Hafta SonuKöşe YazılarıManşetYazarlar

Döngüsel ekonomi

1972 yılında yayımlanan “Büyümenin Sınırları”, muhtemelen ekonomik büyümenin sonsuza kadar devam edemeyeceğini ortaya koyan ilk eser değildi ama bugünkü döngüsel ekonomiye geçiş tartışmasını başlatan çalışma olarak temel alınabilir.

Dünya’nın kaynakları kısıtlıdır. Bu kısıtlılığın önemli bir bölümü maddesel yoksunluktan değil, o maddelerin ayrıştırılmasının yaratacağı ekonomik yüktendir. Yani gezegendeki tüm kobaltı kullanıp bitirmemiz söz konusu olamaz, ancak “kobalt madeni” dediğimiz bölge, kobaltın diğer elementler yanında yoğunluğunun çok daha fazla olduğu ve dolayısıyla diğer elementlerden ayrıştırma maliyetinin de en düşük olduğu yerdir. Bu tür maden yataklarını tüketmemiz artık çok yakın. Bu madenlerin önemli bir kısmının ne işe yaradığını bile çoğumuz bilmiyoruz ancak günlük hayatımızda rahatça kullandığımız çoğu ürünün fiyatı birden artmaya başlayınca fark edeceğiz bu elementlerin tükenmeye yüz tuttuğunu. Bu nedenle de çevremizdeki çoğu kaynak tükenmeye yaklaşıp fiyatları erişilemez noktaya gelmeden iş yapma şeklimizi değiştirmek zorundayız.

Doğrusal ekonomi ve geri dönüşüm

Bunu çoğunuz duymuşsunuzdur ama bugünkü ekonominin işleyişi doğrusaldır. Yani ham maddeyi doğadan alıp işleyerek ürün haline getirir, kullanır ve çöpe atarız. Bir yandan doğadan alabileceğimiz ham madde azaldığından ve/veya pahalılaştığından, öte yandan da çöpümüzü atacağımız yer kalmadığından bu doğrusal işleyişin sonuna bir ekleme yapmaya çalışıyoruz son zamanlarda. Buna geri dönüşüm diyoruz. Yani elimizden geldiğince ham madde olarak kullanılmaya uygun olan nesneleri çöpe atmak yerine geri dönüştürmeye çalışıyoruz. Ne yazık ki doğrusal ekonomi anlayışımız bu çabaya hazırlıklı olmadığından geri dönüştürebildiğimiz madde miktarı son derece kısıtlı.

Şimdi sizlerden durup biraz düşünmenizi isteyeceğim çünkü birazdan okuyacağınız şeylere sizde oluşturulmuş şartlanmadan dolayı hemen itiraz edeceksiniz. Düşünmenizi isteyeceğim konu şu: Bundan 50 sene önce daha az hijyenik bir çevrede mi yaşıyorduk? Buna ek olarak, çevresel faktörlerden dolayı çok daha fazla mı hastalanıyorduk? Bu iki soruya da hayır diyeceğinizi düşünüyorum. Elbette dünyanın çoğu noktasında koşulları 50 sene öncesine oranla son derece iyileşmiş olan birçok insan var, bunu yadsımaya imkan yok. Ama kendi hayatıma baktığımda çocukken sütü kapıya gelen sütçünün güğümünden aldığımızı hatırlıyorum. O süt mutlaka kaynatılırdı ve annemin derdi sütçünün süte ne kadar su karıştırmış olduğu olurdu. Bugünse gayet hijyenik ambalajlar içerisinde süt aldığımızı düşünüyoruz ancak o sütün ne derece doğal olduğu konusunda veya o ambalaj maddesinden sütün içine neler karışmış olduğunu hayal ettiğimizde tüylerimiz diken diken olabiliyor. Kısacası, bundan 50 sene önce sütü güğümle, pirinci kese kağıdında, çekirdeği kağıt külahta satın aldığımızda bundan çok daha fazla sağlık sorunu yaşadığımızı düşünmüyorum. Ancak bugünkü ekonomik sistemimiz bizi bol ambalajlı ya da kullan-at çoğu ürünün eskiye oranla çok daha temiz ve sağlıklı olduğuna inandırdı.

Çözüm evladiyelik üretimde

Üstüne bir de satın aldığımız kalıcı nesneleri düşünün. Ben geceleri 30 sene önce kan verdiğimde hediye edilen t-shirtlerle uyuyorum, ne rengi soldu ne de yakası paçası dağıldı. Oysa 3 sene önce merkezimiz için yaptırdığımız t-shirtleri de kan merkezinin t-shirtleri ile değişimli kullanıyorum, benzer amaçla yaptırılmış olmasına rağmen yenilerin hem rengi soldu hem de dikişleri sökülmeye başladı. Annem rahmetli dedemin 1961’de aldığı buzdolabını yazlıkta kullanıyordu, ancak birkaç sene önce fazla ses yapıyor diye değiştirip yenisini aldı. Yenisi de üç sene içinde bozularak ilk tamirci temasını yaşadı. Kısacası, eskiden üretilen ürünler neredeyse evladiyelikken, şimdi aldıklarımız garanti süreleri bitince bozulacak şekilde tasarlanıyorlar.

Bu noktada çözüm garanti süresince düzgün çalışıp garantisi bitince bozulan buzdolabını geri dönüştürecek sistemler kurmaktansa bozulmayacak buzdolabı üretmektir. Elbette teknoloji ilerledikçe o buzdolabının da ilerleyen teknolojiye ayak uydurmasını isteyeceğiz. Bir düşünün, bundan 50 sene öncenin buzdolabını bugün görseniz tanıyabilir misiniz? Evet, kolayca tanırsınız, yani buzdolabının ana yapısı değişmez. Bu nedenle de buzdolabını, gelişen teknolojilere uygun biçimde parçaları değişecek şekilde tasarlamak mümkündür. Bir sonraki nesilde çok daha verimli bir motorla daha az enerji tüketen bir buzdolabı üretmek yerine bu buzdolabının sadece motorunu değiştirerek verimliliğini artıracak sistemler kurmak uzun vadede kaynaklarımızı daha verimli kullanmamız anlamına gelir.

Ayrıca eskiden hatırlarsınız, giysileri dolabın bir köşesine atmaz ve ailedeki diğer insanlarla paylaşırdık. Herkes ailede kendinden yaşça daha büyük olanların kullandıkları giysileri giyerdi. Şimdi sistem bunu aşağılar bir yapıda olduğundan gereğinden fazla kullanılıp hızla tüketilen nesneye sahibiz. Çocukluğumuzun en kıymetli oyuncaklarından LEGO bile artık hayal gücünü geliştirmek yerine kutunun üzerinde gösterilen bir tek nesneyi yapacak şekilde satılıyor çoğunlukta. Bir parçası kaybolduğunda da işe yaramaz bir parçalar yığını halini alıyor.

Doğrusal ekonominin çevremizdeki çoğu sorunun kaynağı olduğunu kolayca görüyoruz ve bu sorunların çözümü başka bir düşünce yapısına geçmekte bulunabilir ancak. Bu sistem içerisinde devam edip aldığımız poşet çayın beş parça ambalajını geri dönüşüme atarak sıfır atık ürettiğimizi düşünüp mutlu oluyoruz. Oysa sıfır atık, sıfır atık demektir. Ambalajını geri dönüşüme atıp başına ileride ne geldiğini bilmediğimiz, posasını da çöpe döktüğümüz anda bu sıfır atık demek değildir.

‘Doğrusal’ yerine ‘döngüsel’

Peki nasıl yapacağız bu sıfır atıklı döngüsel ekonomiyi? Elinizde çay kavanozuyla markete gideceksiniz ve “bunu şu çaydan doldurun lütfen” diyeceksiniz. Sonra aldığınız çayı eve getirip demleyeceksiniz, artan çayın posasını da kompost makinenize atacaksınız. Belediye organik kompost çöplerini toplamaya geldiğinde de diğer çöplerden ayrı olarak bu kompost çöpünü de vereceksiniz ve bu kompost, ilin çevresindeki tarım arazilerini zenginleştirmek için kullanılacak. Tüm bunları yaparken rahatımız biraz bozulacak mı? Evet, ama doğrusal ekonomi bizim ve doğamızın aleyhine çalışırken döngüsel sistemler sürdürülebilirdir. Unutmayın, bundan 50 yıl önce büyükleriniz çayı aynı böyle satın alıyorlardı. Belki kavanozu götürmek yerine kese kağıdı içinde alınıyordu çay. Posası da balkondaki çiçeklerin altına dökülüyordu. Hayatımız da bundan daha sağlıksız ve mutsuz değildi. Arada bir şeyler oldu ve bizi doğrusal sistemin tek doğru olduğuna inandırdı.

Tek doğru, doğrusal ekonomi değil, hatta doğrusal ekonomi şu anda içinde yaşadığımız kaynak ve çevre sorunlarının da temelinde yatıyor. Sürdürülebilir bir hayat yaşamak istiyorsak göstermelik değil gerçek döngüsel sistemler tek çözümümüzdür. Yalnız bunlar da rahatımızdan biraz uzaklaşmamızı gerektiriyor. Eh, sürdürülebilir bir yaşam için de o kadar olsun artık.

Kategori: Hafta Sonu