İçişleri Bakanlığı tarafından yapılan yazılı açıklamada koronavirüsle mücadele tedbirleri kapsamında uygulanan hafta sonu saat 20.00’den itibaren sokağa çıkma yasağına uymayan toplam 12 bin 671 kişiye ceza uygulandığı duyuruldu.
Kısıtlama kararına vatandaşların büyük oranda uyduğunun vurgulandığı açıklamada, “Kısıtlama kararına uymayan vatandaşlarımıza ise idari ya da adli işlem uygulanmıştır. Söz konusu kısıtlama kararına uymayan toplam 12 bin 671 kişiye Umumi Hıfzıssıhha Kanununun ve Türk Ceza Kanununun ilgili maddeleri kapsamında adli ya da idari işlem yapılmıştır” bilgisi paylaşıldı.
‘Kurallara uymalıyız’
AA’nın aktardığına göre İçişleri Bakanlığı açıklamasında “Vaka sayılarında artış yaşandığı bu günlerde temizlik, maske ve mesafe tedbirlerinin yanı sıra hayatın her alanında belirlenen yeni kurallara uymaya devam etmeliyiz” denildi.
Açıklama, “Unutmayalım ki koronavirüs salgınını tedbirlere güçlü şekilde uyduğumuz sürece kontrol altında tutabilir ve normalleşme sürecine daha hızlı geçebiliriz. Aziz milletimize bu zorlu süreçte gösterdikleri sabır, fedakarlık ve özveriden dolayı teşekkür ediyoruz” ifadeleriyle son buldu.
1972 yılında yayımlanan “Büyümenin Sınırları”, muhtemelen ekonomik büyümenin sonsuza kadar devam edemeyeceğini ortaya koyan ilk eser değildi ama bugünkü döngüsel ekonomiye geçiş tartışmasını başlatan çalışma olarak temel alınabilir.
Dünya’nın kaynakları kısıtlıdır. Bu kısıtlılığın önemli bir bölümü maddesel yoksunluktan değil, o maddelerin ayrıştırılmasının yaratacağı ekonomik yüktendir. Yani gezegendeki tüm kobaltı kullanıp bitirmemiz söz konusu olamaz, ancak “kobalt madeni” dediğimiz bölge, kobaltın diğer elementler yanında yoğunluğunun çok daha fazla olduğu ve dolayısıyla diğer elementlerden ayrıştırma maliyetinin de en düşük olduğu yerdir. Bu tür maden yataklarını tüketmemiz artık çok yakın. Bu madenlerin önemli bir kısmının ne işe yaradığını bile çoğumuz bilmiyoruz ancak günlük hayatımızda rahatça kullandığımız çoğu ürünün fiyatı birden artmaya başlayınca fark edeceğiz bu elementlerin tükenmeye yüz tuttuğunu. Bu nedenle de çevremizdeki çoğu kaynak tükenmeye yaklaşıp fiyatları erişilemez noktaya gelmeden iş yapma şeklimizi değiştirmek zorundayız.
Doğrusal ekonomi ve geri dönüşüm
Bunu çoğunuz duymuşsunuzdur ama bugünkü ekonominin işleyişi doğrusaldır. Yani ham maddeyi doğadan alıp işleyerek ürün haline getirir, kullanır ve çöpe atarız. Bir yandan doğadan alabileceğimiz ham madde azaldığından ve/veya pahalılaştığından, öte yandan da çöpümüzü atacağımız yer kalmadığından bu doğrusal işleyişin sonuna bir ekleme yapmaya çalışıyoruz son zamanlarda. Buna geri dönüşüm diyoruz. Yani elimizden geldiğince ham madde olarak kullanılmaya uygun olan nesneleri çöpe atmak yerine geri dönüştürmeye çalışıyoruz. Ne yazık ki doğrusal ekonomi anlayışımız bu çabaya hazırlıklı olmadığından geri dönüştürebildiğimiz madde miktarı son derece kısıtlı.
Şimdi sizlerden durup biraz düşünmenizi isteyeceğim çünkü birazdan okuyacağınız şeylere sizde oluşturulmuş şartlanmadan dolayı hemen itiraz edeceksiniz. Düşünmenizi isteyeceğim konu şu: Bundan 50 sene önce daha az hijyenik bir çevrede mi yaşıyorduk? Buna ek olarak, çevresel faktörlerden dolayı çok daha fazla mı hastalanıyorduk? Bu iki soruya da hayır diyeceğinizi düşünüyorum. Elbette dünyanın çoğu noktasında koşulları 50 sene öncesine oranla son derece iyileşmiş olan birçok insan var, bunu yadsımaya imkan yok. Ama kendi hayatıma baktığımda çocukken sütü kapıya gelen sütçünün güğümünden aldığımızı hatırlıyorum. O süt mutlaka kaynatılırdı ve annemin derdi sütçünün süte ne kadar su karıştırmış olduğu olurdu. Bugünse gayet hijyenik ambalajlar içerisinde süt aldığımızı düşünüyoruz ancak o sütün ne derece doğal olduğu konusunda veya o ambalaj maddesinden sütün içine neler karışmış olduğunu hayal ettiğimizde tüylerimiz diken diken olabiliyor. Kısacası, bundan 50 sene önce sütü güğümle, pirinci kese kağıdında, çekirdeği kağıt külahta satın aldığımızda bundan çok daha fazla sağlık sorunu yaşadığımızı düşünmüyorum. Ancak bugünkü ekonomik sistemimiz bizi bol ambalajlı ya da kullan-at çoğu ürünün eskiye oranla çok daha temiz ve sağlıklı olduğuna inandırdı.
Çözüm evladiyelik üretimde
Üstüne bir de satın aldığımız kalıcı nesneleri düşünün. Ben geceleri 30 sene önce kan verdiğimde hediye edilen t-shirtlerle uyuyorum, ne rengi soldu ne de yakası paçası dağıldı. Oysa 3 sene önce merkezimiz için yaptırdığımız t-shirtleri de kan merkezinin t-shirtleri ile değişimli kullanıyorum, benzer amaçla yaptırılmış olmasına rağmen yenilerin hem rengi soldu hem de dikişleri sökülmeye başladı. Annem rahmetli dedemin 1961’de aldığı buzdolabını yazlıkta kullanıyordu, ancak birkaç sene önce fazla ses yapıyor diye değiştirip yenisini aldı. Yenisi de üç sene içinde bozularak ilk tamirci temasını yaşadı. Kısacası, eskiden üretilen ürünler neredeyse evladiyelikken, şimdi aldıklarımız garanti süreleri bitince bozulacak şekilde tasarlanıyorlar.
Bu noktada çözüm garanti süresince düzgün çalışıp garantisi bitince bozulan buzdolabını geri dönüştürecek sistemler kurmaktansa bozulmayacak buzdolabı üretmektir. Elbette teknoloji ilerledikçe o buzdolabının da ilerleyen teknolojiye ayak uydurmasını isteyeceğiz. Bir düşünün, bundan 50 sene öncenin buzdolabını bugün görseniz tanıyabilir misiniz? Evet, kolayca tanırsınız, yani buzdolabının ana yapısı değişmez. Bu nedenle de buzdolabını, gelişen teknolojilere uygun biçimde parçaları değişecek şekilde tasarlamak mümkündür. Bir sonraki nesilde çok daha verimli bir motorla daha az enerji tüketen bir buzdolabı üretmek yerine bu buzdolabının sadece motorunu değiştirerek verimliliğini artıracak sistemler kurmak uzun vadede kaynaklarımızı daha verimli kullanmamız anlamına gelir.
Ayrıca eskiden hatırlarsınız, giysileri dolabın bir köşesine atmaz ve ailedeki diğer insanlarla paylaşırdık. Herkes ailede kendinden yaşça daha büyük olanların kullandıkları giysileri giyerdi. Şimdi sistem bunu aşağılar bir yapıda olduğundan gereğinden fazla kullanılıp hızla tüketilen nesneye sahibiz. Çocukluğumuzun en kıymetli oyuncaklarından LEGO bile artık hayal gücünü geliştirmek yerine kutunun üzerinde gösterilen bir tek nesneyi yapacak şekilde satılıyor çoğunlukta. Bir parçası kaybolduğunda da işe yaramaz bir parçalar yığını halini alıyor.
Doğrusal ekonominin çevremizdeki çoğu sorunun kaynağı olduğunu kolayca görüyoruz ve bu sorunların çözümü başka bir düşünce yapısına geçmekte bulunabilir ancak. Bu sistem içerisinde devam edip aldığımız poşet çayın beş parça ambalajını geri dönüşüme atarak sıfır atık ürettiğimizi düşünüp mutlu oluyoruz. Oysa sıfır atık, sıfır atık demektir. Ambalajını geri dönüşüme atıp başına ileride ne geldiğini bilmediğimiz, posasını da çöpe döktüğümüz anda bu sıfır atık demek değildir.
‘Doğrusal’ yerine ‘döngüsel’
Peki nasıl yapacağız bu sıfır atıklı döngüsel ekonomiyi? Elinizde çay kavanozuyla markete gideceksiniz ve “bunu şu çaydan doldurun lütfen” diyeceksiniz. Sonra aldığınız çayı eve getirip demleyeceksiniz, artan çayın posasını da kompost makinenize atacaksınız. Belediye organik kompost çöplerini toplamaya geldiğinde de diğer çöplerden ayrı olarak bu kompost çöpünü de vereceksiniz ve bu kompost, ilin çevresindeki tarım arazilerini zenginleştirmek için kullanılacak. Tüm bunları yaparken rahatımız biraz bozulacak mı? Evet, ama doğrusal ekonomi bizim ve doğamızın aleyhine çalışırken döngüsel sistemler sürdürülebilirdir. Unutmayın, bundan 50 yıl önce büyükleriniz çayı aynı böyle satın alıyorlardı. Belki kavanozu götürmek yerine kese kağıdı içinde alınıyordu çay. Posası da balkondaki çiçeklerin altına dökülüyordu. Hayatımız da bundan daha sağlıksız ve mutsuz değildi. Arada bir şeyler oldu ve bizi doğrusal sistemin tek doğru olduğuna inandırdı.
Tek doğru, doğrusal ekonomi değil, hatta doğrusal ekonomi şu anda içinde yaşadığımız kaynak ve çevre sorunlarının da temelinde yatıyor. Sürdürülebilir bir hayat yaşamak istiyorsak göstermelik değil gerçek döngüsel sistemler tek çözümümüzdür. Yalnız bunlar da rahatımızdan biraz uzaklaşmamızı gerektiriyor. Eh, sürdürülebilir bir yaşam için de o kadar olsun artık.
Rosa Elbira Coc Ich, helikopterlerin havada uçtuğu, kulakları sağır eden motor kanatlarından gelen rüzgarların domateslerini, fasulyelerini, şifalı otlarını ve kırmızımsı kahverengi toprağın üzerindeki ekmeğini darmadağın ettiğinde Lote Ocho adlı Guetamala köyünün açık topluluk mutfağında öğle yemeği pişiriyordu. Kulübelerinin hemen üzerinde uçan helikopterler, toz ve kir bulutlarını köyün üzerinde dalgalandırıyor ve çatı görevi gören demir saçları ve palmiye yapraklarını havaya savuruyordu.
Ich, 2006 yılının sonlarında başlayıp 2008’e kadar devam eden, her gün, hatta bazen günde iki kez gerçekleşen bu helikopter uçuşlarını hatırlıyor. Şu anda 35 yaşında olan Ich, The Intercept‘e, Compañía Guatemalteca de Niquel (CGN) tarafından, kendisinin ve diğer köylülerin topraklarından zorla çıkarılmak üzere olduklarından dehşete kapıldığını ve kulübesine koştuğunu anlattı. CGN, 2005 yılı başından itibaren, Lote Ocho’nun da dahil olduğu en az 18 yerli toplulukla çatışmaya girmiş Guetemalalı bir maden şirketi. Helikopterlerse Ich’e 36 yıl sürmüş Guetemala iç savaşında henüz küçük bir kızken gördüğü savaş helikopterlerini ve savaş sırasında ordunun yerli halklara karşı işledikleri soykırımları da hatırlatıyordu.
Ich’in ülkesinin soykırımcı geçmişini hatırlaması ve gelecekte de güç kullanılmasından korkmasını sağlamak firma için önemli görünüyordu.
O zamanlar CGN, Vancouver merkezli bir madencilik şirketi olan Skye Resources‘ın bir yan kuruluşuydu. 12 Ekim 2006’da Skye’nin operasyonlardan sorumlu başkan yardımcısı William Enrico birkaç meslektaşına “işgalciler” adını verdikleri yerli köylülerle başa çıkmanın yollarını öneren bir e-posta gönderdi:
Cesar bana helikopterle daha fazla uçuş yapmamı tavsiye etti. Önemli alanlar üzerindeki düzenli uçuşlar ve turlamalar psikolojik bir etki için önemli. Bunun bize fazladan bir maliyeti olmamalı.”
Mahkeme kayıtlarına giren bir başka e-postasında Skye’ın müdür yardımcısı William Enrico, bölgedeki yerli köylülerin yerlerinden edilmesi konusunda şirketin planlarını özetliyor. Belge: Amanda Montgomery’nin yeminli ifadesinden.
Enrico’ya bunu tavsiye eden César Montes, 1981 ile 1983 arasında ordunun halka karşı soykırım gerçekleştirdiği Ixil bölgesinde faaliyet gösteren, azılı bir sol grup olan Fakirlerin Gerilla Ordusu‘nun kurucularından biriydi. Dağlara kaçan Ixil mültecileri, helikopterlerdeki silahlı adamlar tarafından saldırıya uğramıştı. Skye ve CGN için gayri resmi bir şekilde danışman olarak çalıştığı anlaşılan Montes, helikopter uçuşlarının yerli köylüler üzerinde yaratacağı “psikolojik etki”yi çok iyi biliyordu.
Lote Ocho’nun üstündeki geçişler, önceleri gizli tutulan ancak Kanada’da bir dava üzerine kamuya açılan şirket belgelerinde ortaya çıktı. Şimdiye kadar ortaya çıkmayan bu belgeler, helikopterle yapılan tacizin, şirketlerin hiçbir zaman keşif yapmak ve istismar hakları olmadığı devasa bir araziden yerli toplulukları kovmak için Skye ve CGN’nin giriştikleri daha büyük bir kampanyanın yalnızca bir parçası olduğunu gösteriyor. Bu teşebbüs, çoğunlukla yargı, güvenlik güçleri ve hatta cumhurbaşkanlığı gibi Guatemala devletinin en güçlü kurumlarını etkileme, manipüle etme veya satın alma gibi başarılı olmuş girişimlere dayanıyordu. Kampanya, 8, 9 ve 17 Ocak 2007’de birkaç yerli köyünü hedef alan iki tahliye dalgasıyla sonuçlandı. Lote Ocho’dan on bir kadın, son tahliye sırasında polis memurları, askerler ve CGN’nin güvenlikçileri tarafından toplu tecavüze uğradığını bildirdi. Ich, o kadınlardan biriydi.
Rosa Elbira Coc Ich, Lote Ocho köylüsü, Hudbay aleyhine açılan 11 davacıdan biri. Fotoğraf: James Rodriguez
Ich ve diğer kadınlar, 2008’de Skye’ı satın alan Toronto merkezli bir madencilik şirketi olan ve Skye’nin yasal sorumluluğunu alan Hudbay Minerals Inc.‘e dava açtı. Halen görülmekte olan dava sırasında kadınların avukatları, bu hikâyede yer alan e-postaları, fotoğrafları ve diğer belgeleri keşif sürecinden geçirerek yeminli ifade olarak mahkemeye beyan etti. Hudbay, beyana henüz resmi olarak yanıt vermedi ve “konu şu anda mahkemelerde olduğu için” The Intercept’e yorum yapmayı reddetti. CGN de çok sayıda yazılı soruya yanıt vermedi. The Intercept’in bu dava için ulaşmaya çalıştığı CGN veya Skye çalışanlarından veya onların Guatemalalı ortaklarından hiçbiri yanıt vermedi veya yorum yapmadı. Önceki mahkeme dosyalarında ve halkla ilişkiler materyallerinde Hudbay, savcı ve polis kayıtlarının 17 Ocak’taki tahliyede CGN veya başka bir özel güvenlik görevlisinin bulunmadığını gösterdiğini söyledi; gerçekte “yasadışı işgalcilerin hiçbiri yoktu” ifadelerini kullanarak 11 kadının iddiasını reddetti. Başka bir deyişle Hudbay, kadınların hiçbirinin orada olmadığını öne sürdü.
Toplu tecavüzlerin yol açtığı travmaya ilişkin 11 kadının anlatımı akıl almaz. O sırada beşi hamileydi; dördü düşük yaptı ve doğum yapacağı güne üç gün kalmış biri ifadesinde “tamamen mavi veya yeşil” diye tarif ettiği bir ölü doğum yaptığını söyledi. Evlilikleri onarılamayacak şekilde mahvoldu. Sonunda, bazı topluluk üyelerinin CGN’den gelen işleri kabul etti; şirketin kadınları sindirip davayı geri çekmeleri için baskı ve taciz uyguladığını anlatmalarına rağmen, yoksullaşan topluluk bölündü ve dağıldı. Tahliyelerden on üç yıl sonra, kadınlar kronik ağrılar ve dinmeyen duygusal acılarla yaşadıklarını söylüyorlar. Bazen ikisi birleşiyor. 2017’deki ifadesinde bir kadın şunları söyledi: “İçime bir şey girdi, bir korku. Bu bir terör ve her zaman benimle yaşayacak fiziksel bir acı.”
Toprağın mirası
17 Ocak 2007’den önce, yaklaşık 100 evden oluşan bir köy olan Lote Ocho, bir dağın tepesine kurulmuştu. Oradaki ailelere yeşil Guatemala dağlıklarının üzerinde serilmiş, nefes kesici, panoramik bir görüntüsünü; foto muhabiri Roger LeMoyne‘un tanımladığı gibi “uzaktaki İzabal Gölü’nün ışıldayan yansımasını” sunuyordu. En yakın kasaba Cahaboncito‘ya çok engebeli, bakımsız bir yolla yaklaşık 45 dakikalık mesafede olan gözlerden uzak bir köydü. Lote Ocho’nun insanları kasabaya nadiren gelirdi. Adeta yeryüzünün dışında yaşıyorlardı.
‘Maya Q’eqchi’ olarak Guatemala’da Kolomb öncesi yaşayan 20’den fazla Maya yerli grubundan birinden olan Lote Ocho köylülerinin dünya görüşünün merkezinde toprakla içten, ruhani bir bağlantı yer alıyordu. 2004’te Skye, Lote Ocho da dahil olmak üzere birçok Maya Q’eqchi topluluğuna ev sahipliği yapan kuzeydoğu Guatemala’da geniş bir bölgede çalışma izni aldı.
O yılın başlarında Kanadalı madencilik şirketi INCO’dan, Izabal Gölü kıyısındaki, halkının çoğunluğu Maya olan El Estor kasabası yakınlarındaki açıkocak Fenix nikel madeninin haklarını satın almışlardı. Ayrıca INCO’nun yan kuruluşu EXMIBAL’in % 70 hissesini satın alan şirket, daha sonra CGN adını aldı. Ancak anlaşma, Skye’nin INCO ve EXMIBAL’ın şiddet dolu geçmişinin bıraktığı arazi ile ilgili uzun süredir iltihaplı, çözülmemiş çatışmaları da devralmasına yol açtı.
INCO, iç savaşın patlak verdiği 1960 yılında Guatemala askeri diktatörlüğü ile potansiyel açık bir nikel maden ocağı için görüşmelere başlamıştı. INCO hesabına çalışan bir mühendisin Guatemala’nın o zamanlar askıya alınan anayasası tarafından yasaklanan “açık hava madenciliğe” izin veren yeni bir madencilik yasasının hazırlanmasını sağlamasının ardından, EXMIBAL’a 1965’te 385 kilometre karelik bir alan için 40 yıllık maden ruhsatı verildi. Sonraki yıl Albay Carlos Arana Osorio, bölgede “Zacapa’nın kasabı” takma adıyla anılan bir kontrgerilla hareketi başlattı. Bu sırada ordu, köylüleri EXMIBAL’in tesislerinin kurulacağı araziden kovdu. Çoğu, çatışmaya girmeyen Maya Q’eqchi’nin köylüleri olmak üzere 3.000 ile 8.000 kişi öldürüldü.
70’li ve 80’li yıllarda, en az birinin polis aracı olduğu belirlenen, hareket halindeki EXMIBAL araçlarından yerel sivilleri hedef alarak ateş açıldı. 1978’de EXMIBAL çalışanları ve askerler, Panzós kasabasında dört kişiyi öldürdü. Bir ay önce de aynı yerde ordu, toprak ihlalini protesto eden Maya Q’eqchi köylülerini katletmişti.
EXMIBAL’in kullandığı şiddetinin gerçek boyutu muhtemelen hiçbir zaman bilinemeyecek. Bir rahip ve MayaQ’eqchi hakları örgütünün o zamanki başkanı olan Daniel Vogt, Eylül 2006’da Kanada’daki davada gündeme gelen ve Skye’nin COO’suna yazdığı bir e-postada “Şahsen, belgelenmemiş ve günah çıkarma mührü altında korunan daha fazla vaka biliyorum” dedi: “Geriye kalan, acı ve çaresizlik dolu bir geçmiş.”
Skye ve adını değiştiren EXMIBAL, CGN, 13 Aralık 2004 tarihinde en az 19 Maya Q’eqchi’nin yerleşimini kapsayan 259 kilometrekarelik bir alanı keşfetmek için bir ruhsat aldı. Guatemala’daki Kanada büyükelçiliği de firmaya yardım etti. 16 Aralık 2004’te, kadınların avukatının bulduğu gizli bir e-postada Kanada büyükelçiliğinden bir danışman meslektaşına şöyle yazmıştı:
“Büyükelçiliğin güçlü bir destekleyici rol oynadığı aylar süren müzakerelerin ardından, Guatemala Enerji ve Maden Bakanlığı, Skye Resources’a üç yıllık bir arama ruhsatı verdi. Sorumlu madencilik çıkarlarının kazandığı her zafer, Kanadalı yatırımcılar için de bir zaferdir.”
Geriye kalan, acı ve çaresizlik geçmişidir.”
Ancak daha sonra Guatemala Anayasa Mahkemesi lisansın yasadışı olarak verildiğine karar verecekti. Guatemala hükümeti, BM’nin Uluslararası Çalışma Örgütü (ILO) 169 nolu Sözleşmesi veya Guatemala’nın 1996 yılından bu yana imzacısı olduğu Yerli ve Kabile Halkları Sözleşmesi uyarınca; yapılması gerektiği halde ruhsatı vermeden önce arazilerde yaşayan veya arazileri kullanan yerli halklara danışmamıştı. ILO, lisansın 2007 yılında 169 nolu Sözleşme’ye aykırı olduğunu tespit etti ve Anayasa Mahkemesi 18 Haziran 2020’de aynı sonuca vardı.
Bu geçmiş göz önüne alındığında, 2005 yılının başlarında yapılan arama sondajının, CGN’nin topraklarına tecavüz ettiğini ve su kaynaklarını kirletmek de dahil olmak üzere çevreyi tahrip ettiğini iddia eden yerli toplulukları ve şirketler arasında çatışmaya yol açması neredeyse kaçınılmazdı. Bununla birlikte, 17 Nisan 2006’da Guatemala, – daha sonra Anayasa Mahkemesi tarafından geçersiz olduğu tespit edilen – Skye ve CGN’ye, madenciliğe başlamalarına izin veren başka bir lisans verdi.
CGN’nin giderek şiddetlenen/aktifleşen operasyonlarına yanıt olarak, yaklaşık 300 aileden oluşan beş Maya Q’eqchi ’grubu 17 Eylül 2006’da şirketin sahip olduğu araziye taşındı. INCO’nun 40 yıl önce onlardan çaldığı toprakları geri kazandıklarını iddia ettiler. İzleyen iki ay içinde, bu gruplar yaklaşık 1.000 aileye ulaştı.
Mahkemeye sunulan e-postalara göre, bu yerleşim yerlerinin kurulduğu andan Ocak 2007’deki tahliyelere kadar, bu son yerleşim yerlerinden bazılarının ve aynı zamanda on yıllardır orada var olan başka bir köyün de dahil olduğu anlaşmazlığın her iki tarafındaki pek çok kişi, şirketleri çatışmayı diyalog yoluyla çözmeye çağırdı.
Rahip Vogt, 22 Eylül 2006’da Skye yönetimine gönderdiği e-postada “Köylüleri zorla tahliye etmeye yönelik herhangi bir girişim trajediyle sonuçlanacaktır” dedi. Tahliyeden üç gün önce CGN’nin kendi danışmanı, şirket yönetimine bir e-posta gönderek bunun “ASLA olumlu bir tahliye olmayacağını” yazdı.
Skye yönetimi ise “istilaların” operasyonları etkilemediğini, çünkü bunların çoğunun “temel proje arazisinde olmadığını” belirtse de, köylülerin kendi rızalarıyla ayrılmamaları halinde onlara karşı zor kullanacaklarını belirtti.
Yerli köylüler Lote Ocho halkları arasında onlarca yıldır yaşıyor, fakat Skye ve CGN onları “işgalci” olarak tanımlıyor. Fotoğraf: James Rodriguez
‘Başkanı bilgilendirmeye devam edin’
El Estor kasabasından iki erkek, 23 Eylül 2006’da yaklaşık 50 kişinin CGN’nin arazisine zorla girdiklerini, uzakta bir dağın tepesinden gördüklerini söylediler. Lote Ocho köyü artık bu grubun “zorla girdiği” arazide bulunuyordu, bu da köyde başka bir toprak işgali olduğunu gösteriyor. Ya da en azından, adamların CGN’nin 2006 sonbaharında bir Guatemala mahkemesine verdiği ifadelerde iddia ettiği şey buydu.
Davalar bir emsal oluşturabilir ve çokuluslu şirketleri yurtdışında yaptıklarından kendi ülkelerinde sorumlu tutulmalarını kolaylaştırabilir.”
11 kadının avukatları, bu yeminli ifadelerin “hatalı bir şekilde ifade veren kişilerin Lote Ocho topluluğunun kendi arazilerini zorla işgal ettiklerini söylediğine, tanıkların köye gitmedikleri halde şahitlik ettiklerine” dikkat çekti.
Murray Klippenstein ile birlikte mahkemede kadınları temsil eden Cory Wanless şunları söyledi: “Bu önemli, çünkü bunlar her şeyi başlatan temel belgelerdir. En başta tahliye talebinde bulunmanın tüm yasal temelini baltalıyorlar.”
İki avukat, 2011’den beri bu ve diğer iki davayı Hudbay’a (Skye’yi satın alan şirket) aleyhinde sürdürüyor. Davalar uluslararası kapsam kazandı, çünkü çok uluslu şirketlerin kendi ülkelerinin dışında yaptıkları hatalı davranışlardan kendi ülkelerinde sorumlu tutmayı kolaylaştıracak bir emsal oluşturabildiler.
Tahliye işlemlerini başlatan ifadelerin birkaç nedenden ötürü güvenilmez olduğunu savunuluyor. En önemlisi, daha geniş çaplı ıslah hareketinin bir parçası olarak, o ay Lote Ocho’ya birkaç aile daha katıldıysa da Lote Ocho onlarca yıldır aynı bölgede bulunuyor; köy oraya Eylül 2006’da o gün yerleşmedi. Ancak 50 kişi bölgeye “zorla” girdiyse, neden bir şirket çalışanı değil de – sadece gözlerden uzak bir dağın tepesinden geçen – bu iki erkek, topluluğun aleyhinde olacak şekilde yeminli beyan vermeye zorlandı?
Bu yeminli beyanlar kendi başlarına oldukça mantıksız görünse de CGN’nin dosyaladığı diğer iki yeminli beyanla neredeyse aynı. İkisi de Skye ve CGN’nin tahliye etmek istediği farklı bir köyün sakinlerinin adlarını listeliyor. Yeminli beyanlar aynı isim listesini yalnızca küçük farklarla dolaşıma sokuyor. Birlikte bakıldığında, aynı kişilerin aynı anda üç farklı yerleşimi işgal ettiğini iddia ediyorlar. Wanless, CGN’nin bu beyanları Guatemala’nın çoğunlukla işlevsiz mahkemelerinde “işi bitirmek için yeterli olduğu” için verildiğini düşünüyor.
Aslında oldu da ve ve Wanless bu konuda haklı olabilir. Uluslararası Af Örgütü‘nün BM’ye 2008 tarihli bir sunumunda “Cumhuriyet Savcılığı ve adli makamların [arazi] anlaşmazlıklarını soruşturmak için gerekli özeni göstermemesi yüzünden tahliye kararları genellikle gerçekler yüzeysel olarak değerlendirildikten sonra onaylanıyor” denildi.
Uluslararası Hukukçular Komisyonu‘nun Orta Amerika ofisinin müdürü Ramón Cadena da birçok yargıcın “sadece özel sektörün sunduğu belgeleri hesaba kattığını” söyledi: “Bu aynı zamanda özel sektör kuruluşlarının baskısını da kolaylaştırıyor”.
Yine de yeminli beyanların kabul edilmiş olmasına rağmen, CGN, Lote Ocho için tahliye emrini almakta zorlandı. 1 Aralık 2006’da Skye yöneticisi Enrico, şirketteki diğer üst yönetime e-posta ile bir güncelleme bilgisi gönderdi.
Enrico’nun CGN’in tahliye emrini çıkarmaları için ye gösteren e-postası. Belge: Amanda Montgomery’nin yeminli ifadesinden
“Puerto Barrios hakimine baskı yapmamız gerek,” diye yazıyordu mailde, “Bunu halletmemiz lazım.” Bir hafta sonra, yargıç tahliye kararını verdi.
Ancak CGN kısa süre sonra başka bir yasal engeli aşmak zorunda kaldı: Köylüler ve yerli hakları grubu CONIC, kendilerine bildirilmediğinden yaklaşan tahliyeleri geçici olarak önlemek için mahkemeye gitmişler ve – bir emir gibi – amparo (koruma-İsp.) talep etmişlerdi. Aralık ayı sonlarında, tahliyeleri en az altı ay erteleyecek olan taleplerinin kabul edilmesi muhtemel görünüyordu.
Mahkemeye gönderilen e-postalara göre, CGN yöneticileri, amparo verilmeden, PNC’nin tahliyeleri planlanandan önce yapıp yapamayacağını görmek için Guatemala’nın ulusal polisi Policía Nacional Civil‘deki “bağlantılarını” aradılar. Ancak polis, çok sayıda memurun tatilde olduğunu söyledi. Monzon, ek olarak, “Emirlerin uygulanmasını hızlandırmak için emrin çok yüksek bir seviyeden ya Başkan ya da İçişleri Bakanı’ndan gelmesi gerektiğini söylediler” diye yazdı.
Monzón ardından, Guatemala başkanı Óscar Berger ile konuşmaya çalışacağını söyleyen CGN avukatı Rodolfo Sosa‘yı aradı. Sosa ve Berger bir zamanlar aynı prestijli firmanın ortaklarıydı ve Sosa’nın kızı, başkanın oğullarından biriyle evliydi. Ancak Sosa, Berger’e ulaşamadı. Bu yüzden Monzón, memurların tatilde yardım edemeyeceğini söyleyen savunma bakanı “arkadaşı” ile temasa geçti.
Bu yollar çıkmaza girdiğinde ise CGN mahkemeden CONIC’in başlattığı yasal işlemler sırasında konunun kapatılmasına yardım etmesini istedi.
CGN’nin tahliyelerden önce siyasi bağlantıları güçlendirmeye çalıştığı, mahkemeye yönelik olarak “yavaşlama stratejisi” planını gösteren e-postalar. Belge: Amanda Montgomery’nin yeminli ifadesinden.
Monzón, Enrico’ya “Bu eylemlerle CONIC sürecini en az iki hafta erteleyebileceğimizi umuyoruz, bu da tahliye emirlerinin bu süre içinde yerine getirileceği anlamına geliyor” diye yazıyordu e-mailde. Enrico ise Rodolfo Sosa’ya yazdığı yanıtta “yavaşlama stratejisi” hakkında bilgi vermenin önemli olduğunu söyledi, çünkü “Rodolfo, Başkan’ı bilgilendirme yolumuzdur” dedi.
Bu “yavaşlama stratejisi” işe yaradı: Tahliyeler amparo verilmeden önce gerçekleşti.
Bütün bu e-postalar, Skye ve CGN’nin hükümet yetkililerini etkilemeye çalışırken gayri resmi bağlantılar ağı kurduklarını gösteriyor. Oslo Üniversitesi profesörü Mariel Aguilar-Støen’in The Intercept’e verdiği demeçte bu, Guatemala’da “iş dünyası ve devlet arasında gizli anlaşma” nın nasıl işlediğini gösteriyor. Aguilar-Støen, 2016’da yayımlanan; yerli elitlerin genellikle şirket yöneticisi veya avukat olarak çalışarak madencilik projelerine nasıl katıldıklarını inceleyen ve şirketlerin “yerli elitlerin kontrol ettiği iletişim ağlarından” yararlanmalarına nasıl izin verdiğini anlatan makalenin yazarlarından biri. Aguilar-Støen CGN’nin bağlantılarından yararlanma şekliyle ilgili, “Özellikle madencilik şirketlerinin nasıl faaliyet gösterdiğine ve kaynaklara nasıl eriştiklerine dair çok iyi bir örnek” ifadelerini kullandı.
CGN, Guatemala polisi ve ordu ile işbirliği içinde bölgedeki köylerin şiddet kullanarak tahliyesini koordine etti. Fotoğraf: James Rodriguez
Siyah, mavi ve yeşil
CGN zaten tahliyelerin ne kadar şiddetli olabileceğine dair bir öngörüye sahipti. 12 Kasım 2006 sabahı, bir savcı ve yaklaşık 60 polis memuru, El Estor’un eteklerinde, CGN’nin konut kompleksinin karşısında bulunan yaklaşık 30 aileden oluşan Maya Q’eqchi’nin yerleşkesine geldi. Aileler, PNC ve CGN çalışanları ile çatışmalara sahne olan bu bölgeye bir önceki sabah erken saatlerde yerleşmişti. Sabahın ilerleyen saatlerinde, arazi anlaşmazlıklarını çözmekle görevlendirilen hükümet yetkililerinin, Maya Q’eqchi’de eylül ayında kurulan yerleşim yerlerinin bazı liderleriyle geçici bir anlaşma yaptıkları söylendiğinde, tedirgin bir huzur ortamı oluşmuştu. Ancak savcı ve polisin gelmesiyle durum kısa sürede kontrolden çıktı.
Guatemala’da tahliyelerin yürütülmesine ilişkin yasal süreci açıklayan güncel Uluslararası Af Örgütü raporuna göre, savcının gerekli olmadığını savunduğu bir adli tahliye kararı olmadığı ortaya çıktı. Rahip Daniel Vogt ve bir ortağı, gerilimi öğlene kadar ailelerin erzaklarını bırakacakları kadar hafiflettiler, ancak çok geçmeden, o günün ilerleyen saatlerde polis ve yerel halk arasında çatışma çıktı ve polis, başka bir yerleşim yerine ve CGN’nin sakinlerini tahliye edecek uçak pistine göz yaşartıcı gaz attı. Sonrasında da Vogt’un Maya Q’eqchi hakları örgütünün güncel bir raporuna göre uyarı yapmadan başka bir yerleşim birimine göz yaşartıcı gaz atılarak 200 civarında aile tahliye edildi. Raporda, çatışmalar sırasında insanların mallarının çalındığını ve göz yaşartıcı gaza maruz kalmış hamile bir kadının da dahil olduğu birçok kişinin yaralandığını belirtiyor. İki kişi de ortadan kayboldu. Ertesi öğleden sonra, kayıplardan biri bir patikanın yanında feci şekilde dövülmüş olarak, baygın yatarken bulundu. O gün polisle yerli halk arasında çok sayıda çatışma yaşandı.
Yaklaşık 20 kişi CGN’nin toplum ilişkileri merkezine ve yakın zamanda yenilenmiş ancak hala boş olan hastaneye baskın yaparak binaları ateşe verdi. Şirket içi yazışmalar, bu grubun muhtemelen “işgalcilerle ilgisi olmayan” bir “gençlik çetesi” olduğunu ortaya koydu.
Ortaya çıkan belgeler, kamu güvenlik güçlerine tahliyelerdeki çalışmaları için büyük meblağlar ödendiğini gösteriyor.”
Bir şirket e-postasında şöyle yazıyordu: “Daha sonra gece her şey normale döndü – personelimizi korumak için EE’ye [El Estor] bir askeri grup konuşlandırıldı.” Buna cevaben, bir toplum ilişkileri danışmanı, “Ordunun barış gücü olarak konuşlandırılması bizim için bir risk alanı oluşturuyor – şirket güvenlik güçleri ile ordu arasında net bir ayrım yarattığımızdan emin olmalıyız” şeklinde bir e-posta gönderdi.
Ancak, 17 Kasım 2006’da, ordunun konuşlandırılmasından ve ağır, hukuksuz tahliyelerden birkaç gün sonra gönderilen bir e-postadan anlaşılacağı üzere, bu ayrım zaten net değildi. CGN’nin finans müdürü Skye’ın finans müdürüne şunları yazdı: “Bu hafta işgalcileri kontrol altında tutmak için 125.000 Q para ödedik”. Bu miktar o sırada yaklaşık 16.447,37 dolardı.
Bu para otel odalarını, yemeklerini ve 125 PNC memurunun benzinini karşılamıştı. CGN ayrıca güvenlik nedeniyle CGN’nin kafeteryasında kalan yaklaşık 65 askerin yemeklerini de ödemişti.
CGN’nin finans müdürü, polisin parasının “bu görevleri koordine etmeye çalışan kişinin kişisel hesabına” aktarıldığını yazdı.
Kadınların avukatlarının beyanına göre, “kişisel hesap” muhtemelen Skye ve CGN’nin PNC ve orduyla olan bağlantılarından yararlanmak için tuttuğu birkaç aracıdan birine aitti. Latin American Digital Beat‘e göre, bir aracı PNC’nin ikinci komutanının arkadaşıydı ve diğeri 1990’larda “orduda ve polisteki güçlü bir mafya oluşumuna” karışan rezil bir albaydı. Sayısız e-postaya göre, Ekim 2006’dan en azından Ocak ayındaki tahliyelere kadar, şirketler bu aracılara yaptıkları gizli ödemeler için 140.000 dolara yakın para harcadılar; gerçek rakam ise muhtemelen çok daha fazlasıydı. Mahkeme kayıtlarına tablolar ve dökümler halinde girdiğine göre bu paranın neredeyse tamamı güvenlik güçlerine iletildi.
Benzin ve barınma gibi lojistik malzemelerin ödenmesi için epey para harcanırken, bazı belgeler de kamu güvenlik güçlerine tahliyelerde yaptıkları işler için muhtemelen çok daha büyük miktarlar ödendiğini gösteriyordu.
Örneğin, Skye’ın talep ettiği bir güvenlik ve insan hakları denetimi için 1,2 milyon ketzal söylentileri vardı ki, bu miktar o zamanlar yaklaşık 157,895 dolara denk geliyordu. Tüm bu paralar, kara tahliyelerindeki çalışmaları için silahlı kuvvetlere aktı. Bu söylentiler oldukça ikna ediciydi: Denetim sonucunda, “Kötüye kullanılan fon söylentilerine dayanarak; şirket bu tür faaliyetleri kışkırtan aktörleri kovdu” diye belirtiliyor.
Bir e-tabloda 31 Aralık 2006 itibariyle “tahliyeler için toplam nakit finansmanı” gösteriliyor. Bu kalemde, “istila güvenliği fonu” gibi belirsiz bir şekilde ifade edilen hizmetler için ödemeler kaydedilmiş.
Hukukçular, davada sadece lojistik malzeme ödemelerinin Guatemala ve Kanada yolsuzlukla mücadele yasalarını ihlal etme olasılığını gündeme getirdiler. Skye ve CGN ise kamu güvenlik güçlerinin kullandığı malzemelerini ödemenin onlara rüşvet vermek anlamına geldiğini savundu. CIGIC için çalışan Guatemalalı avukat Verenice Jerez “Bu dünyada hiçbir şey bedava değil” dedi. Zaman zaman Kanada Kraliyet Atlı Polisi ile çalışan Kanadalı bir yolsuzluk hukuku uzmanı olan Alan Franklin de Jerez‘in söylediklerini yineledi. Ancak başka bir Kanadalı uzman olan Jennifer Quaid, ödemelerin o sırada yürürlükte olan ilgili Kanada yasasına aykırı olup olmadığının belirsiz olduğunu söyledi. Her iki şirkete de bu ödemeler için herhangi bir suçlama yapılmadı. Hudbay ve CGN, The Intercept’in ödemelerle ilgili yazılı sorularına yanıt vermedi.
Şirketler, herhangi bir yasanın çiğnenip çiğnenmediğine bakılmaksızın, kamu güvenlik güçlerinin operasyonlarının planlanması ve uygulamasına büyük ölçüde dahil olmuştu. Bu yakın çalışma ilişkisi en yüksek rütbeli memurlara kadar uzanıyordu. Aralık 2006’da, CGN’nin saha yöneticisi, kötü şöhretli bir generalin oğlu ve seçkin bir askeri polis teşkilatı olan Brigada Guardia de Honor komutanı olan Rodolfo Sisniega-Otero ile çalışmalar “koordine edildi”. Ve toplu tecavüz iddialarından bir gün önce, CGN’nin aracılarından biri ve bir PNC şefi olan Edin Palma, “işgal edilmiş bölgelerin” keşif uçuşuna katıldı.
Mahkemeye sunulan belgeler arasında yer alan ve Guatemala polis araçlarının CGN yerleşkesi dışında sıralanmış olduğunu gösteren fotoğraf. Fotoğraf: Amanda Montgomery’nin yeminli ifadesinden
11 kadın avukatın yeminli ifadesine göre, fotoğraflar, 9 Ocak’taki tahliyeden kısa bir süre önce, düzinelerce PNC kamyon ve kamyonetinin, CGN’nin yerleşkesinin dışındaki yol boyunca uzun bir sıra halinde uzandığını ve beyaz bir kamyonetin içinde “ordu üniforması gibi görünen” adamlar taşıdığını gösteriyor. Buna göre, kamu ve özel güvenlik güçleri “17 Ocak’taki tahliye de dahil olmak üzere her tahliyenin günün sabahında” CGN tesislerinde toplandı. Fotoğraflar ayrıca CGN yöneticilerinin, aracılarının ve PNC görevlilerinin 8 Ocak 2007’deki tahliye operasyonundan sonra bir toplantı yaptığını gösteriyor. Bu, CGN’nin ofislerinde düzenlenen “tahliye öncesi planlama oturumlarından ve tahliye sonrası bilgilendirmelerden sadece biriydi.”
17 Ocak 2007 akşamı saat 5’te yağmur yağarken ve rüzgar eserken Lote Ocho’ya hücum eden silahlı, maskeli adamlar, yalnızca üniformaları ile ayırt ediliyor gibiydi. Kadınlar, üniformaların siyah, “gökyüzünün rengi” ve “ağaçların rengi” olduğunu söylüyor. Siyah, mavi ve yeşil: PNC, CGN güvenliği ve ordunun kıyafetleri. Başka bir şey daha onları ayırmaya yardımcı oldu: Okuma yazma bilen iki kadın, mavi üniformaların üzerindeki CGN logosunu gördüklerini söyledi.
Kadınların ifadelerine göre, üç erkek grubu zaten daha küçük gruplara ayrıldıkları ve saldırı sırasında bir araya gelerek ekip oluşturdukları için bu ayrım çok önemli değildi. Karma bir gruptaki erkekler tortilla ekmeği yapan hamile bir kadını çocuklarının ağlaması ve çığlıkları arasında yakalayıp çalılıklara sürüklediler. Kadın, adamları “gelip yemek bulduğunda havlayan ve hırlayan bir köpek gibi” diye tanımladı. Kadınların kaçırılması, gözlerinin ve kulaklarının bezle sarılması, giysilerini bir pala ile kesilerek topluca tecavüz etmeleri, ordunun iç savaş sırasında Maya kadınlarına karşı bir terör taktiği olarak kullandığı tecavüzlerin kasıtlı olarak yeniden canlandırılmasıydı. İfadesi sırasında başka bir kadın, “Giysilerimi çıkardılar ve hayatımla oynadılar” dedi. Her üç gruptan erkekler daha sonra kadınların yırtık giysileri ve derme çatma kulübelere benzin dökerek ateşe verdiler.
Toplu tecavüze uğradığını ifade eden kadınlardan biri olan Irma Cac, süregiden davadaki duruşmaya katıldıktan sonra Eylül 2019’da Toronto’da konuşurken ağladı: “Asla unutmayacağım,” dedi, “Askerlerin, polislerin ve özel güvenliğin üniformalarının rengi asla gözümün önünden gitmeyecek.”
Bir eylemin gerekçesi olarak öne sürülen nedenler değersiz ya da anlamsız ise “sudan neden” diye niteleriz. Her ne kadar bu deyiş suyu oldukça değersiz gösteriyorsa da su hiçbir zaman değersiz olmadı. Bildiğimiz ilk uygarlıklar su kenarlarında yeşerdi. Bereketli Hilal ve Mezopotamya’yı veya Mısır’ı düşünün. Su olmasa o görkemli uygarlıklar da olmazdı. Tıpkı, şimdi su olmazsa olamayacağımız gibi.
Su krizinden haberdar mıyız?
Dünya yüzeyinin %71’i suyla kaplı. O nedenle mavi gezegen deniyor dünyaya. O halde su neden kıt bir kaynak? Çünkü bu suların %97’si okyanuslarda ve denizlerde bulunuyor ve içilemeyecek, tarımda ve soğutma dışında endüstride kullanılamayacak derecede tuzlu. Kalan %3’lük tatlı suyun 5/6’sı da kullanılamayacak durumda, çünkü buzullarda hapsedilmiş veya toprağın ulaşılamayacak derinliklerinde bulunuyor. Yahut insan tarafından kullanılamaz derecede kirletilmiş durumda.
Sonuç olarak dünyadaki toplam su miktarını (1,4 milyon km3) 100 litre kabul edersek kullanabileceğimiz su miktarı yalnızca 0,003 litreye denk geliyor. Üstelik iklim krizi, nüfus artışı, tarım ve endüstrideki gelişmeler su kaynaklarının durumunu daha kötüleştiriyor. Ayrıca sözünü ettiğimiz kullanılabilir su coğrafi olarak bütün bölgelere eşit olarak dağılmadığından dünyanın bazı bölgelerinde çeşitli seviyelerde su kıtlıkları yaşanıyor. Yapılan bilimsel çalışmalar yaklaşık 4 milyar insanın yılda en az bir ay fiziksel su kıtlığı yaşadığını ortaya koyuyor.
Türkiye de maalesef suyu kıt ülkelerden biri. Türkiye’nin yıllık ortalama yağış hacmi 450 milyar m3 olup yıllık tüketilebilir yer altı ve yer üstü su potansiyeli 112 milyar m3 seviyesinde. Bu potansiyelin güncel olarak 54 milyar m3’ü kullanıma sunulabiliyor. Bu suyun da %74’ü sulamada, %13’ü içme ve kullanma suyu olarak, %13’ü de endüstride kullanılıyor. Bu sayılar tek başına bir şey ifade etmeyebilir okuyucu için. Fakat aşağıdaki harita durumu daha net gözler önüne serecektir.
Birleşmiş Milletler Gıda ve Tarım Örgütünün (FAO) resmi web sayfasından alınan bu haritada açık renkten koyu renge doğru fiziksel su kıtlığı artıyor. Türkiye orta derecede su kıtlığı olan ülkelerden. Hemen belirtmek gerekir ki Türkiye’nin her bölgesinde ve hatta her yöresinde aynı durumu görmeyi beklememeliyiz. Su kaynaklarının yeterliliği açısından, örneğin Karadeniz ile İç Anadolu’yu aynı kefeye koymak elbette doğru olmaz.
İstanbul ve su
Alanı ülke toplam alanının %0,7’si olan İstanbul’da ülke toplam nüfusunun yaklaşık %20’si yaşıyor. Dünyadaki pek çok ülkeden daha fazla nüfusu olan[1] kent, ekonomideki ve kültürdeki yeri nedeniyle ülkenin kalbi. Gelin bu kentin suyla ilişkisine ve nasıl bir tehlikeyle karşı karşıya olduğuna yakından bakalım.
İstanbul kullanılabilir su kaynakları açısından zengin değil. Bu nedenle tarihin hemen bütün dönemlerinde kente su sağlamak önemli bir sorun olmuş ve bu nedenle kentin kuzeyindeki ormanlık alanlardan su taşıyan su kemerleri Roma, Bizans ve Osmanlı dönemlerinde önemli rol üstlenmiş. Su kaynakları açısından görece zengin olan Belgrad Ormanı, bu kaynakların korunması için Türkiye’de ilk olarak koruma altına alınan muhafaza ormanı[2] olma niteliğine sahip.
Nüfus artışı ve yoğun kentleşme İstanbul’un su gereksinimini sürekli artırdığı için bir noktadan sonra kentin kendi su kaynakları yetersiz hale geliyor; Istrancalar ve Melen gibi kent dışı kaynaklardan kente su getirme projeleri devreye giriyor. Aşağıdaki tabloda kente su sağlayan mevcut kaynaklar gösterilmekte.
Tablodan da görülebileceği gibi yıllık su verimi açısından Melen Regülatörleri toplam su kaynaklarının %35’ine karşılık geliyor. Istrancalar’ı da eklediğimizde ortaya çıkan gerçek şu: Kente verilen her 10 litre suyun 4 litresi kent dışından geliyor. Bunun ne kadar doğru ve sürdürülebilir bir yöntem olduğunu şimdilik değerlendirme dışı bırakıyorum. Buna rağmen İstanbul çok ciddi bir su krizi ile karşı karşıya. 26 Kasım 2020 Perşembe günü ölçümlerine göre İstanbul’daki barajların doluluk oranı %25,67’ye düşmüş durumda. Art arda en sıcak ve kurak ayları, yılları yaşıyoruz. Maalesef, zaman zaman istisnaları yaşanabilecek olsa da bu böyle devam edecek. İklim krizi bağıra çağıra büyüyor, ne var ki kulaklar sağır gözler kör olmuş para hırsı yüzünden.
Ne yapılmalı?
Hep söylediğimi tekrar edeyim; Asıl yapılması gereken bireysel olarak yaşam alışkanlıklarımızı, ulusal olarak kalkınma anlayışımızı kökten değiştirmek. Ancak bu çok uzun vadeli bir hedef. Kısa vadede neler yapılmalı sorusunun yanıtını şöyle toparlayabiliriz:
Öncelikle kentin bütün orman alanlarını gözümüz gibi korumalıyız. Bu alanlarda yapılmış otoyol ve havalimanı dâhil her türlü projenin geri dönüşü mümkün. Zararın neresinden dönülse kârdır denilerek bu projeleri orman dışına taşıyacak adımlara bir an önce başlanmalıdır.
Pek çok açıdan olduğu gibi su açısından da açık intihar anlamına gelen Kanal İstanbul projesinden mutlaka vaz geçilmeli, vaz geçilmesini sağlamak için her türlü demokratik adım atılmalıdır.
Bir zamanlar “Çılgın proje öyle olmaz böyle olur” diye bir yazı yazmıştım. O yazıda İstanbul’un dünyanın en büyük doğa, tarih ve kültür parkı haline özel bir yasayla dönüştürülmesini teklif etmiş ve yapılması gerekenleri tek tek anlatmıştım. O gün yazdıklarımın hâlâ ve büyük bir ciddiyetle arkasındayım.
Ve elbette su tasarrufu. Evde, tarımda, endüstride… Suyun kullanıldığı her alanda çok ciddi su tasarruf önlemleri almalıyız.
Kentin, ülkenin, gezegenin yaşamını diğer her şeyden önemli görüyorsak bunlar olmazsa olmazlarımız. Aksi durumda, sudan nedenlerle önce yaşamın işkenceye dönüşmesi sonra da ölüm kaçınılmaz olacak.
*
[1] Adrese dayalı nüfus kayıt sistemi 2019 yılı sonuçlarına göre İstanbul’un nüfusu yaklaşık 15,5 milyon. Ancak gerçek nüfusun bundan daha yüksek olduğu tahmin ediliyor.
[2 Belgrad Ormanı, 1950 yılında Muhafaza Ormanı ilan edildi.
Çizer Aslı Alpar’ın anneannesi Emine Hanım‘ın yaşamından yola çıkarak hazırladığı Emine Hanım’ın Romanı, Karakarga Yayınları’ndan çıktı. Yazılar, fotoğraflar ve çizimlerin harmanlandığı kitap bize İstanbullu zengin bir ailenin kızı olan Emine Hanım’ın babasından, eşinden ve toplumdan gördüğü cinsiyetçi baskıyı ve hayatı boyunca yaşadığı zorlukları torununun gözünden aktarıyor. Kitabın satırlarında ve Aslı Alpar‘ın içten çizimlerinde, okumasına izin verilmeyen, sevdiği kişiyle evlenmesine karşı çıkılan ve bu nedenle ailesinden şiddet gören, sonrasındaysa bir subayla evlendirilip mutsuz bir hayat süren Emine Hanım’ın gün geçtikçe nasıl içine kapandığını görüyoruz.
Alpar, kitabın girişinde, “Kaybolan, izleri silinen Emine Hanım’ın hayatı değerlidir; tıpkı cinsiyet eşitsizliğinden ötürü değersizleştiren tüm hayatlar gibi” diyor. Biz de 25 Kasım Kadına Yönelik Şiddete Karşı Uluslararası Mücadele Günü vesilesiyle, Aslı Alpar’la hem son kitabını hem de toplumsal cinsiyet eşitsizliğini ve kadınların değersizleştirilmesini konuştuk.
Esin İleri: Emine Hanım’ın Romanı’ndan başlamak isterim. Kitabın önsözünde, bu kişisel hikâyeyi kitaplaştırmanızın nedenini açıklarken, “Kadınların değersizleştirilen hayatlarına inat, Emine Hanım’ın bir romanı olsun dedim” yazıyor ve “cinsiyet eşitsizliğinden ötürü değersizleştirilen tüm hayatların” önemli olduğunu hatırlatıyorsunuz. Değersizleştirme konusunu biraz açabilir miyiz? Ne söylemek istersiniz bu konuda?
Aslı Alpar: Ailede, okulda, çalışma hayatında özetle bu sistemin her biriminde kadınlara öğretilen değersizlik bu bahsettiğim. Sanki herkes bizden, bedenimizden, kendimizden değerlidir. Memelerimiz çıkar kambur durmayı öğretirler, kanamaya başlarız gizlememizi söylerler, cinselliğimiz hakkında konuşmak, düşünmek zaten tabu.
Anneannesiyle büyüyen biri olarak, ben büyürken sadece onun yaşlanmasına tanık olmadım. Yaşlandıkça değersizleştiğine tanık oldum hatta aslında gençken bile hayatından başkaları için hep vazgeçtiğini dinledim ondan. Eşi, sosyal çevresi, ailesi, çocukları, torunları için istediği her şeyi ertelemiş ve istediği hiçbir şeye ulaşamamış bir kadın olduğunu gördüm.
Kitaba başlarken de Emine Hanım’ın yalnız olmadığını biliyordum… Biraz da o sebeple yazmaya başladım.
‘Anlattım, çünkü anlatılması gerekiyordu’
Memlekette “aile sırları” çok yaygın; “ruhsal sorunlar”, kürtaj gibi konular genellikle aile içinde ya da aileye bile aktarılmadan sır gibi saklanır. Sizin için kişisel olarak nasıl bir deneyimdi bu özel hikâyeyi paylaşmak? Bir aile ferdinin “özel hayatını” kitaplaştırmak, okuyucuya açmaya karar verirken çekinceleriniz oldu mu?
Kırılan kolu yen içinden çıkarmak, özel olanın politikliğini işaret etmek istedim. Kürtaj da anneannemin ruh sağlığı sorunları da hatta Sait bile elbette ailede biliniyordu. Ancak konuşulmuyordu, yok gibiydi, çünkü Emine Hanım da yok gibiydi. Anlatmak, onun var olduğunu hatırlatmak istedim.
Diğer yandan halen hayatta olan aile üyeleri nedeniyle çekincelerim oldu. Fotoğraf oynamalarının bir sebebi de bu çekinceler. Artık aramızda olmayan anneannemin hayatını anlatmak konusunda ise cesaretliydim çünkü anlatılması gerekiyordu.
25 Kasım haftasındayız, birçok etkinlik yapıldı, yapılıyor. Kadına Şiddetle Mücadele Günü için Kuşadası Belediyesi, Kuşadası Kent Konseyi Kadın Meclisi ve EŞİK tarafından hazırlanan billboardlarda ise Pınar Gültekin çiziminiz yer aldı. Çizimleriniz son derece politik ve toplumsal, bir o kadar da kişisel ve “sıcak”. Ayrıca, birçok LGBTİ+, kadın ve hayvan hakları hareketlerine çizimlerinizle destek oluyorsunuz. Bu mücadelelerin sizin için anlamı nedir? Bu mücadeleler içinde kendinizi nereye konumluyorsunuz?
Teşekkür ederim sözleriniz, değerlendirmeniz için. Bütün bir mücadeleyi önemsiyorum. Sınıfsız, sınırsız, sömürüsüz ama tüm türler için sömürüsüz bir dünyanın geleceğin dünyası olduğunu biliyorum. Bu mücadelede heyecanımı kaybetmemek için de çabalıyorum.
Sadece lezbiyenler, gey, biseksüel, trans ya da intersekslerin hakkını savunmak ya da sadece maden işçilerinin haklarını savunmak yetmez. Saldırı topyekün mücadele de öyle olmalı diye düşünüyorum. Çizer, işçi, kadın, biseksüel, vegan biri olarak bu mücadelenin tam da içindeyim diye düşünüyorum.
Aslı Alpar.
Toplumsal cinsiyet eşitsizliğini sıklıkla çizimlerinize yansıtıyorsunuz. İstisnalar hariç, genellikle heteroseksüel erkeklerden oluşan çizerler dünyasında var olmanın zorluluklarından biraz bahsedelim mi? Meslek hayatınızda cinsiyet nedeniyle ayrımcılık yaşadınız mı?
Erkek çizerlerin dominasyonu var. Oğuz Aral’ın bıraktığı “usta-çırak” mirasını korumamış ondan sonra gelenler. Amatör günleri Aral’ın kurduğu ilişkiden çok uzak. Yerleşmiş bir komik anlayışı var dergilerde, onun dışındaki çalışmalara sıcak bakmıyorlar. Bunlar da bu dominasyonu korumuş olabilir diye düşünüyorum.
Kadın çizer mi var, derlerdi eskiden, neden dergide kadın çizer yok diye sorulunca. Eh kadın cinsiyetçi komiğin ilah olduğu bir dergiye neden gelsin ki… Mağduru olduğu bir komiği neden üretsin?… “Bizim okurumuz buna gülmez” diye çevrilen kadın çizerler biliyorum, onlardan biriyim. Okur kitlesini, ergen, hetero, cis erkek ilan edip esprileri de böyle yaparsan, tabi benim regl esprime gülünmeyebilir.
Benim okuduğum bir dönemin karikatür yayıncılığının ruh hali buydu. Bugün değişiyor, Bayan Yanı var, Leman da Uykusuz da değişiyor. Sosyal medyada, sokakta, duvarda hayatta mizah daha hızlı ve güzel gelişiyor. Kara mizah diye yutturulmaya çalışılan cinsiyetçi homofobik, transfobik komik yerini gerçek bir mizaha bırakıyor diye düşünüyorum. Çok güleceğiz…
Emine Hanım.
‘Türkiye’deki mizah, cinsiyet eşitsizliği konusunda sınıfta kaldı’
Özellikle mizah dergileri ve karikatürlerdeki eril ve ayrımcı dil çok rahatsız edici bir boyutta. Sosyal medyada tepki çekseler bile özür dilediklerini göremiyoruz. Çizerler ve karikatüristlerin kullandığı bu eril ve cinsiyetçi anlatım konusunda siz ne düşünüyorsunuz?
Özellikle 90’lardan sonra Türkiye karikatür yayımcılığı birçok farklı sebeple birlikte cinsiyetçi, homofobik, transfobik işleri nedeniyle de 70’lerdeki kitlesel okurunu kaybetti diye düşünüyorum. Mizahın egemene karşı, mağdurdan yana komik üretme çabası olduğunu savunuyorum. Antik Yunan’da tanrıların zayıfları ezmek için komiği kullanmasını saymazsak, mizah tarih boyunca güçsüzün yanında durmuş, güçsüzü egemene karşı güçlendirmiş, bu damardan çıkmış. Türkiye’deki karikatür dergi de güncel siyaseti takip etmiş, halktan yana durmuş, iktidarı hicvetmiş ama gelin görün ki cinsiyet meselesine gelince sınıfta kalmış. Toplumsal cinsiyet eşitsizliğini politik bir hadise olarak görmemiş, bu eşitsizlikte eril bir komiği sahiplenmiş, yıllardır tecavüz komiği üreten çizerler var.
“Aman, komik işte, bak, geç” denmez çünkü komik normalleştirir, en büyük üzüntünüze gülmeye başladığınız anda onu kanıksamışsınızdır, hatta mücadele aracıdır. Gezi’de insanların mizaha sarılması, çizerleri gölgede bırakması bundandı, korkuyu yenince gülmeye başlamıştık. Ancak komik egemenin dilini yeniden ürettiğinde mağduru güçlendirmiyor, aksine mağduriyeti sıradanlaştırıyor. Bu sebeple de eleştirmek zorundayız bu işleri. Yerlerine yenilerini koymak zorundayız.
Eleştirdiğimizde sık karşılaştığımız iki cevap var. İlki politik doğrucu olduğumuz ve komiği öldürdüğümüz. Terry Eagleton “Mizah” kitabında diyor ki “Bağırsaklar hakkında anatomik bilgi sahibi olmak, yemeğin tadını çıkarmaya engel değil.”
Bir diğer karşılaştığımız yanıt da “Zaten saldırı altındayız, sırası mı bunları konuşmanın?”. Evet tam da sırası. İfade özgürlüğüne yönelik saldırılar da cinsiyetçi komik de aynı özden besleniyor çünkü…
Nadiren “özür” diliyorlar ancak samimi bir özürden çok “yanlış anlaşıldık” deniliyor. Özür dilemenin anatomisini ve eleştiriyi kabul edebilmeyi her çizer öğrenmeli diye düşünüyorum. Kendime de sürekli hatırlatıyorum.
Anneanneniz Emine Hanım’la ilgili son bir soru sorarak bitirmek isterim. Kitapta vurguladığınız “cinsiyetçi dünya”ya sıkışıp kalan anneanneniz, eşinden kürtaj izni alamama endişesiyle üç kez kendi kendine düşük yapıyor. Bugün hâlâ her kadının kürtaj hakkını kullanabilmesi için mücadele ediyoruz. Eleştirdiğiniz “cinsiyetçi dünya”ya karşı sizin hayalinizdeki dünya nasıl, biraz anlatır mısınız?
Emine Hanım’lar istedikleri kişiye, cinsiyete, bedene âşık olsunlar. Aşk yaşasınlar, sevişsinler, orgazm olsunlar, bir işe girip çalışabilsinler, bedenlerine dair tek hak kendilerinin olsun, sağlık da dahil tüm temel haklarına erişebilsinler.
İçinde yaşadığımız kentler, dünyanın yarısından fazlasının içinde yaşadığı kentler nasıl bir oluşum? Bu oluşumun evrimi, nasıl bir nitelik ve ivme gösteriyor?
Galiba, “kent demek insanlık durumu veya insanlıkla/ uygarlıkla ilgili bildiğimiz her şey demek” diyebiliriz. Gerçi böyle söylendiğinde doğa, kırsal alanlar ve bütün doğal veriler/ doğal yaşam, okyanuslar, ormanlar ve gökyüzü/ uzay vb. ihmal edilmiş gibi duruyor, ama kentin/ kent toplumlarının yaşamı, kentin dışındaki her şeyi öylesine belirleyebilecek bir duruma geldi ki yeryüzündeki yaşamın en stratejik mekanın kentsel mekan (ve burada üretilen nesneler- kültür/düşünce dahil her şey) olduğunu düşünebiliriz.
Tüm insanlıkla ve insanlık tarihiyle, uygarlıkla özdeş olduğunu düşünebileceğimiz kent, elbette kendisine özgü bir olgusallığa sahip. Kentin ne olduğunu anlamak belki de dünyanın en karmaşık konularından biri. Öylesine karmaşık, çok katmanlı, neredeyse düşünebileceğimiz bütün bilimsel disiplinlerle ilgili. O alanlardaki gelişmelerden etkilenen, teknolojideki her değişimin/ bir çığ hızıyla yenilenen teknik buluşların, yeniden kurduğu ve biçimlendirildiği bir olgu. Kent denilen bu bütünlük için (eğer bir bütünlük düşünebilirsek) doğru ve geçerli bir bilme durumunun gerçekten çok zor olduğu bir çalışma alanı diyebiliriz.
‘Bir habitat olarak’ kent
Bir “habitat” olarak kent bakımından bilmemiz gereken konuları ayrıntılandırmadan, çok genel başlıklarla düşünecek olursak, ana bilgi koridorlarını belki şöyle sınıflandırabiliriz: Mekan bilgileri (coğrafya/ yer/ yer biçimleri, iklim/meteoroloji, jeoloji, topografya vb.den başlayarak mimari ölçekteki mekana kadar bilgiler), insan bilgileri (demografiden başlayarak sosyoloji/ antropoloji/ etnisiteden, ekonomiye, politikaya kadar), kültür/uygarlık bilgileri (kentin tarihi, kimliğinden başlayarak geleneksel zanaatlara ve mimarlık dahil sanatlara kadar), ekoloji bilgileri (toprağın ve floranın, faunanın ve bunlardaki bozulmaların/ kirlenmelerin vb. bilgisi) ve belki ayrıca saymayı gerektirmeyecek düzeyde kentsel altyapı (mühendislik yapıları) bilgisi, kentsel yönetim (ve demokratik mekanizmalar) vb. bilgileri… Bu liste uzatılabilir ve ayrıntılandırılabilir.
Biraz abartılı olmayı göze alırsak, kentler hakkındaki bilgiyi akışkan bir dalganın hareketi gibi düşünebiliriz. Hem sürekli olarak yönü hızı ve yoğunluğu farklı ve akış halinde olan birçok öge var hem de her an, akma anında nitelikler az ya da çok değişiyor ve akarken olgu başkalaşıyor… Çoğu kez bir lav gibi çok yakınına yaklaşamadan anlamaya çalıştığımız, oldukça kıvamlı bir akış hali… Sürekli deviniyor ve çoğu kez de (özelikle sanayi devriminden sonra) çevresini yakarak ve yıkarak ilerliyor. Sürekli olarak değişen ve başkalaşan, akıp-gitmekte olan bir olguyu bilmek ve anlamak gerçekten her gün Sisyphos’taki kaya ile uğraşmaya benziyor.
Kent ile ilgili bütün bu korkutucu eğretilemeleri neden yapıyoruz? Geçen hafta başladığımız, “kentler planlanabilir mi, eğer planlanırsa nasıl planlanabilir ya da daha doğrusu planlanmalı?” sorusunu yanıtlamak, zihnimizi hazırlayabilmek/ kurabilmek için. Kentleri planlayabilmek için kentleri/ her bir kentin ne olduğunu bilmek gerekir. Ama soru şu: Bilebilir miyiz?
Yanıtı sanırım “hiçbir zaman, tam olarak ve güncel olarak bilemeyiz” olmalı. Bununla birlikte, “tam” ve “güncel” koşullarını biraz gevşetebilirsek, bilinilirliğin eşiğinden girmeye de başlayabiliriz. Kent hakkında genel ve temel nitelikleri, sayısal ve niteliksel olarak bilebiliriz. Ayrıca bunların devinimleri, değişim yön ve hızları (ya bu bakımdan eğilimleri) hakkında da yine doğruya oldukça yakın olmasına çaba gösterilen göstergeleri elde edebiliriz.
Veri toplama
Sonsuz bir tartışmayı bir tek paragrafta özetlemeye çalışırsak, kenti (eğer bilimsel bir güvenilirlikle) bilmek istiyorsak, kenti oluşturan veya etkileyen bütün ögeler/ olgular/ değişkenler hakkında veri toplamamız gerekir. Bazı konularda veri toplamak, göreli kolay ve güvenlidir; bazı konuların verisine ulaşmak ise güç ve erişilse de güvenilmez olabilir. Ama bu sorun değil. Bu konuyu gerçekten anlayabilmek için veriyi hangi ayrıntı düzeyinde toplamalıyım? Ayrıntı düzeyi/ ölçeği, bütün ögeler için karşılaştırmaya elverişli olmalı mı? Bu, her defasında değişen yanıt gerektirebilecek bir sorudur. Bu soruyu da yanıtladığımızı düşünelim ve böylece kenti kuran ögelerden bir tanesi üzerinde “veri toplama” işini, olması gereken özelliklerde elde ettiğimizi düşünelim.
Kenti anlamak için asıl sorun, her öge ile ilgili bilgiyi, ögeler kentte birbirleriyle nasıl bir ilişki içindeyse (bir nedensellik bağı olduğuna/ olmadığına göre) analizimizde de o türde ilişkilendirilerek topluca çözümlenmeye ve yorumlanmaya hazır bir duruma getirmekte olacaktır. Kente ait bütün ögelerin verilerini, tek tek ve birbirleriyle olan ilişkileri/ etkileşimi içinde çözümlememiz gerekir. Kolayca tahmin edilebileceği gibi bu hem çok büyük hem de çok zor bir iştir ve sonuç olarak her aşamada çözümlemeye giren verileri birlikte kullanmaya başladığımızda güvenilebilirlik düzeylerinde azalma olabilir.
Ama sorun elbette bu da değil. Kentten topladığımız verilerin çok büyük bir bölümü, daha bilgilerin analizine başlayamadan değişmiş olabilirler. Zaten yukarıdaki yakıcı akışkanlık benzetmesi/ eğretilemesi verideki bu hızlı değişim ve güvenilebilirlik düzeyindeki azalma, nedeniyle yapılmıştı.
Bütün bu paragraflar sizi sıkıyor veya ilginizi soğutuyor mu bilmiyorum, ama şunu anlatmak istiyorum: Bir kentin sorunlarına/ içinde bulunduğu duruma bakmak istiyorsunuz. Bu durumu doğruya oldukça yakın bir düzeyde anlayarak geleceğe yönelik çözüm önermeleri oluşturacaksınız, ama coğrafya üzerindeki bu araştırma nesnesi “cıva” gibi kayıyor ve üstelik “cıva” olarak kalmıyor, bazen katılaşıyor bazen uçuşuyor.
Bilebilme mekanizmaları
Bu durumda nasıl davranmak gerekir? Bilinebileceği bilmek ve bu bilgiyi sürekli yenileyebilecek/ tazeleyecek bir veri toplama sistematiği oluşturmak gerekir. Bu olabilir. Zaten dünyanın bütün metropolleri böylesi işleri yapan bürolar oluşturmuş durumdalar. Dahası, bu verileri etkileyebilecek ama önceden kestirilmesi güç durumlar için de (bunların en kolayı ve öngörülmesi olası olanları: afetler/ deprem, fırtınalar ve yağışlar, atmosferik veya sulardaki kirlenmeler, hatta iklim değişikliğinin etkileri vb.) hazırlık yapılabilir.
Bu sistemin güvenilir bir biçimde kurulduğunu ve oldukça iyi işlediğini, sürekli denetimlerle sistemin kendini iyileştirdiğini kabul edelim. Yani, güvenilir veri toplayabiliyoruz, bunları sürekli olarak yeniliyoruz ve bilinemez ama olma olasılığı hakkında bir bilgimiz olan ögelerin etkilerini (deprem sel vb.) de hesaplıyoruz ve bütün verileri bir araya getirerek, kendi etkileşim modülasyonlarına uygun bir biçimde analiz ediyoruz ve bu analizlerin sonuçlarına veya bu sonuçlardan çıkardığımız yorumlara göre kenti biliyoruz.
İnandınız mı? İnanmanız gerekir. Çünkü bilimsel bir yöntemle kenti bilebilmek için böyle davranmamız gerekir ve bu biçimde davranabilecek donanıma da sahibiz. Ancak, tam bu noktada bir-kaç olguya daha dikkat çekmek gerekir: Yukarıdaki varsayımsal işleyiş, sadece teknik insanların bulunduğu bir dünyada geçiyormuş gibi sunuldu. Oysa bu dünyada politika ve politikacılar, politikacıları zorlayan sermaye hareketleri de var. Ayrıca politikacıların gerçek olması, yukarıdaki mekanizmanın var edilebilmesi ve işleyişi, eğer güvenilir bir biçimde işleyebiliyorsa bile ortaya çıkan bilginin kullanılması bakımlarından işlevsel…
Kent plancılarının rolü
Ancak bu aşamada en azından iki faktöre daha bakmak zorundayız: Bu sistemin içindeki “teknik” elemanlar kim/ nedir ve (politikacıları bir yana bıraktığımızı varsaysak bile) “politika” nedir?
Teknik insanlar, kentle ilgili her bilgi alanının uzmanları olsun. Bütün bu bilgileri bir araya getirecek ve analiz edecek, analizin sonuçlarının kent için ne anlama geldiğini yorumlayacak (yani sentezi yapacak) insan da “kent plancısı” olsun. Haksızlık etmemek için hemen şunu da söylemek gerekir ki yaklaşık 1970’lere veya biraz daha sonrasına kadar bu analizi ve yorumu yapabilen tek öge vardı.“Big data” dememiz gereken bu süreci ele almak/ elleçlemek ve bilimsel bir disiplin içinde ilerletmekle görevli olan, kent plancısının beyni (zihinsel kapasitesi) idi. Şimdi giderek gelişmekte ve etki yarıçapı genişlemekte olan bilgisayar teknikleri/ ileri teknoloji, yaygın olarak kullanılıyor. (Bunun da olumlu ve olumsuz yanları ayrıca tartışılmaya değer.)
Veri elleçlemek için dijitalizasyonun sağladığı/ sağlayabileceği sonsuz olanağa rağmen anlamak, sonuçlar çıkartmak, yorumlamak ve bu bilgiyle yorumun geleceğe doğru projeksiyonunu yapmaktaki sorumluluk, kent plancısında veya kent plancıları/ plancılar kümesinde… Plancılardan beklediğimiz görevin (“politikacılar, bu kümenin neresinde?” sorusunu bir yana bıraksak bile) sorunsuz/sorunları öngören ve çözen ve aksamadan işleyen bir kentsel sistemi sürdürülebilir, ekolojik, barışçıl ve “müreffeh, kimlikli ve kültürel nitelikleri olan bir kent sağlamak olduğunu unutmayalım.
Geldiğimiz yer şurası: Kent, çok büyük ve karmaşık ve devingen bir olgu. Kentin geleceğini öngörmek görevini bir uzmandan (kent plancısından) ya da bir uzmanlar kümesinden bekliyoruz. Ancak bu, başarı için ortam elverişli, donanımlar tam olsa bile nerdeyse başarılamayacak kadar büyük ve zor/zorlu bir iş…
Şimdi yeniden başa dönelim ve ilk soruyu yeniden soralım: Böyle bir olguyu, kenti, katılımcı bir yaklaşımla ve demokratik olarak geleceğe hazırlayabilir miyiz? Planlayabilir miyiz?
Eğer yanıtımız evetse, nasıl?
Ve yanıtlamadığımız “politika” ögesi nasıl işliyor?
Merhaba Yeşil Gazete! Bu ilk yazıda Türkiye televizyon yapımlarıyla ilgili kafa yorduğum ve içimde tuttuğum fikirleri birbiriyle çarpıştırırken buldum kendimi. Ve şu soruyla başlamış oldum: Tam da ucu bucağı görünmez bir şekilde eve kapanmaya alışır hale gelmiş ve hem televizyon hem de dijital kanallardaki dizileri bölüm bölüm, sezon sezon tüketirken yerli dizilerde son yıllarda neler oluyor? Bir Başkadır’ın bu kadar konuşulması Bir Başkadır’ın ötesinde aslında neyi işaret ediyor?
Televizyon ekranlarında her hafta izlediğimiz bol müzikli, aşırı dramatik ve ağır çekimli dizilerden sonra dijital kanallardaki yapımlar öncelikle süresi, şükür kavuşturana sevişme ve öpüşme sahneleriyle içimize su serpmedi mi? Benim serpti! Sürekli birbirlerine isimlerini söyleyip sonra sessizlikle kala kalan (- Bak! Murat… Bakışma, sessizlik, gözlerden alev fışkırma mimikleri – Bak! Yağmur… Bakışma, sessizlik, mimikler ??), koldan sıkıca tutulup kendine çekilen ve burun buruna gelen, asla hislerini açıklıkla dile getirmeyen, sürekli birbirlerini yanlış anlayan fevri çiftlerden sonra, Netflix Türkiye’ye de, Muhafız’da örneğin yataklarca, arabalarca sevişen bedenler dijital de olsa bizim ekranlarımızda da bunlar olabiliyor ve bizler de yetişkin izleyicileriz hissi yaratmadı mı?
Bunun heyecanıyla belki Muhafız ve Atiye’nin ilk sezonlarını devirdik, ama sonra Muhafız’da bir türlü akıllanmayan, olgunlaşmak bilmeyen, bu uğurda nerdeyse katliam derecesinde kayıplara neden olan, İstanbul’un kaderinin en son emanet edilebileceği Hakan Muhafız, mitik karakter yaratmada kat etmemiz gereken yolları, yine de oyuncuların göz dolduran, kadraj dolduran performanslarını işaret etti bana kalırsa. Bu tür yapımlara yılmadan devam edilmeliydi, çünkü hem mekan ve coğrafya, hem de dolaşıma sokulduğu kadarıyla Türkiye tarihi Türkiyeli ve uluslararası izleyici için ilginç ve elverişliydi ve devam edildi de.
‘Tarihi mekanlarla zaman ötesi ilişkiler’
Atiye örneğin fantastik, tarihi kurmaca ve bilim kurgu türleri arasında gidip gelen, İstanbul’da başlayıp Göbekli Tepe’ye, oradan Urfa’ya, hatta son sezonda Kapadokya’ya kadar uzanan bir yoğun mekan kullanımıyla, bu turistik ve göz dolduran destinasyonları ve onların tarihini cömertçe hatta hoyratça kullanıyor.
Ancak Türk ve Osmanlı tarihine kısmen yabancı olan bu mekanlar genelde kendine bu tür fantastik kurmacalarda yer bulabiliyor. Taa 1970’lerden beri, Turist Ömer Uzayda’nın Efes Antik kentinde, Dünyayı Kurtaran Adam’ın Kapadokya’da ve simdi Atiye’nin Göbekli Tepe’de çekilmiş olması, resmi anlatının dışında kalan tarihi mekanlarla kurduğumuz fantastik ve zaman ötesi ilişkileri düşündürüyor…
Bir yandan da bastırılmış, toprağın altında, bilinç altında kalmış, kişisel ve kültürel tarihe işaret ediyor ve bu açılardan enteresan. Ancak sanki tam olarak anlamadığı bir görevi kendine amaç edinmiş, nedense bunu bir sersemlikle yerine getiren, hatta bazen savrulan bir karakter Atiye. Olayların neden sonuç ilişkisi gevşek “belki de zaman ve mekan lineer değildir“ naifliğinde, olup bitenlere ciddiyetle yaklaşmamızı engelleyen bir hafifliği var.
Sonra karşımıza, “total”e hitap eden Aşk 101 geldi. O da apayrı bir örnekti. Çoğu açıdan geçmiş zamanın günümüze taş çıkardığı bir temsille (burada kinaye yok yanlış anlaşılmasın) İstanbul’u ve yemek kültürünü, yani börekleri, kokoreci, midye dolmaları gördükçe online sipariş vere vere izledim ben diziyi. Okul ve sınıf etrafında gelişen her hikaye gibi öğrencilerin ve öğretmenlerin çeşitliliği şehri ve içindeki çatışmaları güzel açıyordu ama öğretmen Burcu taşra kurnazı, seksist ve alık nişanlısına sırf aile ve toplum baskısı nedeniyle kapıldığını karizmatik basketbol hocasını arzuladığında fark ederken, ekranlara pelesenk olmuş kent ve taşra hiyerarşisi pekiştiriliyordu.
En sonunda Bir Başkadır geldi. Üstüne çok yazıldı ve konuşuldu, evet! Ama sanki bu kadar yazılıyor ve tartışılıyor olması, bizim çabuk tüketen ve yenisine geçen düşünme ve tartışma pratiklerimize ters düştüğünden, “son zamanlarda çok tartışıldı, çok izlendi ama…” ibaresi iliştirilerek üstüne konuşulmaya devam edildi. Belki de bu diziyi o kadar çabuk halledemedik, o kadar çabuk üstesinden gelemedik. Hatta politik gündemin tartışıldığı yine dijital ortamlarda Bir Başkadır’ın bu kadar tartışılıyor olmasına üstten bakıldı, o sadece bir diziydi, daha önemli gündemler vardı Türkiye‘de.
Peki Bir Başkadır’ın alevlendirdiği ve kolay kolay sönümlenemeyen şey neydi? Artık söyleyecek yeni pek bir şey yok ama bu kadar tartışılır olmasının bana kalırsa nedeni Yeşilçam soundtrack’leri ve (zaman zaman) kadrajlarıyla naifleştirilmiş bir sosyal gerçeklikle, farklı sınıflardan, kimliklerden, yaş gruplarından, eğitim düzeylerinden, cinsel yönelimlerden, politik duruşlardan gelen karakterleri bir araya getirmesinde, onları karşılaştırmasında ve bu karşılaşmaların, zaman zaman sert ve zorlayıcı olsa da, yine de korktuğumuz kadar katastrofik sonuçlara neden olmayacağı, aksine sağaltıcı ve böylece rahatlatıcı bir etkisi olabileceğini ortaya koymasında buluyorum. Ve Kürt karakterlerin temsilindeki asimetri ve tek boyutluluğa kesinlikle katılıyorum. Bunlar Netflix yapımlarıydı, Blu tv gibi yerel dijital kanallarda işler daha farklı. O da bir sonraki yazıda…
Pandemiyle beraber hayatımızda var olan bazı anlamsız eşyaların nasıl da tüm yaşamımıza dâhil olabileceğini daha iyi anlıyor gibiyiz. Bu anlamsızlıklardan biri de tek kullanımlık bardaklar. Neredeyse tüm ofislerde olan bu bardaklar artık, tüm restoran kafe bar ve diğer işletmelerde de mevcut. Hatta bazı işletmeler bu bardakları kullanmayı zorunlu kılıyor. Henüz evinde bu bardakları kullananları duymadım ama ona da başlanırsa hiç şaşırmam.
Önceleri büyük kahve zincirlerinin simgesi haline gelen kağıt görünümlü plastik bardaklar bu aralar biraz daha fazla gündemde. Sadece pandemiden kaynaklı kullanım artışından dolayı değil aynı zamanda yarattığı tehditlerle de gündem. Geçtiğimiz haftalarda bir haber ajansına bu konuda bir demeç vermiş ve bu duruma dikkat çekmiştim. Çok olumlu tepkiler aldığımı ve insanların ekserisinin de karton görünümlü plastik bardakların plastik içerdiğinden haberdar olmadığını gördüm.
Olumsuz birkaç tepki de almadım değil. Bunlar beklenildiği gibi üreticilerden geldi. İki ayrı kağıt görünümlü bardak üreticisi, açıklamalarıma neyi dayanak göstereceğimi merak etmiş, biri mahkemeye vermekle tehdit etmiş, bir diğeri de aklınca küçümseyici ve itham edici bir üslupla bir şeyler yazmıştı. Her iki üreticiye de kaynak olan çalışmayı gönderdim. Ancak herhangi bir geri dönüş aldığımı söyleyemem. Kim bilir, tartışmayı belki başka mecralara taşıma niyetindeler. Bunu zaman gösterecek elbette.
Öncelikle benim de kaynak olarak kullandığım çalışmadan özetle bahsetmekte yarar var. Çünkü bu bardaklar hiç de öyle pazarlandıkları kadar masum değiller. Ancak bundan da önce bu bardakları biraz açmamız lazım.
Günümüzde yaygın olarak kullanılan kâğıt görünümlü plastik bardakların çoğunluğu, iç yüzeyi düşük yoğunluklu polietilen plastikle kaplı birkaç kat kağıt ve farklı malzemelerin bir araya getirilmesiyle üretilmektedir. İç yüzeydeki plastik kaplama filmi de çoğunlukla başka bir kimyasalla kaplanmakta, böylelikle de sıcak suya olan dayanıklılık artırılmaktadır. Bunun yanında birçok başka kimyasal da bu bardakların yapımı esnasında farklı amaçlarla kullanılabilmektedir.
Sıcak suda çözünen mikroplastik,florür, klorür,sülfat…
İşte bahsettiğimiz çalışma da bu kimyasallar ve plastiklerden sıcak suya transfer olmasını araştırmış. Araştırmada, bu bardaklar sıcak suya (85–90 °C) maruz bırakılmış ve bunun sonucunda bu bardakların iç yüzeyindeki filmlerin parçalanması ve bozulması nedeniyle kağıt bardakların içerdiği suya mikroplastik, florür, klorür, sülfat ve nitrat gibi iyonların salındığı tespit edilmiş. Sıvıya sızan mikroplastik parçacıkların miktarı ise 100 ml sıcak suya 15 dk maruz kalınması sonucunda yaklaşık 25000 adet olarak tespit edilmiş. Bu, oldukça yüksek bir miktar.
Kimi yerlerde bu bardaklar içerisinde her gün en az beş sıcak içecek içen insanlar olduğunu çalıştığım yerden biliyorum. Bu durum, tüketiciler için sağlık açısından, üreticiler için ise yaptıkları manipülasyonun çökecek olması bakımından kötü haber. Nitekim bu konuda yapılan haberlere bu denli ofansif yaklaşımları da bu nedenden kaynaklanıyor. Çünkü daha ne ürettiklerinin bile farkında değiller. Belki de öyleymiş gibi yapmak işlerine geliyor. Aksi durumda karton olmadığı aşikar olan bir ürünü karton diye pazarlamazlardı herhalde.
Tüm üretim sektörlerinde olduğu gibi bardak üretim sektöründe de denetimsizlik ve başına buyrukluk hakim gibi görünüyor. Bu da üretilen bardaklardan kaynaklanan riskin ilgili çalışmada tespit edilenden daha büyük olabileceğini akla getiriyor. Bu anlamda alınması gereken en acil ve etkili önlem bu bardakların ve benzeri tek kullanımlık tüm plastiklerin üretiminin yasaklanmasıdır. İstihdam ve döviz getiriyoruz algısı ile her türlü manipülasyonu kendilerine hak gören tek kullanımlık sektörünün acil olarak sıkı denetime tabi tutulması hem halk sağlığı hem de çevre sağlığı açısından elzemdir.
Daha bir yıl bile olmadan insanlar pandemi sürecinde eve kapanmaktan, sıkıldı, depresyona girdi, isyan etti, bunaldı hatta bazı Avrupa ülkelerinde sokaklara döküldü.
Bir de hayatımız boyunca kapalı bir ortamda, hiç dışarı çıkma olasılığınız olmadan yaşadığınızı düşünün. Hatta dünyadaki ekosistemi -olasılık dışı ama- taklit ederek milyonlarca kilometre kare bir alana yayılan, sadece kapalı mekanlardan oluşan bir yeni dünyada yaşadığınızı düşünün.
Düşünmek bile istemeyeceksiniz tabii ki, ama düşünmeliyiz! Çünkü bunun küçük bir uygulaması yapıldı ve ne kadar olanaksız olduğu görüldü.
Başka bir dünya mümkün mü?
Okul bilgilerimizden hatırladığımız bir biyosfer var: Dünyadaki canlıların yaşadığı, enerji ve besin alışverişinin sürekli yapıldığı, 16-20 km kalınlığında bir “canlı yüzey”. Kısaca nefes alıp yaşayabileceğimiz tek dünya.
Bazı bilim insanları bir gün -ki çok uzakta görünmüyor- dünyamızı yaşanamayacak hale getirirsek, acaba yeni bir biyosfer mümkün olur mu diye yola çıkmışlardı. Az gittiler, uz gittiler, dere tepe düz gittiler ama bir de baktılar ki bir arpa boyu yol alamamışlar.
Tabi ki bu bir masal değil. Gerçek öykü, 1990’ların başında Amerika’nın Arizona Eyaleti’nde, dünyamızın ekosistemininin işleyişini kopyalayarak, bu işleyişi anlamak ve tabii gerektiğinde insanların başka bir gezegende yaşayabilmeleri için istasyonların kurulmasına model olacak bir proje olarak başlatıldı.
Biyosfer-2 adı verilen bu proje yaklaşık 12 bin metrekarelik bir alanda cam ve çelik kullanılarak inşa edilen, sera gibi görünen binalardan oluşuyordu ve dışardan sadece güneş ışığının girmesine izin verilmişti. Yani dünyamızdaki ekosistemden tamamen izole edilmişti. İçeride ise tropik yağmur ormanlarından bataklıklara, çölden savana uzanan biyom türleri oluşturuldu.
Bu yapay ekosistemde yağmur yağdırılmasından, besin maddelerinin üretilmesine kadar her şey planlanmıştı. Birçok hayvan ve bitki türlerinin yanısıra 25 omurgalı hayvan türü bile vardı. Sekiz gönüllü bilim insanı burada iki yıl boyunca kaldılar ve çalıştılar.
Sistem sadece iki yıl dayandı yani kendisine yeterli oldu. Bu sürenin sonunda havanın kalitesi de bozulmuştu. Atmosferdeki bileşenler sağlığı tehdit etmeye başladı. Böcek çeşitliliği bozulduğu için sadece karınca ve hamam böceklerinin sayısında patlama olduğu ise bir iddia olarak kayıtlara geçti. Göletleri yosunlar kapladı, temiz su sağlayan sistem kirlendi. Bitkilerin tozlaşmasını sağlayan böcekler öldüğü için tarla bitkileri yok oldu. 25 omurgalı hayvandan geriye altısı kaldı. Bütün tesisi çekirgeler bastı…
Biyosfer -2, küresel ekoloji için dünyanın ilk deneysel laboratuvarı oldu. Bunu iki yıl boyunca deneyimleyen bilim insanlarından Sir Ghillen Prance, tesisin yağmur ormanı alanını tasarlayarak, yağmur ormanlarının çeşitliliğini korumada önemli olacak stratejileri test etti. Bilim insanları mürettebatının bir üyesi olan Dr Mark Nelson, “Biyosfer 2, Dünya’nın biyosferiyle (Biyosfer 1) ilişkimizi iyileştirmek için önemli dersler verdi” demişti. Bu iki bilim insanı üyesi oldukları , 1973 de kurulan Instute of Ecotechnics‘de 2018 Eylül’ünde yayımladıkları bir seminer konuşmasında yer alan bu cümlesine ek olarak, alınan dersleri şöyle sıralıyorlardı:
“Teknosfer, yaşamı ona zarar vermeden desteklemek için tasarlanabilir; atmosferik görevliler olarak insanlar için yeni roller, atık suyu geri dönüştürmek ve havayı temizlemek için yenilikçi biyo-teknolojiler; kimyasalların kullanılmadığı yüksek verimli rejeneratif tarım, dünya rekorları kırardı; biyoçeşitliliği korumak için müdahale eden temel yırtıcılar olarak insanlar; biyosfere olan ortak bağımlılık, grup gerilimlerini ve alt grupları geçersiz kılar. Deneyin sürprizleri, biyosferler hakkında ne kadar çok şey bilmediğimizin altını çizdi. Biyosfer 2, insanların gezegensel biyosferimizle yeniden bağlantı kurma ve yeni bir ilişki kurma arzusundan yararlanarak dünyanın hayal gücünü yakaladı.”
Gezegenimizin öyküleri sadece insana değil, bütün canlılara dair
Sözün özü, başka bir dünya yok!. Yeryüzünün yaşanılır kılınması için yapılacak hem bireysel, kurumsal ve hem de bilimsel tüm çalışmalar, başka bir gezegene gitmek ve oralarda yaşam belirtileri bulmak için çabalamaktan çok daha kolay ve “yapılabilir”.
Evet dünyamız bir kriz yaşıyor ama bu krizi nasıl atlatacağımız konusunda elimizde inanılmaz veriler , deneyler, çözüm önerileri ve uygulamalar var. İki kelime: Korumak ve geliştirmek.
Doğru çözümlere ulaşmamamız içinse anahtar cümleler şöyle:
Yağmur ormanlarını, sulak alanları, biyoçeşitliliğimizi korumak ve geliştirmek
Toksik kimyasalları hem topraktan hem de evlerimizden yok etmek
Tarım anlayışımızı yeniden yapılandırarak agroekolojik tarımı bir devlet projesi yapmak.
Yani “doğaya karşı şiddet’in savunucusu olmamak. Sessiz kalmakla, şiddet uygulayıcısı olmak arasında hiçbir fark yok.
“Olanca kötülüğün, karanlığın içinde her şeye rağmen ışık vardır ve ışığa zaten en çok ‘karanlık zamanlar’da ihtiyaç duyarız. Her doğum bir mucize, her insan yeni bir başlangıçtır ve insanlar bir araya gelip ortak eylemde bulunabildikleri sürece umut da vardır. Dünya sevgisini mümkün kılan, içinde yaşadığımız dünya için sorumluluk alıp ortak eylemde bulunma yetimizdir.” (Hannah Arendt)
Yükseklik korkusu doğuştan gelen, yani içgüdüsel bir korkudur sonradan öğrenilmez; aynı şekilde yüksek ses karşısında duyduğumuz irkilme duygusu da öyle. Ancak sonradan öğrendiğimiz korkular vardır. Örneğin elimizi sobada ya da ocakta yakana kadar ateşin gerektiğinde korkulacak bir şey olabileceğini bilmeyiz ya da alıştığımız çevreden bir şekilde sökülüp atıldıktan sonra yeni girdiğimiz çevrenin bizde uyandırdığı korkuyu yaşamadan bilemeyiz.
Taze Kitap’tan çıkan Francesca Sanna’nın yazdığı Arkadaşım Korku, başka bir ülkeye gelmek zorunda bırakılan küçük kız üzerine kaleme alınmış. Bilmediği bir ülkenin, bilmediği bir şehrinde, yeni öğrendiği bir dille okula başlayan küçük kız, şehrin çocukları yerine eski dostu korkusunu arkadaş olarak tercih eder.
Geçmişte arkadaşı korkuyla bir sürü yeni şey keşfetmiş, korku onu bir çok tehlikeden korumuş, birbirlerini hiç yalnız bırakmamışlardır fakat ‘bu yeni ülkeye geldikten sonra küçük arkadaşı korku hiç de küçük değildir.’ Arkadaş dediğinle birlikte oynar, birlikte gezer en önemlisi birlikte büyürsün. O büyüdükçe sen yanında küçücük kalmaz daha da önemlisi onun ağırlığı altında ezilmezsin ama bu arkadaş bilindiği üzere sıra dışı. Elbette ki teamüllerin dışında davranacak bir yerde dostken başka bir yerde ayağını kaydırmak için çelme takacak.
Korkuyu büyütmek de küçültmek de elinizde
Öyle de yapar; küçük kızın arkadaşı korku kızı arkadaştan edinmekten, çevreyi tanımaktan geri çektikçe küçük kız yalnızlaşır. Korku geceleri öyle homur homur gürültü çıkarır ki küçük kız uyuyamaz, korku okula gitmek istemez, yeni insanlar tanımak istemez, çevreyi keşfetmek istemez, küçük kıza kimsenin kendisini sevmediği için yalnız olduğunu söyler. Ta ki bir gün okuldaki bir çocuk küçük kıza ‘sana bir şey göstermek istiyorum’ diyene kadar.
Çocuk edebiyatında bazı duygu ve durumları çocuğun anlam evrenine göre ve onu korkutmadan anlatmak hünerli yazarların kotarabildiği bir şeydir. Arkadaşım Korku kitabında Francesca Sanna da korkunun olumlu ve olumsuz taraflarını bir arkadaşlık üzerinden tarifler. Korku ve kaygıdan gece uyuyamayan çocuğun durumunu arkadaşının gece uykusunda çok ses çıkardığı için uyuyamadığı şeklinde yumuşatarak hikayeler. Kitapta küçük kızın bir adının olmaması da aslında korku gibi küçük bir arkadaşa hepimizin sahip olduğunu imler. Bu arkadaşı besleyip beslememek de elinde esir olup olmamak okurlara bırakılmıştır. Küçük kız korkuyla birlikte yeni yeni şeyler keşfettiği gibi korkuyu tekrar eski küçük haline getirirken de yeni yeni keşifler yapar.
Çizgilere gelince, kızın koyu renk saçları nereden kaçarak bu ülkeye geldiğini düşündürür. Korku ise sevimli beyaz bir balon gibidir gün geçtikçe şişer de şişer. Akıllardan balon kocaman olduğunda bir iğne saplamak geçerse de küçük kız balonun yavaş yavaş havasını indirmeyi tercih eder. Herkesin küçük bir balonu vardır zira.
Francesca Sanna.
Hikayede ve resimlerde korkunun korkunç bir şey gibi çizilmemesi ve yazılmaması, okurda onunla baş edilebileceği duygusunu uyandırır. Bir çok duygu gibi korkuda dozunda olduğunda yararlı, kontrolden çıktığında zarar verebilen bir şeydir.
Zeynep Sevde‘nin Türkçeye çevirdiği kitap içine girdiği toplumun kişiyi ötekileştirmesinin yanında bu ötekileştirmenin küçük bir çocuğun içsel dünyasındaki karşılığını mercek altına alır. Korkunun karşısına dostluğu koyarak, korkudan korkmamanın en iyi yolunun onunla arkadaş olmaktan geçtiğinin altını çizer.