Ankara’da 6 Aralık 1963 yılında Asaf Çiğiltepe öncülüğünde kurulan Ankara Sanat Tiyatrosu (AST), Ihlamur Sokak’ta 58 yıldır perde açtıkları tarihi salonu 6 Aralık tarihinde boşaltmak zorunda kaldıklarını duyurdu.
Ankara Sanat Tiyatrosu tarafından yapılan açıklamada, “Pandemi döneminin getirdiği kaldırılamaz yükler, yıllardır mahrum bırakıldığımız devlet yardımları, mülk sahibinin bir tiyatro kurumuna dayattığı ağır koşullar ve uzlaşmaz tavrı sebebiyle, bir kentin, bir ülkenin belleğini, tarihini, kültürünü temsil eden, sayısız sanat insanının yetişmesine vesile olmuş; oyunlarına, her türlü etkinliklere ev sahipliği yapmış evimizden ayrılmak zorunda bırakıldık” ifadeleri kullanıldı.
‘Doğduğu gün boşaltmak zorunda kaldık’
Salonun 58 yıl önce gene 6 Aralık tarihinde kurulduğu hatırlatılan açıklamada “Bu salonu doğduğu gün boşaltmak zorunda kalmanın, bu salona emek vermiş şimdi hayatta olmayan tiyatro emekçilerinin kemiklerini sızlattığını hissediyoruz, üzgünüz” denildi.
1963 yılından bu yana perde açan salonun otel veya otopark olmakla karşı karşıya kaldığına dikkat çekilen açıklamada “58 yıldır her türlü maddi zorluklara rağmen perdelerini açtığımız salonumuzu ayakta tutmak için her türlü fedakârlığı gösterdik. Bu süreçte salonumuzdan kopmamak adına yaptığımız her türlü girişimlerimiz, çalışmalarımız, görüşmelerimiz, gayretlerimiz de maalesef sonuçsuz kalmıştır” denildi.
Salonun şimdi bir otel, otopark veya bir mağazanın deposu olmakla karşı karşıya kaldığı belirtilen açıklamada şu ifadeler yer aldı:
Son dört sezondur kapalı gişe oynadığımız Yeşim Dorman’a ait oyunun replikleri geliyor aklımıza: ‘Neyi götürseydik ha!’ Sabahlara kadar dekor yaptığımız geceleri mi? Erkan Yücel’in, Yaman Okay’ın, Kerim Afşar’ın, Meral Niron’un oyunculuklarını mı? Timur Selçuk’un eşsiz oyun müziklerini mi? Rutkay Aziz’in sayısız oyun rejilerini mi? Uğur Mumcu’nun Sakıncalı Piyade’sini mi? Maksim Gorki’nin Ana’sını mı? Osman Şengezer’in harika dekor tasarımlarını mı? Onların kulislerde yankılanan sesini mi? Bunca yıldır tiyatroyu yaşatan seyircilerini mi? Neyi alaydık ha! ‘Bir valize ne sığar ki!’
Yapılan açıklamada varoluş çizgilerinden ödün vermeden yollarına devam edeceklerini belirten Ankara Sanat Tiyatrosu, bundan sonraki çalışmalarını Bilkent Sahne’de devam ettireceklerini belirtti.
Gözler bir türlü çıkmayan Hayvanları Koruma Yasası’ndayken hayvana yönelik şiddetin de ardı arkası kesilmiyor. Son olarak Diyarbakır ve Bursa‘da hayvanlara yönelik işkence haberleri gündeme geldi.
Diyarbakır’da patileri kesilen kedi hayatını kaybederken, Bursa’da çuvallara konulan yavru köpekler boş bir araziye atıldı.
Patileri kesilen kedi hayatını kaybetti
Diyarbakır’ın Kayapınar İlçesi Diclekent Mahallesi‘ndeki bir sitede hayvanseverler tarafından arka patileri kesilmiş halde bulunan bir kedi, veterinere götürüldü. Burada kedinin patileri bağlanarak tedavisine başlandı. Ancak, işkenceye uğrayan kedi tüm müdahalelere rağmen kurtarılamadı.
Kedinin patilerinin büyü nedeniyle kesildiği iddia ediliyor. Olayın sorumlu ya da sorumlularının bulunması için ise çalışma başlatıldı.
Çuvalla boş bir araziye atılan yavru köpekler
Bursa İnegöl Doğal Hayatı ve Hayvanları Koruma Derneği üyeleri ise hayvanlara yem ve su dağıtmak için yola çıktıklarında boş bir arazide çuvallar gördüler. Üyeler, çuvalları açtıklarında ise 12 tane yavru köpekle karşılaştı.
Dernek üyesi Hatice Terkenli, köpeklerin uzun bir süredir havasız kaldığını, yem ve su ihtiyaçlarını karşıladıktan sonra durumu yetkililere bildirdiklerini aktardı. Köpek yavruları, İnegöl Belediyesi ekiplerince bulundukları yerden alınarak tedavi ve bakımları için hayvan barınağına götürüldü.
Geçtiğimiz günlerde de Samsun‘da patileri kesilen yavru köpek bulunmuş, yapılan işkenceyle ilgili iki kişiye toplam 809 TL ceza verilmişti.
Ocak ayında 47 işkence vakası
Hayvan Hakları İzleme Komitesi‘nin (HAKİM) hazırladığı rapora göre, sadece 2020’nin ocak ayında hayvanlara yönelik en az 48 bin 348 yaşam hakkı gaspı, 47 işkence vakası, 29 bin 804 özgürlüğü kısıtlama, iki cinsel şiddet, belediye çalışanları ve kamu görevlileri eliyle yaşanan dört ihlal vakası yaşandı.
Fotoğraf: Gülnaz Bingöl / csgorselarsiv.org
Hayvanları koruyacak yasa yok
Her şiddet haberiyle tekrar gündeme gelen hayvanları koruma yasası ise hala çıkmıyor. Yürürlükteki yetersiz olan kanun yerine hayvanı mal olmaktan çıkarıp can olarak kabul eden ve hukuki olarak hayvanlara işkence edenlere ceza getirmesini öngören 55 maddelik hazırlanmış bir rapor var. Meclis’teki bütün partilerin araştırma komisyonu çatısı altında bir araya gelip oluşturduğu ve hepsinin hemfikir olduğu raporun yasa haline gelmesi için yaklaşık 1.5 yıldır bekleniyor.
Devlet töreniyle 4 Aralık’ta İstanbul‘dan Çin‘e uğurlanan ve Maltepe İstasyonu‘nda üzerindeki pankartlar söküldükten sonra Halkalı Garı’na geri getirildiği ortaya çıkan ilk ihracat treni şimdi yeniden yollarda.
Marmaray Kazlıçeşme istasyonunda düzenlenen uğurlama töreninde konuşan Ulaştırma ve Altyapı Bakanı Adil Karaismailoğlu, “İlk trenimizdeki 42 konteynerin içerisinde Çin’e beyaz eşya taşıması yapacağız. Trenimiz, 2 kıta, 2 deniz ve 5 ülke geçerek 12 günde yükünü Çin’e ulaştıracak” ifadelerini kullanmıştı.
Daha sonra Birleşik Taşımacılık Çalışanları Sendikası (BTS) yaptığı açıklamada karantina tedbirleri öncesinde büyük bir törenle İstanbul’da ulaşımı aksatan törenin aslında boşuna yapıldığını ve trenin geri getirildiğini duyurdu.
‘Trafiğin aksamasına sebep oldu’
BTS tarafından yapılan açıklamada bu seferin düzenlenmesi için 9 adet Marmaray treninin seferi iptal edildiği, 10 adet Marmaray treninin sefer bölgesinin kısaltıldığı, 9 adet Marmaray treninin de toplam 92 dakika rötar yaptığı belirtildi.
56 saatlik sokağa çıkma yasağının başlamasına saatler kala yapılan bu törenin ulaşımı aksattığını ve halk sağlığını tehlikeye attığını belirten BTS, “Dışişleri Bakanlığı‘nın da bu yanıltıcı haberi paylaşması nedeni ile uluslararası kamuoyu nezdinde ülkemizi zor durumda bırakmıştır” ifadelerine yer verdi.
Açıklama “Ülkemizin itibarını sarsan, ‘yapılmayan bir taşıma’ nedeni ile kurumu zarara uğratan, yolcu taşımacılığında aksamaya neden olan, pandemi koşullarında halkın sağlığını tehlikeye atan TCDD ve TCDD Taşımacılık Aş Yöneticileri hakkında gerekli değerlendirme yapılması için Ulaştırma ve Altyapı Bakanlığı’nı göreve davet ediyoruz” ifadeleriyle sona erdi.
TCDD: Gümrük işlemleri için geri döndü
Bunun üzerine açıklama yayınlayan TCDD Taşımacılık, trenin geri dönmesiyle ilgili yapılan paylaşımların “asılsız” ve “kötü niyetli” olduğunu söyledi. Açıklamada trenin gümrükleme işlemleri ve Çin’den gelen ek talepler nedeniyle Halkalı Garı’na uğradığı belirtildi.
Açıklamada “Bu süreçler yük taşımacılığında rutin sayılan ve tamamlanması gereken işlemlerdir. Türkiye’den hatta Avrupa’dan Çin’e kesintisiz olarak yük ve yolcu taşımacılığının demiryolu aracılığıyla yapılabilmesi, ülkemizin hayata geçirdiği Marmaray Projesi ve anadolu boyunca kesintisiz hale getirilmiş demiryollarımız sayesinde olmuştur” denildi.
Ulaştırma ve Altyapı Bakanlığı ise konuyla ilgili bir açıklama yayınlamazken, trenin yolda olduğunu sosyal medya hesaplarından duyurdu. “#Çintreninerede” etiketi üzerinden paylaşım yapan Bakanlık en son trenin Ankara’dan geçtiğini açıkladı.
Patsy Islam-Parsons, Avustralya‘nın Sidney kentinden 19 yaşında bir iklim aktivisti. Fridays For Future Australia, Polluters Out‘un bir parçası.
Geçen yıl FFF Australia’nın yerel grubu FFF Sydney‘i kurdu. Halen University of Sydney‘de Fransızca ve Almanca okuyor.
Atlas: Nasıl iklim aktivisti oldun ve neden iklim grevlerine devam ediyorsun?
Patsy: Tek başına beni bir iklim aktivisti olmaya iten tek bir anım olmadı, bu daha çok iklim krizinin öneminin aşamalı olarak anlaşılmasıydı ve bu konuyu ele almak için hiçbir şey yapılmıyordu. Sanırım Mart 2019’da bir iklim grevine katıldıktan sonra iklim aktivizmine doğru bir şekilde dahil oldum.
Grevdeki herkesin enerjisi, Fridays For Future’a katılmak ve bir fark yaratmak için elimden gelen her şeyi yapmam için bana çok fazla motivasyon oldu. Her Cuma grev yapmaya başladım çünkü politikacılarımızın ve diğer dünya liderlerinin iklim krizini hiç ciddiye almadığını görebiliyorum. Ahlaki görevlerini yerine getirmiyorlar ve bu yüzden birinin bunu yapması için onlara baskı yapması gerekiyor ve görünüşe göre bu, biz yani genç iklim aktivistleriyiz.
Küresel ortalama sıcaklık artışının 1,5 derece sınırında kalması için zamanımız hızla tükeniyor ve bu beni dehşete düşürüyor. Arkama yaslanıp bu olmuyormuş gibi yapamam. Büyüdüğümde kendime ve torunlarımın gözlerine bakabilmeliyim ve en azından değişimi sağlamak için elimden gelen her şeyi yaptığımı bilmeliyim. Başlangıçta Cuma günleri yalnızdım ama şimdi bazen başka insanlar da bana katılıyor.
‘Kongo yağmur ormanı kritik bir karbon yutağı’
Her gün “SAVE CONGO RAINFOREST” tabelanla grev yapıyorsun. Bize Kongo Yağmur Ormanı’nda yaşanan iklim krizi hakkında bilgi verebilir misin ve bunu durdurmak için ne yapabiliriz?
Kongo Yağmur Ormanı, Afrika’daki en büyük ve tüm dünyadaki ikinci en büyük yağmur ormanıdır. Yine de, belki de tüm Afrika kıtasının bu kadar sık görmezden gelinmesinden dolayı, buna neredeyse hiç ilgi gösterilmiyor.
Kongo Yağmur Ormanı, Afrika’daki hava durumu modellerini düzenlemede çok önemli bir rol oynamaktadır, kritik bir karbon yutağıdır ve yaklaşık 80 milyon insanın hayatta kalabilmesi için bu ekosisteme doğrudan bağlı olduğu tahmin edilmektedir.
Sonuç olarak, hem Kongo Havzasında yaşayanlar hem de bu gezegende yaşayan her bir kişi için yağmur ormanlarının korunması zorunludur. Yağmur ormanını korumak elbette son derece zordur çünkü izlenmesi zor olan birçok yabancı şirket de yok edilmesinden sorumludur. Şu anda, Kongo Havzası’ndan ve Afrika’daki diğer ülkelerden aktivistlerin seslerini duyurabilmek için çalışıyoruz çünkü onlara yeterince ilgi gösterilmiyor ve sesleri göz ardı ediliyor.
Aktivizminle ilgili ne tür zorluklarla karşılaşıyorsun?
İklim aktivizminin temel zorluklarından biri, görevin çok büyük olması. Toplantı salonlarında ve parlamento binalarında alınan kararlarda bir veya birkaç kişinin (özellikle bizim gibi gençlerin) gerçek bir etkisi olması çok zor.
Sonuç olarak, değişime ulaşmak için, yeterli gürültü yaratmak çok sayıda insan arasında, çok fazla koordinasyon gerektirir. Dünyadaki güçlü insanları ve sektörleri alt edebilecek bir hareket yaratmak kolay değil. Sorunun kendisi de çok yönlü. Tek basit bir çözüm yok. İklim krizinin ele alınması ve küresel sıcaklık artışının 1,5 dereceyle sınırlandırılması, toplumun her alanında değişiklik gerektirecektir. Çok zor olabilir. Ve tabii ki, politikacıların ve dünya liderlerinin bizi veya iklim krizini ciddiye almıyor gibi görünmesi, ilerlemenin çok zor olduğu anlamına geliyor. Bize sunulan tek şey, son derece gerçek eylem yerine, sinir bozucu boş vaatler.
‘Yangının tadına bakabiliyordunuz’
Ülkenizde iklim krizinin görülen en spesifik etkileri neler?
Avustralya’da artan sıcaklıkların ve görünüşte bitmeyen kuraklıkların bir sonucu olarak ortaya çıkan orman yangınları, muhtemelen karşılaştığımız en büyük sorun. 2019-20’de rekor seviyedeki en kötü orman yangını sezonunu yaşadık. Milyarlarca hayvan öldü, yüzlerce ev ve bina yıkıldı ve onlarca insan hayatını kaybetti.
Sidney’de yaşadığım yerde hava her gün o kadar yoğundu ki, kelimenin tam anlamıyla tadına bakabiliyordunuz! Gökyüzü turuncu oldu ve fiziksel olarak nefes almak zordu. Bu, tüm ülke için çok üzücü bir deneyimdi ve bu, yaklaşık 1,2 derece C küresel ortalama sıcaklık artışıydı. 1.5, 2 veya hatta 3 derece ısınmada yazlarımız neye benzeyecek acaba?
Neler olabileceğini hayal etmek korkunç. Yine de bu sadece bir sorun. Diğerleri arasında Büyük Set Resifi‘nin ağartılması ve Aborijin topraklarının ülke genelinde yok edilmesi yer alıyor.
Fotoğraf: Shutterstock
‘Hükümet adım atmayı reddediyor’
Ülkendeki – politikacılar ve genel olarak halk arasında – iklim bilincini ne şekilde tanımlarsın?
Avustralya’daki iklim bilinci, hem politikacılar hem de halk arasındaki deneyimlerime göre son derece düşük. Açıkça ön saflarda olmamıza ve durumumuzun daha da kötüye gitmeye devam edecek olmasına rağmen hükümetimiz iklim kriziyle ilgili herhangi bir adım atmayı kesinlikle reddediyor.
Queensland‘deki Adani kömür madeni gibi devasa kömür madenlerinin inşasını desteklemeye devam ediyorlar ve şu anda “gaz kaynaklı covid-19 kurtarma” projesini teşvik ediyorlar. Bu sadece bir delilik. Başbakanımız parlamentoya bir parça kömür getirmesi ve “bu kömür, korkma” demesiyle ünlü.
‘Yangın sırasında bile iklim inkarcılığı sürdü’
Aynı zamanda dünyanın en büyük kömür ihracatçısıyız, yani bir ülke olarak karbon ayak izimiz ve iklim krizine genel katkımız çok büyük. Politikacılarımız, iklim krizine karşı harekete geçme sorumluluğumuz olmadığını ve orman yangınları ile iklim krizinin hiçbir şekilde bağlantılı olmadığını söylüyor, ki bu apaçık yanlıştır.
Genel halk arasındaki farkındalık da çok düşük. Bence bu, ülkemizin alevler içinde olduğu orman yangınları sırasında bile, sürekli olarak iklim inkarcılığını bastıran Murdoch medyası ile ilgili. Aslında, yakın tarihli bir rapor, Avustralya’nın ABD ve İsveç’ten sonra dünyadaki en yüksek üçüncü iklim inkarcı yüzdesine sahip olduğunu ortaya koydu. İklim grevlerim sırasında her Cuma, bilime inanmayan yoldan geçenlerden çok sayıda olumsuz yorum alıyorum. Şu anda iklim krizinden etkilenen insanların bilimi dinlememesi son derece sinir bozucu.
‘Geceleri nasıl uyuyorlar?’
Dünya liderlerine seslenmek için platformda olsaydın, onlara ne söylemek isterdin?
Dünya liderleriyle konuşmak için bir platformum olsaydı, torunlarına ‘hala vakit varken iklim krizi konusunda harekete geçmemeye karar verdiklerin’i nasıl açıklamayı planladıklarını sorardım.
Harekete geçme konusunda ahlaki bir sorumlulukları var ve yapmamayı seçiyorlar. Gerçekten denememiş olsalar bile, pes ediyorlar. İnsanların, eylemlerinin bir sonucu olarak, her gün öldüğünü bilerek geceleri nasıl uyuduklarını onlara sorardım. Ve onlara nasıl hatırlanmak istediklerini sorardım, çünkü şu anda onların mirası, insan yaşamları ve tek gezegenimiz yerine kar seçimleri olacak.
Ailen, okulun veya arkadaşların aktivizmini destekliyor mu?
Yakın ailem iklim aktivizmimi desteklediği için şanslıyım. İklim aktivisti olmayan arkadaşlarımın çoğu ne yaptığımı gerçekten anlamıyor. Çevre konusunda tutkulu olduğumu ve bunun hobim olduğunu düşünüyorlar.
İklim krizini veya içinde bulunduğumuz durumu gerçekten anlamıyorlar. Ancak sanırım bir iklim aktivisti olarak onları bilgilendirmek ve iklim aktivizmine katılmaları için motive etmek benim sorumluluğum.
‘Dünyanın eleceğini düşünmek beni korkutuyor’
2030’da kendini ve dünyayı nasıl görüyorsun?
2030’da dünyayı hayal etmeyi zor buluyorum çünkü dünya liderlerinin önümüzdeki on yılda hangi kararları alacaklarına dair hiçbir fikrim yok. Tabii ki, içinde bulunduğumuz krize aniden uyanmalarını ve küresel ortalama sıcaklık artışını 1,5 ℃’ye düşürmek için kesin önlemler almalarını umuyorum. Bu ısınma miktarında, iklim krizinin korkunç etkilerini yine de hissedeceğiz.
Avustralya’da orman yangını mevsimleri kötüleşmeye devam edecek, Büyük Set Resifi mercan ağartması nedeniyle daha da zarar görecek ve kuraklıklar daha uzun ve daha şiddetli hale gelecek. Ancak acil önlem almazsak, 2030’daki durum çok daha vahim olacak.
Dürüst olmak gerekirse, dünyanın 2030’da nasıl görüneceğini düşünmek beni korkutuyor çünkü politikacılar ve dünya liderleri yakında uyanacaklarına dair çok fazla işaret göstermiyorlar. İnsanlığın karşı karşıya olduğu muhtemelen en büyük krizi üstlenmeye hazır olduklarına dair pek fazla işaret göstermiyorlar. Yaptıkları tek şey bize boş vaatler vermek ve gerçekten harekete geçmeye niyet etmedikleri uzak tarihlere hedefler koymak.
Değişim olarak ne görmek istersin, diğer bir deyişle iklim krizini tersine çevirmek için en iyi planın ne olacağını düşünüyorsun?
İklim krizini doğru bir şekilde ele almak için, toplumun her alanında değişikliklerin olması gerekiyor. Sera gazı yaymaya devam edip yarın yokmuş gibi yaşayamayız. Büyük bir ilk adım, tüm yeni fosil yakıt projelerini durdurmak ve enerji kaynaklarımızı hızla yenilenebilir enerjiye dönüştürmek olacaktır.
Tüm dünya 1,5 ℃ karbon bütçemiz dahilinde kalacaksa, Avustralya gibi mali açıdan şanslı ülkeler öncü olmalıdır. İklim adaleti, eşitlik ve uluslararası işbirliği çok önemlidir. Küresel krizler, küresel çözümler gerektirir Hiçbir taşı alt üst edemeyiz, toplumumuzdaki her şeyin yeniden incelenmesi gerekir.
Patsy Islam-Parsons is 19 years old climate activist from Sydney, Australia. She is a part of Fridays For Future Australia and Polluters Out.
She started her local group FFF Sydney last year. She is currently studying French and German at the University of Sydney.
Atlas: How did you become a climate activist and why do you continue your climate strikes?
Patsy: I didn’t exactly have one moment that alone sparked me to become a climate activist, it was more of a gradual realisation and understanding of the importance of the climate crisis and that nothing is being done to address it. I guess that I got involved in climate activism properly after I attended a climate strike in March 2019.
The energy of everyone at the strike gave me a lot of motivation to join Fridays For Future and to do everything that I can to make a difference. I started striking every Friday because I can see that our politicians and other world leaders are not taking the climate crisis at all seriously. They are not living up to their moral duties and so someone has to put pressure on them to do so and apparently that is us, the youth climate activists.
We are rapidly running out of time to stay within 1.5 degrees C of global average temperature rise and honestly that makes me terrified. I cannot sit back and pretend that this isn’t happening. I have to be able to look myself and my grandchildren in the eye when I am older and know that I at least did everything that I could to achieve change. At the beginning I was alone every Friday, but now sometimes other people join me as well.
‘Congo Rainforest is a critical carbon sink’
You have been striking everyday with your sign “SAVE CONGO RAINFOREST”. Can yoıu inform us about the climate crisis happening in Congo Rainforest please and what we can do to stop this?
The Congo Rainforest is the largest rainforest in Africa and the second largest in the entire world. And yet hardly any attention is given to it, perhaps because the entire continent of Africa is so frequently ignored. The Congo Rainforest plays an enormously crucial role in regulating weather patterns across Africa, it is a critical carbon sink and it is estimated that approximately 80 million people rely on it directly for their survival.
As a result, it is imperative that the rainforest be protected, both for those who live in the Congo Basin and for every single person who lives on this planet. Protecting the rainforest is of course extremely difficult because a lot of foreign corporations that are difficult to trace are responsible for its destruction.
Right now, we are working on amplifying the voices of activists from the Congo Basin itself and other countries in Africa because they aren’t given nearly enough attention and their voices are overlooked.
What kind of challenges do you face about your activism?
One of the main challenges of climate activism is that the task is simply so enormous. It is very difficult for one or even a few people (especially young people like us) to have a genuine impact on decisions made in boardrooms and parliament buildings. As a result, it takes a lot of coordination between huge amounts of people to create enough noise to achieve change.
Creating a movement that can take on the most powerful people and industries in the world isn’t easy. The issue itself is also so multi-faceted. There isn’t one simple solution. Addressing the climate crisis and limiting global temperature rise to 1.5 degrees will take changes in all aspects of society. It can be overwhelming. And of course, the fact that politicians and world leaders don’t seem to take us or the climate crisis seriously means that progress is very difficult. All we seem to get is empty promises not real action, which is enormously frustrating.
‘You could taste fire’
What specific climate crisis is the most important issue in your country?
In Australia bushfires as a result of increased temperatures and seemingly never-ending droughts is probably the largest issue we are facing. In 2019-20 we experienced the worst bushfire season on record. Billions of animals died, hundreds of houses and buildings were destroyed and tens of people lost their lives.
Where I live in Sydney the air was so thick with smoke every single day that you could literally taste it. It made the sky orange and it was physically hard to breathe. It was such a harrowing experience for the entire country and this was at just roughly 1.2 degrees C of global average temperature rise. What will our summers look like at 1.5, 2 or even 3 degrees of warming? It is terrifying to imagine what could happen.
That is just one issue though. Others include the bleaching of the Great Barrier Reef and the destruction of Aboriginal land across the country.
Fotoğraf: Shutterstock
‘Government absolutely refuses to take any action’
How would you describe the climate consciousness in your country – amongst politicians and public at large?
The climate consciousness in Australia is extremely low in my experience both among politicians and the general public. Our government absolutely refuses to take any action on the climate crisis even though we are clearly on the frontlines and our situation will only continue to get worse. They continue to support the building of massive coal mines like the Adani coal mine in Queensland and are currently promoting a ‘gas-led covid-19 recovery’. It is simply insane.
Our Prime Minister is famous for bringing a lump of coal into parliament and saying “this is coal, don’t be afraid”. We are also the world’s largest exporters of coal, meaning that our carbon footprint as a country and overall contribution to the climate crisis is enormous. Our politicians repeatedly say that we have no responsibility to take action on the climate crisis and that the bushfires and the climate crisis aren’t at all connected, which is blatantly false.
‘Media continued climate denialism even during the bushfires’
The awareness among the general public is also very low. I think that a lot of this has to do with the Murdoch media, which continually prints climate denialism, even during the bushfires when our country was going up in flames. In fact, a recent report found that Australia has the third highest percentage of climate deniers in the world after the US and Sweden.
Every Friday during my climate strikes I receive a lot of negative comments from passers-by who don’t believe in the science. It is hugely frustrating that people who are being impacted by the climate crisis right now won’t listen to the science.
‘How they sleep at night?’
If you had a platform to speak to the leaders of the world, what would you say to them?
If I had a platform to speak to world leaders, I would ask them how they plan to explain to their grandchildren that they simply decided to not take action on the climate crisis when there was still time. They have a moral responsibility to act and they are choosing not to. They are giving up even though they haven’t truly tried.
I would ask them how they sleep at night knowing that people are dying every day as a result of their actions. And I would ask them how they would like to be remembered, because right now their legacy will be that they chose profit over human lives and our only planet.
Do your family, school or friends support your activism?
I am lucky in that my close family do support my climate activism. Most of my friends who aren’t climate activists themselves do not really understand what I do. They seem to think that I am just passionate about the environment and that it is my hobby.
They don’t truly understand the climate crisis or the situation that we are in. But I suppose that as a climate activist it is my responsibility to help inform them and to motivate them to engage in climate activism as well.
‘It scares me to think about future’
How do you envision yourself and the world in 2030?
I find it difficult to imagine the world in 2030 because I have no idea what decisions world leaders will make over the coming decade. Of course, I hope that they suddenly wake up to the crisis that we are in and take drastic action to limit global average temperature rise to 1.5 degrees C. At that amount of warming we will still feel the horrific impacts of the climate crisis.
In Australia we will continue to have worsening bushfire seasons, the Great Barrier Reef will be further damaged by coral bleaching, and droughts will get longer and more severe. But if we don’t take urgent action, then the situation in 2030 will be far more dire.
Honestly, it scares me to think about what the world will look like in 2030 because politicians and world leaders are not showing many signs that they will wake up soon. They are not showing many signs that they are prepared to take on possibly the largest crisis humanity has ever faced. All they are doing is giving us empty promises and setting targets for distant dates without any intention of actually meeting them.
What would you like to see as a change, in other words what do you think would be the best plan to reverse the climate crisis?
To address the climate crisis properly, changes need to take place in all aspects of society. We cannot continue to emit greenhouse gases and live as though there is no tomorrow. A great first step would be halting all new fossil fuel projects and rapidly transitioning our energy sources to renewables.
Financially fortunate countries such as Australia need to become leaders if the entire world is to stay within our carbon budget for 1.5 degrees C. Climate justice, equity and international collaboration is essential. Global crises require global solutions We cannot leave any stone unturned, everything in our society must be re-examined.
Genetiği değiştirilmiş tarımsal ürünlere verilen patentler ve bu patentlere ilişkin itirazlar neredeyse yarım asırdan uzun bir süredir tartışılıyor. Bir de bunlara son yıllarda çiftlik hayvanları yetiştiriciliği ile ilgili patent başvuruları eklenince durum gittikçe işin içinden çıkılmaz bir hal almaya başladı.
Esasında Avrupa Patent Yasaları, hayvan türleri ve geleneksel yetiştirme yöntemleri ile ilgili patentleri yasaklıyor. Avrupa Patent Sözleşmesi’nin 53’üncü maddesinde açıkça “Bitki ve hayvan türleri veya önemli ölçüde biyolojik esaslara dayanan bitki ve hayvan yetiştirilmesi usulleri” ile ilgili alanlarda patent verilmeyeceği vurgulanıyor. Ancak bu kararlar uygulamaya yansımıyor. Patent hukukundaki yasaklar ilk olarak tarımsal üretimde önemli bir girdi olan tohumlar için delindi. Yasaklardan kaçmak için bazı yasal boşlukları kullanan ve bunları fırsata çeviren ise, çoğunlukla şirketler.
Firmaların rolü
Bayer (Monsanto)[1], DowDuPont ve Syngenta gibi şirketler, ileri sürdükleri patentlerle çoktan tohum pazarının tekelini ellerine almış durumdalar. Bayer (Monsanto) uluslararası tohum pazarının yaklaşık %30’unu kontrol ediyor. Pazarda ikinci büyük şirket olan DowDuPont, %20’lik bir paya sahip. Bu rakamlar bile küresel tohum pazarının yarısından fazlasının iki şirketin kontrolünde olduğunu gösteriyor. Üçüncü sırada ise, %10’luk payla Syngenta şirketi yer alıyor. Çok az sayıdaki bu büyük şirketler, patentler aracılığıyla tüm dünyadaki üretim sürecini kendilerine bağımlı hale getiriyor. Öyle ki tohum pazarındaki bu hâkimiyet yeterli olmayınca şirketler patent kapsamının geleneksel bitki yetiştiriciliğine doğru genişletilmesi için baskı yapmaya başladı. Ve bu baskılar sonuç verdi.[2]
Şimdiden, Avrupa’da bitkilerle ilgili 3.500’den fazla patent verilmiş durumda. Yalnızca 2018 yılında bile geleneksel olarak yetiştirilmiş bitkileri kapsayan yaklaşık 60 yeni patent başvurusu yapıldı. Bunun en az üçte biri “tohum devleri” denilen şirketlere ait.[3] Üstelik bu patentlerin sadece bitki ve tohumlarla sınırlı olmadığı, hasadı ve dolayısıyla üretilen gıdaları (tahıllar, meyveler, içecekler, sebzeler ve et gibi) da kapsadığı unutulmamalı. 2011 yılında Monsanto şirketine verilen kavun patenti, 2013 yılında Syngenta şirketine verilen biber patenti, 2016 yılında Carlsberg ve Heineken şirketlerine verilen arpa ve bira patenti ve 2018 yılında Keygene şirketine verilen manyok bitkisi patenti bunlardan sadece birkaçı.
Elbette ki verilen bu patentler arasında toplumsal itirazlar nedeniyle iptal edilenler olduğu gibi itirazlara rağmen kabul edilenler de var. Zaten burada asıl mesele, şirketlerin patent başvurularının karşılık bulmuş olması. Bir bakıma teoride mümkün olmayanın pratikte şirketler lehine mümkün hale getirilmesi. Hal böyle olunca da şirketler için geriye sadece taleplerini arttırmak kaldı. Ki öyle de oldu. Kavun, biber, arpa, bira, manyok, ıspanak ve domates derken sıra hayvanlara da geldi.
Hayvan yetiştiriciliği alanında neler oluyor?
Son yıllarda geleneksel bitki yetiştiriciliği alanındaki gelişmelere benzer bir gelişme ve eğilim hayvancılıkta da yaşanıyor. Şirketler geleneksel ıslah yöntemleri ile elde edilen çiftlik hayvanları hakkında patent talebinde bulunuyor. Bu bağlamda en yaygın olarak bilinen patent, 2008 yılında Monsanto’ya verilen domuz yetiştiriciliği patenti. Söz konusu patent, toplumun çeşitli kesimlerinin muhalefetiyle karşılaştı ve 2010 yılında iptal edildi. Ancak bu alandaki patent başvurularının ardı arkası kesilmedi. İptal kararları bile şirketleri caydıramadı.
2016 yılında Avrupa Patent Ofisi (EPO)’nin Avustralya’daki bir araştırma kuruluşuna somon balığı için patent vermek istediği öğrenilince tartışmalar yeniden alevlendi. Yoğun halk protestolarının ardından süreç yine durduruldu. Peki, hepsi bu kadar mı? Elbette ki değil.
Sürecin sıkı takipçileri arasında yer alan Tohumun Patentlenmesine Hayır! Kuruluşu hayvanlar hakkındaki patent başvurularının tek bir şirket ya da tek bir hayvan türü ile ilgili olmadığının altını çiziyor. Aksine bu patentlerin şirketlerin daha geniş ve sistematik stratejilerinin bir parçası olduğunu belirtiyor. Bu kuruluş 2018-2019 yılları arasında Dünya Fikri Mülkiyet Örgütü’ne (WIPO) yapılan patent başvurularını inceledi. Araştırmaları sığır, domuz, koyun, at, keçi ve tavşan gibi hayvanlar için de patent başvurusu yapıldığını ortaya koyuyor.
Şirketler neyi iddia ediyor?
Dikkat edilecek olursa, şirketler sistematik olarak taleplerini arttırıyor. Artık sadece tohumlar üzerinde hak iddia etmiyor, tohum ve yemden başlayarak gıda üretimindeki tüm aşamaları talep ediyor. Bunu yaparken de hepsi benzer bir strateji izliyor. Patentte açıklanan özelliklere sahip tüm bitki ve hayvanların bir “buluş” olduğunu iddia ediyorlar. Yani buluş olarak adlandırdıkları bu varlıklar, yasaları aşmanın bir yolu haline geliyor. Şirketler böylelikle geleneksel yetiştirme yöntemleri ile genetik mühendisliği arasındaki farkı bulanıklaştırmaya çalışıyor.
Birkaç örnek vereyim. Yeni Zelanda’da faaliyet gösteren Livestock Improvement Corparation (LIC) şirketi, ineklerin günlük süt miktarını etkileyen geni tespit ettiklerini ileri sürdü. Bu gen analizine dayanarak da süt inekleri yetiştirme konusunda patent talebinde bulundu. Yani şirket, hem ilgili geni tanımlamak için geliştirdiği yöntemin hem de bu yöntemin kullanılmasıyla elde edilecek olan süt ineklerinin kendi buluşu olduğunu savunuyor.
Bir başka girişim, Fransız şirketi Genes Diffusion’a ait. Şirket yetkilileri sperm hücrelerini cinsiyetlerine göre ayırmaya yarayacak bir cihaz geliştirdiklerini ifade ediyor. Ve bu cihazın sığır, domuz, koyun, at, keçi ve tavşanlarda kullanılabileceğini belirtiyor. İddiaları ise, hem teknik sürecin hem de seçilen sperm hücrelerinin kendilerinin buluşu olduğu yönünde.
Hayvancılıkla ilgili patent başvuruları konusunda önemli bir geçmişe sahip olan Inguran Şirketinden de bu kapsamda söz edilebilir. Şirket, memeli türlerin embriyolarından üreme hücresi çıkartılması ile ilgili bir konuda patent elde etmeye çalışıyor. Bu, yetişkin hayvanlar olmadan da birkaç neslin yaratılabileceği anlamına geliyor. Yani, yeni hayvan nesli için olgun hayvanlara gerek kalmayacak. Bir veya daha fazla embriyonun seçilmesi yeterli olacak. Patent listesinin kapsadığı hayvan sayısı da bir hayli fazla. Domuz, koyun, sığır, et, geyik, bufalo, balinalar, goriller, yunuslar ve diğerleri… Özetle, insan ve doğa arasındaki ilişkileri yok eden bu patent örnekleri ve daha fazlası şirketler tarafından bir mucizeymişçesine ileri sürülüyor ve bizlerden de bunu kabul etmemiz bekleniyor.
Ne tür sonuçları olacak?
Toplumun bir kesimi doğanın insanlığa sunduğu hizmetlerin patentlenmesini kabullenemez ve buna isyan ederken, karşı taraf da patent başvurusuna konu olan türün kendi buluşu olduğunu savunarak saygı bekliyor. Çok basit değil mi? Süt verimini arttıran geni tespit ettiğinizde ve sizin yönteminiz kullanılarak bir süt ineği elde edildiğinde bu hayvan patentli bir buluş oluveriyor. Ya da yetişkin hayvanlar olmadan da yeni nesiller üretilebiliyor.
Bunun nesi kötü, bence de saygıyı hak ediyorlar diyenleriniz olabilir. Hem üreme hızlanacak, hem yetiştiricilerin bakım masrafı azalacak hatta tamamen ortadan kalkacak. Daha ne olsun! Peki, hayvan refahı ile ilgili etik sorunlar ne olacak? Görüşüne bakılırsa, onlar çoktan beklenen kârlar karşısında bir kenara bırakılmış durumda.
Peki, bu sürecin bedelini sadece hayvanlar mı ödeyecek? Tabi ki, hayır. Patentli ürünleri kullanacak olan çiftçilerin et ve süt gibi ürünleri satmak için şirketlerden izin alması gerekecek. Dahası, verilen bu patentlerin her biri emsal teşkil edecek. Yakın gelecekte diğer şirketler de benzer taleplerde bulunmaya başlayacak. Sonunda da, bir avuç büyük şirket günlük üretim ve tüketim tercihlerimiz üzerinde söz sahibi olacak. Ne yiyeceğimize, ne üreteceğimize, ne satın alacağımıza ve bunun için de ne kadar ödememiz gerektiğine karar verecek. Hepsi bu!
*
[1]Ağustos 2018’de Bayer, Monsanto’nun 66 milyar dolarlık devralımını tamamlamıştır.
[2]No Patents on Seeds!, ‘Invented’ and Patented: From ‘Seed to Meat’; From ‘Maize to Milk’, https://www.no-patents-on seeds.org/sites/default/files/news/ Background%20Patent%20applications%20on%20seed%20and%20meat.p df, (Erişim 21.11.2020).
Yıllardır ülke ormanlarının durumu ile ilgili pembe masalların anlatıldığı bir şov sürüp gidiyor. Bu masallarda orman alanlarımızın arttığı anlatılıyor, yapılan ağaçlandırmalar allandırılıp pullandırılıyordu. Buna karşılık ben ve benim gibi düşünen bazı ormancı meslektaşlarım durumun hiç de gösterilmeye çalışıldığı gibi olmadığını anlatmaya çalışıyorduk.
Orman alanlarının ülkenin her yanında değil yalnızca nüfusun azaldığı, arazi rantının olmadığı yerlerde arttığını, buna karşılık İstanbul, İzmir, Antalya gibi arazi rantının yüksek olduğu illerde ise orman alanlarının azaldığını devletin resmi rakamları ile ortaya koyuyorduk. Dahası, kağıt üzerinde, bir envanter bilgisi olarak gerçekleşen orman alanı artışının ormanların niteliğinde bir artış anlamına gelmediğini, orman alanlarında yapılmasına izin verilen maden arama ve çıkarma başta olmak üzere pek çok projenin ormanları paramparça ettiğini ve bu parçalanmanın ormanların ekolojik işlevleri yönünden telafisi olanaksız zararlar oluşturduğunu anlatmaya çalışıyorduk.
Ne var ki, biz ne dersek diyelim, bizi kendilerince bazı etiketlerle ötekileştirmiş olan büyük bir kitle söylediklerimize kulaklarını tıkıyor ve pembe masalları dinleyip uyumaya devam ediyordu. Tam bu sırada öyle bir şey oldu ki…
Şapka düştü, kel göründü
Orman Genel Müdürlüğü (OGM) kısa bir süre önce Sürdürülebilir Orman Yönetimi Kriter ve Göstergeleri 2019 Türkiye Raporu (SOY 2019)’nu yayımladı.[1] Bu rapor, detayları çok teknik olduğu için burada açıklama gereği duymadığım ve uluslararası süreçlerde belirlenmiş olan bazı kriter ve göstergelerin ülke koşullarına uyarlanmış haline göre orman alanlarının sürdürebilirliğini ortaya koymaya çalışıyor. Bu raporun benzeri 2008 yılında da yayımlanmıştı.[2] İşte, SOY 2019 raporunda ormanların parçalara ayrılması[3] ile ilgili öyle sayılar ve açıklamalar var ki, bizim yıllardır söylediklerimizin ispatı niteliğinde. Gelin, isterseniz açıklamaya her iki rapordan aldığım verilerle hazırladığım aşağıdaki tabloyu inceleyerek başlayalım:
Rahatlıkla görülebileceği üzere 10 hektardan küçük orman parçalarının sayısı 11 yılda yaklaşık 55 binden 120 bine çıkmış, yani %118 oranında artmış. Oysa daha büyük orman parçalarından 10-99 hektar aralığındaki orman parçalarının sayısı %11, 100 hektardan büyük orman parçalarının sayısı ise, ne yazık ki %32 azalmış.
Bu sayıların anlamı şudur: Türkiye’de ormanlar küçük küçük parçalara bölünüyor. Yani, büyük ve ekolojik dengeleri güçlü orman parçaları küçük ağaçlık alanlara dönüşüyor; ekosistemin bütünlüğü açısından pek çok özelliğini kaybediyor. Büyük ormanların küçük parçalara bölünmesinin yarattığı olumsuzluklar ve riskler sanmayın ki benim yorumum. Bunlar bilimsel gerçekler ve SOY 2019 raporunda da bütün çıplaklığı ile yer alıyor. Rapordan birkaç pasajı, noktasına virgülüne dokunmadan aşağıda aktarıyorum:
“Ormanın parçalanması, habitat konfigürasyonunun değiştirilmesini, orman alanı ve bağlantı kaybını, orman parçalarının artan izolasyonunu ve orman parçası kenarları boyunca insan arazi kullanımlarına daha fazla maruz kalmayı birlikte getirir. Orman parçalanması, habitatlar ve orman ekosistem hizmetleri üzerindeki etkileriyle geri kalan orman parçalarının yapısında ve işlevlerinde uzun vadeli değişiklikler başlatır.” (s. 89)
“Parçalanma, genden ekosistem düzeyine kadar hemen hemen tüm ekolojik süreçleri etkiler ve bitki ve hayvan popülasyonunun bileşimini ve dinamiklerini etkiler. Ayrıca hayvancılık ve vahşi yaşam arasındaki etkileşimi ve buna bağlı hastalık bulaşma riskini artırabilir.” (s. 90)
“Orman parçalanması çoğunlukla türün zenginliği ve besin tutulmasını da azaltır, trofik dinamikleri etkiler ve daha izole parçalarda hayvanların hareketini değiştirir. Orman parça boyutunun azaltılması ve parça izolasyonundaki artışın, kuşların, memelilerin, böceklerin ve bitkilerin bolluğunu yüzde 20 ila 75 oranında azalttığı, tohum yayılımı ve dolayısıyla orman yapısı gibi ekolojik işlevleri etkilediği ve aynı zamanda ekosistemde bir azalmaya katkıda bulunduğunu göstermiştir.” (s. 90)
Peki, orman neden parçalanır? Diğer bir söyleyişle, orman kendi kendine parçalanır mı? Elbette hayır. Ormanlar dünyada olduğu gibi ülkemizde de insanlar tarafından parçalanmaktadır. Nasıl? Bunun yanıtını da rapor veriyor. Yine harfi harfine aktarıyorum:
“Ülkemizde son yıllarda hızlandırılan otoyol, enerji nakil hatları ve su yolu inşasındaki çalışmaların orman parçalılığının devam etmesinde önemli rolü olduğu değerlendirilmektedir.” (s.90).
Neden ‘Show must be gone’
Çünkü ormanlarımız yalnızca parçalanma sorunu ile karşı karşıya değil. Aşırı odun üretimini odağına alan ve diğer her şeyi arka plana iten anlayışı, korunan alan yönetimindeki yanlışlık ve aksaklıkları, personel politikasının her geçen gün artan problemlerini, orman yangınlarını, orman işçiliği sorunlarını ve saymakla bitmeyecek diğer pek çok başlığı alt alta koyduğumuzda, açıkça görünen o ki ormanlarımız ve ormancılığımızın durumu hiç de parlak değil. “Şu kadar fidanı toprakla buluşturduk” çuvalına boyu giderek uzayan ağılı mızrak sığmıyor artık.
Bu konuda söylenecek çok söz var daha. Gündemden fırsat buldukça yeni verilerle konuyu işlemeye devam edeceğim diyerek, şimdilik bir virgül koyuyorum. Kaldığımız yerden devam etmek üzere…
[3] Ormanların parçalara ayrılması, orman olmayan alanlarla birbirinden ayrılmış, ekolojik bütünlüğü bozulmuş orman parçalarının sayısını ve alanını ifade eder.
1992 yılında Rio’da toplanan BM Konferansı’nda varılan diğer kararların yanı sıra bir de yeni iklim rejiminin kurulmasına yönelik BM İklim Değişikliği Çerçeve Sözleşmesi (UNFCCC) imzalandı. Bu anlaşmayı imzalayan neredeyse tüm ülkeler sera gazı salımlarını 1990 seviyesinin altına indirmeyi kabul ettiler. Ancak burada alınan kararlar gelecekte alınacak önlemler için sadece bir çerçeve niteliğini oluşturuyordu.
1995 yılından itibaren her yılın aralık ayında bu çerçeve sözleşmesine taraf olan ülkeler Taraflar Konferansı (COP) çerçevesinde bir araya gelerek atılacak somut adımları irdelediler. 1997’de Kyoto’da yapılan COP3 sırasında 2008 ile 2012 yılları arasında uygulanacak azaltımlar için anlaşmaya varıldı. Bu protokol bağlamında gelişmiş ülkeler sera gazı salımlarını 1990 seviyesine göre belirli oranlarda azaltmaya söz verdiler. Avrupa Birliği’nin bu dönem için azaltım taahhüdü toplu olarak %8 seviyesindeydi.
2050: Net sıfır emisyon
2009 Kopenhag Zirvesi’nde Kyoto Protokolü’nün devamı için anlaşmaya varılamamasına rağmen AB kendisine 2020 yılına kadar %20 azaltım hedefi belirledi. Bu hedeflerin dünya ortalamasının üzerinde belirlenmesi Avrupa politikasında yeşil politikaların ağırlığının bir göstergesidir.
Paris Anlaşması tüm ülkelerin kendi hedeflerini 2oC sıcaklık hedefinin altında kalacak şekilde belirlemelerini öngörür. Avrupa Birliği de 2030 yılı için sera gazı salım hedeflerini 1990 seviyesinin %55 altında kalacak şekilde belirledi ve bu hedeflere uyacak şekilde ilerliyor. Bunun yanında birliğin aldığı bir diğer karar da salımların 2050 yılında net sıfıra düşürülmesi yönünde. Yani AB 2050 yılında sera gazı salmayan bir bölge olmayı planlıyor.
Mutabakatın kapsamı geniş
Her ne kadar bu planların önemli kısmı AB iç politikasının bir sonucu olsa da fazla sera gazı salan endüstrilerin birlik dışına kaydırılması ve birlik içerisinde kalan endüstrilerin de yatırım yaparak azaltıma zorlanması AB içinde bir baskı unsuru yarattı. Ayrıca birlik içinde yaşayan insanlar etik bir yaklaşım çerçevesinde sadece birlik içerisinde değil kendilerine ürün sağlayan tüm dünyada aynı kuralların uygulanmasını istediklerinden AB bu konudaki politikalarında kısmi bir değişime gitti. Bu değişim ve ilerleme paketine Avrupa Yeşil Mutabakatı diyoruz.
Avrupa Yeşil Mutabakatı genel kapsamıyla gerek AB sınırları içerisinde yapılan faaliyetlerde gerekse AB sınırları içine sokulacak ürünlerde iklimi ve doğayı koruma şartını güdüyor. Bu karar ilk anda hemen uygulanabilecek boyuttan çok daha kapsamlı olduğundan bu uygulamaların parça parça kullanıma sokulması planlanıyor.
Türkiye, ihracatının neredeyse yarısını Avrupa Birliği’ne yapıyor. Bu nedenle AB’nin bu yeni uygulamaları ürünlerini AB’ye ihraç eden herkes açısından önemli değişiklikler getiriyor. Bu alanda çalışan firmaların tamamı, en geç 2030 yılına kadar AB Çevre Standartları’na uyumlu üretim yapmaları gerektiğinin bilincinde olmalılar.
Bu konu görüşülürken benim karşılaştığım bir yorum “Ama biz elmayı ihraç etmeden testini yaptırıyoruz zaten, kimyasal testini yapmadan AB bu ürünü zaten almıyor” oldu. Bu tür yaklaşımların karşılaşacağımız engelleri aşabileceğini düşünmemeliyiz. AB direktifleri, sadece ithal ettikleri ürünlerde belirli kimyasalların olmasını yasaklamıyor, ithal edilen üründe bulunmasa bile üretim sırasında doğaya ve çevreye zarar verecek hiçbir şeyin bulunmamasını öngörüyor. Yani traktörle elma toplamaya giderken o traktörün de elektrikli traktör olması ya da o traktörün saldığı karbondiokside karşılık olarak çiftçinin başka bir metotla o karbondioksidi yerin altına gömmesi gerekiyor.
Uzun vadeli planlarda CO2 vergisi de düşünülmeli
Elbette çiftçinin bu karbondioksidi bir biçimde toprağa gömmesi nispeten kolay olabilir ama hazır giyim üreticisinin aynı şeyi başarması o denli kolay olmayabilir. Ancak aynı kurallar tüm sektörler için geçerli. AB Yeşil Mutabakatı doğayı ya kirletmeden üretim yapılmasını ya da eğer doğa kirletiliyorsa bunun bedelinin ödenmesini şart koşuyor. Yani hazır giyim üreticisi firma eğer ürününü AB’ye ihraç etmek istiyorsa, gümrükte AB’ye o ürünü üretirken saldığı karbondioksidin vergisini vermek zorunda olacak.
Bu durumda firmaların önünde iki seçenek var: Ya temiz üretim yaparak bu karbon vergisinden kurtulmak ya da vergiyi vermek. Firmalar bu iki seçenekten hangisinin finansal açıdan kazançlı olduğuna karar vererek ona göre hareket edecekler. Burada aklımızın arkasında durması gereken bedel, salınan bir ton karbondioksit için yaklaşık 50 Euro civarında bir vergi ödenmesi gerekeceği. Dolayısıyla da uzun vadeli planlamamızı buna göre yapmak zorundayız.
Ama, AB bu konuda bir kolaylık sağlıyor: Eğer ihracatı yapan ülkede karbon vergisi varsa ve o ürünün üretiminde bu verginin ödendiği kanıtlanıyorsa, o zaman sadece AB karbon vergisi ile ülkenin karbon vergisi arasındaki fark sınırda ödenecek. Bu durumda da en mantıklı olan bizim de AB’nin öngördüğü karbon vergisini almamızdır.
Buraya kadar güzel de bizim ülkemizde karbon vergisi yok. Eh, o zaman vergiyi bizim devletimiz alacağına Avrupa Birliği alacak. Elbette burada mantıklı olan AB sınırdaki karbon vergisi sistemine geçmeden bizim de söz konusu vergiyi koymamız ve bu şekilde ek miktarın AB kasasına girmesindense ülkede kalmasını sağlamamızdır.
Karbon piyasası
Bunun bir alternatifi de zorunlu bir karbon piyasasını acilen çalıştırmaktır ama bu işlemin hızla uygulanabilirliği karbon vergisinden çok daha düşüktür. Ayrıca karbon piyasası dediğimiz zaman karbonun fiyatının piyasa tarafından belirlenen bir mekanizma olduğunu kabul ediyoruz ki şu anda gönüllü yapılan piyasalarda karbonun fiyatı 0.50 sent civarında dolaşıyor. Bu nedenle de zorunlu bir piyasa oluşturulması gerekli. Bu zorunlu piyasa için de öncelikle ülkemizin bir karbon azaltım hedefi olmalı. Ülkemizin karbon azaltım hedefi hazırlayıp bunu uluslararası ortamda kabul ettirmesinden sonra zorunlu bir karbon piyasası oluşabilir. Bunun da ne derece zor ve uzun bir işlem olduğunu kolayca düşünebilirsiniz.
Son olarak diyeceksiniz ki, “AB bu sınır vergisini tüm ürünlere değil en fazla kirlettiğini düşündüğü beş sektöre getirdi, o zaman biz rahatız.” Ne yazık ki değilsiniz, çünkü kısa vadede sıra size de gelecek. Ülke olarak en kısa zamanda bu karbon vergisine istesek de istemesek de uymak zorunda kalacağız. İhracatımızın yarısının rekabet avantajını kaybetmesine ülke ekonomisinin dayanabileceğini düşünmüyorum.
Hukuk ve adalet şüphesiz yaşamın her alanında ihtiyaç duyduğumuz, tutunduğumuz, önemini en iyi yokluklarında anladığımız kavramlar. Gezi sonrası dönemde tırmanışa geçen hak ihlalleriyle sıklıkla karşılaşırken son yıllarda buna bir de hukuki süreçlerin açıkça bağımsız ve tarafsız olmayışı eklendi.
Özellikle güçler ayrılığı ilkesinin tartışmaya açılmasının akabinde Parlamenter rejimin yerini Cumhurbaşkanlığı rejiminin almasıyla yasama yürütme karşısında gücünü yitirirken yargı erki de yürütmenin kontrolüne girdi. Yargının bağımsızlığı ve tarafsızlığını iki ayrı fakat, birbirini tamamlayan kavramlar olarak ele alan Hukukçu Rıza Türmen bağımsızlığı yargının yürütmeye tabi olmamasıyla, tarafsızlığı ise hakimin karar verirken dış baskılardan etkilenmemesi ve kararını yasaya dayandırması boyutlarıyla tanımlıyor.
Mersin Akkuyu ve Sinop nükleer santral projeleri de tabi olduğumuz coğrafi sınırlar içinde hukuk sistemimizin bugün maalesef ne bağımsız ne de tarafsız olduğunu gösteren örneklerden. Ancak kurulması maddi manevi risk, tehlike ve külfet teşkil eden, kalıcı izleri uzamda ve zamanda sınır tanımayan nükleer santraller yargı yoluyla da dayatılırken (üstelik tüm bu etkileri katmerlendirecek olan iklim krizi çağında) bu projelere karşı çıkabilecek bir hukuk ve adalet sistemi işlemiyorsa, gerçek yargı kamu vicdanıdır. Zira ulusal hukukun da bağlı olduğu uluslararası hukuk ve uluslararası sözleşmelerden oluşan bir ekosistemi vardır ve onu işletecek olan yalnızca kamu vicdanının göstereceği iradedir… Bu bağlamda yargının nükleer santral projelerindeki tarafgirliğini Akkuyu’daki süreçlerle anımsatabilecek olan bu yazı çok yakında Sinop Nükleer santral Projesi için bilirkişi incelemelerinin başlatılmasına yönelik bir dayanışma çağrısı şeklinde de okunabilir.
Reddi hakim talepleri dikkate alınmıyor
Türkiye’nin ilk nükleer santral projesi olmaya namzet Akkuyu NGS’nin inşasına hukuken geçerli bir ÇED raporu ve üretim lisansı olmaksızın başlanmış ve devam edilirken, yukarıda ifade edildiği üzere yargı ne bağımsız ne de tarafsız oldu. Açılan ve adaletsizliğe mahkum edilen davalar uzun bir liste oluşturur. Nitekim en son DAÇE tarafından 30 Kasım günü açılan davada avukatların reddi hakim talebinde bulunması da yargının bağımsızlığı kadar hakimin tarafsızlığının dert edildiğinin bir ispatı.
Zira 2019 yılında birinci reaktörün temeli atılırken meydana gelen çatlaklara istinaden projenin yürütmesinin durdurulması istemiyle açılan davada, hakimin bu talebi açık değil kapalı şekilde reddetmesiyle davanın bölge idare mahkemesine götürülmesini önlemesi davadaki tarafgirliğinin açık net bir göstergesi sayılıyor. Bu tespitin sağlamasını ise reddi hakim talebine rağmen aynı hakimin davayı görmekten imtina etmemesinde, daha doğrusu hakimin tarafsız olmadığı anlaşıldığına göre “ettirilmemesinde” görüyoruz.
Dünyanın ilk hükümetlerarası anlaşmasını müteakip ayağa kalkan Türkiye kamuoyunun bir dizi mücadelesine rağmen Akkuyu NGS’de iki reaktörün inşaatının tamamlandığı üçüncü reaktörün de inşaat lisansının alındığı bir aşamaya geliniyorsa, reddi hakim talebinin umursanmaması da çok şey söylüyor. Esasen perşembenin gelişinin çarşambadan belli olduğu, 2016-2018 yılları arasında Akkuyu NGS ÇED’ine karşı 13 sivil toplum örgütünün açtığı davaların iki seferde gerçekleştirilen bilirkişi incelemeleri süresince verilen mücadelenin üstüne ÇED’in gerekçesiz onaylanmasında görülmüş; akabinde bu bilgi ÇED iptal davası için verilen emeğin, gösterilen eforun ardından ÇED iptal talebinin reddine kopyala-yapıştır cümlelerle hükmedilmesi ve sivil toplumun itirazlarının bir çırpıda geri püskürtülmesiyle teyit edilmişti.
Sinop’ta skandal uygulamalar
Bu noktaya kadar Akkuyu NGS Projesinde “Ak” bir kuyu’ya düştüğü iyice pekişmiş olan yargı süreci, ikinci nükleer santralin kurulması planlanan Sinop İnceburun’da halkın bir kez daha yok sayılmasıyla inceldiği yerden kopabilir.
Zira Türkiye’nin ikinci nükleer santralinin kurulmasının planlandığı Sinop’ta da Japonya ile hükümetlerarası anlaşmanın yapıldığı 2013 yılından bugüne çeşitli hukuksuzluklar, halkın irade beyanının hukukla karşı karşıya geldiği süreçler yaşanıyor. Aynı Akkuyu’daki gibi daha halkın katılımı toplantısında başlayan adaletsizliklere tanık olundu ve projenin karşısında irade gösteren 17 kişiye karşı dava açıldı, davalar beraatle sonuçlandı. Halkın İzleme Değerlendirme Komisyonu (İDK) toplantılarına da alınmadığı ÇED içeriği Japonya projeden çekilmiş olmasına rağmen Japonya ile yapılmış olan hükümetlerarası anlaşmaya dayandırılmış olarak; hangi şirket tarafından yapılacağı da belli olmayan şekilde ve varsayımsal bir “referans”reaktörün çevreye etkisini değerlendirdiği iddiasıyla karşımıza çıkarıldı. Nereden tutulsa elde kalan skandal üç bin sayfalık nihai ÇED kamuoyuyla paylaşıldı ve tüm itirazlara rağmen olumlu bulunarak onaylanabildi.
Sinop NGS’nin skandallarıyla Akkuyu NGS’ye şimdiden fark atmasının nedeni şüphesiz Sinop NGS’nin ÇED sürecine Cumhurbaşkanlığı Sistemine geçilmiş dönemde; diğer bir deyişle neoliberal sistemin otoriteryen eğilimleri zirve yaparken başlanmış olması. Sonuç olarak yakında ÇED onayına karşı Sinop NGS için İnceburun sahasında bilirkişi inceleme ve değerlendirmeleri gerçekleştirilecek. ÇED’e itiraz edilerek bilirkişi incelemesi talep edilen davanın görülmesi için gerekli olan 40.884,90 TL tutarındaki meblağ ise Sinop Nükleer Karşıtı Platform üyelerinin girişimiyle ekonomik darboğaz içindeyken dahi katkısını esirgemeyen bireylerin, yerel yönetimlerin, dernek, sendika ve meslek odalarının katkılarıyla toplandı.
Dolayısıyla bugünler Sinop için desek de aslında tüm Türkiye için hararetli ve telaşlı bir dayanışma süreci yaşanıyor. Zira bir nükleer santral projesi salt yapıldığı şehri ya da coğrafyayı ilgilendirmiyor. Çevreyi ve ekolojiyi bir bütün olarak daha altyapı düzenleme çalışmalarıyla Akkuyu’daki gibi tarumar edeceğini bugüne dek bir milyona yakın ağacın kesimiyle gösteren projede katliamın bizim vergilerimizle yapılacağı da malum… Neticede maliyetli, riskli yatırımın sağlamayı iddia ettiği elektriği bile satın alırken mağdur edileceğimiz bu proje, Akkuyu gibi sırtımızdaki kamburlardan birini oluşturarak nükleer bir kaza olmasa dahi her türlü geleceğimizden çalacak.
Hele bir de iklim kriziyle karşı karşıya kalmışken insan suyun, toprağın kadrinin bilinmesiyle sınanırken bu coğrafyaya tarih boyunca yapılmamış en büyük kötülüğün, verilmemiş zararın verilmesine on iki bin yıllık Hasankeyf’in sulara gömülmesine tanıklık ettiğimiz gibi tanıklık ediyor mu olacağız? Tanıklık seyir etmek halini alırken Sinop NGS’nin sınır aşan etkileriyle daha yakın bir coğrafyadan Avrupa’yı ilgilendirmesi de bizim için önemli.
Anımsayalım ki tabi olduğumuz hukuk sistemi işlemese de o hukukun uluslararası hukuk ve uluslararası anlaşmalarla bağlandığı bir ekosistemi bulunuyor. Ancak iç hukuk tüketildiğinde diğer süreçlere geçilen bu ekosistemde, kamuoyunun kalbinin Akkuyu ve Sinop’la atmasına ihtiyaç var. Diğer bir deyişle Akkuyu ve Sinop projelerine karşı çıkabilecek bir hukuk ve adalet sistemi işlemiyorsa gerçek yargı kamu vicdanıdır diyerek tek yapmamız gereken bu davalara sahip çıkmak; Akkuyu’da ve Sinop’taki nükleer santral projelerine karşı itirazımız olduğunu yılmadan, yüksek sesle dile getirmek; vicdanımızın irade göstermesine ve hukukun kendi ekosistemi içinde devinimine imkan tanımaktır.
Plastik artık hayatımızın her alanında. Bunun kaçınılmaz bir durum olduğu algısı da oldukça yerleşik. Ne yana dönseniz plastik! Ne yerseniz yiyin, ne içerseniz için mutlaka plastikle temaslı. Bu kadar tehlikeli bir malzemenin bu kadar hayatın içine dâhil olması, hayatı ne derece yanlış yaşıyor olduğumuzun da göstergesi. Üstelik bu işteki tüm belirleyicilik plastik üreticilerine ve plastikten başka hiçbir şeyi ambalaj olarak kullanmak istemeyen şirketlere bırakılmış.
İşte plastiğin hayatımızda yeri çoktur yaklaşımının da üreticisi bu şirketler. Vatandaşa çöp toplatmak dışında hiçbir sorumluluk duymayan şirketlerin yaptıkları tüm çabalar plastiğin hayatımızdaki yerinin, heryerdeliğinin devamlılığını sağlamak. Çöp ticaretini yapan, plastiğe binlerce çeşit zehirli kimyasal ekleyip yeni yeni formlara sokan, alternatiflerinin gelişmesine olanak vermeyecek bir rekabetçilikle piyasayı plastiğe boğan da aynı şirketler ve onların uzantıları. Bundan 20 yıl önce hayatımızda olmayan bir şeyin bugün hayatımızın merkezinde yer alıyor olmasını düşündüğümüzde bu devamlılığı sağlamak için nasıl da başarılı olduklarını anlayabiliriz.
Dağın tepesindeki kirlilik
Hayatımızın merkezinde değil de alternatiflerden biri olsa yine bir şekilde normal karşılanabilecek bir malzemenin, yarattığı tehditlere rağmen bu kadar hayatın içinde olması akıl alır gibi değil. Uzun zamandır bu köşeden plastiğin ne derece sorunlu bir malzeme olduğunu anlatıp duruyorum. Bunu yaparken kişisel bilgilerimi değil yapılan araştırmalara referans vermeye özen gösteriyorum. Yapılan araştırmaların sayısı o kadar hızlı artıyor ki her yeni araştırma plastiğin hayatın her alanına girmesinin çevresel ve insan sağlığı açısından maliyetinin de yeni boyutlarını ortaya koyuyor. Bunlardan ilki oldukça üzücü sonuçları olan bir çalışma. Everest Tepesi‘nin bazı noktalarındaki kar ve buz örneklerindeki mikroplastik kirliliğini içeren bu çalışma özellikle kamp alanlarından aldıkları örneklerde ciddi mikroplastik olduğunu ortaya koymuş. Bu kirliliğin en önemli sorumlusu ise, plastiğin kullanımıyla birlikte oldukça çeşitlenen outdoor eşyalar.
Bunun yanında plastiğin diğer kullanımlarından kaynaklı oluşan mikroplastiklere de rastlanılmış. Plastiğin envai çeşidinin de katkısıyla ucuzlayan ve çeşitlenen outdoor eşyalar artık daha ucuz ve daha kalitesiz. Herkesin erişebildiği bu extrem spor ürünlerinin yaygınlaşması uzak dünya noktalarına da bu ürünlerden kaynaklanan kirleticilerin taşınmasının önünü açıyor. Ayrıca bu outdoor eşyaların artık tek problemi mikroplastik kaynağı olmaları değil. Bunun yanında bu eşyalara dayanım, su geçirmezlik vb özellikler kazandırmak için birçok çeşitli kimyasalın da eklendiğini hatırlatmakta fayda var.
Gıdalardaki tehlike
Diğer bir çalışma ise plastik ambalajlar da dahil gıdayla temas eden malzemelerin yapımında kullanılan kimyasalların sayısı ve haklarında neyin bilindiğiyle ilgili.
Bu çalışmada plastik ambalajlar gibi gıda ile temas eden malzemelerle ilişkili 12.000 tane kimyasal olduğu belirlenmiş. Bu kimyasalların sadece % 70’inin detaylıca bilindiği ve bilinenler içerisinde de bu kimyasallardan 608 tanesinin oldukça zehirli olduğu ortaya konulmuş. Bunların gıdaya bulaşabildiğine dair onlarca çalışma mevcut. Etkileri ise kanserojenlikten tutun da hormon bozuculuğa kadar envai çeşitlilikte. İşte bu kimyasallar eklenerek yapılmış gıdalar neredeyse her alanda karşımızda. Organik etiketli olan gıdalar da bu malzemelerle kaplı, geleneksel olarak üretilenler de. Neredeyse alternatif ve zehirsiz ambalajla satışa sunulan ürün yok gibi artık. Bazı ürün gruplarında özellikle artık plastik dışında bir başka ambalaja rastlamak imkânsız…
Bu toksik kimyasallara 7’den 70’e tüm herkes maruz kalıyor. Buna karşı alınan önlem ne peki? Plastiğin hayatımızda yeri çok ama doğada yeri yok! Yersen. Bir de Çevre Ajansı kurulması var. O da bu zehirleri tükettikten sonra ortaya çıkacak çöplerden gelecek paranın kimler tarafından paylaşılacağı ile ilgili. Plastik üretimine ve her alana plastiğin sokulmasına dair herhangi bir önlem söz konusu değil. Bu plastiklerde kullanılan kimyasallara dair de herhangi bir önlem yok ama bol maaşlı yöneticilerin istihdam edileceği yeni kurumlar sağlı sollu geliyor.
Yediğimiz mikroplastikler
Bir diğer çalışma da direkt insanlardan alınan örneklerle ilişkili.
Her ne kadar metodolojisinde bazı eksiklikler olsa da sonuçları ciddiye alınabilecek bu çalışma, kalın bağırsak ameliyatı geçirmiş hastalardan alınan numunelerle ilgili. Kuzeydoğu Malezya‘da ikamet eden 11 yetişkinden (ortalama yaş 45.7 olan altı erkek, 5 kadın) kolektomi örnekleri alınmış ve bir takım işlemin ardından örneklerde mikroplastiklerin olup olmadığı araştırılmış. Sonuçlar en az diğer çalışmalar kadar ürkütücü. 11 numunenin 11’inde de mikroplastiğe rastlanılmış. Mikroplastiklerin miktarı, ortalama olarak kişi başına 331 partikül veya gram doku başına 28,1 partikül olarak bulunmuş. Plastiğin hayatımızdaki yerinin çokluğunun olağan bir sonucu olarak mikroplastik yediğimizin kanıtı olan bu çalışma da bize durumun vahameti hakkında yeterince veri sağlıyor.
Yazıcıların toneri!
Benzer daha bir sürü çalışma hali hazırda yayınlanmak üzere dergilerin sistemlerine yüklenmiş vaziyette. Mesela bunlardan biri ofis ve evlerimizde yaygın olarak kullandığımız yazıcılar ve bu yazıcılarda kullanılan tonerlerle ilgili. Size yaptığımız her yazdırma işlemi esnasında milyonlarca mikro ve nanoplastiğin havaya karıştığını söylesem ne dersiniz? Durun tahmin edeyim: Yok artık! Aynen ben de bu çalışmayı ilk duyduğumda bu tepkiyi vermiştim. Hiçbir zararı olmadığı yaygın olarak düşünülen tonerlerin adeta bir mikroplastik yayma makinesi olduklarını söylersek hata yapmış olmayız. Yani yazdırma sıklığımızı azaltmanın sadece kağıt israfını engellemeye değil aynı zamanda mikroplastik salımını da azaltmaya yarayacağını bilmekte fayda var.
Sonuç olarak plastiğin hayatımızda yeri çoktur yaklaşımının hem çevremizden hem de sağlığımızdan çok şey götürdüğüne artık şüphe yok. O halde daha az plastik söylemini güçlendirmeye en çok ihtiyaç duyduğumuz dönemlerde olduğumuzu da anlamamız gerekiyor.