Ana Sayfa Blog Sayfa 1786

[Çocuklar için Yeşil Kitaplar] Fareye suç atan değil, çevreye duyarlı nesillere ihtiyaç var!

Büyük kentlerde boş arsa kaldı mı? Beton bloklarının yükselmediği son bir toprak parçası? Hadi müteahhitler henüz yetişmedi oraya diyelim. Mahalleli durur mu, çoktan keşfettiler tabii. Keşfetmekle de kalmadılar çer -çöple doldurdular.

En azından İthaki Yayınları’ndan çıkan Geri Dönüşüm Günü adlı çocuk kitabı böyle başlıyor:  “İki bina arasında boş bir arsa vardı.(…) İnsanlar bu boş arsaya çöplerini atıyordu.”

Bir vurdumduymazlık diğerini bir nevi meşrulaştırıyor, arsaya boylanan atıklar çoğaldıkça vurdumduymazlık alışkanlığa dönüşüyor. Artık insanlar burayı adeta çöplük belliyor. Başta sadece ufak tefek şeyler atılırken zamanla eski bilgisayarlar, ayakkabılar, kırılmış mobilyalar üst üste yığılmaya başlıyor. Ta ki çöp dağı arsaya gerilen tellerin boyunu aşıncaya dek…

Yetişkin gözünden ‘olağan kötüler’: Fare çetesi

Ne var ki bu kadarı bile insanları irkiltmeye yetmiyor. Öyle ya bizi korkutan, boş arsaları doldurmakla kalmayıp yaşadığımız gezegeni boğan atıklar üretmemiz değil. Ama “sonra bir gün, aklınıza bile gelmeyecek, korkunç bir şey oldu,” diye devam ediyor kitap ve ekliyor: “Bir fare çetesi bu arsayı keşfetti.”

Geri Dönüşüm Günü’nün, kendilerine yeni bir yaşam alanı keşfeden kent farelerini “çete” olarak nitelendirmesi, hikâyede “kötü” rolünün kime verildiğini de ele veriyor.

Pandemi döneminde bir kez daha gördük, biz insanlar, bizzat sorumlusu olduğumuz bir sorun başımıza bela olduğunda faturayı başka bir canlıya kolayından kesiveriyoruz. Hep birlikte oynadığımız Covit filminin kötüsü yarasalarken, Geri Dönüşüm Günü’nün çöp dolu arsasında kötü rolünün farelere verilmesi bu bakımdan pek de şaşırtıcı olmuyor.

Neyse ki arsaya adeta işgalci gibi girip karıncadan solucana sinekten çekirgeye tüm diğer canlılara hayatı dar eden fare çetesi, kitabın sadece bir yan unsuru. Büyük ihtimalle bu nahoş hikâye, geri dönüşüm konusunu “çocuğa göre” anlatabilmek için bir giriş olarak kurgulanmış.  “Çocuğa görelik”in çoğunlukla sadece yetişkin mantığın ve onun çocukluğa dönük önyargılı bakışının bir kılıfı olduğu gerçeğine şöyle bir dokundurmakla yetinelim ve “umut dolu bir günde” bir kız çocuğunun arsanın tellerine astığı “GERİ DÖNÜŞÜM GÜNÜ, BU CUMARTESİ ARSAYI TEMİZLEMEMİZE YARDIM EDER MİSİNİZ?” ilanına gelelim.

Yeşil düşün, gezegeni koru

Çünkü bu ilan üzerine kalp, barış sembolü ve “Gezegenimizi koruyalım!” sloganlarıyla süslü tişörtler giymiş bir grup çocuk, arsayı çöpten arındırma seferberliği başlatıyor.  Kitap da kötü fareler ve iyi çocuklar üzerine bir hikâye kitabı olmanın ötesine uzanıp geri dönüşüm rehberine dönüşüyor.

Geri dönüşümün mantığı, çocuk okura kurgulanan hikâye yoluyla açıklanırken, sayfalara serpiştirilen bilgi kutucuklarında konu ile ilgili temel bilgiler veriliyor. Başta cam, kâğıt, metal ve plastik olmak üzere çeşitli atıkların hangi süreçlerden geçerek tekrar kullanılabildiğini anlaşılır kılan eser, doğal kaynakların nasıl korunabileceğine dair birçok faydalı ipucu da içeriyor.

Küçük okur sayfaları çevirirken birçok yerde “Yeşil Düşün” başlığı ile karşılaşıyor. İşte, arsayı istila eden farelerden çok daha korkunç gerçekler bu başlıklar altında saklanıyor:

Dönüş, dönüştür…

“ABD’de her hafta New York’taki bir gökdeleni dolduracak kadar çok cam şişe çöpe atılıyor” , “Dünyada, kıyıların neredeyse hepsinde tonlarca plastik atık yüzüyor”, “Çöpe atılmış bir alüminyum teneke bugünden 500 yıl sonra da orada olacak” ve bunun gibi daha bir dizi veri paylaşan yazar, geri dönüşümün gezegenimizin ve insanlığın devamı için önemine dikkat çekerken işin “nasıl”ı ile ilgili de bir dizi pratik öneri sunuyor. Örneğin  “bir kişi yılda ortalama yedi ağacın kesilmesini gerektirecek kadar kâğıt tüketiyor” bilgisine “el işi kâğıtları yerine kullanılmış gazete ve dergileri tercih edebilirsin” gibi çocukların evreninde yankı bulabilecek, anlaşılabilir ve uygulanabilir örnekler eşlik ediyor.

Hikâyedeki gönüllü çocuklar boş arsayı temizleyip böcek ve kuşların konakladığı bir bahçeye dönüştürürken, küçük okur onlarla birlikte çöplerin hangi ilkelere göre ayrıştırıldığını, hangi maddelerin geri dönüştürülemediğini,  kompostun faydalarını ve yapımında nelere dikkat edilmesi gerektiğini öğreniyor.

Sondaki boş sayfalardan önceki iki sayfaysa okuru daha fazlasını düşünmeye davet ediyor. Bir yandan oyuncaklar, elektronik aletler ve tekstillerin nasıl geri dönüştürülebileceğine dair somut yollar gösterilirken diğer taraftan çevre kirliliği ile ilgili gerçeklerin altı çiziliyor.

Tabii boş sayfaların da bir işlevi var. Buralar, küçük okurun ülkesindeki geri dönüşüm oranlarını araştırıp not tutması ve kendi geri dönüşüm çalışmalarıyla ilgili resim yapması için ayrılmış.

Kısacası Geri Dönüşüm Günü (giriş hikâyesinin sonunda, adeta hak ettikleri cezayı buldular mesajı verecek şekilde çöp kamyonunun içine boşaltılan fareler meselesini es geçersek),  çocuklara çevre duyarlılığı kazandırmakla yetinmeyip onları geri dönüşümün aktif birer aktörü olmaya teşvik de ediyor.

*

Künye: 

Yazar: Edward Miller

Çeviren: Nazlı Gürkaş

Yayınevi: İthaki Çocuk

 

 

Yeni bir dayanışma kültürünü nasıl yaratacağız?

Kasım ayının 20 ile 27’si arası ‘Muhteşem Cuma/Çılgın Cuma’ ilan edildi. Haftalar öncesinde çoğu ürünün ucuz olacağı reklamları uzun süre yapıldı. Sanki kapitalizm korona pandemisi nedeniyle aklını başına aldı ve cömertliğe başladı sanırsınız…
Amerika’da Kara Cuma (Black Friday)  denilen  durum taklit ediliyor. Oysa aynı Amerika’da kolonyalistlerle ‘barışma günü’ denebilecek Şükran Günü (Thanksgiving) sonrası olan ilk cuma, tüketim toplumunu protesto edenlerce Hiç Bir Şey Satın Almama Günü (Buy Nothing Day)  olarak da ilan edilmiştir. Türkiye’de korona pandemisi sonucu sermaye cömertliğini mi gösteriyor dersiniz? Yoksa ucuzluk diye cebimizdeki kalan azıcık paraya mı göz dikti?
İkinci doruğunu yaşadığımız söylenen korona pandemisinde sonbaharda Dünya Sağlık Örgütü’nün (DSÖ) Covid-19 özel temsilcilerinden David Nabarro,  pandeminin ‘daha yeni başladığını’ söyledi. 2021 daha gelmeden Covid -21’den söz edilir oldu. Pandemisi hızını sürdürüyor, dünya ekonomisinin ise 8 -10 yıl toparlanamayacağı ön görüleri mevcut. Sonuçları daha yeni görülecek ve en çok yoksullar ölecek öngörüleri gerçek olmaya başladı. Bunun yanında tüm haksızlıklara rağmen hala canla başla çalışan sağlık çalışanı arkadaşlarıma ‘başınız sağ olsun’ demek dahi çok ağır ve zor geliyor artık… 

Aşı kimler için?

Bu yılın sonlarını yaşadığımız şu günlerde koronavirüs bulaşmasının had safhaya ulaşmasıyla birlikte aşı iyimserliği de hüküm sürüyor. Ne kadar koruyuculuğu olacak, her kesim ücretsiz ulaşabilecek mi soruları belirsizliğini koruyor. Sonuçta devasa bir sağlık endüstrisi de bu fırsattan köşeyi dönmeyi bekliyor gibi görünüyor. Gelişmiş ülkelerin çoğunda işsiz kalanlara ve esnaf ya da sanatçı ve zanaatkarların etkilenmelerini azaltma yolunda destek verilse de siyahlar, İspanyol kökenliler, göçmenler koronavirüsün daha fazla etkilediği kesimleri oluşturuyor. Sığınmacılar, hastane ve hapishanede olanların durumu daha da kırılgan durumda. 

Bu arada insanlar arasındaki bağ gittikçe zayıflıyor. Birbirini herhangi bir nedenle (örneğin hijyen ve yardım isteme) ötekileştirme artmış durumda…  Kısacası insan denilen sosyal hayvan kendini ve başkalarını daha çok yalnızlaştırmaya devam ediyor. Oysa böylesi bir durumda değer yargılarını ve onları nelerin güçlü tutabileceğini yeniden gözden geçirmeliyiz. Çünkü bizi yalnızlaştıranlara inat bizi birbirimize neler bağlıyorsa onlara sarılma günü!

Elbette hükümetten yardım talep etmek hakkımız. Ancak yardım kurum ve kişilerine el açmak kişi ve toplumu pasifize eder. Kişi gelecek yardıma umut bağlayıp kendine yeterlilik ve direnç kazanma yolunda çabayı bırakıp teslimiyete sürüklenebilir. Bu da dirençsiz olmaya yol açar. Böylelikle taleplerimiz de istenildiği şekilde manipüle edilebilir.

Karşılıklı yardım

Korona süreci çoğumuzu yalnızlaştırırken gitmek istediğimiz bir dizi yola, kayıplar yaşamış dostlarımıza ulaşamadık. Ellerini sıkıca tutup gözlerinin içine bakıp, sarılamadık. Peki bu korku tünelini nasıl aşacağız? Bir sosyal organizasyon teori ve pratiği olan ve de gönüllülüğe dayanan karşılıklı yardım (mutual aid) durumu 18. yüzyıldan beri sosyal teori olarak var. Bunu güncel duruma nasıl uyarlayabiliriz üzerinde düşünmeliyiz. Çünkü gidişat pandemi süreci geçse dahi her şeyin aynı olamayacağını gösteriyor.

Anadolu’da hediyeleşme ve imece kültürü gibi görünen bu pratiğin içeriği karşılıklı yardımlaşma ve dayanışmaya nasıl dönüştürülebilir? Misafirperverlik gibi yabancılara dahi ön yargısız bakıp elimizdekinin en iyisini misafirlerimizle paylaşabildiğimiz istisnai bir kültürümüz var. Bu durumda kimseyi ötekileştirmeden yerel ölçeklerde nasıl karşılıklı yardımlaşma ağları oluşturabiliriz? Böylesi yuvarlak laflar ediyorum ama aynı zamanda ötekileştirmenin en fazla olduğu ülkelerdeniz. Bir yandan da “…pissin hijyen eksikliği kültüründe var” gibi ötekileştirilen kesimler de mevcut.

Karşılıklı yardım hizmet ve kaynakların karşılıklı fayda için kullanımının yaygınlaştırılması demek ve 19. yüzyılda işçi sınıfının birbiriyle dayanışması gailesiyle Peter Kropotkin tarafından doğadaki kökleri incelendi. Evrimi hakkında ise Charles Darwin’den hatta bu yıl genç yaşta kaybettiğimiz antropologist David Graeber’in katkılarına kadar uzanmak gerek. Şimdilik bu kadar derin gitmeyip biraz daha yardımlaşma ve yardım arasındaki farka dikkat çekelim.

Koronavirüs pandemisinin her kesimi vurduğu doğrudur. Ancak her kesimi bir başka düzeyde vurduğu ve bunun artçı şokları psikolojik ve sosyal olarak da uzun yıllar devam edecek gibi görünüyor. Afrikalı kadınların koca boş tencerelerini kafalarına alarak yaptığı bir eylem fotoğrafı gözümün önünde… Bana çok çarpıcı  geldi. Daha önceki yazılarımda konu ettiğim gibi her cinse farklı yansıması olan krizlerin özel alana hapsedilmiş kadınlara yansıması daha da katmerli olur. Daha fazla etkilenir. Toplumsal cinsiyet rolleri gereği özel alanda tencereyi kaynatmak zorunda olan kadındır. Yoksa eril kişi o tencereyi şu ya da bu şekilde kafanıza atabilir. Bu nedenle dikkat ediyorum ABD’de dayanışma ekonomisi kavramının içini dolduran sendikacı Emily Kwanzo gibi dayanışma ekonomisine en fazla kafa yoran ve katkı koyanlar da kadınlar. Hatta siyah kadınlar göçmen kadınlar ve sığınmacı kadınlar…

Yalnızca dayanışma ekonomisi değil, dayanışma kültürü 

Pandemi döneminde bazılarımız evrensel değerlere inandığı için bilgi ve kaynaklarını sınır ötesine paylaşıma açtı. Zor zamanları dahi maddi fırsata dönüştürmeye çalışan bazıları ise bu sürecini yeni yukarıda söz ettiğimiz gibi ‘Çılgın Cuma’lar vb maddi fırsata dönüştürdü. Ekolojik kaynaklı olduğunu iddia ettiğimiz ekonomik ve sağlık krizini yine para işaretleriyle görüyorlar. Bizi de hijyen adı altında yalnız ve izole edilmiş kutularda yeni tüketim kalıplarına hapsetmek istiyorlar. Buna inat yamalı giysilerle dolaşalım, onurumuzla dayanışma kültürü yaratarak. Hem her yamanın bir hikayesi vardır anlatılacak. Bu da dayanışmanın bir parçası olsun. Üstelik büyümeye tüketmeye değil küçülmeye ve onarıma ihtiyacı var dünyanın.

Korona sonrası batıda hedefe yönelik iyileştirmeye katkı koyma olarak açıklayabileceğimiz ‘goodcause’ etiketiyle duyurulan çevrimiçi yardım ağında, boş buzdolapları ve evinde aç yatan kişilerin hatta hastaların öyküleri paylaşılıyor. Rast geldiğim birinin mesajı şöyleydi: “Fazla bir şeyim yok ama paylaşacak bir şeylerim var.” Bu söylem bence dayanışmayı anlatma yolunda çok şey ifade ediyor. Çünkü dayanışma kafadaki değer yargılarımızda.  Kendimizi sürekli kıtlık moduna sokan tüketim toplumuna karşı durabilmekte… Sonra birilerine destek olmak için illa maddi destek de gerekmiyor.

Konuyu yalnızca ekonomik olarak dayanışma olarak görmek resmi eksik okumak demektir. Yeni bir dayanışma kültürünü nasıl yaratacağız sorun bu! Askıda ekmek, giysi, kahve, pide vb yeterli mi? Batıda bu durum gıda çeki, hediye çeki vb gibi yürüyor. Ancak hâlâ izole edilen kutularında herkes. Yalnızlaşmaya da kıtlık toplumuna da koronanın başımıza bela olmasına da yol açan ekolojik yıkımlardır. İnsanı doğadan koparan anlayış ise kıtlık, aç gözlülük ve adaletsizlik mantalitesini pompalayan kapitalist sistemdir. Öyleyse yerel dayanışma ağlarının içini bir başka dolduralım ve yaygınlaştıralım.

Örneğin korona sonrası Dayanışma Ağı diye internet üzerinden de bir ağ var. Genellikle İstanbul semtleri olmak üzere Mersin, Bursa gibi illerinde olduğu yerler de var. Elbette bu daha geliştirilebilir. “Dayanışma İhtiyacınız Varsa Bize Ulaşın” şeklinde çağrı yapılıyor. Market alışverişinden, telefonda dost sohbeti, ilaç ve sağlık ihtiyaçlarından gündelik ve işler hayvan bakımı gibi alanlara kadar uzanıyor. Bunun yanında bizzat yüz yüze yapılabilen kent tarımını geliştirme, birlikte spor yapma gibi… Ayrıca dünyanın başka yerlerindeki (Barselona, Toronto, New York, Detroit gibi ) ağlarıyla da deneyim paylaşalım. Deneyim paylaşmak da karşılıklılığın en iyi ifadesidir.

Elbette hükümetten böylesi zor durumlarda yardım beklentimiz olmalı. Ancak yerel ölçekte kararları kendimizin  hiyerarşisiz bir şekilde alabileceği özerk yardımlaşma ve dayanışma ağlarına ihtiyacımız var. Hatta bunlardan bazıları kalıcı olup kooperatif ve kolektif örgütlenmelerle gıdamıza suyumuza konut ve sağlık sorununa sahip çıkmaya kadar uzanabilir Latin Amerika da olduğu gibi. Unutmayalım dayanışma şenlikli toplumun olmazsa olmazıdır!

Sonlarken geçen aylarda çok erken yaşta kaybettiğimiz anarşist antropolog David Graber’in en meşhur kitabı İlk 500 yıllık Borç  (Debt: The First 5,000 Years) anmak isterim. Gelecek aylarda çıkacağı belirtilen David Graeber ve Andrej Grubačić’in ‘Karşılıklı Yardım: Evrimin Bir Aydınlatma Faktörü’ (Mutual Aid: An Illuminated Factor of Evolutionkitabının  da bize bu konuda daha  zihin açıcı olacağı umudundayım.

(Bu yazı Sivil Sayfalarda’da yayımlanmıştır.)

TİHV’nın 11. Belgesel Film Günleri, 25 seçme eserle 10-17 Aralık’ta

Türkiye İnsan Hakları Vakfı‘nın (TİHV) düzenlediği Belgesel Film Günleri‘nin 11’incisi,  25 seçme eserle 10-17 Aralık’ta çevrimiçi olarak gerçekleştirilecek. Filmlerin tamamı ücretsiz olarak yayınlanacak.

Türkiye’de ve dünyada insan hakları açısından yaşanan çok farklı sorunlara yönelik olarak izleyenlerde bir farkındalık ve duyarlılık oluşturmayı hedefleyen festivalin  bu yılki teması ‘toplanma ve gösteri yapma özgürlüğü’ olarak belirlendi.05

TİHV 11. İnsan Hakları Belgesel Film Günleri’nde, Türkiye’den 10, yurt dışından 15 olmak üzere toplam 25 belgesel film gösterilecek.  İlgililerin filmleri izleyebilmeleri ve programa dair duyuruları alabilmeleri için https://tihvbelgeselfilm.org sitesine girip e-posta adresleri ile sınırlı bir iletişim formu doldurmaları gerekiyor. Filmler 10 Aralık 2020 saat 10.00 itibarıyla gösterime açılacak ve 17 Aralık 2020 saat 24.00 tarihine kadar gösterimde kalacak.

Yasuni Man/Ryan Killackey.

Festival kapsamındaki yerli filmler, yurt dışı ve yurt içi gösterimlere açık olurken, dağıtımcı ve yapımcı şirketler ile yapılan anlaşmalar gereği  yabancı filmler yalnızca Türkiye’deki izleyicilere açık olarak yayınlanacak ve izleyici kontenjanları 250 kişi ile sınırlı olacak. 

Yine belgesel film günleri kapsamında gazeteci, yazar ve belgesel sinemacı Ümit Kıvanç‘ın katılacağı Belgesel Sinema Atölyesi 2021’in Ocak ayı içinde, tarihleri daha sonra duyurulmak üzere online düzenlenecek.

Festival kapsamında yapılan “toplanma ve gösteri yapma özgürlüğü” temalı afiş yarışmasında birinci seçilen Ulaş Yeşilyurt’un çalışması, film günlerinin afişi olarak belirlendi. Yarışmaya katılan ve en beğenilen 26 eser de 01-17 Aralık 2020 tarihlerinde https://tihvbelgeselfilm.org adresinde çevrimiçi olarak sergilenecek.

Türkiye’de koronavirüs: 32. 736 yeni vaka, 193 can kaybı

Türkiye’de koronavirüs nedeniyle son 24 saatte 193 kişi daha hayatını kaybetti, 6 bin 903 yeni ‘hasta’ dahil olmak üzere 32 bin 736 yeni ‘vaka’ tespit edildi.

“Bugün tespit edilen 6.903 yeni hasta var. Ağır hasta sayısı da aktif hasta sayısı da artmaya devam ediyor. Bugünlerde en büyük bulaşma ortamı kapalı ve kalabalık mekanlar. Kapalı ortamlarda kalabalık içinde bulunmayın. Kendinizi ve sevdiklerinizi koruyun.”

Bakanlığın verilerine göre, yoğun bakımda tedavi gören ağır hasta sayısı 5.703’e yükseldi, erişkin yoğun bakımdaki doluluk oranı ise yüzde 71.7. Bakan Koca, bugün 194.435 koronavirüs testi yapıldığını açıkladı.

Erdoğan: Aşıyla ilgili Rusya ile de görüşüyoruz, gerekli olursa ben de olacağım

Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan, Ayasofya‘da kıldığı cuma namazı sonrası gazetecilerin sorularını yanıtladı. Koronavirüs aşısıyla ilgili ülkelerle görüşmelerin olduğunu belirten Erdoğan, Cumhuriyet Halk Partisi Genel Başkanı Kemal Kılıçdaroğlu’na açtığı manevi tazminat davasından Fransa‘nın Dağlık Karabağ ile ilgili kararına kadar birçok soruyu yanıtladı.

‘Rusya ile de görüşmeler var’

Cumhurbaşkanı Erdoğan, koronavirüs aşısı için Rusya‘yla da görüşmeler yapıldığını söyleyerek gerekli durumda kendisinin de aşı olabileceğini söyledi:

Olay sadece Çin değil, Çin’in dışında Rusya ile de görüşmeler var. Bu konuyla ilgili olarak da şahsen benim de aşı olma konusunda herhangi bir sıkıntım söz konusu değil. Çünkü burada sağlık söz konusudur. Sağlığın söz konusu olduğu yerde tabii ki bizler de sağlığımızı korumak için ne gerekiyorsa yapmak durumundayız. Hele hele Covid noktasında ülkede tüm vatandaşlarımıza örnek olma noktasında böyle bir adımı atmamız gerekiyor. Temennimiz bir an önce bu tedavi yollarıyla vatandaşlarımızı bu beladan kurtarmaktır.”

Kılıçdaroğlu’na manevi tazminat davası

Erdoğan, CHP Genel Başkanı Kemal Kılıçdaroğlu’na açtığı manevi tazminat davasına yönelik soruyu ise şöyle cevapladı:

Şu anda Cumhurbaşkanlığı makamında bulunan bir kişi olarak her şeyden önce eleştiri değil, hakaret seviyesine çıkan ifadeleriyle hukuk içerisinde tabii ki bu kişiye gerekli hesap sorulmalıdır. Nitekim avukatlarım da şu anda hukuk dairesinde gereken neyse bunun hesabını bu şahsa soruyorlar. Olay budur. Çünkü edep denilen bir şey var.

Haddini bilmesi lazım ve bu ülkede Cumhurbaşkanına, Cumhurbaşkanlığı makamına nasıl konuşulur, nasıl oraya mesajlar verilir bunu da öğrenmesi lazım. Şu anda avukatlarımın yaptığı budur.”

‘Fransa’nın arabuluculuğu kaybolmuştur’

Minsk grubundaki ülkelerden biri olan Fransa’nın Dağlık Karabağ‘ı devlet olarak tanıma kararının parlamentodan geçmesi hakkındaki soruyu Cumhurbaşkanı Erdoğan şöyle yanıtladı:

Arabulucu olan bir grubun kalkıp da bağlayıcılığı olmayan böyle bir yola tevessül etmiş olması manidardır. Yani Fransa’nın bir defa arabulucu hüviyeti bu saatten itibaren zaten kaybolmuştur. Niye? Sen arabulucusun. Öbür tarafta arabuluculuk yaptığın yerle alakalı kendi meclisinde, bu meclisin devlete bir tavsiye kararıdır aynı zamanda. Fakat Macron tabii Fransa’nın başına beladır. Macron ile Fransa aslında çok çok tehlikeli bir dönemi yaşıyor. Temennim odur ki bir an önce Macron belasından Fransa kurtulsun. Aksi takdirde sarı yeleklilerden kurtulamayacak. Bu sarı yelekliler daha sonra kırmızı yeleklilere dönüşebilir. Böyle bir belayla karşı karşıya. Şu anda kendileri yönetim olarak ne tür bir karar alacaklar, onu da göreceğiz. Nitekim bakanlar içerisinden de zaten şu anda olumsuz karar alanlar var biliyorsunuz.”

‘Marsilya’yı Ermenilere versinler’

Erdoğan, Azerbaycan Cumhurbaşkanı İlham Aliyev‘in Fransa’ya ‘Ermenileri bu kadar seviyorlarsa Marsilya’yı Ermenilere versinler’ sözünü hatırlatarak şöyle konuştu:

Aynı tavsiyede ben de bulunuyorum. Çok seviyorlarsa Marsilya’yı Ermenilere versinler. Olay bu kadar basit. Kaldı ki bu topraklar, Karabağ Azerbaycanlı kardeşlerimizin topraklarıdır ve 28 yıldır buralar işgal altında. İşgal altında olduğunu Amerika da kabul ediyor, Rusya da kabul ediyor. Fransa da kabul ediyor idi, şimdi ise farklı yollara tevessül ettiler. Tabii göbeğini bizzat Azeri kardeşlerimiz kendileri kestiler, şu andaki duruma gelindi. Hayırlı olsun diyoruz. Salı günü nasip olursa ben de oradaki törenlere inşallah eşimle beraber katılacağım.”

Kenanoğlu: Kurulacak Çevre Ajansı kurullarında çevre örgütleri de yer almalı

HDP İstanbul Milletvekili Ali Kenanoğlu, TBMM Genel Kurulu’nda görüşülen Türkiye Çevre Ajansı‘nın kurulmasına ilişkin kanun teklifi hakkında değerlendirmede bulundu.

Kenanoğlu, kanun teklifi çerçevesinde Çevre Ajansı’nın 7 kişilik yönetim kurulu ve 11 kişilik danışma kurulu üyelerinin Çevre ve Şehircilik Bakanı tarafından belirlenmesi ve danışma kurulu üyelerinin de üniversiteler, özel sektör ve kamu kurumlarından seçilmesine tepki gösterdi.

Cengiz Holding’in olmayacağını nasıl bilebiliriz?

Meselenin ilgili alanlardaki tahribatın dikkate alınarak ve uygulamalarda kamu yararı gözetilerek ele alınmasını gerektiğini belirten Kenanoğlu, Çevre Ajansı’nın yönetim ve danışma kurullarında çevre örgütlerinin de yer alması gerektiğini ifade etti.

Özel sektör içerisinde Cengiz Holding CEO‘sunun olup olmayacağının garantisi olmayacağını belirten Kenanoğlu, “Çevre örgütleri ise hiçbir menfaati olmadan, bir maddi çıkarı olmadan, sırf doğayı koruyabilmek açısından, gelecek kuşaklara çevremizi, yaşanabilir bir alanı aktarmak açısından mücadele ediyorlar” dedi.

İlk 12 madde kabul edildi

Türkiye Çevre Ajansının Kurulması ile Bazı Kanunlarda Değişiklik Yapılmasına Dair 35 maddelik kanun teklifinin birinci bölümünde yer alan ilk 12 madde TBMM Genel Kurulu’nda kabul edildi.

Kabul edilen maddeler arasında Çevre ve Şehircilik Bakanlığı’na bağlı olarak Türkiye Çevre Ajansı kurulması için sunulan teklif de yer aldı. Teklif Meclis’e 12 Ekim 2020 tarihinde sunulmuştu.

Hangi alanda faaliyet gösterecek?

Ajansın çevre kirliliğini önlemek ve yeşil alanların korunmasına, iyileştirilmesine ve geliştirilmesine katkı sağlamak, döngüsel ekonomi ve sıfır atık yaklaşımı doğrultusunda kaynak verimliliğini artırmak ile ulusal ölçekte depozito yönetim sistemi kurulmasına, işletilmesine, izlenmesine ve denetimine yönelik faaliyetlerde bulunması öngörülüyor.

Ayrıca ajansın, Çevre ve Şehircilik Bakanlığınca belirlenen ve belirli bir depozito bedeli alınarak piyasaya sürülen ürünlerin tüketilmesi sonrasında iade alınması ve depozito bedelinin geri ödenmesine dayalı sistem üzerinden çalışması bekleniyor.

Tan gazetesi baskınının üzerinden 75 yıl geçti

Türkiye basın tarihinin en önemli olaylarından biri olan ve Cumhuriyet döneminde basına yönelik müdahalenin fiziki şiddet boyutuna ilk kez ulaştığı Tan gazetesine yönelik saldırı 75 yıl önce bugün gerçekleşti.

4 Aralık 1945 tarihinde Beyazıt’tan hareket eden ve ellerinde balyozlarla matbaanın önüne gelen kitle ‘kominizm’ propagandası yapmakla suçladıkları gazete binasını yerle bir etti ve içeride ne varsa yağmaladı. Bu saldırı, basın tarihinin en karanlık anlarından biri olarak kayıtlara geçti ancak ifade özgürlüğüne yönelik saldırılar bugüne miras kaldı.

Saldırının arka planı

Tan Gazetesi yayın hayatına 23 Nisan 1935 yılında başlamıştı. 9 Kasım 1938’de Ahmet Emin Yalman’ın ayrılmasıyla gazete Zekeriya Sertel ve Sabiha Sertel’in kontrolüne geçti.

İkinci Dünya savaşı sırasında gazete savaş karşıtı ve anti-faşist bir yayın politikası izliyordu. Dönemin iktidarının Nazi Almanyası‘na yakınlaşmasına karşı çıkıyor ve Sovyetler Birliği ile iyi ilişkiler kurulmasını savunuyordu.

Görüşler dergisi ve artan baskı

Öte yandan tek parti dönemine karşı çıkan ve aralarında Celal Bayar, Adnan Menderes, Tevfik Rüştü Aras ve Fuad Köprülü gibi isimlerin bulunduğu grup CHP’den ayrılarak yeni bir parti kurmaya yöneldi. Bu grubun Sertel’lerle yakın ilişkilerinin bulunması gazeteyi iktidarın ve milliyetçilerin hedefi haline getirdi.

CHP’den ayrılan liberal grup Görüşler isimli bir dergi çıkarmaya başladı. Derginin 24 Kasım 1945 yılında çıkan ilk baskısında Sabiha Sertel’in “Zincirli Hürriyet” başlıklı bir makalesi yayınlandı.

Bu atmosferde Tan gazetesine yönelik baskılar ve eleştiriler de arttı. Hüseyin Cahit Yalçın’ın 3 Aralık 1945 tarihinde Tanin’de yayınlanan “Kalkın Ey Ehli Vatan” başlıklı yazısı da bu eleştirilerin zirveye çıktığı nokta oldu.

Yalçın yazısında Görüşler dergisini ve Sertel’leri hedef gösterdi. Gazeteye yönelik 10- 15 bin kişinin katıldığı protesto da bu ‘harekete geçirici’ yazının arkasından yaşandı.

Süleyman Demirel de saldırganlar arasındaydı

Göstericiler Tan gazetesinin yönetim bölümüyle matbaası tahrip etti ve yağmaladı. Bu arada genellikle sol yayınlar satan ABC ve Berrak kitabevleri de yağmalandı.

Sonradan baskına katılanlar arasında Süleyman Demirel, Turgut Özal, İlhan Selçuk, Celâdet Moralıgil, Ali İhsan Göğüş, Orhan Birgit gibi ilginç isimlerin yer aldığı iddia edildi.  Süleyman Demirel saldırılarda yer aldığını itiraf etti.

Saldırganlar değil Sertel çifti yargılandı

Saldırganlara ve çıkan olaylara karşı herhangi bir soruşturma açılmadı. Ancak Sabiha ve Zekeriye Sertel hakkında daha önce kaleme aldıkları yazılar gerekçe gösterilerek “meclisin ve hükûmetin manevî şahsiyetlerine hakâret” gibi suçlamalar ile dava açıldı.

Serteller bu davalardan beraat etti ancak gene de Türkiye’yi terk etmek zorunda kaldılar.

Zekeriya Sertel’in ağzından saldırı

4 Aralık günü olanları Zekeriya Sertel hatıralarında şöyle anlatıyor:

4 Aralık 1945 gününün sabahı üniversiteli faşist gençler ellerinde önceden hazırladıkları baltalar, balyozlar ve kırmızı mürekkep şişeleriyle matbaaya saldırdılar. Orada bekleyen polisler olup bitene seyirci kaldılar. Görevlerini yapmaya kalkmadılar. Göstericiler, baltalarla matbaa kapısını kırıp içeri girdiler. Makinaları balyozlarla kırdılar. Binanın camlarını indirdiler. İçindeki eşyayı kırıp döktüler. Sonra ellerinde kırmızı boya şişeleriyle “Serteller nerede” naralarıyla bizleri aramaya koyuldular. Amaçları, bizi çırılçıplak soyup üzerimize kırmızı boya dökmek ve akabinde önlerine katıp sokaklarda “İşte kızıllar” diye sergilemekti.

 

SES Şube Başkanı: Samsun’da filyasyon ekiplerinin yemek ödeneği kesildi, 16 saatlik mesai zorlanıyor

Haber: Gençağa Karafazlı

Sağlık ve Sosyal Hizmet Emekçileri Sendikası (SES) Samsun şube başkanı Aysel Ocak, ilde sağlık çalışanlarından oluşturulan filyasyon ekiplerinin yoğun ve uzun süreli çalışma saatlerine rağmen ödenek olmadığı gerekçesiyle yemek ücretlerinin kesildiğini, yemek yiyebilecekleri bir yer gösterilmediği ve personelin sağlıksız koşullarda çalıştırıldığını söyledi. 

Vaka artışları yüzde yüz

Samsun’daki vaka artışının yüzde olduğunu bizzat Sağlık Bakanı’nın açıkladığını hatırlatan Ocak “Bu durum İlimizde sağlık çalışanlarının iş yükünü artırmış daha uzun süreli çalışan personel yorulmuş ve yıpranmıştır” dedi. 

“Sağlık yöneticilerinin salgınla mücadele eden halk sağlığı ve sağlık emekçilerini koruyacak, rahatlatacak küçük tedbirleri almadığı aksine iş yoğunluğunu artırdığı ve çalışma koşullarını daha çekilmez hale getirdiği tarafımızdan izlenmektedir” diyen Ocak, kentteki sağlık çalışanlarına yönelik uygulamaları şöyle anlattı: 

  • Halk Sağlığı laboratuvarında Pandemi ile mücadele eden sağlık çalışanlarının mesai saatlerinin 08-24.00 şeklinde düzenlenerek uzatıldığı ve bu uzun çalışma süresinin karşılığında bir gün izin kullandırıldığı,
  • Halk sağlığı laboratuvarında çalışan sağlık emekçilerinin bu süre içerisinde öğlen ve akşam yemeklerinin “ödenek olmadığı” gerekçesi ile kesildiği,
  • İlimizde sağlık çalışanlarından oluşturulan filyasyon ekiplerinin yoğun ve uzun süreli çalışma saatlerine rağmen yemek yiyebilecekleri bir yer gösterilmediği ve personelin sağlıksız koşullarda bu ihtiyaçlarını karışılmak durumunda kaldığı görülmektedir.

Öneriler, talepler…

Aysel Ocak, çalışma koşullarıyla ilgili öneri ve taleplerine de şöyle sıraladı: 

  • Kamu çalışanlarının çalışma saatlerinin altı saate indirilmesine karşın, sağlık çalışanlarının fazla çalışma saatlerinin ek mesai olarak ödenmesi, ve sağlık çalışanlarının da dönüşümlü mesaiye geçilmesini,
  • Sağlık çalışanlarının iş yükünü azaltmak ve pandemi nedeni ile acil olmayan poliklinik ve ameliyatların durdurulmasını,
  • İlimizde mutlaka kesintisiz  14 gün sokağa çıkma yasağının uygulanmasını talep ediyoruz..

Ocak, Samsun Valiliği ve İl Sağlık Müdürlüğü’nden sağlık emekçilerinin çalışma koşullarını rahatlatacak ve motivasyonlarını artıracak gerekli düzenlemelerin acilen hayata geçirilmesini talep ettiklerini bildirdi. 

İBB 580 milyon dolar borçlandı: Dört yeni metro hattı yapılacak

İstanbul Büyükşehir Belediyesi (İBB), metro hatlarının finansmanı için ilk defa uluslararası piyasalara dolar cinsi tahvil ihraç ederek beş yıl vadeyle 580 milyon dolar borçlandı. Tahvil ihracına 2,4 milyar doların üzerinde talep geldi.

Eurobond ihracı yapıldı

Eurobond ihracını duyurmak için yapılan basın toplantısında konuşan İBB Başkanı Ekrem İmamoğlu, Kaynarca-Pendik-Tuzla, Çekmeköy-Sancaktepe-Sultanbeyli, Kirazlı-Halkalı ve Mahmutbey-Bahçeşehir-Esenyurt metro hatlarının finansmanı için bankalardan borç almak yerine, Eurobond ihracı yapıldığını ifade etti:

Böylelikle İstanbul, toplam 52,1 kilometre yeni metro ve 39 yeni istasyona daha kavuşacak. Bu hatlarda, tek yönde saat başına 275 bin olmak üzere, günde 5 milyonu aşkın yolcu taşınacak. Bu yeni finansmanın katkısının sonucunda, İBB olarak, aynı anda 10 hatta raylı sistem inşaatlarımız sürüyor olacak.”

Eurobond, devlet ya da şirketlerin kendi ülkeleri dışında kaynak sağlamak amacıyla, uluslararası piyasalarda yabancı para birimleri üzerinden satışa sundukları, genellikle uzun vadeli borçlanma aracı.

Belediye bütçesiyle metro yapılamıyor

Önceki İBB yönetimlerinin metro inşaatları konusunda zaman ve kaynak israf ettiklerini söyleyen İmamoğlu, belediyenin kendi bütçesiyle metro inşaatlarını yapabilmesinin ihtimal dahilinde olmadığını belirtti.

İmamoğlu, 28 Ekim’de açılan Mahmutbey-Mecidiyeköy metro hattından sonra Alibeyköy-Eminönü tramvay hattının da birkaç hafta sonra açılacağını, 2021 yılında ise İkitelli-Bahariye kısmi metro inşaatını ve Cibali-Alibeyköy tramvay inşaatının bitirileceğini söyledi.

Kamu bankalarından kredi alınamadı

İmamoğlu, kamu bankalarından kredi alamadıklarını belirterek şunları söyledi:

Kamu bankalarının başındaki yöneticiler ya da iradeler zannetmesinler ki, o bankaların sahibidirler. Kamu bankaları, her şeye rağmen bütün eksilerine, bütün sıkıntılı yönetim biçimlerine rağmen millete aittir. Kurtuluşu mümkündür. Bu garabet tavırlarından umarım vazgeçerler.”

Dış finansman kaynakları devam edecek

İBB Başkanı Ekrem İmamoğlu, dış finansman kaynaklı ilişkilerin devam edeceğini vurguladı:

Elbette ki ülkemiz içi kaynaklardan maksimum derecede faydalanmak isteriz. Ama bugünkü siyasi ortamda, bunun engel taşıdığı da ortadadır. Neredeyse ayan beyan ortadadır. Ama onun dışında, eğer yurt içinde imkan varsa, ondan faydalanırız. Yurt dışında var olan hangi imkan en uygun, en ucuz ve şehrin lehine ise, ondan faydalanırız. Mühim olan bunu kabiliyetli bir şekilde yönetmek, şeffaf bir biçimde yönetmek ve ardından da hangi projeyi halk lehine ürettiğimizi ve sonuçlandırmak istediğinizde çok doğru bir şekilde vatandaşı aktarmaktan geçer. Bu yönüyle dış finansman kaynakları ilişkimiz, devam edecek. Bunun adı bono tahvil ihracı olabilir, proje finansmanı olabilir ya da başka unsurlar da olabilir.”

Time Dergisi ilk kez ‘Yılın Çocuğu’nu seçti: Mucit Gitanjali Rao

ABD’li Time Dergesi, 1927’den beri her sene ilan ettiği “Yılın Kişisi” nin yanı sıra bu sene ilk kez “Yılın Çocuğu”nu seçti.

Dergi tarafından yapılan açıklamada, ”Dünya, onu şekillendirenlere aittir. Güven verici gerçek şu ki, her yeni nesil dünyaya daha fazla katkı sağlıyor. Bu yüzden dünyaya her boyutta olumlu katkı sağlayan 8 ila 16 yaşları arasında 5 binden  fazla Amerikalı arasından seçilen beş çocuğu yılın finalisti ilan ettik” denildi.  

Tyler Gordon, Jordan Reeves, Bellen Woodard ve  Ian McKenna ile birlikte aday gösterilen 15 yaşındaki bilim insanı ve mucit  Gitanjeli Rao, yapılan oylamanın ardından, beş bin çocuk arasından “Yılın Çocuğu” seçildi.

Rao, 2014 yılında Michigan eyaletinde yer alan Flint kentinde içme suyu krizinin yaşanmasının ardından ilk icadını ortaya çıkardı. Sudaki kurşun içeriğini ölçmenin yollarını inceleyen genç bilim insanı,  Bluetooth aracılığıyla bilgi gönderebilen, karbon nanotüplere dayalı bir Tethy’sadlı bir cihaz geliştirdi. Rao, bu icadıyla Discovery Education 3M Genç Bilim insanı Ödülü’nü aldı.

2018 yılında ise MAKERS konferansından 25 bin dolar ödüle ve ABD Çevre Koruma Dairesi Başkanlığı tarafından verilen Çevresel Gençlik Ödülü‘ne layık görüldü. 9 Ocak 2019 itibarıyla Denver su tesisinde çalışan genç mucit iki yıl içinde bir prototip sahibi olmayı umduğunu söyledi.

Gitanjali, reçeteli opioid bağımlılığının erken teşhisi için genetik mühendisliğindeki gelişmelere dayanan bir teşhis aracı geliştirdiği için Mayıs 2019’da TCS Ignite Innovation’un düzenlediği en iyi sağlık aracı ödülünü kazanmıştı. Siber zorbalığı erken aşamada tespit edebilen Kindly adından bir mobil uygulama da geliştiren Rao, hayalinin “Dünyanın problemlerini çözmek” olduğunu söyledi.

‘Tipik bilim insanına benzemiyorum’ 

Hollywood yıldızı, BM İyi Niyet Elçisi Angeline Jolie ile bir söyleşi yapan Rao “Tipik bir bilim insanına benzemiyorum. Televizyonlarda görülen bilim insanları beyaz yaşlı erkekler oluyor” ifadelerini kullandı. 

Rao söyleşide yaşıtlarını “Gözlemleyin, beyin fırtınası yapın, araştırın, inşa edin ve iletişim kurun. Her sorunu çözmeye çalışmayın, sadece sizi heyecanlandıran birine odaklanan. Ben yapabildiysem, herkes yapabilir” diyerek cesaretlendirdi. 

Geçen yıl iklim aktivisti Greta Thunberg, Time dergisi tarafından “Yılın Kişisi” seçilen en genç insan olmuştu.