi anlıyorsunuz” falan dedikten sonra baktı hiç olmuyor. “Taksim’de ne istiyorsanız yapacağım” dedi. Gezi’nin otopark olmaktan çıkarmasını söyledik. Dediğimizi yaptı. Ancak ondan sonra kıyamet koptu. Meğersem o otopark Trafik Vakfı‘nınmış ve Vilayet’in araçları, benzin parası, şoförler maaşları oradan ödeniyormuş. Bunun üzerine Valilik Büyükşehir’in izin verdiği işyerlerini kapattı. Belediye ile Valilik arasında büyük bir savaş çıktı. Ta ki merkezi yönetim değişip, Vali’yi ve emniyet müdürünü görevden alana kadar. “Balüstradlarla otopark arasında ilişki ne olabilir” diyeceksiniz. 2003 yılında, tam seçimler öncesinde bu otoyol kavşağı projesi Fethin 550 Yılında 550 Proje arasına kondu. Amaç Ali Müfit Gürtuna’nın kampanyasına dahil edildi. Ancak yapılan ihale daha sonra bir yer kaplaması projesine dönüştürüldü.

Taksim Cumhuriyet Anıtı restorasyonu

Cumhuriyet Anıtı defalarca projesiz müdahalelere sahne oldu. Büyükşehir Belediyesi buraya döküm demir parmaklıklar yerleştirirken durduruldu. Daha sonra, parmaklıklar için bir örnek restorasyon çalışması kendilerine gösterildiği halde Gulio Mongeri’nin tasarladığı parmaklıklar taklit ferforje demirlerle değiştirildi. Bu önemli anıt yeniden eski haline kavuşturulmalı ve daha iyi aydınlatılabilir.

Özetle bir yönetim planı… Yalnızca ekosistemin onarımı, bakımı, kültür varlıklarının restorasyonu için değil, Kongre Merkezi, Lütfi Kırdar, Cemal Reşit Rey, Şehir Tiyatrosu, Askeri Müze ve Açıkhava Sahnesi için…

Gezi’yi canlandıracak asıl çalışma, bir yönetim planı ve organlaşması ile gerçekleşebilir. Bu mekanlar iyi yönetilmiyor. Birinci aşamada çevre düzeni bir master plan olarak ele alınabilir. Büyük beton boşluklar, meydanlar gösterilere, sanat etkinliklerine açılabilir. 

Prost’un bu fikri hala güncellenebilir ve müzakere özürlü değil, katılımcı yöntemlerle canlandırılabilir. Meydan ve Gezi yeni yönetimsellik biçimiyle, geçici etkinliklere, gösterilere açılabilir. Umutsuzluğa gerek yok: Gezi şehrin kamusal hayatını hala canlandırabilir, hala zenginleştirebilir.

Kamusal alan bizim ya da başkalarının değil, herkesin.”

Öğrenciliğimden beri neredeyse Taksim’le uğraşıyorum. Çevresinde  otoyol kavşağı gibi tüneller açılmasından,  otopark olarak kullanılmasından inşaata açılmasına, sökülen ağaçlarının dikilmesinden banklarının korunmasına kadar her şeyiyle uğraştım. Bu notları yazdım, Gezi ile ilgili yakın tarihteki hafızanın da önemli olduğunu düşündüğüm için.

Son olarak 28 Mayıs 2013 sabahı, Gezi direnişine yol açan ağaçların sökümü sırasında operasyonu yöneten kişi “Neden bunu yapıyorsun?” diye ısrarla bağırdığımda yanıma gelip önce kendisini tanıttı, İstanbul Emniyet Müdür Yardımcısı olduğunu söyledi.  Arkasından da “biz bu çevre işlerinden sizin gibi anlamıyoruz değil mi” diye sordu. Bu direnişe çok şaşırmıştı. Taşlı sopalı kavga çıktı diyecekler ve gaz sıkarak Gezi’yi boşaltacaklardı. Ama başaramadılar. Bence bu sözler bile sorunu anlamaya yeter. Kamusal alan bizim ya da başkalarının değil, herkesin.

Eğer Sayın İmamoğlu Gezi’de bir nefes alırsa, hiç şüphem yok ki bu politik açıdan büyük bir başarı olur.

 

 

Kategori: Hafta Sonu