Ana Sayfa Blog Sayfa 1796

Karaburunlulardan Danıştay’a açık mektup: Masa başında karar vermeyin, sorunlu yasaları AYM’ye taşıyın

İzmir‘in Sarpıncık İlçesi’nde yapılmak istenen Sarpıncık RES (Rüzgar Enerji Santrali) Projesi için verilen ÇED (Çevresel Etki Değerlendirmesi) olumlu kararının iptali davalarında, Karaburun Yurttaş Davacıları Danıştay üyelerine açık bir mektup yayınladı. Mektupta sahayı görmeden masa başında karar vermenin sakıncalarına değinildi.

Anayasa Mahkemesi (AYM) konuyla ilgili yeniden yargılama yapılması istemiyle davayı Danıştay’a geri göndermişti.

‘Masa başında karar vermek doğru değil’

Karaburunlu yurttaşların yazmış olduğu mektupta, çevre davalarında uzmanlaşma gerektiğine dikkat çekilerek şunlar denildi:

Danıştay üyeleri hukuk alanında ne kadar uzmanlaşmış olursa olsunlar, çevre davaları gibi alan bilgisinin, akademik uzmanlığın ve sahada inceleme yapmanın öne çıktığı davalarda sahayı görmeden, şüpheli bulunan bilirkişi incelemesi yerine yeniden inceleme yaptırmadan sadece Bakanlığın ve yatırımcı firmaların iddialarını dikkate alarak masa başında karar vermek doğru değildir.

Yurttaşların adil yargılanma hakkı ihlal edildi

Ayrıca, mektupta yurttaşların adil yargılanma hakkının ihlal edildiğine de değinildi:

Sarpıncık RES davasında, coğrafyayı görmeden coğrafyanın kaderi hakkında karar verilmiş, adil yargılanma hakkı açıkça ihlal edilmiş ve yargının objektif tarafsızlığı da ortadan kaldırılmıştır. Bunun dayanağına da 2014 yılında İdari Yargılama Usulü Kanunu’nda yapılan bir değişiklikle başlayan bir düzenleme denilmiştir. Danıştay 14. Dairesi tarafından verilen karar, anayasamızın biz yurttaşlara tanıdığı hakları ihlal eder nitelikte bulunarak, AYM tarafından bozulmuş ve yeniden yargılama yapılması hükmüyle dosya Danıştay’a iade edilmiştir. Bu durumda, Danıştay tarafından dayanak olarak alınan bazı yasa ve yönetmeliklerin, yurttaşların ‘adil yargı hakkını’ ihlal eder nitelikte olduğu kayıt altına alınmıştır.

‘Bir önceki yargılama AYM’ye taşınsın’

Davacılar, bir önceki yargılamanın AYM’ye taşınmasını talep ediyor:

Danıştay’dan talebimizi yeniden yargılama yapılmadan önce bir önceki yargılamada dayanak olarak alınmış olan yasa ve yönetmelik düzenlemelerinin Anayasa’ya uygunluk açısından değerlendirilmesi talebiyle AYM’ye taşınmasıdır. Bizce bu çelişkili durumun düzeltilmesi Sayın Danıştay Üyesi yurttaşlarımızın sorumluluğundadır.

Ne olmuştu?

Çevre ve Şehircilik Bakanlığı tarafından Sarpıncık RES Projesi için verilen ÇED olumlu kararına itiraz için 2015 yılında Karaburunlu yurttaşlar tarafından dava açıldı. Açılan davada İzmir 5. İdare Mahkemesi proje sahası ve civarında yapılan keşif, bilirkişi incelemesi sonucunda bölgeye vereceği zarar gerekçesiyle projeyi iptal etti.

Ancak, mahkemenin bu kararının Bakanlık ve yatırımcı firma tarafından temyiz edilmesi üzerine Danıştay 14. Dairesi tarafından dosya incelendi. Danıştay incelemesi sonrası 2016 yılında verdiği kararda yerel mahkemenin kararını bozarak Karaburunlu yurttaşların davasını itiraz yolu kapanacak şekilde reddetti.

Bu gelişme üzerine adil yargılanma hakları ihlal edildiği için Anayasa Mahkemesi’ne (AYM) başvuran Karaburunluların itirazı kabul edildi. AYM, başvurucuların gerekçeli karar hakkının Danıştay 14. Dairesi tarafından ihlal edildiğine ve bu ihlalin düzeltilmesi için yeniden yargılama yapılması hükmünü verdi.

34 kurum ve TÜDAV’dan çağrı: Büyük Beyaz’ı koruyun

Türk Deniz Araştırmaları Vakfı’nın (TÜDAV) da aralarında olduğu uluslararası 34 üniversite, STK ve aktivist kurum ortak uluslararası basın açıklamasıyla Tunus yetkililerini son günlerde yaşanan büyük beyaz köpekbalığı hedef dışı avına karşı koruma önlemi almaya çağırdı.

TÜDAV, Türkiye’nin de halen, kritik düzeyde nesli tehlike altında olan bu türü koruma altına almayan Akdeniz’deki ülkelerden biri olduğunu belirterek bir kez daha Tarım ve Orman Bakanlığı yetkililerine seslenerek “Büyük Beyaz’ı koruyalım” çağrısında bulundu.

Son 50 yılda nesli tükenme noktasına geldi

Büyük Beyaz Köpekbalığı (Carcharodon carcharias) dünya okyanus ve denizlerinde ne yazık ki olumsuz bir şekilde ama en çok tanınan hayvanlarından biri. Türün Akdeniz popülasyonu farklı bölgelerde son 50 yılda yüzde 50 ila yüzde 96 oranında düşüş gösterdi.

Bu sebeple büyük beyaz köpekbalığının statüsü, Dünya Doğa ve Doğal Kaynakları Koruma Birliği-IUCN Kırmızı listesinde nesli kritik olarak tehlike altında (CR-Critically Endangered) olarak belirtilmiş durumda.

Hedef dışı avcılık sebebiyle yok oluyor

Akdeniz’de ticari avcılığı yapılmamakla beraber olta balıkçılığı, dip trolleri ve gırgırlar nedeniyle maruz kaldıkları hedef dışı avcılık bu türün en büyük azalma nedeni. Hayvanlar tesadüfen yakalanmış olsa da canlı olarak serbest bırakılmaları gerekiyor.

Tunus’ta yakın zamanda iki büyük beyaz köpekbalığının hedefdışı avcılık nedeni ile karaya çıkartılıp satılması üzerine ve daha önce de Tunus’ta bu tip vakaların yaşanması nedeniyle 35 kurum ortak uluslararası basın açıklaması yaparak Tunuslu yetkililerden türün korunması için gerekli adımları atmasını talep etti.

Türkiye de korumuyor

2018 yılında TÜDAV’ın düzenlediği Kıkırdaklı Balıklar Çalıştayı sonrası uzman bilim insanlarının görüşleri alınarak, Su Ürünleri Tebliğ’inde korunan türler listesinde bulunan 5 köpekbalığına 12 türün daha eklenmesi sağlandı.

Kurumlar tarafından yapılan açıklamada “Bu yılın Ağustos ayında ise 2020-2024 yılları arasında geçerli olacak yeni tebliğde avlanmasının yasaklanmasını talep ettiğimiz 16 kıkırdaklı balık türünden ne yazık ki sadece 3’ünün kabul edildiğini gördük” denildi.

Büyük beyaz gibi Akdeniz’de nesli kritik düzeyde tehlike altındaki türlerin korunması yönünde görüş bildirdiklerini belirten kurumlar “Bunun yerine Tarım ve Orman Bakanlığı Akdeniz’de yaşamayan yani Türkiye sularında bulunmayan bir türü (Carcharhinus longimanus – beyaz yüzgeçli köpekbalığı) koruma altına aldı” dedi.

Açıklamada bir kez daha çağrıda bulunarak büyük beyaz türünün korunması talep edildi.

TÜDAV’dan köpekbalıklarıyla ilgili kitap

TÜDAV aynı zamanda bugün, köpekbalığı araştırmacısı Hakan Kabasakal’ın yazdığı “Canavarla Uzlaşma: Türkiye Denizlerindeki Büyük Beyaz Köpekbalıkları’ndan Aldığımız Dersler” adlı kitabı çevrimiçi ve İngilizce olarak yayınladı.

Kitap’ta 1881 yılından günümüze büyük beyaz köpekbalığının Türkiye denizlerindeki tüm kayıtları (62 adet) fotoğrafları ve ölçümleriyle birlikte yer almakta, dağılımları, Ege Denizi’nde potansiyel üreme alanları, beslenmeleri, balıkçılık etkileşimleri ve koruma çabaları anlatılmaktadır. TÜDAV’ın web sitesinden kitaba ücretsiz ulaşabilirsiniz.

TÜDAV hakkında

Türk Deniz Araştırmaları Vakfı (TÜDAV), 20 yılı aşkın süredir Türkiye denizlerinde araştırma, koruma ve eğitim amaçlı çalışmalar yapıyor. Vakıf şimdiye dek 58 kitap çıkarmış olup bunların 33’ü İngilizce dilinde.

TÜDAV ACCOBAMS, UNEP, MedPAN ve CIESM gibi uluslararası kuruluşlar ile ortak projelere imza atan, dünya çapında da çalışmaları takip edilen bir kurum. Vakıf İngilizce olarak dört ayda bir “Journal of Black and Mediterranean Environment” isimli bir dergi de çıkarıyor. TÜDAV Türkiye’nin ilk Antarktika seferine de öncülük etmişti.

Germiyan Koyu kurtuldu (mu?)

Çeşme, kendisine bağlı Alaçatı beldesi ile birlikte İzmir’in en ünlü turistik ilçesi… Pandemi günlerinde büyük bir aceleyle Kültür ve Turizm Bakanlığı tarafından gündeme taşınan ve meslek odaları ve çevre örgütlerince  ‘İzmir’in Kanal İstanbul’u’ olarak nitelendirilen Çeşme Turizm Projesi’nden sonra bölge bir kez daha, bu kez rüzgâr enerjisi santralleriyle (RES)  gündemde…

Geçen hafta içinde kamuoyuna yansıyan bir habere göre, İzmir 1 Numaralı Kültür Varlıklarını Koruma Bölge Kurulunun kararı ile Çeşme’nin Germiyan Mahallesi’nde mutfak malzemeleri üretimi ile bilinen bir firmanın yaptığı RES projesi kısmen durduruldu. Kurul tarafından santralin bir ünitesinin kurulacağı alan ‘Birinci Derece Sit Alanı’ olarak tescillendi. Kurul alanda yaptığı incelemede santralin yapımı sırasında arkeolojik bölgedeki Roma döneminden kalma gözetleme kulesi ve kale kalıntılarına zarar verildiğini belirtti ve durumu haber vermeyen yetkililerin ise sadece  ‘uyarılacağı’ söylemekle yetindi. 

Ülkemizde kurulan ilk RES 1984 yılında yine Çeşme’de bir otelin bahçesinde kurulmuştu…

‘Temiz enerji’ye neden karşı çıkıyorlar? 

Aslında Germiyan Köyü’nda olan gelişmeler RES’ler açısından bölge de bir ilk değil; sadece bir örnek… Bölgesel rüzgârlar nedeniyle çok sayıda RES kurulmasına Ege sahillerinde, özellikle de Çeşme-Karaburun arasındaki bölgede uzun bir süredir izin veriliyor. Sadece arkeolojik alanlara değil, tarım alanlarına, hatta yerleşim yerlerinin yakına kadar her noktaya yapılan RES’ler bir süredir bölge halkının tepkisini de çekmeye başladı. Hatta yörede kurulmak istenen kömürlü termik santrallere karşı yapılan eylemlere katılanlardan daha fazla kişi RES’lere karşı yapılan eylemlere katılmaya başladı.  

Oysa küresel iklim krizini durdurabilmek için çok sayıda ülke yakın bir gelecekte ‘karbon nötr’ hale gelebilmek için çabalıyor. Bunun için atılması gereken temel adım ise sera gazı emisyonlarını azaltabilmek… Emisyonların en büyük kaynağı ise hepimizin çok iyi bildiği gibi fosil yakıtların kullanımı… O nedenle başta kömür olmak üzere tüm fosil yakıtların kullanımının terk edilmesi ve yerine sera gazı emisyonu yok denecek kadar düşük olan başta güneş, rüzgâr olmak üzere ‘yenilenebilir enerji’ kaynaklarının konması gerek. Çok sayıda ülke bu yola girmiş durumda; özellikle Avrupa Birliği ülkeleri kömürlü termik santralleri 2030 yılların sonuna kadar kapatmayı planlıyor. Elektrik üretimini önemli derecede yenilenebilir enerji kaynaklarına, özellikle de RES’lere kaydırıyorlar. 2019 yılı itibarı ile çok sayıda AB ülkesi elektrik üretimi içindeki RES’lerin payını %20’lerin üzerine çıkartmış durumda…

Ülkemizde ise tam tersi bir politika uygulanıyor. Avrupa ülkelerinin söktüğü termik santraller bir taraftan ülkemizde kurulurken diğer taraftan ülkemiz Paris İklim Antlaşması’nı onaylamayan tek Avrupa ülkesi…

Geçen hafta içinde iklimhaber.org’da yer alan bir araştırmaya göre toplumumuzun yarısından fazlası küresel iklim krizininin yaşadığımız COVID-19 pandemisinden daha tehlikeli olduğunu düşünüyor.  İklim Haber ve Konda tarafından ortaklaşa yapılan ‘Türkiye’de İklim Değişikliği ve Çevre Sorunları Algısı 2020’ başlıklı araştırmaya göre ‘Türkiye iklim değişikliğine karşı ne yapmalı’ sorusuna katılımcıların %75,7’si ‘Yeşil alanları korumalı’ şeklinde yanıt vermiş, her dört kişiden biri ise  Termik santralları kapatmalı’ demiş.  En ilginç yanıtlar ise ‘pandemiden sonra hangi sektörlere yatırım yapılmasını gerekli görüyorsunuz?’ sorusuna gelen yanıtlar olmuş. Bu soruya ‘tarım’ yanıtını verenler %53’ü, ‘yenilenebilir enerji’ yanıtını verenler %36,5’i bulmuş.

Tarım alanlarına, yerleşim yerlerine santral

Toplumumuzun %36.5’u pandemi günlerinden sonra yenilenebilir enerji kaynaklarına yatırım yapılmalı; %23.1’i de termik santraller kapatılmalı derken, neden başta İzmir olmak üzere Ege bölgesinde RES’lere karşı çıkılıyor? Üstelik birçok Avrupa ülkesinde %20’leri aşmasına karşın ve  elektrik üretimimiz içinde 2019 yılı rakamlarıyla RES’lerin payı sadece 7.4 iken?

Sorunun yanıtı ülkemizde enerji sektörünün üretimden, dağıtıma ve pazarlamaya kadar özelleştirilmesinde  gizli. Özel sektör eliyle kurulan RES tribünleri Enerji ve Tabii Kaynaklar Bakanlığı ile Çevre ve Şehircilik Bakanlığı’nın izin vermesi sonucu arkeolojik alanların, mera ve tarım alanlarının içine; hatta Ege sahillerinde kolayca görülebileceği gibi yerleşim merkezlerinin çok yakınına yapılıyor. Çeşme Germiyan Koyu’nda olduğu gibi gerek inşaat sırasında; gerekse işletme sırasında binlerce yıllık tarihi kalıntılara zarar veriliyor veya acele kamulaştırma ile verimli tarım arazileri köylünün elinden isteği dışında alınıyor. Yerleşim yerlerinin yakınlarına kurulan RES’ler ise gürültü ve düşük frekanslı ses ile insan sağlığı açısından şikâyetlere yol açabiliyor.  Yine Çeşme Germiyan Koyu örneğinde olduğu gibi kurallara göre denetleme görevini yerine getirmeyen görevliler ise sadece uyarılmakla yetiniliyor…

Toplumumuzun %36.5’u ‘pandemi günlerinden sonra yenilenebilir enerji kaynaklarına yatırım yapılmalı’; %23.1’i de ‘termik santraller kapatılmalı’ diyor. Bu büyük destek doğru değerlendirilmeli… Özellikle RES’ler kurulurken yer seçimi sadece rüzgarlara bağlı yapılmamalı, tarihi ve doğal sit alanlarına, tarım ve mera alanlarına ve en önemlisi o bölgede yaşayanların durumu da göz önüne alınmalı. Kurulacak yeni RES’lerin çevresel ve sağlık etki değerlendirmeleri yapılmalı.. Tabii tüm bunların yapılabilmesi için de enerji üretiminin kamu eli ile ve toplum çıkarları doğrultusunda yapılması gerekiyor…

Aksi halde toplumumuzun %36.5’nin desteği de boşa gider; yeni Germiyan Koyu rezaletlerini de yaşamaya devam ederiz.

İran, nükleer programının mimarı Fakhrizadeh’in ölümünden İsrail’i sorumlu tutuyor

İran nükleer programının mimarı Mohsen Fakhrizadeh, Tahran yakınlarındaki bir karayolunda suikaste uğradı. Saldırıdan İsrail’i sorumlu tutan İranlı yetkililer misilleme yapacaklarını duyurdu.

27 Kasım Cuma günü Tahran’ın 70 km doğusundaki Absard kasabasında patlayıcılar ve makineli tüfek ateşi ile pusuya düşürülen Fakhrizadeh, tedavi için kaldırıldığı hastanede yaşamını yitirdi. Saldırı sırasında koruması ve aile üyeleri de yaralandı.

Savunma Bakanlığı doğruladı

The Guardian’ın aktardığına göre İran Savunma Bakanlığı tarafından yapılan açıklamada Fakhrizadeh’in ölümü doğrulandı. Yapılan açıklamada şu ifadeler yer aldı:

Güvenlik ekibiyle teröristler arasındaki çatışma sırasında Mohsen Fakhrizadeh ciddi şekilde yaralandı ve hastaneye kaldırıldı. Ne yazık ki sağlık ekibi onu hayata döndürmeyi başaramadı. Bu yönetici ve bilim insanı yıllarca süren çaba ve mücadelenin ardından yüksek derecede şehitlik elde etti.

İran’dan misilleme sözü

Saldırıyı üstlenen kimse olmadı ancak İran Dışişleri Bakanı Muhammed Cevad Zarif, muhtemel suçlunun İsrail olduğunu iddia etti.

İran Cumhurbaşkanı Hasan Ruhani ise canlı yayında “İran’ın düşmanları, İran halkının ve yetkililerin bu suçu cevapsız bırakmaktan daha cesur olduğunu bilmeli. Zamanı gelince, bu suça cevap verilecek” diyerek misilleme sözü verdi.

Saldırıda kritik zamanlama

İsrail, Tahran ile Joe Biden liderliğindeki yeni ABD yönetimi arasındaki herhangi bir uzlaşma şansını kapatmak umuduyla, Trump yönetiminin son haftalarını İran’ı kışkırtmaya çalışarak kullanmak ile itham ediliyor.

20 Ocak’ta başkanlık koltuğunu devralacak Biden, İran ile nükleer anlaşmayı yeniden imzalamak için masaya oturacağını duyurmuştu.

İsrail Savunma Gücü istihbaratının eski başkanı Amos Yadlin “Trump için kalan zaman aralığı ile, böyle bir hareket İran’ı şiddetli bir tepkiye götürebilir ve bu da İran’ın nükleer tesislerine ABD önderliğinde bir saldırı için bahane oluşturabilir” değerlendirmesinde bulundu.

Fakhrizadeh daha önce hedef gösterilmişti

Fakhrizadeh İsrail ve ABD’li istihbarat servisleri tarafından İran’da 2003 yılında durdurulan gizli bir atom bombası programının lideri olarak hedef gösteriliyordu. 2018 yılında yaptığı bir sunumda İsrail Başbakanı Benjamin Netanyahu, Fakhrizadeh’i İran’da hala devam ettiğini iddia ettiği nükleer silahlanmayla ilgili sorumlu tutmuştu.

İran’ı nükleer silah bilgisini gizlemek ve genişletmekle suçlayan Netanyahu, İsrail istihbaratının ülkeden yarım tonluk nükleer arşiv materyalleri elde ettiğini söylemişti. İran ise araştırmasının barışçıl amaçlarla yapıldığını söyleyerek nükleer silah geliştirmeye yönelik iddiaları kesin olarak inkar etti.

Gerçekleşen saldırının ardından İsrail Başbakanlık ofisi konuyla ilgili bir açıklama yapmayacaklarını duyurdu.

Avrupa Birliği’nden sakinlik çağrısı

Avrupa Birliği (AB) ise cumartesi günü AB’nin dışişleri internet sitesinde yayınlanan resmi açıklamada İranlı nükleer bilimci Mohsen Fakhrizadeh’in öldürülmesini kınadı.

Jerusalem Post’un aktardığına göre yapılan açıklamada “Bu belirsiz zamanlarda, hiç kimsenin çıkarına olamayacak şekilde bir tartışmanın yükselmesinden kaçınmak için tüm tarafların sakin kalması ve azami ölçülü davranması her zamankinden daha önemli” denildi.

Öldürülen kadınların aileleri Antakya’da bir araya geldi: Yeni bir dünya için ittifaklar ve ortak mücadele şart

Haber: Derya Göregen

25 Kasım Kadına Yönelik Şiddete Karşı Uluslararası Mücadele ve Dayanışma Günü dolayısıyla her yıl olduğu gibi bu yıl da bir hafta boyunca dünyada ve Türkiye’nin pek çok yerinde eylem ve etkinlikler düzenlendi. Bir önceki yılın etkinliklerinden farklı olarak aktivistler, bir yandan kadınlara yönelik her geçen gün artarak devam eden saldırılara, diğer yandan da tahrip edilen doğaya ve iklim krizine dikkat çekti.

Yol-SevDer’in çağrısı ile Türkiye’nin değişik merkezlerinden kadınlar bu yıl Antakya’da bir araya geldi. Üç gün süren etkinlikte kadın ve çevre aktivistleri, geçtiğimiz aylarda günlerce kontrol altına alınamayan ve büyük bir ormanlık alanın yanarak kül olduğu yere, öldürülen ve şiddete uğrayan kadınların anısına ‘Kadın Fidan Yaşam Hatıra Ormanı’ kurdu. 3.224 adet ağaç fidanıyla, hayatını kaybeden kadınların adı yaşatılırken yangınların tahrip ettiği doğaya katkı verildi.

Etkinliğe Arsuz Belediye Başkanı Dr. Asaf Güven, Yol-Sev-Der Başkanı Hüseyin Polat, Arsuz Gönüllüleri Sosyal Yardımlaşma ve Dayanışma Derneği Başkanı Behice Güven, Arsuz Belediye Meclisi üyeleri ve katledilen Ceren Özdemir, Şule Çet, İpek Bakımcı, Pınar Gültekin ve Emine Bulut’un aileleri katılarak, kızlarının anısına birer fidan dikti.

Belediye Başkanı Güven, 25 Kasım’ı öfkeli ve kederli bir biçimde yaşadıklarını belirterek, gaddarca cinayetlere kurban giden kaınlar için 22 dönümlük bir arazi tahsis ettiklerini her birinin adına birer zeytin ağacı dikeceklerini bildirdi. Barışı, hayatı ve var olmayı hatırlatacak zeytin ağaçlarıyla şiddete uğrayan kadınların adını yaşatacaklarını belirten Belediye Başkanı,”Ağaçlar yetiştiğinde gelirleri mağdur kadınlara ulaştırılacak. Kadına, çocuğa şiddet, bir insanlık ayıbıdır” diye konuştu.

Kadınlar birer sayıdan ibaret değil

Yol-Sev-Der Başkan Yardımcısı Gündüz ise kadına yönelik şiddet ve cinayetlerin sıradanlaşmaya başladığına işaret ederek, farkındalık oluşturmak amacıyla bu projeyi oluşturduklarını anlattı. Gündüz şunları söyledi: Kadınlar birer sayıdan ibaret değil. Öldürülen her kadın birer yetim çocuk, birer hayat ve umuttur. Katiller hala aramızda. İstanbul Sözleşmesi hayat kurtarır. Şiddete karşı dünyayı sevgi kurtaracak.”

Arsuz Gönüllüleri Derneği Başkanı Güven de, derneklerinin projeye bin fidan desteğiyle katıldıklarını ve şiddetin yerini sevginin alması gerektiğini vurguladı.

Fadime Bulut: Öldürüyorlar, durmadan öldürüyorlar

Geçen yıl Kırıkkale’de çocuğunun gözleri önünde bıçaklanarak vahşice öldürülen ve yaralı halde “Ölmek istemiyorum” feryadıyla zihinlere kazınan Emine Bulut’un annesi Fadime Bulut da Hatay’daydı.

Fadime Bulut Cumhurbaşkanı’na seslenerek “Beni duyun. Şiddete dur demeleri lazım ama demiyorlar. Kadın cinayetleri devam ediyor, kadınları durmadan öldürüyorlar” diye konuştu.

Geçenlerde bir kadının boğazının kocası tarafından kesildiğini, yaralı halde kurtarıldığını anlatan Bulut, “Keşke benim çocuğum da yaralı kurtulabilseydi” dedi. Kızını öldüren erkeğin cezaevinde zarar görmeyeceği şekilde, korunaklı şekilde tutulduğunu anlatan Fadime Bulut, şunları söyledi:

“Kadınlar bu kadar kolay cinayete kurban gitmesinin nedeni, onların haklarının tanınmaması. Öldürüyorlar, sürekli öldürüyorlar. Benim kızım 11 yaşındaki kızının gözleri önünde öldürüldü. Torunumu yanımda doğurdu, yanımda büyütmeye çalıştı. O adam torunuma babalık bile yapmadı. 10 yıl sonra cezaevinden çıkacak. Onu tanımayan torunumu bizden almaya çalışacak.”

“Benim canım yandı başkasının yanmasın” diyen Bulut, yetkililere seslenerek, kadınların etkin korunmasını istedi.

Emine Bulut, cinayetten iki saat önce karakola sığınmış ve koruma istemiş; ancak geri gönderilmişti. Ağırlaştırılmış müebbet hapis cezası istemiyle yargılanan eski koca Fedai Varan, cinayetten sonra baba Ahmet  Bulut’u arayarak “Siz benden çocuğumu aldınız, ben de sizin kızınızı aldım” demişti.

‘Kadın ve doğa değersizleştirildiği sürece şiddet önlenemez’

Kadına ve doğaya yönelik sömürü ve şiddetin benzerlik gösterdiğini dikkat çeken aktivistler ve uzmanlar, önlemlerin hızla alınması gerektiği yönünde uyarılarda bulunuyor.

Peki, Türkiye’nin temel sorunlarından ‘şiddet kültürü’ne karşı çözümleyici yaklaşımı nasıl olmalı ve şiddetsiz, doğa ile uyumlu, sağlıklı bir topluma nasıl ulaşacağız? Konunun uzmanlarıyla konuştuk.

Gülüzar Işık.

Eğitimci ve Hatay Kırk Yama Kadın Dayanışması sözcüsü Gülüzar Işık Türkiye’nin birçok ilinden kadınların cinayete kurban giden hemcinsleri için fidan dikmek üzere Hatay’da buluşmalarının kendileri için çok anlamlı olduğunu belirtiyor. Türkiye’nin şiddetle sınavında durumun gerçekten vahim olduğunu belirten Işık,  şunları söylüyor:

“Öncelikle sistemin kendisi kadına yönelik şiddeti besliyor ve meşrulaştırıyor. Hukukun tam olarak işletilmemesi şiddetin artmasında önemli bir paya sahip. Cezaların uygulanmaması, indirim yapılması, ceza alsa bile katil erkeğin hüküm giydiği halde serbest bırakılması şiddeti yaygınlaştırıp  meşrulaştırıyor; onu rahatlatıp güçlendiriyor. Bireysel ve ruhsatsız silahlanmanın giderek yaygınlaşması da ateşi körüklüyor.”

‘Karma kurum ve yapılar mevcut yapıyı yeniden üretiyor’

Bu ortamda kadın örgütlülüğünün sağlanmasında zorluklar yaşandığını belirten Işık’a göre, özellikle, karma kurum ve yapılar içerisinde kadın meselesine adaletli bir çözüm getirme ve şiddeti önleme o kadar da kolay değil:

“Çünkü burada da erk zihniyet ve pratikler kadın yoğunlaşmasını, enerjisini ve pratiğini etkisiz ve işlevsiz hale getiriyor. Bu bakımdan güçlü ve bağımsız bir kadın hareketine ihtiyaç var. Burada dikkat çekmek istediğim nokta; bahsettiğim kurum, kuruluş ve siyasi partiler  içerisinde tam anlamıyla bağımsız, özgün ve kadın sorununa, kadına yönelik şiddete karşı çalışmaların, kampanyaların ve etkinliklerin yürütülmesinin mümkün olmayışı. Böyle çoğu yapı, kadın çalışmalarını yük  gibi görüp,  tam anlamıyla meseleye yoğunlaşmayan, eşitsizlikçi yapıların devamını sağlayan, onları besleyen ve sürekliliklerini sağlayan yan kuruluş gibi varlık gösteriyor. Ancak artık toplumsal hiçbir soruna çözüm üretemedikleri için toplumun sırtında bir yük halini aldıklarını söyleyebilirim. Bu nedenle de OHAL döneminde birçok kurum, kuruluş, dernek ve vakfın kapatılmasını bir bakıma  iyi bir gelişme olarak değerlendirebiliriz bu bakımdan. Bir çatı altında değil de dipten gelen bir dalgayla kadın, çevre ve yine göçmen hareketleriyle ittifaklar geliştirip yaşanan tüm bu toplumsal sorunları hem söylemde hem pratikte çözmek gerekiyor. “

‘Kadına yönelik şiddet vahşete dönüştü’

Kadına yönelik erkek şiddetinin biçimlerinin de değiştiğine dikkat çeken Işık, sistem içinde mali ve pozisyon  olarak güçlendirilmiş olan erkeğin kullandığı şiddetin korkunç bir hal aldığını anlatıyor:

“Geleneksel yapılarda uygulanan şiddetin hiç değilse tanımını yapabiliyor, sınırını biliyorduk. Fakat son işlenen kadın cinayetlerine baktığımızda o kadar katmerli, dehşet verici ve insanın kanını donduran eylemler ki, savaş cephelerinde bile görülmemiş manzaralarla karşılaşıyoruz. Erkek, mali gücüyle, statüsüyle, sistemin kendisine bahşettiği tüm gücüyle kadına saldırıyor, tecavüz ediyor, gökdelenin 20’inci katından aşağıya atabiliyor, villasında parçalara bölüp gitar kutusu içinde çöp konteynerine atabiliyor, iple boğduktan sonra parçalara ayırıp bir varilin içinde yakabiliyor, üzerine beton dökebiliyor. Artık bu bir vahşete dönüştü. Üstelik bunun bir gerekçesi, açıklaması da yok. Sadece bir cinsiyetin diğerinin cinselliğine kast etmesi olarak değerlendirilebilir. Ve biz, kadınlar artık bu durumu sineye çekemeyiz. Sağlıklı toplum ve o toplumun sağlıklı ilişkilerine sahip bireylerine ulaşmak gerekiyor. Öteki türlü yaşanan bu sistematik şiddet karşısında öncelikli olarak kadın cinsi dolayısıyla erkek de ve bir bütün olarak toplum da kaybediyor.”

Yakın geçmişe kadar evde, dört duvar arasında ve örtük biçimde yaşanan şiddeti ispatlama, görünür hale getirme kısmen daha zordu. Yaşadığımız zaman diliminde her türlü şiddet, saldırı ve cana kastın bu kadar açık, yaygın ve sokağa taşmış halde oluşmasına rağmen, her an her kadının maruz kalabileceği şiddeti teşhir etmek ilk adım. İkinci adım ise seyirci kalmadan önleme ve mücadele etmenin yol ve yöntemlerini çeşitlendirmek.”

Bunun için tüm yaşam alanlarında ciddi bir dönüşümün şart olduğunu ifade eden Gülümser Işık, sistemin sürdürülebilir bir yanı kalmadığı gibi yaşanan sorunları da ağırlaştırdığını ve kadınla birlikte çocuğa, doğaya yönelik şiddetin giderek yükseldiğini söylüyor:

“Öncelikle kadın hareketleri, çevre hareketleri, göçmen hareketleri gibi bu sistemin şiddetine maruz kalan tüm kesimlerin ittifaklarını geliştirmeleri ve mücadelelerini güçlendirmeleri gerekiyor.  Kadınlara yönelik şiddet ve cinayetleri önlemede her yerde, her zaman ve en başta söylediğimizi tekrar söylemek istiyorum: İstanbul Sözleşmesi tam anlamıyla uygulanmalı ve tüm hukuki mevzuatlara uyulmalı. Çünkü İstanbul Sözleşmesi yaşatır.”

Değirmenci: Öfkemiz büyük, gündelik hayatı dönüştürmek şart

Emet Değirmenci.

“Kadın cinayetlerine karşı öfkemiz çok büyük.” Jeoloji mühendisi, “Kadınlar Ekolojik Dönüşümde” kitabının editörü ve projesinin geliştiricisi Emet Değirmenci böyle söylüyor: “Unutulmaması ve unutturulmaması gereken bu cinayetlere gün geçmiyor ki yenisi eklenmesin. Bu durumda öfkelenmememiz mümkün değil. Ancak bunu ‘dönüştürücü’ bir hale getirmeli, ve ‘Kadın Fidan ve Yaşam’ gibi projelerle kalıcı hale getirmeliyiz.”

Kapitalizmin doğaya kaynak deposu olarak bakması, yaratılan ekolojik yıkım sonucu çıkan katmerli krizlerin (ekolojik, ekonomik ve toplumsal) sonuçlarının patriyarkal değerlerin daha da su yüzüne çıkıp saldırganlığın artmasına ortam hazırladığına vurgu yapan Değirmenci, söz konusu değerlere eleştirel bakılmadıkça kanunlardaki cezaları uygulatmanın dahi zorlaştığını belirtiyor:

“Kadına ve doğaya karşı işlenen suçların kaynağı bence aynı zihniyetten kaynaklanıyor. Kadın ve doğa değersizleştirildiği sürece bu şiddet önlenemez. Ne ‘Cennet anaların ayağı altındadır’ ne de ‘Doğa Ana’ gibi dini ve özcü ifadelerle kaybettiğimiz değer yeniden kazandırılabilir. İnsanların gündelik davranışlarını değiştirmesi lazım. Özel ve kamusal alanda davranış değişikliği gerekli. İşyerinde, sokakta, öğretim müfredatında, tarlada, çiftlikte, bağ bahçede, çamaşırhanede, üretimhanede, çocuk ve yaşlı bakımında…”

Kadın özgürlüğü hareketinde saldırgan erkeklerin işini kolaylaştıran hemcinslerini de eleştiriyor Değirmenci ve “Kadını tahakküm altına alarak kendini var edebildiğini sanan, iktidarını pekiştirmeye çalışan erkeği patriarkal, militarist sistem de destekliyor zaten. Gece sokaktaki kadına, eve geç gelen kadına, yalnız yaşayan kadına ya da LGBT+ bireyine, kiminle görüşeceğine ve nasıl davranacağına, eteği kısa/göğsü açık diye davetkar yorumu yapanlar yalnızca erkekler de olmayabiliyor. Çünkü patriyarkayı bilinçli ya da bilinçsiz destekleyen kadın rollerinde olanlar da var” diye konuşuyor.

Dr. Nil Mutluer.

Mutluer: Toplumsal savaş hali

Hatay’da doğa aktivistlerinin öldürülen kadınlar adına ağaç dikme etkinliğinin çok anlamlı olduğuna dikkat çeken Humboldt Üniversitesi Çeşitlilik ve Toplumsal Çatışma Bölümü öğretim görevlisi ve Yeşiller Partisi kurucularından Dr. Nil Mutluer ise, orman yangınlarının derinleşen kuraklaşma ve iklim krizi ile doğrudan ilgisinin olduğunu söylüyor. Küresel ölçekte bir sorun olan iklim krizi ile yine küresel ölçekte diğer bir mesele olan kadına yönelik şiddet ve kadın cinayetlerini de sistemsel sorunlar olarak görmek ve bu her iki soruna birlikte odaklanmak gerektiğine vurgu yapıyor.

Dr. Mutluer, hem kadın cinayetleri hem de doğa katliamlarıyla ilgili mücadelede daha çok yol alınması gerektiğini belirterek şöyle konuşuyor:

Meselelerin farkındalık boyutu ancak canımız yandıkça anlaşılır oldu, ancak her iki meselede de henüz kökten bir çözüme doğru sağlıklı adım atılabilmiş değil. Oysa her iki mesele de hem canıyla mücadele edenler -doğa ve kadınlar- için, hem de toplum ve dünya olarak geleceğimiz için yaşamsal öneme sahip. Yaşamdan yana olmak sadece tehdit olan için değil, bugünümüzü ve yarınımızı nasıl şekillendireceğimizi de belirliyor.”

Meseleye bir sistem sorunu olarak bakmak gerektiğine işaret eden Mutluer, “Böylece gündelik hayattaki bireyden kurumsal ilişkilere kadar güç ilişkilerini anlayabiliriz ve bu da bizi kimlik politikalarının indirgemeci ve katı sınırlarından kurtarır” diyor.

Mutluer kadının da doğanın da yaşamsal tehdit altında oluşunun güç ilişkileri bağlamında cinsiyete, yaşa, etnisiteye dayalı ve coğrafyasal, sınıfsal, kesişimsel boyutlarına şöyle dikkat çekiyor:

Tek bir cümle ile bu durum yeni kolonyalist, erkek egemen, kalkınmacı, büyüme merkezli ve militarist politikaların sonucu: Coğrafyalar, cinsiyetler, insan-doğa arası dinamik güç ilişkilerinin tahakküm ve mülkiyet ile sürekli değişen pazarlığı… Günümüz neoliberal dünya düzeninde türler arası yeni kolonyal bir anlayışla karşı karşıyayız.”

Bu yüzden de sınırların ötesinde düşünmenin ve bu doğrultuda ağlar kurmanın önemine vurgu yapan akademisyen, milliyetçilik, vatanseverlik gibi kavramlara mesafeli olunması; bunun yerine yeşil, feminist, queer siyaset ve yaklaşımın benimsenmesini öneriyor: “Mesela ‘vatanseverlik’ yerine neden ‘yaşamseverlik’ sloganı olmasın?”

‘Hepimiz şiddetin birer parçasıyız’

Nil Mutluer’in kadına yönelik şiddetin temeline ilişkin görüşleri ise söyle:

“Bugün Türkiye ve dünyada egemen olan neoliberal, otoriter, erkek egemen tavrı düşündüğümüzde, iktidar ilişkilerinin tahakküm ile çevrili, ahlak anlayışının bencil, hoyrat ve hukukun da siyasi iktidar karşısında üstünlüğünü kaybettiğini, yani siyasallaştığını görüyoruz. Bu toplumun tümüne yansıyor. Kadına yönelik şiddetle Türkiye’de mücadele edememenin ve cinayetleri durduramamanın en önemli nedeni bu. Kadın hareketinin mücadelesi sonucu bugün şiddeti ve cinayetleri önleyebilecek yasalar var ancak, tahakküm anlayışı hem kurumlarca hem de gündelik hayatta kişilerce devam etmesi ve insanlararası şiddetin normalleşmesi kadına karşı şiddet ve cinayetleri de maalesef normalleştiriyor.

Toplumda karşımıza çıkan farklı şiddet eylemlerinin kaynakları kendi içlerinde birbirleriyle hayli ilişkili. Devlet tarafından yurttaşlarına uygulanan şiddetle, ailenin özellikle güçlü erkek veya erkek egemen söylemle işbirliği yapan veya yapmak durumunda kalan fertleri tarafından bir diğerine uygulanan şiddet arasında hiç de küçümsenemeyecek bir bağ var. Hatta, o babanın erkek egemen davranabilmesine alan açan kadınlar da var. Kısaca, hepimiz şiddetin bir parçasıyız. Elbette bugün sistemin gücünü elinde bulunduran, maden ocakları açmak veya fosil yakıt çıkarmak için doğayı talan eden şirketler ve onlarla işbirlikleri içinde devletler var. Ancak, ataerkil sistemin üretilmesinde hepimizin payı var. Günümüz neoliberal dünya düzeninde türler arası yeni kolonyal bir anlayışla karşı karşıyayız. Meseleyi bu bütüncül yaklaşımla ele aldığımızda ve alternatif yaşamı, şiddetsiz ilişkileri geliştirdikçe çözüme daha çok yaklaşacağız.”

Kapitalist sistemin endüstriyel kalkınmacı politikaların, artık kaynak üretemediği için sıkışıp doğaya saldırdığını hatırlatan Mutluer’in mevcut erkek egemen hegemonya ve tahakkümcü sistemin nasıl değiştirileceğine ilişkin önerileri de şu şekilde:

“Hegemonik erkek egemen kolonyalist kalkınmacı düzen yerine bütüncül yeşil bir düzene geçmemiz lazım. Ancak, bunun için mücadele ederken insanların iş, hukuk, barınma gibi ihtiyaçları olduğunu akılda tutmak ve gündelik sorunları da ele ala ala ilerlemek lazım. En basit haliyle yeşil politikaların bütüncül yaklaşımının, doğanın parçası olan insanların, bizlerin yaşamlarımıza denge, adalet ve huzur getireceğini ve doğanın da haklarını koruyacağını düşünüyorum. Çözüm bu. İnsanı ve doğayı aynı ekosistemin birer parçası olarak görerek kalkınmacı endüstriyel politikalar yerine, küçük, yeteri kadar ekonomik faaliyete dayanan, adil ve paylaşımcı düzen, katılımcı, eşitlikçi, çoğulcu, barış yanlısı siyaset ve tüm bunları sadece ülkelerin sınırları içinde değil, sınırlar ötesinde de düşünmekten ve eylemekten geçiyor çözüm.”

Danirmarka’da koronavirüs gerekçesiyle öldürülen vizonların ardından sıra kedilerde

Danimarka‘da koronavirüs mutasyonuna sahip oldukları gerekçesiyle öldürülen vizonların ardından, aynı çiftlikte bulunan kediler de öldürülmeye başlandı.

Devlet Serum Enstitüsü (SSI) vizonların bulunduğu yedi çiftlikte bulunan 33 kediye koronavirüs testi yaptı. Test sonucunda iki çiftlikte 12 kedide virüse rastlandı. Bazı kediler öldürüldü.

Danimarka’nın Kedi Hakları Derneği Kattens Vaern Direktörü Lone Nielsen, kedilerin öldürülmesinde enstitüye yardım ettiklerini açıkladı. Ancak, kaç kedinin katledildiği konusunda bilgi vermedi.

Hukuki dayanağı yoktu

Danimarka Başbakanı Mette Frederiksen, vizonlardan Cluster-5 virüsü bulaşan kişilere geliştirilen koronavirüs aşısının etki etmeyeceğini açıklamıştı. Bu yüzden ülkedeki 17 milyon vizonun öldürüleceği bildirilmişti. Söz konusu kararın hukuki dayanağı da yoktu.

Muhalefet partileri hükümet yetkililerini gerekli mevzuatı yerine getirmeden çiftliklerdeki vizonlarının öldürülmesi emrini vermesiyle suçladı. Tepkiler üzerine Tarım Bakanı Mogens Jensen istifa etmişti.

TTB: Bir haftada 20 sağlık çalışanı koronavirüs nedeniyle öldü

Türk Tabileri Birliği (TTB) bir hafta içerisinde 20 sağlık çalışanının yeni tip koronavirüs (Covid-19) nedeniyle yaşamını yitirdiğini duyurdu.

Sosyal medya hesabından yapılan paylaşımda, Şeffaflıktan, aklın ve bilimin kılavuzluğundan uzak politikalar nedeniyle her geçen gün, her geçen dakika ölüyoruz. 1 haftada 20 sağlık çalışanını Covid-19 nedeniyle yitirdik…” ifadesi kullanıldı.

Yapılan açıklamada yaşamını yitiren sağlık çalışanları şu şekilde listelendi: Hasan Yücel, Ayhan Ulubelen, Yalçınkaya Varol, Ferhat Ekici, Cuma Kaşık, Yakup Tunga, İhsan Sarohan, Erhan Yüksel, Süleyman Gökdemir, Erkan Özkan, Hasan Özışık, Hakan Arkun, Dr. Hüseyin Süyür, Mehmet Say, Dr. Kahraman Pehlivan, Dr. Ömer Akalın, Hasan Baştuğ, Yılmaz Tarancı, Dr. Enver Özçoban, Atila Ada. 

Yapılan açıklamada Covid-19’un meslek hastalığı olarak kabul edilmesi çağrısı da yinelendi.

Mahkemeden emsal oluşturacak karar: Çocuğun soyadını belirleme hakkı anneye verildi

Ankara‘da bir mahkeme Türkiye tarihinde ilk kez çocuğun soyadını belirleme hakkını anneye veren bir karara imza attı. Gerekçe olarak ise soyadını babanın belirlemesinin ‘cinsiyete dayalı farklı bir muamele teşkil etmesi’ gösterildi.

G.M.S isimli kadın velayeti kendisinde olan çocuğunun Baleyev olan soyadını kendi soyadıyla değiştirmek için 2019 yılında Ankara 4’üncü Aile Mahkemesi‘nde dava açmıştı.

Gerekçeli kararda 2013 yılında evlenen G.M.S ve C. Balayev’in kısa süre sonra boşanma başvurusunda bulunduğu ve 2014 yılında da çocuklarının dünyaya geldiği belirtildi. Manavgat Aile Mahkemesi, boşanma davasını karara bağlarken babanın hiç görmediği çocuğun velayetini de anneye verdi.

Eski eşten hiçbir beyan yok

Dava dilekçesinde, babanın çocuğunu görmeye gelmediği, aramadığı ve çocuğun babasını bir gün bile görmediği ifade edildi.

Dava dilekçesi davalı eski eşe tebliğ edilmesine rağmen eski eş hiçbir beyanda bulunmadı. Tanık olarak dinlenen kişi de davacı kadının beyanlarını doğruladı.

Çocuğun soyadını belirleme velayet kapsamında

Davanın hakimi Serpil Aydın, söz konusu davayı kabul ederek altı yaşındaki çocuğun Balayev olan soyadının annenin soyadıyla değiştirilmesine karar verdi.

Mahkemenin gerekçeli kararında davacı kadının, velayet hakkının kullanımından kaynaklı olarak çocuğuna kendi soyadını vermeyi istediği belirtildi. Soyadını belirleme hakkının da velayet hakkı kapsamında olduğuna dikkat çekildi. Gerekçeli kararda şu değerlendirmelerde bulunuldu:

Aynı hukuksal konumda olan erkeğe velayet hakkı kapsamında tanınan çocuğun soyadını belirleme hakkının kadına tanınmamasının velayet hakkının kullanılması bakımından cinsiyete dayalı farklı bir muamele teşkil edeceği, evlilik birliği içinde doğan çocuğun taşıdığı ailenin soyadını evlilik birliğinin sona erdirilmesi ile kendisine velayet hakkı tevdi edilen annenin kendi soyadı ile değiştirmesini engelleyici yasal bir düzenlemenin bulunmadığı ve çocuğun soyadı değişmekle kişisel durumun değişmeyeceği açıktır.

Ayrıca, kararda çocuğun annesiyle aynı soyadı taşımamasını sorguladığı ve bunun da çocuğun psikolojisini etkilediği belirtildi. Çocuğun yüksek yararı göz önüne alınarak soyadının annenin soyadıyla değiştirilmesinin haklı neden olduğu da ifade edildi.

Bugüne kadar kadına bu hak tanınmadı

Davacı kadının avukatı Fırat Bilici, AA muhabirine yaptığı açıklamada verilen kararın ‘cinsiyet ayrımcılığı yapılmamasının gereği’ olduğunu söyledi. Bilici, bir kadına daha önce böyle bir hak tanınmadığının altını çizerek şunları söyledi:

Erkek, velayet kendisinde kaldığı zaman soyadını çocuğuna verebiliyordu ama bugüne kadar kadına böyle bir hak tanınmamıştı. Anayasa Mahkemesinin kararından sonra şansımızı denedik ve boşanma davasından sonra kadının soy ismini çocuğuna verebilmesi için isim davası açtık. Bu, nüfus kaydının düzeltilmesi davası değil, isim davasıydı.

Haydarpaşa Dayanışması: 10 yıl önce Haydarpaşa’nın çatısı, bizlerin ise içi yandı

Haydarpaşa Garı‘nda çıkan yangının üzerinden 10 yıl geçti. Ancak 2016’da başlanılan ve 500 gün içerisinde bitirilme sözü verilen restorasyon hala sona ermedi.

Bu durumu protesto etmek amacıyla her pazar günü bir araya gelen Haydarpaşa Dayanışması, 464’üncü nöbet eyleminde yangının 10’uncu yıldönümüne ilişkin bir açıklama gerçekleştirdi.

‘Haydarpaşa’yı yalnızlaştırdılar’

“10 yıl önce Haydarpaşa’nın çatısı, bizlerin ise içi yandı” başlığıyla gerçekleştirilen açıklamada “28 Kasım 2010 Pazar günü tarihi ve kültür mirasımız Haydarpaşa Garı’nın özensiz ve denetimsiz bakım çalışması sırasında çıkan yangın sonucu büyük hasar görmesinin üstünden koca bir on yıl geçti. Yangın Haydarpaşa’yı insansız, vapursuz ve trensiz bırakan, onu yalnızlaştıran sürecin somut başlangıcıdır” denildi.

Yangın, Haydarpaşa Garı’nın kapatılması ve dönüşüm arasındaki üçlü ilişkinin 2014’deki restorasyon projesi ile açığa çıktığı belirtilen açıklamada “Bu proje kapsamında, Gar’ın çatı katına sergi salonu, restoran ve konferans salonu gibi ticari işlevler verilmiştir. Binanın iç avlusunda çatıya çıkan şeffaf bir asansör ve iç avlunun üzerini kapatan şeffaf bir çatı örtüsü, yeraltı otoparkı ve çarşısı gibi yeni işlevler de öngörülmüştür” denildi.

‘Restorasyon hala tamamlanmadı’

Mücadele sonucunda bu ek işlevlerin iptal edildiği hatırlatılan açıklama şu ifadeler ile devam etti:

Haydarpaşa Dayanışması bileşenleri, Mimarlar Odası ve Birleşik Taşımacılık Çalışanları Sendikası’nın kararlı mücadelesi ve Kadıköy Belediyesi’nin restorasyon projesine inşaat ruhsatı vermemesi sonucunda Haydarpaşa Garı’na verilen ek işlevler iptal edilerek restorasyon projesi revize edilmiş, Haydarpaşa Garı’nın aslına uygun bir şekilde restore edileceği ve gar işleviyle varlığına devam edeceği açıklanmıştır.

Tüm bu sürecin sonunda, Haydarpaşa Garı’nın restorasyonu fiili olarak ancak 2016’da başlayabilmiştir. Bugün restorasyonun önemli bir bölümü bitmiş olsa da, restorasyon hala tamamlanamamıştır.

‘Ulaşım hakkını engelleniyor’

Günümüzün teknolojik imkanlarının gelişmişliği düşünüldüğünde, 20 milyonluk mega kentin demiryolu ulaşımı için hayati önem taşıyan merkez garı Haydarpaşa’nın restorasyon çalışmasının daha program ve taahhüt edilen süre içinde tamamlanması gerekmez miydi?

Restorasyon sürecinin bu kadar uzaması, Haydarpaşa Garı’nın esas işlevine dönmesini geciktirdiği gibi halkın demiryolu ile ulaşım hakkını engellemektedir.

Marmaray ve YHT projelerinin inşası gerekçe gösterilerek yolcu ve yük taşımacılığına kapatılan Haydarpaşa Garı’nın tekrar açılabilmesi için, 2018 başında tren raylarının yenilenmesi sırasında başlayan arkeolojik kazıların biran önce tamamlanması gerekmektedir. Ne yazık ki, Haydarpaşa Garı’nda devam eden restorasyon ve arkeolojik kazılara dair şeffaf ve herkes tarafından erişilebilir bilgilendirme yapılmayıp, bakandan bakana değişen farklı açıklamalarla yetinilmektedir.

Yapılan kentsel planlama çalışmalarında Haydarpaşa Gar ve Limanın demiryolu ve denizyolu ulaşım işlevinden ayrı bir şekilde düşünülmemesi gerektiğinin altını bir kez daha vurguluyoruz.

‘Gar işleviyle halka açılmalı’

“Haydarpaşa yangını üzerinden 10 yıl geçti. Ve bu 10 yıl boyunca Haydarpaşa Garı’nın ne restorasyonu, ne arkeolojik kazıları, ne de dönüşüm arzusu bitti.

Koskoca bir dört yıl, restorasyon için yeterince fazla bir süre değil mi? Bu kadar zaman içinde belki de Haydarpaşa Garı iki defa restore edilebilir ve çoktan hizmete sunulabilirdi. Haydarpaşa’nın geleceğini muğlak bırakan veya bırakmaya çalışan bir sürecin hala işlediğini de belirtmek zorundayız.

Açıklama “Bizler, Haydarpaşa Dayanışması bileşenleri olarak; Haydarpaşa Garı’nın restorasyonun ve arkeolojik kazılarının bir an önce tamamlanmasını ve Haydarpaşa Garı’nın her türlü kültürel mirasa saygılı, gar işleviyle biran önce halka açılmasını bir kez daha talep ediyoruz” ifadeleriyle sona erdi.

Türkiye’nin en kalitesiz havası Düzce’de ölçüldü

Çevre ve Şehircilik Bakanlığı Hava Kalitesi İzleme Merkezi’ne bağlı Sürekli İzleme Merkezi verilerine göre Türkiye’nin en kalitesiz havası Düzce‘de ölçüldü.

Düzce’de temiz hava için 0 ila 50 arasında bulunması gereken endeks değeri 174’e kadar yükseldi. İkinci sırada 172 ile başkent Ankara yer aldı. En kalitesiz havaya sahip üçüncü şehir ise 171 endeks değeri ile Hakkari oldu.

Havası en temiz yer Bursa

Havası en temiz şehir ise Bursa oldu. Bursa’da hava kalite endeksi 10 olarak ölçüldü.

Türkiye’nin 4 büyükşehirlerinden birisi olan İstanbul’da hava kalitesi 96 ile ölçülerek orta derecede olurken, İzmir’de 111 endeks ölçümü ile havası hassas olarak görüldü. Antalya‘da da 54 endeks derecesi ile orta hava kalitesi ile ölçüldü.